Arama Yap
Görüntülenme 9,028
Yayın 29 Ekim 2017

Bu güne kadar hep sünnetin faydalı olduğu, gereksiz ve ileride sorun olabilen bir deri parçasını atmaktan ibaret olduğu ve başkaca da faydaları bulunduğu iddialarıyla yetiştik. Ancak bu iddialar gerçek mi? Bu yazımda bilim insanı Nil Gün’ün Sünnetle ilgili yalanlar ve gerçekler adlı kitabın özetini ve kendi fikirlerimi sunacağım. Kitabından bire bir kopya çekeceğim için kendisinden özür diliyorum. Fakat bu eser bilinmelidir.-- Türkiye’de adam akıllı yapılmış tek araştırma kitabıdır. Nil Gün hanıma emeklerinden dolayı sonsuz şükranlarımı sunuyor ve Bilim insanı Nil Hanım'ın kitabını okumanızı şiddetle öneriyorum.

Sünnet Nedir?

İlk olarak sünnetin ne olduğuna değinelim. Çoğu insanın erkek sünnetini (Hıtan) erkek penisinden bir parça kesilmesi olayı diye düşündüklerine eminim. Özellikle çocuklar böyle düşünür. Ancak sünnet bu değildir. Dört çeşit Erkek sünneti mevcuttur. En yaygın olanını anlatayım. Sünnet, penis başını kaplayan mukozal dokunun ve deri tabakasının (preputium) cerrahi olarak kaldırılmasıdır. Bu çifte tabaka daha çok sünnet derisi (penis üst derisi) olarak bilinmektedir.  Sünnet erkeklerde preputium (penis başını koruyan deri), kadınlarda klitoris kesme şeklinde günümüze kadar devam etmiştir.

NOT: International Coalition for Genital Integrity (Uluslararası Genital Bütünlük Koalisyonu), sünneti “birinci dereceden cinsel açıdan sakatlayıcı operasyon” sınıfına sokmuştur.

Sünnet Derisi gerçekten işe yaramaz bir parçamız mı?

Bu kesinlikle yalan. Her lobide olduğu gibi Sünnet Lobisi de kendi alanında aktif çalışmaktadır. Uluslararası kamuoyunda büyük bir algı operasyonu yapmaktalar. Tıpkı bir zamanlar kurşunun insan sağlığına zararlı olmadığını açıklayan doktorlar gibi. Petrol şirketleri en saygıdeğer doktorları satın almış onlar aracılığıyla benzine karıştırılan kurşunun zararsız olduğuna insanları inandırmışlardı. Ta ki bilimin şerefini meslektaşlarına hatırlatan Clair Cameron Patterson ortaya çıkana kadar.
Sünnet derisinin kanıtlanan üç işlevi var:
  1. Cinsel işlevi
  2. Koruyucu işlevi
  3. Duyarlılık işlevi

Koruyucu İşlevi:

Doğum sonrasında genellikle sünnet derisi penise yapışık haldedir. Daha sonra kendiliğinden ayrılır. Bebeğe bez bağlandığı bu dönemdeki işlevi, penisi tahrişten ve yaralanmalardan korumaktır. Hayat boyunca da penis başını yumuşak ve nemli tutarak yaralanmalardan korumaya çalışır. Göz kapakları gözleri nasıl korursa, üst-deri de glansı (Penis başı) korur ve onu nemli, yumuşak ve duyarlı tutar. Aynı zamanda ortalama ısıyı, pH dengesini ve temizliği sağlar. Glansın (penis başının) kendisi sebaceous bezlerini yani derimizi nemlendiren sebum veya yağ maddesini üreten bezleri bulundurmaz. Glansın yüzeyini sağlıklı tutan sebumu üstderi üretir.
Üst derinin koruyucu görevleri arasında bağışıklık sistemindeki görevini de sayabiliriz.  Bütün vücut deliklerini çevreleyen mukoz zarlar, vücudun ilk savunma duvarıdır. Üst derideki bezler, lizozim gibi antibakteriyel ve antiviralleri üretirler. Yani enfeksiyona karşı mücadele eden antikorlarları, yani immunoglobinleri salgılarlar.

Cinsel İşlevi:

Sünnet derisindeki mukoza ve frenulum gibi belirli bölgeler; özellikle hassas dokulardan oluşmuştur ve cinsel zevke katkıda bulunurlar. Buradaki özelleşmiş sinir uçları, cinsel zevki ve kontrolü arttırır. Sertleşmiş halde penisin üstderi içinde hareket edebileceği geniş bir alan vardır. Penis bu alan içerisinde hareket edebilir. Bu da tahriş olmaktan ve yapay kayganlaştırıcılara duyulan ihtiyaçtan kurtarır. Penis başı ve üst-deri doğal olarak birbirlerini uyarırlar.
Üstderinin görevlerinden biri, iki cinsin ilişki sırasında mukozal yüzeylerinin birbiri üzerinde hareket etmesini sağlamaktır. Üst deri penisin kendi hareketli, yağlı kılıfı içersinde vajina içine girip çıkmasını sağlar. Dolayısıyla dişi, erkeğin sünnet derisi eksik olduğu zamanki gibi sürtünme sonucu değil, hareket eden basınç ile uyarılır.
 

Duyarlılık İşlevi:

Üst-deri parmak uçları, ya da dudaklar kadar duyarlıdır. Özelleşmiş sinir alıcılarından, penisin başka hiçbir yerinde olmadığı kadar çok sayıda ve çeşidini barındırırlar. Bu özelleşmiş sinir alıcıları hareketi, sıcaklıklardaki çok küçük değişiklikleri ve yüzeydeki hassas değişiklikleri algılayabilirler. 
 
Kesilen Üst derinin bir görevi de sertleşme sırasında penisi kaplamaktır. Serleştiğinde penis gövdesi daha uzun ve kalın olur. İki katlı üst-deri tabakası, büyüyen bu organı içine alacak gerekli deri yüzeyini sağlar. Böylece penis derisi yumuşak ve rahat bir şekilde gövde ve glans üzerinde kayabilir.

Kız ve Erkek Çocuklarında Preputium (Üst-deri) 

Bütün memelilerin üst-derisi vardır. Her normal insan da üst-deri ile doğar. Üst-deri kızlarda klitorisin glansını korur, erkeklerde ise penisin glansını. Biraz glans kavramını açıklayayım. Erkeklerde penis başına bilim dünyasında glans ismini vermişler. Kızlarda ise vajinanın içinde haz alma organı olan klitoris bulunur. Kadınların penisi klitoristir desek yanlış bir şey söylememiş oluruz. Klitorisin de penis başına benzer bir bölümü vardır. Bu bölüme de klitoris glansı denir. Kızların doğumunda üst deri, klitoris organıyla kaynaşmış haldedir. Anlayacağınız üst-derinin görevi, hem kızlarda hem erkeklerde glansı korumaktır.
 

Sünnetin zararları nelerdir?


Sünnetin zararlarına karşı ispatlı birçok araştırma bulunmakta. Bu araştırmaları Nil Gün Hanımın Sünnetle ilgili yalanlar ve gerçekler adlı kitabında bulabilirsiniz.
  1. Kesilen deri miktarına bağlı olarak, sünnet, erkeği penis derisinin %80 kadar veya daha fazlasından mahrum bırakır. Sünnet derisinin uzunluğuna bağlı olarak, onu kesmek, penisi %25 veya daha fazla kısa yapar. Anatomik araştırmalar göstermiştir ki, sünnet bir metreden fazla damar, arter ve kılcal damarları, 80 metreye yakın sinir uzunluğunu ve 20,000’den fazla sinir ucunu yok eder. Üst-derinin kasları, bezleri, mukoz tabakası da bunların yanında yok olup gider.
  2. Sünnet penisi, katı  bir şekilde hissizleştirir. Üst-deri (sünnet derisi) amputasyonu, üst-derinin kendisindeki zengin sinir ağını ve sinir alıcılarını yok etmek anlamına gelir. Sünnet, neredeyse her zaman frenulumu ya yok eder ya da büyük zarar verir. Koruyucu üst-derinin kaybedilmesi glansı (penis başını) hissizleştirir. Sürekli dışarıda kalan glansı kaplayan membran şimdi sürekli aşınma ve irritasyon ile karşı-karşıya olduğundan keratinleşir, sert ve kuru olur. Normal, sağlam bir peniste, mukoz zarın tam altında olan glanstaki sinir uçları, şimdi birbiri üstüne oluşan keratin tabakalarının altına gömülmüştür. Köreltilmiş glans(penis başı) şimdi donuk, gri ve sklerotik bir görünüm alır.
  3. Sünnet, penis derisindeki ve penis başındaki normal kan dolaşımını bozar. Ana penis arterlerine akmak isteyen kan, yarma noktasındaki yara dokusu ile engellenir, bu da kanın daha ilerdeki diğer kılcal damarları beslemek yerine geri doğru akmasına neden olur. Kandan yoksun olan meatus büzülüp yara oluşturabilir, bu da idrar akışını engeller. Meatal Stenosis denen bu durum, genellikle düzeltici cerrahi müdahale gerektirir. Bu hastalık neredeyse tamamen sünnetli çocuklarda görülür.
  4. Sünnet Hijyen ve Sağlık Dışıdır.  Sünnet hakkında en yaygın olan efsanelerden biri, sünnetin penisi daha temiz ve bakımı daha kolay yaptığıdır. İlginç olan kadınların da buna inandırılmış olmasıdır. Türkiye’de bu konunun konuşulduğu internet sitelerini taradığımda kızların sünnetli penisin daha temiz olduğuna delilsiz bir şekilde inanmaktadırlar. Böyle inanmalarının sebebi beyinlerinin bu doğrultuda yıkanmış olmasıdır. Yani bu doğru değildir. Gözkapakları olmadan gözler daha temiz olmaz, penis de üstderi olmadan daha temiz olmaz. Yapay olarak dış organ haline getirilen glans (penis başı) ve meatus, kire ve aşınmaya sürekli açık haldedir, bu da sünnetli penisi daha kirli yapar. Koruyucu üstderinin kaybolması, üriner yolu bakteri ve viral patojenlere karşı korumasız bırakır.
  5. Sünnet her zaman ciddi, hatta trajik sonuçları olan bir müdahaledir. Cerrahi komplikasyon oranı 500’de birdir. Bu komplikasyonlar kontrol edilemeyen kanama ve ölümcül enfeksiyonları içerir. Sünneti takip eden kangren ile ilgili pek çok yayınlanmış olay vardır.  Staphylococcus, Proteus, Pseudomonas gibi hastalıklı bakteriler ve diğer koliformlara, hatta tüberküloza ve ölüme götürecek diğer enfeksiyonlara yol açabilir. Ya da şöyle düşünün. Afrika’da veya 3. Dünya ülkesi dediğimiz ve değil doktor ve hastanenin, ilacın ne olduğunu unutmuş ülkelerde bu durum ne kadar tehlikeli biliyormusunuz? Afrika’da yapılan sünnet merasimini izledim. Bu konudaki belgeselleri siz de izleyebilirsiniz. Erkek çocukların o koşullarda sünnet edilmesinden sonra yaşaması bile mucize.  Niçin mi? Afrika’daki bazı topluluklar sünneti erkekliğe adım olarak görüyor. Bu yüzden 19-20’li yaşlarda sünnet yapılıyor. Sünnet son derece ilkel yöntemlerle local anestezi olmadan yapılıyor. Sünnetten sonra 1 hafta boyunca erkeği kimse görmeye gitmiyor. Ormanda toplumdan dışlanmış bir halde çadır içinde yaşamaya mahkûm ediliyor. Sünnetten sonra durum ters giderse ve cinsel organda bir enfeksiyon görülürse erkek hastaneye gidemez. Bu utanç verici olarak görülüyor ve toplum o erkeği dışlıyor.
  6. University of Colorado Tıp fakültesinde yapılan çalışmalarla sünneti olan bebeklerin non-REM uykularının rahat olmadığı belgelenmiştir. Sinir yollarına karşı yapılan ve dayanılmaz bir acı veren sünnet operasyonuna karşı sünnetli bebekler bir yarı-koma durumuna girerler. Bu koma günler, hatta bazen haftalar sürebilir.
  7. Sünnet kadın ve erkek iki taraf içinde cinsel zevki büyük ölçüde azaltıyor.
  8. Doğal penisi olan erkekle birlikte olan kadınlar, sünnetli erkeklere göre beş misli daha fazla vajinal orgazm ve çoğul vajinal orgazm yaşadıklarını  belirttikleri beyanları bulunmakta
  9. Çocukların sünnet edilmeleri, İleriki yıllarda, “ejekülasyon pirecokcks” dedilen erken boşalmaya sebep oluyor. Erken boşalma yaşayan erkekler, kadınlarda vajinal orgazm yetersizliğine ve dişi gücüne ulaşamamasına yol açıyor.
  10. İleri yaşlarda sünnet olan birçok erkek cinsel ilişkiden aldığı hazzın hemen hemen yüzde seksen azaldığını belirttiler ki bu tıbben de kanıtlanmıştır. (Azalma oranı %50 ile %80 arasındadır.)
 

Sünnetle beraber neler kaybediliyor? (Gary L. Harryman Raporu 14 Şubat 1999)

  1. Dartos Fascia adındaki ısıya duyarlı yumuşak kas tabakasının yaklaşık olarak yarısı.
  2. Bağışıklık sisteminin bir parçası olan özelleşmiş Epitelyal Langerhans hücreleri;
  3. İçinde dorsal sinirin uzantıları da olan yaklaşık olarak 75 metre uzunluğunda mikroskobik sinir.
  4. Yavaş hareketleri, sıcaklıklardaki düşük oynamaları, ve yüzeydeki ince farklılıkları hissedebilen, çeşitli tipte 10,000 ile 20,000 arasında özelleşmiş erotojenik sinir uçları.
  5. Amacı ve değeri henüz tam olarak anlaşılmamış olan estrojen alıcıları.
  6. Hareketli penis derisinin %50’sinden fazlası
  7. Erkek vücudunda en fazla zevk yaratan bölge. Yoğun olarak sinirlerle bezenmiş olan bu bölgenin kaybedilmesi, geri kalan penisin hassasiyetini normal bir deri tabakasının hassasiyeti ile aynı hale indirir.
  8. Penisi nemlendirip kayganlaştıran ectopic sebaceous bezleri.
  9. Gerekli “kayma” mekanizması. Eğer açılır ve düz olarak yayılırsa, ortalama yetişkinin üstderisi 104 santimetrekare yer kaplar.(yaklaşık olarak bir posta kartı kadar) Kendi kendini kayganlaştıran ve hareketli olan bu deri, penise kendi içinde kayma özelliğini kazandırır; bu da vajinayı kurutmadan, yapay kayganlaştırıcılara ihtiyaç duymadan cinsel ilişkiyi sağlar.
  10. Sünnetli penis, sünnet edilmemiş penise göre oldukça incelir
  11. Sünnet sırasında üstderiyi penise bağlayan doku yırtılarak koparıp atıldığı için, sertleşmiş penis uzunluğunun 2.5 cm kadarı da kaybolur. Her yıl pek çok erkek kötü operasyonlarda ve enfeksiyonlarda penislerini kaybederler.
  12. Her yıl pek çok erkek tıbben gereksiz sünnet operasyonlarında hayatlarını kaybederler. Bu genellikle 3. Dünya ülkelerinde olur. Bu ölümler kimse tarafından önemsenmediğinden ve haber değeri görmediğinden ya da bilinçli karanlık bir el tarafından medyaya yansıtılmaz. İnsanlar haberdar olmaz.
  13. Henüz bilimsel olarak kanıtlanmamasına rağmen, penis ile vajinanın mukozal dokusu arasında gerçekleşen elektrik transferi kadının orgazm olmasına yardım eder. Sünnet ile erkekteki mukozal tabakanın kaybedilmesi, bunu engeller.  
 
Sünnet Endüstrisi ve Tüccarların Bataklığı

Sünnetli erkek cinsel ilişki sırasında erken boşalırlar. Onun için geciktirici denilen sex shop malzemesi veya cinsel iktidarsızlık ilaçları genelde bu ülkelerinde satılır. Türkiye’de her yıl 6 milyon kutu viagra satıldığına dair milliyet gazetesinde 2012 yılında haber çıktı. Hürriyet gazetesi 2004’te yaptığı bir haberde Türkiyedeki erkeklerin 5 yılda 10 milyon ereksiyon ilacı tükettiğini yazdı. Bu ilaçları bize satmak için mi doktorlar sünnet faydalı diyor?

Dünya’da sünnetin tıbbi yalanlar ve yayınlarla desteklenmesinin en büyük sebebi milyar dolarlık sünnet endüstrisidir. Sünnet düğünleri, giysileri, salon kiraları, hediye, doktor veya sünnetçi ve din görevlileri masrafları vb. büyük bir para çarkı dönüyor. Türkiye’de özel hastanelerde sünnet ameliyatı için gayet iyi bir ücret (en az 1000 TL) alıyorlardır. Ayrıca 1980’den beridir ABD’de özel hastaneler kesilmiş sünnet derilerini biyo-araştırma laboratuarlarına, ilaç ve kozmetik şirketlerine satıyorlar. Doktorların belli bir kısmının endüstriler adına tetikçilik yapıp onların isteğiyle beyan verdikleri bugün kanıtlanmıştır. Var olmayan hastalıklar sallayıp - hiperaktivite gibi- sonra da o uyduruk hastalığa ilaçlar yazmaktalar. Ticaret tıbba hâkim olmuştur. Artık bir doktorun insan hayatının kutsiyetine inanan o adam mı yoksa tüccar mı olduğu belli değildir. Sünnet yararlıdır diyenlerden bilimsel tek bir kanıt duymuyoruz. Ey İnsanlar! YALAN SÖYLÜYORLAR.

Bu yazım uzadığı için bir yazı daha yazacağım konuyla ilgili. Ancak ondan önce yaşanmış bir olayı aktarıp vicdanınıza bırakacağım. Truth Seeker dergisinin Temmuz/Ağustos 1989 sayısında yayımlanan bu Makalede Marilyn Fayre Milos adındaki hemşire annenin üç çocuğunun sünnetiyle ilgili söylediklerine kulak verelim.
 

“Üç çocuğumun sünnet edilmesine rıza gösterdiğimde, sünnetin ne olduğunu bilmiyordum. Doktor bana bunun gerekli bir sağlık önlemi olduğunu, acıtmadığını ve sadece bir dakika sürdüğünü söylemişti. Ben de, göbek bağını kesmek gibi, diye düşünmüştüm. Seneler sonra, hemşirelik okulunda, operasyonu ilk defa gördüğümdeyse, buna kesinlikle hazır değildim.
“Biz öğrenciler, yenidoğan bölümünde bir odaya alınmıştık. Bir bebeği, odanın ortasındaki bir masanın üzerine bacakları açık bir şekilde bağlanmış halde bulduk.Bebek, bağlarıyla mücadele ediyor, bağırıyor, çırpınıyor ve ağlıyordu. Kimse onu umursamıyordu; ama ben eğitmenime, ‘Onu rahatlatabilir miyim?’ diye sorduğumda, ‘Doktor gelene kadar bekle’ cevabını aldım. Nasıl olur da, iyileştirme sanatının bir uzmanı, acı çekmekte olan birini seyreder ve hiçbir şey yapmaz, diye düşünüyordum. Diğer hemşireleri koruyucu içgüdülerini takip etmekten alıkoyacak kadar ürküten doktorun ‘gücünü’ düşündüm. Doktor gelince, ona hemen, bebeğe yardım edip edemeyeceğimi sordum. Bana, bebeğin ağzına parmağımı sokmamı söyledi, ben de öyle yaptım ve bebek parmağımı emdi. Kafasını okşadım, yumuşak sesle konuştum, bir anlığına sakinleşmişti. “Sessizlik çok geçmeden acı bir haykırışla son buldu. Bu, bebeğin, üstderisinin doktorun mengenesi ile sıkıştırılmasına tepkisiydi. Haykırış, bebeğin üstderisi ile penis ucu arasına bu ikisini birbirinden yırtarak ayıran bir aygıt yerleştirilince arttı. (Bebeklik sırasında bu ikisi, bebeği idrar ve dışkıdan korumak için birleşiktir.) Bebek başını sağa sola sallamaya başladı. Başı vücudunun serbest olan tek parçasıydı. Bu sırada doktor da ikinci bir mengene ile üstderiyi sıkıştırdı ve uzunlamasına kesti. Böylece üstderi açıklığını bir sünnet aleti sokacak kadar geniş hale getirdi; bu alet penis başını sünnet sırasında korumaya yarıyordu. “Bebek kesik kesik nefes alıp hıçkırmaya başladı. Sürekli çığlık atmaktan nefessiz kalmıştı. Acı bu kadar belirginken, sünnetin acısız olduğunu kim söyleyebilir? Alt dudağım titremeye başladı, gözlerime yaşlar doldu ve taştı. Kendi hıçkırıklarımı tutamaz oldum. Bu daha ne kadar sürecekti?
“Müdahalenin ikinci aşamasında doktor üstderiyi, sünnet aletinin arasına sıkıştırdı ve nihayet onu kesti. Bebek tükenmiş bir haldeydi ve sanki donakalmıştı. “Bu tecrübeye hazır değildim, hiçbir şey beni buna hazırlayamazdı. Bebeğin penisinin bir parçasının -anestezi olmadan- bu şekilde kesilmesini görmek benim için yıkıcıydı. Ama daha da şok edici olan, bebeğin haykırışları arasında zorlukla duyulan doktorun yorumuydu: ‘Bunu yapmak için herhangi tıbbi bir gerekçe yok.’ “Kulaklarıma inanamıyordum, dizlerim çözüldü, midemde bir acı hissettim. İyileştirmeye ve yardım etmeye adanmış tıp görevlilerinin, masum bebekler üzerinde bu kadar acı ve tahribata gereksiz yere yol açtıklarına inanamamıştım! “Kendi bebeklerimi neye katlanmaya zorlamıştım? Ve niçin? “Hayatımın akışı 1979 yılında yaşadığım bu deneyimle değişti. Artık yaşamımı bu korkunç uygulamanın sona erdirilmesine adayacaktım.”

Bir başka ebe, gördüğü dokuz sünnetten dördünde bebeklerin ağlamadığını söylüyor. “Şoka girmiş gibi görünüyorlardı” diye ekliyor. Bebek fizyolojik olarak kaçamayınca psikolojik kaçışa başvurmak zorunda kalıyor. Sünneti videoya kaydederek ebeveynlere gösterdiği için, hemşire Milos’un hastane tarafından işine son verildi. “Ebeveynlere bebeklerini neye maruz bırakacaklarını göstermek ve onları bilgilendirmek istiyordum ama hastane bunun gelirlerine büyük bir darbe vuracağını biliyor ve imajlarını zedeleyeceğinden korkuyordu” diyen Milos, 1986’da Ulusal Sünnet Bilgilendirme Merkezi’ni (National Organization of Circumcision Information Resource Centers) kurdu. Merkezin bugün Amerika’nın hemen her eyaletinde ve dünyanın değişik yerlerinde şubeleri var. Milos, sünneti asrın en korkunç tıp skandalı olarak tanımlıyor. Bilindiği gibi ABD, din gerekçeleri dışında çocukları rutin olarak sünnet eden tek ülke. Sünnet konusunda tereddütleri olan ailelere sesleniyorum. Lütfen internette sünnet olan bir erkek çocuk videosunu izleyin. Fıtratınız bu işte bir yanlışlık olduğunu size söyleyecektir.
 

 
 
Görüntülenme 1,863
Yayın 29 Ekim 2017

 Geçen yazımda erkek sünneti Allah’ın emri midir, İslam bu konuya nasıl bakıyor onu irdelemeye çalıştık. Ama maalesef insanları alışkanlıklarından soyamıyorsunuz. Bin yıl boyuca hırsızlardan oluşan bir topluluğun içine bir kabile yerleştirdiğinizi düşünün. En fazla 50 yıl sonra o yerleşen kabilenin tüm fertleri bu olayı normal karşılayacaktır. Normal gelince doğal olanın bu olduğunu düşünmeye başlayacaklardır.-- İçlerinden birinin bu işin yanlış olduğunu düşünmeye başlamasıyla birlikte toplum o kişiyi baskı altına almaya başlayacak onu dışlayacaktır. Ama bir yanlış, insanlara doğal geliyor diye devam ettirilmesi için sessiz kalmamalıyız.

Sünnet aslında bir Pagan geleneğidir ve semavi dinlerden eskidir. Tarihi şimdiki verilere göre 6000 yıldan çok daha eskidir. Antik Yunan’da da sünnetin var olduğu bilinmektedir. İslam öncesi Araplar da Pagan, yani ''putperest'' olduklarından onlarda da bu geleneğin var olduğu bilinmektedir. Çünkü Peygamberimizin vefatından sonraki çok yakın dönemlerde "sünnet dinin emri midir yoksa kültür müdür?” diye tartışılmıştır. Hasan el Basri bunun dinin bir gereği olmadığını söyleyen ilk dönem âlimlerimizdendir. Araplar ise tarih boyunca yakın oldukları antik Mısır, Babil ve Yahudi toplumlarından sünnet olma kültürünü kaptıkları kabul edilebilir bir tez olarak önümüzde durmaktadır. Arapların İslam öncesinde sünnet oldukları bilinmektedir. Ancak istisnasız hepsi mi sünnet olurlardı yoksa topluluğun bir kesimi mi bu işlemi uygulardı bunu söylemek zor. Ama yine de eldeki veriler İslam öncesi tüm Arapların sünnet olduğunu göstermiyor. Benim tahminime göre sünnet olayı Araplara şu şekilde sirayet etti. Yahudiler Babil sürgünü dediğimiz sürgünü yaşadıklarında birçok Babil pagan kültürünü içlerine aldılar. Sürgün bitip geri döndüklerinde pagan kültürünü de dinlerine ve Tevratlarına taşıdılar. Araplarla iç içe yaşayan Yahudilerden bu gelenek kendilerine geçmiş olmalı. Yahudilerle birlikte yaşamayan Araplar ise bu geleneği uygulamadı.

Sünnet, antik Mısır'da da uygulanan bir eylemdi. Bazı  mumyaların sünnetli olduklarının gözlemlenmesi ve antik Mısır’dan günümüze kalan bu işlemin nasıl uygulandığını gösteren duvar resimleri kanıt olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

Erkek Sünneti Nasıl Ortaya Çıkmış Olabilir?

Sünnet’in nasıl ortaya çıktığı şimdilik tahminlerden ibarettir. Bilimin henüz cevap bulmaya çalıştığı konular arasındadır. Ancak bu mantıklı tahminler yapmamıza engel değildir. Sünnet, geçmişte Akdeniz kıyısı toplumlarda taş aletlerle yapılmıştır.  Bu sebeple sünnet, Taş Çağı'ndan kalma bir gelenek olarak düşünülmektedir. Mantıklı bir tahmin yapmam gerekseydi, ilkel Taş Çağı dönemlerinde sünnet derisinde hijyensizlik vb.. sebepler yüzünden sağlık problemleri yaşayan bireyler son çare olarak deriyi kesmek zorunda kalmış, zamanla bu bir gelenek halini almış olabilir. Akıl ve bilim iyi bir noktada olmadığı için penisin üst derisinin sürekli sorun yaratan bir parça olduğunu düşünmüş olabilirler. Doğan her insanda da bu sorunun mutlaka olacağına inanmış olmalılar.  Bu tıpkı şuna benzemiş olabilir: Apandisim ileride patlayabilir şimdiden alayım.

Antik Yunan toplumunda da sünnet görülse de çok daha farklı bir amaca hizmet eder. Tanrıça Kibele’ye tapınılan Pessinus Tapınağı'nda rahip olmak isteyen erkekler Rahip olmanın ön şartı olarak penisleri bütünüyle kesilerek hadım edilirlerdi. Daha sonra bu geleneğin öteki toplumlara penisin sadece ucundaki derinin kesilmesi olarak geçtiğine de inanan araştırmacılar var.

Heredot, sünnetin bir dönem sadece Mısırlılar, Etiyopyalılar ve Kolkhisliler tarafından uygulandığını, daha sonra Filistin'de yaşayan Fenikeliler ve Suriyeliler tarafından da bu topluluklardan görüldükten sonra benimsendiğini söylemektedir. Gördüğünüz gibi ilkel toplumlardan günümüze gelen ve tartışılmasına bile tahammülünün bulunmadığı bir tabuya bu şekilde dönüşmüştür.

İslam'da bir karşılığı olmasa da, Yahudi mitolojisinde Lilith adlı bir figürden söz edilir. Efsaneye göre Lilith, Âdem’in ilk eşidir, ancak itaat etmeyi kabul etmeyince Allah Lilith'i lanetlemiş ve daha uysal bir karakteri olan Havva'yı yaratmıştır. İddiaya göre, Lilith insanların bebeklerine musallat olmaktadır ve sünnet Lilith'i bebeklerden uzak tutan bir unsurdur. Gerçi bu mitoloji kadınları erkeğe itaat ettirmek ve onları köleleştirmek isteyen erkeklerin uydurduğu çok açıktır. Erkekle kendsini eşit gören kadın figürü olan Lilith mantıklı olanı yaptığı için Tanrının lanetine uğruyor güya. Gerçi efsanenin devamı brezilya dizileri gibidir. Yeri değil ama açıklamasam içimde kalacak  :)) Lilith daha sonra gidip Müslümanların iblis diye bildiği Hristiyanların Lucifer dediği şeytan ile evlenir. Ondan boy boy şirin şeytan çocukları yapar. Sonra Lilith, Âdemden yani eski eşinden intikam almak için geri döner. Galiba Âdem’i sevmese bile kıskançlık galip gelir. Havva’yı kaldıramayan Lilith Âdemoğullarının bebeklerine musallat olur. Neyse efsanedeki ana fikir şudur: Kocasına köle olmayan kadını Allah lanetler yerine Havva gibi köle olmayı kabul eden birini yaratır :)) Tabi İslam’da Allah’tan başka hiç kimseye mutlak itaat yoktur. Havva da erkeklere itaat için yaratılmamıştır. İslam’da kadın ve erkek birbirlerine karşı saygılı olmak zorundadır, kul ya da köle değil.
 
Her neyse sonuç olarak birçok tahminde bulunabiliriz.  Belki de ilk çağ insanları çıkan bulaşıcı bir penis hastalığına yakalandıkları için sünnet olma işlemini başlattılar. Bundan sonraki nesiller de sorgulamadan bunu örf olarak kabul etmiş olabilir. Kur’an Müslüman olsun olmasın herkese atalarının dinini terk etmeyi emreder. Bu emrin perde arkasında sorgulama vardır. Kur’an sorgulayan, düşünen bir toplum inşa etmek ister. Atalarımız bize sünnet olmamız gerektiğini söylediğinde biz de onlara dönüp "niçin?" diye sormazsak aklımıza, bilincimize ve atalarınızın dinini terk edin diyen Kur’an’a saygısızlık yapmış olmaz mıyız? Tıbbi hiçbir gerekçe gösterilmeksizin, faydaları sıralanmaksızın niçin sünnet olma geleneğini devam ettirelim? Ve Kur’an insanlığa seslenir: “Ya ataları doğru yolu bulamamış iseler”
 
Görüntülenme 10,228
Yayın 28 Ekim 2017

Bu konuda uzun uzadıya konuşacağız. Arapçada Hıtan, İngilizcede circumcision denilen ve Türkçeye sünnet diye geçen kavram bir erkeğin penis başını koruyan üst derinin (foreskin) kesilip atılması operasyonudur. Hıtan denilen olay Türkçeye sünnet olarak geçmesi eskilerin son derece tehlikeli bir algı operasyonu sonucu olmuştur. Böylece erkek sünneti peygamber sünneti ile eşleştirilecek ve tartışılmayacaktı.-- Ancak internetin yaygınlaşması ve bilgiye hızlı ulaşabilmemiz sayesinde erkek sünnetini tartışmamız gerektiğini gördük. İslam diye önümüze bırakılan sofrayı sorgulamamız gerektiğini anladık. Sofraya sonradan dâhil edilen yemeklerin İslam’a ait olmadığını anlamam onlarca yılımı aldı. Erkek sünnetini çoğu insan gibi ben de Kur’an’da yazdığını ve Allah’ın emri olduğunu sanıyordum. Ancak erkek ve kadın sünnetinin İslam’ın bir emri olmadığını artık biliyoruz. Erkek sünnetinin tarihi bundan 6000 yıl öncesine kadar uzanır. İlk olarak diğer dinlere kısaca bakalım.

Yahudilikte Erkek Sünneti ve Günümüzdeki Yahudilerin Konuya Bakışı

 

Tanrı İbrahim'e, “Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız” dedi, (9) “Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.(10) Sünnet olmalısınız. Sünnet aramızdaki antlaşmanın belirtisi olacak. (11) Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dâhil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu (12) Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmamın simgesi olacak. (13) Sünnet edilmemiş her erkek halkının arasından atılacak, çünkü antlaşmamı bozmuş demektir (14) (TEVRAT – YARATILIŞ 9,10,11,12,13,14)

Tanrı İbrahim'le konuşmasını bitirince ondan ayrılıp yukarıya çekildi.(22) İbrahim evindeki bütün erkekleri -oğlu İsmail'i, evinde doğanların, satın aldığı uşakların hepsini- Tanrı'nın kendisine buyurduğu gibi o gün sünnet ettirdi.(23) İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı.(24) (TEVRAT – YARATILIŞ 22,23,24)

Yahudiliğe göre sünnet Allah ile İbrahim (o zaman henüz adı Avram) arasında yapılmış Brit Mila adı verilen bir anlaşmanın mührü olacaktır, Allah Kenan ülkesinin (vaad edilmiş topraklar) İbrahim'in soyuna verileceğini ve bu soyun sonsuza kadar süreceğini söylemiştir, ancak bu anlaşmanın şartı, Yahudilerin sünnet olmalarıdır. Yahudilerin pazarlıkçı Tanrısı yeri geldiğinde insana acı verecek şeyler isteyebilmektedir. Tabi biz Müslümanlar Tevratı insanların değiştirdiğine inanırız o ayrı konu.

Yukarıdaki satırları okurken şaşırdığınıza eminim. Çünkü yukarıdaki Tevrat ayetleri bin yıldır İslam âlimlerinin (!) dilinde bir İslam yorumu olarak anlatılıyor. Geçmişte çoğu insan İslam âlimlerinin Kur’an’dan konuştuğunu sanırdı. Fakat günümüzde bilginin hızlı yayılması sayesinde geçmiş âlimlerin(!) aslında Kur’an diye bize Tevrat okuduklarını açıkça ifşa etmiştir. Hepsini kast etmiyorum. Kur’an’da bir kez bile erkek sünneti geçmez ancak imamlar, hocalar erkek sünnetinin İbrahim peygambere dayandığını, İbrahim peygamberin 90 yaşında sünnet olduğunu insanlara anlatırlar. Yukarıda verdiğim Tevrat ayetlerini görüyor musunuz? Bize anlatılanlar bire bir Tevrat’tan alınmış ve bize İslam diye servis edilmiştir.

Şunu belirtmeliyim ki Yahudi âlimleri sünnet ayetlerini farklı yorumlamaya başladılar. Artık bazı Yahudi alimleri sünnetin toplumdan tecrit etme anlamına geldiğini vurguluyor. Bazıları ise ayetleri yorumlayarak artık sünnetin bu dönem Yahudileri kapsamadığı sonucuna varıyor. Ne olursa olsun bugün dünyadaki Yahudiler erkek sünnetini terk ediyor. İsrail’de her yıl bu konuda konferanslar veriliyor Yahudi cemaati bilgilendiriliyor ve erkek sünneti terk ediliyor. Dr. Mark Reiss  69 yaşında emekli bir Yahudi doktor. Muhafazakâr bir sinagogun aktif üyesi. İşte söyledikleri:
 

Yahudi olmak için sünnet olmak zorunda değilsiniz, tıpkı Yahudi olmak için tüm diğer dini kurallara itaat etmenin zorunlu olmadığı gibi. Yahudilikte eğer anneniz Yahudi ise siz de Yahudi’siniz. Hepsi bu. Yüreğinizi ve içgüdülerinizi dinleyin. Erkek evlatlarınızın beden bütünlüğüne zarar vermeyin! Genç bir doktor olarak sayısız sünnet yaptım. Çoğu doktor ve çoğu Yahudi gibi sünneti sorgulamadım bile. Üst derinin bebek penisinin ucunu korumada ve yetişkinlikte cinsel fonksiyonda çok önemli rolü olduğunu öğrendim. Yeni doğan bebeğin acıyı yetişkinlerden çok daha fazla hissettiğine, çoğu bebeğin sünnet esnasında travmatik şoka girdiği için ağlamayı kestiğine şahit oldum.

israil’de çocuklarını sünnet ettirmeyen Yahudi ailelerin sayısı her yıl artıyor. Televizyonlarda sünnetin sağlığa zararlı olduğu anlatılıyor. İsrail’de ebeveynlerin birçoğu sünnet geleneğini sorguluyor. Amerika ve Avrupa da yaşayan Yahudi cemaatleri ise artık sünneti vahşi ve ilkel bir gelenek olarak görüyor.

Hristiyanlıkta Erkek Sünneti

Hristiyanlıkta Sünnet (circumcision) olayı yoktur. Hristiyanlar bu konuda daha farklı yol izlemişlerdir. Aslında erkek sünneti âdetinden Hristiyanları çekip çıkaran Hristiyanlığın kurucusu Pavlus’tur. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir diyelim. Pavlus sünnet olayını kalp kirliliği olarak yorumlar.
 

Mesih bizi özgürlük için özgür kıldı. Bunun için dayanın. Bir daha kölelik boyunduruğunu takınmayın. Bakın, ben Havari Pavlus size şunu söylüyorum, sünnet olursanız Mesih’in size hiç yararı olmaz. (İNCİL GALATYALILAR 5.BÖLÜM)

Havariler sorar sünnet yararlı mıdır, değil midir?
Hz. İsa: “Sünnet yararlı olsaydı o zaman yaratıcımız insanları annelerinin karnından sünnetli çıkarırdı…” (THOMAS İNCİLİ – GNOSTİK İNCİL)

Kötülük yapan o adamlardan, o köpeklerden sakının; o sünnet bağnazlarından sakının! (FİLİPİLİLER 3.BÖLÜM)

İslam’da Erkek Sünneti

Benim dini inancım olan İslam’da erkek sünneti (hıtan) yoktur. Kur’an’da geçmez. Sahih ve güvenli kabul edilen hadisler içinde de geçmez. Ben hadisleri peygamberin sözleri olarak görmüyorum. Sadece görenler için bundan bahsetmek istedim. Fakat her nasılsa 9.yy.da bu konuda hadis uydurmayı başardılar. Bunu ya İslam’a sızan Yahudiler yaptı. Ya da Kur’an’ı bırakıp Tevrat’ı rehber edinen cahil âlimler (!) yaptı. İslam’a hıtan’ın nasıl geçtiğini tam olarak bilen yok. İslam’a soktukları hadis adlı rivayet ise şudur:
 

"Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir" (Ahmed b. Hanbel, V / 75; Ebu Davud Edeb, 167; el-Fethu'r-Rabbânî, XVII / 1312)

Aşağıda paylaşacağım Buhari rivayetini görünce gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Çünkü bu rivayet baştan aşağı şaka için söylenmesi gereken bir söz olması gerekir.
 

İbrahim (a.s), 80 yaşında balta ile kendisini sünnet etti (BUHARİ)

Yukarıdaki peygamberimize iftira eden rivayetler yeterli olmamış olacak ki dinciler mitoloji üretmeye ihtiyaç duymuştur. Bu mitolojilerden birinin iddiasına göre peygamberimiz sünnetli doğmuştur. Sanırım bu mitolojiyi uyduran kişi veya kişiler peygamberimiz doğar doğmaz gidip kontrol işlemini yaptılar. Keşke Müslümanlar ilk dönem Müslümanları gibi akla ve bilime önem verseler o zaman bu safsataları hiç dinlemeyeceklerdi. Ey Müslümanlar aklınızı kullanın sünnetli doğmak tıbben sakat doğmaktır. Bu bir anomalidir. Yani anormal bir sıkıntı var demektir. İkinci mitolojik uydurma ise Hz. Muhammed’in doğduktan sekiz gün sonra- tam da Tevrat’ın verdiği süre olduğuna dikkat edin- melekler tarafından sünnet edilmiştir. Bir Müslüman’ın bu efsaneye inanması aklına ve peygamberimizin öğretisine ihanetten başka nedir? Melekleri fenni sünnetçi yapmaya utanan Müslümanlar nerede?

Müslümanlar çelişkilerle dolu bir dine inanıyor. Hani sünnet İbrahim peygamberden kalmıştı? Eğer bu doğruysa Muhammed peygamber doğmadan önce bile Araplar ve Arabistan Yahudileri sünnet oluyordu. Şu halde Mekke de sünnetçi kalmadı mı ki Melekler sünnetçi oldu? Tamamen mitolojik safsatalar başka bir şey değil. Türkiye’de bu saçma mitolojileri din diye sunan ve insanlara İslam diye boş bir din sunanların başında sorularlaislamiyet adlı site gelmektedir. Bu sitenin dediklerinin yüzde biri bile İslam’da var olsaydı 20 yıl sonra tek bir tane bile Müslüman kalmaz. Bu tür siteler sahte bir dini İslam diye sunmaktadırlar.

Halife Ömer’in son yıllarında doğan (Hicri 21) ve sahabenin dahi çok saygı duyduğu bir âlimimiz var. İsmi çok bilinmez halk arasında. Hasan el Basri. Rivayetler doğruysa birçok insan onda peygamber hitabının olduğunu naklediyor. Bakalım o bu konuda ne düşünyor:
 

Rasûlüllaha uyarak birçok kimseler İslam'a girdi. Siyahı, beyazı, Romalısı, İranlısı, Habeşlisi... Ama bunlardan hiç birinin sünnet olup olmadıkları araştırılmadı. Şayet sünnet olmak vacib olsaydı, sözü edilenler sünnet olmadan İslam dinine kabul edilmezlerdi.

Hasan el Basri’nin dediği gibi peygamberimiz ve sahabeler döneminde sünnet diye bir olaydan kimse bahsetmiyor.

Sünnet İslam’ın Ön Şartı Mıdır?

İnanın sünnet gibi İslam’ın yakınından ucundan geçmeyen bir olay nasıl İslam’ın ön şartı haline gelmiş anlamak zor. Demek ki İslam’da Allah’tan başka kanun koyucular var. Müslümanlar Allah’ın dinine zam yaparak Allah’a din öğretiyorlar. Ayrıca İslam’a girmenin ön şartı olarak yapılan bu zam yüzünden İslam’a gelecek olan binlerce erkek bu kararından vazgeçmiştir. Sünnet bugün bile erkeklerin İslam’a gelmesine engel olan bir duvardır. Sünnet İslam ile insan arasında bir engeldir. Sünnet İslam’ın değil ön şartı son şartı bile değildir.

Kim tarafından dört hak mezhep olarak kabul edildiği bilinmeyen Sünniliğin dört mezhebi bu işe nasıl yaklaşıyor?

Mezheplerin bu işe yaklaşımı tam bir trajedi. Bugün Sünnilik ve Şiilik İslam’ın mezhebi olmaktan daha çok İslam’dan koparak bir din olmuşlardır. İşte o dinin mezheplerinin bu konudaki görüşleri
 

Hanefi   : Erkek sünneti sünnettir, kadın sünneti sünnettir.
Şafi        : Erkek sünneti vaciptir, kadın sünneti vaciptir.
Hanbeli: Erkek sünneti vaciptir, kadın sünneti sünnettir.
Maliki  : Erkek sünneti sünnettir, kadın sünneti sünnettir.

Yukarıda imam Hanbeli’nin görüşü en garibi. Sünnet Hz. Muhammed’in yaptığı eylemlerdir. Kadın sünneti nasıl sünnet oluyor ben anlamadım :)

Sünnetin Kur’an’a Aykırı Olduğuna Dair Deliller Var Mı?

İlk olarak bizim şu konuyu iyi anlamamız gerekiyor. Sünnet bir dini mesele değildir bir sağlık meselesidir. Yani sünnet tıbbın konusudur. Tıp sağlıklı diyorsa yapılır zararlı diyorsa yapılmaz. Ve gördüğüm kadarıyla tıbbın bu uygulamanın zararlı olduğu yönünde daha baskın bir kanısı var. Sünneti reddeden Müslümanlar bunu Kuran’daki bazı ayetlere ters düştüğü için reddediyorlar ancak bu kesinlikle yanlış. Çünkü önümüze serilen ayetlerin bu konuyla bir alakası yok. Hâlbuki bir Müslüman erkek ve kadın sünnetini reddedecekse bunu sağlık sebebiyle reddetmeli. Çünkü sünnet tıbbın ilgi alanına girer dinin değil. Sünnete karşı olan Müslümanların delil olarak sundukları ayetler:
 

Doğrusu Biz insanı en güzel kıvamda yaratmış (4) sonra onu başlangıç noktasının en dibine döndürmüşüzdür.(5) (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ – TİN 4,5)

Karşımıza getirdikleri ilk ayet Tin suresi 4’tür. Ancak Tin suresi bağlamından koparılmaktadır. Bu da yanlış bir anlama sebep olmaktadır. Tin 4 ve Tin 5 birlikte okunmalıdır. Ayrıca buradaki ifade açık bir şekilde mecazdır. Fiziksel olarak en güzel kıvamda olduğumuzdan bahsedilmiyor. Çünkü insan vücudu doğadaki en güzel kıvamlı vücut değildir. Çıta kadar hızlı değiliz mesela. Bir aslan kadar güçlü değiliz. Bir şahin kadar güçlü göremeyiz vs.. birçok örnek verilebilir. Ayrıca yirmi yaş dişleri gibi vücudumuzla tam uyum içinde olmayan parçalarımız var. Sakat doğan, engelli doğan insanlarımız var. Tin 4 “Biz insanı en güzel biçimde yarattık” şeklinde meallendiriliyor ve sanki fiziksel olarak en güzel biçimde yaratıldığımız kast ediliyormuş gibi anlatılıyor. Hâlbuki ayetin devamında “sonra onu başlangıç noktasının en dibine döndürmüşüzdür.” İfadesi geçiyor. Bu da bizi en güzel kıvamda yaratmadan kasıt her neyse ona ulaşmak için başlangıç noktasına geri döndürüldüğümüz anlatılıyor. Burada en güzel kıvamda yaratılmayı şöyle anlamalıyız diye düşünüyorum. Yaratılış amacımıza en uygun kıvamda yaratıldık. Bu kurduğum cümleye dikkatinizi vermenizi istiyorum. Tin 4 ve 5’ten benim çıkardığım sonuç şu: Allah bizi yaratılış amacımıza en uygun kıvamda yarattı sonra o kıvama ulaşabilmemiz için bizi sıfır noktasına bıraktı. Tecrübeyle, bilgiyle, acıyla, tatlıyla vs.. hayat yolculuğunda o kıvamı yakalamaya çalışıyoruz. O kıvama yaklaşan Allah’ın rızasına yaklaşır. O kıvama en çok yaklaşan peygamberler olduğuna inanıyorum. Çünkü Allah’ın hiçbir kimse için kullanmadığı dostum kelimesini İbrahim peygamber için kullanıyor Kur’an’da. Bu bir insan için en büyük şeref. Her neyse bu ayetin sünnetle alakası yoktur. Allah bizi en güzel biçimde yarattı o halde penis üst derisini kesmek bu en güzel kıvamı bozar şeklinde açıklamalarını mantıklı bulmuyorum. Çünkü biz aynı zamanda kıllı yaratıldık. Bu mantığa göre koltuk altı kıllar veya saçları kesmek de Allah’ın yarattığı en güzel kıvama aykırılık teşkil eder. Bu yüzden bu ayetleri bağlamından kopararak kendi tezimize kurban etmek doğru değildir.
 

O her şeye yaratılış amacıyla en uyumlu olma ve kemalini bulma (yeteneğini) bahşetmiştir. Öyle ki, insan türünü yaratmaya (basit) bir balçıktan başlamıştır. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ - SECDE 7)

Bu ayette bağlamından koparılmış ve anlamından uzaklaştırılmıştır. Bu ayeti çoğu meal sahibi şöyle çevirmekte : ”O yarattığı her şeyi en güzel yaratmış ve insanın yaratılışına…” Fakat bu çeviri ayetin düz çevirisidir, ayetin anlattığı değildir. Kur’an’daki buna benzer ayetler fizikselliğe vurgu yapıyormuş gibi çeviriler yapılıyor. Mülk 3 (Evrenin harika yaratılışına atıf yapar), Haşr 24, Mü’min 64, Nisa 119 sünnete karşı çıkacağım derken yanlış anlamlandıran ayetler olarak karşımıza çıkıyor. Bunlardan  Nisa 119’u da açıklayıp geçeceğim.
 

Onları saptıracağım ve kuruntularla oyalayacağım: zira ben onlara emredeceğim, onlar da hayvanların kulaklarını kesecekler; yine onlara emredeceğim, onlar Allah’ın yaratışını değiştirecekler! Fakat Allah’ı bırakıp şeytanı kendilerine veli edinenler, apaçık bir ziyana uğramış olurlar (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ -  NİSA 119)

Yukarıdaki hayvanların kulaklarını kesme âdeti geçmişte yapılan bir uygulamaya eleştiridir. İnsanlar ilk önce hayvanları kutsal sayıyor sonra onların kutsal olduğunu başka insanlarda anlasın diye kulağı kesiliyor ve doğaya salınıyordu. Nisa 119’un bu bölümü Allah’ın hayvanları ilahlaştırma, kutsallaştırma girişimine karşı bir uyarısıdır.  “Allah’ın yaratışını değiştirecekler!” sözü ise çok boyutlu bir ifadedir. Buradan Allah’ın yarattığı saf fıtratı değiştirme şeklinde mecaz olarak anlayacağımız gibi insan klonlama, insan genetiğiyle kötü amaçlarla oynama vb.. bilimsel ahlaksızlıklardan bahsediyor da olabilir. Yoksa fiziksel olarak insan değiştirme bu ayetten çıkmaz. Çünkü dediğim gibi bir insan sakat doğabilir. Bir cerrahın bunu düzeltmeye çalışması yaratışı değiştirmek olarak yorumlanamaz. Ya da koltuk altlarının traşı yaratılışı değiştirmek değildir. Bu ayet insanın yaratılış amacının değiştirilme çabasına vurgu yaptığı kanaatini taşıyorum. Belki de ayet bilmediğimiz bambaşka bir bilimsel olaya atıf yapıyordur – ki öyle bir havası da mevcut- Neyse Nisa 119’dan sünnet olmamalıyız gibi bir sonuç çıkmaz. Biz evrendeki en kusursuz ve en güzel varlık değiliz.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Sünnet dinin değil tıbbın konusudur. Tıp sünnet zararlı diyorsa yapılmaz, yararlı diyorsa yapılır. Ancak sünnet sektöründe büyük paralar dönüyor. Ayrıca çoğu inançlı doktor olaya objektif bakamıyor. Faydası olmamasına rağmen varmış gibi konuşuyor. Tıbbi veriler sünnetin zararlı olduğu fikrine daha yakındır. Bırakalım çocuğumuz 18 yaşına gelsin ve kendi karar versin. Bir insan kendi bedeni ile ilgili geri dönüşü olmayan bir kararı ancak kendisi vermelidir. Tıbbi olarak bir gereklilik ve zorunluluk olmadan insanın vücut bütünlüğüne yapılan bir müdahalenin insan haklarına aykırı olduğunu düşünüyorum. İnsan kendi bedeni hakkında kendisi karar vermelidir. Müslüman doğulmaz olunulur. İslam kişinin bilinç çağına eriştiğinde kendi seçimiyle seçeceği bir dindir. Müslüman anne babadan doğan bir çocuk Müslüman olur diye bir şey dinimizde yoktur. Bu Yahudilikte vardır. Din kan bağıyla geçmez. Din bir seçimdir. İslam’da erkek sünneti yoktur. Olsaydı bile çocuğun büyüyüp kendi rızası alındıktan sonra bu işlem yapılmalıydı. Yani bu bir bebeğin sünnet edilmesi hakkını anne babaya vermez. Çünkü bebek büyüdüğünde ateist olabilir, Hristiyan olabilir, ya da başka bir dini seçebilir. O zaman ne olacak? Çocukken inanmadığı bir inanç için vücut bütünlüğünden olmuş olacak. Bu zulümdür.
 

 
Görüntülenme 1,266
Yayın 24 Ekim 2017

Bu konu kadar beni sinirlendiren çok az konu vardır. Hayatta en nefret ettiğim şey Allah ve onun elçileri olan peygamber adına iftira atmaktır. Bunu yapan insanları günahım kadar sevmiyorum. Kadın sünneti diye bir uygulama katiyen İslam’ın uygulaması değildir. Allah böyle bir işkenceyi insana emretmemiştir. Bu uygulama ilkel Afrika kabileleri ve Avrupa’nın ortaçağdan bile daha karanlıkta olduğu yıllardaki kabilelerin uygulamasıdır.-- Bu uygulamayı yalnızca Ortadoğu ve Afrika’da olduğunu sananlar yanılıyor. Batı'da bu konuda sınıfta kalmıştır.

Peki, Kur’an’da var olmayan bu uygulama dinimize nasıl ve kim sokmuştur? Kimin soktuğunu bilmiyorum. Bu konuda detaylı bir araştırma yapılması lazım. Ancak tahmin yürütmem gerekseydi şu fikri söylerdim: İslam yayılırken Afrika kıtasına giriş yapıldı ve orada bu ilkel uygulamayla karşılaşıldı. Daha sonra da Hadis adlı rivayetlerle peygamberimizin ağzına iliştirilerek İslam’a sokuldu. İşte o rivayet:
 

"Sünnet olmak (hitan), erkekler için bir sünnet (şiar) kadınlar için ise bir değer ve iyilik (mekrume)dir" (298 Ebû Dâvûd, edep 167; Müsned V/75)
Medine'de kadın sünnetçisi olarak bilinen Ümmü Atiyye isimli kadına da: "Fazla kesme ki, kadınlar daha cok lezzet alsınlar " kocaların da daha çok hoşuna gitsin" (Beyhakî, es-Sünenü`I-Kübr2 VN/324; Ayrıca bk. Siddik Hasan Han, Hüsnü`I-üsve 337)

Yukarıdaki rivayet kanınızı dondurmadıysa ya vicdanınızı kaybettiniz ya da insanlığınızı. Bu tür hadis adlı rivayetleri görünce beynime kan gitmediği de doğrudur. Yemin olsun hiçbir ateist ya da Muhammed peygamberden nefret eden başka bir inanca mensup bir şahıs peygamberimize bu hadisler kadar hakaret etmedi. Yukarıdaki sözü her kim söylediyse söylesin ama Muhammed peygamber kesinlikle söylememiştir. Çünkü Kuran’ın bize tanıttığı Muhammed ile yukarıdaki Muhammed aynı kişi değil. Yukarıdaki sözü uçkuruna düşkün ve kadını erkeğin haz malı olarak gören bir zihniyet tarafından söylenmiştir. Bir kere kadın sünnet olursa zaten artık zevk alamaz ki. Çünkü kadının vajinada zevk almasını sağlayan organ olan klitoris kesiliyor. Bu bir caniliktir. Kadını her açıdan köleleştiren toplum, kadını mutlu edecek her şeyi elinden almaya kararlıdır. Şimdi gelelim bu vahşiliği biraz daha tanıtmaya.

Kadın sünneti tıbbi gerekçe olmaksızın, Vajinanın bir kısmının(klitorisin) ya da tümünün alınmasıdır. Kadınlar ve kız çocukları için çok ciddi bir insan hakları ihlalidir. Birçok kuruluş bu olayı genital sakatlama olarak adlandırılmaktadır. UNICEF’in 2013’te yayınladığı kadın sünneti raporuna göre dünyada 125 milyondan fazla kız çocuğu ve kadın sünnet edilmiş durumda.  Milyonlarca kız ise tehlike içindedir.

Peki En Çok Hangi Ülkelerde Görülüyor?

Afrika ve Ortadoğu’da 29 ülkede yapılan araştırmaya göre sünnet edilen kadın sayısının en yüksek olduğu ülkeler sırasıyla Mısır, Etiyopya, Nijerya, Sudan ve Kenya ile Burkina Faso. Somali’deki kadın ve kız çocuklarının ise yüzde 98’i sünnet edilmiş. ABD'de kadın sünneti 1996 yılında yasaklandı. İngiltere'de ise yaklaşık 30 küsür yıl önce yasaklandı. Kadın sünnetinin en yaygın olduğu ülkelerden biri olan Nijerya'da, kadın sünneti geçtiğimiz yıllarda (2015) yasaklandı.

Kadın Sünnetinin Faydası Var Mı?

