Hz. Muhammed Okuma Yazma Biliyor muydu? Ümmi Ne Demek ?

Hz. Muhammed’in okuma yazma bilmediği yıllardır çoğunluğun kabul ettiği bir  varsayımdır. Bu görüşü savunanlar olduğu gibi peygamberin okuma-yazma bildiği görüşünü savunan İslam bilginlerimiz de mevcuttur. Peygamberin okuma-yazma bilmediği görüşünü savunanların en temel dayanağı, hudeybiye anlaşmasını hazırlanırken yaşanan bir olayın rivayet yoluyla bizlere ulaşması. Yani hadis. Bu yazımda bu rivayetin doğru olup olmadığını da tartışacağız. Ben rivayetleri din kabul edenlerin, dine zehir şırınga etmek isteyenler ile aynı maca hizmet ettiğine inanan biriyim. Bu konuyu araştırma gereği duymadığım zamanlarda ben de peygamberimizin okuma-yazma bilmediğini zannedenlerdim. Fakat zanlarımı din gibi görüp onlara sıkı sıkıya bağlı olduğum dönemler eskide kaldı. Şimdi gelelim konuyu kur’an’ın rehberliğinde incelemeye.

Peygamberimizin okuma-yazma bilmediğini savunan görüş, buna kur’an’dan ayetler getirerek örnek verirler. Yani bu görüşe göre  kur’an peygamberin okuma-yazma bilmediğini ifade eder. Kur’an peygamber’e iki ayette ümmi kelimesini kullanır.  Bu ayetler a’raf suresi 157’inci ayet ile 158’inci ayettir. Bu görüşü savunanlara göre bu kelimenin anlamı, "okuma-yazma bilmeyen kimse" demektir. Ancak kur’an ümmi kelimesini bu anlamda kullanmıyor. Kur’an’da ümmi terimi ekseriyet “kitap ehli olmayanlar” manasında  kullanılır.

Ümmi Ne Demek ?

Kök anlamı "annesinden doğduğu gibi kalan"dır. Bir başka anlamı ise “kendisini ümmetine adayan”  demektir. Peki kur’an bu kelimeyi hangi anlamlarda kullanmıştır onları görelim. İlk olarak Cuma suresinin ikinci ayetine bakalım:
 

“Çünkü ümmilere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”  (DİYANET VAKFI MEALİ-CUMA, 2)

“Daha önce kitaptan mahrum olan ve derin bir sapıklık içinde bulunan topluma kendi ayetlerini okumak, onları arındırmak, kitabı ve isabetli hüküm vermeyi öğretmek için kendi içlerinden bir elçi gönderen O’dur.” (HAYAT  KİTABI KUR’AN MEALİ- CUMA,2)

İki farklı meal sundum sizlere. Diyanet’in çevirisi genel müslümanların kabuludür.  Bu genelin kabulüne göre ümmi okuma-yazma bilmeyendir. Cuma suresinin ikinci ayetinde ümmi kavramıyla vurgulanmak istenen "Tevrat’ı bilmeyen, herhangi bir kutsal kitabı bilmeyen" dir. Bu yüzden islamoğlu yukarıdaki çevirisinde ümmi kelimesinin yerine Türkçe karşılığı olan "Daha önce kitaptan mahrum olan" diye çevirmiştir. Demek ki kur’an, ümmi kelimesini "önceden herhangi bir kutsal kitapla tanışmamış,o kutsal kitabı okumamış" manasında kullanmaktadır. Şimdi de gelelim bakara suresi 78’inci ve 79’uncu ayete. Orada da ümmi kelimesi geçer şimdi o ayetlere bakalım:
 

“Onların içerisinde ümmiler de var. Onlar kitabı bilmezler, sadece birtakım kuruntulara sahipler; ve onlar (gerçekleri bilmiyor) yalnızca zannediyorlar.(78) Yazıklar olsun onlara ki, kitabı kendi elleriyle yazıp da az bir getiri sağlamak için “Bu Allah katındandır” derler. Elleriyle yazdıklarından dolayı yazıklar olsun onlara, kazandıklarından dolayı da yazıklar olsun! (79) (HAYAT  KİTABI KUR’AN MEALİ- BAKARA,78-79)

