yukarı çık butonu
Batılılaşma Bizi Batırdı
1600’lü yıllardan önce dünya güç dağılımında Doğunun Batıya mutlak bir üstünlüğü vardı. Doğu bilimde, teknolojide, servette ve kültürel birikimde Batının ilerisindeydi. Batı’nın tüccarları Doğu’nun zenginliklerini ülkelerinde anlatmaya başladı. Böylece Batı Doğunun sahip olduğu olanaklara sahip olmak istedi . Zaten Haçlı Seferleri  bu zenginlikleri batıya taşımak için yapılmadı mı. Bunlar ilk kıvılcımlardı. Bazı maceraperest cesur insanlar Dünya’yı keşfetmek için yelken açtılar. Kendilerini bu sefalet ve yokluktan kurtaracak bir şeyler aramaya koyuldular. Değil mi ki en büyük patlamalar mahrumiyetin zirvesinde yaşanırdı. Batı Doğudan bilim ithal etmeye başladı yetinmeyip daha iyi olabilmek için öğrendiğini geliştirmeye ve pekiştirmeye başlamıştı.  Coğrafi Keşifler ile beraber zenginliğin akışı Batı’nın kontrolüne geçti ama Batı hala topallıyordu. Çünkü zengin olmak mahrumiyeti bitirmediği gibi insanın nelerden yoksun olduğunun şuurunu oluşturur. Batı’nın koşması engelleyen zincirler takılıydı ayaklarına. Kilise ve papalık ayaklarını skolastik fikirlerle zincirlemişti. Klise bilime karşıydı. Kendi güçlerini koruma adına bilime savaş açmış bu güruh Batı’nın önünde en büyük duvardı. Batıda  bu durumdan kurtulmak için kendi çabaları ile kendilerini geliştiren bilim adamları harekete geçti.  Rönesans ile bilimi Tanrı ilan ettiler, Reformla da eski tanrılarını kiliseye gömdüler ve böylece ayaklarındaki son prangadan kurtulmuş oldular. Artık eşitlik bozulmuş Batı Doğunun önüne geçmişti. Fakat yine de bir şeyler eksikti. Çünkü Doğuda binlerce yıllık bir fikir ve kültür birikimi varken Batı bu birikime fırsat bulamamıştı. Bunun sebebi  ise sefalet içindeki toplumlar sadece karınlarını nasıl doyurabileceğini düşünürler. Fikirsel öğeler, kültürel ve sanatsal öğelere ayıracak vakitleri yoktur. Zenginleşen Batıda bu değişim rüzgarı hemen kendini fark ettirdi. 1700’lü yılların sonuna gelindiğindeyse Fikir birikimlerinin çatışması başladı. Toplum daha iyisini taleb ediyor, daha iyi yaşamak istiyordu. İnsanlar zenginleştikten sonra durumlarını düşünme fırsatı bulmuş ve Fransız İhtilaline giden süreç başlamıştı. Derken Sanayi İnkılabı ile Batı zenginlik ve servette koşmaya başladı. Sanayi İnkılabı ile Batı bilimi dünyaya satmaya başladı. Bu noktadan sonra dünyada para eden şey yiyecekler, halılar, baharatlar, kumaşlar değil bilgi oldu. Böylece Doğu elindeki tek ticaret nesnelerinin değerini kaybetti. Batı böylece  dünya’nın sistemini de değiştirmiş oldu . Para kazanmak için daha fazla toprağa değil daha fazla bilgiye ihtiyacınız vardı. Artık Batı Doğuya mutlak üstünlüğü sağlamıştı. Doğu yaşlanmış gözlerle Batının ilerleyişini sadece seyretmekle kaldı. Batı güçlendikçe kabuğuna sığmamaya başladı. Gözlerini doğuya çevirdiler. Çünkü her ne kadar üreten kendileri olsa da hammadde doğudaydı.