Elbette ki hiçbir faydası olmadığı gibi birçok zararı da var. Zaten sözde Müslüman ülkelerde anne ve babalara “sünnet çok yararlıdır, kızlarınızın sağlığı için bu şart” diyerek ebeveynleri 21.yy.da kandırmaktadırlar. Sünnetler çoğunlukla ilkel metodlarla, bazı yerlerde ise hastanelerde yapılmakta. Pek çok seferinde aletlerin tek kullanımlık olmaması AIDS ve sarılık gibi hastalıkların yayılmasına sebep oluyor. Kadınlar enfeksiyon kapabiliyor ve hatta idrar yolları ve yumurtalıkları iltihaplanıyor. Sünnetler esnasında kan kaybından ölen kadınlara da rastlanılıyor. Kadın sünnetinin fiziksel etkileri kadar psikolojik etkileri de var. Böyle bir uygulamaya maruz bırakılan kadınlar, cezalandırıldıklarını ve ailelerinin ihanetine uğradıklarını düşünebiliyorlar. Nitekim zaten, kadını kontrol altına almak ve cinsel açıdan etkisiz hale getirmek için yapılan bu uygulama, tam olarak bir cezalandırma yöntemi.

Şunu iyi bilin ki kadın sünneti, kadının seksten alacağı zevki azaltmak için yapılıyor. Arka planda bu sebepten başka sebep olduğunu düşünmüyorum. Birçok insan yok kadınlığa geçiş seremonisi falan gibi sosyolojik açıklama getirmeye çalışsa da ben asıl amacın kadını mutlu edecek her şeyini toplumun onun elinden alma çabası olarak yorumluyorum.

Peki, Bu Çağda İnsanlar Buna Nasıl İkna Ediliyor?

Arkadaşlar bu dünyada kandırılması en kolay varlık insandır diyebiliriz. Çünkü İnsanlar kendisinden daha yetkin insanlara güvenirler. Mesela insanlar doktorlara güvenirler. Ancak doktorun insan olduğunu daha fazla para kazanmak için şerefini satacağına inanmak istemezler. Bugün bilinen bir gerçek ki bazı doktorlar ameliyat parası almak için hiçbir sıkıntısı olmayan insanlara “siz ameliyat olmalısınız” diyerek insanları kandırıyor. Bazı doktorlar ise ilaç firmaları ile anlaşmalı olduğu için insanlara hastalığıyla alakasız ilaçlar yazıyor. Bir insan asla ama asla işi ticarete dökmüş bir meslek erbabına yüzde yüz iman(güven) etmemelidir. Bu sünnet olayından kazanılan paranın haddi hesabı yoktur. Bu yüzden doktorlar sünnetin yararlı olduğu yalanını söylüyorlar. Lütfen bir Müslüman olarak ya da insan olarak aklınızı çalıştırın. Daha fazla kazanacaklarını ve insanları inandıracaklarını bilseler iki böbreğinizden birinin fazla olduğunu bile söylerler. Kapitalizmin insan şerefini satın aldığı bir dünyada ben Allah’tan başka hiç kimseye güvenmiyorum. İnsanları; televizyon, basın, bu kazanç çarkının tetikçi yazarları ve yobaz dinciler kandırıyor. Mesela Malezya’da anne babalara “sünnet kızınızın sağlığı için olmaza olmaz” deniliyor. Kızlarının sağlığını düşünen ebevyn kandırıldıklarından habersiz çocuklarını hastaneye götürüyor. Hatta sanki bilim bunu destekliyormuş gibi dergiler hazırladıklarını bile gördüm. Dergide bilimsel terimler, şekilli açıklamalar.

Bilim, günümüzde daha fazla para kazanmak isteyen iş adamlarının tekeline girmiştir. Bu noktada hem teistler hem de ateistler işbirliğine gitmek zorundadır. Ateistler "dindarlara din bir afyondur, zararlıdır" deyip dindarlarla çatışmamalı. Dindarlar da "bilim bir afyondur, bakın bilim insanları insanları nasıl kandırıyor" deyip ateistler ile çatışmamalıdır. Asıl düşman ortaktır. Zengin para babaları. Zengin iş adamları akılsız dindara din satarken, akılsız ateiste de bilim adı altında kendi ürününü satmaktadır. Kazanan zenginler, kaybeden dindarlar ve ateistlerdir. Onlar paralarını sayarken dindarlar ile ateistler birbine girmekle meşguldur. Din yanlış kullanıldığında nasıl bir zehir halini alıyorsa, bilim de yukarıdaki doktor örneğimde olduğu gibi kötü kullanıldığında bir afyona dönüşür. Bir Müslüman aklını kullanmak zorundadır. Bilim insanlarının bazıları belki de yüksek bir kısmı endüstrinin emrine girmiştir. Delilleri görmeden hiç kimseye inanmayın. Kur’an ne diyor: “İnanan bir delille inansın, reddeden bir delille reddetsin” Bir İnsan olarak bu vahşete dur diyelim. Hem ülkemizde hem bu işin yapıldığı ülkelerde halkı bilinçlendirelim. Maddi gücü olan insanlar, Afrika ve Ortadoğu ülkelerine gidip bu konuda halkı uyandırmalıdır. Konferanslar verilmeli. Bu konuda özellikle erkeklere çok büyük rol düşüyor. Bu vahşete sessiz kalmayın. Dünyayı devraldığımız halden daha iyi bir şekilde devretmezsek insan olmayı nasıl hak ederiz? Unutmayın Allah sadece insan(olmayı başaran)lara cenneti vaat etmiştir.

 
Görüntülenme 12,497
Yayın 22 Ağustos 2017
15 Eylül 2017 güncellendi

Bu konuda aklıselim davranmamız gerek. Duygusal hikâyelerin peşinden giderek Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanamayız. Kur'an'ın bir numaralı düşmanı şirktir. Kur'an'ın en değer verdiği konu ise tevhid'dir. Yani Allah'ın tekliği, biricikliği. Müslüman şirk olma olasılığı olan her şeyi terk etmelidir. Bu konuda şüphe olacağına yapmamak evladır. İşte Ettahiyatü duası ve anlamı.--
 

"Ettehıyyâtü lillâhi ve’s-salevâtü ve’t-tayyibâtü esselâmü ‘aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtühû esselâmü ‘aleynâ ve ‘alâ ‘ıbâdi’l-lâhi’s-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallâhü ve eşhedü enne Muhammeden ‘abdühû ve rasûlüh."
Anlamı: Her türlü hürmet, salavât ve bütün iyilikler Allah'a mahsustur. Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun. Şahâdet ederim ki, Allah birdir ve yine şahâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.

Peki, bu duada şirk ihtimali olan cümle hangisidir? Yukarıda kırmızı renkle belirttiğim cümle yani "esselâmü ‘aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtühû" anlamı "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" Bu cümlenin şirk olduğu kanaatindeyim. Namaz Allah ile kul arasındadır ve namaz esnasında yalnızca Allah muhatap alınarak dua edilebilir. Yani Allah haricinde biriyle konuşur gibi hitap edemezsiniz. Değil namazda başka yerde de bunu yapmanız tehlikelidir. Siz kalkıp namaz sırasında "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" derseniz bu şu anlama gelir.

1.  Allah'a sesleniyormuş gibi peygambere seslenmiş olursunuz ki bu şirk olur.

2.  Allah hep diridir, ebedidir. Ancak siz Ey Nebi diyerek peygambere doğrudan sesleniyorsunuz. Sanki Allah gibi canlı bir varlığa sesleniyormuş gibi.  Bu da peygamber ölmedi aramızda yaşıyor safsatasını dillendirenlerin Allah'a ait ölümsüzlük vasfını peygambere yüklediklerini gösterir. Bu şirktir.

3.  Allah dışında hiç kimse herkesi işitemez. Bu Allah'ın vasfıdır, haa bir de süperman'in :)) Ancak namaz sırasında Allah'ı aradan çıkararak direkt peygambere sesleniyorsun ve sana selam olsun diyorsunuz. Sanki peygamber hepinizi işitiyormuş gibi. Bu şirktir.  Bu Allah'a ait bir gücü Muhammed peygambere yüklemektir.

Fatiha suresinde her gün Allah'a şu sözü veriyoruz: İyyâke na'budu ve iyyâke nestain. Ne demek bu ? (Rabbimiz!) Yalnız sana ibadet/kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz. Peki Cin suresinde ne diyor?
 

Yine (bana vahyedildi k), kesinlikle ibadethaneler Allah'a mahsustur; öyleyse Allah'ın yanı sıra başka hiç kimseye yalvarıp yakarmayın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – CİN 18)

Çoğu samimi Müslüman şöyle demekte: "Peygamberime dua ediyorum. Bunda da bir sakınca yok." Doğrudur peygambere dua etmekte bir sakınca yok. Fakat peygamberin Müslümanların duasına ihtiyacı olduğunu hiç sanmıyorum. Allah peygamberini diğer dünyada cehenneme atacak değil. Duaya ihtiyacı olan biziz. Peygamberlere dua, zengine zekat vermek gibidir. Tabi bu şahsi fikrim. Peygambere dua etmekte dediğim gibi bir sakınca yoktur. Fakat şu noktaya dikkat! Ettahiyatü'de peygambere dua etmiyorsunuz. Peygambere dua etseydiniz Hitaba Ey Nebi olarak değil Allah'ım diye başlardınız. Yani cümle "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" şeklinde değil "Ey Allah'ım peygambere rahmet et" vs.. bir tarzda hitap ederdiniz. Siz "Ey nebi!" diyerek Allah'ım sen bir çekil peygamberime selam vereyim sonra sana döneceğim demekten başka ne söylemiş oluyorsunuz ki? Gerçekten bu cümlenin şirk olduğu çok açıktır. Siz direkt "Ey nebi!" diyerek aynı anda namaz kılan milyonlarca insanı işiten bir peygamber tasavvur etmiş oluyorsunuz. Bunca insanı aynı anda işitebilecek tek varlık Allah olduğuna göre peygamberi hangi konuma çıkardığınızı hala görmüyor musunuz?
 

O halde namazı da, kurbanı da yalnız rabbine tahsis et (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ - KEVSER 2)


Bu ayette namaz kıl ve kurban kes demiyor. Diyor ki: "namazı da kurbanı da yalnız rabbine tahsis et" Bu kısmın en önemli bölümü yalnız kelimesidir. Namaz yalnızca Allah'a tahsis edilir.

Peygamberimiz Ettahiyatü duasını okudu mu?

Bu soruya verilecek en mantıklı cevap hayır, okumadı olacaktır. Peygamberimiz namazda kendi kendisine "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" demiş olma ihtimali benim nezdimde yok. Bu çok saçma olur. Ayrıca peygamber namaz için böyle bir dua öğretmezdi. Niçin mi? Açıklayacağım ama önce şu ön hazırlık bilgilerini vereyim. Sizin mantığınızı kabul edip bu sözleri peygamberin öğrettiğini ve bunun da şirk değil dua olduğunu farz edelim. Şimdi siz bana diyorsunuz ki Allah'ın peygamberi bu duayı namaza sıkıştırarak kendisine zorla dua etmemizi sağladı. Peygamber öğretmiş olmaz çünkü o bir diktatör değildi. Kendisine dua etmeyi zorunlu hale getirecek bir şey yapmış olamaz. Bu yazım üzerine birileri yine mantığını koltuğa bırakıp kalkıyor ve bana diyor ki: "hadis var bu konuda" Ben de diyorum ki hadisler Allah'ın peygamberi adına söylenmiş sözlerdir. Yani iftiradır. Ben peygambere iftira atmam. Ondan duymadım. Bu yüzden ondan duymuş gibi amel etmem ve başkalarına da bunu peygamber söylemiştir deyip iftira atmam. Ben peygamber adına iftira atmadığım için peygamber düşmanı olurken. Peygamber adına yüz binlerce hadis söyleyen insanlar peygamber aşığı ilan ediliyor. Ettahiyatü'deki bu şirke geçmişteki insanlar da bir kılıf bulamadı bu yüzden ettahiyatü'nün miraç gecesi peygamberimiz ile Allah arasında geçen bir diyalog olduğu yalanını uydurdular. Olaya bakalım:
 

Peygamberimiz, Allah’ın karşısına varıca selâm verir:
– Ettehıyyatü lillahi vesalavatü vettayyibatü (Her türlü hürmet, salavât ve bütün iyilikler Allah'a mahsustur)
Allah da peygamberimize:
– Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllahi ve berekatühü (Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun)
Peygamberimiz sadece kendisinin esenlikte olmasına pek razı olmaz :
– Esslamü aleyna ve ala ibadillahissalihin (Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun)
Bu manzarayı izleyen Cebrail ve Melekler de:
– Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasülühü (şehadet ederim ki, Allah birdir ve yine şahâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür)
derler.

Yukarıdaki hikaye gerçekten beni kahrediyor. Çünkü Allah'a küfür doludur. Bu küfürlere inanan Müslümanlar ne zaman akıllarını süresiz kiraya verdi bilmiyorum ama ben hakikati arayanlar için yukarıdaki hadis denilen mitolojinin Allah'a hakaret dolu bir safsata olduğunu size göstermeye çalışacağım. Bismillah deyip başlayalım.

1.  Peygamber Allah'a selam verdiğinde "Her türlü hürmet, salavât ve bütün iyilikler Allah'a mahsustur" diyor. Burada peygamberimiz sanki Allah orada değilmiş gibi üçüncü kişi zamirini kullanıyor ve bütün iyilikler Allah'a mahsustur diyor. Halbuki peygamber direkt onunla muhatap oluyor. Şöyle demesi beklenirdi "Her türlü hürmet, salavât ve bütün iyilikler sana mahsustur" Çünkü iki varlık var. Allah ve peygamber. Siz zamirini kullanması gerekirdi. Siz peygamber olsaydınız Allah ile konuşsaydınız hitap ederken başka birinden bahsediyormuş gibi Allah'a mı derdiniz yoksa sana mı derdiniz?

2.  Allah da peygamberimize "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" diyor. Mantıksız bir cümle daha. Allah sanki Allah başkasıymış gibi "Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" diyor. Halbuki şöyle demesi beklenirdi: "Ey Nebi! selâmım, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun" Anladınız mı? Bu cümlede Allah sanki Muhammed peygamber için Allah'a dua ediyor. Eee Allah zaten kendisi değil mi? Rahmet, selam(esenlik) ve bereket kaynağı zaten kendisi. "Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" ifadesi bir temennidir. Ve kullar birbirine böyle dualarda bulunur. Ama Allah başkası için bu cümleyi kurmaz. Çünkü zaten cümledeki temenniyi gerçekleştirecek varlık kendisidir. Şimdi bazıları yazımda çelişki aradığı için diyecek ki hani bu dua değildi? O tür kötü niyetli insana hatırlatayım. Kullar birbirine böyle dualarda bulunur. Bu bir dua cümlesidir. Ancak namazda Allah'ı köşeye itip Ey Nebi! diye bir cümle kurarsan bu dua olmaz şirk olur. Çünkü Ey Nebi! diye seslendiğin ebedi liderimiz Muhammed seni işitecek halde değildir. Kendisi ölmüştür.

3.  Peygamberimiz ise Allah'a cevaben "Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun" diyor. Vallahi bravo! Allah peygamberimize selam verdi ama peygamberimizin hoşuna gitmedi. Çünkü sadece kendisine esenlik (selam) verilmesi peygamberimizi rahatsız ediyor ve HAŞA Allah'ı düzeltiyor ve diyor ki "Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun" Yani "Ey Allah! Salih kullarını unuttun" demeye getiriyor peygamberimiz. Haşa Allah'tan daha düşünceli bir peygamberimiz var. Bu hadisi uyduranın Allah korkusu taşımadığı ortada da Müslümanlar buna hadis diye iman etmiyor mu yazıklar olsun. Bu cümleyi uyduran şarlatan başka detayı da kaçırmış. İnsan ürünü sonuçta. Kusurlu olacak elbet. Yukarıdaki cümleyi peygamber kursa şöyle demesi beklenirdi: "Selâm, bizim ve Senin sâlih kullarının üzerine olsun" cümlede Senin zamiri yerine sanki Allah orada değilmiş gibi 3. Tekil zamir kullanılıyor ve "Allah'ın Salih kullarının üzerine olsun" formuna dönüşüyor.

4.  Son olarak bu manzarayı izleyen Cebrail ve Melekler de şu cümleyi kuruyor "şehadet ederim ki, Allah birdir ve yine şahâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür" İşte beni bitiren son. Bu hadis uydurucuları mantıklı sallamasyona hiç ihtiyaç duymuş insanlar değil. Çok rahatlar. Rivayetler çelişse de önemli değil Müslümanlar aptaldır, inanırlar mantığı hâkim bunlara. Allah aşkına sahih dedikleri Miraç hadislerinin hemen hemen tüm formlarında Cebrail ve meleklerin peygamberin çıktığı kata çıkamadığı yer alıyor. Yani peygamber ve Allah yalnızdı. Cebrail peygamberimize sen tek çık ben hiç bu kattan yukarı çıkmadım demiyor muydu? Eee şimdi ihtiyaç hasıl olunca melekler aniden o katta peyda oldu. Allah'ın düşmanları iyi uydurmayı da önemsemiyor.

Ettahiyatü'yü bize yedirmeye çalışan bazı 21.yy hadis imalatçıları ise bizi ikna etmek için şu hadisi ürettiler: Ettehiyyatü namazlarda müminin miracıdır. Allah Allah. Namaz da müminin miracı hani secdeydi? Benzer hadisler uydurmakta moda olmuş. Namazda o kadar değerli ayetler okuyoruz onlar miraç değil ama hiçbir değeri olmayan ettahiyatü miraç öyle mi? Bakın arkadaşlar şirk olma ihtimali yüzde bir bile olsa ettahiyatü'yü okumamalısınız. Okumadığınız için de bir şey kaybetmezsiniz. Çünkü farz değil. Peygamberden yıllar sonra belki de çağlar sonra uydurulmuş bir şey. Ama onu okumakta ısrar ederseniz bu yazı size ulaştığı için ahirette sorumlu tutulacaksınız. Hakikate karşı direnmeyin. Ben 3 yıl önce ettahiyatü'nün şirk olduğunu Edip Yüksel'den duydum ve gidip anlamına baktım derhal ettahiyatü'yü bıraktım. Bir kez olsun ettahiyatü'nün anlamına bakmadığım için kendime kızdım. O gün Müslümanlar'a sorgusuz sualsiz güvenmemem gerektiğini anladım. Alışkanlıklarınızı hakikate tercih etmeyin. Bu bilgi sizi sarsmış olabilir. Fakat kabullenememe ve alışkanlığı devam ettirip yeniliğe karşı direnme moduna girmeyin. Müslüman her sözü dinler ve en güzeline uyar demiyor mu Kur'an?

Allah Kur'an'da Bakara 3, 43, 83, 110, 177 , Nisa 162 , Araf 170, Enfal 3, Tevbe 18, 71 , Yunus 87, Rad 22, İbrahim 31, 37, Taha 14, Hac 35, 78, Nur 56, Neml 3, Ankebut 45, Rum 31, Lokman 4, 17, Ahzab 33, Fatır 18, 29, Şura 3 ve Beyyine 5'de "namazı dosdoğru kılan" diyerek neye vurgu yapıyor sizce? Namaz nasıl dosdoğru kılınır? Niçin Allah bu uyarıya ihitiyaç duyuyor? Hem de bu kadar fazla ayette yer veriyor. Yukarıdaki ayetler namaz ayetlerinin yüzde seksenini oluşturuyor. Demek ki Allah bizde de namaz kayışlarının kopacağını önceden gördü ve Kur'an'a bu inanılmaz ifadeyi yerleştirdi. Çünkü "namazı kılan" değil de "dosdoğru kılan" ifadesi rastlantısal olamaz. Allah hiçbir şeyi öylesine amaçsız bırakmaz.

Peki, Ettahiyetü'yü bırakırsak yerine ne okuyacağız?

Evet, problemi ortaya koyduk. Ancak insanlar illa ki yerini başka şeylerle doldurmak istiyor. Konuştuğum insanların istisnasız sorusu şu: peki ettahiyatü yerine ne okuyorsunuz? Gündemi ve derdi Allah olan insanlar bu tür şeylere takılmamalısınız. İnsanlar bir şey uydurmuşsa bu Kur'an'a sonradan eklenmiş demektir. Kur'an'a sonradan eklenen bir uydurmanın yerine birşey okunmak zorunda değiliz. Yerine Allah'ın sözleri olduğuna iman ettiğimiz Kur'an ayetleri okuyun. Ama benim tavsiyem Ettahiyatü yerine kendi anadilinizde ya da anladığınız ve konuşabildiğiniz başka bir dilde Allah ile muhabbet edin. Namaz diye bir kelime Kur'an'da yoktur. Bunun yerine Salât kelimesi geçer. Yani dua. Namaz duadır. Kendi dilinizde Allah ile samimi bir konuşma yapın onu görür gibi konuşun. Anlatın derdinizi, hislerinizi, sevinçlerinizi, kederlerinizi. Gidip elalem ile dedikodu yapacağınıza Allah ile derdinizi konuşun. Bu aranızda daha güçlü bir bağ oluşturacaktır. Dua ederken Allah'ın sizin kâhyanız olmadığını da unutmayın. Adrese teslim siparişler vermeyin Allah'a. Yok araba, yok fırın, yok spor ayakkabı. Yani Emek verilerek kazanılması gereken şeyler istemeyin. Çünkü Allah insanı emeksiz kazanca alıştırmaz. Sonra Amerikan mafya babası Al Capone gibi "Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrıya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrının çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrıya günahlarımı affetmesi için dua ettim." der ve Allah'a iftira etmeye başlarsınız. Al Capone emeksiz kazanç istiyordu. Bir nevi Allah'ın armudu ağzına atmasını istiyordu. Ama Capone bir noktada haklıydı. Tanrının çalışma tarzı bu değildi. Al Capone, Tanrıyı insanların isteklerini yerine getiren köle bir lamba cini olarak hayal ediyordu. Bu şekilde hayal eden milyarlarca insan gibi. Fakat siz, Allah'tan Emek verilerek kazanılamayacak kazançlar isteyin .
 
Görüntülenme 3,096
Yayın 01 Eylül 2017

Kur'an'ın miras meselesine cinsiyetçi bir bakışı yoktur. Kur'an hiçbir ayetinde cinsiyetçi bir yaklaşıma ve paylaşıma yer vermez. Miras taksiminde erkeğe kadının iki katı verilmesinin tavsiye edildiği bir ayet gerçekten de vardır. Ancak ayetin kendisi değil de ayete yapılan yorumlar "Kur'an cinsiyetçi ve erkekçi taksim yapıyor" algısına kapı araladı.-- Bu yazımda bu ayeti ve demek istediğini tartışacağız elbet. Fakat bu ayeti tartışmadan önce 1400 yıl önceye gidip dünya bu konuda ne düşünüyordu ve Kur'an o günün dünyasına nasıl bir bakış açısı getirdi bunu anlamalıyız. Kur'an 21.yy.da inmiş gibi davranmak çok vicdanlı bir hareket değildir. Bu konuşmalarımdan sonra ayeti sıvamak için saçmalayacağımı düşünmeyin. "Kur'an hani evrenseldi niçin bu konuda geçmişe gidiyoruz?" diyenleriniz olacaktır. Hepsini dilim döndüğünce açıklamaya çalışacağım.

Her şeyden önce bilinmesi gerekilen bir kavram var: İslam. İslam nedir? sorusuna vereceğim iki yanıt var: Vicdan ve Adalet. Miras konusunda da İslam'ın sunumu adaletli ve vicdanlı olmaktan geriye kalamaz. Miras konusunu tartışırken İslam'ın vicdan ve adalet olduğunu unutmamanızı istiyorum. Ayetleri bu iki kavram ışığında anlamaya çalışacağız. Kur'an miras hakkında insanlara tavsiyelerde bulunduğu 1400 yıl öncesinde kadının miras hakkı değil Arabistanda dünyanın neredeyse hiçbir yerinde yoktu. İşte böyle adaletsiz bir dünyada Allah, miras konusunda tavsiyeler vermeyi ve adaleti sağlamayı murad ediyor ve Nisa suresinin yedinci ayetini insanlığa gönderiyor.
 

Ana-Baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-Baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 7)

Erkeklerin zaten payının olduğunu belirterek başlayan ayet adeta erkek egemen dünya sistemine laf dokunduruyor. Bir dünya gerçeğini dillendiren ayet kendi gerçeğini ortaya koyan şu hükmü veriyor "Ana-Baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu" Dünyanın en az yüzde doksanının kadına, bırakın miras vermeyi kadınların böyle bir hakkı olabileceğini bile aklına getirmiyordu. İşte böyle bir dünyaya Allah bu ayetini indiriyor. Arabistan'da şok etkisi yaptığını biz tarih kitaplarından öğreniyoruz. Allah, kadınların bile böyle bir haklarının olabileceğini düşünmediği bir çağda insanlığın yüzüne su misali bu ayeti boşaltıyor. Ama insanların bazıları kendine henüz gelmemişti ki gidip peygambere kadınları mirasa ortak etmenin mantıksız olacağına dair ikna etmeye çalıştılar. Bu konuda itirazlarını sundular. Bu da bazı Müslümanların Kur'an'ı Allah'ın değil de Muhammed peygamberin yazdığını düşündüklerini gösteriyor. O dönemin resmini inşallah bir nebze canlandırabildim. Bugün bile çoğu kadın miras gibi bir hakkı olabileceğini düşünmüyor. Bugün çoğu sözde İslam devletinde hatta Türkiye'nin geri kalmış bölgelerinde kadın, mirası erkeğin hakkı olarak görüyor ve miras istemeyi ayıp bir hareket olarak hatta erkeğe yapılacak olan bir haksızlık olarak görüyor.

Kur'an'ın cinsiyetçi bir yaklaşımı olmadığını Nisa suresinin yedinci ayet ortaya çıkardı. Bu ayette Allah kadına "az ya da çok" diyerek erkekten fazla ya da az verilebileceğini gösteriyor. Bu karar anne-babanın vicdanına bırakılıyor. Hangi evladın ihtiyacı varsa ona fazla verilir. Mesela bir anne-babanın erkek çocuğu sefalet içinde olsun. Kızları ise bir meslek sahibi (doktor, mühendis, iş kadını vs..) olsun. Yani kızları zengin ya da zengin eşleri var ve paraya ihtiyaçları yok. Bu durumda erkeğe daha fazla verir kızlarına daha az. Tabii kızlarına minimum erkeğin yarısı verilmelidir. Bunu da birazdan yazacağım Nisa 11'in hükmüdür. Erkeğin ihtiyacı çok kadın zengin bu yüzden ona bir kuruş bile vermeyelim mantığı olamaz. Kızlar çok aşırı zenginse ve miras haklarını fakir erkek kardeşlerine bağışlarlarsa o ayrı. Bir başka senaryo da şu: Anne-babanın kızı duldur. Eşi ölmüş ve çocuğuyla kala kalmıştır.  Erkekler ise zengin. İş adamı, doktor, mühendis vs.. bir mesleğe sahipler. Malları ve mülkleri var. Bu durumda kız erkeklerden çok miras alır. Tabii bu durumda erkeğe bir pay verilmesi zorunludur. Ancak o hakkından vazgeçerse daha vicdanlı bir tavır sergilemiş olur ki mü'min'e yakışan da budur. İşin özeti şu: Kur'an'ın bu ayetine göre anne-baba çocuklarına miras taksim ederken erkeğe de kadına da bir pay vermesi zorunludur. Ancak kime çok kime az vereceği o ailedeki muhtaçlığa göre ebeveyn tarafından belirlenir. Benim kızım evlenecek kocası ona bakar deyip mirastan men edilemez. Kız zengin bir eş ile evlense bile babasının mirasında hak sahibidir. Az ya da çok. Bu ayette miras miktarı minimum miktar belirlendikten sonra üst sınır ailenin vicdanı, kanaati, çocuklarından hangisinin daha fazla ihtiyacı olduğu vs.. kriterlerine göre ebeveynlere bırakılmıştır.

Kur'an, kadına miras hakkını Nisa 7'de verdikten sonra insanlara miras konusunda bir adap daha öğretiyor. Nisa 8'de yetimleri ve yoksulları da bu işe dahil ediyor.
 

(Miras) taksimi sırasında, (diğer) akraba, yetimler ve yoksullar da hazır bulunurlarsa, onlara da bir şey verin ve kendilerine gönül alıcı sözler söyleyin!  (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 8)

Kur'an insanlara bu ayetlerle bir model oluşturmak istiyor. Miras taksimi yapılacaksa ve ailede yetim ve yoksul varsa onlara da mirastan pay verilmesini istiyor. Mü'min'in bu tür durumlara yaklaşımını inşa eder bu ayetler. Tabii bu hassasiyeti göz ardı eden insanlara da Allah şu uyarıda bulunur:
 

Doğrusu, yetimlerin mallarını haksız yere boğazlarına geçirenler, karınlarını yalnızca ateşle doldurmuş olurlar. Zira  gelecekte çılgın bir ateşe çıra olacaklar  (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 10)

Peki, tüm bu tartışmalara yol açan ayet hangisidir?

Allah size, çocuklarınız konusunda (şunu) tavsiye eder: Erkek, iki kadının payına denk alır; fakat ikiden fazla kadın varsa, onlara bırakılan mirasın üçte ikisi verilir; sadece bir kadın varsa, o halde yarısını alır. Ve eğer (ölenin) çocuğu varsa, onun anne-babasından her biri mirasın altıda birini alır; ama eğer çocuğu yoksa ve anne-babası onun (tek) varisiyse, işte o zaman annesi üçte birini alır. Eğer kız ve erkek kardeşleri varsa, o zaman annesine altıda biri verilmelidir; tabii ki yapmış olduğu herhangi bir vasiyeti ya da borcu düşüldükten sonra. Ebeveynleriniz ve oğullarınız… Hangisinin yararlılık açısından size daha yakın olacağını asla anlayamazsınız. (Bu oranlar), Allah tarafından belirlenmiş paylardır: Kuşkusuz Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet kaydedendir. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 11)

Yukarıda kırmızı renkle yazdığım bölüm tüm tartışmaların sebebidir. İslamiyet peygamberimizden sonra mutasyona uğradı desem yeridir. Kur'an erkek egemen dünyayı kırmak için büyük atılımlar yapmıştı. İnsanlık kazandığı birçok erdemi peygamberimizin vefatıyla yeniden yitirdi. Erkek egemen sistem Müslüman düsturu haline getirildi. Kur'an'ı erkekler yorumladı. Hal böyle iken erkeklerin kendi çıkarlarını Kur'an'a giydirmeleri hiç de uzun süre sürmedi. Bu ayet adaleti gerçekleştirmek için gönderildi ve Nisa 7 yokmuş gibi yorumlanamaz. Nisa 7'de "Ana-Baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır;" demişti. Bu ayette ise bu oran en az ne kadar olmalıdırın cevabı verilmekte. Minimum oran " Erkek, iki kadının payına denk alır"dır. Bu mutlak oran olamaz. Çünkü Nisa 7 açıktır. Nisa 7 kadına az ya da çok verilebilir demişti. Bu ayette ise Nisa 7'nin istismar edilmesinin önüne geçmek ve "az ya da çok " verme hükmünü gerekçe göstererek kadına "bir kaşık" miras bırakmak isteyen uyanıkların manevralarını engelleme isteği vardır. Kadına en az erkeğin yarısı kadar mal verilir.

Peki, niçin erkek iki katını alır?

Buna verilecek elbette cevaplar vardır. Fakat bana göre bunun en sağlıklı cevabını bir uzman heyet oluşturarak Kur'an'ın bu ayeti indiğindeki dönemin sosyo-ekonomik koşulları ortaya konulmalıdır. Çünkü Allah adildir ve bu ayet indiği gün de bugün de yarın da böyle bir hükmün adaleti nasıl sağladığı konusu derin bir araştırmanın sonucu ortaya çıkacaktır. O zamana kadar benim şimdilik bir tahminim var ve sizinle paylaşacağım. Ama mutlak sebebi budur diyemem.

Kur'an geçen hafta inmedi. Bu yüzyılın hukuk sistemine göre düşünemeyiz. 1400 yıl öncesine de bir sunumu olmalı ve toplumu süreçle dönüştürecek hükümler getirmeliydi. 1400 yıl önce bir ailenin tüm servetini kazandıran erkekti. O dönemin servet girdisine baktığımızda karşımıza birkaç madde ortaya çıkar. Gelir kaleminin ilki savaş ganimetleridir. Bu da erkeklerin katılımıyla oluyordu. Baba ve oğulları savaşa katılıyor kadınlar savaş dışında tutuluyordu. İkinci gelir kalemi ticaretti ve ticaret erkeklerin elinde dönüyordu. Bazılarınız Hz. Muhammed'in ilk eşi Hatice'nin ticaret yaptığını ve bu iddianın geçersiz olduğunu düşünebilir. Ancak bir durum dikkatinizden kaçmış gözüküyor. Hatice gibi ticaret yapan kadınlar binde bir bile değilken aktif ticareti de erkeklere yaptırırlardı. Nitekim Hatice'nin ticaret kervanlarını peygamberimiz Hz. Muhammed'e verdiği ve doğrudan Hz. Muhammed'in yönettiği bilinen bir gerçektir. Yani kadınlar ticaret yapsa bile doğrudan değil dolaylı yapıyorlardı. Bir başka servet girdisi de esnaflıktı ki bu da erkeklerin elindeydi. Hatta hayvancılık ile uğraşan aileler de bile hayvanlara erkekler bakıyordu. Servet girdisini baba ve erkek çocukları oluşturduğu için ikiye bir oranı verildiğini düşünüyorum. Ama yanılıyor da olabilirim. İlerde daha mantıklı bir sebep bulursam tekrardan yazıyı güncellerim. Tabii bu minimum orandır. Baba isterse eşit bölebilir isterse Nisa 7'ye dayanarak kızlarına daha çok verir. Kur'an, ailesinin servetine hiç katkı sağlamayan kadınlar için bu şekilde minimum bir oran belirlemiştir. Bazı erkekler kalkıp şu itirazda bulunabilir: Madem tüm serveti erkekler oluşturuyor o zaman Allah'ın kadınlara servetin yarı oranda vermesi adaletsizlik değil mi? Bu itiraz da anlamsızdır. Çünkü kadın para kazanamıyorsa bunun sebebi erkeklerin onların iş hayatına atılmalarına izin vermeyişiydi. Kadınların para kazanabilecekleri atılımlar yapılması toplum tarafından engelleniyordu. Bu kadına haksızlıktır. Bu haksızlık, kadına erkeklerin kazandığı mülkün ikiye bir oranında verilmesiyle adalet sağlanmaya çalışılmıştır.

Şimdi hal böyle iken bu ayetleri daha sağlıklı okuyabiliriz. Nisa 7 ve 11 bize Allah'ın amacının adalet olduğunu gösterir. Şu halde bu ayetlerdeki amacın adalet ve vicdanlı davranmayı öğretmek olduğu açıktır. Allah bize miras vb.. toplumsal problemlerde mutlak çözüm bırakmaz. Çünkü miras hukukunda bir milyon garip vaka vardır ve Kur'an bir hukuk kitabı değil. Sadece miras gibi hukuki meselelerde mü'minlere bir bakış açısı kazandırıyor. Mü'min böyle durumda nasıl tepki verir sorusunu cevaplıyor Kur'an. Açık söyleyeyim kız kardeşi muhtaç ve ihtiyaç sahibiyken babasının kendisine kız kardeşinin iki katı miras bırakmasını isteyen bir erkeğin Müslümanlığından şüphe ederim. Müslüman vicdanı, merhameti, adaleti okyanuslar kadar bol olandır. Bugün kadınlarında çalıştığı bir dünyada ailelerinin servetlerine katkı yaptığı bir çağda ikiye bir oranı kullanılamaz. Tabii çalışmak istemeyen ve ailenin gelir kalemine katkı sağlamak istemeyen günümüz ve gelecekteki kadınlar için de bire iki oranı minimum oran olarak hükmünü devam ettirecektir. Bu ayet bugüne ve yarına hitap etmiyor demiyorum.

Çoğu Müslüman hocanın kadını yarım insanmış gibi bir bakış açısıyla bu ayetleri yorumladığını gördüm. Bu gerçekten Kur'an'ın demek istediklerini anlamamanın bir sonucudur. Bazı bilginlerimiz ise ikiye bir oranının geçmişte kaldığını bugüne bir sunumu olmadığını iddia etmekteler. Ben bu iki kesimin de olayı doğru okuyamadığını düşünüyorum. Allah'ın ayetleri kıyamete kadar geçerlidir. Yine ayetin söylediği koşullar gerçekleşirse yeniden ayetin hükmü geçerli olur. Kur'an niçin kadınla erkeğe eşit oran vermiyor sorusunu cevaplandırmak istiyorum. Kadın ve erkeğe eşitsizliği getiren Kur'an öncesi toplumlardır. Bu toplumsal problem Kur'an indiğinde toplumun gerçeğiydi. Kur'an ise eşitlik üzerine değil adalet temelleri üzerine inşa edilmiştir. Çünkü bazı durumlarda eşitlik adaletsizliktir. Kur'an Nisa 8'de yetimleri katarak, Nisa 7'de kadınları katarak, Nisa 11'de de serveti asıl oluşturan erkekleri katarak adaleti sağlamaya çalışmıştır. Nisa 11'de servete katkısı olmayan kadınlara ikiye bir oranını minimum olarak tavsiye etmiş erkeğin ve kadının hakkını korumuştur. Ebeveyn'e bu oranın kadına verilmesi gereken minimum oran olduğunu Nisa 7'de kadına erkekten bile çok pay verilebileceğini söyleyen şu ifade delildir. "az ya da çok". Üst sınırı ebeveynin adaleti, vicdanı, kızlarının gelir kalemine katkısı, çocuklarının ihtiyaç oranı vs.. birçok koşula bırakmıştır. Adil olan da budur. Zaten Mü'min bir baba kızlarını oğullarından daha fazla korur, kollar. Mirasını da kız çocuklarına ya daha fazla ya da erkek çocuklarıyla eşit dağıtır. Çünkü erkekler bir şekilde geçinir. Ama kadınların bu konuda topluma muhtaç bırakılmaması gerekir.

Şimdi başka bir açıdan da bu konuyla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Dün ikiye bir oranı vardı. Şimdi ise eşit dağıtılsın diyorsun. Kur'an'ın hükümleri eskidi mi demek istiyorsun? diyebilirsiniz. Bu soruyu aklına getirenler benim yukarıdaki yazımı anlamamış demektir. Açıklayayım. Kur'an'ın hükmü eskimezdir. Hükümdeki koşullar yoksa o hüküm askıda kalır. Koşullar oluştuğunda o hüküm tekrardan uygulanmaya başlar. Kur'an bazı konularda Müslümanlara mutlak hükümler yerine hedefler bırakmıştır. Hangi tarafa doğru gideceğimizi gösteren bir istikamet, bir yol haritası bırakmıştır. Miras konusunda da bir yol haritası bırakmıştır. Miras hukuku çok geniş bir hukuktur. Binlerce farklı durumun oluştuğu vakalar olmuştur. Kur'an şu sorun olursa şöyle yapın, şu sorun olursa böyle yapın diye kesin reçeteler yazmamıştır. Aksi halde miras hukuku adlı Kur'an'dan daha kalın bir kitap olurdu. Ya ne yapıyor? Aklımızı, vicdanımızı, adaletimizi kamçılayarak bu tür durumlarda nasıl düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Miras hukukunda Kur'an, bir babanın üç kavrama uymaya davet ediyor. Nedir onlar? Adaletli olma, vicdanlı olma, merhametli olma. Ne erkeğe zulmetmeli ne kadına. Babanın dul ve açlık sınırında bir kızı varsa adalete ve vicdanına göre karar vermeli ve mirasının büyük kısmını ona ayırmalıdır. Kızı zenginse ve muhtaç olan erkek çocuğu ise bu sefer de ikiye bir oranını uygulamalıdır. Çünkü her koşulda Allah kadını koruyor ve üç parçaya bölünen mirasın erkek ikisini alır, kadın bir parçasını. Kadın zengin bile olsa Allah'ın bıraktığı minimum kuralına uyulmalıdır. Tabii kadın mü'min ise zengin olduğu için malın son parçasını da yoksul abisine bağışlayacaktır. Aslında hepimiz mü'min olmayı başarsaydık şu an bu yazıyı yazma ihtiyacım bile olmazdı da neyse.

Şu halde Kur'ân'ın bu ayetlerinden şu sonucu çıkarabilirim. Allah 1400 yıl öncesinin insanlarına kadına miras verin diyerek bir hakkın önünü açtı. Sonra minimum bir oran belirleyerek devam etti. Ama bu, mutlak oranlar değildir. Bu o çağın kaldırabileceği orandı. Kadına sıfır oranı verildiği bir çağda toplum yavaş yavaş dönüştürüldü. Kur'an birkaç meseleyi bu şekilde ele alır. Mesela kölelik. Kölelik yazımı okuduysanız orada da anlattım. Allah köleliği sonlandırmak için yüzyıllar süren bir plan ortaya koydu. Allah, Kur'an'a köleliği bitirme hedefi bıraktı. Yani ilk kıvılcımı yaktı. Köle alımını yasakladı.  Geriye kalan kölelerin ise yavaş yavaş topluma entegre etmeye yönelik bir plan sundu bize. Sunduğu plan uzun yıllar isteyen bir çözümdü. Köle sahipleri kölesiz bir hayata yavaş yavaş adapte edilirken, köleler de adım adım özgür hayata katılarak uyum sorunu çözülmüştür. Bu tarz zamana bırakılan problemlerden biri de çok eşliliktir. Kur'an sınırsız eş mantığına 1400 yıl önce dur demiş onu dört ile sınırlamıştı. Ancak bunu yaparken tek eşliliği Müslümanlara önermiş ve erkeklere tek eşliliğe giden yolu hedef olarak belirlemişti. Bugün ise Müslüman erkekler istemese de Kur'an'ın bıraktığı hedef bu ülkede gerçekleşti.

Kalkıp 21.yy kafasıyla düşünen insanlar var. Allah sınırsız eşliliğin (poligami) olduğu bir dünyayı hazırlamadan aniden tek eşliliğe indirseydi itirazları var. Ancak böyle düşünmesinin sebebi bu çağda  bilimin, aklın, hukukun, eğitimin biraz daha fazla olduğu bir dönemde dünyaya gelmiş olmasıdır. Allah sosyolojik problemlere harika sosyolojik çözümler getirmiştir. Bu ayetlerin indiği günün insanlarını mağdur etmemiştir. Aniden 15 eşi olan erkeğe hepsini boşa tek bir tane kalsın deyip toplumsal bir kaosa sürüklememiştir. Ya ne yapmıştır? Aşama aşama toplumu tek eşliliğe götürecek bir sistem oluşturmuştur. Sınırsız sayıyı dört'e indirmiş bununla da yetinmeyip Nisa 3'te ve Nisa 129'ta Allah tek eşli olmamızı tavsiye ederek bize toplumsal olarak gitmemiz gereken istikameti göstermiştir. Allah'ın sınırsız eşten tek eşe doğru giden bu sistemi elbette asırlar isteyen bir çözümdü. Bir günde oluşmayan problem bir günde çözülemezdi. Allah bu tür toplumsal dönüşümleri yüzlerce yıl isteyen bir sisteme bağlayarak gerçekçi ve realist bir çözüm sundu. Bunu kavramakta zorlanan insanlar "Allah bir günde çözseydi" diyor. Hem ateistleri hem de Müslümanların en büyük sorunu şu: Allah'ı hayal ederken Allah'ın buna gücü yetmez mi? mantığına sahip olmalarıdır. Allah'ı canı her istediği şeyi yapan varlık olarak hayal ediyorlar. Halbuki Allah bu evrene zaten bir usül bir sistem bırakmıştır. Allah bıraktığı kurallara herkesten fazla uyar. Her canı istediğinde sistem değiştirmez. Mesela toplumlar alışkanlıklarını hemen bırakamaz. Bu asırlar isteyen bir süreçtir. Adam kalkıp diyor ki "Allah istese bir günde çözemez mi?" Ben de diyorum ki tabii çözebilir ama çözmez. Kendi bıraktığı sistemin işleyişi nasılsa o sisteme uygun çözüm üretir. Bir günde sistem değiştirip o sorunu kökten çözmez. Allah kurduğu sistemle bir oyuncakmış gibi oynamaz. Eğer toplum yavaş yavaş dönüştürülecekse Allah bu çözümü önerir. Allah'ı şapkadan aniden tavşan çıkaran bir sihirbaz gibi düşünmek hem Müslümanların hem de ateistlerin en büyük problemidir. Bir başka yanlış bakış açısı daha var. Allah'ı ülkelerde devrim yapıp bir anda toplumun tüm alışkanlıklarını yasaklayan liderlerle kıyaslıyorlar. Halbuki ani inkılaplar hiçbir ülkede başarılı sonuçlar vermemiştir. Humeyni rejimi bir günde çıkardıkları inkılâplarla zorla toplumu değiştirmeye ve dönüştürmeye çalışmıştı. Sonuç ne dersiniz? İran'a gitmiş olanlarınız sonucu biliyor: Tam bir hüsran. Toplum alışkanlıklarını gizli köşelerde icra ediyor. Hem de eskisinden daha fazla bağlı. Humeyni'ni bir insandı. Yaptığı inkılâplar yüzünden İran'da İslam'dan nefret eden milyonlar var. Miras konusu da bu şekilde anlaşılmalı. Allah kadına miras verilmeyen toplumda bir gedik açtı ve miras hakkını geri verdi. Toplum bir alışkanlıklar havuzu ve yavaş dolup yavaş boşaltıyor suyunu. Allah daha sonra "az ya da çok verin" diyerek toplumda bir gedik daha açtı. Toplum bunu bile kabul etmemiş Hz. Muhammed'e itiraz etmeye gitmişlerdi. Ama Allah burada da Allah olduğunu gösteriyor ve bu toplumsal problemi yüzyıllar içinde çözülecek bir sisteme bağlıyor. Toplumu adım adım alıştırıyor. İlk olarak kadına miras hakkı veriyor daha sonra bire iki oranını taban olarak belirliyor. Daha sonra bugüne ulaşan sistem Allah'ın hedeflediği "mirasta adalet" kavramının önünde duruyor. Allah Humeyni değil ya da Fidel Castro da değil. Allah yüz binlerce yılda oluşmuş bir problemi tek günde çözeceğini sanan acemi bir lider değil. İnsanı o yarattı. Biriken alışkanlıkları azar azar boşaltarak çözeceğini bilen bir ilah o. Çoğu insan Allah'ın zamana bıraktığı bu problemlerin çözümünü anlamakta zorlanıyor. Allah'tan çözüm değil devrim niteliğinde bir karar bekliyor. Bir insan gibi nutuk ata ata "kölelik bitti" "mirasta eşitlik", "tek eşlilik" gibi çözümü o dönemin insanında karşılık bulmayan, sloganik bir tavır göstermesini bekliyorlar. Halbuki sınırsız eşten dörd'e indiren ve oradan da tek eşli olamamızı öneren yani hedefimizin bu olması gerektiğini söyleyen Allah'ı duyan dönemin feministleri kesin Müslüman olmuşlardı. :)) Ya da miras hakkının olmadığı bir dünyada minimum ikiye bir verilmesini coşkuyla karşılamışlardır :)) Ancak şimdiki insanlar Kur'an'a geçen hafta inmiş muamelesi yaptıkları için büyük bir problem yaşıyorlar. Kadın düşünüyor minimum ikiye bir mi? Bugün devlet bile bana daha fazlasını veriyor. Bu ne biçim adalet diyor? Bunu söylerken Kur'an'ın bu ayetleri indiği çağda hiçbir kadının bu hakka sahip olmadığını göremiyor. Bu çağa göre değerlendiriyor. Devam ediyor dört eş mi? Bugün devlet bile tek eş diyor. Bu nasıl adalet? Halbuki Kur'an'ın bu ayetleri inerken erkeklerin sınırsız eşe sahip olma hakkı olduğunu göremiyor. Bu çağa göre yorumluyor. Ya da Allah kölelik bitti kelimesini kullanmamıştır. Bugün kölelik yasak. Bu nasıl bir adalet? diyor. Kur'an indiğinde köleliğin olmadığı bir dünyanın hayal dahi edilemediği bir toplum olduğunu göremiyor.

Sigara toplumsal bir sorundur. Eminim Hz. Muhammed döneminde sigara problemi olsa Allah bunu da süreç içinde çözecek bir sistem ortaya atardı. Çünkü "sigara içme dönemi bitti" gibi sloganik ve içi boş çözümler Kur'an'a göre değil. Kur'an olaylara realist bir bakışla bakar. Çözümü söyler. Çözüm binlerce yıllık bir süreç gerektirse bile. Acele kararlar insanlara özgüdür Tanrıya değil.  Şu halde Allah çok eşlilik, kölelik ve kadına miras gibi problemlerde bize bir bakış açısı sunuyor. Ey insan yüzlerce yıllık toplumsal sorunları toplumu alıştırarak, adım adım dönüştürerek çözmeye çalışın ki sonuç alasınız. Allah'ın bu konuda bize öğrettiği düstur ile sigara vb.. toplumsal problemlerle mücadele edersek sonuç alırız.

İşin özü şu: Allah tek eşliliğe, köleliğin sonlandırılmasına ve kadına mirasta yapılan haksızlığa yüzyıllar isteyen süreçli bir çözüm ve sistem sunmuştur. Bu da Kur'an'ın ne kadar iyi sosyoloji bildiğini gösterir. Muhammed peygamber bir insandı ve hangi konuya süreçli çözüm uygulayacağını bilecek biri değildi. Bu yüzden Kur'an'ı bir insanın yazamayacağına kanaatim tam. Bugün geldiğimiz nokta Kur'an'ın gelmemizi istediği noktadır. Vicdanı ölmemiş bir Müslüman kızlarına ikiye bir oranını uygulamaz eğer kızları zengin ve oğulları fakir değilse.

 
Görüntülenme 5,343
Yayın 27 Ağustos 2017

Arkadaşlar bu soru yeni değildir. Evvela bunun bilinmesi gerekir. Tanrı kendinden büyük bir taş yaratabilir mi? Tanrı kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi? Tanrı kendini öldürebilir mi? vs.. sorular hep aynı mantık üzerine kuruludur ve çağlar öncesi felsefi sorgulamaların ürünüdür. Bu yüzyılda ise bu sorular artık felsefi sorgulamalar olarak kabul edilmemektedir. Çünkü düşünürler aslında bu sorularda çelişki ve mantık hatası olduğunu gördüler.-- Ancak günümüz lise çağındaki gençlerimiz fikren olgunlaşmadığından bu sorulardaki mantıksızlığı görememektedir. Bazı kötü niyetli insanlar ise bunu kullanmakta hala ısrar etmektedirler. Ben bu soruların birine cevap vereceğim ama bu tür soruların tümüne birden cevap vermiş olacağım. Çünkü dediğim gibi hepsinin mantığı aynı. Bunu siz de göreceksiniz. Bilim dünyasında geçerliliğini yitirmiş bu soruyu genç beyinlerimiz için cevaplandıracağım. Ancak şunu da ilave etmeliyim. Sakın bu tür soruları sormaktan çekinmeyin. Yok dinden çıkarsınız yok fazla düşünmek iyi değildir, yok sorgulamak tehlikelidir diyen cahillere uymayın. Eğer Allah varsa sorulacak olan her sorunun bir cevabı vardır. Bu tür sorulardan kaçan insanlar Allah ya yoksa tereddüt'ünü içlerinde saklayanlardır. Şimdi bu sorunun aslında mantıklı olduğunu, çelişkisiz olduğunu hatta soru olduğunu kabul edelim ve cevapların sonucunu görelim:
  • "Hayır, Yaratamaz" cevabı verdiğinizde ateist size "demek ki Allah her şeye kadir değildir." Siz Allah'ın her şeye kadir olduğunu söylediğiniz için de "Allah diye bir şey var olamaz" diyecektir.
  • Bu soruya(!) "Evet, Yaratabilir" cevabını verdiğiniz de ise karşımızdaki ateist size "öyle bir taş yaratılırsa Allah onu kaldıramayacaktır ve yine her şeye kadir olmayacaktır" diyecektir.
Ne kadar da mantıklı geliyor değil mi? Bu soruyu(!) ilk soran insan düşündüğü için ve merak ettiği için sormuş olabilir. Eğer böyleyse sorun yok. Keşke herkes bu insan gibi düşünebilse. Ancak bu sözde soru bugün öğrenme merakı namına sorulmuyor. Kendini inançlı insanlardan daha akıllı, daha zeki gören ergen ateislerin, inançlıların inancını aşağılamak için eğlendikleri bir araca dönüşmüş. Tanrıyı bir soruyla ispatlayabileceğini sanan bir insan ne kadar çocuksa Tanrıyı bir soruyla çürütebileceğini sanan bir insan da o kadar çocuktur.

Bu soru(!) felsefede Mutlak Kudret Paradoksu olarak geçer. Halk arasında ise Taş Paradoksu olarak bilinir. Paradoks terimi Türkçede yanıltmaç, çatışkı ve çelişki anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca kendi içinde çelişen veya tam tersi şekilde sonuç olarak doğru olan fakat absürd veya çelişkili gözüken bir ifadeye de paradoks denilir. Bu paradoks Kur'an'ın tanıttığı Allah'ı bilenler için bir hakarettir. Çünkü bu paradoksta Allah, insanlaştırılmış ve evrenden bağımsızlığı göz ardı edilerek evrenin yasalarına mahkûm edilmiştir. Bunu birazdan açıklayacağım. Bu paradoksun bir başka sıkıntısı Tanrıyı kendisiyle yarıştırmasıdır. Gerçekten Tanrı'nın kendi kendisini yenmesini veya kendine yenilmesini duymak isteyen hasta insanlar var. Allah kendini yenecek mi yoksa kendine yenilecek mi? Bu paradoksu günümüzde soruymuş gibi soranların birazda içlerinde sakladıkları his bu olsa gerek. Tabi bu şahsi düşüncem. Şimdi paradoksu tahlil edelim.

Allah= Kadir-i Mutlak (Her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi)
Paradoks= Allah kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi?
Paradoksun açılımı= Her şeye gücü yeten bir varlık, gücünün yetmeyeceği bir şey yaratabilir mi?

Bu paradoksu soruymuş gibi insanların önüne serpenlerin Allah kavramı hakkında bazı sorunları var. Allah kimdir? diye soracak olsanız aldığınız cevaptaki Allah ya Yunan'ın mitolojik Tanrısı Zeus ya da Mısır'ın mitolojik Tanrısı Horus olacaktır. İkisinin de ortak özelliği insansı oluşlarıdır. Allah kavramı insanların çoğunda net oturmuş değildir. Çoğu Müslüman'ın inandığı Allah bile Zeusvaridir. Eksikliği vardır. Allah kavramını düzeltmeden bu paradoksların mantıksız oluşu anlatılamaz. Bu yüzden bin yıl önce sorulan bu soru 21.yy medeniyetinde hala nefes alabilmektedir. Tanrısı insani olan hiçbir inanç bu soruya mantıklı cevap veremez. Tanrısı İsa, Horus kadar insansı olan Hristiyanlar da cevap veremez. Zaten ateizmi dünyada yaygınlaştıran kilise değil miydi? Türkiye'deki birçok genç ateist, Batı'daki ateistlerin Kiliseye ve Hristiyanlığa karşı geliştirdiği argümanı kullanıyor. Bu yaptıkları her açıdan yanlış. Çünkü İslamiyet, Hristiyanlıktan evrenler kadar farklı. Kur'an İncil değildir. Hristiyanların Tanrısı ile biz Müslümanların Tanrısı sonsuz kadar farklı. Bu paradoks bizim Tanrı inancımıza göre son derece mantıksız bir argümana dönüşüyor. Mutlak Kudret Paradoksunu mantıksız bulan sadece biz inançlılar değiliz. Aynı zamanda ateist felsefecilerden bazıları da bu paradoksu mantıksız buluyorlar. John Mackie ve Saul Kripke bunlardan ikisi. Gelelim bu paradokstaki hataları açıklamaya.