Bu ayetlerde de Allah, kitap ehli arasında bulunduğu halde kitaptan uzak durup "elleriyle yazdıklarına" itibar eden Yahudilerin ümmilerinden bahsediyor. Ümmi’nin "okuma-yazma bilmeyen" anlamında kullanılmadığını apaçık olarak ortaya seren ayet bakara 78'dir. Gördüğünüz gibi kendi elleriyle Tevrat yazıp gerçek tevrat’tan uzaklaşanlara Allah, ümmi diyor.Yani bu ayette de ümmi’nin anlamı “Kutsal kitabından habersiz, onu okumayan kimse” anlamındadır.  Kur’an’a göre insanların kendi elleriyle yazdıklarına Tevrat demesiyle o Tevrat olmuyor, onu okumasıyla da tevrat’ı okumuş olmuyordu. Böylece gerçek kutsal kitap olan tevrat’ı okumayanlar kur’an’a göre ümmi sınıfına dahil oluyordu.

Hz. Muhamed’in ümmi olması ne anlama geliyor?

Peygamberimize ümmi diyen ayetlerin a’raf suresinin 157 ve 158’inci ayetleri olduğundan bahsetmiştik. Sadece bu iki ayette peygamber için böyle bir ibare geçiyor. Şimdi ayetleri görüp hangi manada kullanıldıklarını anlamaya çalışalım.
 

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygamber’e uyanlar (var ya), işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır. (157) De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim. Ondan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah’a ve ümmi peygamber olan Resulüne –ki o, Allah’a ve onun sözlerine inanır- iman edin ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.(158)(DİYANET VAKFI MEALİ-A’RAF, 157-158)

“onlar ki, ellerinde Tevrat ve İncil’de tanıtılmış bulacakları Rasul’un, o Kitap ehli’nden olmayan peygamberin izinden gidecekler; (o peygamber) onlara iyiliği emredip kötülükten sakındıracak, temiz ve yararlı şeyleri onlara yasaklayacak; sırtlarına vurulmuş olan yüklerini indirip öteden beri (özgürlüklerine) vurulan zincirleri çözecek. Sonuçta ona inanan, onu el üstünde tutup destekleyen ve ona yücelerden bahşedilen ışığın ardına onunla birlikte düşenler kurtuluşa erenler olacak.(157) (ey peygamber) de ki: Ey insanlar! İyi bilin ki ben Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim. Öyle bir (Allah) ki, göklerin ve yerin egemenliği O’na aittir; O’ndan başka ilah yoktur; hayatı ve ölümü yaratan O’dur: o halde Allah’a ve O’nun elçisine inanın; Allah’a ve O’nun bütün mesajlarına inanan kitap ehlinden olmayan Haberci’ye… Ve ona uyun ki doğru yolu bulabilesiniz. (158) (HAYAT  KİTABI KUR’AN MEALİ- A’RAF,157-158)

Mustafa İslamoğlu ümmi kelimesine anlam vererek ayette sunduğu için diyanetin mealini verdim. Çünkü ayette ümmi kelimesi tam olarak nerede geçiyor görmenizi istiyorum. Dikkatlice ayertleri incelerseniz her iki ayette de tamamiyle kitap ehli (hristiyanlık ve Yahudilik) temasını işliyor. Yani bu ayetlerde kastın peygamberin okum-yazma bilmediği değil tabi ki. Peygamber’in daha önceki vahiylerden (Tevrat ve incil’den) bihaber olduğuna vurgu yapılıyor. Velhasıl Kur’an’i anlam olarak ümmilik okuma-yazma bilmemek değil Mehmet Okuyan’ın dediği gibi “o günkü anlamıyla entelektüel dini bilgiye sahip olmamak” demektir. Yani peygamberimizin kur’an’dan önce ne incil’i ne tevrat’ı ne de diğer kutsal metinleri okumaması ya da bilmemesidir.

Benim savunduğum bu görüşe muhalif olup ümmiliğin okuma- yazma bilmeme şeklinde yorumlayanların tutunduğu bir dal var. Ankebut suresi 48’inci ayet. Ancak bu dalı kur’an onlara uzatmıyor. Ayeti yorumlarken bu dalı kendi kendilerine uzatıyorlar. Ben ayetin çok yanlış yorumlandığı kanaatindeyim. İşte ayet:
 

“Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.” (DİYANET VAKFI MEALİ-ANKEBUT, 48)

“Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya kapılırlardı.” (ALİ BULAÇ MEALİ- ANKEBUT, 48)

Gördüğünüz gibi birçok kur’an tercümanı ayeti, peygamberin daha önce okuyamadığı şeklinde anlamış. Ancak bu okunuş kesinlikle hatalıdır. Ayeti bağlamlarından kopararak okumak yine bizi hatalı bir noktaya götürecektir. Ankebut 47’inci ayete baktığınızda konunun yine eski vahiy mensupları oldukları görülür. Yani Tevrat ve İncil gibi kutsal kitaplardan bahseder. Ankebut suresinin kırkyedinci ayetine bir göz attıktan sonra kırksekizinci ayeti daha doğru anlayabiliriz.
 