Doğudakilere kendilerini takip etmeleri gerektiğini çünkü kendilerinin az gelişmiş ülkeler olduğunu, batıyı takip etmezlerse yeni dünyada yerlerinin olamayacağını söylediler. Batının sadece bilimde bizden daha ileride olduğunu ve kazandıkları gücü de bilimi satarak sağladığını anlayamadık. Batıyı her konuda üstün kabul edip kendimize ve özümüze ait olan her şeyden utanmaya başladık.  Japonya  meiji restorasyonu adı altında kendi öz kültürü olan samuraylık geleneğinden utanır hale gelmesi bunun en somut örneğiydi. Batı hayranlığı öyle bir fanatizme dönüştü ki samuraylık kültürü ülke de suç bile oldu. Batı amacına ulaşmıştı. Doğuyu  ikinci sınıf topluluk olduklarına inandırmakla kalmamış kendilerini körü körüne taklit eden  bir fan kitlesi de oluşturmayı başarmıştı. Osmanlıda da durum pek farklı değildi. Lale devrinin başlattığı batı hayranlığı tanzimatın yayınlanması ile fanatizme dönüştü. Doğu Batının tüm hastalıklarını modernlik adı altında  bünyesinde toplarken. Batının ilmini, fikir birikimini ve faydalı olan her şeyini bünyesinde toplamayı akıl dahi edemiyordu. Tıpkı onların bizden aldıkları gibi bizde bilimi onlardan alıp daha ileriye gitmeye çalışacağımıza onları bir gölge gibi hep arkadan takip etmeyi seçtik. Basiretimiz bağlanmıştı. Batı bizim az gelişmiş ülkeler olduğumuz için korunmaya ve medeniyet kervanını yakalamamız için ülkelerimize el koyduklarını açıkladılar. Sözüm ona bizi modern dünyaya entegre edeceklerdi. Doğu öz kaynaklarının sömürüldüğünü ve haraca bağlandığını anlayana kadar iş işten geçmişti. Bugün bile bunu anlamayan birçok toplum ve devlet mevcut. Bugün bile kendini aydın olarak topluma kabul ettirmiş bazı insanların Batı denildiğinde gözlerinin parladığını görürsünüz. Kendisini onlardan daha geride gören, daha ezik bir kişiliğe sahip bu insanlar “kurtuluş batıdır” diyorlar. Medeniyet bir tren ise Batı bu trende lokomotiftir. Bunu inkar eden de  yok. Fakat benim anlamadığım aydınlarımızın gözlerini lokomotif olmaya dikmeleri  gerekirken niçin sonsuza dek lokomotifi arkadan takip eden birer vagon olmayı seçiyorlar. Gözlerini ancak o kadar mı uzağa dikebiliyorlar? Batı doğuya ne yaptı bilmiyorum ama her ne yaptıysa başarılı oldu. Çünkü Doğu insanı kendisini yarım insan Batı insanını tam insan olarak görüyor. Onları medeni olarak kendisini  ise geri kalmış olarak görmesi konusunda epey ikna edici olmuş. Fakat hatalarımızın farkında olan uyanık şuurlar da var. Atilla İlhan  bir yazısında diyordu ki: ”Bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi, ikincisi batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü Batı’nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.” İlhan olayın içyüzünü görmüştü. Batılılaştığımızı sanarken tek yaptığımız Batı’nın müşterisi olup tüm paramızı çalmalarına izin vermekti. Onlar kıravat üretecek biz de güya modern olmak için kıravat alacaktık, onlar gömlek üretecek biz de modern olmak için onlardan gömlek alacaktık. Batı ürettiği malı almaları için bu mal medeniyetin bir gereğidir diyecek bizi ikna edecekti. Japonya diğer doğu ülkelerinden daha erken uyandı. Batının sadece mallarını almadı. Eğitim modelini, teknolojisini, silahlarını, kütüphanelerini  kısacası bilimini almaya çalıştı. İşte batılılaşmayı asıl yakalayan onlardı. Bugün Japonyanın farkı Doğu Ülkerlerinde bariz bir noktada. İlhan’ın dediği ikinci olgu ise batı sandığımız gibi değildi olgusu. Batının mükemmel bir konumda olmadığını vurguluyordu. Bilim ve Teknolojide olan ilerleyişlerine olan hayranlık gözümüzü o kadar kör etmişti ki onların bilim dışındaki her konuda bizden çok daha geri kalmış olduklarını göremedik. İnsanlık, Ahlaki değerler, fedekarlık vs.. birçok değerde bizden çok daha gerideydiler. Batı’nın bir ruhu yoktu. Tüm servetlerini maddeye dökmüşlerdi. Cemil Meriç bu konuyu daha somut açıklayan bir yazısında
"Doğu, sonsuzu kucaklayan düşüncesini armağan edecekti insanlığa: Batı, tekniğini. Biri ruhtu, öteki madde.İki medeniyetin kucaklaşması Asyalı şairin en büyük emeli,en muhteşem ümidiydi." diyordu. Doğu’nun gerçek aydını olan Cemil Meriç  Bir başka yazısında ise:
"Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini. "Ben Avrupalıyım" demeye başladı. "Asya bir cüzamlılar diyarıdır" Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına "hayır delikanlı" diye fısıldadılar "sen bir az gelişmişsin" ve hristiyan batının göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir "nişan-ı zişan" gibi gururla benimsedi aydınlarımız. Hayret yerini hayranlığa bırakır, hayranlık teslimiyete." demişti.

Daha ne kadar süre Doğu gerçek Düşmanını göremeyecek ? Batı ahlaktan arınmış kültürünü  ve mallarını bize modernlik  ve medeniyet çatısı altında parayla satarken  Batılılaşmanın bizi batırdığını ne zaman idrak edeceğiz? Büyük aydınımız Cemil Meriç aslında bizdeki hastalığın teşhisini yapmıştı. Biz tecavüzcüsüne aşık aptal bir kızdık.