İlk olarak herkes şunu iyi bilmeli ki Allah'ın bir şeyi yapmaması onu yapamayacağı anlamına gelmez, onu yapmayacağı anlamına gelir. Allah'ın herhangi bir şeyi yapmaması Onu eksik de yapmaz. Kur'an'ın Allah'ı prensip sahibi bir varlıktır. Gücünün kontrolüne girip gücünün yettiği her şeyi yapmaz. Çünkü Kur'an'ın tanıttığı Allah ilkelidir. Gücünü kendi kontrolü altına alır ve yapması gereken şeyleri yapar. Ne demek istiyorum? Örneğin insan aptalca konuşma yapabilir. Ancak "Allah'ın her şeye gücü yeter" deyip "Allah aptalca konuşabilir mi?" sorusu baştan aşağı anlamsız bir soru olur. Allah'ın her şeyi yapabilmesi her şeyi yapacağı, ya da yapmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Allah aptalca konuşmaz. Bu örneği niçin verdim? Bu örneği "Allah şunu yapabilir mi?" Sorularının saçma ve mantık dışı olduğunu görmeniz için verdim. Asıl sorulması gereken soru "Allah şunu yapar mı?" formunda olmalıdır ki bu soru formunu bile insan açıklayamaz. Yani Allah bu evrenle ilgili ne yapar? Sorusu gerçek bir soru iken Allah ne yapabilir? Soruları mantıksızdır. Allah ne yapar? Sorusuna biz insanların mantığı çerçevesinde cevaplar verebiliriz. Biz insanoğlu için iyi, doğru, güzel, mantıklı, temiz olan şeyleri yapar diyebiliriz. Çünkü biz insanoğlu için güzel olan şeyler budur ve Allah'ı tanımaya çalışırken her şeyin en iyisi olarak kabul ederiz. Tabi böyle düşünmemizin sebebi algımızın, aklımızın ve duyularımızın sınırlarının bu kadar olmasıdır. Farklı evrenlerde farklı canlılar varsa ya da bu evrende farklı canlılar varsa onların Allah tasavvuru farklıdır. Belki de o canlılar için savaşçı olmak iyi, güzel, doğru ve mantıklı olandır. Allah'ı düşünürken kendileri için güzel olan şekilde düşünüyorlardır. Yani Tanrı'yı savaşçı olarak hayal ediyorlardır.

Her neyse konuya dönelim. "Allah su içebilir mi?" deyip –ebilmek kalıplı sorular sorarsanız sadece Tanrı üzerinden farazi sulandırmalar yaparsınız. Çünkü bilim bize gösterdi ki suyun varoluş tarihi henüz yenidir. Evren oluşmaya başladığında su yoktu. Evren başladığında evrenimize ait bugün bulunan hiçbir şey yoktu. Ne demek istiyorum? Arkadaşlar Allah'ı bu evrenin içindeki bir canlıymış gibi düşünüp ona göre soru sorma saçmalığından artık kurtulmalıyız. Su dahi canlılığın ihtiyacı olan her şeyi Allah sonradan yarattı. Allah varken bunlar yoktu. Allah'ı hayal ederken onu bir insan gibi düşünmek ve evrendeki kuralların üstünde değil de içinde göstermek Allah'ı tanımamaktır ve bu tür paradoksların kapısını aralamaktadır. Allah insanlar yapsın diye yarattığı şeyleri kendisi de yapmak zorunda değildir. Yapmaz da zaten. Çünkü yapmak için yaratmadı, yapılsın diye yarattı. Sorudaki mantıksızlığa bakar mısınız? Allah kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi? Müslüman kardeşlerim söyleyin kaldırmak bu evrene özgü bir davranış değil midir? Kalkıp insana ve bu evrene özgü bir eylemi (kaldırma eylemini) Allah ile özdeşleştiriyor ve onu insanlaştırıyorsun. Sonra sorunun devamında daha da büyük bir ayıba imza atarak yaratabilir mi? diyorsun. Yaratma Tanrı eylemidir. Kaldırma ise insan vb.. canlıların eylemidir. Ayrıca kaldırma eylemi sadece bu evrene özgü bir yetenektir. Kaldırma nedir biliyor musunuz? Yer çekimine karşı kuvvet uygulamaktır. Bir taşın Ay'daki ağırlığı ile bu dünyadaki ağırlığı aynı değildir. Çünkü gezegenlerin, uyduların yer çekim kuvveti farklıdır. İnsan'ın kaldırmak dediği eylem aslında gezegenin yer çekim kuvvetine karşı bir kuvvet uygulamaktır. Yani anlayacağınız bu evrendeki her şey gibi kaldırma eylemi de Allah tarafından yaratılmıştır. Kalkıp Allah'ın bu evren için yarattığı bir eylemi kendisi yapabilir mi? diyorsunuz. Bu soruyu soran kişi adeta şöyle demektedir. Bir insan 100 kiloluk halter kaldırsın. Biri de kalkıp diyor ki: "Tanrı o kadar ağır bir ağırlık yaratabilir mi ki kendisi kaldıramasın?" Açık ifade edeyim bilimin bu kadar ileri olmadığı çağlarda bu soruları anlayabiliyorum. Ancak bu çağda bilim bu soruları yok etti. Eskiden insanlar Tanrı'nın evrenin bir parçası olduğunu sanıyordu. Şimşekleri Tanrı'nın gazabı ve öfkesi sanacak kadar çocuktuk. Ancak insanoğlu bilim sayesinde, tecrübe ve birikimleri sayesinde çocukluk dönemini bitirdi. Artık ağırlığın, kaldırma eyleminin ve aklımıza gelen her şeyi Tanrı'nın Big Bang ile yarattığını biliyoruz. Tanrı varken ağırlık yoktu, kaldırma yoktu. Bunlar bu evrenin içinde geçerli olan kavramlar. Evrenin dışında olan Allah'ı kapsamıyor. Bu paradoksta İnsanların yapabilecekleri ile Tanrı'nın yapabilecekleri kıyaslanıyor. Paradoksta "Tanrı taşıyamayacağı bir taş" diyerek insanoğlunun yapabileceği bir eylemi Tanrı'nın yapabilecekleri ile kıyaslıyor. Niçin insana ve bu evrene özgü davranışları Allah'a yakıştırıp kendimizi onunla kıyaslıyoruz ki? Bu mantıklı mı? Allah değil taşıyamayacağı bir taşı taşımayı, taşıyacağı bir taşı bile taşımaz. Çünkü taşıma bu evrenin içindeki çekim kuvveti ile ilgilidir. Allah ise bu evrenin dışında başka evrenler varsa onun da dışında hatta evren içinde evren varsa en sonuncusunun bile dışındadır. Allah evrenin içindeki varlıkları kapsayan bu eylemleri yapmaz. Allah insan değildir bir şeyleri taşısın. Bir şeyin olmasını isterse ona "ol" der O da "oluş" sürecine girer.

İnsanoğlunun homo sapienslikten insanlığa geçişi henüz çok taze. İnsanoğlu insanlaşma serüveninin çocukluk döneminde Allah'ı kendisi gibi bir şeyler taşıyan bir varlık olarak hayal etmesi normaldi. Allah kendisi gibi bir insansıydı. Bugün bile bir çocuğa Allah'ı sorun onun yemek yemeden nasıl yaşadığını anlamayacaktır. Biz insan topluluğu da yüz bin yıl boyunca çocukluk dönemini atlattık. Artık Tanrı'nın hayallerimizin bile ötesinde olduğunu gördük. Evrenimiz 14 milyar yıl önce doğdu. Aklımıza gelen hayalimize gelen her şeyin yaratılmış olduğunu gördük. Tanrı hayallerimiz yaratılmazdan evvel bile vardı. Kalkıp bu sefer de Allah kendisini öldürebilir mi? diye soruyor birileri. Bu soruların mantığı hep aynıdır. Ölümü yaratan Allah'tır. Ölüm 14 milyar yıl önce Big Bang ile doğdu. Aslında bu mantıksız sorular, Tanrıyı bu evrenin dışında ve yaratılmış her canlıdan bütünüyle farklı oluşunu kavrayamamamızdan ileri gelir. Allah'ı evrenin içinde ve yarattığı bunca şeye kendisi de mahkum bir varlık gibi düşünülmesinden dolayı bu paradokslar oluşur.

Tekrar ediyorum. Allah yapacağı şeyleri özenle seçer. O sonsuz bir alim, bilgindir. Bu kavramlar bile onu tanımlamaya yetmez. O bilginin ve her şeyin kaynağıdır. Allah tüm yaratılanların hayal edemeyeceği bir seviyede ne yapacağını iyi bilir. Allah'ın bir şeyi yapma olasılığı onu yapmasından farklıdır. Allah ne yapabilir sorularını peygamberler bile cevaplayamaz. Çünkü Tanrısal düzeyde yapılabilen şeyleri bilmiyoruz. Yani bu evrenin dışında ne yapılabilir, ne var sorularını bilmiyoruz. Tanrısal seviyede Tanrı'nın ne işle meşgul olduğu, ne yaptığını, ne yapabileceğini bilmiyoruz. Hatta bu söylediğim kavramlar bile bu evrene ait. İş, bu evrene ait bir kavram. Yapmak bu evrene ait bir kavram. Hatta yer dediğimiz mekân bile Big Bang ile oluştu. Allah nerede? sorusu bile insansı bir sorudur ve Tanrısal düzeyde bir karşılığı yoktur. Çünkü Allah mekânın yani evrenin dışındadır.

İnsan saçmalayabilir. Tanrı da saçmalayabilir mi? diye sorarsanız "Tanrı saçmalamaz" derim. O halde "Tanrı saçmalayabilme kabiliyetinden yoksundur" deyip onu bununla eksik göstermeye çalışmanız büyük bir akıl hüsranıdır. Allah'a taşıyamayacağı bir taş yarattırıp sonra onu taşıyabilir mi? diye beklemeniz kadar mantıksız bir hareket olabilir mi? Bu yüzden diyorum ki bu paradoks sadece Tanrı'yı insan kadar küçük olarak düşündüğümüz geçmiş çağlara ait dünyada kaldı. O zamanlar bu bir soru niteliğindeydi. Ama şu an bilim çağındayız ve bilim taşıma eyleminin, taşın ve yapmak eyleminin hepsinin Big Bang ile yaratılmış kavramlar olduğunu gösterdi. Tanrı'yı bu tür zayıf akıl oyunları ile yarattığı kavramlara esir etmeye çabalamak sorumsuzca ve çocukça bir davranıştır.

Müşriklerin Allah çocuk edindi iddiasına Kur'an şöyle cevap verir. "De ki: O bundan münezzehtir" Buradan şahsın biri şöyle diyor: "O zaman Allah'ın çocuk edinmeye gücü yetmiyor" Bu çıkarım çok mantıksız bir çıkarımdır. Allah'ın bir şeye gücü yetebilmesi aynı zamanda onu yapması anlamına gelmez. Bu Tanrı'yı tanıma değil tanımlama çabasıdır. Çocuk kavramı bu evrende hatta belki de sadece bu dünyada karşılığı olan bir kavramdır. Tanrı'yı yarattığı bir eyleme yarattığı bir kavrama hatta yarattığı bu sistemin içine çekip onu insansılaştırma çabalarının hiç kimseye gerçeği kazandırmayacağı açıktır. Bu yüzden "Allah Kaldıramayacağı Taşı Yaratabilir Mi?" paradoksuna vereceğim tek cevap var: Allah'ı hakkıyla takdir edemiyorsunuz. Allah kavramınız çok insansı. Yukarıdaki paradoks Zeus'ta, Horus'ta, (Tanrı kabul edilen) İsa'da, Buda'da bir değer ifade eder. Kur'an'ın tanıttığı Allah için ise mantıksal hiçbir karşılığı yoktur.

Bir ateist samimiyse bu soru ona ne kazandıracaktır? Tanrı'nın var olup olmadığını bu paradoksla mı anlayacak. İnançlarla alay etmek için kullanılan bu tür araçların ateistlere bir faydası olmayacaktır. Bu tür paradokslar üretecek aklı bize veren Allah'a hamd olsun.

 
Görüntülenme 4,232
Yayın 17 Ağustos 2017
18 Ağustos 2017 güncellendi

Kur'an'ın indiği zamanı düşünün. M.S 600'lü yıllar. Batı o dönemler henüz karanlık çağda bile değildi. Doğu ise Batı kadar kokuşmuştu. Tüm dünyada insan alınıp satılıyordu. İnsan bir mal gibi pazarlarda satılırken kimi köleler de miras yoluyla efendi değiştiriyordu. Efendi, o kölenin Tanrısı idi. Çünkü her türlü mülkiyet hakkı efendisinin elindeydi. Yaşam hakkı bile. İşte Kur'an böyle bir zamanda indi ve köleliğin bir problem olduğunu ve bunu insanların sistematik bir şekilde çözmesi gerektiğini söyledi.-- Hatta çağrı filmini izleyenleriniz ya da Hz. Muhammed dönemini anlatan tarih kitaplarından birini okumuşsanız o dönemdeki Mekkeli müşriklerin İslam'a karşı çıkmalarının bir sebebinin de Hz. Muhammed'in kölelerle hürleri eşit görmesiydi. Mekkeliler Hz. Muhammed'e karşı koyarken bir söylemleri vardı. Neydi o söylem? Diyorlardı ki "eğer Muhammed'in dinine tabi olursanız tüm köleleri kaybedeceksiniz. Şu halde yarın kim sizin işinizi yapacak?" Peygamberimizin yakın dostlarından Bilal İslam'ın köleliğe en net bakışıdır. Habeşli köle Bilal İslam'ın onu özgürlüğe kavuşturacak limandaki tek gemi olduğunu ilk fark edenlerdendi. Bilal'den daha akıllısı elbette Mekkeli müşriklerdi. Muhammed'in yeni getirdiği bu dinin onların çıkarlarına dinamit döşeyeceğini onları kölelerinden edeceğini çok çabuk anladılar.

İslam'ın kölelik sistemi hakkındaki ilkelerini uzun uzadıya konuşacağız. Ancak bunu yapmadan önce İslam'ın ilkeleri için nereye bakacağız ve bu konudaki metot nedir onu bilmeliyiz. Katiyen hiçbir rivayet, hikâye ya da hadis adlı rivayetler dinin kaynağı olamaz. Dinimizin tek kaynağı Kur'an'dır. Hz. Muhammed'den geldiği iddia edilen sözler dinin kaynağı değildir. Peygamber dinimizi bize açıklayan bir elçidir, bir öğretmendir. Fakat aramızda bulunmadığı için onun öğretmen rolünü de Kur'an devralarak günümüze kadar çağlamıştır. Kur'an hem müfessirdir (açıklayan) hem de müfesser (açıklanan) dir. Bu ne demek? Bu şu demek: Kur’ân âyetleri birbirinin tefsîridir. Delilimiz ise Kur'an'dadır.
 

Elif-Lam-Ra! Öyle bir kitaptır ki (bu), ayetleri her şeyden bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi (Allah) tarafından kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılınmış, birbirleriyle açıklanmış ve ayrıca birbirleriyle bağlantılı olarak etraflı biçimde dile getirilmiştir. (1) ki Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz. (2) (MUHAMMED ESED MEALİ – HÛD 1, 2)

Yukarıdaki ayet şu hakikati dile getirir: Kur’ân âyetleri bizzat öğretmenlerin öğretmeni Allah tarafından açıklanmıştır. Bu ayeti, Kur'an'ı Hz. Muhammed'den başkası açıklayamaz bu yüzden rivayetlere ihtiyacımız var diyenlerin vicdanına sunuyorum. Bu noktada Hz. Muhammed'in Kur'an'ı açıklamasına lafım yok. Ancak peygamberimiz yaşamıyor. Bu yüzden onun açıklamalarını bilmiyorum ve bilmediğim için denize düştüğümü sanıp yılanlara sarılmıyorum. Peygamberden 200 yıl sonra gelmiş insanlara güvenmek zorunda değiliz. Fussilet suresi 3. ayeti de Kur'an'ın ayrıntılı biçimde açıklandığını söyler. Yukarıdaki ayetten şunu öğreniyoruz: Kur’ân âyetleri birbirinin tefsîridir. Peki hangi ayet hangisini tefsir ediyor? Bunu nasıl bileceğiz? İşte bu noktada tüm Kur'an'a vakıf, Kur'an hakkında uzmanlaşmış, Kur'an'a yıllarını ve tüm emeğini boca etmiş bir insandan yardım alacağız. Eğer olanağınız varsa her Müslüman Kur'an hakkında uzmanlaşmalıdır. Ama buna imkânı olmayanlar Kur'an tefsiri yazan bilginlere başvurmalıdır. Bakın bilgin demedim bilginler dedim. Çoğul kullandım. Bir âlime yapışıp kalırsanız Kur'an hakkında daha isabetli görüşü olan diğer âlimleri kaçırırsınız.

Konuya geçmeden önce şunu da bilmelisiniz. Kur'an yaşayan insanlara geldi. Bir mekâna, bir olaya ve bir zamana. Bu yüzden Kur'an'da konular dağınık bir şekilde yer alır. Bunun sebebi muhatabının yaşadığı olaylara göre inmesidir. Kölelik konusunda da bu yöntem uygulanmıştır. Farklı zamanlarda farklı olaylara hitaben ayetler inmiştir. Hepsini okurken Kur'an'ı bir bütün olarak anlamayı ihmal etmemeliyiz. En başta açıkladığım gibi Kur'an Allah'tan başkasına kulluk edilmesini hud 2'de ve İsra 23 gibi ayetlerde yasaklar. Ama bugün bildiğimiz anlamıyla köle insanların kulu olarak bilinir. Düşünsenize sahibiniz sizin yaşam hakkınız dahi her hakkı kendinde saklı tutardı. Hatta biz tarihi kaynaklardan öğreniyoruz ki geçmişte köle sahibi efendiler köle kadınlarını (cariyelerini) fuhşa zorlardı. Yani başka erkeklere kendi rızası olmadan cinsel partner olarak verilirdi. Kısacası sahip eşitti Tanrı. Ancak Kur'an Allahtan başka Tanrıyı kabul etmez. Şu halde İslam köleliği kabul etmez. Çünkü kölelik sistemi efendilerin kendilerini o insanlar üzerinde Tanrısal tasarrufa sahip kıldıkları bir sistemdir. Bu konuda yukarıdaki Hud 2'yi delil olarak verdim. Şimdi Başka bir ayeti delil göstereyim.
 

Zira senin Rabbin, başkasına değil yalnızca kendisine kulluk etmenizi emreder. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – İSRA 23)

Allahtan başkasına kulluk yasaksa sahiplik sistemi olan kölelik İslam'a göre şirk sistemidir. Müslümanların çoğunun bu sistemi İslam'ın desteklediğini söyler. Bu son derece üzücüdür. Çünkü kendi dinlerinden bi haberdir. Bazı sözde İslam bilginlerimiz ise bu sistemin İslam'da mevcut olduğunu söylüyor. Bu inanış bize zillet olarak yeter demekten başka bir şey demek gelmiyor içimden. 14 asırdır kölelik sistemini devam ettirmek Müslümanların işine geldi. Kur'an ve peygamberin bu konudaki duruşu zerre kadar umurlarında olmadı. Kendi çıkarları Kur'an'dan daha tatlı geldi. Bu onursuz tavırlarını savunurken kullandıkları argüman şu: Allah bunu haram kılmamış. Evet, bahanelerinin çok mantıklı olduğunu sanıyorlar. Kur'an illa bunlara "hey, alo kölelik haramdır. Bak haram diyorum ha" demeliymiş. Çünkü bu adamlar iki kelimeye kafayı takmış helal ve haram. Bu kelimelerin olmadığı her hükümde çıkarlarını Kur'an'ın üzerine geçirmiş ve Kur'an haram kelimesini kullanmamış bahanesine sığınmışlar. Kur'an zaten çoğu konuda haram dememiş. Ama siz mantığınızla kötüyle iyiyi, temiz ile pisi ayırt edersiniz. Mesela çöp yemek haram değil ancak siz yememeniz gerektiğini bilirsiniz. Kur'an kölelik sistemini indiği dönemin sosyal yapısını göz önüne alarak sistematik bir şekilde yok etmeyi hedefledi. Fakat Müslümanlar Kur'an ile aynı hedefe kilitlenmedi. Kur'an'ın kölelik sistemine karşı insanlara sunduğu çözümleri size açıklamadan önce Müslümanların inandığı genel (Sözde) İslam Fıkhının bu konudaki yorumlarına bakalım.
  1. Savaş esiri olan bütün erkekler yönetimin takdiriyle öldürülebilir ve bütün erkek ve kadın esirler köleleştirilebilir.
  2. Hür eşler üzerine cinsel partner olarak sayısız cariye alınabilir. Çünkü cariye malikin mülkü olarak ona helaldir. Nikâh olmaksızın satın alma yoluyla ilişkiye girilebilir.
  3. Kişi satın aldığı ve bekâretini gidererek uzun süre ilişkiye girdiği cariyesini de ayıplı olduğu gerekçesiyle geri verebilir.
  4. Kocası razı olsa da olmasa da satılan cariye kocasından boş olur. Onunla ilişkiye girebilir.
  5. Kişi satın alarak mülk edindiği cariyesi ile nikâh akdi yapamaz.
  6. Hür kadınlar mülk edindiği esiri (kölesiyle) evlenemez. Evlenirse geçersizdir.
  7. Cariyelerin kendileri adına tasarruf etme yetkileri olmadığı için evlendirilirken izinlerinin alınmasına gerek yoktur. Zorla evlendirilebilirler.
  8. Kişi kendi cariyesinin her yerine başkasının cariyesinin ön ve arka organları dışındaki bütün vücuduna bakabilir.
  9. Cariyeler hür kadınların yarı haklarına sahiptir.
  10. Cariyelerin kendisi maldır, bu yüzden onun şahsi malı olamaz. Alacağı mehir de malikindir.(Yani cariyenin sahibinindir)
İnanın kalbim ancak bu kadarını yazmaya dayandı. Ben tüm listeyi size vermeye kalksam sayfalarca fıkıh kuralı olduğundan bu, yazımı kitaba dönüştürür. Yukarıdaki İslam fıkhı denilen onurdan ve şereften yoksun kurallar İslam'a ait değildir. İslam fıkhının (hukukunun) kölelik bölümü onursuz İslam şarlatanları (bilginleri) tarafından Kur'an esas alınarak değil, padişahların ve erkeklerin cinsel organları esas alınarak düzenlenmiştir. İşin üzücü tarafı birçok Müslüman İslam fıkhı denilen hukuk kurallarının Kur'an baz alınarak oluşturulduğunu sanmasıdır. Bu büyük bir buhrandır. Birazdan yukarıdaki fıkıh kurallarının Kur'an ayetleriyle nasıl savaştığını size ayetlerle göstereceğim. Ben yukarıdaki maddeleri arka arkaya cevaplandırmaktan ziyade yazımın akışında hepsine tek tek cevap vereceğim. Kur'an'dan ayetleri gördükçe peygamberin aşağıdaki sözlerini daha iyi anlayacaksınız:
 

Ve (o gün) Rasul diyecek ki:"Ya Rabbi! Benim toplumum bu Kur'an'ı yalnızlığa mahkûm etti!" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – FURKAN 30)

Köleliğe karşı olan Muhammed peygambere kendisinin vefatından bir asır geçtikten sonra İslam fıkhı diye, İslam öğretisi diye köleliğin dini bir temele dayandırıldığını muhtemelen Allah gösterecek ve peygamber yukarıdaki cümleyi kuracak. Sadece köleliği kast etmiyorum. İslam'da olmayıp İslam'a enjekte edilen bir milyar kuralı peygambere Allah gösterecek ki o da hesap günü yukarıdaki cümleyi kurabilsin. Peygamberimizin bu sözü söylerken Allah'a karşı boynunu büken Müslümanlara yazıklar olsun. Kur'an'ı bırakıp cinsel organlarının keyfine ayetleri çiğneyip İslam fıkhı adı altında nefislerini takip ede dursunlar. Allah bu dünyada da diğer dünyada da onlara yaptıklarının hesabını soracaktır.

Âlimlerin çoğu yukarıdaki kölelik fıkhını kabul ediyor. Bu kadar çok âlim nasıl yanılabilir?

Şimdi beni iyi dinleyin kardeşlerim. Size niçin âlimlerin çoğunun İslam'ı zelil bir hale sokup bu İslam'dır diye bize kakalamaya çalıştılar bunu anlatacağım. Kulak verin ve hakikatten başka gerçek aramayın. Bu konularda duygusallığa yer yok.

Emeviler tahta geçince iktidarlarına karşı gelen tüm sahabeyi ve âlimlerimizi öldürdü. Peygamberimizin sahabesi Hicr b. Adiy öldürüldüğünde Aişe validemizin bile buna dayanamayıp Muaviye'ye "Hicr'i öldürürken hiç mi Allahtan korkmadın" dediği rivayet edilir. Bu rivayete inanmak zorunda değiliz sadece toplumu aydınlatan insanların siyasi otoritelerce nasıl söndürüldüğünü anlatmak için verdim. Kafanızda canlanması için. Düşünün Halife Ömer, Osman ve Ali Müslümanlarca suikaste kurban gittiler. Daha Ömer hançerlendiği gün İslam gerçek Âlimlerini kaybetmeye ve yerini cahil ve şarlatan âlimlerin almaya başladığı kritik bir kırılma noktasına girdik. Bu maddede şunu söylemeye çalışıyorum. Emevilerden bugüne kadar gelen tüm devletler toplumun gerçek âlimlerini ya öldürdü ya da tehditle susturdu. Korkmayan âlimler öldürüldü. Korkanlar ise sustu. Korkanları suçlamıyorum. Ailelerinin can güvenliğini düşündüler. Bazıları da Rabelais gibi düşündü. Rabelais "Ben hakikat aşığıyım" diyordu, "ama darağacına kadar" diye ilave ediyordu. Emevilerden itibaren gerçek âlimler temizlenmeye başlayınca yerlerine padişah ve kralların yani yöneticilerin bahşişine ve övgüsüne mazhar olacak şarlatanlar geldi. Devlet büyükleri bu tür insanları âlim diye ulema diye topluma sundu. İşte yukarıdaki İslam'da kölelik fıkhını oluşturan onursuzlar bunlar. İnsanların niçin çoğu âlim bu görüşte sorusunun cevabı da bu. Çünkü bugüne kadar ki tanıtılan ünlü âlimlerin hepsi devletlerin topluma dayattığı âlimler. Biz sadece cahilleri tanıdık. Oysaki kandilleri güneş kadar parlak ışık saçan âlimleri bize tanıtmadıkları gibi tarihin tozlu sayfalarına gömmeye de çalıştılar. Yani 1400 yıldır her alim köleliği destekledi ifadesi bir cehaletin ürünüdür. Kölelik yok diyen insanlara Emeviler, Abbasiler, Osmanlı ve nicesinin ne yaptığını kafamda canlandırabiliyorum. Yerine kimleri âlim diye getirdiler biliyor musunuz? III. Murat döneminde İstanbul'da çıkan vebanın sebebi rasathanedir diyen cahil şeyhülislam yapıldı. İsmin büyüklüğüne bakar mısınız! Şeyhülislam. İslam'ın şeyhi/piri/üstadı demek. Osmanlı duraklama devrinde, cahil âlim ilan edilince bilim şeytan ilan edildi ve bu sistemin adı beşik ulemalığı oldu. Osmanlı'nın sonunu getiren sistem. Osmanlı'da bu şarlatanların âlim yapıldığını ve bunlardan kurtulmamız gerektiğini ilk fark eden II. Osman'dı (genç). Bu âlim kılıklı insanların devleti gizliden ele geçirdiğini anlamış ve şeyhülislamı divan üyeliğinden çıkararak Osmanlıyı bu cahillerden kurtarmaya çalışmıştı. Ancak sözde dertleri Allah olan bu mollalar güç ellerinden alınınca bir vampir gibi  II. Osman'ın kanını içtiler.

Neyse yukarıdaki soruya vereceğim cevap şu: İslam'da kölelik yoktur, mürtedi(dinden çıkan kişi) öldürmek yoktur vs.. diyen her alimin sesini kestiler. Çoğunluk çıkar sistemine hizmet ediyordu. Derdi Kur'an olanlar azınlıktaydı ve sesleri çoğunluğun sesi kadar gür çıkmıyordu. Değil mi ki Krallar ve padişahlar harem kurmalıydı. Kur'an'a hizmet eden bir âlim buna izin verir miydi? Asla. Köleliğe ve cariyeliğe karşı olan İslam bir anda kucağında haremi buldu. Sözün özü şu: Mantığı belinin altından daha fazla yukarı çıkamayan yöneticiler köleliği İslam'a cahil ve ruhunu ulufeye satan âlimler aracılığıyla yeniden soktu. Oysaki Kur'an'ın bir amacı da insanları özgürleştirmekti. Tüm putlarından, tüm tanrılarından, tüm sahiplerinden, tüm efendilerinden. Tek sahibin Allah olduğunu anlatmak için inmişti Kur'an. Bu yüzden diyorum ki : Evet, haklısınız. İslam'da sizin âlim olarak gördüğünüz yüz binlerce âlim köleliği ve onun gibi nice yalanı savundu, savunmakta ve savunacak. Çünkü onlar âlim değil. Onlar size inanmak istediğiniz dini anlatsınlar diye özenle seçilmiş insanlar. Yöneticinin övgüsünü ve bahşişini alıp refah içinde yaşayan ve Kur'an'ın tabiriyle ayetleri az bir ücret karşılığı satan insanlar. 1300 yıldır çıkar sisteminin dişlileri olan bu âlimler(!) yalan söylemiş olmaz mı diyorsunuz? Niçin çoğunluğun dinine uyalım? Kur'an atalarınızın dinini terk edin demiyor mu? Kur'an birçok ayetinde insanların çoğunluğunun doğru yolda olmadığını ifade etmiyor mu? Neyse niçin tüm âlimler giderken mersine siz gidiyorsunuz tersine diyenlere cevap vermek istiyordum 2 yıldır. Nihayet bu yazımda nasip oldu. Biz yalnızca Kur'an'ı ve mantığı baz alıyoruz. Bize Kur'an'dan delil getirerek konuşan her âlimi de dinliyoruz. Bu yazdıklarım kendi kendime mağarada düşünürken bulduğum şeyler değil. Derdi Kur'an olan sancısı İslam olan âlimlerden öğrendik ve öğreniyoruz çoğu şeyi. Gelelim asıl konumuza. Kusura bakmayın uzun oldu.

İslam'da kölelik ve cariyelik var mıdır? İslam'ın bu noktada ilkesi nedir?

Arkadaşlar Kur'an tüm dünyaya köleliğin hâkim olduğu ve kölelerin bile bundan kurtulmaya çalışmadıkları ve kabullendikleri bir çağda indi. Kur'an bu noktada sosyolojik kararlar aldı. Allah bu işi sistematik bir şekilde sonlandırmaya çalıştı. Çünkü bu iş içki ve kumara benzemiyordu. Kölelik, Kur'an'a göre bir problemdir. Bu probleme karşı gerçekçi bir plan ortaya koydu. Yani Kur'an köleliğe karşı laf ya da slogan üretmedi çözüm üretti çözüm. Allah Kur'an'ı gönderirken köleliğe karşı savaşı İslam'ın ilk yıllarında Mekke'de başlattı. İşte ayet:
 

Ve ona (iyilik ve kötülüğün) açık seçik iki yolunu da göstermedik mi? (10) Fakat o, (ucunda cennet olan) sarp yokuşu tırmanmak için hiçbir bedel ödemedi. (11) Bilir misin nedir o sarp yokuş? (12) Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır (13) veya açlık gününde (yoksulu) doyurmaktır; (14) (Mesela) yakını olan bir yetimi (15) (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – BELED 10,11,12,13,14,15)

Aslında ayetin de devamını vermek isterdim ama yazı uzamasın. Bakın ey vicdan sahipleri. Vahiy daha ilk yıllarda köleleri özgürlüğe kavuşturmayanları kınıyor. Yukarıdaki surede iyi ve kötüyü ayırt etmenin yolunu insanlara göstermedik mi? diyerek adeta ey muhatap köle edinmek kötüdür. İyi ile kötüyü ayırt et artık demektedir. Ve devamında diyor ki cennete giden yolda sarp bir yokuş var. Bu sarp yokuşu tırmanmanın bir bedeli var ve bu bedeller surenin devamında anlatılıyor. Bu bedellerden ilkini anlatırken köle azat etmekten bahsediyor ve diyor ki cennete giden yolda bir kişiyi daha zincirlerinden kurtar. Böylece o sarp yokuşu tırmanmak için ödemen gereken bedeli ödemiş olursun. Özetle yukarıdaki Beled suresinde Allah, iyi olmanın bedelini ödemek istemeyen, o sıkıntıyı çekmek istemeyenleri eleştiriyor.

Kur'an indiğinde köleliğin kaynakları nelerdi?

  1. Faiz borcu gibi borçlarını ödeyemeyenler köleleştirilebiliyordu.
  2. Haramilik/Eşkiyalık ile baskınlar yapıp hürleri köleleştirmek
  3. Savaşlar
  4. Kölelerin miras ya da satın alma yoluyla ele geçmeleri

Kur'an'ın köleliğin kaynaklarını kurutma planı neydi?

1.  Allah  faiz vb.. borç türlerini yasakladı. Borçlunun borcunu ödemesi için mühlet verilmesini borcunu verecek durumda değilse bu borçtan vazgeçilmesini emretti. Allah bu şekilde köleleştirmenin ilk kaynağını yasakladı. İşte ayet:

Şayet (borçlu) güç durumdaysa, rahatlayıncaya kadar ona vade tanıyın! Eğer bilirseniz, (borcu) bağışlamak sizin için çok daha hayırlıdır. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – BAKARA 280)

2.  Allah Kur'an'da insanların malını, canını, ırzının başka İnsanlara haram etmiştir. Eşkıyalığın içinde hırsızlık gibi bir günah da vardır. Kur'an Haramiliğe (Eşkıyalık) izin vermez ki kaldı ki bunun sonucunda köle edinmeye izin versin. Bu konuda ayet vermeye bile gerek yok. Hepiniz başkasının malının, canının Kur'an ile güvenceye alındığını ve hırsızlığın yasak olduğunu biliyorsunuz. Merak edenler internetten birçok ayet bulabilir. Kur'an bu şekilde köle almayı da yasaklayarak ikinci kaynağı da kuruttu.

3.  Savaşlar. Köleliğin en önemli kaynağıdır. Güçlü toplumlar savaşların büyük çoğunluğunu köle edinmek amacıyla çıkarıyordu. Köle demek mal demek, servet demek, iktidar demekti. Zenginlerin, zenginlik oranı köle sayısına göre ölçülüyordu. Bakalım Kur'an bu konuda ne düşünüyor.
 

Artık inkarda direnip (onu dayatanlarla) savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarına vurun! Nihayet kızışmış bir savaşın sonuna dayandığınızda durmayın, (kalanların) ipini sıkı bağlayın. Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın ki, savaş tüm ağır sonuçlarıyla ortadan kalksın: böyle yapın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MUHAMMED 4)

İşte Allah, işte onun mükemmel ayeti. Bu ne kadar asil bir terbiye. Savaştan sonra tekrar bize saldırmamaları için tedbir almamızı (kalanların ipini sıkı bağlayın) söyledikten sonra ayet ilk olarak savaş esirlerini karşılıksız bırakmamızı emrediyor. Ancak Müslümanlara saldırıp savaş çıkardıktan sonra Müslümanlara verilen zarardan dolayı fidye yani tazminat ile de serbest bırakma hakkımız olduğunu ifade ediyor. Tabi fidye istenen şey para ise bu zengin esirler için olmalı. Fakir esir fidye olarak para vermez bu yüzden fidyesiz serbest bırakılmalıdır. Ancak fidye illa ki para olmak zorunda değil. Nitekim Allah'ın peygamberi Muhammed Bedir savaşında her esiri on Müslüman'a okuma yazma öğretmesi karşılığında serbest bırakmıştı. Bir kısmını da fidyesiz serbest bırakmıştı. Peygamberimiz hiçbir zaman köle almadı. Çünkü Kur'an köleleştirmeye karşıdır. Rasulullah okuma yazmayı yani eğitimi en değerli fidye olarak görüyordu. Kur'an'a göre bırakın köleleştirmeyi esir almak bile hoş karşılanmaz. İşte o ayet:
 

Kıran kırana gerçekleşmiş sıcak bir savaş sonucu olmadıkça, bir peygambere esir almak yakışmaz. Sizler bu dünyanın geçici değerlerini istiyorsunuz; ama Allah (sizin için daha yüce bir değer olan) ahreti istiyor: zira Allah iradesinde pek yüce, işinde hikmetli olandır. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – ENFAL 67)

İşte Müslüman'a izzet ve şeref öğreten bir ayet daha. Bazıları diyor ki bu ayet peygambere geldi. Biz ümmete değil. Bu ayet peygamberi kast ediyor ama ümmetini değil öyle mi? Kur'an peygamberin örnekliğini almamızı istemiyor mu? İşimize gelince peygamber izlenmeli işimize gelince bu ayet sadece ona hitap ediyor öyle mi? Kur'an'da peygambere hitaben söylenen emirler aynı zamanda onun ümmetine de hitap eder. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla ayetleri diyorum bu ayetlere. Peygambere yakışmayan onun ümmetine yakışır mı? İslam bu ayetle savaşta köle ve esir almayı yasaklar ve köleliğin en ana kaynağının dibine dinamit döşer. Bu verdiğim ayetle Kur'an köleliğin üçüncü kaynağını da kurutmuş oldu.

4.  Kölelerin miras ya da satın alma yoluyla ele geçmeleri mevzusu. İşte asıl konuşacağımız konu. Çünkü ateistlerin İslam'da kölelik var demelerine sebep olan bölüm bu. Çünkü bu bölüm doğru bir şekilde okunamıyor. Kur'an köleliği yasaklamadı eleştrisinin sebebi İslam'da bu kölelik şeklinin mutlak bir dille içkinin yasaklandığı gibi yasaklanmamasından kaynaklanır. İnternette bazı İslam vaizlerinin bu bölümü açıklamak yerine ya üstünü örtmeye çalıştıklarını ya da sıvadıklarını gördüm. Çünkü kendileri de Allah'ın miras ya da satın alma şeklinde gerçekleşen köleliği kesin bir dille niçin yasaklamadığını anlamamaktalar. İşte bu bölüm için Allah dilimi açar da size anlatabilirsem İslam'ın köleliğe ne denli realist bir karşı duruş sergilediğini anlarsınız. Kölelerin miras ya da satın alma yoluyla ele geçmeleri mevzusu köleliğin kaynağı değildir. Mevcut yani var olan köleler konusudur. Yani bir köle satın alınıyorsa ya da miras yoluyla sahip değiştirdiyse bu zaten köledir. Bu yeni köle olmamıştır. Yukarıda saydığım üç maddede Allah hür birini köleleştirmeyi yasakladı. Kur'an bu maddeden itibaren var olan mevcut kölelere ne yapılacak onun çözümünü planlamaya ve bunun ile ilgili çözümler üretmeye başlıyor. Batı'nın bugün Afrika ve Mezapotamya'yı sömürüp, ihtiyacı olduğunda organ mafyası aracılığıyla buradaki insanların organlarını çalıp daha sonra medyaya çıkıp "köleliğe lanet olsun İslam köleliği yasaklamıyor" sloganları atıyorlar. Samimiyetsizler. Hadi diyelim İslamiyet köleliği yasaklamıyor. Ey Batı! Sen Müslüman mısın ki Afrikayı hala kölen olarak kullanıyorsun? Hani sen medeniydin ve köleliğe karşıydın? Bugün yaklaşık 19 Afrika ülkesi Fransa'ya yıllık vergi verir. Fransa'nın kolonisidir. Yani köledirler. Allah bunlar gibi sloganla hareket etmez. Laf değil eylem üretir. Şimdi Allah'ın var olan mevcut köleler hakkındaki çözüm planlarını görelim.

  1.  Allah köle stokunu eritmek için yapılan birçok günah için köle azad edilmesini emreder. Bu günahlarda köle azad edilmesi başka günahlarda azad edilmeyeceği anlamını taşımasın. Burada Allah bir üslup bir tarz öğretiyor.
    
          a.  Bozulan yeminler sebebiyle köle azad edilmelidir.
 

Allah, düşüncesizce ağzınızdan kaçırdığınız yeminler hususunda sizi sorumlu tutmaz. Fakat bilinçli olarak yaptığınız yeminlerden sorumlu tutacaktır. Bu tür yeminleri bozmanın karşılığı, kendi ailenize yedirdiğinizin ortalamasıyla on yoksulu doyurmak ya da giydirmek veya bir insanı özgürlüğe kavuşturmaktır; bunu bulamayan kimse ise üç gün oruç tutar. Bozduğunuz yeminlerin kefareti budur: Öyleyse yeminlerinize sadık kalın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MAİDE 89)

          b.  Hata sonucu adam öldürmenin bedeli köle azad etmek ve diyet vermektir.
 

 Ve bir mü'min başka bir mü'min'i asla öldüremez; hataen olursa o başka. Bir mü'min'i hata ile öldüren kişi ise, mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturur ve maktülün yakınlarına diyet öder; eğer onlar diyeti bağışlarlarsa, o başka. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 92)

Ayete bakar mısınız! Hata ile öldürme sonucu başkasını diriltme koşulu getiriliyor. Kölelikten azade olmak dirilmektir. Yukarıdaki ayette öldürülen kişinin ailesi diyeti istememe hakkını bile elde ederken aynı hak köle azad etmeyebilir şeklinde verilmiyor. Müslüman için bu ayet her şeyi açıklamıyor mu?

         c.  Araplarda zıhar diye bir gelenek vardır. Bu kötü mantık bugün bile insanların zihinlerinde vardır. Bunun kefareti köle azad etmektir.
 

Ne ki "Sen bana annem kadar haramsın" diyerek eşlerinden ayrılanlar, ardından da söylediklerinden geri dönen kimseler var ya: işte onların (kefareti) eşler birbirine yaklaşmadan önce bir köleyi özgür kılmaktır. Size yönelik ilahi uyarı budur. Ve Allah bütün yaptıklarınızdan ayrıntısıyla haberdardır. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MÜCADİLE 3)

2.  Allah köle stokunu eritmek için uyguladığı ikinci çözüm yolu zekâttan köle azadı için pay ayrılmasıdır. Ayete bakalım:
 

Zekâtlar yalnızca yoksullara ve düşkünlere, bu işi yapan görevlilere ve kalpleri kazanılacak kimselere; özgürlükleri elinden alınanlar ve borç yükü altında ezilenler için, Allah yolunda gösterilen her türlü faaliyet ve yolda kalmışlar için verilir: bu Allah'ın koyduğu bir kuraldır. Ve Allah her şeyi bilir, her hükmünde tam isabet sahibidir. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – TEVBE 60)

Bazıları kalkıp "burada köle azadı için zekât verin demiyor sadece zekat verin diyor" deyip bir itirazda bulunabilir. Ben de ona şunu soruyorum: Zekâtı köle ne yapacak? Sahibi onun yiyecek ve giyecek ihtiyacını gideriyor. Kendisine spor araba alsın diye mi zekât veririz? Sahibi ona verilen zekâta el koymaz mı? Biraz mantıklı düşünmek lazım. Allah'ın burada kastı köle özgürlüğüne kavuşsun diye zekât verin de sahibine verip kurtulsun. Aynı isteği Allah Bakara 177'de de yapar. Kölelerin kendi özgürlüklerine kavuşmaları için maldan infak etmemizi ister. Peki Köleyi emrinde bulunduran Müslüman, bir kölenin verdiği parayı kabul etmeyip köleyi özgürlüğüne kavuşturmayı reddetme hakkı var mıdır? Tabii ki yoktur. Bununla da ilgili de (sözde) Müslümanlar cingözlük yapmasın diye tedbir amaçlı ayet inmiştir. O ayeti 3 numaralı madde de vereyim.

3.  Kölelikten ayrılmak isteyen bir insanı sahibi engelleyemez. Onunla sözleşme yapıp onu bırakmak zorundadır. İşte can alıcı ayet budur: Nur 33
 

Ama evlenmeye bir türlü imkân bulamayanlar, Allah lütfundan kendilerine (bir fırsat) tanıyıncaya dek iffetlerini korusunlar! Öteden beri mülkiyetinizde bulunan esirlerden (kölelerden) azatlık sözleşmesi yapmak isteyenlere gelince: eğer onlarda bir liyakat görüyorsanız, onlarla sözleşme yapınız; üstelik onlara Allah'ın size (emanet) olarak verdiği maldan bir miktar da veriniz (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NUR 33)

Bu ayete göre özgürlüğünü isteyen köleye özgürlüğü verildiği gibi iş buluncaya kadar geçimini temin edecek bir miktar para da verilmesinin gerekliliği vurgulanır. Allah hür bir insanı köleleştirmeye karşı çıktı ama niçin mevcut olan kölelere artık hürsünüz demedi, mevcut köleliği niçin içki ve kumar gibi kesin bir dile yasaklamadı sorusu bu ayette gizli. Yazının devamında açıklayacağım.

Şimdi şu notu düşmek istiyorum. İslam'da mevcut olan köle stoku eritilirken. Kölelik eski vasıflarını da kaybetti. Köle kul olmaktan bedavaya çalışan işçiye dönüştü. Sahibi köleyle ilgili Tanrısal tasarruflara sahip değildi artık. Efendi eşittir Tanrı modeli kaldırıldı. Kölenin istediği insanla evlenme özgürlüğü geldi. Sahibi kölenin yaşam hakkını artık elinde bulundurmuyordu. Sahibi kölesiyle evlenmediği takdirde onun cinselliğinden artık yararlanamadı. Bunları bir yanlış anlamayı düzeltmek için yazma gereği duydum. Kur'an'a inanan bir Müslüman kendini kölenin Tanrısı olarak göremezdi. Çünkü bu şirk olurdu. Yani kölelik sistemi her açıdan Kur'an'ın tüm ayetlerine aykırı.  En azından peygamber yaşıyorken Müslümanlar'ın kölelerine kendileriyle eşit haklara (bırakıp gitmesi hariç) sahip biri olarak baktığına eminim. Hz. Muhammed daha peygamber bile değilken kölesi Zeyd b. Haris'i oğlu gibi yetiştirdi. Ancak Peygamberin vefatından sonrası için aynı düşünceye sahip değilim.

Kur'an niçin köleliği kesin bir dille yasaklamadı?

Sebebi sosyolojik. Borca dayalı köleleştirmeyi Bakara 280 ile yasakladı. Haramilik/Eşkiyalık ile baskınlar yapıp hürleri köleleştirmek zaten Kur'an'ın tüm ayetlerine aykırı. Savaş sonucu köleleştirmeyi ise Muhammed 4'te ve Enfal 67'de yasakladı. Yani bir Müslüman asla bir insanı köleleştiremez. Hür insan Kur'an'a göre köle yapılamaz. Kur'an bunları yasaklar. Ancak mevcut durumda bulunan köleliği de kaldırmamıştır. Tüm tartışmaların sebebi de budur. Köleleri bir havuz gibi düşünün. Kur'an bu havuza kaynak olan vanaları kapattı. Ardından havuzun giderlerini hafifçe açıp süreç içinde köle havuzunun bitmesini bekledi. Kur'an'ın çözüm sistemi buydu. Tabii peygamber sonrası Müslümanlar köleliği devam ettirdiler. Ancak bu Kur'an'a açıkça muhalefet etmelerinden dolayıdır. Kur'an'ın hedeflediğini Müslümanlar ıskalamak istedi. Peki, niçin bunu bir sürece yaydı? Niçin içki gibi kesin bir dille mevcut kölelerin özgürleşmesine dair bir hüküm vermedi? Bu sosyolojik bir problem ve insan içki gibi bir nesne değildir. Kölelik sistemi binlerce yılda oluşturulmuş ve homo sapiens'in en büyük günahlarından. Şu halde onu yok etmek de birkaç yılda olamazdı. Şöyle düşünün demokrasi, homo sapiens'in tecrübe ve birikimiyle yüz binlerce yılda oluşan bir sistem. Ben desem ki herkesin krallık sistemini meşru gördüğü 3 bin yıl önce biri kalkıp demokrasiyi ilan etseydi ne olurdu? Tabii ki saçma olurdu. Toplumun alışkanlıkları sosyolojik kabullenmeleri var. Toplum bu yeniliğe karşı direnecekti. Toplumun buna hazırlanması, dönüşmesi, kabullenmesi adım adım olur. Toplumsal gelişimlerin aniden olmadığını en iyi bilen toplum bilimciler ve siyasetçilerdir. Türkiye 1923'te Cumhuriyet'e geçişte ne kadar zorlandıysa 2017'de Başkanlık Sistemine geçişte o kadar zorlandı. Toplum alışkanlıklarını bırakamıyor. Allah toplumu hazırlamadan, köle sahiplerini hazırlamadan, köleleri hazırlamadan kölelik sistemine son verseydi birçok insan zarar görecekti. Bu zararlar neler? Kölelik bir ticaretti ve toplumun bir kısmı bu işten geçimini sağlıyordu. Onlar zarar görecekti. Köle sahipleri köleleri olmadan hayatlarını nasıl devam ettirebileceklerini, o işleri nasıl yapabileceklerini henüz bilmiyordu. Köle sahipleri zarar görecekti. Yanlış anlamayın bu onları savunduğumdan değil. Ancak o dönem bu toplum tarafından bugün olduğu gibi yanlış görülmüyordu. Köleler aniden serbest bırakılsaydı o günün ekonomik faaliyetlerine göre işsiz kalacaklardı. Peki sadece işsiz mi? hayır aynı zamanda evleri de olmadığı için evsiz de kalacaklardı. Parasız ve evsiz öylece sokaklarda bulacaklardı kendilerini. Amerika'da böyle olmadı mı? Amerika İngiltere'nin sömürge kolonisi olmaktan kurtulduğunda kölelere vaad ettiği özgürlüğü savaş bitiminde verdi. İlk hafta bunu kutlayan köleler bir hafta sonra evsiz ve işsiz bir şekilde sokağa atıldıklarını anladıklarında tekrar köle olmak için sahiplerine geri döndüler. Yani anlayacağınız bu toplumsal yara süreç içinde azar azar köleliğin eritilmesiyle çözülebilecek bir sorundu. Hem köleler, hem sahipleri yavaş yavaş bu duruma adapte olmalı, toplum adım adım dönüştürülmeliydi. Kur'an'ın köleler hakkında aceleci davranmayıp yeni kölelerin oluşmasına mani olması ve var olan kölelerin ise sistematik bir şekilde özgürleştirilmesi metodu Kur'an'ın bir insan ürünü olmadığının en büyük kanıtı. Kur'an'ı Hz. Muhammed yazsaydı dininin yayılması adına tüm kölelere özgürlük vaad ederdi tıpkı Amerika'da savaşı kazanmak adına tüm kölelere özgürlük vaad eden George Washington gibi. George Washington köleliğin bir anda bitirme mantığının yaratacağı toplumsal hasarı hesaplayamadı. Ama Allah bunu Washington'dan 1200 yıl önce hesaplamıştı. Kölelik sistemine entegre olmuş toplumlar ancak her seferinde zincirin bir halkası sökülerek dönüştürülmeli, alıştırılmalı ve hazırlanmalıydı. Kur'an'da bunu yaptı. Günahlara karşı sürekli köle özgürleştirme metodu gerçekçi bir yaklaşımın ürünüydü. Kur'an, toplumu ve köleleri daha büyük bir yaraya  dönüştürmeden bu fikre hazırladı. Böylece mevcut köleler sorunu çözülecekti. Nur 33'e geri dönelim.
 

Öteden beri mülkiyetinizde bulunan esirlerden (kölelerden) azatlık sözleşmesi yapmak isteyenlere gelince: eğer onlarda bir liyakat görüyorsanız, onlarla sözleşme yapınız; üstelik onlara Allah'ın size (emanet) olarak verdiği maldan bir miktar da veriniz (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NUR 33)

Nur 33 Kur'an'ın, topluma zarar vermeden bu kölelik belasından insanları aşama aşama kurtarmaya çalıştığının en büyük delilidir. Kendisine iş bulacağını, ev bulacağını kısacası özgür olduğunda yaşama devam edebileceğini düşünen köleler sahiplerine ben ayrılmak istiyorum deyip sözleşme isteyebilirler. Bu noktada Kur'an diyor ki siz de onlara bir miktar para vererek gönderin ki onlar da özgür hayata adapte oluncaya kadar kendilerine bakabilsinler. Kur'an aniden köleliği kaldırmamasının gizemi bu ayette saklı demiştim. Köle kendini hazır hissettiği anda Müslüman olan sahibi onu bırakmakla görevlidir. Sahip diyorum ama bu kavrama mecbur kaldığım için. Doğru ifadeyi bulamadım. İslam'da Allah'tan başka sahip yoktur. Bu yüzden Müslüman bir adamın kölesi olamaz. Köle yerine bedava işçi desek daha doğru olacak. İslam'dan önce köle olanlar, İslam'dan sonra bedava işçi statüsüne geçtiler. Bu da köleliğin başka çeşididir ve bu kölelik bugünün dünyasında milyonları buluyor. Evine sadece ekmek parası götürmek için bir gün boyunca çalışan insanlar kapitalist sistemde adı konulmamış kölelerdir.

Kur'an, mevcut kölelere aniden özgürsünüz deyip evsiz ve işsiz bırakmadığı gibi bu köle sistemine adapte olmuş toplumdan (köle sahipleri, köle tüccarları vs..) bu sistemi yavaş yavaş kaldırmaya çalışmıştır. Bazılarınız niye o zaman köleler bitmedi? Allah'ın sistemi işe yaramıyor mu? diyebilir. Bu haklı bir tenkit de olur. Buna da cevap verdim aslında. Peygamberin vefatından sonra Kur'an'ın sistemi terk edildi. Kimse köleliğin menfaatlerinden vazgeçmedi. Yukarıda verdiğim İslam fıkhının kölelik kurallarını görmediniz mi? Kur'an ne diyor İslam fıkhı ne diyor? Sözde İslam fıkhı " Savaş esiri olan bütün erkekler yönetimin takdiriyle öldürülebilir ve bütün erkek ve kadın esirler köleleştirilebilir." diyor. Ancak Kur'an'da Muhammed 4 ve Enfal 67 bunun tam tersini söylüyor. Allah'ın düşmanları Allah'ın kitabını değiştiremedi ama Müslüman zihinleri Kur'an'dan uzaklaştırmayı iyi bildi. Kendi dinlerini hadis ve fıkıh üzerinden yeniden inşa ettiler. Müslümanlar, Kur'an'ın köleliği bitirme planlarını takip etseydi peygamberimizden 150 yıl sonra köle möle bu coğrafyada kalmazdı.

İslam'ı bu noktada eleştiren insanların anlamadığı bir nokta var: Kur'an'da köleler ile ilgili hükümler var ancak köleleştirme Kur'an'ın yasakladığı bir olaydır. Bu iki kavram karıştırılıyor. Kölelerin tüm dünyanın üçte birinden fazla olduğu bir dönemde inen Kur'an, onlar hakkında hüküm vermese miydi? Bu çok saçma olurdu. Kendi çağına hitap etmeyen bir Kur'an olabilir miydi? Kur'an'a dün inmiş muamelesi yapılmamalı. Kur'an her çağa bir sunumu olduğuna inandığım bir hitaptır. O dönemde mevcut köleler için de düzenlemelerin Kur'an'da olması gayet normaldi. Bu düzenlemelere bakıp Kur'an köleliği desteklemiş demek akılsızca bir iddia olur. Kur'an eşcinseller hakkında da hükümler getirmiştir. O halde Kur'an eşcinselliği de destekliyor diyebilir miyiz? İndiği çağda da bu çağda da dünya kölelerle dolu ve onları görmezden gelemezdi kutsal kitabımız. Bugün Hindistan'da bir gün boyunca 1 dolar için çalışan insan köle değil mi? Kölelik bitti mi gerçekten?

Kur'an'da Cariyelik

Bu konunun da istismar edilmesi bıkkınlık verdi. Kur'an'ın kölelik sistemine karşı olduğu ve çözüm olarak iki yol sunduğunu size anlattım. İlki yeni insanların köleleştirilmesinin yasaklanması ikincisi ise köle olanların aşama aşama topluma kazandırılırken, köle sahiplerinin ve tüccarlarının ve bu işten ekonomiyi döndüren her kesime de bu sistemi peyder pey bıraktırmak. Kur'an'da cariyelik yoktur. Sınırsız cariyelik de yoktur. Çünkü Kur'an evli olmayan herkesin zina ettiğini söyler. Peki, Kur'an'da cariyeliğin olduğunu iddia eden İslam âlimleri bunu hangi kelimeye dayandırıyordu? O kelime şu: "Ev mâ meleket eymânukum" bu ne demek? Doğrusunu isterseniz bu kelimenin ne anlama geldiğini kimse tam bilmiyor. Çünkü bir mecaz. Soyut bir ifade. Anlamı "sağ elleri altında bulunanlar" ya da "yeminlerinizin hak sahibi oldukları" diye çevirebiliriz. Sağır duymaz uydurur misali geçmişteki âlimler ve Elmalılı Hamdi yazır bu kavrama cariye anlamı yükler. Ancak buna delil yoktur. Bu soyut bir ifadedir ve emin olun bu mecazın henüz neyi kast ettiği yüzde yüz söylenemiyor. Ama ipuçlarımız var. Bu sağ ellerimizin altında bulunanların normal bir evlilikle evlendiğimiz kadınlar olmadığını yani farklı bir kategori olduğunu biliyoruz. Nisa 3, 24 buna örnektir. Kur'an'da yanılmıyorsam 15 yerde bu kavram geçer. Başlayalım bu kelimenin mantıklı bir anlamını bulmaya. Erkekler hiç onların hoşuna gidecek olan cariye kavramını vermemi beklemesin. Çünkü bu "Ev mâ meleket eymânukum" kelimesinin cariyelikle bir alakası yoktur. Allah köle ya da cariye demesini bilmiyor muydu da bu mecazı kullandı? Allah Kur'an'da kaç yerde köle kavramını kullanıyor zaten. Nisa 3, 24 vs.. ayetlere gelince Allah köle kelimesinden sıkıldım deyip bu sefer "Ev mâ meleket eymânukum" mı kullanayım dedi? Bu isabetli bir yorum değil.
 