“(Ey peygamber!) İşte bu kitabı sana böyle (bir mesajla) indirdik; bu yüzdendir ki bu kitabı kendilerine verdiklerimiz ona iman ederler; işte şu (önceki vahyin mensupları) arasında da inanan kimseler olacaktır: zaten nankörler dışında hiç kimse ayetlerimizi bile bile inkar etmezler.” (HAYAT  KİTABI KUR’AN MEALİ-ANKEBUT,47)

Ankebut 47’de "önceki vahiylere" vurgu yapılıyor. Ankebut 48’de ise bu vurgudan bağımsız bir anlam yok aslında. Ankebut 48’de “Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin” derken Kur’an gibi kutsal bir kitabı daha önceden okumamıştın demek . Yoksa kur’an’dan önce hiçbir kitap türü okumamıştı demek istenmiyor.  Tevrat , İncil gibi kutsal metinleri daha önce hiç okumamıştın demek isteniliyor. Ankebut 47 ve 48 beraber düşünüldüğünde burada okunmayan kitap  daha önceki ilahi metin olan kutsal kitaplar olduğu açıkça görülür. Peki ankebut suresinin 48’inci ayetin sonunda geçen “ Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya kapılırlardı.” cümlesi nasıl anlaşılmalı. Çoğunluk bu cümleyi peygamber okuma-yazma bilseydi müşrikler kur’an’ı peygamber yazdı diye düşünüp kuşkuya kapılırdı şeklinde anlamışlar. Ancak bu okuyuşu mantıklı bulmuyorum. Bilakis eğer peygamber kur’an’dan önceki vahiyleri (kitapları) bilseydi yani daha önce okumuş olsaydı  müşrikler, kur’an’da ki çoğu kıssa, ayet ve peygamberleri muhammed’in önceki kutsal kitaplardan öğrendiği şeklinde bir kuşku ya kapılacağını ifade etmektedir. Benim kanaatim bu yöndedir. Bu yüzden tüm bu anlattıklarım ışığında ankebut 48’inci ayet için Mustafa İslamoğlu’nun meali daha isabetlidir.
 

“Hem sen bu (Kur’an) dan önce herhangi bir (kutsal) kitabı okumuş değildin; dahası onu kendi elinle yazıyor da değilsin. Eğer böyle olsaydı insanları kuşkuya düşürürlerdi, gerçeği geçersiz kılmaya yeltenenler.” (HAYAT  KİTABI KUR’AN MEALİ-ANKEBUT,48)

Ümmi  kelimesinin okur- yazarlık anlamında peygamber için kullanılmadığını gördük. Şimdi asıl meseleye odaklanabiliriz. Hz. Muhammed okuma-yazma biliyor muydu?

Peki Hz. Muhammed  okuma yazma biliyor muydu?

Belki şimdiki bilgilerle yüzde yüz biliyordu dememiz mümkün değil. Ancak bilmiyordu demek bana çok saçma ve mantık dışı geliyor. Yıllarca Eşi Hatice validemizin koskoca servetini yöneten onun için kervanlara katılıp uzak ülkelerde ticaret yapan bir insanın okuma-yazma bilmediğini söylemek çok anlamsız. Ayrıca bildiğiniz gibi peygamberlerin sıfatlarından biri de zeki olmalarıdır.Eğer doğruysa peygamberin bazı vahiy katiplerine bazı ayetlerin nasıl yazılacağını şeklen öğrettiğine dair rivayetler var. Tüm bunların dışında Kur'an "Oku" emriyle başlıyor. İlk ayet  oku'dur. Oku diye başlayan vahyin muhattabı nasıl ilk ayeti görmezden gelir?