Ve eğer yetimlere, adil davranamamaktan korkuyorsanız, o zaman size helal olan diğer kadınlardan (biriyle evlenin); (hatta) ikişer, üçer ve dörder… Ama onlara adil davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir taneyle ya da elinizin altındakilerle (yetinin)! Altına girdiğiniz sorumluluğu ihlal etmemeniz açısından en uygun yol budur. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NİSA 3)

Bu ayet meşhur çok eşlilik tartışmasına sebep olan ayettir. Birden fazla eşi olduğunda adil davranamayacağından korkan insanlara "o zaman bir taneyle ya da elinizin altındakilerle (yetinin)! " emrini veriyor Allah. Bu ayetten anlıyoruz ki "ya da" ifadesinden dolayı "elinizin altındakilerle" ifadesi ile normal bir eşten bahsedilmiyor. Çünkü "bir tane kadın ile ya da elinizin altındaki kadın ile yetinin" diyor. Sırf normal eş kast edilmiyor diye burada olsa olsa cariyeyi kast ediyor deyip basmışlar tefsirlere cariye kelimesini. Ama bir dakika Ahzab 50'de bir ipucu var.
 

Sen ey peygamber! Biz sana mehir bedellerini verdiğin eşlerini; savaş esirleri arasından sağ elinin altında bulunan kimseleri; seninle birlikte göç etmiş bulunan amca ve hala kızlarını; ve kendilerini Peygamber'e (mehir bedeli istemeksizin) sunan ve peygamberin de kendilerini nikahlamayı kabul ettiği mü'min kadınları – ki bu yalnızca sana hastır, diğer mü'minler için değildir- helal kıldık. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  AHZAB 50)

Bu ayetten de öğreniyoruz ki: "Ev mâ meleket eymânukum" yani sağ elinin altında bulunan kimseler ile savaş esirleri kadınlar kast edilmekte. Bu noktada bu kavrama cariye yani kadın köle anlamını vermek Kur'an'a aykırıdır. Çünkü Muhammed suresi 4'te Allah savaş esirlerini köleleştirme adetine son vermiş, Enfal suresi 67'de de bir peygambere esir almak yakışmaz diyerek bu tür bir eylemin Müslüman'a yakışmayacağını ifade etmiştir.  O halde bu kavramla ne kast ediliyor? Elimizde şu ipuçları var:
 

  1. sağ elinin altında bulunan kimseler ile normal kadınlar bahsedilmiyor. (Nisa 3)
  2. sağ elinin altında bulunan kimseler ile savaş esiri kadınlar kast ediliyor (Ahzab 50)
  3. Muhammed 4 ile ve Enfal 67 ile savaş esirlerinin köleleştirilmesi de yasak

Yukarıdaki üç verinin ışığında şu sonuca varabiliriz: sağ elinin altında bulunan kimseler ile kast edilen savaş esiri olup evlenilen kadınlardır. Yani savaş esiri olarak alınmış ve kadının da isteğiyle evlenilmiş kadınlar. Eee hani Kur'an'da Müslümanlar'a esir almak yakışmazdı? Bu yorumun ne kadar isabetli oldu? diyeceksiniz. Siz demeden ben anlatayım. Müslüman'a esir almak yakışmaz. Muhammed 4'te "Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın" diyor. Savaştan sonra bu esirler bırakılmadan evvel yapılan evlilikten bahsediyor. Bu yüzden söylediklerimle çelişmedim. Savaş bittikten 1 dk sonra esirler bırakılmıyor herhalde. Karşı tarafın tekrar saldırmayacağından emin olmak için bir süre misafir ediliyordu esirler. İşte bu zaman zarfında evlenme isteği olanlar için bir fırsat oluyor. Ama şuna dikkat! Kadın esirlikten serbest bırakılmadan önce evlilik kararını kendi vermeli. Zorla evlilik olamaz. Çünkü savaş sonrası esirler köle değildir. Kendi iradeleriyle evlenmek isterlerse evlenirler. Kur'an bu tür evlilikleri "Ev mâ meleket eymânukum" ifadesi ile karşılıyor diye düşünüyorum. Tabi bu sonuç mutlak değildir. İleride biri daha iyi, makul ve daha mantıklı bir fikir ortaya atarsa kabul ederim. Ancak cariye fikrini kesinlikle Muhammed 4 çürütüyor. Bu konuda Nisa 24 ve 25'i muhakkak sizinle paylaşmalıyım. Yukarıdaki İslam fıkhı denilen kuralların kalan kısmının Kur'an'a aykırılığını görmeniz için de yararlı olacaktır.
 

Meşru şekilde hakkını vererek sahip olduklarınızın dışında, bütün evli kadınlar (da haramdır) Bu Allah'ın size talimatıdır. Bunların dışındakilerin tümü, mal varlığınızdan bir kısmını vererek istemeniz, gayr-ı meşru bir ilişkiyle değil de evlilik bağı yoluyla almak şartıyla size helaldir. Kendilerinden yararlandığınız kadınlara mehirlerini bir yükümlülük olarak tastamam verin! Bu yükümlülüğün tesbitinden sonra, başka bir şey üzerinde uzlaşmanızda sizin için bir sorumluluk yoktur. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NİSA 24)


Burada yine "Ev mâ meleket eymânukum" ibaresi kullanılıyor. Sözde İslam fıkhına göre "Cariyelerin alacağı mehir de malikindir.(Sahibinindir)" Ancak yukarıdaki ayet ne diyor? "Kendilerinden yararlandığınız kadınlara mehirlerini bir yükümlülük olarak tastamam verin!" Ayrıca yukarıdaki ayette evlilik bağı dışındaki her tür ilişki gayr-ı meşru ilan edilmiştir. Şu halde nikah akdi yapılmamış esir kadınlar (cariyeleştirilmiş) nasıl oluyorda meşru oluyor İslam fıkhına göre? Birde sınırsız cariye nasıl oluyor? Kur'an'ın neresinde sınırsız kadın ile ilişkiye girilebilir diyor?  Yukarıdaki ayette evlilik bağı dışındaki her tür ilişki gayr-ı meşru ilan edilmiştir. Bu da cariyeliğin gayr-ı meşru olduğuna delildir.
 

Aranızdan her kimin durumu, hür bir mü'min kadın ile evlenmeye elvermezse, o meşru şekilde sahip olduğunuz mü'min kızlardan birini alsın; Çünkü Allah sizi (toplumsal statünüzle değil) imanınızla değerlendirir; (zaten insan olarak) siz birbirinize denksiniz. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NİSA 25)


Bu ayette de durum yine "Ev mâ meleket eymânukum" Bu ayette "sağ ellerinizin altında bulunan" kızla sizin ve başka birinin Allah katında farkının olmadığı, insanların farkı imanla attığını anlatan ayettir. Şahsi fikrim şu: Peygamberimizin döneminde "Ev mâ meleket eymânukum" denilen kadınlarla evlenme  hür kadınlarla evlenmek kadar saygın görülmüyordu. Savaş esiri olarak alınan kadını cariye yapmayıp da evlenen erkekler, o kadınları hür kadınların seviyesinde görmüyordu. Bu yüzden Allah bu kadınlara ne hür ismini veriyor ne cariye. Bu yüzden bunlar için farklı bir kategori oluşturuyor ve bir kavram ortaya atıyor "Ev mâ meleket eymânukum" Tabii yanılıyor olabilirim. Bu kavramın henüz yüzde yüz neyden bahsettiğini anlamış değilim. Kafam bu kavram hakkında net değil. Bu kavramın kullanıldığı ayetleri bu yüzden çok net anlayamıyorum. Bu kavram hakkında daha net birşeyler bulursam sizinle paylaşacağım.

Son olarak savaş sonrası kadının acizliğinden yararlanıp onunla zorla evlenmek şerefe ve onura aykırıdır. İnsanlık için bir utançtır. Bugün Suriye'deki zor durumu fırsat bilen bazı illerimizdeki erkekler 14, 15 yaşındaki kızları babalarından satın alıyor. Çünkü aile aç ve mağdur. Bu insanlarla benim inandığım din kesinlikle farklı.  Biz yardım elimizi uzatıyoruz diye de açıklama yapmıyorlar mı?  Bu onursuz insanlar yardım elini değil cinsel organlarını uzatıyor onlara. Sonra aynada kendi yüzlerine bakacak kadar haysiyetini yitirmiş bu tipler Kur'an'a cariyeliği sokmaya çalışan tipler. Ama merak etmeyin bu dünyada bir gün gelecek ve başka birileri de o insanlara anladığı anlamda yardım elini uzatacak (!) say ki bu dünya da olmadı. Diğer dünyada tıpkı onun uzattığı yardım eli (!) ona uzatılacak. Allah adildir.
 



 
Görüntülenme 2,619
Yayın 12 Ağustos 2017

Arkadaşlar başka yazılarımda belirttiğim gibi İslam'ın tek ve ana kaynağı Kur'an'dır. Dinimizde bir görüşün olduğu iddia ediliyorsa buna Kur'an'dan delil getirilmesi zorunludur. Bu işin başka yöntemi yoktur. Allah'ın kitabına dayandırılmayan her dini görüş batıldır. Recm, zina ettiği düşünülen evli kadının ve erkeğin taşlanarak öldürülmesi uygulamasıdır.-- Bazı yerlerde ise kişinin yüzde 75'inin toprak altına gömülüp geri kalan baş ve boyun bölgesinin taşlanarak öldürülmesidir. Öldürülme olayı çoğu zaman akşama kadar sürer. Recm, değil İslamla, insanlıkla bile açıklanamayan bir canilik ve psikopatlıktır. Recm'in kaynağı Kur'an değildir. Ne sonsuz merhametli olan Allah bu vahşiliğe onay verebilir ne de âlemlere rahmet olduğu söylenen Hz. Muhammed bu vahşiliğe onay verebilir. Peki bu nereden çıktı? Bu, hadis adı verilen aslında peygambere iftira olan rivayetlere dayanır. Hatta Allah'ın düşmanları bu hadislerin (rivayetlerin, masalların) içine peygamberimizin de recm uyguladığı yalanını sokmayı başarmışlardır. Kendi peygamberine caniliği yakıştıran başka ümmet var mıdır acaba? Eğer Müslümansanız ve Kur'an'a iman etmişseniz asla ama asla Allah'ın peygamberinin böyle bir vahşete izin vermeyeceğini bilmelisiniz. Bu Hz.Muhammed'e iftiradır. Peygambere ve İslam'a recmi yakıştıranlar Allah'ın kitabı Kur'an'a savaş açmış olurlar. Çünkü Kur'an zaten zina eden insanlar hakkında hükmünü vermiştir. İlk olarak recm iddiasını dillendiren uydurma hadislere bakalım sonra da recmi çürüten ayetlere.
 

Ebu Hureyre şöyle demiştir: Sizler Rasullullah’in huzurunda bulunduğunuz sırada birden bedevilerden bir adam ayağa kalktı ve;
-Ya Resulullah! Benim için Allah’ın kitabı ile hükmet! Dedi. Akabinde ona muhasımı olan kimsede ayağa kalktı ve:
-Ya Resulallah! Hasmım doğru söyledi. Sen onun için Allah’ın kitabı ile hükmet, ve söz söylemek üzere bana izin ver! dedi. Peygamber(s.a.v)’de ona:-Sözünü söyle buyurdu. O da şöyle dedi:
-Benim oğlum, bu Arabinin yanında asif, yani ücretle çalışan bir kimse idi. Oğlum bunun karısı ile zina etmiş. İnsanlar bana oğlum üzerine taşlanmak cezası olduğunu haber verdiler. Ben bu adama oğlum adına yüz koyun ve birde cariyeyi fidye vererek oğlumu bu cezadan kurtardım. Bundan sonra ben bu meseleyi ilim ehlinden sordum. Onlarda bana onun karısı üzerine taşlama cezası düştüğünü, benim oğluma da ancak yüz değnek vurulma ile bir yıl gurbete sürgün edilmek üzere, ceza olduğunu haber verdiler! dedi. Resulullah’da:
-Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki ben sizin aranızda elbette Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ile koyunları kendi sahibine geri veriniz. Senin oğluna gelince: onun üzerinde yüz değnek cezası ve bir yıl gurbete sürgün edilme cezası vardır, buyurdu. Bundan sonra Eslem kabilesinden bir adam olan Unes’e de:
- Sana gelince ya Uneys! Sende bu adamın karısına git tahkikini yap, eğer kadın suçunu itiraf ederse onu recm et buyurdu. Ravi: Uneys o kadına gitti, kadının suçunu itiraf etmesi üzerine, Uneys ona taşlama cezası uyguladı demiştir. (Buhari : 15.c / 7107s. ; Müslim : 5.c / 1697.N ; Tirmizi : 3.c / 1457.N)

Peygamberin recm uygulamasını emrettiği iddia edilen toplam dört olay var. Yukarıda ki onursuz rivayete göre peygamber erkeğe 100 değnek vuruyor kadını ise recm ediyor. Bu rivayete göre peygamberimiz sadece recm adlı psikopat uygulamaya izin vermiyor aynı zaman da sadece kadına uygulanmasını emrederek kadın ırkçılığı da yapıyor ve büyük bir adaletsizliğe imza atıyor. Bunlardan birini daha size aktarayım da Hz. Muhammed'e iftira nasıl atılır görün.
 

Abdullah İbn Ömer şöyle haber verdi: Resulullah’a zina etmiş bir Yahudi erkeği ile bir Yahudi kadını getirildi. Bunun üzerine Resulullah Yahudilerin yanına kadar gidip:
-Sizler zina edenlerin üzerine Tevrat’ta ne cezası buluyorsunuz? diye sordu. Onlar:
-Biz zina eden erkek ile kadının yüzlerini karartır, onları bir hayvan üzerine yükler, yüzleri biri birinin aksine gelecek suretde oturtup ve böylece onları dolaştırıp teşhir ederiz dediler. Resulullah:
- Eğer doğru söyleyenler iseniz Tevrat’ı getirin buyurdu. Onlar Tevrat’ı getirdiler ve onu okumaya başladılar. Nihayet “recm” ayeti üzerine koydu da iki eli arasını ve arkasını okudu. O sırada Resulullah ile beraber bulunan Abdullah ibn Selam Peygamber’e : ona emret de elini kaldırsın dedi. Genç elini kaldırdı. Birde baktılar ki “recm” ayeti elinin altındadır. Resulullah zina eden erkek ve dişi yahudilerin “recm” edilmelerini emretti. Onlar da “recm” olundular. (Buhari :14.c. / 6670 s. ; Müslim : 5.c. / 1699.n.)

Buhari ve Muslim Allah Resulüne iftira etmekten hiç utanmamış olabilirler. Belki de rivayet ettikleri bu hadisleri hiç okumadılar. O denli ciddiyetsizler. Buhari, Muslim ve Tirmizi  yukarıdaki hadisleri naklederken hadislerdeki saçmalıkları görmemiş olabilirler. Ama size soruyorum. Biri karşınıza geçip ayet okuyacak ve parmağıyla bir kelimeyi kapatacak eğer siz geri zekalı değilseniz bu işte bir dümen olduğunu anlarsınız. Yukarıdaki hadis 5 yaşındaki bir çocuğu kandırmak için hazırlanmıştır. Ha bir de Buhari ve Muslim'i. Peygamberimiz niçin yahudilerin işine müdahale ediyor? Ayrıca adamlar peygamberden böyle bir talebi olmamışken. Bir başka sıkıntı Allah'ın peygamberi Kur'an ile hükmetmiyor Tevrat ile hükmediyor. Bu olacak şey midir? Kur'an Allah'ın peygamberine demiyor mu "de ki sizin dininiz size benim dinim bana" Peygamberini bir cani olarak lanse eden bu insanlar aynı tavrı Halife Ömer'e karşı da işliyorlar. İşte rivayet.
 

"İleride bazı kişiler çıkacak ve recm cezasını Kuran’da bulmuyoruz diye recmi inkâr edeceklerdir. İşte bu kişiler okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklardır. Eğer halkın “Ömer, Kuran’a ilave yapıyor” demesinden korkmasam, bu recm ayetini Kuran’a yazardım." (Buhari 93/21; Müslim Hudud 8/143; Ebu Davud 41/1)

Gördüğünüz gibi Buhari, Müslim ve Ebu Davud'a göre Kur'an şu an eksiktir. Halbuki bakın Kur'an ne diyor:
 

"Elbette bu uyarıcı mesajı kaynağından indiren Biziz; onun koruyucuları da kesinlikle yine Biz olacağız, Biz!" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – HİCR 9)

Kur'an kendisini koruyanın Allah olduğunu ifade ederken Buhari, Müslim ve Ebu Davud'a göre Kur'an eksiktir. Peki yukarıdaki rivayette başka hangi hata var? Halife Ömer tarihi verilerden öğrendiğimiz kadar Allah'tan başkasından korkmayan bir insandı. Ama bu rivayette Allah'ın ayetlerini toplumdan korktuğundan eklemiyor. Allah Kur'an'da "Allah'ın ayetlerini saklayandan daha zalim kim olabilir ?" demiyor mu? Recm hükümlerinin ayet olduğunu bilen Ömer nasıl insanlardan çekindiği için hakikati saklar? Bu nasıl bir iftiradır. İşte bir hadis derleyicisi daha:İbn Mace. Bu hadis derleyicisi ancak bir çocuğun inanacağı bir hadisi ya uyduruyor ya da uyduran insanlardan metni okumadan alıp kitabına ekliyor ki bu ikincisi daha vahim. Bunun için Aişe validemize iftira etmekten de çekinmiyor.
 

“Recim âyeti ve büyüklerin on defa süt emmeleri konusunda âyet inmişti. Bu âyet, karyolamın altında bir sahifede yazılıydı. Resulullah vefat edince biz onunla meşgul olduk, o sıralarda bir hayvan (keçi) gelip onu yedi.” (İbn Mace, Nikah, 36).

Yukarıdaki rivayete gülsek mi ağlasak mı? İbn Mace ve diğer hadis derleyicilerinde bir çocuğun zekası var. Çünkü kendileri bu masallarla tatmin olmuşlar. Ama gel gör ki bugün bu insanlar alim olarak kabul ediliyor ve alim gibi hürmet görüyor. Şimdi İbn Mace'nin iftiracılara inanarak (en iyi ihtimalle) kitabına aldığı yukarıdaki rivayeti basit mantıklarla çürütelim. Arkadaşlar Kur'an'ın her ayeti indiğinde hem Resulullah hem de onlarca hatta ilerleyen zamanlarda yüzlerce hafız aynı anda ezberliyordu. Yani Kur'an ayetleri derilere, kemik üstlerine vs.. yazılıyordu ama yazılı metne ve tek bir kişiye güvenilmediğinden aynı anda onlarca hafıza ezberletiliyordu. Kur'an kitap haline dönüştürülürken sadece yazılı metne göre yazılmadı ki. Ebubekir Kur'an'ı kitap haline getirdiğinde bir komisyon oluşturdu. En güvenilir onlarca hafız olan sahabeyi teker teker dinletti ve tüm hafızların söyledikleri ayetleri birbiriyle karşılaştırdı. Hatta bu hafızların söylediklerini yazılı metinlerle karşılaştırdı. Kur'an çok titiz bir araştırma ve incelemenin ardından kitaplaştırıldı. Ama İbn Mace'nin iddiasına göre bir keçi recm ayetini yedi ve bu ayetler Kur'an'a eklenemedi. Peki yüzlerce hafızın beyni mi sulandı da hiç biri itiraz etmedi var olan ayetlerin Kur'an'a eklenmemesine? Ya da 23 yıllık Hz. Muhammed dönemi boyunca hiç mi bunun ayet olduğunu hatırlayan sahabe yok da Kur'an'a eklenmemesine itiraz etmediler? Ya da İbn Mace'nin rivayeti doğruysa Aişe validemiz niçin bu ayetlerin Kur'an'a eklenmemesine itiraz etmiyor? Sonuçta Kur'an'ı kitap haline getiren kişi babası Ebubekir idi. İbn Mace Kur'an'ı kitap haline getirenlerin hafızlar olduğunu bilmesine rağmen böyle uydurma rivayeti niçin aldı sorusuna vereceğim tek cevap var: Toplumun cahilleri o yıllarda da tıpkı bu yıllarda olduğu gibi âlim olmuşlar. Ayaklar baş olunca deyimi buradan mı geliyor acaba? Her neyse gelelim bu rivayetteki ikinci hataya. Allah Kur'an'da yukarıda verdiğim Hicr 9'da Kur'an'ı koruduğunu söylemektedir. Kur'an böyle derken İbn Mace kalkıp diyor ki Allah ayetlerini bir keçiden koruyamadı. Yazıklar olsun bu insanlara. Kur'an bir keçinin insafına kalmış.

Şimdi Buhari'nin derlediği hadisleri okumadığına ve aralarındaki çelişkileri anlayacak kapasitede biri olmadığına dair bir örnek daha verelim.
 

Hz. Ali zina eden evli bir kadına önce sopa vurup sonra da recmettikten sonra “Allah’ın kitabına göre sopaladım, Hz. Peygamber’in sünnetine göre de recmettim(Buhari, Hudud, 21)

Buhari hudud 21'de iftiranın hududlarını zorluyor.Bu rivayete göre Aişe validemiz ve Halife Ömer'in recm'i ayet olarak savunurken, peygamberin damadı recmin ayet olduğundan habersiz. Çünkü yukarıda kadına zina cezası verirken Kur'an'a uyup 100 sopa vurduğunu söyleyen Ali Peygamber'in sünnetine göre recmettiğini ifade ediyor. Ali recm'in ayet olduğundan habersiz ki Kur'an'ın hükmünü ayrı sünnetin hükmünü ayrı sayıyor. Hani recm ayetti? Ali bundan niçin habersiz? Bu recm masalını kim uydurduysa çelişkileri hesaba katmadan uydurmuş. Buhari'de bunları kitaplarına alarak 1000 yıllık bozuk İslam anlayışına önderlik ediyor. Size bir rivayet daha verdikten sonra bu safsatalara son verip Kur'an'ın zina hakkında hükmü nedir ona bakacağız. Gerçek delillerle Allah'ın sözlerine kulak vereceğiz ve şarlatanların arkasından gitmeyeceğiz.
 

Amr ibn Meymûn şöyle demiştir: “Ben Câhiliyet devrinde zina etmiş olan bir maymunun üzerine birçok maymunların toplanmış olduklarını gördüm. Maymunlar o zina eden maymunu recm ettiler. Ben de o maymunlar topluluğunun beraberinde zina eden maymuna taş attım.” (bkz. Buharî, Menakıbu’l-Ensar, 27)

Eminim kanınız dondu ve oha Allah'ın düşmanları dediniz. Aklınız varsa demelisiniz zaten. Buhari hayal dünyasının sınırlarını çoktan patlatmış gidiyor. “Recmin ne kadar mantıklı olduğu, maymunların bile bunu uyguladığı fakat bazı insanların bunun yerindeliğini anlayamadığı” mesajını veren bu hadisi de Buhari normal karşılayacak bir zekâya sahip. Zerre beyni olan bir adam şunu sorar: Ey Allahsızlar siz Amr ibn Meymûn adlı sahabeyi maymunlarla nasıl konuşturdunuz da maymunun zina ettiğini anladınız? Ya da daha mantıklı soru şu: Maymunlar evlenir mi ki zina olsun? Bu rivayet ile Buharinin bizden inanmamızı istediği şey şu: Amr ibn Meymûn adlı sahabe maymun topluluğunu görüyor ve gidip yanlarına diyor ki kardeş hayırdır niçin recm yapıyorsunuz? Maymunlar Cehennemi filmindeki maymunlar da buna cevap vermiş vallah kardeş kaç kez uyardık ama zinadan vazgeçiremedik şu dinsizi. Bizde recm ediyoruz. Vallahi mecbur kaldık uslanmıyor :)) Her neyse Kur'an'dan konuşmaya başlayalım. Bizi bu kadar salak yerine bırakmaları yeter.
 

"Zina eden kadın ve zina eden erkek: işte bunlardan her biri için, etkisi cilt ile sınırlı yüz vuruş yapın; eğer Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanıyorsanız, o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah'ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın; inananlardan bir grup da onların cezalandırılmasına tanık olsun." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NÛR 2)

Bu tek ayet zaten zinanın hükmünü vermiştir. Bu hükmü bırakıp rivayetlerin peşine takılan Allah'ın ayetlerine savaş açmış olmaz mı? Yukardaki "etkisi cilt ile sınırlı yüz vuruş yapın" ifadesi zina eden erkek ve kadının cezasıdır. Aslında 100 celde vurun deniliyor ayette. Bu noktada sorulması gereken celde nedir? sorusuna Mustafa İslamoğlu güzel bir çeviri yapmış ve "etkisi cilt ile sınırlı vuruş" anlamı vermiştir. Çünkü celdeyi sopa ya da kırbaç olarak çevirmek tam anlamından uzaklaştırmak olurdu. Bu yüz vuruşun hiç biri kişinin vücudunda yaraya sebep olmayacak kadar hafif olmalıdır. Çünkü ayetin sonunda bu 100 celdelik cezanın kamu önünde infaz edilmesi isteniyor. Yani amaç zina edenlerin canını yakmak değil bu kişilerin  üzerinden toplumda güçlü bir celdirici etki yaratmaktır. Amaç bu suçtan insanları caydırmak. Çünkü tüm insanların içinde rezil olma duygusu gerçekten çok caydırıcı bir etki yaratır. Peki Kur'an niçin insanı bu kadar rencide edici bir ceza veriyor? Arkadaşlar Kur'an'a göre zinanın ispatı için 4 şahit gerekir. Bu çok zordur. Çünkü bir kişinin evine izinsiz girilmesi Kur'an'a göre yasaktır. Eee o zaman zinaya nasıl şahit olacaz? Tabi ki evine girip şahit olamayacaksın güzel kardeşim. Zina Allah'ın yasağıdır. Ve bu yasağı delen ona karşı saygısızlık işlemiş olur. Bu saygısızlığa cevap Allah'tan gelecektir. Tabii hesap günü. Allah evde yapılan zina işine insanları karıştırmıyor. Bu yüzden evlere izinsiz girişi yasakladığı gibi 4 şahit hükmü getirerek insanların zina edenlere ceza vermesinin önüne geçiyor. Bir eve kadın ve erkeğin girdiğini 4 kişi gördü o zaman zina ettiklerini kabul edip cezalandırabilir miyiz? Hayır cezalandıramazsın. Çünkü kadın ve erkeğin zina yaptıklarını görmelisin. Bir kadın ve erkek eve tek başlarına giderlerse bu delil olamaz. Çünkü evin içine izinsiz giremeyeceğin için bunu ispatlayamazsın. Zaten insanlar ahlak bekçisi kesilmesin diye 4 şahit ve eve izinsiz giriş yasağı getirilmiştir. O halde 100 celde vurma cezasını nasıl uygulayacağız ki? Arkadaşlar eğer bir erkekle kadın parkta, sokakta, ya da kamuya açık herhangi bir yerde zina ederse ancak o zaman 4 şahit görmüş olur. Yani zina evde yapılsaydı 4 şahit nasıl olacaktı ki? Eve giriş de yasak. Bu sebeple kamuya açık alanda cinsel ilişkiye girmiş ve kamuda olumsuz davranış ve örnekliğe sebep olmuş insanlar için Allah Nur suresi 2'de cezalandırmanın kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşmesini istiyor. Allah zina edenleri kamu önünde rencide ediyor. Çünkü toplum zina yapanların sonunu görsün de kamu içinde zinadan çekinsin diye bu tür caydırıcı ceza sistemini insanlara sunmuştur. Yani rencide etmesinin sebebi kamu düzenini korumak. insanların kamuya açık yerlerde cinsel ilişkiye girmelerinin önüne geçmek. Evlerde gizlice yapılmış cinsel ilişki kamuya örneklik ve topluma zararlı rol model oluşturmadığından toplumun cezalandırma arzusuna 4 şahit ve özel mülke girme yasağı getirerek set çekiyor. Allah kamuya zarar vermeyen bu zina şekli için hesap gününü işaret ediyor, recmi değil.

Yukarıdaki ayet açık bir şekilde zina edenlere 100 celde vurulma cezası vermiş. Ancak rivayetçiler bunu kabul eder mi? Kim takar Kur'an'ı moduna girip hadisler bu ayetin hükmünü iptal etmiştir diyecek kadar onurunu kaybeden Müslümanlar var. Bazıları da diyor ki "Kur'an bu ayette bekarlardan bahsediyor. Evliler için recm var" Bu iddianın ikisini de savunan Allah'ın ayetlerini çiğneyen bir mantığa sahip. Yukarıda ki ayet evli olsun olmasın, sarışın olsun esmer olsun, kadın olsun erkek olsun herkese hitap ederken ayetin neresinden bekarlara seslendiği sonucunu çıkarıyorlar. Ayet bekarlara seslenmiyor. Evli ya da bekar farkı gözetmediğine göre her türlü olay için tek hüküm inmiştir. O zaman biri kalkıp derki "O ayette sarışınlar geçmiyor sarışın insanlar için farklı bir hüküm var." Bu işi sulandırmaktır. Allah'ı anlamamak için takla atmaktır. Ne yani Kur'an hüküm verirken unutkan mı davranıyor?

Bu ayetten sonra yanlış anlaşılan Nisa 15 ve 16 var. Nisa 15  lezbiyenlerin zinasından, Nisa 16 ise homoseksüellerin zinasına uygulanacak cezayı belirler. Bazıları bu ayetleri normal kadın erkek zinası grubuna yerleştirir ve bu cezaların hükmünün Nur 2 ile nesh (iptal) edildiğini söyler ki bu yanlıştır. Çünkü bu ayetler lezbiyenler ve homoseksüellerin zina etmesi durumunda uygulanacak cezayı anlatır. İşte ayetler:
 

"Hayasızlık sergileyen kadınlarınıza gelince: aranızdan onlar için dört şahit gösterin! Ve eğer bunlar onun için şahitlik yaparlarsa, ölüm gelinceye ya da Allah onların lehine bir kapı açıncaya kadar evlerde hapsedin! (15) Ve aranızdan bu işi yapan her iki erkeği de cezalandırın! Eğer o ikisi tevbe eder ve durumlarını düzeltirse, onları cezalandırmaktan vazgeçin! Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, sınırsız merhamet sahibidir.(16)" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 15,16)

Allah razı olsun bugün çoğu mealcinin bu ayetlerde anlatılan zina cezalarının Nur 2'deki ile aynı olmadığını buradaki cezaların lezbiyen ve homoseksüeller hakkında olduğunu söyleyen ve bu doğru okuyuşu gösteren Ebu Müslim el İsfahani'ye selam olsun. Onun yorumu olmasa şimdi bu ayetler iptal (nesh) edildi mantığı iyice kabul görecekti. Yukarıda verdiğim Nisa 15'te Allah lezbiyenler için "ölüm gelinceye ya da Allah onların lehine bir kapı açıncaya kadar evlerde hapsedin!" diyor. Bazıları "Onlara bir kapı açılıncaya kadar" kısmını alıp bu ayetin hükmü 100 sopa ve recm ile birlikte yürürlükten kalkmıştır yorumunu yapıyor. Kapı açılıncaya kadar kısmını bu şekilde anlayanlar var. Ama bu tamamen yanlış bir yorumdur. Çünkü Allah Nisa 15'te  "Allah onların lehine bir kapı açıncaya kadar evlerde hapsedin! " diyor. Burada lehine kelimesine dikkat edin. 100 sopa ve taşlanarak recm edilme onların lehine değil alayhinedir. O halde bu bölümü nasıl anlamalıyız? Nisa 16'da Allah "Eğer o ikisi tevbe eder ve durumlarını düzeltirse, onları cezalandırmaktan vazgeçin! " diyor. Buradaki olayı da bu cümleyle anlayacağız. Lezbiyenler tevbe ederse cezalandırılmazlar. Fakat tevbe edinceye kadar ev hapsine alınırlar. Nisa 16'da homoseksüeller için Allah bir ceza belirlememiştir. " Ve aranızdan bu işi yapan her iki erkeği de cezalandırın! " diyerek cezayı toplumların yargısına bırakmıştır. Her toplum kendi kültürüne göre caydırıcı bir ceza verir. Ama bu ceza onlara zarar vermek şeklinde olamaz. Ayetin devamında ise "Eğer o ikisi tevbe eder ve durumlarını düzeltirse, onları cezalandırmaktan vazgeçin! Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, sınırsız merhamet sahibidir." diyerek cezalandırma meraklısı olmamamızı emrediyor Allah. Kişi tevbe edip bir daha yapmayacağım derse ceza bile almaz bu ayete göre. Düşünün İslam lezbiyenlik ve homoseksüelliğe pozitif yaklaşmamasına rağmen hatta homoseksüelliğe karşı lut kavmi örneği üzerinden sert bir duruş sergilerken bile onları taşlayarak öldürün demiyor. Hatta 100 celde vurun bile denilmiyor. Homoseksüeller ve lezbiyenler için bile ölüm emrini bırakın 100 kırbaç (celde) vurulmasını bile istemeyen Allah nasıl olurda normal zina için vahşice, sadistçe taşlayarak öldürün der? Üstelik Homoseksüelliği anlattığı Nisa 16'da bile Allah kendisi için " sınırsız merhamet sahibidir."  diyerek merhametine vurgu yaparken.

İslam'da recm vardır diyenleri Kur'an ayetleriyle çürütelim

Nisa 25 ve Ahzab 30 ile recmin İslam'da olmadığı ispatlanmış olur. O ayetlere bakalım.
 

"Aranızdan her kimin durumu, hür bir mü'min kadınla evlenmeye elvermezse, o meşru şekilde sahip olduğunuz mü'min kızlardan (kadın köle) birini alsın; çünkü Allah sizi (toplumsal statünüzle değil) imanınızla değerlendirir; (zaten insan olarak) siz birbirinize denksiniz. O halde iffetini koruyan, fuhşa bulaşmayan ve dost da tutmayan kadınlarla sahiplerinin izniyle evlenin ve mehirlerini makul bir şekilde verin! Onlar evlendikten sonra iffetsiz bir davranışta bulunurlarsa, onları hür evli kadınlara verilenin yarısıyla cezalandırın!" (NİSA 25)

Kur'an köle alımını Müslümanlara yasaklar ve toplumdaki köle stokunu bitirmek için yukarıdaki önerilerde bulunur. Köle kadınla evlenmek onu özgürlüğüne kavuşturur. Neyse köle konusu için çok uzun bir yazı yazacağım. Bu kısmı geçelim. Ayete göre evlendikten sonra zina tarzı bir duruma kalkışan bayanlara hür olarak evlenmiş kadının yarısı kadar ceza verilir. Bu köle olarak geçirdikleri acı dolu yıllar için bir indirim olduğu kanaatindeyim. Neyse eğer Kur'an recm yani taşlanarak öldürülme hükmünü içeriyorsa Allah aşkına köle olarak evlenip sonradan özgürlüğüne kavuşan bir kadının zina etmesi sonucunda yarı cezayı ona nasıl vereceğiz? Recm taşlayarak öldürme ise bu tür kadınları yarı öldürme işini nasıl yapacağız? Yarı ölü nasıl olur? Recmin yarısı ne oluyor Allah aşkına? Halbuki Nur suresi 2'de diyor ki 100 celde. Demek ki bu tür evli kadınlara sadece yarısı olan 50 celde vurulur. Olay bu kadar basit bu ayet recm vahşetini çürütür. Gelelim diğer ayete.
 

"Ey peygamber hanımları! İçinizden her kim açık bir hayâsızlık yaparsa, onun azabı ikiye katlanır: zira bu Allah için çok kolaydır." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – AHZAB 30)

Burada da peygamberimiz eşlerinin zina vb bir hayâsızlık yapması durumunda normal bir kadının cezasının iki katını alacağından bahsedilir. Çünkü onlar rol modeldir toplumun diğer kadınlarına. Bu ayet kızım sana söylüyorum gelinim sen anla ayetlerinden biridir. Nasıl yani? Yanisi şu: toplumun önderleri, rol modelleri, rehberleri bir suç işlerse toplumun normal bir ferdinin işlediği cezadan fazlasını hak eder. İster kadın olsun ister erkek. Bu ayet üzerinden toplumun örnek aldığı insanlar uyarılıyor. Çünkü balık baştan kokar deyimi bu hakikati dillendirir. Toplumun izlediği, takip ettiği insanlar günah işlerse onu izleyenler de şöyle diyebilir: "bunlar böyle yapıyorsa biz ne yapalım?" Bu mantığa karşı insanlığı uyaran ayettir Ahzab 30. Yoksa burada konu sadece vefat etmiş mü'minlerin anneleri değil. Burada konu toplumun izledikleri rol modellerin suçlarına karşı ceza toplumun normal ferdinin işlediği suçun cezasından fazla olmalıdır ki toplumun izlediği kişiler davranışlarında daha dikkatli olsunlar. Neyse asıl konuya gelelim. Eğer recm İslam'da varsa peygamber eşi zinadan dolayı taşlanarak öldürüldü. Öldükten sonra cezanın iki katı nasıl verilecek? İkinci recm nasıl yapılacak? Bir insan ikinci kez nasıl taşlanarak öldürülür? Halbuki zinanın cezası Nur 2'de belirtildiği gibi 100 celdedir (etkisi cilt ile sınırlı vuruş). Cezanın iki katı 200 celdedir. Yani peygamber hanımları ve onlar gibi toplumda rol model olan erkek ve kadınlara ise cezanın iki katı olan 200 celde vurulur. Peygamber hanımları üzerinden Allah bize bir mantığı öğretiyor. "Balık baştan kokar. O yüzden Allah, başlar kokmadan korkutuyor"

Peki, sadist recm uygulamasını savunan bu cahil Müslümanlar bu uygulamayı nereden öğrendi?

Tabii ki Yahudiler ve müşriklerden. Yahudiler de recm uygulaması bilinen bir gelenek. İnsanların çoğu bu uygulamanın bir müşrik uygulaması olduğunu ve Kur'an'ın bunu yererek anlattığını bilmez. Çünkü çoğu insan zahmet edip Kur'an okumaz. İşte Allah ayetlerde recm uygulamasını nasıl vahşice bulduğunu bunun Müslüman eylemi değil bir müşrik tavrı olduğunu Kur'an'da şöyle ifşa eder:
 

"Ey Şuayb!" dediler, "senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz; üstelik biz, aramızdaki konumunun ne kadar zayıf olduğunun da farkındayız: eğer birkaç kişilik şu aile olmasaydı, seni mutlaka taşa tutardık: zira sen bizim için çok da eşi bulunmaz ve değerli biri değilsin" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – HUD 91)

"Çünkü eğer onlar sizin varlığınızı (ashab-ı kehf/mağara arkadaşları) öğrenirlerse, ya sizi öldüresiye taşlarlar, ya da sizi (zorla) kendi inançlarına döndürürler; o takdirde ise bir daha asla iflah olamazsınız." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – KEHF 20)

"(Babası): 'Ey İbrahim! Yoksa sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun?' dedi, 'Eğer buna bir son vermezsen, yemin olsun ki seni öldüresiye taşa tutarım! Şimdi kaybol bakayım gözümün önünden!'" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MERYEM 46)

"Ey Nuh" dediler, "eğer buna bir son vermezsen, taşlananlardan olacaksın" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – ŞUARA 116)

(Şehir halkı) dediler ki:"şüphesiz bize uğursuzluk getirdiniz. Eğer buna bir son vermezseniz, sizi öldüresiye taşa tutacağız; ve bizden size, canınızı yakacak bir kötülük illa ki dokunacak." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – YASİN 18)

Recm mantığı kimde vardır gördünüz. Eğer İslam'a ve onun tek kaynağı Kur'an'a iman ediyorsanız işte ayetleri sundum. Recm mantığı İslam ve peygamber düşmanlarının mantığıdır. Bir ayet daha sunmak isterim.
 

"Sizinle savaşanlar ile siz de Allah yolunda savaşın. Fakat ölçüyü kaçırmayın, saldırgan olmayın. Çünkü Allah ölçüyü elden bırakan saldırganları sevmez" (FİZİLAL-İL KURAN MEALİ – BAKARA 190)

Lütfen ey Müslümanlar Müslüman olun ve Kur'an'a kulak verin. Allah bize saldırıp öldürme amacı güden insanlara karşı bile savunma yapın ama aşırı kaçıp saldırganlık göstermeyin diyor. Bunu müşrik zihniyetli insanlara karşı göstermemiz gereken bir erdem olarak bize sunacak kadar ilke ve merhamet sahibi olan Allah nasıl olur da zina gibi bir mesele için taşlayarak öldürmeyi emreder? Allah müşriklere karşı bile aşırı gitmeyin derken Müslümanları sadistçe öldürün nasıl der? Son olarak sahte bir hadisi ifşa ederek konuyu kapatacağım. Kusura bakmayın çok uzun oldu ama bu konuda tüm sahte rivayetleri ifşa etmem gerekli. Diyorlar ki peygamber ikisi Yahudi olmak üzere dört kişiye recm uygulamıştır – ki bu ona atılmış bir iftiradır-  O rivayetlerden birini daha vereyim.
 

" Yine Hz. Peygamber’e, Maiz b. Malik el-Eslemi isminde birisi gelip: “beni temizle” diyerek zina ettiğini dört defa ikrar etmiş, Hz. Peygamber de akli melekesini, sarhoş olup olmadığını ve medeni halini sorduktan sonra onu recmettirmiştir. Recmedilirken kaçmaya teşebbüs eden Maiz için Hz. Peygamber “Keşke bıraksaydınız! Belki tövbe eder de Allah tövbesini kabul ederdi” demiştir. Ayrıca Maiz’i kendisine gönderen kişiye de “Ya Hezzal, Maiz’i elbisenle örtseydin, senin için daha hayırlı olurdu.” tavsiyesinde bulunmuştur " (Buhari, Hudûd, 25; Müslim, Hudûd, 22; Ebu Davud, Hudûd, 23; Hakim, Müstedrek, VI, 363; İbn Hanbel, V, 217.)

Şimdi bu rivayetteki saçmalıklara bakalım. Peygamber sözde “Keşke bıraksaydınız! Belki tövbe eder de Allah tövbesini kabul ederdi” demiş. İyide recm kararını veren kendisi. Recm edilecek olan biri nasıl tövbe etsin. Ayrıca peygambere gelip 4 kez suçunu itiraf etmiş ve beni temizle demiş bu zaten tövbe değil midir? Allah'a nasıl tövbe edeceğini sormaya gelmiş. Hem recm kararı veriyor hem de diyor ki "Keşke bıraksaydınız, belki tövbe ederdi." Yukarıdaki rivayeti okuyan cemaat ve tarikat ehli insanlar voooov peygamber ne kadar şefkatli havasına bürünüyor. O tür insanların mantığını tanırım. Peygambere hakaret ettiklerinin bilincinde bile olmayan insanlar. Bu rivayet Kur'an'a da aykırıdır. Yukarıda verdiğim Nur 2'de Allah ne diyor?
 

"Zina eden kadın ve zina eden erkek: işte bunlardan her biri için, etkisi cilt ile sınırlı yüz vuruş yapın; eğer Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanıyorsanız, o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah'ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın; inananlardan bir grup da onların cezalandırılmasına tanık olsun." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NÛR 2)

Bu cümleye dikkat: "o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah'ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın" Evet, Kur'an cinsel ilişkinin kamu ortasında yapılmasına karşılık 100 celde cezasını veriyor ve biz Müslümanlara yönelerek diyor ki:"o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah'ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın" Allah bu konuda acımayın diyecek ama Allah'ın peygamberi “Keşke bıraksaydınız!" deyip Allah'tan daha merhametliyim mesajını verecek. Bu olacak şey mi? Hz. Muhammed Allah'ın bir konuda verdiği emri herkesten daha çok içselleştirir ve uygulardı. Allah bu konuda acımayın dediyse peygamberimiz asla acımazdı. Çünkü konu kamu düzeni. Cinsellik kişilere özeldir. Zina şeklinde bile olsa. Bunun alenen ortalıkta yapılması toplumu yozlaştıracaktır. Bu yüzden Allah'ın bu cezada yumuşak davranmamamızı istiyor. Oysaki bu rivayete göre Allah Resulü "keşke bıraksaydınız" diyerek Allah'ın emrine muhalif davranıyor. Sonra kalkıp diyorlar ki Nur suresi 2 daha inmemişti peygamber recm ederken. İyi, madem bu şekilde sıvadınız ben de şunu diyorum. o halde sizin sadist kafanıza göre Allah Nur 2'yi indirerek recm zırvalığına son vermiş oluyor. Yine aynı kapıya çıkıyor iş. Recm İslam'da yoktur. Hiç olmadı. Peygamberimiz hiç kimseyi recm etmemiştir. Recm müşrik ve Yahudi kültüründe vardır. Allah'ın laneti bu vahşiliği bizim kültürümüze sokmaya çalışanların üzerine olsun.


 
Görüntülenme 2,427
Yayın 10 Ağustos 2017

Bu soruya Kur'an cevap versin. Ancak Kur'an cevap vermeden önce şu hakikat iman binanızın temelini oluşturmalıdır. İslam'ın tek kaynağı Kur'an'dır. Bu kadar ciddi hükümler verilirken başvurulması gereken tek kaynak Kur'an'dır. Allah'ın peygamberi Muhammed'den 200 yıl sonra kayda geçilmiş hadis adlı rivayetler ile hüküm verilmez verilemez. İmanımızı 200 yıl sonra gelmiş bir insanın vicdanına bırakamayız.-- Şimdi mürted hakkında Kur'an ne diyor ona bakalım.
 

"İman edip sonra inkâr eden ve tekrar iman eden ve ardından inkâr saplanan ve en sonunda saplandığı inkâra boğazına kadar gömülenlere gelince: Allah onları affetmeyecek ve rehberlik yapmayacaktır. " (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 137)

Evet yukarıdaki ayet mürted yani İslam inancını terk eden insanlar hakkında hüküm vermiştir zaten ve kim Allah'tan daha güzel hüküm verebilir ki ? Ayette dikkat ettiyseniz "inkâr eden ve tekrar iman eden ve ardından inkâr saplanan" gibi bir cümle kuruluyor. Bir kere eğer mürted öldürülmesi gerekseydi yeniden iman edemeyecekti. Yukarıdaki ayette inkar ettikten sonra iman ediyor, iman ettikten sonra ikinci kez inkar ediyor. İkinci kez bile İslam inancını terk etmesine rağmen Allah onları öldürün demiyor. Allah onları dini oyuncak edinmelerinden dolayı affetmeyeceğini ve rehberliğini sunmayacağını ifade ediyor. Yani bir ceza varsa bile bu dünyada olmadığı açık. Bu konuda diğer bir ayeti görelim.
 

"Sizden her kim dininden döner ve kafir olduğu halde ölürse, onun bütün yapıp-ettiği ameller dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar ateş ashabıdırlar, onlar orada kalıcıdırlar." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – BAKARA 217)

Yukarıdaki ayet mürtedin öldürülmesi gerektiğinden bahsetmiyor. Eceliyle ölmesi halinde diğer dünyada cezalandırılacağından bahsediyor. Şu halde bu ayetler mürted hakkında herhangi bir cezai yaptırımın olmadığını söylerken Müslümanlar niçin uydurulmuş rivayetlerin peşinden gidip kutsal olan insan hayatını bu kadar ucuzmuş gibi almaya çalışıyor? Müslümanlar niçin Kur'an'ın bu konudaki açık hükmünü bırakıp başka hüküm arıyor? Kur'an Müslümanlara yetmiyor mu? Peki şu ayet açık değil mi?
 

"Bundan dolayı Biz İsrailoğullarına şöyle vahyetmiştik: Kim cinayet suçu işlememiş veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanlığı öldürmüş gibi olur." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MAİDE 32)

Maide 32 çok açık değil mi? cinayet suçu işlememiş birini öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir. Yeryüzünde fesat çıkarma olayını saptırıp mürted yeryüzünde fesat çıkarıyor diyen yalancılar ayete istediklerini söyletme peşindeler. Allah onları bu yalanlarından dolayı perçemlerinden yakalasın inşallah. Fesat çıkarmadan ne kast ediliyor? Bu tartışılır tabi. Yeryüzünde cinayeti, suçu, katliamları, toplum hayatını tehlikeye sokan savaşları çıkarma vs.. insan hayatına mal olabilecek davranışlar sergileme kasıtlar arasında yer alıyor denebilir. Çünkü fesat cinayet ile beraber kullanılmış ve onun kadar ağır suçları kapsamaktadır. Halbuki bir İnsan'ın inancını terk edebilmesi onun en doğal hakkıdır. Tabi bu hakkını seçmesi onun doğruyu seçtiğini göstermez o ayrı konu. Allah, Bakara 256'da  "zorlama dinde yoktur" der. Kur'an mürted hakkında bu dünyada değil diğer dünyada bir  bedelin olacağını Ali İmran 85 ve 86'da da tekrarlar. Allah rivayeti din edinenlerin spekülasyon içerikli hükümlerini önceden bildiği için önlem içerikli ayetlerini de düşünen bir topluma lutfetmiştir. İşte ayetler:
 

" Her kim kendisine Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyet yolundan başka bir din ararsa, bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir; üstelik o ahirette de kaybedenlerden olacaktır. (85) İman ettikten, Elçi'nin hak olduğuna şahit olduktan, kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra inkara sapan bir topluma Allah nasıl hidayet etsin? Çünkü Allah, zulme gömülen bir topluma asla rehberliğini bahşetmez. (86)"  (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – ALİ İMRAN 85,86)

Allah bu ayetlerde de ifade ettiği gibi İslam inancının hak olduğunu bilmesine rağmen onu terk eden birine ceza olarak rehberliğini bahşetmeyeceğini ifade ediyor ceza olarak öldürülmelerini değil. Ve çok dikkat edin şu ifadeye "İman ettikten, Elçi'nin hak olduğuna şahit olduktan sonra inkâra sapan" Bu ifade kişinin İslam inancının hak olduğunu bilen ve Muhammed peygamberimizin de hak peygamber olduğunu bilmesine rağmen inkar edenlere hitap var. Bakara 217'yi bu ayet ışığında anlıyorum. Bakara 217'de İslam inancını terk eden bir insana ceza olarak cehennem vaat edilmiştir. Hep niçin bu kadar sert bir tepkinin verildiğini merak ederdim. Ancak Ali İmran 86'da bu kadar sert bir ifadenin niçin geldiğini anladım.  Bakara 217'de hitap edilenlerin Ali İmran 86'daki insanlarla aynı olduğunu düşünüyorum. İslam inancının hak olduğunu bilmesine rağmen terk eden insana karşı Allah sert bir uyarıda bulunuyor ve onları cehennemle uyarıyor. İslam'ın hak din olduğuna kanaat getirmeden İslam'ı terk eden insanların Bakara 217'deki sert uyarıya maruz kalan insanlarla aynı insanlar olduğunu düşünmüyorum. Örnek vereyim: Birileri İslam'ı tanımak için İslam'ı seçmiş olsun ya da anne ve babası Müslüman diye İslam'ı seçmiş olsun. Bu kişi daha sonra "Mürted öldürülmeli" diyen Müslümanlarla karşılaşmış ve din buysa üstü kalsın demiş ve İslam inancını terk etmiş olabilir. Ben Bakara 217'de cehennem ile korkutulan insanların bu olaydaki gibi islam'ı terk eden insanlar olduğunu düşünmüyorum. Çünkü İslam'ı Allah'ın gönderdiğine ikna olmamıştır.  Haa İslam'ı gerçek kaynağı olan Kur'an'dan öğrenmeyip Müslümanların yaşamına ve söylemlerine bakıp araştırmadan peşin hüküm verip İslam inancını terk etmesi hasebiyle dinimize göre bir yanlış yapmış ve bu yanlıştan dolayı Allah'a hesap verecektir. O ayrı bir konu. Yani diğer dünyada Allah'ım Müslümanların yaşamları beni aldattı gibi bir mazeret öne süremez. Allah'ın karşısında bu söylem yeterli olmaz. Şimdi gelelim Mürted öldürülmeli deyip Allah'a ve Rasulüne iftira atanların ve bu iddialarıyla Kur'an'a savaş açmış insanların delillerine.
 

"Kim dinini değiştirirse onu öldürün" (el-Buhârî, es-Sahîh, Cihâd, 149; Ebû Dâvûd, es-Sünen, Hudûd, 1; et-Tirmizî, es-Sünen, Hudûd, 20; İbnu Mâce, es- Sünen, Hudûd, 2.)

Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah) hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı olarak) öldürülmesi gereken.” (Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5, 14; İbn Mâce, Hudûd 1)

Bu yukarıdaki sözde hadis denilen iki rivayet kanımı donduruyor. Yukarıdaki sözler Allah'ın rahmet peygamberine iftiradır, Kur'an'a aykırı hükümlerdir. Allah'ın peygamberi Kur'an'a aykırı hükümler vermiş olamaz. Şu halde Buhari, Ebu Davud, Tirmizi ve İbnu Mace yukarıdaki iftiraları hadis diye naklettikleri için Allah onları affetsin. Herhalde naklederken hiç okumadılar rivayet ne diyor diye. Hedef gösterme olmaması için ismini vermeyeceğim bir ilahiyat profesörü katıldığı bir programda şu beyanı veriyor: "Peygamber döneminde mürted fikir değiştiren kişi değildir. Mürted karşı cepheye geçmiş ve peygamberin düşmanlarına katılmış insandır. Ben mürted öldürülür hadisini böyle anlıyorum" Hadis kendi vicdanlarını da rahatsız ediyor dostlar. O yüzden bu uydurma hadisten vazgeçeceğine hadis tefsiri yapıyor bu profesörümüz. Mürted'in tanımını 1300 senedir yapıldığı şekilden çıkardı ilk önce. Sonra da kendi fikrini ve yorumunu var olmayan bir tanım üzerinden yaptı. Diyelim ki bu profesörümüz haklı. Yine de sıvadığı bu rivayet Kur'an'a savaş açmıştır. Maide 32'yi yukarıda size sundum. Orada bir insanın öldürülmesinin tek şartının cinayet ve cinayet kadar ağır toplumsal suçlar(fesatlar) olduğu açık seçik ortada. Şimdi Türkiye vatandaşı olan bir şahıs bu vatandaşlıktan ayrılıp Türkiye'nin düşman olduğu bir ülke vatandaşlığına geçmesi onu öldürmemiz için yeterli bir sebep olur mu? Bu uydurma hadisin peşinden gidip Kur'an'ı terk edenlere Kur'an Enam 115'te sesleniyor.
 

"Zira Rabbinin sözü sadakat ve adalet bakımından mükemmeldir: O'nun sözlerini alıp da yerine (ondan daha doğru ve adil) başka söz koyan biri olamaz: Zira her şeyi işiten, her şeyi bilen sadece O'dur." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – ENAM 115)

Müslümanlar Kur'an'ı bırakıp hadis denilen ve peygamberimize hakaret dolu bir dizi hikayeyi takip ediyorlar. Yukarıdaki ayet bu tip insanları uyarıyor. Biz ayet var bu konuda diyoruz karşı taraf diyor ki peki bu rivayet ne olacak? Yaa bir konuda ayet varsa yani Allah'ın sözü varsa başka sözlerin konuşma hakkı dahi yoktur. Çöpe atacaksın ayet ile çelişen hadisleri. Aksi halde Kur'an'a savaş açmış olursun. Hadisleri Kur'an'ın üstünde görmeyip aklını kullananlar için Mürted konusunda son bir ayet daha vereceğim.
 

"Ve de ki: Mutlak hakikate (atıf olan bu mesaj) Rabbinizdendir: Artık isteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin!" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – KEHF 29)

Son sözü Kur'an söyledi. İsteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin dedi. İsteyen iman etsin, istemeyen ölsün demedi. Ey! Allah'ın peygamberi adına yalan söyleyen peygamber düşmanları Kur'an'a kulak  verin.

 
Görüntülenme 9,028
Yayın 29 Ekim 2017

Bu güne kadar hep sünnetin faydalı olduğu, gereksiz ve ileride sorun olabilen bir deri parçasını atmaktan ibaret olduğu ve başkaca da faydaları bulunduğu iddialarıyla yetiştik. Ancak bu iddialar gerçek mi? Bu yazımda bilim insanı Nil Gün’ün Sünnetle ilgili yalanlar ve gerçekler adlı kitabın özetini ve kendi fikirlerimi sunacağım. Kitabından bire bir kopya çekeceğim için kendisinden özür diliyorum. Fakat bu eser bilinmelidir.-- Türkiye’de adam akıllı yapılmış tek araştırma kitabıdır. Nil Gün hanıma emeklerinden dolayı sonsuz şükranlarımı sunuyor ve Bilim insanı Nil Hanım'ın kitabını okumanızı şiddetle öneriyorum.

Sünnet Nedir?

İlk olarak sünnetin ne olduğuna değinelim. Çoğu insanın erkek sünnetini (Hıtan) erkek penisinden bir parça kesilmesi olayı diye düşündüklerine eminim. Özellikle çocuklar böyle düşünür. Ancak sünnet bu değildir. Dört çeşit Erkek sünneti mevcuttur. En yaygın olanını anlatayım. Sünnet, penis başını kaplayan mukozal dokunun ve deri tabakasının (preputium) cerrahi olarak kaldırılmasıdır. Bu çifte tabaka daha çok sünnet derisi (penis üst derisi) olarak bilinmektedir.  Sünnet erkeklerde preputium (penis başını koruyan deri), kadınlarda klitoris kesme şeklinde günümüze kadar devam etmiştir.

NOT: International Coalition for Genital Integrity (Uluslararası Genital Bütünlük Koalisyonu), sünneti “birinci dereceden cinsel açıdan sakatlayıcı operasyon” sınıfına sokmuştur.

Sünnet Derisi gerçekten işe yaramaz bir parçamız mı?

Bu kesinlikle yalan. Her lobide olduğu gibi Sünnet Lobisi de kendi alanında aktif çalışmaktadır. Uluslararası kamuoyunda büyük bir algı operasyonu yapmaktalar. Tıpkı bir zamanlar kurşunun insan sağlığına zararlı olmadığını açıklayan doktorlar gibi. Petrol şirketleri en saygıdeğer doktorları satın almış onlar aracılığıyla benzine karıştırılan kurşunun zararsız olduğuna insanları inandırmışlardı. Ta ki bilimin şerefini meslektaşlarına hatırlatan Clair Cameron Patterson ortaya çıkana kadar.
Sünnet derisinin kanıtlanan üç işlevi var:
  1. Cinsel işlevi
  2. Koruyucu işlevi
  3. Duyarlılık işlevi

Koruyucu İşlevi:

Doğum sonrasında genellikle sünnet derisi penise yapışık haldedir. Daha sonra kendiliğinden ayrılır. Bebeğe bez bağlandığı bu dönemdeki işlevi, penisi tahrişten ve yaralanmalardan korumaktır. Hayat boyunca da penis başını yumuşak ve nemli tutarak yaralanmalardan korumaya çalışır. Göz kapakları gözleri nasıl korursa, üst-deri de glansı (Penis başı) korur ve onu nemli, yumuşak ve duyarlı tutar. Aynı zamanda ortalama ısıyı, pH dengesini ve temizliği sağlar. Glansın (penis başının) kendisi sebaceous bezlerini yani derimizi nemlendiren sebum veya yağ maddesini üreten bezleri bulundurmaz. Glansın yüzeyini sağlıklı tutan sebumu üstderi üretir.
Üst derinin koruyucu görevleri arasında bağışıklık sistemindeki görevini de sayabiliriz.  Bütün vücut deliklerini çevreleyen mukoz zarlar, vücudun ilk savunma duvarıdır. Üst derideki bezler, lizozim gibi antibakteriyel ve antiviralleri üretirler. Yani enfeksiyona karşı mücadele eden antikorlarları, yani immunoglobinleri salgılarlar.

Cinsel İşlevi:

Sünnet derisindeki mukoza ve frenulum gibi belirli bölgeler; özellikle hassas dokulardan oluşmuştur ve cinsel zevke katkıda bulunurlar. Buradaki özelleşmiş sinir uçları, cinsel zevki ve kontrolü arttırır. Sertleşmiş halde penisin üstderi içinde hareket edebileceği geniş bir alan vardır. Penis bu alan içerisinde hareket edebilir. Bu da tahriş olmaktan ve yapay kayganlaştırıcılara duyulan ihtiyaçtan kurtarır. Penis başı ve üst-deri doğal olarak birbirlerini uyarırlar.
Üstderinin görevlerinden biri, iki cinsin ilişki sırasında mukozal yüzeylerinin birbiri üzerinde hareket etmesini sağlamaktır. Üst deri penisin kendi hareketli, yağlı kılıfı içersinde vajina içine girip çıkmasını sağlar. Dolayısıyla dişi, erkeğin sünnet derisi eksik olduğu zamanki gibi sürtünme sonucu değil, hareket eden basınç ile uyarılır.
 

Duyarlılık İşlevi:

Üst-deri parmak uçları, ya da dudaklar kadar duyarlıdır. Özelleşmiş sinir alıcılarından, penisin başka hiçbir yerinde olmadığı kadar çok sayıda ve çeşidini barındırırlar. Bu özelleşmiş sinir alıcıları hareketi, sıcaklıklardaki çok küçük değişiklikleri ve yüzeydeki hassas değişiklikleri algılayabilirler. 
 
Kesilen Üst derinin bir görevi de sertleşme sırasında penisi kaplamaktır. Serleştiğinde penis gövdesi daha uzun ve kalın olur. İki katlı üst-deri tabakası, büyüyen bu organı içine alacak gerekli deri yüzeyini sağlar. Böylece penis derisi yumuşak ve rahat bir şekilde gövde ve glans üzerinde kayabilir.

Kız ve Erkek Çocuklarında Preputium (Üst-deri) 

Bütün memelilerin üst-derisi vardır. Her normal insan da üst-deri ile doğar. Üst-deri kızlarda klitorisin glansını korur, erkeklerde ise penisin glansını. Biraz glans kavramını açıklayayım. Erkeklerde penis başına bilim dünyasında glans ismini vermişler. Kızlarda ise vajinanın içinde haz alma organı olan klitoris bulunur. Kadınların penisi klitoristir desek yanlış bir şey söylememiş oluruz. Klitorisin de penis başına benzer bir bölümü vardır. Bu bölüme de klitoris glansı denir. Kızların doğumunda üst deri, klitoris organıyla kaynaşmış haldedir. Anlayacağınız üst-derinin görevi, hem kızlarda hem erkeklerde glansı korumaktır.
 

Sünnetin zararları nelerdir?


Sünnetin zararlarına karşı ispatlı birçok araştırma bulunmakta. Bu araştırmaları Nil Gün Hanımın Sünnetle ilgili yalanlar ve gerçekler adlı kitabında bulabilirsiniz.
  1. Kesilen deri miktarına bağlı olarak, sünnet, erkeği penis derisinin %80 kadar veya daha fazlasından mahrum bırakır. Sünnet derisinin uzunluğuna bağlı olarak, onu kesmek, penisi %25 veya daha fazla kısa yapar. Anatomik araştırmalar göstermiştir ki, sünnet bir metreden fazla damar, arter ve kılcal damarları, 80 metreye yakın sinir uzunluğunu ve 20,000’den fazla sinir ucunu yok eder. Üst-derinin kasları, bezleri, mukoz tabakası da bunların yanında yok olup gider.
  2. Sünnet penisi, katı  bir şekilde hissizleştirir. Üst-deri (sünnet derisi) amputasyonu, üst-derinin kendisindeki zengin sinir ağını ve sinir alıcılarını yok etmek anlamına gelir. Sünnet, neredeyse her zaman frenulumu ya yok eder ya da büyük zarar verir. Koruyucu üst-derinin kaybedilmesi glansı (penis başını) hissizleştirir. Sürekli dışarıda kalan glansı kaplayan membran şimdi sürekli aşınma ve irritasyon ile karşı-karşıya olduğundan keratinleşir, sert ve kuru olur. Normal, sağlam bir peniste, mukoz zarın tam altında olan glanstaki sinir uçları, şimdi birbiri üstüne oluşan keratin tabakalarının altına gömülmüştür. Köreltilmiş glans(penis başı) şimdi donuk, gri ve sklerotik bir görünüm alır.
  3. Sünnet, penis derisindeki ve penis başındaki normal kan dolaşımını bozar. Ana penis arterlerine akmak isteyen kan, yarma noktasındaki yara dokusu ile engellenir, bu da kanın daha ilerdeki diğer kılcal damarları beslemek yerine geri doğru akmasına neden olur. Kandan yoksun olan meatus büzülüp yara oluşturabilir, bu da idrar akışını engeller. Meatal Stenosis denen bu durum, genellikle düzeltici cerrahi müdahale gerektirir. Bu hastalık neredeyse tamamen sünnetli çocuklarda görülür.
  4. Sünnet Hijyen ve Sağlık Dışıdır.  Sünnet hakkında en yaygın olan efsanelerden biri, sünnetin penisi daha temiz ve bakımı daha kolay yaptığıdır. İlginç olan kadınların da buna inandırılmış olmasıdır. Türkiye’de bu konunun konuşulduğu internet sitelerini taradığımda kızların sünnetli penisin daha temiz olduğuna delilsiz bir şekilde inanmaktadırlar. Böyle inanmalarının sebebi beyinlerinin bu doğrultuda yıkanmış olmasıdır. Yani bu doğru değildir. Gözkapakları olmadan gözler daha temiz olmaz, penis de üstderi olmadan daha temiz olmaz. Yapay olarak dış organ haline getirilen glans (penis başı) ve meatus, kire ve aşınmaya sürekli açık haldedir, bu da sünnetli penisi daha kirli yapar. Koruyucu üstderinin kaybolması, üriner yolu bakteri ve viral patojenlere karşı korumasız bırakır.
  5. Sünnet her zaman ciddi, hatta trajik sonuçları olan bir müdahaledir. Cerrahi komplikasyon oranı 500’de birdir. Bu komplikasyonlar kontrol edilemeyen kanama ve ölümcül enfeksiyonları içerir. Sünneti takip eden kangren ile ilgili pek çok yayınlanmış olay vardır.  Staphylococcus, Proteus, Pseudomonas gibi hastalıklı bakteriler ve diğer koliformlara, hatta tüberküloza ve ölüme götürecek diğer enfeksiyonlara yol açabilir. Ya da şöyle düşünün. Afrika’da veya 3. Dünya ülkesi dediğimiz ve değil doktor ve hastanenin, ilacın ne olduğunu unutmuş ülkelerde bu durum ne kadar tehlikeli biliyormusunuz? Afrika’da yapılan sünnet merasimini izledim. Bu konudaki belgeselleri siz de izleyebilirsiniz. Erkek çocukların o koşullarda sünnet edilmesinden sonra yaşaması bile mucize.  Niçin mi? Afrika’daki bazı topluluklar sünneti erkekliğe adım olarak görüyor. Bu yüzden 19-20’li yaşlarda sünnet yapılıyor. Sünnet son derece ilkel yöntemlerle local anestezi olmadan yapılıyor. Sünnetten sonra 1 hafta boyunca erkeği kimse görmeye gitmiyor. Ormanda toplumdan dışlanmış bir halde çadır içinde yaşamaya mahkûm ediliyor. Sünnetten sonra durum ters giderse ve cinsel organda bir enfeksiyon görülürse erkek hastaneye gidemez. Bu utanç verici olarak görülüyor ve toplum o erkeği dışlıyor.
  6. University of Colorado Tıp fakültesinde yapılan çalışmalarla sünneti olan bebeklerin non-REM uykularının rahat olmadığı belgelenmiştir. Sinir yollarına karşı yapılan ve dayanılmaz bir acı veren sünnet operasyonuna karşı sünnetli bebekler bir yarı-koma durumuna girerler. Bu koma günler, hatta bazen haftalar sürebilir.
  7. Sünnet kadın ve erkek iki taraf içinde cinsel zevki büyük ölçüde azaltıyor.
  8. Doğal penisi olan erkekle birlikte olan kadınlar, sünnetli erkeklere göre beş misli daha fazla vajinal orgazm ve çoğul vajinal orgazm yaşadıklarını  belirttikleri beyanları bulunmakta
  9. Çocukların sünnet edilmeleri, İleriki yıllarda, “ejekülasyon pirecokcks” dedilen erken boşalmaya sebep oluyor. Erken boşalma yaşayan erkekler, kadınlarda vajinal orgazm yetersizliğine ve dişi gücüne ulaşamamasına yol açıyor.
  10. İleri yaşlarda sünnet olan birçok erkek cinsel ilişkiden aldığı hazzın hemen hemen yüzde seksen azaldığını belirttiler ki bu tıbben de kanıtlanmıştır. (Azalma oranı %50 ile %80 arasındadır.)
 

Sünnetle beraber neler kaybediliyor? (Gary L. Harryman Raporu 14 Şubat 1999)

  1. Dartos Fascia adındaki ısıya duyarlı yumuşak kas tabakasının yaklaşık olarak yarısı.
  2. Bağışıklık sisteminin bir parçası olan özelleşmiş Epitelyal Langerhans hücreleri;
  3. İçinde dorsal sinirin uzantıları da olan yaklaşık olarak 75 metre uzunluğunda mikroskobik sinir.
  4. Yavaş hareketleri, sıcaklıklardaki düşük oynamaları, ve yüzeydeki ince farklılıkları hissedebilen, çeşitli tipte 10,000 ile 20,000 arasında özelleşmiş erotojenik sinir uçları.
  5. Amacı ve değeri henüz tam olarak anlaşılmamış olan estrojen alıcıları.
  6. Hareketli penis derisinin %50’sinden fazlası
  7. Erkek vücudunda en fazla zevk yaratan bölge. Yoğun olarak sinirlerle bezenmiş olan bu bölgenin kaybedilmesi, geri kalan penisin hassasiyetini normal bir deri tabakasının hassasiyeti ile aynı hale indirir.
  8. Penisi nemlendirip kayganlaştıran ectopic sebaceous bezleri.
  9. Gerekli “kayma” mekanizması. Eğer açılır ve düz olarak yayılırsa, ortalama yetişkinin üstderisi 104 santimetrekare yer kaplar.(yaklaşık olarak bir posta kartı kadar) Kendi kendini kayganlaştıran ve hareketli olan bu deri, penise kendi içinde kayma özelliğini kazandırır; bu da vajinayı kurutmadan, yapay kayganlaştırıcılara ihtiyaç duymadan cinsel ilişkiyi sağlar.
  10. Sünnetli penis, sünnet edilmemiş penise göre oldukça incelir
  11. Sünnet sırasında üstderiyi penise bağlayan doku yırtılarak koparıp atıldığı için, sertleşmiş penis uzunluğunun 2.5 cm kadarı da kaybolur. Her yıl pek çok erkek kötü operasyonlarda ve enfeksiyonlarda penislerini kaybederler.
  12. Her yıl pek çok erkek tıbben gereksiz sünnet operasyonlarında hayatlarını kaybederler. Bu genellikle 3. Dünya ülkelerinde olur. Bu ölümler kimse tarafından önemsenmediğinden ve haber değeri görmediğinden ya da bilinçli karanlık bir el tarafından medyaya yansıtılmaz. İnsanlar haberdar olmaz.
  13. Henüz bilimsel olarak kanıtlanmamasına rağmen, penis ile vajinanın mukozal dokusu arasında gerçekleşen elektrik transferi kadının orgazm olmasına yardım eder. Sünnet ile erkekteki mukozal tabakanın kaybedilmesi, bunu engeller.  
 
Sünnet Endüstrisi ve Tüccarların Bataklığı

Sünnetli erkek cinsel ilişki sırasında erken boşalırlar. Onun için geciktirici denilen sex shop malzemesi veya cinsel iktidarsızlık ilaçları genelde bu ülkelerinde satılır. Türkiye’de her yıl 6 milyon kutu viagra satıldığına dair milliyet gazetesinde 2012 yılında haber çıktı. Hürriyet gazetesi 2004’te yaptığı bir haberde Türkiyedeki erkeklerin 5 yılda 10 milyon ereksiyon ilacı tükettiğini yazdı. Bu ilaçları bize satmak için mi doktorlar sünnet faydalı diyor?

Dünya’da sünnetin tıbbi yalanlar ve yayınlarla desteklenmesinin en büyük sebebi milyar dolarlık sünnet endüstrisidir. Sünnet düğünleri, giysileri, salon kiraları, hediye, doktor veya sünnetçi ve din görevlileri masrafları vb. büyük bir para çarkı dönüyor. Türkiye’de özel hastanelerde sünnet ameliyatı için gayet iyi bir ücret (en az 1000 TL) alıyorlardır. Ayrıca 1980’den beridir ABD’de özel hastaneler kesilmiş sünnet derilerini biyo-araştırma laboratuarlarına, ilaç ve kozmetik şirketlerine satıyorlar. Doktorların belli bir kısmının endüstriler adına tetikçilik yapıp onların isteğiyle beyan verdikleri bugün kanıtlanmıştır. Var olmayan hastalıklar sallayıp - hiperaktivite gibi- sonra da o uyduruk hastalığa ilaçlar yazmaktalar. Ticaret tıbba hâkim olmuştur. Artık bir doktorun insan hayatının kutsiyetine inanan o adam mı yoksa tüccar mı olduğu belli değildir. Sünnet yararlıdır diyenlerden bilimsel tek bir kanıt duymuyoruz. Ey İnsanlar! YALAN SÖYLÜYORLAR.

Bu yazım uzadığı için bir yazı daha yazacağım konuyla ilgili. Ancak ondan önce yaşanmış bir olayı aktarıp vicdanınıza bırakacağım. Truth Seeker dergisinin Temmuz/Ağustos 1989 sayısında yayımlanan bu Makalede Marilyn Fayre Milos adındaki hemşire annenin üç çocuğunun sünnetiyle ilgili söylediklerine kulak verelim.
 

“Üç çocuğumun sünnet edilmesine rıza gösterdiğimde, sünnetin ne olduğunu bilmiyordum. Doktor bana bunun gerekli bir sağlık önlemi olduğunu, acıtmadığını ve sadece bir dakika sürdüğünü söylemişti. Ben de, göbek bağını kesmek gibi, diye düşünmüştüm. Seneler sonra, hemşirelik okulunda, operasyonu ilk defa gördüğümdeyse, buna kesinlikle hazır değildim.
“Biz öğrenciler, yenidoğan bölümünde bir odaya alınmıştık. Bir bebeği, odanın ortasındaki bir masanın üzerine bacakları açık bir şekilde bağlanmış halde bulduk.Bebek, bağlarıyla mücadele ediyor, bağırıyor, çırpınıyor ve ağlıyordu. Kimse onu umursamıyordu; ama ben eğitmenime, ‘Onu rahatlatabilir miyim?’ diye sorduğumda, ‘Doktor gelene kadar bekle’ cevabını aldım. Nasıl olur da, iyileştirme sanatının bir uzmanı, acı çekmekte olan birini seyreder ve hiçbir şey yapmaz, diye düşünüyordum. Diğer hemşireleri koruyucu içgüdülerini takip etmekten alıkoyacak kadar ürküten doktorun ‘gücünü’ düşündüm. Doktor gelince, ona hemen, bebeğe yardım edip edemeyeceğimi sordum. Bana, bebeğin ağzına parmağımı sokmamı söyledi, ben de öyle yaptım ve bebek parmağımı emdi. Kafasını okşadım, yumuşak sesle konuştum, bir anlığına sakinleşmişti. “Sessizlik çok geçmeden acı bir haykırışla son buldu. Bu, bebeğin, üstderisinin doktorun mengenesi ile sıkıştırılmasına tepkisiydi. Haykırış, bebeğin üstderisi ile penis ucu arasına bu ikisini birbirinden yırtarak ayıran bir aygıt yerleştirilince arttı. (Bebeklik sırasında bu ikisi, bebeği idrar ve dışkıdan korumak için birleşiktir.) Bebek başını sağa sola sallamaya başladı. Başı vücudunun serbest olan tek parçasıydı. Bu sırada doktor da ikinci bir mengene ile üstderiyi sıkıştırdı ve uzunlamasına kesti. Böylece üstderi açıklığını bir sünnet aleti sokacak kadar geniş hale getirdi; bu alet penis başını sünnet sırasında korumaya yarıyordu. “Bebek kesik kesik nefes alıp hıçkırmaya başladı. Sürekli çığlık atmaktan nefessiz kalmıştı. Acı bu kadar belirginken, sünnetin acısız olduğunu kim söyleyebilir? Alt dudağım titremeye başladı, gözlerime yaşlar doldu ve taştı. Kendi hıçkırıklarımı tutamaz oldum. Bu daha ne kadar sürecekti?
“Müdahalenin ikinci aşamasında doktor üstderiyi, sünnet aletinin arasına sıkıştırdı ve nihayet onu kesti. Bebek tükenmiş bir haldeydi ve sanki donakalmıştı. “Bu tecrübeye hazır değildim, hiçbir şey beni buna hazırlayamazdı. Bebeğin penisinin bir parçasının -anestezi olmadan- bu şekilde kesilmesini görmek benim için yıkıcıydı. Ama daha da şok edici olan, bebeğin haykırışları arasında zorlukla duyulan doktorun yorumuydu: ‘Bunu yapmak için herhangi tıbbi bir gerekçe yok.’ “Kulaklarıma inanamıyordum, dizlerim çözüldü, midemde bir acı hissettim. İyileştirmeye ve yardım etmeye adanmış tıp görevlilerinin, masum bebekler üzerinde bu kadar acı ve tahribata gereksiz yere yol açtıklarına inanamamıştım! “Kendi bebeklerimi neye katlanmaya zorlamıştım? Ve niçin? “Hayatımın akışı 1979 yılında yaşadığım bu deneyimle değişti. Artık yaşamımı bu korkunç uygulamanın sona erdirilmesine adayacaktım.”

Bir başka ebe, gördüğü dokuz sünnetten dördünde bebeklerin ağlamadığını söylüyor. “Şoka girmiş gibi görünüyorlardı” diye ekliyor. Bebek fizyolojik olarak kaçamayınca psikolojik kaçışa başvurmak zorunda kalıyor. Sünneti videoya kaydederek ebeveynlere gösterdiği için, hemşire Milos’un hastane tarafından işine son verildi. “Ebeveynlere bebeklerini neye maruz bırakacaklarını göstermek ve onları bilgilendirmek istiyordum ama hastane bunun gelirlerine büyük bir darbe vuracağını biliyor ve imajlarını zedeleyeceğinden korkuyordu” diyen Milos, 1986’da Ulusal Sünnet Bilgilendirme Merkezi’ni (National Organization of Circumcision Information Resource Centers) kurdu. Merkezin bugün Amerika’nın hemen her eyaletinde ve dünyanın değişik yerlerinde şubeleri var. Milos, sünneti asrın en korkunç tıp skandalı olarak tanımlıyor. Bilindiği gibi ABD, din gerekçeleri dışında çocukları rutin olarak sünnet eden tek ülke. Sünnet konusunda tereddütleri olan ailelere sesleniyorum. Lütfen internette sünnet olan bir erkek çocuk videosunu izleyin. Fıtratınız bu işte bir yanlışlık olduğunu size söyleyecektir.
 

 
 
Görüntülenme 1,863
Yayın 29 Ekim 2017

 Geçen yazımda erkek sünneti Allah’ın emri midir, İslam bu konuya nasıl bakıyor onu irdelemeye çalıştık. Ama maalesef insanları alışkanlıklarından soyamıyorsunuz. Bin yıl boyuca hırsızlardan oluşan bir topluluğun içine bir kabile yerleştirdiğinizi düşünün. En fazla 50 yıl sonra o yerleşen kabilenin tüm fertleri bu olayı normal karşılayacaktır. Normal gelince doğal olanın bu olduğunu düşünmeye başlayacaklardır.-- İçlerinden birinin bu işin yanlış olduğunu düşünmeye başlamasıyla birlikte toplum o kişiyi baskı altına almaya başlayacak onu dışlayacaktır. Ama bir yanlış, insanlara doğal geliyor diye devam ettirilmesi için sessiz kalmamalıyız.

Sünnet aslında bir Pagan geleneğidir ve semavi dinlerden eskidir. Tarihi şimdiki verilere göre 6000 yıldan çok daha eskidir. Antik Yunan’da da sünnetin var olduğu bilinmektedir. İslam öncesi Araplar da Pagan, yani ''putperest'' olduklarından onlarda da bu geleneğin var olduğu bilinmektedir. Çünkü Peygamberimizin vefatından sonraki çok yakın dönemlerde "sünnet dinin emri midir yoksa kültür müdür?” diye tartışılmıştır. Hasan el Basri bunun dinin bir gereği olmadığını söyleyen ilk dönem âlimlerimizdendir. Araplar ise tarih boyunca yakın oldukları antik Mısır, Babil ve Yahudi toplumlarından sünnet olma kültürünü kaptıkları kabul edilebilir bir tez olarak önümüzde durmaktadır. Arapların İslam öncesinde sünnet oldukları bilinmektedir. Ancak istisnasız hepsi mi sünnet olurlardı yoksa topluluğun bir kesimi mi bu işlemi uygulardı bunu söylemek zor. Ama yine de eldeki veriler İslam öncesi tüm Arapların sünnet olduğunu göstermiyor. Benim tahminime göre sünnet olayı Araplara şu şekilde sirayet etti. Yahudiler Babil sürgünü dediğimiz sürgünü yaşadıklarında birçok Babil pagan kültürünü içlerine aldılar. Sürgün bitip geri döndüklerinde pagan kültürünü de dinlerine ve Tevratlarına taşıdılar. Araplarla iç içe yaşayan Yahudilerden bu gelenek kendilerine geçmiş olmalı. Yahudilerle birlikte yaşamayan Araplar ise bu geleneği uygulamadı.

Sünnet, antik Mısır'da da uygulanan bir eylemdi. Bazı  mumyaların sünnetli olduklarının gözlemlenmesi ve antik Mısır’dan günümüze kalan bu işlemin nasıl uygulandığını gösteren duvar resimleri kanıt olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

Erkek Sünneti Nasıl Ortaya Çıkmış Olabilir?

Sünnet’in nasıl ortaya çıktığı şimdilik tahminlerden ibarettir. Bilimin henüz cevap bulmaya çalıştığı konular arasındadır. Ancak bu mantıklı tahminler yapmamıza engel değildir. Sünnet, geçmişte Akdeniz kıyısı toplumlarda taş aletlerle yapılmıştır.  Bu sebeple sünnet, Taş Çağı'ndan kalma bir gelenek olarak düşünülmektedir. Mantıklı bir tahmin yapmam gerekseydi, ilkel Taş Çağı dönemlerinde sünnet derisinde hijyensizlik vb.. sebepler yüzünden sağlık problemleri yaşayan bireyler son çare olarak deriyi kesmek zorunda kalmış, zamanla bu bir gelenek halini almış olabilir. Akıl ve bilim iyi bir noktada olmadığı için penisin üst derisinin sürekli sorun yaratan bir parça olduğunu düşünmüş olabilirler. Doğan her insanda da bu sorunun mutlaka olacağına inanmış olmalılar.  Bu tıpkı şuna benzemiş olabilir: Apandisim ileride patlayabilir şimdiden alayım.

Antik Yunan toplumunda da sünnet görülse de çok daha farklı bir amaca hizmet eder. Tanrıça Kibele’ye tapınılan Pessinus Tapınağı'nda rahip olmak isteyen erkekler Rahip olmanın ön şartı olarak penisleri bütünüyle kesilerek hadım edilirlerdi. Daha sonra bu geleneğin öteki toplumlara penisin sadece ucundaki derinin kesilmesi olarak geçtiğine de inanan araştırmacılar var.

Heredot, sünnetin bir dönem sadece Mısırlılar, Etiyopyalılar ve Kolkhisliler tarafından uygulandığını, daha sonra Filistin'de yaşayan Fenikeliler ve Suriyeliler tarafından da bu topluluklardan görüldükten sonra benimsendiğini söylemektedir. Gördüğünüz gibi ilkel toplumlardan günümüze gelen ve tartışılmasına bile tahammülünün bulunmadığı bir tabuya bu şekilde dönüşmüştür.

İslam'da bir karşılığı olmasa da, Yahudi mitolojisinde Lilith adlı bir figürden söz edilir. Efsaneye göre Lilith, Âdem’in ilk eşidir, ancak itaat etmeyi kabul etmeyince Allah Lilith'i lanetlemiş ve daha uysal bir karakteri olan Havva'yı yaratmıştır. İddiaya göre, Lilith insanların bebeklerine musallat olmaktadır ve sünnet Lilith'i bebeklerden uzak tutan bir unsurdur. Gerçi bu mitoloji kadınları erkeğe itaat ettirmek ve onları köleleştirmek isteyen erkeklerin uydurduğu çok açıktır. Erkekle kendsini eşit gören kadın figürü olan Lilith mantıklı olanı yaptığı için Tanrının lanetine uğruyor güya. Gerçi efsanenin devamı brezilya dizileri gibidir. Yeri değil ama açıklamasam içimde kalacak  :)) Lilith daha sonra gidip Müslümanların iblis diye bildiği Hristiyanların Lucifer dediği şeytan ile evlenir. Ondan boy boy şirin şeytan çocukları yapar. Sonra Lilith, Âdemden yani eski eşinden intikam almak için geri döner. Galiba Âdem’i sevmese bile kıskançlık galip gelir. Havva’yı kaldıramayan Lilith Âdemoğullarının bebeklerine musallat olur. Neyse efsanedeki ana fikir şudur: Kocasına köle olmayan kadını Allah lanetler yerine Havva gibi köle olmayı kabul eden birini yaratır :)) Tabi İslam’da Allah’tan başka hiç kimseye mutlak itaat yoktur. Havva da erkeklere itaat için yaratılmamıştır. İslam’da kadın ve erkek birbirlerine karşı saygılı olmak zorundadır, kul ya da köle değil.
 
Her neyse sonuç olarak birçok tahminde bulunabiliriz.  Belki de ilk çağ insanları çıkan bulaşıcı bir penis hastalığına yakalandıkları için sünnet olma işlemini başlattılar. Bundan sonraki nesiller de sorgulamadan bunu örf olarak kabul etmiş olabilir. Kur’an Müslüman olsun olmasın herkese atalarının dinini terk etmeyi emreder. Bu emrin perde arkasında sorgulama vardır. Kur’an sorgulayan, düşünen bir toplum inşa etmek ister. Atalarımız bize sünnet olmamız gerektiğini söylediğinde biz de onlara dönüp "niçin?" diye sormazsak aklımıza, bilincimize ve atalarınızın dinini terk edin diyen Kur’an’a saygısızlık yapmış olmaz mıyız? Tıbbi hiçbir gerekçe gösterilmeksizin, faydaları sıralanmaksızın niçin sünnet olma geleneğini devam ettirelim? Ve Kur’an insanlığa seslenir: “Ya ataları doğru yolu bulamamış iseler”
 
Görüntülenme 10,228
Yayın 28 Ekim 2017

Bu konuda uzun uzadıya konuşacağız. Arapçada Hıtan, İngilizcede circumcision denilen ve Türkçeye sünnet diye geçen kavram bir erkeğin penis başını koruyan üst derinin (foreskin) kesilip atılması operasyonudur. Hıtan denilen olay Türkçeye sünnet olarak geçmesi eskilerin son derece tehlikeli bir algı operasyonu sonucu olmuştur. Böylece erkek sünneti peygamber sünneti ile eşleştirilecek ve tartışılmayacaktı.-- Ancak internetin yaygınlaşması ve bilgiye hızlı ulaşabilmemiz sayesinde erkek sünnetini tartışmamız gerektiğini gördük. İslam diye önümüze bırakılan sofrayı sorgulamamız gerektiğini anladık. Sofraya sonradan dâhil edilen yemeklerin İslam’a ait olmadığını anlamam onlarca yılımı aldı. Erkek sünnetini çoğu insan gibi ben de Kur’an’da yazdığını ve Allah’ın emri olduğunu sanıyordum. Ancak erkek ve kadın sünnetinin İslam’ın bir emri olmadığını artık biliyoruz. Erkek sünnetinin tarihi bundan 6000 yıl öncesine kadar uzanır. İlk olarak diğer dinlere kısaca bakalım.

Yahudilikte Erkek Sünneti ve Günümüzdeki Yahudilerin Konuya Bakışı

 

Tanrı İbrahim'e, “Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız” dedi, (9) “Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.(10) Sünnet olmalısınız. Sünnet aramızdaki antlaşmanın belirtisi olacak. (11) Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dâhil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu (12) Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmamın simgesi olacak. (13) Sünnet edilmemiş her erkek halkının arasından atılacak, çünkü antlaşmamı bozmuş demektir (14) (TEVRAT – YARATILIŞ 9,10,11,12,13,14)

Tanrı İbrahim'le konuşmasını bitirince ondan ayrılıp yukarıya çekildi.(22) İbrahim evindeki bütün erkekleri -oğlu İsmail'i, evinde doğanların, satın aldığı uşakların hepsini- Tanrı'nın kendisine buyurduğu gibi o gün sünnet ettirdi.(23) İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı.(24) (TEVRAT – YARATILIŞ 22,23,24)

Yahudiliğe göre sünnet Allah ile İbrahim (o zaman henüz adı Avram) arasında yapılmış Brit Mila adı verilen bir anlaşmanın mührü olacaktır, Allah Kenan ülkesinin (vaad edilmiş topraklar) İbrahim'in soyuna verileceğini ve bu soyun sonsuza kadar süreceğini söylemiştir, ancak bu anlaşmanın şartı, Yahudilerin sünnet olmalarıdır. Yahudilerin pazarlıkçı Tanrısı yeri geldiğinde insana acı verecek şeyler isteyebilmektedir. Tabi biz Müslümanlar Tevratı insanların değiştirdiğine inanırız o ayrı konu.

Yukarıdaki satırları okurken şaşırdığınıza eminim. Çünkü yukarıdaki Tevrat ayetleri bin yıldır İslam âlimlerinin (!) dilinde bir İslam yorumu olarak anlatılıyor. Geçmişte çoğu insan İslam âlimlerinin Kur’an’dan konuştuğunu sanırdı. Fakat günümüzde bilginin hızlı yayılması sayesinde geçmiş âlimlerin(!) aslında Kur’an diye bize Tevrat okuduklarını açıkça ifşa etmiştir. Hepsini kast etmiyorum. Kur’an’da bir kez bile erkek sünneti geçmez ancak imamlar, hocalar erkek sünnetinin İbrahim peygambere dayandığını, İbrahim peygamberin 90 yaşında sünnet olduğunu insanlara anlatırlar. Yukarıda verdiğim Tevrat ayetlerini görüyor musunuz? Bize anlatılanlar bire bir Tevrat’tan alınmış ve bize İslam diye servis edilmiştir.

Şunu belirtmeliyim ki Yahudi âlimleri sünnet ayetlerini farklı yorumlamaya başladılar. Artık bazı Yahudi alimleri sünnetin toplumdan tecrit etme anlamına geldiğini vurguluyor. Bazıları ise ayetleri yorumlayarak artık sünnetin bu dönem Yahudileri kapsamadığı sonucuna varıyor. Ne olursa olsun bugün dünyadaki Yahudiler erkek sünnetini terk ediyor. İsrail’de her yıl bu konuda konferanslar veriliyor Yahudi cemaati bilgilendiriliyor ve erkek sünneti terk ediliyor. Dr. Mark Reiss  69 yaşında emekli bir Yahudi doktor. Muhafazakâr bir sinagogun aktif üyesi. İşte söyledikleri:
 

Yahudi olmak için sünnet olmak zorunda değilsiniz, tıpkı Yahudi olmak için tüm diğer dini kurallara itaat etmenin zorunlu olmadığı gibi. Yahudilikte eğer anneniz Yahudi ise siz de Yahudi’siniz. Hepsi bu. Yüreğinizi ve içgüdülerinizi dinleyin. Erkek evlatlarınızın beden bütünlüğüne zarar vermeyin! Genç bir doktor olarak sayısız sünnet yaptım. Çoğu doktor ve çoğu Yahudi gibi sünneti sorgulamadım bile. Üst derinin bebek penisinin ucunu korumada ve yetişkinlikte cinsel fonksiyonda çok önemli rolü olduğunu öğrendim. Yeni doğan bebeğin acıyı yetişkinlerden çok daha fazla hissettiğine, çoğu bebeğin sünnet esnasında travmatik şoka girdiği için ağlamayı kestiğine şahit oldum.

israil’de çocuklarını sünnet ettirmeyen Yahudi ailelerin sayısı her yıl artıyor. Televizyonlarda sünnetin sağlığa zararlı olduğu anlatılıyor. İsrail’de ebeveynlerin birçoğu sünnet geleneğini sorguluyor. Amerika ve Avrupa da yaşayan Yahudi cemaatleri ise artık sünneti vahşi ve ilkel bir gelenek olarak görüyor.

Hristiyanlıkta Erkek Sünneti

Hristiyanlıkta Sünnet (circumcision) olayı yoktur. Hristiyanlar bu konuda daha farklı yol izlemişlerdir. Aslında erkek sünneti âdetinden Hristiyanları çekip çıkaran Hristiyanlığın kurucusu Pavlus’tur. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir diyelim. Pavlus sünnet olayını kalp kirliliği olarak yorumlar.
 

Mesih bizi özgürlük için özgür kıldı. Bunun için dayanın. Bir daha kölelik boyunduruğunu takınmayın. Bakın, ben Havari Pavlus size şunu söylüyorum, sünnet olursanız Mesih’in size hiç yararı olmaz. (İNCİL GALATYALILAR 5.BÖLÜM)

Havariler sorar sünnet yararlı mıdır, değil midir?
Hz. İsa: “Sünnet yararlı olsaydı o zaman yaratıcımız insanları annelerinin karnından sünnetli çıkarırdı…” (THOMAS İNCİLİ – GNOSTİK İNCİL)

Kötülük yapan o adamlardan, o köpeklerden sakının; o sünnet bağnazlarından sakının! (FİLİPİLİLER 3.BÖLÜM)

İslam’da Erkek Sünneti

Benim dini inancım olan İslam’da erkek sünneti (hıtan) yoktur. Kur’an’da geçmez. Sahih ve güvenli kabul edilen hadisler içinde de geçmez. Ben hadisleri peygamberin sözleri olarak görmüyorum. Sadece görenler için bundan bahsetmek istedim. Fakat her nasılsa 9.yy.da bu konuda hadis uydurmayı başardılar. Bunu ya İslam’a sızan Yahudiler yaptı. Ya da Kur’an’ı bırakıp Tevrat’ı rehber edinen cahil âlimler (!) yaptı. İslam’a hıtan’ın nasıl geçtiğini tam olarak bilen yok. İslam’a soktukları hadis adlı rivayet ise şudur:
 

"Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir" (Ahmed b. Hanbel, V / 75; Ebu Davud Edeb, 167; el-Fethu'r-Rabbânî, XVII / 1312)

Aşağıda paylaşacağım Buhari rivayetini görünce gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Çünkü bu rivayet baştan aşağı şaka için söylenmesi gereken bir söz olması gerekir.
 

İbrahim (a.s), 80 yaşında balta ile kendisini sünnet etti (BUHARİ)

Yukarıdaki peygamberimize iftira eden rivayetler yeterli olmamış olacak ki dinciler mitoloji üretmeye ihtiyaç duymuştur. Bu mitolojilerden birinin iddiasına göre peygamberimiz sünnetli doğmuştur. Sanırım bu mitolojiyi uyduran kişi veya kişiler peygamberimiz doğar doğmaz gidip kontrol işlemini yaptılar. Keşke Müslümanlar ilk dönem Müslümanları gibi akla ve bilime önem verseler o zaman bu safsataları hiç dinlemeyeceklerdi. Ey Müslümanlar aklınızı kullanın sünnetli doğmak tıbben sakat doğmaktır. Bu bir anomalidir. Yani anormal bir sıkıntı var demektir. İkinci mitolojik uydurma ise Hz. Muhammed’in doğduktan sekiz gün sonra- tam da Tevrat’ın verdiği süre olduğuna dikkat edin- melekler tarafından sünnet edilmiştir. Bir Müslüman’ın bu efsaneye inanması aklına ve peygamberimizin öğretisine ihanetten başka nedir? Melekleri fenni sünnetçi yapmaya utanan Müslümanlar nerede?

Müslümanlar çelişkilerle dolu bir dine inanıyor. Hani sünnet İbrahim peygamberden kalmıştı? Eğer bu doğruysa Muhammed peygamber doğmadan önce bile Araplar ve Arabistan Yahudileri sünnet oluyordu. Şu halde Mekke de sünnetçi kalmadı mı ki Melekler sünnetçi oldu? Tamamen mitolojik safsatalar başka bir şey değil. Türkiye’de bu saçma mitolojileri din diye sunan ve insanlara İslam diye boş bir din sunanların başında sorularlaislamiyet adlı site gelmektedir. Bu sitenin dediklerinin yüzde biri bile İslam’da var olsaydı 20 yıl sonra tek bir tane bile Müslüman kalmaz. Bu tür siteler sahte bir dini İslam diye sunmaktadırlar.

Halife Ömer’in son yıllarında doğan (Hicri 21) ve sahabenin dahi çok saygı duyduğu bir âlimimiz var. İsmi çok bilinmez halk arasında. Hasan el Basri. Rivayetler doğruysa birçok insan onda peygamber hitabının olduğunu naklediyor. Bakalım o bu konuda ne düşünyor:
 

Rasûlüllaha uyarak birçok kimseler İslam'a girdi. Siyahı, beyazı, Romalısı, İranlısı, Habeşlisi... Ama bunlardan hiç birinin sünnet olup olmadıkları araştırılmadı. Şayet sünnet olmak vacib olsaydı, sözü edilenler sünnet olmadan İslam dinine kabul edilmezlerdi.

Hasan el Basri’nin dediği gibi peygamberimiz ve sahabeler döneminde sünnet diye bir olaydan kimse bahsetmiyor.

Sünnet İslam’ın Ön Şartı Mıdır?

İnanın sünnet gibi İslam’ın yakınından ucundan geçmeyen bir olay nasıl İslam’ın ön şartı haline gelmiş anlamak zor. Demek ki İslam’da Allah’tan başka kanun koyucular var. Müslümanlar Allah’ın dinine zam yaparak Allah’a din öğretiyorlar. Ayrıca İslam’a girmenin ön şartı olarak yapılan bu zam yüzünden İslam’a gelecek olan binlerce erkek bu kararından vazgeçmiştir. Sünnet bugün bile erkeklerin İslam’a gelmesine engel olan bir duvardır. Sünnet İslam ile insan arasında bir engeldir. Sünnet İslam’ın değil ön şartı son şartı bile değildir.

Kim tarafından dört hak mezhep olarak kabul edildiği bilinmeyen Sünniliğin dört mezhebi bu işe nasıl yaklaşıyor?

Mezheplerin bu işe yaklaşımı tam bir trajedi. Bugün Sünnilik ve Şiilik İslam’ın mezhebi olmaktan daha çok İslam’dan koparak bir din olmuşlardır. İşte o dinin mezheplerinin bu konudaki görüşleri
 

Hanefi   : Erkek sünneti sünnettir, kadın sünneti sünnettir.
Şafi        : Erkek sünneti vaciptir, kadın sünneti vaciptir.
Hanbeli: Erkek sünneti vaciptir, kadın sünneti sünnettir.
Maliki  : Erkek sünneti sünnettir, kadın sünneti sünnettir.

Yukarıda imam Hanbeli’nin görüşü en garibi. Sünnet Hz. Muhammed’in yaptığı eylemlerdir. Kadın sünneti nasıl sünnet oluyor ben anlamadım :)

Sünnetin Kur’an’a Aykırı Olduğuna Dair Deliller Var Mı?

İlk olarak bizim şu konuyu iyi anlamamız gerekiyor. Sünnet bir dini mesele değildir bir sağlık meselesidir. Yani sünnet tıbbın konusudur. Tıp sağlıklı diyorsa yapılır zararlı diyorsa yapılmaz. Ve gördüğüm kadarıyla tıbbın bu uygulamanın zararlı olduğu yönünde daha baskın bir kanısı var. Sünneti reddeden Müslümanlar bunu Kuran’daki bazı ayetlere ters düştüğü için reddediyorlar ancak bu kesinlikle yanlış. Çünkü önümüze serilen ayetlerin bu konuyla bir alakası yok. Hâlbuki bir Müslüman erkek ve kadın sünnetini reddedecekse bunu sağlık sebebiyle reddetmeli. Çünkü sünnet tıbbın ilgi alanına girer dinin değil. Sünnete karşı olan Müslümanların delil olarak sundukları ayetler:
 

Doğrusu Biz insanı en güzel kıvamda yaratmış (4) sonra onu başlangıç noktasının en dibine döndürmüşüzdür.(5) (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ – TİN 4,5)

Karşımıza getirdikleri ilk ayet Tin suresi 4’tür. Ancak Tin suresi bağlamından koparılmaktadır. Bu da yanlış bir anlama sebep olmaktadır. Tin 4 ve Tin 5 birlikte okunmalıdır. Ayrıca buradaki ifade açık bir şekilde mecazdır. Fiziksel olarak en güzel kıvamda olduğumuzdan bahsedilmiyor. Çünkü insan vücudu doğadaki en güzel kıvamlı vücut değildir. Çıta kadar hızlı değiliz mesela. Bir aslan kadar güçlü değiliz. Bir şahin kadar güçlü göremeyiz vs.. birçok örnek verilebilir. Ayrıca yirmi yaş dişleri gibi vücudumuzla tam uyum içinde olmayan parçalarımız var. Sakat doğan, engelli doğan insanlarımız var. Tin 4 “Biz insanı en güzel biçimde yarattık” şeklinde meallendiriliyor ve sanki fiziksel olarak en güzel biçimde yaratıldığımız kast ediliyormuş gibi anlatılıyor. Hâlbuki ayetin devamında “sonra onu başlangıç noktasının en dibine döndürmüşüzdür.” İfadesi geçiyor. Bu da bizi en güzel kıvamda yaratmadan kasıt her neyse ona ulaşmak için başlangıç noktasına geri döndürüldüğümüz anlatılıyor. Burada en güzel kıvamda yaratılmayı şöyle anlamalıyız diye düşünüyorum. Yaratılış amacımıza en uygun kıvamda yaratıldık. Bu kurduğum cümleye dikkatinizi vermenizi istiyorum. Tin 4 ve 5’ten benim çıkardığım sonuç şu: Allah bizi yaratılış amacımıza en uygun kıvamda yarattı sonra o kıvama ulaşabilmemiz için bizi sıfır noktasına bıraktı. Tecrübeyle, bilgiyle, acıyla, tatlıyla vs.. hayat yolculuğunda o kıvamı yakalamaya çalışıyoruz. O kıvama yaklaşan Allah’ın rızasına yaklaşır. O kıvama en çok yaklaşan peygamberler olduğuna inanıyorum. Çünkü Allah’ın hiçbir kimse için kullanmadığı dostum kelimesini İbrahim peygamber için kullanıyor Kur’an’da. Bu bir insan için en büyük şeref. Her neyse bu ayetin sünnetle alakası yoktur. Allah bizi en güzel biçimde yarattı o halde penis üst derisini kesmek bu en güzel kıvamı bozar şeklinde açıklamalarını mantıklı bulmuyorum. Çünkü biz aynı zamanda kıllı yaratıldık. Bu mantığa göre koltuk altı kıllar veya saçları kesmek de Allah’ın yarattığı en güzel kıvama aykırılık teşkil eder. Bu yüzden bu ayetleri bağlamından kopararak kendi tezimize kurban etmek doğru değildir.
 

O her şeye yaratılış amacıyla en uyumlu olma ve kemalini bulma (yeteneğini) bahşetmiştir. Öyle ki, insan türünü yaratmaya (basit) bir balçıktan başlamıştır. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ - SECDE 7)

Bu ayette bağlamından koparılmış ve anlamından uzaklaştırılmıştır. Bu ayeti çoğu meal sahibi şöyle çevirmekte : ”O yarattığı her şeyi en güzel yaratmış ve insanın yaratılışına…” Fakat bu çeviri ayetin düz çevirisidir, ayetin anlattığı değildir. Kur’an’daki buna benzer ayetler fizikselliğe vurgu yapıyormuş gibi çeviriler yapılıyor. Mülk 3 (Evrenin harika yaratılışına atıf yapar), Haşr 24, Mü’min 64, Nisa 119 sünnete karşı çıkacağım derken yanlış anlamlandıran ayetler olarak karşımıza çıkıyor. Bunlardan  Nisa 119’u da açıklayıp geçeceğim.
 

Onları saptıracağım ve kuruntularla oyalayacağım: zira ben onlara emredeceğim, onlar da hayvanların kulaklarını kesecekler; yine onlara emredeceğim, onlar Allah’ın yaratışını değiştirecekler! Fakat Allah’ı bırakıp şeytanı kendilerine veli edinenler, apaçık bir ziyana uğramış olurlar (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ -  NİSA 119)

Yukarıdaki hayvanların kulaklarını kesme âdeti geçmişte yapılan bir uygulamaya eleştiridir. İnsanlar ilk önce hayvanları kutsal sayıyor sonra onların kutsal olduğunu başka insanlarda anlasın diye kulağı kesiliyor ve doğaya salınıyordu. Nisa 119’un bu bölümü Allah’ın hayvanları ilahlaştırma, kutsallaştırma girişimine karşı bir uyarısıdır.  “Allah’ın yaratışını değiştirecekler!” sözü ise çok boyutlu bir ifadedir. Buradan Allah’ın yarattığı saf fıtratı değiştirme şeklinde mecaz olarak anlayacağımız gibi insan klonlama, insan genetiğiyle kötü amaçlarla oynama vb.. bilimsel ahlaksızlıklardan bahsediyor da olabilir. Yoksa fiziksel olarak insan değiştirme bu ayetten çıkmaz. Çünkü dediğim gibi bir insan sakat doğabilir. Bir cerrahın bunu düzeltmeye çalışması yaratışı değiştirmek olarak yorumlanamaz. Ya da koltuk altlarının traşı yaratılışı değiştirmek değildir. Bu ayet insanın yaratılış amacının değiştirilme çabasına vurgu yaptığı kanaatini taşıyorum. Belki de ayet bilmediğimiz bambaşka bir bilimsel olaya atıf yapıyordur – ki öyle bir havası da mevcut- Neyse Nisa 119’dan sünnet olmamalıyız gibi bir sonuç çıkmaz. Biz evrendeki en kusursuz ve en güzel varlık değiliz.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Sünnet dinin değil tıbbın konusudur. Tıp sünnet zararlı diyorsa yapılmaz, yararlı diyorsa yapılır. Ancak sünnet sektöründe büyük paralar dönüyor. Ayrıca çoğu inançlı doktor olaya objektif bakamıyor. Faydası olmamasına rağmen varmış gibi konuşuyor. Tıbbi veriler sünnetin zararlı olduğu fikrine daha yakındır. Bırakalım çocuğumuz 18 yaşına gelsin ve kendi karar versin. Bir insan kendi bedeni ile ilgili geri dönüşü olmayan bir kararı ancak kendisi vermelidir. Tıbbi olarak bir gereklilik ve zorunluluk olmadan insanın vücut bütünlüğüne yapılan bir müdahalenin insan haklarına aykırı olduğunu düşünüyorum. İnsan kendi bedeni hakkında kendisi karar vermelidir. Müslüman doğulmaz olunulur. İslam kişinin bilinç çağına eriştiğinde kendi seçimiyle seçeceği bir dindir. Müslüman anne babadan doğan bir çocuk Müslüman olur diye bir şey dinimizde yoktur. Bu Yahudilikte vardır. Din kan bağıyla geçmez. Din bir seçimdir. İslam’da erkek sünneti yoktur. Olsaydı bile çocuğun büyüyüp kendi rızası alındıktan sonra bu işlem yapılmalıydı. Yani bu bir bebeğin sünnet edilmesi hakkını anne babaya vermez. Çünkü bebek büyüdüğünde ateist olabilir, Hristiyan olabilir, ya da başka bir dini seçebilir. O zaman ne olacak? Çocukken inanmadığı bir inanç için vücut bütünlüğünden olmuş olacak. Bu zulümdür.
 

 
Görüntülenme 1,266
Yayın 24 Ekim 2017

Bu konu kadar beni sinirlendiren çok az konu vardır. Hayatta en nefret ettiğim şey Allah ve onun elçileri olan peygamber adına iftira atmaktır. Bunu yapan insanları günahım kadar sevmiyorum. Kadın sünneti diye bir uygulama katiyen İslam’ın uygulaması değildir. Allah böyle bir işkenceyi insana emretmemiştir. Bu uygulama ilkel Afrika kabileleri ve Avrupa’nın ortaçağdan bile daha karanlıkta olduğu yıllardaki kabilelerin uygulamasıdır.-- Bu uygulamayı yalnızca Ortadoğu ve Afrika’da olduğunu sananlar yanılıyor. Batı'da bu konuda sınıfta kalmıştır.

Peki, Kur’an’da var olmayan bu uygulama dinimize nasıl ve kim sokmuştur? Kimin soktuğunu bilmiyorum. Bu konuda detaylı bir araştırma yapılması lazım. Ancak tahmin yürütmem gerekseydi şu fikri söylerdim: İslam yayılırken Afrika kıtasına giriş yapıldı ve orada bu ilkel uygulamayla karşılaşıldı. Daha sonra da Hadis adlı rivayetlerle peygamberimizin ağzına iliştirilerek İslam’a sokuldu. İşte o rivayet:
 

"Sünnet olmak (hitan), erkekler için bir sünnet (şiar) kadınlar için ise bir değer ve iyilik (mekrume)dir" (298 Ebû Dâvûd, edep 167; Müsned V/75)
Medine'de kadın sünnetçisi olarak bilinen Ümmü Atiyye isimli kadına da: "Fazla kesme ki, kadınlar daha cok lezzet alsınlar " kocaların da daha çok hoşuna gitsin" (Beyhakî, es-Sünenü`I-Kübr2 VN/324; Ayrıca bk. Siddik Hasan Han, Hüsnü`I-üsve 337)

Yukarıdaki rivayet kanınızı dondurmadıysa ya vicdanınızı kaybettiniz ya da insanlığınızı. Bu tür hadis adlı rivayetleri görünce beynime kan gitmediği de doğrudur. Yemin olsun hiçbir ateist ya da Muhammed peygamberden nefret eden başka bir inanca mensup bir şahıs peygamberimize bu hadisler kadar hakaret etmedi. Yukarıdaki sözü her kim söylediyse söylesin ama Muhammed peygamber kesinlikle söylememiştir. Çünkü Kuran’ın bize tanıttığı Muhammed ile yukarıdaki Muhammed aynı kişi değil. Yukarıdaki sözü uçkuruna düşkün ve kadını erkeğin haz malı olarak gören bir zihniyet tarafından söylenmiştir. Bir kere kadın sünnet olursa zaten artık zevk alamaz ki. Çünkü kadının vajinada zevk almasını sağlayan organ olan klitoris kesiliyor. Bu bir caniliktir. Kadını her açıdan köleleştiren toplum, kadını mutlu edecek her şeyi elinden almaya kararlıdır. Şimdi gelelim bu vahşiliği biraz daha tanıtmaya.

Kadın sünneti tıbbi gerekçe olmaksızın, Vajinanın bir kısmının(klitorisin) ya da tümünün alınmasıdır. Kadınlar ve kız çocukları için çok ciddi bir insan hakları ihlalidir. Birçok kuruluş bu olayı genital sakatlama olarak adlandırılmaktadır. UNICEF’in 2013’te yayınladığı kadın sünneti raporuna göre dünyada 125 milyondan fazla kız çocuğu ve kadın sünnet edilmiş durumda.  Milyonlarca kız ise tehlike içindedir.

Peki En Çok Hangi Ülkelerde Görülüyor?

Afrika ve Ortadoğu’da 29 ülkede yapılan araştırmaya göre sünnet edilen kadın sayısının en yüksek olduğu ülkeler sırasıyla Mısır, Etiyopya, Nijerya, Sudan ve Kenya ile Burkina Faso. Somali’deki kadın ve kız çocuklarının ise yüzde 98’i sünnet edilmiş. ABD'de kadın sünneti 1996 yılında yasaklandı. İngiltere'de ise yaklaşık 30 küsür yıl önce yasaklandı. Kadın sünnetinin en yaygın olduğu ülkelerden biri olan Nijerya'da, kadın sünneti geçtiğimiz yıllarda (2015) yasaklandı.

Kadın Sünnetinin Faydası Var Mı?