Şimdi önemli gördüğüm bir noktayı sizinle paylaşmak istiyorum. Peygamberimiz bedir savaşından sonra aldığı esirleri, müslümanlara okuma-yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakmıştı. Her esir on kişiye okuma-yazma öğretecekti. Ama bu öğretilenler arasında kendisini saymaması bana göre kendisinin okuma yazma bildiğinin en büyük işaretidir. Çünkü peygamber kur’an’ı en iyi bilen ve yaşayandı. Kur’an’da saf ya da diğer adı saff suresi ikinci ve üçüncü ayetlerinde ve bakara suresi kırkdördüncü ayetinde müslümanlara "yapmadığınız şeyleri başkasına söylemeniz günahtır" gibi bir ibare var. Peygamber kendisi öğrenme gereği duymayacak ama müslümanlara sürekli öğrenmelerini öğütleyecek. Ben peygamberimizin öyle biri olmadığına eminim. Bir şeyi istediğinde kendisi yapmadan  asla başkasına yapın demezdi. Müslümanlara savaşın dediğinde bile savaşın en önünde kendisi olurdu.
 

“Siz ey iman edenler! Niçin söylemlerinizle eylemleriniz birbirine uymuyor! (2) Yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında ağır(sonuçları) olan nahoş bir davranıştır. (3)(HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- SAF, 2-3)

“Diğer insanlara sahici erdemlerle donanmayı öğütlerken sıra size gelince terk mi ediyorsunuz; ve üstelik Kitabı da tilavet edip dururken? Siz hiç kafanızı çalıştırmayacak mısınız?” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- BAKARA, 44)

Konuyu toparlamadan önce son bir açıklama yapmak istiyorum. En yukarıda hudeybiye antlaşmasında yaşandığı söylenen bir olay var. Onu da konuşacağımzı söylemiştim. Şimdi o hadisi kabul edenlerin peygamberin okum-yazma bilmediği çıkarımında bulunduğu olay nedir ona bakalım:
 

Ku­reyş elçisi Süheyl b. Amr, Re­sû­lul­lah’ın huzuruna vardı. Önün­de iki dizi­nin üzerinde yere çöktü. Peygamber Efendimiz ise, bağdaş kurmuştu. Müslü­manlar da çevresinde oturmuşlardı. Süheyl b. Amr, uzun uzadıya konuştu, sonra Peygamber Efendi­mi­ze sulh tek­lifinde bulundu. Peygamber Efendimiz, sulh tekliflerini kabul etti. Bundan sonra, sulh şartlarının müzakeresi yapıldı. Onlarda da an­laşmaya varıldı. Sıra, anlaşma şartlarının yazılmasına gelmişti. Hz. Ali, musalahanın şart­larını yazmak üzere kâtip tayin edildi.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Yaz!” dedi. “Bis­mil­la­hir­rah­mânirrahîm!”
Süheyl b. Amr, buna itiraz etti: “Biz, Bismil­lahir­rah­mâ­nir­ra­hîm’­i bilmiyo­ruz! Sen böyle yazma!”
Resûl-i Ekrem, “Öyle ise nasıl yazalım?” diye sordu.
Süheyl, “‘Bismike Allahümme’ diye yaz” dedi.
Ku­reyşliler, eskiden beri “Bismillahirrahmânirrahîm” ye­rine “Bismike Al­lahümme “yi kullanırlardı.
Peygamber Efendimiz, “‘Bismike Allahümme’ de güzeldir!” buyurduktan sonra Hz. Ali’ye, “Haydi yaz! Bis­mi­ke Al­lahümme” diye emretti.
Hz. Ali de aynı şekilde yazdı.
Bundan sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Bu, Muhammed Re­sû­lul­lah’ın, Süheyl b. Amr’la üzerinde anlaşmaya varıp sulh oldukları, icabının ta­raflarca yerine getirilmesini kararlaştırıp imzaladığı maddelerdir!” diye yaz­masını emretti.
Ku­reyş heyeti başkanı Süheyl, yine itiraz etti. “Vallahi, biz senin gerçekten Allah’ın Resûlü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık, Beytullah’ı ziyaretine mani’ olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık!” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Peki nasıl yazalım?” buyurdu.
Süheyl, “Muhammed b. Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Bu da güzeldir!” buyurduktan sonra, Hz. Ali’ye:
“Yâ Ali! Sil onu! Sil de Muhammed b. Abdullah yaz” diye emret­ti.
Hz. Ali, “Hayır! Vallahi, ben Re­sû­lul­lah sıfatını hiçbir zaman silemem!” di­ye yemin etti.
Bu arada Müslümanlar da, Hz. Fahr-i Âlem’e karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak, “Biz, Re­sû­lul­lah Muhammed’den başkasını yaz­dırmayınız! Ne diye dininiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyo­ruz?” diye yüksek sesle konuşmaya başladılar.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Müslümanlara seslerini kıs­ma­larını ve susmala­rını mübarek elleriyle işaret buyurdu. Birden sustular.
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Bana onların yerini gös­ter” dedi.
Hz. Ali, “Re­sû­lul­lah” kelimesinin bulunduğu yeri gösterdi. Resûl-i Ekrem Efen­dimiz de onu eliyle sildi. Yerine ise “İbn-u Abdullah (Abdullah’ın oğlu)” ke­li­melerini yazdırdı. (Müslim, Sahih, c. 3, s. 1410; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 1, s. 342.)