Elbette ki hiçbir faydası olmadığı gibi birçok zararı da var. Zaten sözde Müslüman ülkelerde anne ve babalara “sünnet çok yararlıdır, kızlarınızın sağlığı için bu şart” diyerek ebeveynleri 21.yy.da kandırmaktadırlar. Sünnetler çoğunlukla ilkel metodlarla, bazı yerlerde ise hastanelerde yapılmakta. Pek çok seferinde aletlerin tek kullanımlık olmaması AIDS ve sarılık gibi hastalıkların yayılmasına sebep oluyor. Kadınlar enfeksiyon kapabiliyor ve hatta idrar yolları ve yumurtalıkları iltihaplanıyor. Sünnetler esnasında kan kaybından ölen kadınlara da rastlanılıyor. Kadın sünnetinin fiziksel etkileri kadar psikolojik etkileri de var. Böyle bir uygulamaya maruz bırakılan kadınlar, cezalandırıldıklarını ve ailelerinin ihanetine uğradıklarını düşünebiliyorlar. Nitekim zaten, kadını kontrol altına almak ve cinsel açıdan etkisiz hale getirmek için yapılan bu uygulama, tam olarak bir cezalandırma yöntemi.

Şunu iyi bilin ki kadın sünneti, kadının seksten alacağı zevki azaltmak için yapılıyor. Arka planda bu sebepten başka sebep olduğunu düşünmüyorum. Birçok insan yok kadınlığa geçiş seremonisi falan gibi sosyolojik açıklama getirmeye çalışsa da ben asıl amacın kadını mutlu edecek her şeyini toplumun onun elinden alma çabası olarak yorumluyorum.

Peki, Bu Çağda İnsanlar Buna Nasıl İkna Ediliyor?

Arkadaşlar bu dünyada kandırılması en kolay varlık insandır diyebiliriz. Çünkü İnsanlar kendisinden daha yetkin insanlara güvenirler. Mesela insanlar doktorlara güvenirler. Ancak doktorun insan olduğunu daha fazla para kazanmak için şerefini satacağına inanmak istemezler. Bugün bilinen bir gerçek ki bazı doktorlar ameliyat parası almak için hiçbir sıkıntısı olmayan insanlara “siz ameliyat olmalısınız” diyerek insanları kandırıyor. Bazı doktorlar ise ilaç firmaları ile anlaşmalı olduğu için insanlara hastalığıyla alakasız ilaçlar yazıyor. Bir insan asla ama asla işi ticarete dökmüş bir meslek erbabına yüzde yüz iman(güven) etmemelidir. Bu sünnet olayından kazanılan paranın haddi hesabı yoktur. Bu yüzden doktorlar sünnetin yararlı olduğu yalanını söylüyorlar. Lütfen bir Müslüman olarak ya da insan olarak aklınızı çalıştırın. Daha fazla kazanacaklarını ve insanları inandıracaklarını bilseler iki böbreğinizden birinin fazla olduğunu bile söylerler. Kapitalizmin insan şerefini satın aldığı bir dünyada ben Allah’tan başka hiç kimseye güvenmiyorum. İnsanları; televizyon, basın, bu kazanç çarkının tetikçi yazarları ve yobaz dinciler kandırıyor. Mesela Malezya’da anne babalara “sünnet kızınızın sağlığı için olmaza olmaz” deniliyor. Kızlarının sağlığını düşünen ebevyn kandırıldıklarından habersiz çocuklarını hastaneye götürüyor. Hatta sanki bilim bunu destekliyormuş gibi dergiler hazırladıklarını bile gördüm. Dergide bilimsel terimler, şekilli açıklamalar.

Bilim, günümüzde daha fazla para kazanmak isteyen iş adamlarının tekeline girmiştir. Bu noktada hem teistler hem de ateistler işbirliğine gitmek zorundadır. Ateistler "dindarlara din bir afyondur, zararlıdır" deyip dindarlarla çatışmamalı. Dindarlar da "bilim bir afyondur, bakın bilim insanları insanları nasıl kandırıyor" deyip ateistler ile çatışmamalıdır. Asıl düşman ortaktır. Zengin para babaları. Zengin iş adamları akılsız dindara din satarken, akılsız ateiste de bilim adı altında kendi ürününü satmaktadır. Kazanan zenginler, kaybeden dindarlar ve ateistlerdir. Onlar paralarını sayarken dindarlar ile ateistler birbine girmekle meşguldur. Din yanlış kullanıldığında nasıl bir zehir halini alıyorsa, bilim de yukarıdaki doktor örneğimde olduğu gibi kötü kullanıldığında bir afyona dönüşür. Bir Müslüman aklını kullanmak zorundadır. Bilim insanlarının bazıları belki de yüksek bir kısmı endüstrinin emrine girmiştir. Delilleri görmeden hiç kimseye inanmayın. Kur’an ne diyor: “İnanan bir delille inansın, reddeden bir delille reddetsin” Bir İnsan olarak bu vahşete dur diyelim. Hem ülkemizde hem bu işin yapıldığı ülkelerde halkı bilinçlendirelim. Maddi gücü olan insanlar, Afrika ve Ortadoğu ülkelerine gidip bu konuda halkı uyandırmalıdır. Konferanslar verilmeli. Bu konuda özellikle erkeklere çok büyük rol düşüyor. Bu vahşete sessiz kalmayın. Dünyayı devraldığımız halden daha iyi bir şekilde devretmezsek insan olmayı nasıl hak ederiz? Unutmayın Allah sadece insan(olmayı başaran)lara cenneti vaat etmiştir.

 
Görüntülenme 12,497
Yayın 22 Ağustos 2017
15 Eylül 2017 güncellendi

Bu konuda aklıselim davranmamız gerek. Duygusal hikâyelerin peşinden giderek Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanamayız. Kur'an'ın bir numaralı düşmanı şirktir. Kur'an'ın en değer verdiği konu ise tevhid'dir. Yani Allah'ın tekliği, biricikliği. Müslüman şirk olma olasılığı olan her şeyi terk etmelidir. Bu konuda şüphe olacağına yapmamak evladır. İşte Ettahiyatü duası ve anlamı.--
 

"Ettehıyyâtü lillâhi ve’s-salevâtü ve’t-tayyibâtü esselâmü ‘aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtühû esselâmü ‘aleynâ ve ‘alâ ‘ıbâdi’l-lâhi’s-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallâhü ve eşhedü enne Muhammeden ‘abdühû ve rasûlüh."
Anlamı: Her türlü hürmet, salavât ve bütün iyilikler Allah'a mahsustur. Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun. Şahâdet ederim ki, Allah birdir ve yine şahâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.

Peki, bu duada şirk ihtimali olan cümle hangisidir? Yukarıda kırmızı renkle belirttiğim cümle yani "esselâmü ‘aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtühû" anlamı "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" Bu cümlenin şirk olduğu kanaatindeyim. Namaz Allah ile kul arasındadır ve namaz esnasında yalnızca Allah muhatap alınarak dua edilebilir. Yani Allah haricinde biriyle konuşur gibi hitap edemezsiniz. Değil namazda başka yerde de bunu yapmanız tehlikelidir. Siz kalkıp namaz sırasında "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" derseniz bu şu anlama gelir.

1.  Allah'a sesleniyormuş gibi peygambere seslenmiş olursunuz ki bu şirk olur.

2.  Allah hep diridir, ebedidir. Ancak siz Ey Nebi diyerek peygambere doğrudan sesleniyorsunuz. Sanki Allah gibi canlı bir varlığa sesleniyormuş gibi.  Bu da peygamber ölmedi aramızda yaşıyor safsatasını dillendirenlerin Allah'a ait ölümsüzlük vasfını peygambere yüklediklerini gösterir. Bu şirktir.

3.  Allah dışında hiç kimse herkesi işitemez. Bu Allah'ın vasfıdır, haa bir de süperman'in :)) Ancak namaz sırasında Allah'ı aradan çıkararak direkt peygambere sesleniyorsun ve sana selam olsun diyorsunuz. Sanki peygamber hepinizi işitiyormuş gibi. Bu şirktir.  Bu Allah'a ait bir gücü Muhammed peygambere yüklemektir.

Fatiha suresinde her gün Allah'a şu sözü veriyoruz: İyyâke na'budu ve iyyâke nestain. Ne demek bu ? (Rabbimiz!) Yalnız sana ibadet/kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz. Peki Cin suresinde ne diyor?
 

Yine (bana vahyedildi k), kesinlikle ibadethaneler Allah'a mahsustur; öyleyse Allah'ın yanı sıra başka hiç kimseye yalvarıp yakarmayın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – CİN 18)

Çoğu samimi Müslüman şöyle demekte: "Peygamberime dua ediyorum. Bunda da bir sakınca yok." Doğrudur peygambere dua etmekte bir sakınca yok. Fakat peygamberin Müslümanların duasına ihtiyacı olduğunu hiç sanmıyorum. Allah peygamberini diğer dünyada cehenneme atacak değil. Duaya ihtiyacı olan biziz. Peygamberlere dua, zengine zekat vermek gibidir. Tabi bu şahsi fikrim. Peygambere dua etmekte dediğim gibi bir sakınca yoktur. Fakat şu noktaya dikkat! Ettahiyatü'de peygambere dua etmiyorsunuz. Peygambere dua etseydiniz Hitaba Ey Nebi olarak değil Allah'ım diye başlardınız. Yani cümle "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" şeklinde değil "Ey Allah'ım peygambere rahmet et" vs.. bir tarzda hitap ederdiniz. Siz "Ey nebi!" diyerek Allah'ım sen bir çekil peygamberime selam vereyim sonra sana döneceğim demekten başka ne söylemiş oluyorsunuz ki? Gerçekten bu cümlenin şirk olduğu çok açıktır. Siz direkt "Ey nebi!" diyerek aynı anda namaz kılan milyonlarca insanı işiten bir peygamber tasavvur etmiş oluyorsunuz. Bunca insanı aynı anda işitebilecek tek varlık Allah olduğuna göre peygamberi hangi konuma çıkardığınızı hala görmüyor musunuz?
 

O halde namazı da, kurbanı da yalnız rabbine tahsis et (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ - KEVSER 2)


Bu ayette namaz kıl ve kurban kes demiyor. Diyor ki: "namazı da kurbanı da yalnız rabbine tahsis et" Bu kısmın en önemli bölümü yalnız kelimesidir. Namaz yalnızca Allah'a tahsis edilir.

Peygamberimiz Ettahiyatü duasını okudu mu?

Bu soruya verilecek en mantıklı cevap hayır, okumadı olacaktır. Peygamberimiz namazda kendi kendisine "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" demiş olma ihtimali benim nezdimde yok. Bu çok saçma olur. Ayrıca peygamber namaz için böyle bir dua öğretmezdi. Niçin mi? Açıklayacağım ama önce şu ön hazırlık bilgilerini vereyim. Sizin mantığınızı kabul edip bu sözleri peygamberin öğrettiğini ve bunun da şirk değil dua olduğunu farz edelim. Şimdi siz bana diyorsunuz ki Allah'ın peygamberi bu duayı namaza sıkıştırarak kendisine zorla dua etmemizi sağladı. Peygamber öğretmiş olmaz çünkü o bir diktatör değildi. Kendisine dua etmeyi zorunlu hale getirecek bir şey yapmış olamaz. Bu yazım üzerine birileri yine mantığını koltuğa bırakıp kalkıyor ve bana diyor ki: "hadis var bu konuda" Ben de diyorum ki hadisler Allah'ın peygamberi adına söylenmiş sözlerdir. Yani iftiradır. Ben peygambere iftira atmam. Ondan duymadım. Bu yüzden ondan duymuş gibi amel etmem ve başkalarına da bunu peygamber söylemiştir deyip iftira atmam. Ben peygamber adına iftira atmadığım için peygamber düşmanı olurken. Peygamber adına yüz binlerce hadis söyleyen insanlar peygamber aşığı ilan ediliyor. Ettahiyatü'deki bu şirke geçmişteki insanlar da bir kılıf bulamadı bu yüzden ettahiyatü'nün miraç gecesi peygamberimiz ile Allah arasında geçen bir diyalog olduğu yalanını uydurdular. Olaya bakalım:
 

Peygamberimiz, Allah’ın karşısına varıca selâm verir:
– Ettehıyyatü lillahi vesalavatü vettayyibatü (Her türlü hürmet, salavât ve bütün iyilikler Allah'a mahsustur)
Allah da peygamberimize:
– Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllahi ve berekatühü (Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun)
Peygamberimiz sadece kendisinin esenlikte olmasına pek razı olmaz :
– Esslamü aleyna ve ala ibadillahissalihin (Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun)
Bu manzarayı izleyen Cebrail ve Melekler de:
– Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasülühü (şehadet ederim ki, Allah birdir ve yine şahâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür)
derler.

Yukarıdaki hikaye gerçekten beni kahrediyor. Çünkü Allah'a küfür doludur. Bu küfürlere inanan Müslümanlar ne zaman akıllarını süresiz kiraya verdi bilmiyorum ama ben hakikati arayanlar için yukarıdaki hadis denilen mitolojinin Allah'a hakaret dolu bir safsata olduğunu size göstermeye çalışacağım. Bismillah deyip başlayalım.

1.  Peygamber Allah'a selam verdiğinde "Her türlü hürmet, salavât ve bütün iyilikler Allah'a mahsustur" diyor. Burada peygamberimiz sanki Allah orada değilmiş gibi üçüncü kişi zamirini kullanıyor ve bütün iyilikler Allah'a mahsustur diyor. Halbuki peygamber direkt onunla muhatap oluyor. Şöyle demesi beklenirdi "Her türlü hürmet, salavât ve bütün iyilikler sana mahsustur" Çünkü iki varlık var. Allah ve peygamber. Siz zamirini kullanması gerekirdi. Siz peygamber olsaydınız Allah ile konuşsaydınız hitap ederken başka birinden bahsediyormuş gibi Allah'a mı derdiniz yoksa sana mı derdiniz?

2.  Allah da peygamberimize "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" diyor. Mantıksız bir cümle daha. Allah sanki Allah başkasıymış gibi "Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" diyor. Halbuki şöyle demesi beklenirdi: "Ey Nebi! selâmım, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun" Anladınız mı? Bu cümlede Allah sanki Muhammed peygamber için Allah'a dua ediyor. Eee Allah zaten kendisi değil mi? Rahmet, selam(esenlik) ve bereket kaynağı zaten kendisi. "Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" ifadesi bir temennidir. Ve kullar birbirine böyle dualarda bulunur. Ama Allah başkası için bu cümleyi kurmaz. Çünkü zaten cümledeki temenniyi gerçekleştirecek varlık kendisidir. Şimdi bazıları yazımda çelişki aradığı için diyecek ki hani bu dua değildi? O tür kötü niyetli insana hatırlatayım. Kullar birbirine böyle dualarda bulunur. Bu bir dua cümlesidir. Ancak namazda Allah'ı köşeye itip Ey Nebi! diye bir cümle kurarsan bu dua olmaz şirk olur. Çünkü Ey Nebi! diye seslendiğin ebedi liderimiz Muhammed seni işitecek halde değildir. Kendisi ölmüştür.

3.  Peygamberimiz ise Allah'a cevaben "Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun" diyor. Vallahi bravo! Allah peygamberimize selam verdi ama peygamberimizin hoşuna gitmedi. Çünkü sadece kendisine esenlik (selam) verilmesi peygamberimizi rahatsız ediyor ve HAŞA Allah'ı düzeltiyor ve diyor ki "Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun" Yani "Ey Allah! Salih kullarını unuttun" demeye getiriyor peygamberimiz. Haşa Allah'tan daha düşünceli bir peygamberimiz var. Bu hadisi uyduranın Allah korkusu taşımadığı ortada da Müslümanlar buna hadis diye iman etmiyor mu yazıklar olsun. Bu cümleyi uyduran şarlatan başka detayı da kaçırmış. İnsan ürünü sonuçta. Kusurlu olacak elbet. Yukarıdaki cümleyi peygamber kursa şöyle demesi beklenirdi: "Selâm, bizim ve Senin sâlih kullarının üzerine olsun" cümlede Senin zamiri yerine sanki Allah orada değilmiş gibi 3. Tekil zamir kullanılıyor ve "Allah'ın Salih kullarının üzerine olsun" formuna dönüşüyor.

4.  Son olarak bu manzarayı izleyen Cebrail ve Melekler de şu cümleyi kuruyor "şehadet ederim ki, Allah birdir ve yine şahâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür" İşte beni bitiren son. Bu hadis uydurucuları mantıklı sallamasyona hiç ihtiyaç duymuş insanlar değil. Çok rahatlar. Rivayetler çelişse de önemli değil Müslümanlar aptaldır, inanırlar mantığı hâkim bunlara. Allah aşkına sahih dedikleri Miraç hadislerinin hemen hemen tüm formlarında Cebrail ve meleklerin peygamberin çıktığı kata çıkamadığı yer alıyor. Yani peygamber ve Allah yalnızdı. Cebrail peygamberimize sen tek çık ben hiç bu kattan yukarı çıkmadım demiyor muydu? Eee şimdi ihtiyaç hasıl olunca melekler aniden o katta peyda oldu. Allah'ın düşmanları iyi uydurmayı da önemsemiyor.

Ettahiyatü'yü bize yedirmeye çalışan bazı 21.yy hadis imalatçıları ise bizi ikna etmek için şu hadisi ürettiler: Ettehiyyatü namazlarda müminin miracıdır. Allah Allah. Namaz da müminin miracı hani secdeydi? Benzer hadisler uydurmakta moda olmuş. Namazda o kadar değerli ayetler okuyoruz onlar miraç değil ama hiçbir değeri olmayan ettahiyatü miraç öyle mi? Bakın arkadaşlar şirk olma ihtimali yüzde bir bile olsa ettahiyatü'yü okumamalısınız. Okumadığınız için de bir şey kaybetmezsiniz. Çünkü farz değil. Peygamberden yıllar sonra belki de çağlar sonra uydurulmuş bir şey. Ama onu okumakta ısrar ederseniz bu yazı size ulaştığı için ahirette sorumlu tutulacaksınız. Hakikate karşı direnmeyin. Ben 3 yıl önce ettahiyatü'nün şirk olduğunu Edip Yüksel'den duydum ve gidip anlamına baktım derhal ettahiyatü'yü bıraktım. Bir kez olsun ettahiyatü'nün anlamına bakmadığım için kendime kızdım. O gün Müslümanlar'a sorgusuz sualsiz güvenmemem gerektiğini anladım. Alışkanlıklarınızı hakikate tercih etmeyin. Bu bilgi sizi sarsmış olabilir. Fakat kabullenememe ve alışkanlığı devam ettirip yeniliğe karşı direnme moduna girmeyin. Müslüman her sözü dinler ve en güzeline uyar demiyor mu Kur'an?

Allah Kur'an'da Bakara 3, 43, 83, 110, 177 , Nisa 162 , Araf 170, Enfal 3, Tevbe 18, 71 , Yunus 87, Rad 22, İbrahim 31, 37, Taha 14, Hac 35, 78, Nur 56, Neml 3, Ankebut 45, Rum 31, Lokman 4, 17, Ahzab 33, Fatır 18, 29, Şura 3 ve Beyyine 5'de "namazı dosdoğru kılan" diyerek neye vurgu yapıyor sizce? Namaz nasıl dosdoğru kılınır? Niçin Allah bu uyarıya ihitiyaç duyuyor? Hem de bu kadar fazla ayette yer veriyor. Yukarıdaki ayetler namaz ayetlerinin yüzde seksenini oluşturuyor. Demek ki Allah bizde de namaz kayışlarının kopacağını önceden gördü ve Kur'an'a bu inanılmaz ifadeyi yerleştirdi. Çünkü "namazı kılan" değil de "dosdoğru kılan" ifadesi rastlantısal olamaz. Allah hiçbir şeyi öylesine amaçsız bırakmaz.

Peki, Ettahiyetü'yü bırakırsak yerine ne okuyacağız?

Evet, problemi ortaya koyduk. Ancak insanlar illa ki yerini başka şeylerle doldurmak istiyor. Konuştuğum insanların istisnasız sorusu şu: peki ettahiyatü yerine ne okuyorsunuz? Gündemi ve derdi Allah olan insanlar bu tür şeylere takılmamalısınız. İnsanlar bir şey uydurmuşsa bu Kur'an'a sonradan eklenmiş demektir. Kur'an'a sonradan eklenen bir uydurmanın yerine birşey okunmak zorunda değiliz. Yerine Allah'ın sözleri olduğuna iman ettiğimiz Kur'an ayetleri okuyun. Ama benim tavsiyem Ettahiyatü yerine kendi anadilinizde ya da anladığınız ve konuşabildiğiniz başka bir dilde Allah ile muhabbet edin. Namaz diye bir kelime Kur'an'da yoktur. Bunun yerine Salât kelimesi geçer. Yani dua. Namaz duadır. Kendi dilinizde Allah ile samimi bir konuşma yapın onu görür gibi konuşun. Anlatın derdinizi, hislerinizi, sevinçlerinizi, kederlerinizi. Gidip elalem ile dedikodu yapacağınıza Allah ile derdinizi konuşun. Bu aranızda daha güçlü bir bağ oluşturacaktır. Dua ederken Allah'ın sizin kâhyanız olmadığını da unutmayın. Adrese teslim siparişler vermeyin Allah'a. Yok araba, yok fırın, yok spor ayakkabı. Yani Emek verilerek kazanılması gereken şeyler istemeyin. Çünkü Allah insanı emeksiz kazanca alıştırmaz. Sonra Amerikan mafya babası Al Capone gibi "Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrıya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrının çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrıya günahlarımı affetmesi için dua ettim." der ve Allah'a iftira etmeye başlarsınız. Al Capone emeksiz kazanç istiyordu. Bir nevi Allah'ın armudu ağzına atmasını istiyordu. Ama Capone bir noktada haklıydı. Tanrının çalışma tarzı bu değildi. Al Capone, Tanrıyı insanların isteklerini yerine getiren köle bir lamba cini olarak hayal ediyordu. Bu şekilde hayal eden milyarlarca insan gibi. Fakat siz, Allah'tan Emek verilerek kazanılamayacak kazançlar isteyin .
 
Görüntülenme 3,096
Yayın 01 Eylül 2017

Kur'an'ın miras meselesine cinsiyetçi bir bakışı yoktur. Kur'an hiçbir ayetinde cinsiyetçi bir yaklaşıma ve paylaşıma yer vermez. Miras taksiminde erkeğe kadının iki katı verilmesinin tavsiye edildiği bir ayet gerçekten de vardır. Ancak ayetin kendisi değil de ayete yapılan yorumlar "Kur'an cinsiyetçi ve erkekçi taksim yapıyor" algısına kapı araladı.-- Bu yazımda bu ayeti ve demek istediğini tartışacağız elbet. Fakat bu ayeti tartışmadan önce 1400 yıl önceye gidip dünya bu konuda ne düşünüyordu ve Kur'an o günün dünyasına nasıl bir bakış açısı getirdi bunu anlamalıyız. Kur'an 21.yy.da inmiş gibi davranmak çok vicdanlı bir hareket değildir. Bu konuşmalarımdan sonra ayeti sıvamak için saçmalayacağımı düşünmeyin. "Kur'an hani evrenseldi niçin bu konuda geçmişe gidiyoruz?" diyenleriniz olacaktır. Hepsini dilim döndüğünce açıklamaya çalışacağım.

Her şeyden önce bilinmesi gerekilen bir kavram var: İslam. İslam nedir? sorusuna vereceğim iki yanıt var: Vicdan ve Adalet. Miras konusunda da İslam'ın sunumu adaletli ve vicdanlı olmaktan geriye kalamaz. Miras konusunu tartışırken İslam'ın vicdan ve adalet olduğunu unutmamanızı istiyorum. Ayetleri bu iki kavram ışığında anlamaya çalışacağız. Kur'an miras hakkında insanlara tavsiyelerde bulunduğu 1400 yıl öncesinde kadının miras hakkı değil Arabistanda dünyanın neredeyse hiçbir yerinde yoktu. İşte böyle adaletsiz bir dünyada Allah, miras konusunda tavsiyeler vermeyi ve adaleti sağlamayı murad ediyor ve Nisa suresinin yedinci ayetini insanlığa gönderiyor.
 

Ana-Baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-Baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 7)

Erkeklerin zaten payının olduğunu belirterek başlayan ayet adeta erkek egemen dünya sistemine laf dokunduruyor. Bir dünya gerçeğini dillendiren ayet kendi gerçeğini ortaya koyan şu hükmü veriyor "Ana-Baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu" Dünyanın en az yüzde doksanının kadına, bırakın miras vermeyi kadınların böyle bir hakkı olabileceğini bile aklına getirmiyordu. İşte böyle bir dünyaya Allah bu ayetini indiriyor. Arabistan'da şok etkisi yaptığını biz tarih kitaplarından öğreniyoruz. Allah, kadınların bile böyle bir haklarının olabileceğini düşünmediği bir çağda insanlığın yüzüne su misali bu ayeti boşaltıyor. Ama insanların bazıları kendine henüz gelmemişti ki gidip peygambere kadınları mirasa ortak etmenin mantıksız olacağına dair ikna etmeye çalıştılar. Bu konuda itirazlarını sundular. Bu da bazı Müslümanların Kur'an'ı Allah'ın değil de Muhammed peygamberin yazdığını düşündüklerini gösteriyor. O dönemin resmini inşallah bir nebze canlandırabildim. Bugün bile çoğu kadın miras gibi bir hakkı olabileceğini düşünmüyor. Bugün çoğu sözde İslam devletinde hatta Türkiye'nin geri kalmış bölgelerinde kadın, mirası erkeğin hakkı olarak görüyor ve miras istemeyi ayıp bir hareket olarak hatta erkeğe yapılacak olan bir haksızlık olarak görüyor.

Kur'an'ın cinsiyetçi bir yaklaşımı olmadığını Nisa suresinin yedinci ayet ortaya çıkardı. Bu ayette Allah kadına "az ya da çok" diyerek erkekten fazla ya da az verilebileceğini gösteriyor. Bu karar anne-babanın vicdanına bırakılıyor. Hangi evladın ihtiyacı varsa ona fazla verilir. Mesela bir anne-babanın erkek çocuğu sefalet içinde olsun. Kızları ise bir meslek sahibi (doktor, mühendis, iş kadını vs..) olsun. Yani kızları zengin ya da zengin eşleri var ve paraya ihtiyaçları yok. Bu durumda erkeğe daha fazla verir kızlarına daha az. Tabii kızlarına minimum erkeğin yarısı verilmelidir. Bunu da birazdan yazacağım Nisa 11'in hükmüdür. Erkeğin ihtiyacı çok kadın zengin bu yüzden ona bir kuruş bile vermeyelim mantığı olamaz. Kızlar çok aşırı zenginse ve miras haklarını fakir erkek kardeşlerine bağışlarlarsa o ayrı. Bir başka senaryo da şu: Anne-babanın kızı duldur. Eşi ölmüş ve çocuğuyla kala kalmıştır.  Erkekler ise zengin. İş adamı, doktor, mühendis vs.. bir mesleğe sahipler. Malları ve mülkleri var. Bu durumda kız erkeklerden çok miras alır. Tabii bu durumda erkeğe bir pay verilmesi zorunludur. Ancak o hakkından vazgeçerse daha vicdanlı bir tavır sergilemiş olur ki mü'min'e yakışan da budur. İşin özeti şu: Kur'an'ın bu ayetine göre anne-baba çocuklarına miras taksim ederken erkeğe de kadına da bir pay vermesi zorunludur. Ancak kime çok kime az vereceği o ailedeki muhtaçlığa göre ebeveyn tarafından belirlenir. Benim kızım evlenecek kocası ona bakar deyip mirastan men edilemez. Kız zengin bir eş ile evlense bile babasının mirasında hak sahibidir. Az ya da çok. Bu ayette miras miktarı minimum miktar belirlendikten sonra üst sınır ailenin vicdanı, kanaati, çocuklarından hangisinin daha fazla ihtiyacı olduğu vs.. kriterlerine göre ebeveynlere bırakılmıştır.

Kur'an, kadına miras hakkını Nisa 7'de verdikten sonra insanlara miras konusunda bir adap daha öğretiyor. Nisa 8'de yetimleri ve yoksulları da bu işe dahil ediyor.
 

(Miras) taksimi sırasında, (diğer) akraba, yetimler ve yoksullar da hazır bulunurlarsa, onlara da bir şey verin ve kendilerine gönül alıcı sözler söyleyin!  (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 8)

Kur'an insanlara bu ayetlerle bir model oluşturmak istiyor. Miras taksimi yapılacaksa ve ailede yetim ve yoksul varsa onlara da mirastan pay verilmesini istiyor. Mü'min'in bu tür durumlara yaklaşımını inşa eder bu ayetler. Tabii bu hassasiyeti göz ardı eden insanlara da Allah şu uyarıda bulunur:
 

Doğrusu, yetimlerin mallarını haksız yere boğazlarına geçirenler, karınlarını yalnızca ateşle doldurmuş olurlar. Zira  gelecekte çılgın bir ateşe çıra olacaklar  (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 10)

Peki, tüm bu tartışmalara yol açan ayet hangisidir?

Allah size, çocuklarınız konusunda (şunu) tavsiye eder: Erkek, iki kadının payına denk alır; fakat ikiden fazla kadın varsa, onlara bırakılan mirasın üçte ikisi verilir; sadece bir kadın varsa, o halde yarısını alır. Ve eğer (ölenin) çocuğu varsa, onun anne-babasından her biri mirasın altıda birini alır; ama eğer çocuğu yoksa ve anne-babası onun (tek) varisiyse, işte o zaman annesi üçte birini alır. Eğer kız ve erkek kardeşleri varsa, o zaman annesine altıda biri verilmelidir; tabii ki yapmış olduğu herhangi bir vasiyeti ya da borcu düşüldükten sonra. Ebeveynleriniz ve oğullarınız… Hangisinin yararlılık açısından size daha yakın olacağını asla anlayamazsınız. (Bu oranlar), Allah tarafından belirlenmiş paylardır: Kuşkusuz Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet kaydedendir. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 11)

Yukarıda kırmızı renkle yazdığım bölüm tüm tartışmaların sebebidir. İslamiyet peygamberimizden sonra mutasyona uğradı desem yeridir. Kur'an erkek egemen dünyayı kırmak için büyük atılımlar yapmıştı. İnsanlık kazandığı birçok erdemi peygamberimizin vefatıyla yeniden yitirdi. Erkek egemen sistem Müslüman düsturu haline getirildi. Kur'an'ı erkekler yorumladı. Hal böyle iken erkeklerin kendi çıkarlarını Kur'an'a giydirmeleri hiç de uzun süre sürmedi. Bu ayet adaleti gerçekleştirmek için gönderildi ve Nisa 7 yokmuş gibi yorumlanamaz. Nisa 7'de "Ana-Baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır;" demişti. Bu ayette ise bu oran en az ne kadar olmalıdırın cevabı verilmekte. Minimum oran " Erkek, iki kadının payına denk alır"dır. Bu mutlak oran olamaz. Çünkü Nisa 7 açıktır. Nisa 7 kadına az ya da çok verilebilir demişti. Bu ayette ise Nisa 7'nin istismar edilmesinin önüne geçmek ve "az ya da çok " verme hükmünü gerekçe göstererek kadına "bir kaşık" miras bırakmak isteyen uyanıkların manevralarını engelleme isteği vardır. Kadına en az erkeğin yarısı kadar mal verilir.

Peki, niçin erkek iki katını alır?

Buna verilecek elbette cevaplar vardır. Fakat bana göre bunun en sağlıklı cevabını bir uzman heyet oluşturarak Kur'an'ın bu ayeti indiğindeki dönemin sosyo-ekonomik koşulları ortaya konulmalıdır. Çünkü Allah adildir ve bu ayet indiği gün de bugün de yarın da böyle bir hükmün adaleti nasıl sağladığı konusu derin bir araştırmanın sonucu ortaya çıkacaktır. O zamana kadar benim şimdilik bir tahminim var ve sizinle paylaşacağım. Ama mutlak sebebi budur diyemem.

Kur'an geçen hafta inmedi. Bu yüzyılın hukuk sistemine göre düşünemeyiz. 1400 yıl öncesine de bir sunumu olmalı ve toplumu süreçle dönüştürecek hükümler getirmeliydi. 1400 yıl önce bir ailenin tüm servetini kazandıran erkekti. O dönemin servet girdisine baktığımızda karşımıza birkaç madde ortaya çıkar. Gelir kaleminin ilki savaş ganimetleridir. Bu da erkeklerin katılımıyla oluyordu. Baba ve oğulları savaşa katılıyor kadınlar savaş dışında tutuluyordu. İkinci gelir kalemi ticaretti ve ticaret erkeklerin elinde dönüyordu. Bazılarınız Hz. Muhammed'in ilk eşi Hatice'nin ticaret yaptığını ve bu iddianın geçersiz olduğunu düşünebilir. Ancak bir durum dikkatinizden kaçmış gözüküyor. Hatice gibi ticaret yapan kadınlar binde bir bile değilken aktif ticareti de erkeklere yaptırırlardı. Nitekim Hatice'nin ticaret kervanlarını peygamberimiz Hz. Muhammed'e verdiği ve doğrudan Hz. Muhammed'in yönettiği bilinen bir gerçektir. Yani kadınlar ticaret yapsa bile doğrudan değil dolaylı yapıyorlardı. Bir başka servet girdisi de esnaflıktı ki bu da erkeklerin elindeydi. Hatta hayvancılık ile uğraşan aileler de bile hayvanlara erkekler bakıyordu. Servet girdisini baba ve erkek çocukları oluşturduğu için ikiye bir oranı verildiğini düşünüyorum. Ama yanılıyor da olabilirim. İlerde daha mantıklı bir sebep bulursam tekrardan yazıyı güncellerim. Tabii bu minimum orandır. Baba isterse eşit bölebilir isterse Nisa 7'ye dayanarak kızlarına daha çok verir. Kur'an, ailesinin servetine hiç katkı sağlamayan kadınlar için bu şekilde minimum bir oran belirlemiştir. Bazı erkekler kalkıp şu itirazda bulunabilir: Madem tüm serveti erkekler oluşturuyor o zaman Allah'ın kadınlara servetin yarı oranda vermesi adaletsizlik değil mi? Bu itiraz da anlamsızdır. Çünkü kadın para kazanamıyorsa bunun sebebi erkeklerin onların iş hayatına atılmalarına izin vermeyişiydi. Kadınların para kazanabilecekleri atılımlar yapılması toplum tarafından engelleniyordu. Bu kadına haksızlıktır. Bu haksızlık, kadına erkeklerin kazandığı mülkün ikiye bir oranında verilmesiyle adalet sağlanmaya çalışılmıştır.

Şimdi hal böyle iken bu ayetleri daha sağlıklı okuyabiliriz. Nisa 7 ve 11 bize Allah'ın amacının adalet olduğunu gösterir. Şu halde bu ayetlerdeki amacın adalet ve vicdanlı davranmayı öğretmek olduğu açıktır. Allah bize miras vb.. toplumsal problemlerde mutlak çözüm bırakmaz. Çünkü miras hukukunda bir milyon garip vaka vardır ve Kur'an bir hukuk kitabı değil. Sadece miras gibi hukuki meselelerde mü'minlere bir bakış açısı kazandırıyor. Mü'min böyle durumda nasıl tepki verir sorusunu cevaplıyor Kur'an. Açık söyleyeyim kız kardeşi muhtaç ve ihtiyaç sahibiyken babasının kendisine kız kardeşinin iki katı miras bırakmasını isteyen bir erkeğin Müslümanlığından şüphe ederim. Müslüman vicdanı, merhameti, adaleti okyanuslar kadar bol olandır. Bugün kadınlarında çalıştığı bir dünyada ailelerinin servetlerine katkı yaptığı bir çağda ikiye bir oranı kullanılamaz. Tabii çalışmak istemeyen ve ailenin gelir kalemine katkı sağlamak istemeyen günümüz ve gelecekteki kadınlar için de bire iki oranı minimum oran olarak hükmünü devam ettirecektir. Bu ayet bugüne ve yarına hitap etmiyor demiyorum.

Çoğu Müslüman hocanın kadını yarım insanmış gibi bir bakış açısıyla bu ayetleri yorumladığını gördüm. Bu gerçekten Kur'an'ın demek istediklerini anlamamanın bir sonucudur. Bazı bilginlerimiz ise ikiye bir oranının geçmişte kaldığını bugüne bir sunumu olmadığını iddia etmekteler. Ben bu iki kesimin de olayı doğru okuyamadığını düşünüyorum. Allah'ın ayetleri kıyamete kadar geçerlidir. Yine ayetin söylediği koşullar gerçekleşirse yeniden ayetin hükmü geçerli olur. Kur'an niçin kadınla erkeğe eşit oran vermiyor sorusunu cevaplandırmak istiyorum. Kadın ve erkeğe eşitsizliği getiren Kur'an öncesi toplumlardır. Bu toplumsal problem Kur'an indiğinde toplumun gerçeğiydi. Kur'an ise eşitlik üzerine değil adalet temelleri üzerine inşa edilmiştir. Çünkü bazı durumlarda eşitlik adaletsizliktir. Kur'an Nisa 8'de yetimleri katarak, Nisa 7'de kadınları katarak, Nisa 11'de de serveti asıl oluşturan erkekleri katarak adaleti sağlamaya çalışmıştır. Nisa 11'de servete katkısı olmayan kadınlara ikiye bir oranını minimum olarak tavsiye etmiş erkeğin ve kadının hakkını korumuştur. Ebeveyn'e bu oranın kadına verilmesi gereken minimum oran olduğunu Nisa 7'de kadına erkekten bile çok pay verilebileceğini söyleyen şu ifade delildir. "az ya da çok". Üst sınırı ebeveynin adaleti, vicdanı, kızlarının gelir kalemine katkısı, çocuklarının ihtiyaç oranı vs.. birçok koşula bırakmıştır. Adil olan da budur. Zaten Mü'min bir baba kızlarını oğullarından daha fazla korur, kollar. Mirasını da kız çocuklarına ya daha fazla ya da erkek çocuklarıyla eşit dağıtır. Çünkü erkekler bir şekilde geçinir. Ama kadınların bu konuda topluma muhtaç bırakılmaması gerekir.

Şimdi başka bir açıdan da bu konuyla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Dün ikiye bir oranı vardı. Şimdi ise eşit dağıtılsın diyorsun. Kur'an'ın hükümleri eskidi mi demek istiyorsun? diyebilirsiniz. Bu soruyu aklına getirenler benim yukarıdaki yazımı anlamamış demektir. Açıklayayım. Kur'an'ın hükmü eskimezdir. Hükümdeki koşullar yoksa o hüküm askıda kalır. Koşullar oluştuğunda o hüküm tekrardan uygulanmaya başlar. Kur'an bazı konularda Müslümanlara mutlak hükümler yerine hedefler bırakmıştır. Hangi tarafa doğru gideceğimizi gösteren bir istikamet, bir yol haritası bırakmıştır. Miras konusunda da bir yol haritası bırakmıştır. Miras hukuku çok geniş bir hukuktur. Binlerce farklı durumun oluştuğu vakalar olmuştur. Kur'an şu sorun olursa şöyle yapın, şu sorun olursa böyle yapın diye kesin reçeteler yazmamıştır. Aksi halde miras hukuku adlı Kur'an'dan daha kalın bir kitap olurdu. Ya ne yapıyor? Aklımızı, vicdanımızı, adaletimizi kamçılayarak bu tür durumlarda nasıl düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Miras hukukunda Kur'an, bir babanın üç kavrama uymaya davet ediyor. Nedir onlar? Adaletli olma, vicdanlı olma, merhametli olma. Ne erkeğe zulmetmeli ne kadına. Babanın dul ve açlık sınırında bir kızı varsa adalete ve vicdanına göre karar vermeli ve mirasının büyük kısmını ona ayırmalıdır. Kızı zenginse ve muhtaç olan erkek çocuğu ise bu sefer de ikiye bir oranını uygulamalıdır. Çünkü her koşulda Allah kadını koruyor ve üç parçaya bölünen mirasın erkek ikisini alır, kadın bir parçasını. Kadın zengin bile olsa Allah'ın bıraktığı minimum kuralına uyulmalıdır. Tabii kadın mü'min ise zengin olduğu için malın son parçasını da yoksul abisine bağışlayacaktır. Aslında hepimiz mü'min olmayı başarsaydık şu an bu yazıyı yazma ihtiyacım bile olmazdı da neyse.

Şu halde Kur'ân'ın bu ayetlerinden şu sonucu çıkarabilirim. Allah 1400 yıl öncesinin insanlarına kadına miras verin diyerek bir hakkın önünü açtı. Sonra minimum bir oran belirleyerek devam etti. Ama bu, mutlak oranlar değildir. Bu o çağın kaldırabileceği orandı. Kadına sıfır oranı verildiği bir çağda toplum yavaş yavaş dönüştürüldü. Kur'an birkaç meseleyi bu şekilde ele alır. Mesela kölelik. Kölelik yazımı okuduysanız orada da anlattım. Allah köleliği sonlandırmak için yüzyıllar süren bir plan ortaya koydu. Allah, Kur'an'a köleliği bitirme hedefi bıraktı. Yani ilk kıvılcımı yaktı. Köle alımını yasakladı.  Geriye kalan kölelerin ise yavaş yavaş topluma entegre etmeye yönelik bir plan sundu bize. Sunduğu plan uzun yıllar isteyen bir çözümdü. Köle sahipleri kölesiz bir hayata yavaş yavaş adapte edilirken, köleler de adım adım özgür hayata katılarak uyum sorunu çözülmüştür. Bu tarz zamana bırakılan problemlerden biri de çok eşliliktir. Kur'an sınırsız eş mantığına 1400 yıl önce dur demiş onu dört ile sınırlamıştı. Ancak bunu yaparken tek eşliliği Müslümanlara önermiş ve erkeklere tek eşliliğe giden yolu hedef olarak belirlemişti. Bugün ise Müslüman erkekler istemese de Kur'an'ın bıraktığı hedef bu ülkede gerçekleşti.

Kalkıp 21.yy kafasıyla düşünen insanlar var. Allah sınırsız eşliliğin (poligami) olduğu bir dünyayı hazırlamadan aniden tek eşliliğe indirseydi itirazları var. Ancak böyle düşünmesinin sebebi bu çağda  bilimin, aklın, hukukun, eğitimin biraz daha fazla olduğu bir dönemde dünyaya gelmiş olmasıdır. Allah sosyolojik problemlere harika sosyolojik çözümler getirmiştir. Bu ayetlerin indiği günün insanlarını mağdur etmemiştir. Aniden 15 eşi olan erkeğe hepsini boşa tek bir tane kalsın deyip toplumsal bir kaosa sürüklememiştir. Ya ne yapmıştır? Aşama aşama toplumu tek eşliliğe götürecek bir sistem oluşturmuştur. Sınırsız sayıyı dört'e indirmiş bununla da yetinmeyip Nisa 3'te ve Nisa 129'ta Allah tek eşli olmamızı tavsiye ederek bize toplumsal olarak gitmemiz gereken istikameti göstermiştir. Allah'ın sınırsız eşten tek eşe doğru giden bu sistemi elbette asırlar isteyen bir çözümdü. Bir günde oluşmayan problem bir günde çözülemezdi. Allah bu tür toplumsal dönüşümleri yüzlerce yıl isteyen bir sisteme bağlayarak gerçekçi ve realist bir çözüm sundu. Bunu kavramakta zorlanan insanlar "Allah bir günde çözseydi" diyor. Hem ateistleri hem de Müslümanların en büyük sorunu şu: Allah'ı hayal ederken Allah'ın buna gücü yetmez mi? mantığına sahip olmalarıdır. Allah'ı canı her istediği şeyi yapan varlık olarak hayal ediyorlar. Halbuki Allah bu evrene zaten bir usül bir sistem bırakmıştır. Allah bıraktığı kurallara herkesten fazla uyar. Her canı istediğinde sistem değiştirmez. Mesela toplumlar alışkanlıklarını hemen bırakamaz. Bu asırlar isteyen bir süreçtir. Adam kalkıp diyor ki "Allah istese bir günde çözemez mi?" Ben de diyorum ki tabii çözebilir ama çözmez. Kendi bıraktığı sistemin işleyişi nasılsa o sisteme uygun çözüm üretir. Bir günde sistem değiştirip o sorunu kökten çözmez. Allah kurduğu sistemle bir oyuncakmış gibi oynamaz. Eğer toplum yavaş yavaş dönüştürülecekse Allah bu çözümü önerir. Allah'ı şapkadan aniden tavşan çıkaran bir sihirbaz gibi düşünmek hem Müslümanların hem de ateistlerin en büyük problemidir. Bir başka yanlış bakış açısı daha var. Allah'ı ülkelerde devrim yapıp bir anda toplumun tüm alışkanlıklarını yasaklayan liderlerle kıyaslıyorlar. Halbuki ani inkılaplar hiçbir ülkede başarılı sonuçlar vermemiştir. Humeyni rejimi bir günde çıkardıkları inkılâplarla zorla toplumu değiştirmeye ve dönüştürmeye çalışmıştı. Sonuç ne dersiniz? İran'a gitmiş olanlarınız sonucu biliyor: Tam bir hüsran. Toplum alışkanlıklarını gizli köşelerde icra ediyor. Hem de eskisinden daha fazla bağlı. Humeyni'ni bir insandı. Yaptığı inkılâplar yüzünden İran'da İslam'dan nefret eden milyonlar var. Miras konusu da bu şekilde anlaşılmalı. Allah kadına miras verilmeyen toplumda bir gedik açtı ve miras hakkını geri verdi. Toplum bir alışkanlıklar havuzu ve yavaş dolup yavaş boşaltıyor suyunu. Allah daha sonra "az ya da çok verin" diyerek toplumda bir gedik daha açtı. Toplum bunu bile kabul etmemiş Hz. Muhammed'e itiraz etmeye gitmişlerdi. Ama Allah burada da Allah olduğunu gösteriyor ve bu toplumsal problemi yüzyıllar içinde çözülecek bir sisteme bağlıyor. Toplumu adım adım alıştırıyor. İlk olarak kadına miras hakkı veriyor daha sonra bire iki oranını taban olarak belirliyor. Daha sonra bugüne ulaşan sistem Allah'ın hedeflediği "mirasta adalet" kavramının önünde duruyor. Allah Humeyni değil ya da Fidel Castro da değil. Allah yüz binlerce yılda oluşmuş bir problemi tek günde çözeceğini sanan acemi bir lider değil. İnsanı o yarattı. Biriken alışkanlıkları azar azar boşaltarak çözeceğini bilen bir ilah o. Çoğu insan Allah'ın zamana bıraktığı bu problemlerin çözümünü anlamakta zorlanıyor. Allah'tan çözüm değil devrim niteliğinde bir karar bekliyor. Bir insan gibi nutuk ata ata "kölelik bitti" "mirasta eşitlik", "tek eşlilik" gibi çözümü o dönemin insanında karşılık bulmayan, sloganik bir tavır göstermesini bekliyorlar. Halbuki sınırsız eşten dörd'e indiren ve oradan da tek eşli olamamızı öneren yani hedefimizin bu olması gerektiğini söyleyen Allah'ı duyan dönemin feministleri kesin Müslüman olmuşlardı. :)) Ya da miras hakkının olmadığı bir dünyada minimum ikiye bir verilmesini coşkuyla karşılamışlardır :)) Ancak şimdiki insanlar Kur'an'a geçen hafta inmiş muamelesi yaptıkları için büyük bir problem yaşıyorlar. Kadın düşünüyor minimum ikiye bir mi? Bugün devlet bile bana daha fazlasını veriyor. Bu ne biçim adalet diyor? Bunu söylerken Kur'an'ın bu ayetleri indiği çağda hiçbir kadının bu hakka sahip olmadığını göremiyor. Bu çağa göre değerlendiriyor. Devam ediyor dört eş mi? Bugün devlet bile tek eş diyor. Bu nasıl adalet? Halbuki Kur'an'ın bu ayetleri inerken erkeklerin sınırsız eşe sahip olma hakkı olduğunu göremiyor. Bu çağa göre yorumluyor. Ya da Allah kölelik bitti kelimesini kullanmamıştır. Bugün kölelik yasak. Bu nasıl bir adalet? diyor. Kur'an indiğinde köleliğin olmadığı bir dünyanın hayal dahi edilemediği bir toplum olduğunu göremiyor.

Sigara toplumsal bir sorundur. Eminim Hz. Muhammed döneminde sigara problemi olsa Allah bunu da süreç içinde çözecek bir sistem ortaya atardı. Çünkü "sigara içme dönemi bitti" gibi sloganik ve içi boş çözümler Kur'an'a göre değil. Kur'an olaylara realist bir bakışla bakar. Çözümü söyler. Çözüm binlerce yıllık bir süreç gerektirse bile. Acele kararlar insanlara özgüdür Tanrıya değil.  Şu halde Allah çok eşlilik, kölelik ve kadına miras gibi problemlerde bize bir bakış açısı sunuyor. Ey insan yüzlerce yıllık toplumsal sorunları toplumu alıştırarak, adım adım dönüştürerek çözmeye çalışın ki sonuç alasınız. Allah'ın bu konuda bize öğrettiği düstur ile sigara vb.. toplumsal problemlerle mücadele edersek sonuç alırız.

İşin özü şu: Allah tek eşliliğe, köleliğin sonlandırılmasına ve kadına mirasta yapılan haksızlığa yüzyıllar isteyen süreçli bir çözüm ve sistem sunmuştur. Bu da Kur'an'ın ne kadar iyi sosyoloji bildiğini gösterir. Muhammed peygamber bir insandı ve hangi konuya süreçli çözüm uygulayacağını bilecek biri değildi. Bu yüzden Kur'an'ı bir insanın yazamayacağına kanaatim tam. Bugün geldiğimiz nokta Kur'an'ın gelmemizi istediği noktadır. Vicdanı ölmemiş bir Müslüman kızlarına ikiye bir oranını uygulamaz eğer kızları zengin ve oğulları fakir değilse.

 
Görüntülenme 5,343
Yayın 27 Ağustos 2017

Arkadaşlar bu soru yeni değildir. Evvela bunun bilinmesi gerekir. Tanrı kendinden büyük bir taş yaratabilir mi? Tanrı kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi? Tanrı kendini öldürebilir mi? vs.. sorular hep aynı mantık üzerine kuruludur ve çağlar öncesi felsefi sorgulamaların ürünüdür. Bu yüzyılda ise bu sorular artık felsefi sorgulamalar olarak kabul edilmemektedir. Çünkü düşünürler aslında bu sorularda çelişki ve mantık hatası olduğunu gördüler.-- Ancak günümüz lise çağındaki gençlerimiz fikren olgunlaşmadığından bu sorulardaki mantıksızlığı görememektedir. Bazı kötü niyetli insanlar ise bunu kullanmakta hala ısrar etmektedirler. Ben bu soruların birine cevap vereceğim ama bu tür soruların tümüne birden cevap vermiş olacağım. Çünkü dediğim gibi hepsinin mantığı aynı. Bunu siz de göreceksiniz. Bilim dünyasında geçerliliğini yitirmiş bu soruyu genç beyinlerimiz için cevaplandıracağım. Ancak şunu da ilave etmeliyim. Sakın bu tür soruları sormaktan çekinmeyin. Yok dinden çıkarsınız yok fazla düşünmek iyi değildir, yok sorgulamak tehlikelidir diyen cahillere uymayın. Eğer Allah varsa sorulacak olan her sorunun bir cevabı vardır. Bu tür sorulardan kaçan insanlar Allah ya yoksa tereddüt'ünü içlerinde saklayanlardır. Şimdi bu sorunun aslında mantıklı olduğunu, çelişkisiz olduğunu hatta soru olduğunu kabul edelim ve cevapların sonucunu görelim:
  • "Hayır, Yaratamaz" cevabı verdiğinizde ateist size "demek ki Allah her şeye kadir değildir." Siz Allah'ın her şeye kadir olduğunu söylediğiniz için de "Allah diye bir şey var olamaz" diyecektir.
  • Bu soruya(!) "Evet, Yaratabilir" cevabını verdiğiniz de ise karşımızdaki ateist size "öyle bir taş yaratılırsa Allah onu kaldıramayacaktır ve yine her şeye kadir olmayacaktır" diyecektir.
Ne kadar da mantıklı geliyor değil mi? Bu soruyu(!) ilk soran insan düşündüğü için ve merak ettiği için sormuş olabilir. Eğer böyleyse sorun yok. Keşke herkes bu insan gibi düşünebilse. Ancak bu sözde soru bugün öğrenme merakı namına sorulmuyor. Kendini inançlı insanlardan daha akıllı, daha zeki gören ergen ateislerin, inançlıların inancını aşağılamak için eğlendikleri bir araca dönüşmüş. Tanrıyı bir soruyla ispatlayabileceğini sanan bir insan ne kadar çocuksa Tanrıyı bir soruyla çürütebileceğini sanan bir insan da o kadar çocuktur.

Bu soru(!) felsefede Mutlak Kudret Paradoksu olarak geçer. Halk arasında ise Taş Paradoksu olarak bilinir. Paradoks terimi Türkçede yanıltmaç, çatışkı ve çelişki anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca kendi içinde çelişen veya tam tersi şekilde sonuç olarak doğru olan fakat absürd veya çelişkili gözüken bir ifadeye de paradoks denilir. Bu paradoks Kur'an'ın tanıttığı Allah'ı bilenler için bir hakarettir. Çünkü bu paradoksta Allah, insanlaştırılmış ve evrenden bağımsızlığı göz ardı edilerek evrenin yasalarına mahkûm edilmiştir. Bunu birazdan açıklayacağım. Bu paradoksun bir başka sıkıntısı Tanrıyı kendisiyle yarıştırmasıdır. Gerçekten Tanrı'nın kendi kendisini yenmesini veya kendine yenilmesini duymak isteyen hasta insanlar var. Allah kendini yenecek mi yoksa kendine yenilecek mi? Bu paradoksu günümüzde soruymuş gibi soranların birazda içlerinde sakladıkları his bu olsa gerek. Tabi bu şahsi düşüncem. Şimdi paradoksu tahlil edelim.

Allah= Kadir-i Mutlak (Her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi)
Paradoks= Allah kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi?
Paradoksun açılımı= Her şeye gücü yeten bir varlık, gücünün yetmeyeceği bir şey yaratabilir mi?

Bu paradoksu soruymuş gibi insanların önüne serpenlerin Allah kavramı hakkında bazı sorunları var. Allah kimdir? diye soracak olsanız aldığınız cevaptaki Allah ya Yunan'ın mitolojik Tanrısı Zeus ya da Mısır'ın mitolojik Tanrısı Horus olacaktır. İkisinin de ortak özelliği insansı oluşlarıdır. Allah kavramı insanların çoğunda net oturmuş değildir. Çoğu Müslüman'ın inandığı Allah bile Zeusvaridir. Eksikliği vardır. Allah kavramını düzeltmeden bu paradoksların mantıksız oluşu anlatılamaz. Bu yüzden bin yıl önce sorulan bu soru 21.yy medeniyetinde hala nefes alabilmektedir. Tanrısı insani olan hiçbir inanç bu soruya mantıklı cevap veremez. Tanrısı İsa, Horus kadar insansı olan Hristiyanlar da cevap veremez. Zaten ateizmi dünyada yaygınlaştıran kilise değil miydi? Türkiye'deki birçok genç ateist, Batı'daki ateistlerin Kiliseye ve Hristiyanlığa karşı geliştirdiği argümanı kullanıyor. Bu yaptıkları her açıdan yanlış. Çünkü İslamiyet, Hristiyanlıktan evrenler kadar farklı. Kur'an İncil değildir. Hristiyanların Tanrısı ile biz Müslümanların Tanrısı sonsuz kadar farklı. Bu paradoks bizim Tanrı inancımıza göre son derece mantıksız bir argümana dönüşüyor. Mutlak Kudret Paradoksunu mantıksız bulan sadece biz inançlılar değiliz. Aynı zamanda ateist felsefecilerden bazıları da bu paradoksu mantıksız buluyorlar. John Mackie ve Saul Kripke bunlardan ikisi. Gelelim bu paradokstaki hataları açıklamaya.