Lütfen bu rivayeti tüm algılarınızı açarak okuyun. Bu rivayet tamamen anlamsızdır. Düşünün peygamberimiz hudeybiye anlaşması sırasında peygamberliğinin yaklaşık 18 yılını doldurmuştur. Yaklaşık 59 yaşında olan nebinin 18 yıldır tebliğ ettiği iki kelimeyi bilmediği söyleniyor. Peki yukarıdaki hadise! göre bu kelimeler hangileri ? Rasul ve Allah. Bakın yukarıdaki rivayete. Peygamber 18 yılın sonunda rasul ve Allah kelimelerini tanımıyor ve güya Ali’ye bana yerini göster diyor . Allah aşkına peygamber okuma bilmiyordu düşüncesini ispatlamak için peygamberi düşürdükleri duruma bakarmısınız. Biz arap bile değiliz. Arapça harflerine de uzağız. Arapça konuşmayı da bilmeyiz ama ona rağmen bismillah , Allah ve Muhammed gibi kelimelerin Arapça yazılışını biliriz. Bir kez bile görenlerimiz varsa başka zaman gördüğünde hemen anımsar. Ama islam’ı, kendisinden öğrendiğimiz ve bir sıfatı da zeki olan bir peygamberin 18 yıl  boyunca bir Allah kelimesini öğrenemediğini söylemek peygambere hakaret değil de nedir?  Bu hadis olduğu söylenen rivayeti vicdanlarınıza bırakıyorum.

Son olarak şu hadis olduğu söylenen rivayeti size vermek istiyorum. Okuyun da kendi görüşünü ispatlamak için nasıl yalan rivayetler uydurulduğunu görün. Peygamberin ağzına ne kadar kolay yalan yerleştirilir görün.
 

"Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim.
Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra 'Oku!' dedi.
Ben yine, 'Okuma bilmem.' dedim.
Beni tekrar kollarımn arasına aldı, kuvvetle sıktı ve 'Oku!' diye tekrar etti.
Ben yine 'Okuma bilmem.' dedim.
Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi:
Yaratan rabbinin adıyla oku; O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretmiştir." (bk. Buhârî, Bed'ü'I-vahy, 3; Müslim, İmân, 252)

Bakın sadece biraz aklımızı kullanırsak bu hadisin düzmece olduğunu anlarız. Niye olduğunu anlamadığımız bir şekilde cebrailin peygamberi sıkıp durduğunu anlatan bir hikayedir yukarıdaki olay. Absürtdür. Alak suresinin ilk ayetlerinin gelişi anlatılır bu hadiste. Bu rivayette melek, peygamberimize üç kez oku diyor ancak biz biliyoruz ki Alak suresinde oku emri bir kez yazılmıştır. Ne yani peygamber ona gelen vahyin özetini mi yazdırdı vahiy katiplerine? Bu, rivayetin uydurma ya da hatalı aktarıldığının emarelerinden sadece biri. Melek, peygamberimize oku diyor. Peygamberimiz de sözüm ona okuma bilmediğini söylüyor. Allah aşkına eğer böyle bir olay yaşansaydı peygambere oku dendiğinde peygamberin söylemesi gereken ilk sorunun "neyi okuyayım?" olması gerekmez miydi? Hadi ilkinde söylemedi. Meleğin, peygamberi  ikinci ya da üçüncü sıkışında da peygamber sormuyor. Ortada okunacak bir metin yok ki. Kur'an sayfalar eşliğinde inmedi. Allah vahiy meleği aracılığla peygamberin yüreğine ve aklına indiriyordu ayetleri. Bakara 97'de peygamberin vahiy alış şekli şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır. Bu rivayete göre peygambere sanki bir kağıt uzatılmış da oku denmiş gibi bir hava var. Bu kadar ince detaylar yukarıdaki rivayetin kurgulandığını görmemiz için yeterli değil mi?


Kızlarını okutmayan millet oğullarını manevi öksüzlüğe mahkum etmiş demektir (Tevfik Fikret)

En Son Yapılan Yorumlar