İlk olarak herkes şunu iyi bilmeli ki Allah'ın bir şeyi yapmaması onu yapamayacağı anlamına gelmez, onu yapmayacağı anlamına gelir. Allah'ın herhangi bir şeyi yapmaması Onu eksik de yapmaz. Kur'an'ın Allah'ı prensip sahibi bir varlıktır. Gücünün kontrolüne girip gücünün yettiği her şeyi yapmaz. Çünkü Kur'an'ın tanıttığı Allah ilkelidir. Gücünü kendi kontrolü altına alır ve yapması gereken şeyleri yapar. Ne demek istiyorum? Örneğin insan aptalca konuşma yapabilir. Ancak "Allah'ın her şeye gücü yeter" deyip "Allah aptalca konuşabilir mi?" sorusu baştan aşağı anlamsız bir soru olur. Allah'ın her şeyi yapabilmesi her şeyi yapacağı, ya da yapmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Allah aptalca konuşmaz. Bu örneği niçin verdim? Bu örneği "Allah şunu yapabilir mi?" Sorularının saçma ve mantık dışı olduğunu görmeniz için verdim. Asıl sorulması gereken soru "Allah şunu yapar mı?" formunda olmalıdır ki bu soru formunu bile insan açıklayamaz. Yani Allah bu evrenle ilgili ne yapar? Sorusu gerçek bir soru iken Allah ne yapabilir? Soruları mantıksızdır. Allah ne yapar? Sorusuna biz insanların mantığı çerçevesinde cevaplar verebiliriz. Biz insanoğlu için iyi, doğru, güzel, mantıklı, temiz olan şeyleri yapar diyebiliriz. Çünkü biz insanoğlu için güzel olan şeyler budur ve Allah'ı tanımaya çalışırken her şeyin en iyisi olarak kabul ederiz. Tabi böyle düşünmemizin sebebi algımızın, aklımızın ve duyularımızın sınırlarının bu kadar olmasıdır. Farklı evrenlerde farklı canlılar varsa ya da bu evrende farklı canlılar varsa onların Allah tasavvuru farklıdır. Belki de o canlılar için savaşçı olmak iyi, güzel, doğru ve mantıklı olandır. Allah'ı düşünürken kendileri için güzel olan şekilde düşünüyorlardır. Yani Tanrı'yı savaşçı olarak hayal ediyorlardır.

Her neyse konuya dönelim. "Allah su içebilir mi?" deyip –ebilmek kalıplı sorular sorarsanız sadece Tanrı üzerinden farazi sulandırmalar yaparsınız. Çünkü bilim bize gösterdi ki suyun varoluş tarihi henüz yenidir. Evren oluşmaya başladığında su yoktu. Evren başladığında evrenimize ait bugün bulunan hiçbir şey yoktu. Ne demek istiyorum? Arkadaşlar Allah'ı bu evrenin içindeki bir canlıymış gibi düşünüp ona göre soru sorma saçmalığından artık kurtulmalıyız. Su dahi canlılığın ihtiyacı olan her şeyi Allah sonradan yarattı. Allah varken bunlar yoktu. Allah'ı hayal ederken onu bir insan gibi düşünmek ve evrendeki kuralların üstünde değil de içinde göstermek Allah'ı tanımamaktır ve bu tür paradoksların kapısını aralamaktadır. Allah insanlar yapsın diye yarattığı şeyleri kendisi de yapmak zorunda değildir. Yapmaz da zaten. Çünkü yapmak için yaratmadı, yapılsın diye yarattı. Sorudaki mantıksızlığa bakar mısınız? Allah kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi? Müslüman kardeşlerim söyleyin kaldırmak bu evrene özgü bir davranış değil midir? Kalkıp insana ve bu evrene özgü bir eylemi (kaldırma eylemini) Allah ile özdeşleştiriyor ve onu insanlaştırıyorsun. Sonra sorunun devamında daha da büyük bir ayıba imza atarak yaratabilir mi? diyorsun. Yaratma Tanrı eylemidir. Kaldırma ise insan vb.. canlıların eylemidir. Ayrıca kaldırma eylemi sadece bu evrene özgü bir yetenektir. Kaldırma nedir biliyor musunuz? Yer çekimine karşı kuvvet uygulamaktır. Bir taşın Ay'daki ağırlığı ile bu dünyadaki ağırlığı aynı değildir. Çünkü gezegenlerin, uyduların yer çekim kuvveti farklıdır. İnsan'ın kaldırmak dediği eylem aslında gezegenin yer çekim kuvvetine karşı bir kuvvet uygulamaktır. Yani anlayacağınız bu evrendeki her şey gibi kaldırma eylemi de Allah tarafından yaratılmıştır. Kalkıp Allah'ın bu evren için yarattığı bir eylemi kendisi yapabilir mi? diyorsunuz. Bu soruyu soran kişi adeta şöyle demektedir. Bir insan 100 kiloluk halter kaldırsın. Biri de kalkıp diyor ki: "Tanrı o kadar ağır bir ağırlık yaratabilir mi ki kendisi kaldıramasın?" Açık ifade edeyim bilimin bu kadar ileri olmadığı çağlarda bu soruları anlayabiliyorum. Ancak bu çağda bilim bu soruları yok etti. Eskiden insanlar Tanrı'nın evrenin bir parçası olduğunu sanıyordu. Şimşekleri Tanrı'nın gazabı ve öfkesi sanacak kadar çocuktuk. Ancak insanoğlu bilim sayesinde, tecrübe ve birikimleri sayesinde çocukluk dönemini bitirdi. Artık ağırlığın, kaldırma eyleminin ve aklımıza gelen her şeyi Tanrı'nın Big Bang ile yarattığını biliyoruz. Tanrı varken ağırlık yoktu, kaldırma yoktu. Bunlar bu evrenin içinde geçerli olan kavramlar. Evrenin dışında olan Allah'ı kapsamıyor. Bu paradoksta İnsanların yapabilecekleri ile Tanrı'nın yapabilecekleri kıyaslanıyor. Paradoksta "Tanrı taşıyamayacağı bir taş" diyerek insanoğlunun yapabileceği bir eylemi Tanrı'nın yapabilecekleri ile kıyaslıyor. Niçin insana ve bu evrene özgü davranışları Allah'a yakıştırıp kendimizi onunla kıyaslıyoruz ki? Bu mantıklı mı? Allah değil taşıyamayacağı bir taşı taşımayı, taşıyacağı bir taşı bile taşımaz. Çünkü taşıma bu evrenin içindeki çekim kuvveti ile ilgilidir. Allah ise bu evrenin dışında başka evrenler varsa onun da dışında hatta evren içinde evren varsa en sonuncusunun bile dışındadır. Allah evrenin içindeki varlıkları kapsayan bu eylemleri yapmaz. Allah insan değildir bir şeyleri taşısın. Bir şeyin olmasını isterse ona "ol" der O da "oluş" sürecine girer.

İnsanoğlunun homo sapienslikten insanlığa geçişi henüz çok taze. İnsanoğlu insanlaşma serüveninin çocukluk döneminde Allah'ı kendisi gibi bir şeyler taşıyan bir varlık olarak hayal etmesi normaldi. Allah kendisi gibi bir insansıydı. Bugün bile bir çocuğa Allah'ı sorun onun yemek yemeden nasıl yaşadığını anlamayacaktır. Biz insan topluluğu da yüz bin yıl boyunca çocukluk dönemini atlattık. Artık Tanrı'nın hayallerimizin bile ötesinde olduğunu gördük. Evrenimiz 14 milyar yıl önce doğdu. Aklımıza gelen hayalimize gelen her şeyin yaratılmış olduğunu gördük. Tanrı hayallerimiz yaratılmazdan evvel bile vardı. Kalkıp bu sefer de Allah kendisini öldürebilir mi? diye soruyor birileri. Bu soruların mantığı hep aynıdır. Ölümü yaratan Allah'tır. Ölüm 14 milyar yıl önce Big Bang ile doğdu. Aslında bu mantıksız sorular, Tanrıyı bu evrenin dışında ve yaratılmış her canlıdan bütünüyle farklı oluşunu kavrayamamamızdan ileri gelir. Allah'ı evrenin içinde ve yarattığı bunca şeye kendisi de mahkum bir varlık gibi düşünülmesinden dolayı bu paradokslar oluşur.

Tekrar ediyorum. Allah yapacağı şeyleri özenle seçer. O sonsuz bir alim, bilgindir. Bu kavramlar bile onu tanımlamaya yetmez. O bilginin ve her şeyin kaynağıdır. Allah tüm yaratılanların hayal edemeyeceği bir seviyede ne yapacağını iyi bilir. Allah'ın bir şeyi yapma olasılığı onu yapmasından farklıdır. Allah ne yapabilir sorularını peygamberler bile cevaplayamaz. Çünkü Tanrısal düzeyde yapılabilen şeyleri bilmiyoruz. Yani bu evrenin dışında ne yapılabilir, ne var sorularını bilmiyoruz. Tanrısal seviyede Tanrı'nın ne işle meşgul olduğu, ne yaptığını, ne yapabileceğini bilmiyoruz. Hatta bu söylediğim kavramlar bile bu evrene ait. İş, bu evrene ait bir kavram. Yapmak bu evrene ait bir kavram. Hatta yer dediğimiz mekân bile Big Bang ile oluştu. Allah nerede? sorusu bile insansı bir sorudur ve Tanrısal düzeyde bir karşılığı yoktur. Çünkü Allah mekânın yani evrenin dışındadır.

İnsan saçmalayabilir. Tanrı da saçmalayabilir mi? diye sorarsanız "Tanrı saçmalamaz" derim. O halde "Tanrı saçmalayabilme kabiliyetinden yoksundur" deyip onu bununla eksik göstermeye çalışmanız büyük bir akıl hüsranıdır. Allah'a taşıyamayacağı bir taş yarattırıp sonra onu taşıyabilir mi? diye beklemeniz kadar mantıksız bir hareket olabilir mi? Bu yüzden diyorum ki bu paradoks sadece Tanrı'yı insan kadar küçük olarak düşündüğümüz geçmiş çağlara ait dünyada kaldı. O zamanlar bu bir soru niteliğindeydi. Ama şu an bilim çağındayız ve bilim taşıma eyleminin, taşın ve yapmak eyleminin hepsinin Big Bang ile yaratılmış kavramlar olduğunu gösterdi. Tanrı'yı bu tür zayıf akıl oyunları ile yarattığı kavramlara esir etmeye çabalamak sorumsuzca ve çocukça bir davranıştır.

Müşriklerin Allah çocuk edindi iddiasına Kur'an şöyle cevap verir. "De ki: O bundan münezzehtir" Buradan şahsın biri şöyle diyor: "O zaman Allah'ın çocuk edinmeye gücü yetmiyor" Bu çıkarım çok mantıksız bir çıkarımdır. Allah'ın bir şeye gücü yetebilmesi aynı zamanda onu yapması anlamına gelmez. Bu Tanrı'yı tanıma değil tanımlama çabasıdır. Çocuk kavramı bu evrende hatta belki de sadece bu dünyada karşılığı olan bir kavramdır. Tanrı'yı yarattığı bir eyleme yarattığı bir kavrama hatta yarattığı bu sistemin içine çekip onu insansılaştırma çabalarının hiç kimseye gerçeği kazandırmayacağı açıktır. Bu yüzden "Allah Kaldıramayacağı Taşı Yaratabilir Mi?" paradoksuna vereceğim tek cevap var: Allah'ı hakkıyla takdir edemiyorsunuz. Allah kavramınız çok insansı. Yukarıdaki paradoks Zeus'ta, Horus'ta, (Tanrı kabul edilen) İsa'da, Buda'da bir değer ifade eder. Kur'an'ın tanıttığı Allah için ise mantıksal hiçbir karşılığı yoktur.

Bir ateist samimiyse bu soru ona ne kazandıracaktır? Tanrı'nın var olup olmadığını bu paradoksla mı anlayacak. İnançlarla alay etmek için kullanılan bu tür araçların ateistlere bir faydası olmayacaktır. Bu tür paradokslar üretecek aklı bize veren Allah'a hamd olsun.

 
Görüntülenme 4,232
Yayın 17 Ağustos 2017
18 Ağustos 2017 güncellendi

Kur'an'ın indiği zamanı düşünün. M.S 600'lü yıllar. Batı o dönemler henüz karanlık çağda bile değildi. Doğu ise Batı kadar kokuşmuştu. Tüm dünyada insan alınıp satılıyordu. İnsan bir mal gibi pazarlarda satılırken kimi köleler de miras yoluyla efendi değiştiriyordu. Efendi, o kölenin Tanrısı idi. Çünkü her türlü mülkiyet hakkı efendisinin elindeydi. Yaşam hakkı bile. İşte Kur'an böyle bir zamanda indi ve köleliğin bir problem olduğunu ve bunu insanların sistematik bir şekilde çözmesi gerektiğini söyledi.-- Hatta çağrı filmini izleyenleriniz ya da Hz. Muhammed dönemini anlatan tarih kitaplarından birini okumuşsanız o dönemdeki Mekkeli müşriklerin İslam'a karşı çıkmalarının bir sebebinin de Hz. Muhammed'in kölelerle hürleri eşit görmesiydi. Mekkeliler Hz. Muhammed'e karşı koyarken bir söylemleri vardı. Neydi o söylem? Diyorlardı ki "eğer Muhammed'in dinine tabi olursanız tüm köleleri kaybedeceksiniz. Şu halde yarın kim sizin işinizi yapacak?" Peygamberimizin yakın dostlarından Bilal İslam'ın köleliğe en net bakışıdır. Habeşli köle Bilal İslam'ın onu özgürlüğe kavuşturacak limandaki tek gemi olduğunu ilk fark edenlerdendi. Bilal'den daha akıllısı elbette Mekkeli müşriklerdi. Muhammed'in yeni getirdiği bu dinin onların çıkarlarına dinamit döşeyeceğini onları kölelerinden edeceğini çok çabuk anladılar.

İslam'ın kölelik sistemi hakkındaki ilkelerini uzun uzadıya konuşacağız. Ancak bunu yapmadan önce İslam'ın ilkeleri için nereye bakacağız ve bu konudaki metot nedir onu bilmeliyiz. Katiyen hiçbir rivayet, hikâye ya da hadis adlı rivayetler dinin kaynağı olamaz. Dinimizin tek kaynağı Kur'an'dır. Hz. Muhammed'den geldiği iddia edilen sözler dinin kaynağı değildir. Peygamber dinimizi bize açıklayan bir elçidir, bir öğretmendir. Fakat aramızda bulunmadığı için onun öğretmen rolünü de Kur'an devralarak günümüze kadar çağlamıştır. Kur'an hem müfessirdir (açıklayan) hem de müfesser (açıklanan) dir. Bu ne demek? Bu şu demek: Kur’ân âyetleri birbirinin tefsîridir. Delilimiz ise Kur'an'dadır.
 

Elif-Lam-Ra! Öyle bir kitaptır ki (bu), ayetleri her şeyden bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi (Allah) tarafından kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılınmış, birbirleriyle açıklanmış ve ayrıca birbirleriyle bağlantılı olarak etraflı biçimde dile getirilmiştir. (1) ki Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz. (2) (MUHAMMED ESED MEALİ – HÛD 1, 2)

Yukarıdaki ayet şu hakikati dile getirir: Kur’ân âyetleri bizzat öğretmenlerin öğretmeni Allah tarafından açıklanmıştır. Bu ayeti, Kur'an'ı Hz. Muhammed'den başkası açıklayamaz bu yüzden rivayetlere ihtiyacımız var diyenlerin vicdanına sunuyorum. Bu noktada Hz. Muhammed'in Kur'an'ı açıklamasına lafım yok. Ancak peygamberimiz yaşamıyor. Bu yüzden onun açıklamalarını bilmiyorum ve bilmediğim için denize düştüğümü sanıp yılanlara sarılmıyorum. Peygamberden 200 yıl sonra gelmiş insanlara güvenmek zorunda değiliz. Fussilet suresi 3. ayeti de Kur'an'ın ayrıntılı biçimde açıklandığını söyler. Yukarıdaki ayetten şunu öğreniyoruz: Kur’ân âyetleri birbirinin tefsîridir. Peki hangi ayet hangisini tefsir ediyor? Bunu nasıl bileceğiz? İşte bu noktada tüm Kur'an'a vakıf, Kur'an hakkında uzmanlaşmış, Kur'an'a yıllarını ve tüm emeğini boca etmiş bir insandan yardım alacağız. Eğer olanağınız varsa her Müslüman Kur'an hakkında uzmanlaşmalıdır. Ama buna imkânı olmayanlar Kur'an tefsiri yazan bilginlere başvurmalıdır. Bakın bilgin demedim bilginler dedim. Çoğul kullandım. Bir âlime yapışıp kalırsanız Kur'an hakkında daha isabetli görüşü olan diğer âlimleri kaçırırsınız.

Konuya geçmeden önce şunu da bilmelisiniz. Kur'an yaşayan insanlara geldi. Bir mekâna, bir olaya ve bir zamana. Bu yüzden Kur'an'da konular dağınık bir şekilde yer alır. Bunun sebebi muhatabının yaşadığı olaylara göre inmesidir. Kölelik konusunda da bu yöntem uygulanmıştır. Farklı zamanlarda farklı olaylara hitaben ayetler inmiştir. Hepsini okurken Kur'an'ı bir bütün olarak anlamayı ihmal etmemeliyiz. En başta açıkladığım gibi Kur'an Allah'tan başkasına kulluk edilmesini hud 2'de ve İsra 23 gibi ayetlerde yasaklar. Ama bugün bildiğimiz anlamıyla köle insanların kulu olarak bilinir. Düşünsenize sahibiniz sizin yaşam hakkınız dahi her hakkı kendinde saklı tutardı. Hatta biz tarihi kaynaklardan öğreniyoruz ki geçmişte köle sahibi efendiler köle kadınlarını (cariyelerini) fuhşa zorlardı. Yani başka erkeklere kendi rızası olmadan cinsel partner olarak verilirdi. Kısacası sahip eşitti Tanrı. Ancak Kur'an Allahtan başka Tanrıyı kabul etmez. Şu halde İslam köleliği kabul etmez. Çünkü kölelik sistemi efendilerin kendilerini o insanlar üzerinde Tanrısal tasarrufa sahip kıldıkları bir sistemdir. Bu konuda yukarıdaki Hud 2'yi delil olarak verdim. Şimdi Başka bir ayeti delil göstereyim.
 

Zira senin Rabbin, başkasına değil yalnızca kendisine kulluk etmenizi emreder. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – İSRA 23)

Allahtan başkasına kulluk yasaksa sahiplik sistemi olan kölelik İslam'a göre şirk sistemidir. Müslümanların çoğunun bu sistemi İslam'ın desteklediğini söyler. Bu son derece üzücüdür. Çünkü kendi dinlerinden bi haberdir. Bazı sözde İslam bilginlerimiz ise bu sistemin İslam'da mevcut olduğunu söylüyor. Bu inanış bize zillet olarak yeter demekten başka bir şey demek gelmiyor içimden. 14 asırdır kölelik sistemini devam ettirmek Müslümanların işine geldi. Kur'an ve peygamberin bu konudaki duruşu zerre kadar umurlarında olmadı. Kendi çıkarları Kur'an'dan daha tatlı geldi. Bu onursuz tavırlarını savunurken kullandıkları argüman şu: Allah bunu haram kılmamış. Evet, bahanelerinin çok mantıklı olduğunu sanıyorlar. Kur'an illa bunlara "hey, alo kölelik haramdır. Bak haram diyorum ha" demeliymiş. Çünkü bu adamlar iki kelimeye kafayı takmış helal ve haram. Bu kelimelerin olmadığı her hükümde çıkarlarını Kur'an'ın üzerine geçirmiş ve Kur'an haram kelimesini kullanmamış bahanesine sığınmışlar. Kur'an zaten çoğu konuda haram dememiş. Ama siz mantığınızla kötüyle iyiyi, temiz ile pisi ayırt edersiniz. Mesela çöp yemek haram değil ancak siz yememeniz gerektiğini bilirsiniz. Kur'an kölelik sistemini indiği dönemin sosyal yapısını göz önüne alarak sistematik bir şekilde yok etmeyi hedefledi. Fakat Müslümanlar Kur'an ile aynı hedefe kilitlenmedi. Kur'an'ın kölelik sistemine karşı insanlara sunduğu çözümleri size açıklamadan önce Müslümanların inandığı genel (Sözde) İslam Fıkhının bu konudaki yorumlarına bakalım.
  1. Savaş esiri olan bütün erkekler yönetimin takdiriyle öldürülebilir ve bütün erkek ve kadın esirler köleleştirilebilir.
  2. Hür eşler üzerine cinsel partner olarak sayısız cariye alınabilir. Çünkü cariye malikin mülkü olarak ona helaldir. Nikâh olmaksızın satın alma yoluyla ilişkiye girilebilir.
  3. Kişi satın aldığı ve bekâretini gidererek uzun süre ilişkiye girdiği cariyesini de ayıplı olduğu gerekçesiyle geri verebilir.
  4. Kocası razı olsa da olmasa da satılan cariye kocasından boş olur. Onunla ilişkiye girebilir.
  5. Kişi satın alarak mülk edindiği cariyesi ile nikâh akdi yapamaz.
  6. Hür kadınlar mülk edindiği esiri (kölesiyle) evlenemez. Evlenirse geçersizdir.
  7. Cariyelerin kendileri adına tasarruf etme yetkileri olmadığı için evlendirilirken izinlerinin alınmasına gerek yoktur. Zorla evlendirilebilirler.
  8. Kişi kendi cariyesinin her yerine başkasının cariyesinin ön ve arka organları dışındaki bütün vücuduna bakabilir.
  9. Cariyeler hür kadınların yarı haklarına sahiptir.
  10. Cariyelerin kendisi maldır, bu yüzden onun şahsi malı olamaz. Alacağı mehir de malikindir.(Yani cariyenin sahibinindir)
İnanın kalbim ancak bu kadarını yazmaya dayandı. Ben tüm listeyi size vermeye kalksam sayfalarca fıkıh kuralı olduğundan bu, yazımı kitaba dönüştürür. Yukarıdaki İslam fıkhı denilen onurdan ve şereften yoksun kurallar İslam'a ait değildir. İslam fıkhının (hukukunun) kölelik bölümü onursuz İslam şarlatanları (bilginleri) tarafından Kur'an esas alınarak değil, padişahların ve erkeklerin cinsel organları esas alınarak düzenlenmiştir. İşin üzücü tarafı birçok Müslüman İslam fıkhı denilen hukuk kurallarının Kur'an baz alınarak oluşturulduğunu sanmasıdır. Bu büyük bir buhrandır. Birazdan yukarıdaki fıkıh kurallarının Kur'an ayetleriyle nasıl savaştığını size ayetlerle göstereceğim. Ben yukarıdaki maddeleri arka arkaya cevaplandırmaktan ziyade yazımın akışında hepsine tek tek cevap vereceğim. Kur'an'dan ayetleri gördükçe peygamberin aşağıdaki sözlerini daha iyi anlayacaksınız:
 

Ve (o gün) Rasul diyecek ki:"Ya Rabbi! Benim toplumum bu Kur'an'ı yalnızlığa mahkûm etti!" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – FURKAN 30)

Köleliğe karşı olan Muhammed peygambere kendisinin vefatından bir asır geçtikten sonra İslam fıkhı diye, İslam öğretisi diye köleliğin dini bir temele dayandırıldığını muhtemelen Allah gösterecek ve peygamber yukarıdaki cümleyi kuracak. Sadece köleliği kast etmiyorum. İslam'da olmayıp İslam'a enjekte edilen bir milyar kuralı peygambere Allah gösterecek ki o da hesap günü yukarıdaki cümleyi kurabilsin. Peygamberimizin bu sözü söylerken Allah'a karşı boynunu büken Müslümanlara yazıklar olsun. Kur'an'ı bırakıp cinsel organlarının keyfine ayetleri çiğneyip İslam fıkhı adı altında nefislerini takip ede dursunlar. Allah bu dünyada da diğer dünyada da onlara yaptıklarının hesabını soracaktır.

Âlimlerin çoğu yukarıdaki kölelik fıkhını kabul ediyor. Bu kadar çok âlim nasıl yanılabilir?

Şimdi beni iyi dinleyin kardeşlerim. Size niçin âlimlerin çoğunun İslam'ı zelil bir hale sokup bu İslam'dır diye bize kakalamaya çalıştılar bunu anlatacağım. Kulak verin ve hakikatten başka gerçek aramayın. Bu konularda duygusallığa yer yok.

Emeviler tahta geçince iktidarlarına karşı gelen tüm sahabeyi ve âlimlerimizi öldürdü. Peygamberimizin sahabesi Hicr b. Adiy öldürüldüğünde Aişe validemizin bile buna dayanamayıp Muaviye'ye "Hicr'i öldürürken hiç mi Allahtan korkmadın" dediği rivayet edilir. Bu rivayete inanmak zorunda değiliz sadece toplumu aydınlatan insanların siyasi otoritelerce nasıl söndürüldüğünü anlatmak için verdim. Kafanızda canlanması için. Düşünün Halife Ömer, Osman ve Ali Müslümanlarca suikaste kurban gittiler. Daha Ömer hançerlendiği gün İslam gerçek Âlimlerini kaybetmeye ve yerini cahil ve şarlatan âlimlerin almaya başladığı kritik bir kırılma noktasına girdik. Bu maddede şunu söylemeye çalışıyorum. Emevilerden bugüne kadar gelen tüm devletler toplumun gerçek âlimlerini ya öldürdü ya da tehditle susturdu. Korkmayan âlimler öldürüldü. Korkanlar ise sustu. Korkanları suçlamıyorum. Ailelerinin can güvenliğini düşündüler. Bazıları da Rabelais gibi düşündü. Rabelais "Ben hakikat aşığıyım" diyordu, "ama darağacına kadar" diye ilave ediyordu. Emevilerden itibaren gerçek âlimler temizlenmeye başlayınca yerlerine padişah ve kralların yani yöneticilerin bahşişine ve övgüsüne mazhar olacak şarlatanlar geldi. Devlet büyükleri bu tür insanları âlim diye ulema diye topluma sundu. İşte yukarıdaki İslam'da kölelik fıkhını oluşturan onursuzlar bunlar. İnsanların niçin çoğu âlim bu görüşte sorusunun cevabı da bu. Çünkü bugüne kadar ki tanıtılan ünlü âlimlerin hepsi devletlerin topluma dayattığı âlimler. Biz sadece cahilleri tanıdık. Oysaki kandilleri güneş kadar parlak ışık saçan âlimleri bize tanıtmadıkları gibi tarihin tozlu sayfalarına gömmeye de çalıştılar. Yani 1400 yıldır her alim köleliği destekledi ifadesi bir cehaletin ürünüdür. Kölelik yok diyen insanlara Emeviler, Abbasiler, Osmanlı ve nicesinin ne yaptığını kafamda canlandırabiliyorum. Yerine kimleri âlim diye getirdiler biliyor musunuz? III. Murat döneminde İstanbul'da çıkan vebanın sebebi rasathanedir diyen cahil şeyhülislam yapıldı. İsmin büyüklüğüne bakar mısınız! Şeyhülislam. İslam'ın şeyhi/piri/üstadı demek. Osmanlı duraklama devrinde, cahil âlim ilan edilince bilim şeytan ilan edildi ve bu sistemin adı beşik ulemalığı oldu. Osmanlı'nın sonunu getiren sistem. Osmanlı'da bu şarlatanların âlim yapıldığını ve bunlardan kurtulmamız gerektiğini ilk fark eden II. Osman'dı (genç). Bu âlim kılıklı insanların devleti gizliden ele geçirdiğini anlamış ve şeyhülislamı divan üyeliğinden çıkararak Osmanlıyı bu cahillerden kurtarmaya çalışmıştı. Ancak sözde dertleri Allah olan bu mollalar güç ellerinden alınınca bir vampir gibi  II. Osman'ın kanını içtiler.

Neyse yukarıdaki soruya vereceğim cevap şu: İslam'da kölelik yoktur, mürtedi(dinden çıkan kişi) öldürmek yoktur vs.. diyen her alimin sesini kestiler. Çoğunluk çıkar sistemine hizmet ediyordu. Derdi Kur'an olanlar azınlıktaydı ve sesleri çoğunluğun sesi kadar gür çıkmıyordu. Değil mi ki Krallar ve padişahlar harem kurmalıydı. Kur'an'a hizmet eden bir âlim buna izin verir miydi? Asla. Köleliğe ve cariyeliğe karşı olan İslam bir anda kucağında haremi buldu. Sözün özü şu: Mantığı belinin altından daha fazla yukarı çıkamayan yöneticiler köleliği İslam'a cahil ve ruhunu ulufeye satan âlimler aracılığıyla yeniden soktu. Oysaki Kur'an'ın bir amacı da insanları özgürleştirmekti. Tüm putlarından, tüm tanrılarından, tüm sahiplerinden, tüm efendilerinden. Tek sahibin Allah olduğunu anlatmak için inmişti Kur'an. Bu yüzden diyorum ki : Evet, haklısınız. İslam'da sizin âlim olarak gördüğünüz yüz binlerce âlim köleliği ve onun gibi nice yalanı savundu, savunmakta ve savunacak. Çünkü onlar âlim değil. Onlar size inanmak istediğiniz dini anlatsınlar diye özenle seçilmiş insanlar. Yöneticinin övgüsünü ve bahşişini alıp refah içinde yaşayan ve Kur'an'ın tabiriyle ayetleri az bir ücret karşılığı satan insanlar. 1300 yıldır çıkar sisteminin dişlileri olan bu âlimler(!) yalan söylemiş olmaz mı diyorsunuz? Niçin çoğunluğun dinine uyalım? Kur'an atalarınızın dinini terk edin demiyor mu? Kur'an birçok ayetinde insanların çoğunluğunun doğru yolda olmadığını ifade etmiyor mu? Neyse niçin tüm âlimler giderken mersine siz gidiyorsunuz tersine diyenlere cevap vermek istiyordum 2 yıldır. Nihayet bu yazımda nasip oldu. Biz yalnızca Kur'an'ı ve mantığı baz alıyoruz. Bize Kur'an'dan delil getirerek konuşan her âlimi de dinliyoruz. Bu yazdıklarım kendi kendime mağarada düşünürken bulduğum şeyler değil. Derdi Kur'an olan sancısı İslam olan âlimlerden öğrendik ve öğreniyoruz çoğu şeyi. Gelelim asıl konumuza. Kusura bakmayın uzun oldu.

İslam'da kölelik ve cariyelik var mıdır? İslam'ın bu noktada ilkesi nedir?

Arkadaşlar Kur'an tüm dünyaya köleliğin hâkim olduğu ve kölelerin bile bundan kurtulmaya çalışmadıkları ve kabullendikleri bir çağda indi. Kur'an bu noktada sosyolojik kararlar aldı. Allah bu işi sistematik bir şekilde sonlandırmaya çalıştı. Çünkü bu iş içki ve kumara benzemiyordu. Kölelik, Kur'an'a göre bir problemdir. Bu probleme karşı gerçekçi bir plan ortaya koydu. Yani Kur'an köleliğe karşı laf ya da slogan üretmedi çözüm üretti çözüm. Allah Kur'an'ı gönderirken köleliğe karşı savaşı İslam'ın ilk yıllarında Mekke'de başlattı. İşte ayet:
 

Ve ona (iyilik ve kötülüğün) açık seçik iki yolunu da göstermedik mi? (10) Fakat o, (ucunda cennet olan) sarp yokuşu tırmanmak için hiçbir bedel ödemedi. (11) Bilir misin nedir o sarp yokuş? (12) Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır (13) veya açlık gününde (yoksulu) doyurmaktır; (14) (Mesela) yakını olan bir yetimi (15) (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – BELED 10,11,12,13,14,15)

Aslında ayetin de devamını vermek isterdim ama yazı uzamasın. Bakın ey vicdan sahipleri. Vahiy daha ilk yıllarda köleleri özgürlüğe kavuşturmayanları kınıyor. Yukarıdaki surede iyi ve kötüyü ayırt etmenin yolunu insanlara göstermedik mi? diyerek adeta ey muhatap köle edinmek kötüdür. İyi ile kötüyü ayırt et artık demektedir. Ve devamında diyor ki cennete giden yolda sarp bir yokuş var. Bu sarp yokuşu tırmanmanın bir bedeli var ve bu bedeller surenin devamında anlatılıyor. Bu bedellerden ilkini anlatırken köle azat etmekten bahsediyor ve diyor ki cennete giden yolda bir kişiyi daha zincirlerinden kurtar. Böylece o sarp yokuşu tırmanmak için ödemen gereken bedeli ödemiş olursun. Özetle yukarıdaki Beled suresinde Allah, iyi olmanın bedelini ödemek istemeyen, o sıkıntıyı çekmek istemeyenleri eleştiriyor.

Kur'an indiğinde köleliğin kaynakları nelerdi?

  1. Faiz borcu gibi borçlarını ödeyemeyenler köleleştirilebiliyordu.
  2. Haramilik/Eşkiyalık ile baskınlar yapıp hürleri köleleştirmek
  3. Savaşlar
  4. Kölelerin miras ya da satın alma yoluyla ele geçmeleri

Kur'an'ın köleliğin kaynaklarını kurutma planı neydi?

1.  Allah  faiz vb.. borç türlerini yasakladı. Borçlunun borcunu ödemesi için mühlet verilmesini borcunu verecek durumda değilse bu borçtan vazgeçilmesini emretti. Allah bu şekilde köleleştirmenin ilk kaynağını yasakladı. İşte ayet:

Şayet (borçlu) güç durumdaysa, rahatlayıncaya kadar ona vade tanıyın! Eğer bilirseniz, (borcu) bağışlamak sizin için çok daha hayırlıdır. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – BAKARA 280)

2.  Allah Kur'an'da insanların malını, canını, ırzının başka İnsanlara haram etmiştir. Eşkıyalığın içinde hırsızlık gibi bir günah da vardır. Kur'an Haramiliğe (Eşkıyalık) izin vermez ki kaldı ki bunun sonucunda köle edinmeye izin versin. Bu konuda ayet vermeye bile gerek yok. Hepiniz başkasının malının, canının Kur'an ile güvenceye alındığını ve hırsızlığın yasak olduğunu biliyorsunuz. Merak edenler internetten birçok ayet bulabilir. Kur'an bu şekilde köle almayı da yasaklayarak ikinci kaynağı da kuruttu.

3.  Savaşlar. Köleliğin en önemli kaynağıdır. Güçlü toplumlar savaşların büyük çoğunluğunu köle edinmek amacıyla çıkarıyordu. Köle demek mal demek, servet demek, iktidar demekti. Zenginlerin, zenginlik oranı köle sayısına göre ölçülüyordu. Bakalım Kur'an bu konuda ne düşünüyor.
 

Artık inkarda direnip (onu dayatanlarla) savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarına vurun! Nihayet kızışmış bir savaşın sonuna dayandığınızda durmayın, (kalanların) ipini sıkı bağlayın. Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın ki, savaş tüm ağır sonuçlarıyla ortadan kalksın: böyle yapın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MUHAMMED 4)

İşte Allah, işte onun mükemmel ayeti. Bu ne kadar asil bir terbiye. Savaştan sonra tekrar bize saldırmamaları için tedbir almamızı (kalanların ipini sıkı bağlayın) söyledikten sonra ayet ilk olarak savaş esirlerini karşılıksız bırakmamızı emrediyor. Ancak Müslümanlara saldırıp savaş çıkardıktan sonra Müslümanlara verilen zarardan dolayı fidye yani tazminat ile de serbest bırakma hakkımız olduğunu ifade ediyor. Tabi fidye istenen şey para ise bu zengin esirler için olmalı. Fakir esir fidye olarak para vermez bu yüzden fidyesiz serbest bırakılmalıdır. Ancak fidye illa ki para olmak zorunda değil. Nitekim Allah'ın peygamberi Muhammed Bedir savaşında her esiri on Müslüman'a okuma yazma öğretmesi karşılığında serbest bırakmıştı. Bir kısmını da fidyesiz serbest bırakmıştı. Peygamberimiz hiçbir zaman köle almadı. Çünkü Kur'an köleleştirmeye karşıdır. Rasulullah okuma yazmayı yani eğitimi en değerli fidye olarak görüyordu. Kur'an'a göre bırakın köleleştirmeyi esir almak bile hoş karşılanmaz. İşte o ayet:
 

Kıran kırana gerçekleşmiş sıcak bir savaş sonucu olmadıkça, bir peygambere esir almak yakışmaz. Sizler bu dünyanın geçici değerlerini istiyorsunuz; ama Allah (sizin için daha yüce bir değer olan) ahreti istiyor: zira Allah iradesinde pek yüce, işinde hikmetli olandır. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – ENFAL 67)

İşte Müslüman'a izzet ve şeref öğreten bir ayet daha. Bazıları diyor ki bu ayet peygambere geldi. Biz ümmete değil. Bu ayet peygamberi kast ediyor ama ümmetini değil öyle mi? Kur'an peygamberin örnekliğini almamızı istemiyor mu? İşimize gelince peygamber izlenmeli işimize gelince bu ayet sadece ona hitap ediyor öyle mi? Kur'an'da peygambere hitaben söylenen emirler aynı zamanda onun ümmetine de hitap eder. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla ayetleri diyorum bu ayetlere. Peygambere yakışmayan onun ümmetine yakışır mı? İslam bu ayetle savaşta köle ve esir almayı yasaklar ve köleliğin en ana kaynağının dibine dinamit döşer. Bu verdiğim ayetle Kur'an köleliğin üçüncü kaynağını da kurutmuş oldu.

4.  Kölelerin miras ya da satın alma yoluyla ele geçmeleri mevzusu. İşte asıl konuşacağımız konu. Çünkü ateistlerin İslam'da kölelik var demelerine sebep olan bölüm bu. Çünkü bu bölüm doğru bir şekilde okunamıyor. Kur'an köleliği yasaklamadı eleştrisinin sebebi İslam'da bu kölelik şeklinin mutlak bir dille içkinin yasaklandığı gibi yasaklanmamasından kaynaklanır. İnternette bazı İslam vaizlerinin bu bölümü açıklamak yerine ya üstünü örtmeye çalıştıklarını ya da sıvadıklarını gördüm. Çünkü kendileri de Allah'ın miras ya da satın alma şeklinde gerçekleşen köleliği kesin bir dille niçin yasaklamadığını anlamamaktalar. İşte bu bölüm için Allah dilimi açar da size anlatabilirsem İslam'ın köleliğe ne denli realist bir karşı duruş sergilediğini anlarsınız. Kölelerin miras ya da satın alma yoluyla ele geçmeleri mevzusu köleliğin kaynağı değildir. Mevcut yani var olan köleler konusudur. Yani bir köle satın alınıyorsa ya da miras yoluyla sahip değiştirdiyse bu zaten köledir. Bu yeni köle olmamıştır. Yukarıda saydığım üç maddede Allah hür birini köleleştirmeyi yasakladı. Kur'an bu maddeden itibaren var olan mevcut kölelere ne yapılacak onun çözümünü planlamaya ve bunun ile ilgili çözümler üretmeye başlıyor. Batı'nın bugün Afrika ve Mezapotamya'yı sömürüp, ihtiyacı olduğunda organ mafyası aracılığıyla buradaki insanların organlarını çalıp daha sonra medyaya çıkıp "köleliğe lanet olsun İslam köleliği yasaklamıyor" sloganları atıyorlar. Samimiyetsizler. Hadi diyelim İslamiyet köleliği yasaklamıyor. Ey Batı! Sen Müslüman mısın ki Afrikayı hala kölen olarak kullanıyorsun? Hani sen medeniydin ve köleliğe karşıydın? Bugün yaklaşık 19 Afrika ülkesi Fransa'ya yıllık vergi verir. Fransa'nın kolonisidir. Yani köledirler. Allah bunlar gibi sloganla hareket etmez. Laf değil eylem üretir. Şimdi Allah'ın var olan mevcut köleler hakkındaki çözüm planlarını görelim.

  1.  Allah köle stokunu eritmek için yapılan birçok günah için köle azad edilmesini emreder. Bu günahlarda köle azad edilmesi başka günahlarda azad edilmeyeceği anlamını taşımasın. Burada Allah bir üslup bir tarz öğretiyor.
    
          a.  Bozulan yeminler sebebiyle köle azad edilmelidir.
 

Allah, düşüncesizce ağzınızdan kaçırdığınız yeminler hususunda sizi sorumlu tutmaz. Fakat bilinçli olarak yaptığınız yeminlerden sorumlu tutacaktır. Bu tür yeminleri bozmanın karşılığı, kendi ailenize yedirdiğinizin ortalamasıyla on yoksulu doyurmak ya da giydirmek veya bir insanı özgürlüğe kavuşturmaktır; bunu bulamayan kimse ise üç gün oruç tutar. Bozduğunuz yeminlerin kefareti budur: Öyleyse yeminlerinize sadık kalın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MAİDE 89)

          b.  Hata sonucu adam öldürmenin bedeli köle azad etmek ve diyet vermektir.
 

 Ve bir mü'min başka bir mü'min'i asla öldüremez; hataen olursa o başka. Bir mü'min'i hata ile öldüren kişi ise, mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturur ve maktülün yakınlarına diyet öder; eğer onlar diyeti bağışlarlarsa, o başka. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 92)

Ayete bakar mısınız! Hata ile öldürme sonucu başkasını diriltme koşulu getiriliyor. Kölelikten azade olmak dirilmektir. Yukarıdaki ayette öldürülen kişinin ailesi diyeti istememe hakkını bile elde ederken aynı hak köle azad etmeyebilir şeklinde verilmiyor. Müslüman için bu ayet her şeyi açıklamıyor mu?

         c.  Araplarda zıhar diye bir gelenek vardır. Bu kötü mantık bugün bile insanların zihinlerinde vardır. Bunun kefareti köle azad etmektir.
 

Ne ki "Sen bana annem kadar haramsın" diyerek eşlerinden ayrılanlar, ardından da söylediklerinden geri dönen kimseler var ya: işte onların (kefareti) eşler birbirine yaklaşmadan önce bir köleyi özgür kılmaktır. Size yönelik ilahi uyarı budur. Ve Allah bütün yaptıklarınızdan ayrıntısıyla haberdardır. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MÜCADİLE 3)

2.  Allah köle stokunu eritmek için uyguladığı ikinci çözüm yolu zekâttan köle azadı için pay ayrılmasıdır. Ayete bakalım:
 

Zekâtlar yalnızca yoksullara ve düşkünlere, bu işi yapan görevlilere ve kalpleri kazanılacak kimselere; özgürlükleri elinden alınanlar ve borç yükü altında ezilenler için, Allah yolunda gösterilen her türlü faaliyet ve yolda kalmışlar için verilir: bu Allah'ın koyduğu bir kuraldır. Ve Allah her şeyi bilir, her hükmünde tam isabet sahibidir. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – TEVBE 60)

Bazıları kalkıp "burada köle azadı için zekât verin demiyor sadece zekat verin diyor" deyip bir itirazda bulunabilir. Ben de ona şunu soruyorum: Zekâtı köle ne yapacak? Sahibi onun yiyecek ve giyecek ihtiyacını gideriyor. Kendisine spor araba alsın diye mi zekât veririz? Sahibi ona verilen zekâta el koymaz mı? Biraz mantıklı düşünmek lazım. Allah'ın burada kastı köle özgürlüğüne kavuşsun diye zekât verin de sahibine verip kurtulsun. Aynı isteği Allah Bakara 177'de de yapar. Kölelerin kendi özgürlüklerine kavuşmaları için maldan infak etmemizi ister. Peki Köleyi emrinde bulunduran Müslüman, bir kölenin verdiği parayı kabul etmeyip köleyi özgürlüğüne kavuşturmayı reddetme hakkı var mıdır? Tabii ki yoktur. Bununla da ilgili de (sözde) Müslümanlar cingözlük yapmasın diye tedbir amaçlı ayet inmiştir. O ayeti 3 numaralı madde de vereyim.

3.  Kölelikten ayrılmak isteyen bir insanı sahibi engelleyemez. Onunla sözleşme yapıp onu bırakmak zorundadır. İşte can alıcı ayet budur: Nur 33
 

Ama evlenmeye bir türlü imkân bulamayanlar, Allah lütfundan kendilerine (bir fırsat) tanıyıncaya dek iffetlerini korusunlar! Öteden beri mülkiyetinizde bulunan esirlerden (kölelerden) azatlık sözleşmesi yapmak isteyenlere gelince: eğer onlarda bir liyakat görüyorsanız, onlarla sözleşme yapınız; üstelik onlara Allah'ın size (emanet) olarak verdiği maldan bir miktar da veriniz (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NUR 33)

Bu ayete göre özgürlüğünü isteyen köleye özgürlüğü verildiği gibi iş buluncaya kadar geçimini temin edecek bir miktar para da verilmesinin gerekliliği vurgulanır. Allah hür bir insanı köleleştirmeye karşı çıktı ama niçin mevcut olan kölelere artık hürsünüz demedi, mevcut köleliği niçin içki ve kumar gibi kesin bir dile yasaklamadı sorusu bu ayette gizli. Yazının devamında açıklayacağım.

Şimdi şu notu düşmek istiyorum. İslam'da mevcut olan köle stoku eritilirken. Kölelik eski vasıflarını da kaybetti. Köle kul olmaktan bedavaya çalışan işçiye dönüştü. Sahibi köleyle ilgili Tanrısal tasarruflara sahip değildi artık. Efendi eşittir Tanrı modeli kaldırıldı. Kölenin istediği insanla evlenme özgürlüğü geldi. Sahibi kölenin yaşam hakkını artık elinde bulundurmuyordu. Sahibi kölesiyle evlenmediği takdirde onun cinselliğinden artık yararlanamadı. Bunları bir yanlış anlamayı düzeltmek için yazma gereği duydum. Kur'an'a inanan bir Müslüman kendini kölenin Tanrısı olarak göremezdi. Çünkü bu şirk olurdu. Yani kölelik sistemi her açıdan Kur'an'ın tüm ayetlerine aykırı.  En azından peygamber yaşıyorken Müslümanlar'ın kölelerine kendileriyle eşit haklara (bırakıp gitmesi hariç) sahip biri olarak baktığına eminim. Hz. Muhammed daha peygamber bile değilken kölesi Zeyd b. Haris'i oğlu gibi yetiştirdi. Ancak Peygamberin vefatından sonrası için aynı düşünceye sahip değilim.

Kur'an niçin köleliği kesin bir dille yasaklamadı?

Sebebi sosyolojik. Borca dayalı köleleştirmeyi Bakara 280 ile yasakladı. Haramilik/Eşkiyalık ile baskınlar yapıp hürleri köleleştirmek zaten Kur'an'ın tüm ayetlerine aykırı. Savaş sonucu köleleştirmeyi ise Muhammed 4'te ve Enfal 67'de yasakladı. Yani bir Müslüman asla bir insanı köleleştiremez. Hür insan Kur'an'a göre köle yapılamaz. Kur'an bunları yasaklar. Ancak mevcut durumda bulunan köleliği de kaldırmamıştır. Tüm tartışmaların sebebi de budur. Köleleri bir havuz gibi düşünün. Kur'an bu havuza kaynak olan vanaları kapattı. Ardından havuzun giderlerini hafifçe açıp süreç içinde köle havuzunun bitmesini bekledi. Kur'an'ın çözüm sistemi buydu. Tabii peygamber sonrası Müslümanlar köleliği devam ettirdiler. Ancak bu Kur'an'a açıkça muhalefet etmelerinden dolayıdır. Kur'an'ın hedeflediğini Müslümanlar ıskalamak istedi. Peki, niçin bunu bir sürece yaydı? Niçin içki gibi kesin bir dille mevcut kölelerin özgürleşmesine dair bir hüküm vermedi? Bu sosyolojik bir problem ve insan içki gibi bir nesne değildir. Kölelik sistemi binlerce yılda oluşturulmuş ve homo sapiens'in en büyük günahlarından. Şu halde onu yok etmek de birkaç yılda olamazdı. Şöyle düşünün demokrasi, homo sapiens'in tecrübe ve birikimiyle yüz binlerce yılda oluşan bir sistem. Ben desem ki herkesin krallık sistemini meşru gördüğü 3 bin yıl önce biri kalkıp demokrasiyi ilan etseydi ne olurdu? Tabii ki saçma olurdu. Toplumun alışkanlıkları sosyolojik kabullenmeleri var. Toplum bu yeniliğe karşı direnecekti. Toplumun buna hazırlanması, dönüşmesi, kabullenmesi adım adım olur. Toplumsal gelişimlerin aniden olmadığını en iyi bilen toplum bilimciler ve siyasetçilerdir. Türkiye 1923'te Cumhuriyet'e geçişte ne kadar zorlandıysa 2017'de Başkanlık Sistemine geçişte o kadar zorlandı. Toplum alışkanlıklarını bırakamıyor. Allah toplumu hazırlamadan, köle sahiplerini hazırlamadan, köleleri hazırlamadan kölelik sistemine son verseydi birçok insan zarar görecekti. Bu zararlar neler? Kölelik bir ticaretti ve toplumun bir kısmı bu işten geçimini sağlıyordu. Onlar zarar görecekti. Köle sahipleri köleleri olmadan hayatlarını nasıl devam ettirebileceklerini, o işleri nasıl yapabileceklerini henüz bilmiyordu. Köle sahipleri zarar görecekti. Yanlış anlamayın bu onları savunduğumdan değil. Ancak o dönem bu toplum tarafından bugün olduğu gibi yanlış görülmüyordu. Köleler aniden serbest bırakılsaydı o günün ekonomik faaliyetlerine göre işsiz kalacaklardı. Peki sadece işsiz mi? hayır aynı zamanda evleri de olmadığı için evsiz de kalacaklardı. Parasız ve evsiz öylece sokaklarda bulacaklardı kendilerini. Amerika'da böyle olmadı mı? Amerika İngiltere'nin sömürge kolonisi olmaktan kurtulduğunda kölelere vaad ettiği özgürlüğü savaş bitiminde verdi. İlk hafta bunu kutlayan köleler bir hafta sonra evsiz ve işsiz bir şekilde sokağa atıldıklarını anladıklarında tekrar köle olmak için sahiplerine geri döndüler. Yani anlayacağınız bu toplumsal yara süreç içinde azar azar köleliğin eritilmesiyle çözülebilecek bir sorundu. Hem köleler, hem sahipleri yavaş yavaş bu duruma adapte olmalı, toplum adım adım dönüştürülmeliydi. Kur'an'ın köleler hakkında aceleci davranmayıp yeni kölelerin oluşmasına mani olması ve var olan kölelerin ise sistematik bir şekilde özgürleştirilmesi metodu Kur'an'ın bir insan ürünü olmadığının en büyük kanıtı. Kur'an'ı Hz. Muhammed yazsaydı dininin yayılması adına tüm kölelere özgürlük vaad ederdi tıpkı Amerika'da savaşı kazanmak adına tüm kölelere özgürlük vaad eden George Washington gibi. George Washington köleliğin bir anda bitirme mantığının yaratacağı toplumsal hasarı hesaplayamadı. Ama Allah bunu Washington'dan 1200 yıl önce hesaplamıştı. Kölelik sistemine entegre olmuş toplumlar ancak her seferinde zincirin bir halkası sökülerek dönüştürülmeli, alıştırılmalı ve hazırlanmalıydı. Kur'an'da bunu yaptı. Günahlara karşı sürekli köle özgürleştirme metodu gerçekçi bir yaklaşımın ürünüydü. Kur'an, toplumu ve köleleri daha büyük bir yaraya  dönüştürmeden bu fikre hazırladı. Böylece mevcut köleler sorunu çözülecekti. Nur 33'e geri dönelim.
 

Öteden beri mülkiyetinizde bulunan esirlerden (kölelerden) azatlık sözleşmesi yapmak isteyenlere gelince: eğer onlarda bir liyakat görüyorsanız, onlarla sözleşme yapınız; üstelik onlara Allah'ın size (emanet) olarak verdiği maldan bir miktar da veriniz (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NUR 33)

Nur 33 Kur'an'ın, topluma zarar vermeden bu kölelik belasından insanları aşama aşama kurtarmaya çalıştığının en büyük delilidir. Kendisine iş bulacağını, ev bulacağını kısacası özgür olduğunda yaşama devam edebileceğini düşünen köleler sahiplerine ben ayrılmak istiyorum deyip sözleşme isteyebilirler. Bu noktada Kur'an diyor ki siz de onlara bir miktar para vererek gönderin ki onlar da özgür hayata adapte oluncaya kadar kendilerine bakabilsinler. Kur'an aniden köleliği kaldırmamasının gizemi bu ayette saklı demiştim. Köle kendini hazır hissettiği anda Müslüman olan sahibi onu bırakmakla görevlidir. Sahip diyorum ama bu kavrama mecbur kaldığım için. Doğru ifadeyi bulamadım. İslam'da Allah'tan başka sahip yoktur. Bu yüzden Müslüman bir adamın kölesi olamaz. Köle yerine bedava işçi desek daha doğru olacak. İslam'dan önce köle olanlar, İslam'dan sonra bedava işçi statüsüne geçtiler. Bu da köleliğin başka çeşididir ve bu kölelik bugünün dünyasında milyonları buluyor. Evine sadece ekmek parası götürmek için bir gün boyunca çalışan insanlar kapitalist sistemde adı konulmamış kölelerdir.

Kur'an, mevcut kölelere aniden özgürsünüz deyip evsiz ve işsiz bırakmadığı gibi bu köle sistemine adapte olmuş toplumdan (köle sahipleri, köle tüccarları vs..) bu sistemi yavaş yavaş kaldırmaya çalışmıştır. Bazılarınız niye o zaman köleler bitmedi? Allah'ın sistemi işe yaramıyor mu? diyebilir. Bu haklı bir tenkit de olur. Buna da cevap verdim aslında. Peygamberin vefatından sonra Kur'an'ın sistemi terk edildi. Kimse köleliğin menfaatlerinden vazgeçmedi. Yukarıda verdiğim İslam fıkhının kölelik kurallarını görmediniz mi? Kur'an ne diyor İslam fıkhı ne diyor? Sözde İslam fıkhı " Savaş esiri olan bütün erkekler yönetimin takdiriyle öldürülebilir ve bütün erkek ve kadın esirler köleleştirilebilir." diyor. Ancak Kur'an'da Muhammed 4 ve Enfal 67 bunun tam tersini söylüyor. Allah'ın düşmanları Allah'ın kitabını değiştiremedi ama Müslüman zihinleri Kur'an'dan uzaklaştırmayı iyi bildi. Kendi dinlerini hadis ve fıkıh üzerinden yeniden inşa ettiler. Müslümanlar, Kur'an'ın köleliği bitirme planlarını takip etseydi peygamberimizden 150 yıl sonra köle möle bu coğrafyada kalmazdı.

İslam'ı bu noktada eleştiren insanların anlamadığı bir nokta var: Kur'an'da köleler ile ilgili hükümler var ancak köleleştirme Kur'an'ın yasakladığı bir olaydır. Bu iki kavram karıştırılıyor. Kölelerin tüm dünyanın üçte birinden fazla olduğu bir dönemde inen Kur'an, onlar hakkında hüküm vermese miydi? Bu çok saçma olurdu. Kendi çağına hitap etmeyen bir Kur'an olabilir miydi? Kur'an'a dün inmiş muamelesi yapılmamalı. Kur'an her çağa bir sunumu olduğuna inandığım bir hitaptır. O dönemde mevcut köleler için de düzenlemelerin Kur'an'da olması gayet normaldi. Bu düzenlemelere bakıp Kur'an köleliği desteklemiş demek akılsızca bir iddia olur. Kur'an eşcinseller hakkında da hükümler getirmiştir. O halde Kur'an eşcinselliği de destekliyor diyebilir miyiz? İndiği çağda da bu çağda da dünya kölelerle dolu ve onları görmezden gelemezdi kutsal kitabımız. Bugün Hindistan'da bir gün boyunca 1 dolar için çalışan insan köle değil mi? Kölelik bitti mi gerçekten?

Kur'an'da Cariyelik

Bu konunun da istismar edilmesi bıkkınlık verdi. Kur'an'ın kölelik sistemine karşı olduğu ve çözüm olarak iki yol sunduğunu size anlattım. İlki yeni insanların köleleştirilmesinin yasaklanması ikincisi ise köle olanların aşama aşama topluma kazandırılırken, köle sahiplerinin ve tüccarlarının ve bu işten ekonomiyi döndüren her kesime de bu sistemi peyder pey bıraktırmak. Kur'an'da cariyelik yoktur. Sınırsız cariyelik de yoktur. Çünkü Kur'an evli olmayan herkesin zina ettiğini söyler. Peki, Kur'an'da cariyeliğin olduğunu iddia eden İslam âlimleri bunu hangi kelimeye dayandırıyordu? O kelime şu: "Ev mâ meleket eymânukum" bu ne demek? Doğrusunu isterseniz bu kelimenin ne anlama geldiğini kimse tam bilmiyor. Çünkü bir mecaz. Soyut bir ifade. Anlamı "sağ elleri altında bulunanlar" ya da "yeminlerinizin hak sahibi oldukları" diye çevirebiliriz. Sağır duymaz uydurur misali geçmişteki âlimler ve Elmalılı Hamdi yazır bu kavrama cariye anlamı yükler. Ancak buna delil yoktur. Bu soyut bir ifadedir ve emin olun bu mecazın henüz neyi kast ettiği yüzde yüz söylenemiyor. Ama ipuçlarımız var. Bu sağ ellerimizin altında bulunanların normal bir evlilikle evlendiğimiz kadınlar olmadığını yani farklı bir kategori olduğunu biliyoruz. Nisa 3, 24 buna örnektir. Kur'an'da yanılmıyorsam 15 yerde bu kavram geçer. Başlayalım bu kelimenin mantıklı bir anlamını bulmaya. Erkekler hiç onların hoşuna gidecek olan cariye kavramını vermemi beklemesin. Çünkü bu "Ev mâ meleket eymânukum" kelimesinin cariyelikle bir alakası yoktur. Allah köle ya da cariye demesini bilmiyor muydu da bu mecazı kullandı? Allah Kur'an'da kaç yerde köle kavramını kullanıyor zaten. Nisa 3, 24 vs.. ayetlere gelince Allah köle kelimesinden sıkıldım deyip bu sefer "Ev mâ meleket eymânukum" mı kullanayım dedi? Bu isabetli bir yorum değil.
 

Ve eğer yetimlere, adil davranamamaktan korkuyorsanız, o zaman size helal olan diğer kadınlardan (biriyle evlenin); (hatta) ikişer, üçer ve dörder… Ama onlara adil davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir taneyle ya da elinizin altındakilerle (yetinin)! Altına girdiğiniz sorumluluğu ihlal etmemeniz açısından en uygun yol budur. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NİSA 3)

Bu ayet meşhur çok eşlilik tartışmasına sebep olan ayettir. Birden fazla eşi olduğunda adil davranamayacağından korkan insanlara "o zaman bir taneyle ya da elinizin altındakilerle (yetinin)! " emrini veriyor Allah. Bu ayetten anlıyoruz ki "ya da" ifadesinden dolayı "elinizin altındakilerle" ifadesi ile normal bir eşten bahsedilmiyor. Çünkü "bir tane kadın ile ya da elinizin altındaki kadın ile yetinin" diyor. Sırf normal eş kast edilmiyor diye burada olsa olsa cariyeyi kast ediyor deyip basmışlar tefsirlere cariye kelimesini. Ama bir dakika Ahzab 50'de bir ipucu var.
 

Sen ey peygamber! Biz sana mehir bedellerini verdiğin eşlerini; savaş esirleri arasından sağ elinin altında bulunan kimseleri; seninle birlikte göç etmiş bulunan amca ve hala kızlarını; ve kendilerini Peygamber'e (mehir bedeli istemeksizin) sunan ve peygamberin de kendilerini nikahlamayı kabul ettiği mü'min kadınları – ki bu yalnızca sana hastır, diğer mü'minler için değildir- helal kıldık. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  AHZAB 50)

Bu ayetten de öğreniyoruz ki: "Ev mâ meleket eymânukum" yani sağ elinin altında bulunan kimseler ile savaş esirleri kadınlar kast edilmekte. Bu noktada bu kavrama cariye yani kadın köle anlamını vermek Kur'an'a aykırıdır. Çünkü Muhammed suresi 4'te Allah savaş esirlerini köleleştirme adetine son vermiş, Enfal suresi 67'de de bir peygambere esir almak yakışmaz diyerek bu tür bir eylemin Müslüman'a yakışmayacağını ifade etmiştir.  O halde bu kavramla ne kast ediliyor? Elimizde şu ipuçları var:
 

  1. sağ elinin altında bulunan kimseler ile normal kadınlar bahsedilmiyor. (Nisa 3)
  2. sağ elinin altında bulunan kimseler ile savaş esiri kadınlar kast ediliyor (Ahzab 50)
  3. Muhammed 4 ile ve Enfal 67 ile savaş esirlerinin köleleştirilmesi de yasak

Yukarıdaki üç verinin ışığında şu sonuca varabiliriz: sağ elinin altında bulunan kimseler ile kast edilen savaş esiri olup evlenilen kadınlardır. Yani savaş esiri olarak alınmış ve kadının da isteğiyle evlenilmiş kadınlar. Eee hani Kur'an'da Müslümanlar'a esir almak yakışmazdı? Bu yorumun ne kadar isabetli oldu? diyeceksiniz. Siz demeden ben anlatayım. Müslüman'a esir almak yakışmaz. Muhammed 4'te "Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın" diyor. Savaştan sonra bu esirler bırakılmadan evvel yapılan evlilikten bahsediyor. Bu yüzden söylediklerimle çelişmedim. Savaş bittikten 1 dk sonra esirler bırakılmıyor herhalde. Karşı tarafın tekrar saldırmayacağından emin olmak için bir süre misafir ediliyordu esirler. İşte bu zaman zarfında evlenme isteği olanlar için bir fırsat oluyor. Ama şuna dikkat! Kadın esirlikten serbest bırakılmadan önce evlilik kararını kendi vermeli. Zorla evlilik olamaz. Çünkü savaş sonrası esirler köle değildir. Kendi iradeleriyle evlenmek isterlerse evlenirler. Kur'an bu tür evlilikleri "Ev mâ meleket eymânukum" ifadesi ile karşılıyor diye düşünüyorum. Tabi bu sonuç mutlak değildir. İleride biri daha iyi, makul ve daha mantıklı bir fikir ortaya atarsa kabul ederim. Ancak cariye fikrini kesinlikle Muhammed 4 çürütüyor. Bu konuda Nisa 24 ve 25'i muhakkak sizinle paylaşmalıyım. Yukarıdaki İslam fıkhı denilen kuralların kalan kısmının Kur'an'a aykırılığını görmeniz için de yararlı olacaktır.
 

Meşru şekilde hakkını vererek sahip olduklarınızın dışında, bütün evli kadınlar (da haramdır) Bu Allah'ın size talimatıdır. Bunların dışındakilerin tümü, mal varlığınızdan bir kısmını vererek istemeniz, gayr-ı meşru bir ilişkiyle değil de evlilik bağı yoluyla almak şartıyla size helaldir. Kendilerinden yararlandığınız kadınlara mehirlerini bir yükümlülük olarak tastamam verin! Bu yükümlülüğün tesbitinden sonra, başka bir şey üzerinde uzlaşmanızda sizin için bir sorumluluk yoktur. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NİSA 24)


Burada yine "Ev mâ meleket eymânukum" ibaresi kullanılıyor. Sözde İslam fıkhına göre "Cariyelerin alacağı mehir de malikindir.(Sahibinindir)" Ancak yukarıdaki ayet ne diyor? "Kendilerinden yararlandığınız kadınlara mehirlerini bir yükümlülük olarak tastamam verin!" Ayrıca yukarıdaki ayette evlilik bağı dışındaki her tür ilişki gayr-ı meşru ilan edilmiştir. Şu halde nikah akdi yapılmamış esir kadınlar (cariyeleştirilmiş) nasıl oluyorda meşru oluyor İslam fıkhına göre? Birde sınırsız cariye nasıl oluyor? Kur'an'ın neresinde sınırsız kadın ile ilişkiye girilebilir diyor?  Yukarıdaki ayette evlilik bağı dışındaki her tür ilişki gayr-ı meşru ilan edilmiştir. Bu da cariyeliğin gayr-ı meşru olduğuna delildir.
 

Aranızdan her kimin durumu, hür bir mü'min kadın ile evlenmeye elvermezse, o meşru şekilde sahip olduğunuz mü'min kızlardan birini alsın; Çünkü Allah sizi (toplumsal statünüzle değil) imanınızla değerlendirir; (zaten insan olarak) siz birbirinize denksiniz. (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ -  NİSA 25)


Bu ayette de durum yine "Ev mâ meleket eymânukum" Bu ayette "sağ ellerinizin altında bulunan" kızla sizin ve başka birinin Allah katında farkının olmadığı, insanların farkı imanla attığını anlatan ayettir. Şahsi fikrim şu: Peygamberimizin döneminde "Ev mâ meleket eymânukum" denilen kadınlarla evlenme  hür kadınlarla evlenmek kadar saygın görülmüyordu. Savaş esiri olarak alınan kadını cariye yapmayıp da evlenen erkekler, o kadınları hür kadınların seviyesinde görmüyordu. Bu yüzden Allah bu kadınlara ne hür ismini veriyor ne cariye. Bu yüzden bunlar için farklı bir kategori oluşturuyor ve bir kavram ortaya atıyor "Ev mâ meleket eymânukum" Tabii yanılıyor olabilirim. Bu kavramın henüz yüzde yüz neyden bahsettiğini anlamış değilim. Kafam bu kavram hakkında net değil. Bu kavramın kullanıldığı ayetleri bu yüzden çok net anlayamıyorum. Bu kavram hakkında daha net birşeyler bulursam sizinle paylaşacağım.

Son olarak savaş sonrası kadının acizliğinden yararlanıp onunla zorla evlenmek şerefe ve onura aykırıdır. İnsanlık için bir utançtır. Bugün Suriye'deki zor durumu fırsat bilen bazı illerimizdeki erkekler 14, 15 yaşındaki kızları babalarından satın alıyor. Çünkü aile aç ve mağdur. Bu insanlarla benim inandığım din kesinlikle farklı.  Biz yardım elimizi uzatıyoruz diye de açıklama yapmıyorlar mı?  Bu onursuz insanlar yardım elini değil cinsel organlarını uzatıyor onlara. Sonra aynada kendi yüzlerine bakacak kadar haysiyetini yitirmiş bu tipler Kur'an'a cariyeliği sokmaya çalışan tipler. Ama merak etmeyin bu dünyada bir gün gelecek ve başka birileri de o insanlara anladığı anlamda yardım elini uzatacak (!) say ki bu dünya da olmadı. Diğer dünyada tıpkı onun uzattığı yardım eli (!) ona uzatılacak. Allah adildir.
 



 
Görüntülenme 2,619
Yayın 12 Ağustos 2017

Arkadaşlar başka yazılarımda belirttiğim gibi İslam'ın tek ve ana kaynağı Kur'an'dır. Dinimizde bir görüşün olduğu iddia ediliyorsa buna Kur'an'dan delil getirilmesi zorunludur. Bu işin başka yöntemi yoktur. Allah'ın kitabına dayandırılmayan her dini görüş batıldır. Recm, zina ettiği düşünülen evli kadının ve erkeğin taşlanarak öldürülmesi uygulamasıdır.-- Bazı yerlerde ise kişinin yüzde 75'inin toprak altına gömülüp geri kalan baş ve boyun bölgesinin taşlanarak öldürülmesidir. Öldürülme olayı çoğu zaman akşama kadar sürer. Recm, değil İslamla, insanlıkla bile açıklanamayan bir canilik ve psikopatlıktır. Recm'in kaynağı Kur'an değildir. Ne sonsuz merhametli olan Allah bu vahşiliğe onay verebilir ne de âlemlere rahmet olduğu söylenen Hz. Muhammed bu vahşiliğe onay verebilir. Peki bu nereden çıktı? Bu, hadis adı verilen aslında peygambere iftira olan rivayetlere dayanır. Hatta Allah'ın düşmanları bu hadislerin (rivayetlerin, masalların) içine peygamberimizin de recm uyguladığı yalanını sokmayı başarmışlardır. Kendi peygamberine caniliği yakıştıran başka ümmet var mıdır acaba? Eğer Müslümansanız ve Kur'an'a iman etmişseniz asla ama asla Allah'ın peygamberinin böyle bir vahşete izin vermeyeceğini bilmelisiniz. Bu Hz.Muhammed'e iftiradır. Peygambere ve İslam'a recmi yakıştıranlar Allah'ın kitabı Kur'an'a savaş açmış olurlar. Çünkü Kur'an zaten zina eden insanlar hakkında hükmünü vermiştir. İlk olarak recm iddiasını dillendiren uydurma hadislere bakalım sonra da recmi çürüten ayetlere.
 

Ebu Hureyre şöyle demiştir: Sizler Rasullullah’in huzurunda bulunduğunuz sırada birden bedevilerden bir adam ayağa kalktı ve;
-Ya Resulullah! Benim için Allah’ın kitabı ile hükmet! Dedi. Akabinde ona muhasımı olan kimsede ayağa kalktı ve:
-Ya Resulallah! Hasmım doğru söyledi. Sen onun için Allah’ın kitabı ile hükmet, ve söz söylemek üzere bana izin ver! dedi. Peygamber(s.a.v)’de ona:-Sözünü söyle buyurdu. O da şöyle dedi:
-Benim oğlum, bu Arabinin yanında asif, yani ücretle çalışan bir kimse idi. Oğlum bunun karısı ile zina etmiş. İnsanlar bana oğlum üzerine taşlanmak cezası olduğunu haber verdiler. Ben bu adama oğlum adına yüz koyun ve birde cariyeyi fidye vererek oğlumu bu cezadan kurtardım. Bundan sonra ben bu meseleyi ilim ehlinden sordum. Onlarda bana onun karısı üzerine taşlama cezası düştüğünü, benim oğluma da ancak yüz değnek vurulma ile bir yıl gurbete sürgün edilmek üzere, ceza olduğunu haber verdiler! dedi. Resulullah’da:
-Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki ben sizin aranızda elbette Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ile koyunları kendi sahibine geri veriniz. Senin oğluna gelince: onun üzerinde yüz değnek cezası ve bir yıl gurbete sürgün edilme cezası vardır, buyurdu. Bundan sonra Eslem kabilesinden bir adam olan Unes’e de:
- Sana gelince ya Uneys! Sende bu adamın karısına git tahkikini yap, eğer kadın suçunu itiraf ederse onu recm et buyurdu. Ravi: Uneys o kadına gitti, kadının suçunu itiraf etmesi üzerine, Uneys ona taşlama cezası uyguladı demiştir. (Buhari : 15.c / 7107s. ; Müslim : 5.c / 1697.N ; Tirmizi : 3.c / 1457.N)

Peygamberin recm uygulamasını emrettiği iddia edilen toplam dört olay var. Yukarıda ki onursuz rivayete göre peygamber erkeğe 100 değnek vuruyor kadını ise recm ediyor. Bu rivayete göre peygamberimiz sadece recm adlı psikopat uygulamaya izin vermiyor aynı zaman da sadece kadına uygulanmasını emrederek kadın ırkçılığı da yapıyor ve büyük bir adaletsizliğe imza atıyor. Bunlardan birini daha size aktarayım da Hz. Muhammed'e iftira nasıl atılır görün.
 

Abdullah İbn Ömer şöyle haber verdi: Resulullah’a zina etmiş bir Yahudi erkeği ile bir Yahudi kadını getirildi. Bunun üzerine Resulullah Yahudilerin yanına kadar gidip:
-Sizler zina edenlerin üzerine Tevrat’ta ne cezası buluyorsunuz? diye sordu. Onlar:
-Biz zina eden erkek ile kadının yüzlerini karartır, onları bir hayvan üzerine yükler, yüzleri biri birinin aksine gelecek suretde oturtup ve böylece onları dolaştırıp teşhir ederiz dediler. Resulullah:
- Eğer doğru söyleyenler iseniz Tevrat’ı getirin buyurdu. Onlar Tevrat’ı getirdiler ve onu okumaya başladılar. Nihayet “recm” ayeti üzerine koydu da iki eli arasını ve arkasını okudu. O sırada Resulullah ile beraber bulunan Abdullah ibn Selam Peygamber’e : ona emret de elini kaldırsın dedi. Genç elini kaldırdı. Birde baktılar ki “recm” ayeti elinin altındadır. Resulullah zina eden erkek ve dişi yahudilerin “recm” edilmelerini emretti. Onlar da “recm” olundular. (Buhari :14.c. / 6670 s. ; Müslim : 5.c. / 1699.n.)

Buhari ve Muslim Allah Resulüne iftira etmekten hiç utanmamış olabilirler. Belki de rivayet ettikleri bu hadisleri hiç okumadılar. O denli ciddiyetsizler. Buhari, Muslim ve Tirmizi  yukarıdaki hadisleri naklederken hadislerdeki saçmalıkları görmemiş olabilirler. Ama size soruyorum. Biri karşınıza geçip ayet okuyacak ve parmağıyla bir kelimeyi kapatacak eğer siz geri zekalı değilseniz bu işte bir dümen olduğunu anlarsınız. Yukarıdaki hadis 5 yaşındaki bir çocuğu kandırmak için hazırlanmıştır. Ha bir de Buhari ve Muslim'i. Peygamberimiz niçin yahudilerin işine müdahale ediyor? Ayrıca adamlar peygamberden böyle bir talebi olmamışken. Bir başka sıkıntı Allah'ın peygamberi Kur'an ile hükmetmiyor Tevrat ile hükmediyor. Bu olacak şey midir? Kur'an Allah'ın peygamberine demiyor mu "de ki sizin dininiz size benim dinim bana" Peygamberini bir cani olarak lanse eden bu insanlar aynı tavrı Halife Ömer'e karşı da işliyorlar. İşte rivayet.
 

"İleride bazı kişiler çıkacak ve recm cezasını Kuran’da bulmuyoruz diye recmi inkâr edeceklerdir. İşte bu kişiler okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklardır. Eğer halkın “Ömer, Kuran’a ilave yapıyor” demesinden korkmasam, bu recm ayetini Kuran’a yazardım." (Buhari 93/21; Müslim Hudud 8/143; Ebu Davud 41/1)

Gördüğünüz gibi Buhari, Müslim ve Ebu Davud'a göre Kur'an şu an eksiktir. Halbuki bakın Kur'an ne diyor:
 

"Elbette bu uyarıcı mesajı kaynağından indiren Biziz; onun koruyucuları da kesinlikle yine Biz olacağız, Biz!" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – HİCR 9)

Kur'an kendisini koruyanın Allah olduğunu ifade ederken Buhari, Müslim ve Ebu Davud'a göre Kur'an eksiktir. Peki yukarıdaki rivayette başka hangi hata var? Halife Ömer tarihi verilerden öğrendiğimiz kadar Allah'tan başkasından korkmayan bir insandı. Ama bu rivayette Allah'ın ayetlerini toplumdan korktuğundan eklemiyor. Allah Kur'an'da "Allah'ın ayetlerini saklayandan daha zalim kim olabilir ?" demiyor mu? Recm hükümlerinin ayet olduğunu bilen Ömer nasıl insanlardan çekindiği için hakikati saklar? Bu nasıl bir iftiradır. İşte bir hadis derleyicisi daha:İbn Mace. Bu hadis derleyicisi ancak bir çocuğun inanacağı bir hadisi ya uyduruyor ya da uyduran insanlardan metni okumadan alıp kitabına ekliyor ki bu ikincisi daha vahim. Bunun için Aişe validemize iftira etmekten de çekinmiyor.
 

“Recim âyeti ve büyüklerin on defa süt emmeleri konusunda âyet inmişti. Bu âyet, karyolamın altında bir sahifede yazılıydı. Resulullah vefat edince biz onunla meşgul olduk, o sıralarda bir hayvan (keçi) gelip onu yedi.” (İbn Mace, Nikah, 36).

Yukarıdaki rivayete gülsek mi ağlasak mı? İbn Mace ve diğer hadis derleyicilerinde bir çocuğun zekası var. Çünkü kendileri bu masallarla tatmin olmuşlar. Ama gel gör ki bugün bu insanlar alim olarak kabul ediliyor ve alim gibi hürmet görüyor. Şimdi İbn Mace'nin iftiracılara inanarak (en iyi ihtimalle) kitabına aldığı yukarıdaki rivayeti basit mantıklarla çürütelim. Arkadaşlar Kur'an'ın her ayeti indiğinde hem Resulullah hem de onlarca hatta ilerleyen zamanlarda yüzlerce hafız aynı anda ezberliyordu. Yani Kur'an ayetleri derilere, kemik üstlerine vs.. yazılıyordu ama yazılı metne ve tek bir kişiye güvenilmediğinden aynı anda onlarca hafıza ezberletiliyordu. Kur'an kitap haline dönüştürülürken sadece yazılı metne göre yazılmadı ki. Ebubekir Kur'an'ı kitap haline getirdiğinde bir komisyon oluşturdu. En güvenilir onlarca hafız olan sahabeyi teker teker dinletti ve tüm hafızların söyledikleri ayetleri birbiriyle karşılaştırdı. Hatta bu hafızların söylediklerini yazılı metinlerle karşılaştırdı. Kur'an çok titiz bir araştırma ve incelemenin ardından kitaplaştırıldı. Ama İbn Mace'nin iddiasına göre bir keçi recm ayetini yedi ve bu ayetler Kur'an'a eklenemedi. Peki yüzlerce hafızın beyni mi sulandı da hiç biri itiraz etmedi var olan ayetlerin Kur'an'a eklenmemesine? Ya da 23 yıllık Hz. Muhammed dönemi boyunca hiç mi bunun ayet olduğunu hatırlayan sahabe yok da Kur'an'a eklenmemesine itiraz etmediler? Ya da İbn Mace'nin rivayeti doğruysa Aişe validemiz niçin bu ayetlerin Kur'an'a eklenmemesine itiraz etmiyor? Sonuçta Kur'an'ı kitap haline getiren kişi babası Ebubekir idi. İbn Mace Kur'an'ı kitap haline getirenlerin hafızlar olduğunu bilmesine rağmen böyle uydurma rivayeti niçin aldı sorusuna vereceğim tek cevap var: Toplumun cahilleri o yıllarda da tıpkı bu yıllarda olduğu gibi âlim olmuşlar. Ayaklar baş olunca deyimi buradan mı geliyor acaba? Her neyse gelelim bu rivayetteki ikinci hataya. Allah Kur'an'da yukarıda verdiğim Hicr 9'da Kur'an'ı koruduğunu söylemektedir. Kur'an böyle derken İbn Mace kalkıp diyor ki Allah ayetlerini bir keçiden koruyamadı. Yazıklar olsun bu insanlara. Kur'an bir keçinin insafına kalmış.

Şimdi Buhari'nin derlediği hadisleri okumadığına ve aralarındaki çelişkileri anlayacak kapasitede biri olmadığına dair bir örnek daha verelim.
 

Hz. Ali zina eden evli bir kadına önce sopa vurup sonra da recmettikten sonra “Allah’ın kitabına göre sopaladım, Hz. Peygamber’in sünnetine göre de recmettim(Buhari, Hudud, 21)

Buhari hudud 21'de iftiranın hududlarını zorluyor.Bu rivayete göre Aişe validemiz ve Halife Ömer'in recm'i ayet olarak savunurken, peygamberin damadı recmin ayet olduğundan habersiz. Çünkü yukarıda kadına zina cezası verirken Kur'an'a uyup 100 sopa vurduğunu söyleyen Ali Peygamber'in sünnetine göre recmettiğini ifade ediyor. Ali recm'in ayet olduğundan habersiz ki Kur'an'ın hükmünü ayrı sünnetin hükmünü ayrı sayıyor. Hani recm ayetti? Ali bundan niçin habersiz? Bu recm masalını kim uydurduysa çelişkileri hesaba katmadan uydurmuş. Buhari'de bunları kitaplarına alarak 1000 yıllık bozuk İslam anlayışına önderlik ediyor. Size bir rivayet daha verdikten sonra bu safsatalara son verip Kur'an'ın zina hakkında hükmü nedir ona bakacağız. Gerçek delillerle Allah'ın sözlerine kulak vereceğiz ve şarlatanların arkasından gitmeyeceğiz.
 

Amr ibn Meymûn şöyle demiştir: “Ben Câhiliyet devrinde zina etmiş olan bir maymunun üzerine birçok maymunların toplanmış olduklarını gördüm. Maymunlar o zina eden maymunu recm ettiler. Ben de o maymunlar topluluğunun beraberinde zina eden maymuna taş attım.” (bkz. Buharî, Menakıbu’l-Ensar, 27)

Eminim kanınız dondu ve oha Allah'ın düşmanları dediniz. Aklınız varsa demelisiniz zaten. Buhari hayal dünyasının sınırlarını çoktan patlatmış gidiyor. “Recmin ne kadar mantıklı olduğu, maymunların bile bunu uyguladığı fakat bazı insanların bunun yerindeliğini anlayamadığı” mesajını veren bu hadisi de Buhari normal karşılayacak bir zekâya sahip. Zerre beyni olan bir adam şunu sorar: Ey Allahsızlar siz Amr ibn Meymûn adlı sahabeyi maymunlarla nasıl konuşturdunuz da maymunun zina ettiğini anladınız? Ya da daha mantıklı soru şu: Maymunlar evlenir mi ki zina olsun? Bu rivayet ile Buharinin bizden inanmamızı istediği şey şu: Amr ibn Meymûn adlı sahabe maymun topluluğunu görüyor ve gidip yanlarına diyor ki kardeş hayırdır niçin recm yapıyorsunuz? Maymunlar Cehennemi filmindeki maymunlar da buna cevap vermiş vallah kardeş kaç kez uyardık ama zinadan vazgeçiremedik şu dinsizi. Bizde recm ediyoruz. Vallahi mecbur kaldık uslanmıyor :)) Her neyse Kur'an'dan konuşmaya başlayalım. Bizi bu kadar salak yerine bırakmaları yeter.
 

"Zina eden kadın ve zina eden erkek: işte bunlardan her biri için, etkisi cilt ile sınırlı yüz vuruş yapın; eğer Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanıyorsanız, o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah'ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın; inananlardan bir grup da onların cezalandırılmasına tanık olsun." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NÛR 2)

Bu tek ayet zaten zinanın hükmünü vermiştir. Bu hükmü bırakıp rivayetlerin peşine takılan Allah'ın ayetlerine savaş açmış olmaz mı? Yukardaki "etkisi cilt ile sınırlı yüz vuruş yapın" ifadesi zina eden erkek ve kadının cezasıdır. Aslında 100 celde vurun deniliyor ayette. Bu noktada sorulması gereken celde nedir? sorusuna Mustafa İslamoğlu güzel bir çeviri yapmış ve "etkisi cilt ile sınırlı vuruş" anlamı vermiştir. Çünkü celdeyi sopa ya da kırbaç olarak çevirmek tam anlamından uzaklaştırmak olurdu. Bu yüz vuruşun hiç biri kişinin vücudunda yaraya sebep olmayacak kadar hafif olmalıdır. Çünkü ayetin sonunda bu 100 celdelik cezanın kamu önünde infaz edilmesi isteniyor. Yani amaç zina edenlerin canını yakmak değil bu kişilerin  üzerinden toplumda güçlü bir celdirici etki yaratmaktır. Amaç bu suçtan insanları caydırmak. Çünkü tüm insanların içinde rezil olma duygusu gerçekten çok caydırıcı bir etki yaratır. Peki Kur'an niçin insanı bu kadar rencide edici bir ceza veriyor? Arkadaşlar Kur'an'a göre zinanın ispatı için 4 şahit gerekir. Bu çok zordur. Çünkü bir kişinin evine izinsiz girilmesi Kur'an'a göre yasaktır. Eee o zaman zinaya nasıl şahit olacaz? Tabi ki evine girip şahit olamayacaksın güzel kardeşim. Zina Allah'ın yasağıdır. Ve bu yasağı delen ona karşı saygısızlık işlemiş olur. Bu saygısızlığa cevap Allah'tan gelecektir. Tabii hesap günü. Allah evde yapılan zina işine insanları karıştırmıyor. Bu yüzden evlere izinsiz girişi yasakladığı gibi 4 şahit hükmü getirerek insanların zina edenlere ceza vermesinin önüne geçiyor. Bir eve kadın ve erkeğin girdiğini 4 kişi gördü o zaman zina ettiklerini kabul edip cezalandırabilir miyiz? Hayır cezalandıramazsın. Çünkü kadın ve erkeğin zina yaptıklarını görmelisin. Bir kadın ve erkek eve tek başlarına giderlerse bu delil olamaz. Çünkü evin içine izinsiz giremeyeceğin için bunu ispatlayamazsın. Zaten insanlar ahlak bekçisi kesilmesin diye 4 şahit ve eve izinsiz giriş yasağı getirilmiştir. O halde 100 celde vurma cezasını nasıl uygulayacağız ki? Arkadaşlar eğer bir erkekle kadın parkta, sokakta, ya da kamuya açık herhangi bir yerde zina ederse ancak o zaman 4 şahit görmüş olur. Yani zina evde yapılsaydı 4 şahit nasıl olacaktı ki? Eve giriş de yasak. Bu sebeple kamuya açık alanda cinsel ilişkiye girmiş ve kamuda olumsuz davranış ve örnekliğe sebep olmuş insanlar için Allah Nur suresi 2'de cezalandırmanın kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşmesini istiyor. Allah zina edenleri kamu önünde rencide ediyor. Çünkü toplum zina yapanların sonunu görsün de kamu içinde zinadan çekinsin diye bu tür caydırıcı ceza sistemini insanlara sunmuştur. Yani rencide etmesinin sebebi kamu düzenini korumak. insanların kamuya açık yerlerde cinsel ilişkiye girmelerinin önüne geçmek. Evlerde gizlice yapılmış cinsel ilişki kamuya örneklik ve topluma zararlı rol model oluşturmadığından toplumun cezalandırma arzusuna 4 şahit ve özel mülke girme yasağı getirerek set çekiyor. Allah kamuya zarar vermeyen bu zina şekli için hesap gününü işaret ediyor, recmi değil.

Yukarıdaki ayet açık bir şekilde zina edenlere 100 celde vurulma cezası vermiş. Ancak rivayetçiler bunu kabul eder mi? Kim takar Kur'an'ı moduna girip hadisler bu ayetin hükmünü iptal etmiştir diyecek kadar onurunu kaybeden Müslümanlar var. Bazıları da diyor ki "Kur'an bu ayette bekarlardan bahsediyor. Evliler için recm var" Bu iddianın ikisini de savunan Allah'ın ayetlerini çiğneyen bir mantığa sahip. Yukarıda ki ayet evli olsun olmasın, sarışın olsun esmer olsun, kadın olsun erkek olsun herkese hitap ederken ayetin neresinden bekarlara seslendiği sonucunu çıkarıyorlar. Ayet bekarlara seslenmiyor. Evli ya da bekar farkı gözetmediğine göre her türlü olay için tek hüküm inmiştir. O zaman biri kalkıp derki "O ayette sarışınlar geçmiyor sarışın insanlar için farklı bir hüküm var." Bu işi sulandırmaktır. Allah'ı anlamamak için takla atmaktır. Ne yani Kur'an hüküm verirken unutkan mı davranıyor?

Bu ayetten sonra yanlış anlaşılan Nisa 15 ve 16 var. Nisa 15  lezbiyenlerin zinasından, Nisa 16 ise homoseksüellerin zinasına uygulanacak cezayı belirler. Bazıları bu ayetleri normal kadın erkek zinası grubuna yerleştirir ve bu cezaların hükmünün Nur 2 ile nesh (iptal) edildiğini söyler ki bu yanlıştır. Çünkü bu ayetler lezbiyenler ve homoseksüellerin zina etmesi durumunda uygulanacak cezayı anlatır. İşte ayetler:
 

"Hayasızlık sergileyen kadınlarınıza gelince: aranızdan onlar için dört şahit gösterin! Ve eğer bunlar onun için şahitlik yaparlarsa, ölüm gelinceye ya da Allah onların lehine bir kapı açıncaya kadar evlerde hapsedin! (15) Ve aranızdan bu işi yapan her iki erkeği de cezalandırın! Eğer o ikisi tevbe eder ve durumlarını düzeltirse, onları cezalandırmaktan vazgeçin! Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, sınırsız merhamet sahibidir.(16)" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 15,16)

Allah razı olsun bugün çoğu mealcinin bu ayetlerde anlatılan zina cezalarının Nur 2'deki ile aynı olmadığını buradaki cezaların lezbiyen ve homoseksüeller hakkında olduğunu söyleyen ve bu doğru okuyuşu gösteren Ebu Müslim el İsfahani'ye selam olsun. Onun yorumu olmasa şimdi bu ayetler iptal (nesh) edildi mantığı iyice kabul görecekti. Yukarıda verdiğim Nisa 15'te Allah lezbiyenler için "ölüm gelinceye ya da Allah onların lehine bir kapı açıncaya kadar evlerde hapsedin!" diyor. Bazıları "Onlara bir kapı açılıncaya kadar" kısmını alıp bu ayetin hükmü 100 sopa ve recm ile birlikte yürürlükten kalkmıştır yorumunu yapıyor. Kapı açılıncaya kadar kısmını bu şekilde anlayanlar var. Ama bu tamamen yanlış bir yorumdur. Çünkü Allah Nisa 15'te  "Allah onların lehine bir kapı açıncaya kadar evlerde hapsedin! " diyor. Burada lehine kelimesine dikkat edin. 100 sopa ve taşlanarak recm edilme onların lehine değil alayhinedir. O halde bu bölümü nasıl anlamalıyız? Nisa 16'da Allah "Eğer o ikisi tevbe eder ve durumlarını düzeltirse, onları cezalandırmaktan vazgeçin! " diyor. Buradaki olayı da bu cümleyle anlayacağız. Lezbiyenler tevbe ederse cezalandırılmazlar. Fakat tevbe edinceye kadar ev hapsine alınırlar. Nisa 16'da homoseksüeller için Allah bir ceza belirlememiştir. " Ve aranızdan bu işi yapan her iki erkeği de cezalandırın! " diyerek cezayı toplumların yargısına bırakmıştır. Her toplum kendi kültürüne göre caydırıcı bir ceza verir. Ama bu ceza onlara zarar vermek şeklinde olamaz. Ayetin devamında ise "Eğer o ikisi tevbe eder ve durumlarını düzeltirse, onları cezalandırmaktan vazgeçin! Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, sınırsız merhamet sahibidir." diyerek cezalandırma meraklısı olmamamızı emrediyor Allah. Kişi tevbe edip bir daha yapmayacağım derse ceza bile almaz bu ayete göre. Düşünün İslam lezbiyenlik ve homoseksüelliğe pozitif yaklaşmamasına rağmen hatta homoseksüelliğe karşı lut kavmi örneği üzerinden sert bir duruş sergilerken bile onları taşlayarak öldürün demiyor. Hatta 100 celde vurun bile denilmiyor. Homoseksüeller ve lezbiyenler için bile ölüm emrini bırakın 100 kırbaç (celde) vurulmasını bile istemeyen Allah nasıl olurda normal zina için vahşice, sadistçe taşlayarak öldürün der? Üstelik Homoseksüelliği anlattığı Nisa 16'da bile Allah kendisi için " sınırsız merhamet sahibidir."  diyerek merhametine vurgu yaparken.

İslam'da recm vardır diyenleri Kur'an ayetleriyle çürütelim

Nisa 25 ve Ahzab 30 ile recmin İslam'da olmadığı ispatlanmış olur. O ayetlere bakalım.
 

"Aranızdan her kimin durumu, hür bir mü'min kadınla evlenmeye elvermezse, o meşru şekilde sahip olduğunuz mü'min kızlardan (kadın köle) birini alsın; çünkü Allah sizi (toplumsal statünüzle değil) imanınızla değerlendirir; (zaten insan olarak) siz birbirinize denksiniz. O halde iffetini koruyan, fuhşa bulaşmayan ve dost da tutmayan kadınlarla sahiplerinin izniyle evlenin ve mehirlerini makul bir şekilde verin! Onlar evlendikten sonra iffetsiz bir davranışta bulunurlarsa, onları hür evli kadınlara verilenin yarısıyla cezalandırın!" (NİSA 25)

Kur'an köle alımını Müslümanlara yasaklar ve toplumdaki köle stokunu bitirmek için yukarıdaki önerilerde bulunur. Köle kadınla evlenmek onu özgürlüğüne kavuşturur. Neyse köle konusu için çok uzun bir yazı yazacağım. Bu kısmı geçelim. Ayete göre evlendikten sonra zina tarzı bir duruma kalkışan bayanlara hür olarak evlenmiş kadının yarısı kadar ceza verilir. Bu köle olarak geçirdikleri acı dolu yıllar için bir indirim olduğu kanaatindeyim. Neyse eğer Kur'an recm yani taşlanarak öldürülme hükmünü içeriyorsa Allah aşkına köle olarak evlenip sonradan özgürlüğüne kavuşan bir kadının zina etmesi sonucunda yarı cezayı ona nasıl vereceğiz? Recm taşlayarak öldürme ise bu tür kadınları yarı öldürme işini nasıl yapacağız? Yarı ölü nasıl olur? Recmin yarısı ne oluyor Allah aşkına? Halbuki Nur suresi 2'de diyor ki 100 celde. Demek ki bu tür evli kadınlara sadece yarısı olan 50 celde vurulur. Olay bu kadar basit bu ayet recm vahşetini çürütür. Gelelim diğer ayete.
 

"Ey peygamber hanımları! İçinizden her kim açık bir hayâsızlık yaparsa, onun azabı ikiye katlanır: zira bu Allah için çok kolaydır." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – AHZAB 30)

Burada da peygamberimiz eşlerinin zina vb bir hayâsızlık yapması durumunda normal bir kadının cezasının iki katını alacağından bahsedilir. Çünkü onlar rol modeldir toplumun diğer kadınlarına. Bu ayet kızım sana söylüyorum gelinim sen anla ayetlerinden biridir. Nasıl yani? Yanisi şu: toplumun önderleri, rol modelleri, rehberleri bir suç işlerse toplumun normal bir ferdinin işlediği cezadan fazlasını hak eder. İster kadın olsun ister erkek. Bu ayet üzerinden toplumun örnek aldığı insanlar uyarılıyor. Çünkü balık baştan kokar deyimi bu hakikati dillendirir. Toplumun izlediği, takip ettiği insanlar günah işlerse onu izleyenler de şöyle diyebilir: "bunlar böyle yapıyorsa biz ne yapalım?" Bu mantığa karşı insanlığı uyaran ayettir Ahzab 30. Yoksa burada konu sadece vefat etmiş mü'minlerin anneleri değil. Burada konu toplumun izledikleri rol modellerin suçlarına karşı ceza toplumun normal ferdinin işlediği suçun cezasından fazla olmalıdır ki toplumun izlediği kişiler davranışlarında daha dikkatli olsunlar. Neyse asıl konuya gelelim. Eğer recm İslam'da varsa peygamber eşi zinadan dolayı taşlanarak öldürüldü. Öldükten sonra cezanın iki katı nasıl verilecek? İkinci recm nasıl yapılacak? Bir insan ikinci kez nasıl taşlanarak öldürülür? Halbuki zinanın cezası Nur 2'de belirtildiği gibi 100 celdedir (etkisi cilt ile sınırlı vuruş). Cezanın iki katı 200 celdedir. Yani peygamber hanımları ve onlar gibi toplumda rol model olan erkek ve kadınlara ise cezanın iki katı olan 200 celde vurulur. Peygamber hanımları üzerinden Allah bize bir mantığı öğretiyor. "Balık baştan kokar. O yüzden Allah, başlar kokmadan korkutuyor"

Peki, sadist recm uygulamasını savunan bu cahil Müslümanlar bu uygulamayı nereden öğrendi?

Tabii ki Yahudiler ve müşriklerden. Yahudiler de recm uygulaması bilinen bir gelenek. İnsanların çoğu bu uygulamanın bir müşrik uygulaması olduğunu ve Kur'an'ın bunu yererek anlattığını bilmez. Çünkü çoğu insan zahmet edip Kur'an okumaz. İşte Allah ayetlerde recm uygulamasını nasıl vahşice bulduğunu bunun Müslüman eylemi değil bir müşrik tavrı olduğunu Kur'an'da şöyle ifşa eder:
 

"Ey Şuayb!" dediler, "senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz; üstelik biz, aramızdaki konumunun ne kadar zayıf olduğunun da farkındayız: eğer birkaç kişilik şu aile olmasaydı, seni mutlaka taşa tutardık: zira sen bizim için çok da eşi bulunmaz ve değerli biri değilsin" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – HUD 91)

"Çünkü eğer onlar sizin varlığınızı (ashab-ı kehf/mağara arkadaşları) öğrenirlerse, ya sizi öldüresiye taşlarlar, ya da sizi (zorla) kendi inançlarına döndürürler; o takdirde ise bir daha asla iflah olamazsınız." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – KEHF 20)

"(Babası): 'Ey İbrahim! Yoksa sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun?' dedi, 'Eğer buna bir son vermezsen, yemin olsun ki seni öldüresiye taşa tutarım! Şimdi kaybol bakayım gözümün önünden!'" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MERYEM 46)

"Ey Nuh" dediler, "eğer buna bir son vermezsen, taşlananlardan olacaksın" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – ŞUARA 116)

(Şehir halkı) dediler ki:"şüphesiz bize uğursuzluk getirdiniz. Eğer buna bir son vermezseniz, sizi öldüresiye taşa tutacağız; ve bizden size, canınızı yakacak bir kötülük illa ki dokunacak." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – YASİN 18)

Recm mantığı kimde vardır gördünüz. Eğer İslam'a ve onun tek kaynağı Kur'an'a iman ediyorsanız işte ayetleri sundum. Recm mantığı İslam ve peygamber düşmanlarının mantığıdır. Bir ayet daha sunmak isterim.
 

"Sizinle savaşanlar ile siz de Allah yolunda savaşın. Fakat ölçüyü kaçırmayın, saldırgan olmayın. Çünkü Allah ölçüyü elden bırakan saldırganları sevmez" (FİZİLAL-İL KURAN MEALİ – BAKARA 190)

Lütfen ey Müslümanlar Müslüman olun ve Kur'an'a kulak verin. Allah bize saldırıp öldürme amacı güden insanlara karşı bile savunma yapın ama aşırı kaçıp saldırganlık göstermeyin diyor. Bunu müşrik zihniyetli insanlara karşı göstermemiz gereken bir erdem olarak bize sunacak kadar ilke ve merhamet sahibi olan Allah nasıl olur da zina gibi bir mesele için taşlayarak öldürmeyi emreder? Allah müşriklere karşı bile aşırı gitmeyin derken Müslümanları sadistçe öldürün nasıl der? Son olarak sahte bir hadisi ifşa ederek konuyu kapatacağım. Kusura bakmayın çok uzun oldu ama bu konuda tüm sahte rivayetleri ifşa etmem gerekli. Diyorlar ki peygamber ikisi Yahudi olmak üzere dört kişiye recm uygulamıştır – ki bu ona atılmış bir iftiradır-  O rivayetlerden birini daha vereyim.
 

" Yine Hz. Peygamber’e, Maiz b. Malik el-Eslemi isminde birisi gelip: “beni temizle” diyerek zina ettiğini dört defa ikrar etmiş, Hz. Peygamber de akli melekesini, sarhoş olup olmadığını ve medeni halini sorduktan sonra onu recmettirmiştir. Recmedilirken kaçmaya teşebbüs eden Maiz için Hz. Peygamber “Keşke bıraksaydınız! Belki tövbe eder de Allah tövbesini kabul ederdi” demiştir. Ayrıca Maiz’i kendisine gönderen kişiye de “Ya Hezzal, Maiz’i elbisenle örtseydin, senin için daha hayırlı olurdu.” tavsiyesinde bulunmuştur " (Buhari, Hudûd, 25; Müslim, Hudûd, 22; Ebu Davud, Hudûd, 23; Hakim, Müstedrek, VI, 363; İbn Hanbel, V, 217.)

Şimdi bu rivayetteki saçmalıklara bakalım. Peygamber sözde “Keşke bıraksaydınız! Belki tövbe eder de Allah tövbesini kabul ederdi” demiş. İyide recm kararını veren kendisi. Recm edilecek olan biri nasıl tövbe etsin. Ayrıca peygambere gelip 4 kez suçunu itiraf etmiş ve beni temizle demiş bu zaten tövbe değil midir? Allah'a nasıl tövbe edeceğini sormaya gelmiş. Hem recm kararı veriyor hem de diyor ki "Keşke bıraksaydınız, belki tövbe ederdi." Yukarıdaki rivayeti okuyan cemaat ve tarikat ehli insanlar voooov peygamber ne kadar şefkatli havasına bürünüyor. O tür insanların mantığını tanırım. Peygambere hakaret ettiklerinin bilincinde bile olmayan insanlar. Bu rivayet Kur'an'a da aykırıdır. Yukarıda verdiğim Nur 2'de Allah ne diyor?
 

"Zina eden kadın ve zina eden erkek: işte bunlardan her biri için, etkisi cilt ile sınırlı yüz vuruş yapın; eğer Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanıyorsanız, o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah'ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın; inananlardan bir grup da onların cezalandırılmasına tanık olsun." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NÛR 2)

Bu cümleye dikkat: "o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah'ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın" Evet, Kur'an cinsel ilişkinin kamu ortasında yapılmasına karşılık 100 celde cezasını veriyor ve biz Müslümanlara yönelerek diyor ki:"o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah'ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın" Allah bu konuda acımayın diyecek ama Allah'ın peygamberi “Keşke bıraksaydınız!" deyip Allah'tan daha merhametliyim mesajını verecek. Bu olacak şey mi? Hz. Muhammed Allah'ın bir konuda verdiği emri herkesten daha çok içselleştirir ve uygulardı. Allah bu konuda acımayın dediyse peygamberimiz asla acımazdı. Çünkü konu kamu düzeni. Cinsellik kişilere özeldir. Zina şeklinde bile olsa. Bunun alenen ortalıkta yapılması toplumu yozlaştıracaktır. Bu yüzden Allah'ın bu cezada yumuşak davranmamamızı istiyor. Oysaki bu rivayete göre Allah Resulü "keşke bıraksaydınız" diyerek Allah'ın emrine muhalif davranıyor. Sonra kalkıp diyorlar ki Nur suresi 2 daha inmemişti peygamber recm ederken. İyi, madem bu şekilde sıvadınız ben de şunu diyorum. o halde sizin sadist kafanıza göre Allah Nur 2'yi indirerek recm zırvalığına son vermiş oluyor. Yine aynı kapıya çıkıyor iş. Recm İslam'da yoktur. Hiç olmadı. Peygamberimiz hiç kimseyi recm etmemiştir. Recm müşrik ve Yahudi kültüründe vardır. Allah'ın laneti bu vahşiliği bizim kültürümüze sokmaya çalışanların üzerine olsun.


 
Görüntülenme 2,427
Yayın 10 Ağustos 2017

Bu soruya Kur'an cevap versin. Ancak Kur'an cevap vermeden önce şu hakikat iman binanızın temelini oluşturmalıdır. İslam'ın tek kaynağı Kur'an'dır. Bu kadar ciddi hükümler verilirken başvurulması gereken tek kaynak Kur'an'dır. Allah'ın peygamberi Muhammed'den 200 yıl sonra kayda geçilmiş hadis adlı rivayetler ile hüküm verilmez verilemez. İmanımızı 200 yıl sonra gelmiş bir insanın vicdanına bırakamayız.-- Şimdi mürted hakkında Kur'an ne diyor ona bakalım.
 

"İman edip sonra inkâr eden ve tekrar iman eden ve ardından inkâr saplanan ve en sonunda saplandığı inkâra boğazına kadar gömülenlere gelince: Allah onları affetmeyecek ve rehberlik yapmayacaktır. " (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 137)

Evet yukarıdaki ayet mürted yani İslam inancını terk eden insanlar hakkında hüküm vermiştir zaten ve kim Allah'tan daha güzel hüküm verebilir ki ? Ayette dikkat ettiyseniz "inkâr eden ve tekrar iman eden ve ardından inkâr saplanan" gibi bir cümle kuruluyor. Bir kere eğer mürted öldürülmesi gerekseydi yeniden iman edemeyecekti. Yukarıdaki ayette inkar ettikten sonra iman ediyor, iman ettikten sonra ikinci kez inkar ediyor. İkinci kez bile İslam inancını terk etmesine rağmen Allah onları öldürün demiyor. Allah onları dini oyuncak edinmelerinden dolayı affetmeyeceğini ve rehberliğini sunmayacağını ifade ediyor. Yani bir ceza varsa bile bu dünyada olmadığı açık. Bu konuda diğer bir ayeti görelim.
 

"Sizden her kim dininden döner ve kafir olduğu halde ölürse, onun bütün yapıp-ettiği ameller dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar ateş ashabıdırlar, onlar orada kalıcıdırlar." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – BAKARA 217)

Yukarıdaki ayet mürtedin öldürülmesi gerektiğinden bahsetmiyor. Eceliyle ölmesi halinde diğer dünyada cezalandırılacağından bahsediyor. Şu halde bu ayetler mürted hakkında herhangi bir cezai yaptırımın olmadığını söylerken Müslümanlar niçin uydurulmuş rivayetlerin peşinden gidip kutsal olan insan hayatını bu kadar ucuzmuş gibi almaya çalışıyor? Müslümanlar niçin Kur'an'ın bu konudaki açık hükmünü bırakıp başka hüküm arıyor? Kur'an Müslümanlara yetmiyor mu? Peki şu ayet açık değil mi?
 

"Bundan dolayı Biz İsrailoğullarına şöyle vahyetmiştik: Kim cinayet suçu işlememiş veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanlığı öldürmüş gibi olur." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MAİDE 32)

Maide 32 çok açık değil mi? cinayet suçu işlememiş birini öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir. Yeryüzünde fesat çıkarma olayını saptırıp mürted yeryüzünde fesat çıkarıyor diyen yalancılar ayete istediklerini söyletme peşindeler. Allah onları bu yalanlarından dolayı perçemlerinden yakalasın inşallah. Fesat çıkarmadan ne kast ediliyor? Bu tartışılır tabi. Yeryüzünde cinayeti, suçu, katliamları, toplum hayatını tehlikeye sokan savaşları çıkarma vs.. insan hayatına mal olabilecek davranışlar sergileme kasıtlar arasında yer alıyor denebilir. Çünkü fesat cinayet ile beraber kullanılmış ve onun kadar ağır suçları kapsamaktadır. Halbuki bir İnsan'ın inancını terk edebilmesi onun en doğal hakkıdır. Tabi bu hakkını seçmesi onun doğruyu seçtiğini göstermez o ayrı konu. Allah, Bakara 256'da  "zorlama dinde yoktur" der. Kur'an mürted hakkında bu dünyada değil diğer dünyada bir  bedelin olacağını Ali İmran 85 ve 86'da da tekrarlar. Allah rivayeti din edinenlerin spekülasyon içerikli hükümlerini önceden bildiği için önlem içerikli ayetlerini de düşünen bir topluma lutfetmiştir. İşte ayetler:
 

" Her kim kendisine Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyet yolundan başka bir din ararsa, bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir; üstelik o ahirette de kaybedenlerden olacaktır. (85) İman ettikten, Elçi'nin hak olduğuna şahit olduktan, kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra inkara sapan bir topluma Allah nasıl hidayet etsin? Çünkü Allah, zulme gömülen bir topluma asla rehberliğini bahşetmez. (86)"  (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – ALİ İMRAN 85,86)

Allah bu ayetlerde de ifade ettiği gibi İslam inancının hak olduğunu bilmesine rağmen onu terk eden birine ceza olarak rehberliğini bahşetmeyeceğini ifade ediyor ceza olarak öldürülmelerini değil. Ve çok dikkat edin şu ifadeye "İman ettikten, Elçi'nin hak olduğuna şahit olduktan sonra inkâra sapan" Bu ifade kişinin İslam inancının hak olduğunu bilen ve Muhammed peygamberimizin de hak peygamber olduğunu bilmesine rağmen inkar edenlere hitap var. Bakara 217'yi bu ayet ışığında anlıyorum. Bakara 217'de İslam inancını terk eden bir insana ceza olarak cehennem vaat edilmiştir. Hep niçin bu kadar sert bir tepkinin verildiğini merak ederdim. Ancak Ali İmran 86'da bu kadar sert bir ifadenin niçin geldiğini anladım.  Bakara 217'de hitap edilenlerin Ali İmran 86'daki insanlarla aynı olduğunu düşünüyorum. İslam inancının hak olduğunu bilmesine rağmen terk eden insana karşı Allah sert bir uyarıda bulunuyor ve onları cehennemle uyarıyor. İslam'ın hak din olduğuna kanaat getirmeden İslam'ı terk eden insanların Bakara 217'deki sert uyarıya maruz kalan insanlarla aynı insanlar olduğunu düşünmüyorum. Örnek vereyim: Birileri İslam'ı tanımak için İslam'ı seçmiş olsun ya da anne ve babası Müslüman diye İslam'ı seçmiş olsun. Bu kişi daha sonra "Mürted öldürülmeli" diyen Müslümanlarla karşılaşmış ve din buysa üstü kalsın demiş ve İslam inancını terk etmiş olabilir. Ben Bakara 217'de cehennem ile korkutulan insanların bu olaydaki gibi islam'ı terk eden insanlar olduğunu düşünmüyorum. Çünkü İslam'ı Allah'ın gönderdiğine ikna olmamıştır.  Haa İslam'ı gerçek kaynağı olan Kur'an'dan öğrenmeyip Müslümanların yaşamına ve söylemlerine bakıp araştırmadan peşin hüküm verip İslam inancını terk etmesi hasebiyle dinimize göre bir yanlış yapmış ve bu yanlıştan dolayı Allah'a hesap verecektir. O ayrı bir konu. Yani diğer dünyada Allah'ım Müslümanların yaşamları beni aldattı gibi bir mazeret öne süremez. Allah'ın karşısında bu söylem yeterli olmaz. Şimdi gelelim Mürted öldürülmeli deyip Allah'a ve Rasulüne iftira atanların ve bu iddialarıyla Kur'an'a savaş açmış insanların delillerine.
 

"Kim dinini değiştirirse onu öldürün" (el-Buhârî, es-Sahîh, Cihâd, 149; Ebû Dâvûd, es-Sünen, Hudûd, 1; et-Tirmizî, es-Sünen, Hudûd, 20; İbnu Mâce, es- Sünen, Hudûd, 2.)

Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah) hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı olarak) öldürülmesi gereken.” (Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5, 14; İbn Mâce, Hudûd 1)

Bu yukarıdaki sözde hadis denilen iki rivayet kanımı donduruyor. Yukarıdaki sözler Allah'ın rahmet peygamberine iftiradır, Kur'an'a aykırı hükümlerdir. Allah'ın peygamberi Kur'an'a aykırı hükümler vermiş olamaz. Şu halde Buhari, Ebu Davud, Tirmizi ve İbnu Mace yukarıdaki iftiraları hadis diye naklettikleri için Allah onları affetsin. Herhalde naklederken hiç okumadılar rivayet ne diyor diye. Hedef gösterme olmaması için ismini vermeyeceğim bir ilahiyat profesörü katıldığı bir programda şu beyanı veriyor: "Peygamber döneminde mürted fikir değiştiren kişi değildir. Mürted karşı cepheye geçmiş ve peygamberin düşmanlarına katılmış insandır. Ben mürted öldürülür hadisini böyle anlıyorum" Hadis kendi vicdanlarını da rahatsız ediyor dostlar. O yüzden bu uydurma hadisten vazgeçeceğine hadis tefsiri yapıyor bu profesörümüz. Mürted'in tanımını 1300 senedir yapıldığı şekilden çıkardı ilk önce. Sonra da kendi fikrini ve yorumunu var olmayan bir tanım üzerinden yaptı. Diyelim ki bu profesörümüz haklı. Yine de sıvadığı bu rivayet Kur'an'a savaş açmıştır. Maide 32'yi yukarıda size sundum. Orada bir insanın öldürülmesinin tek şartının cinayet ve cinayet kadar ağır toplumsal suçlar(fesatlar) olduğu açık seçik ortada. Şimdi Türkiye vatandaşı olan bir şahıs bu vatandaşlıktan ayrılıp Türkiye'nin düşman olduğu bir ülke vatandaşlığına geçmesi onu öldürmemiz için yeterli bir sebep olur mu? Bu uydurma hadisin peşinden gidip Kur'an'ı terk edenlere Kur'an Enam 115'te sesleniyor.
 

"Zira Rabbinin sözü sadakat ve adalet bakımından mükemmeldir: O'nun sözlerini alıp da yerine (ondan daha doğru ve adil) başka söz koyan biri olamaz: Zira her şeyi işiten, her şeyi bilen sadece O'dur." (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – ENAM 115)

Müslümanlar Kur'an'ı bırakıp hadis denilen ve peygamberimize hakaret dolu bir dizi hikayeyi takip ediyorlar. Yukarıdaki ayet bu tip insanları uyarıyor. Biz ayet var bu konuda diyoruz karşı taraf diyor ki peki bu rivayet ne olacak? Yaa bir konuda ayet varsa yani Allah'ın sözü varsa başka sözlerin konuşma hakkı dahi yoktur. Çöpe atacaksın ayet ile çelişen hadisleri. Aksi halde Kur'an'a savaş açmış olursun. Hadisleri Kur'an'ın üstünde görmeyip aklını kullananlar için Mürted konusunda son bir ayet daha vereceğim.
 

"Ve de ki: Mutlak hakikate (atıf olan bu mesaj) Rabbinizdendir: Artık isteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin!" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – KEHF 29)

Son sözü Kur'an söyledi. İsteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin dedi. İsteyen iman etsin, istemeyen ölsün demedi. Ey! Allah'ın peygamberi adına yalan söyleyen peygamber düşmanları Kur'an'a kulak  verin.

 
yukarı çık butonu