Arama Yap
Görüntülenme 1,085
Yayın 22 Nisan 2018

Bu soru internette baya araştırılan bir konu olduğu için cevap vermek istedim. İslam yeni doğan çocuklara verilecek isimlere karışmaz. Bu konuya inancımız müdahale etmemiştir. Ama her konuda olduğu gibi Sünni ve Şii din adamları bu konuyu da bulandırmış ve çocuk isimlerini de kendi kalıplarına göre belirlemişlerdir. Arap isimlerini sanki dinimiz emrediyormuş gibi getirip inanç ve iman boyutuna taşımışlardır.-- Müslüman bir anne baba bu anlamsız tartışmalara kulak vermemeli çocuklarına istedikleri dilde istedikleri bir ismi vermelidir. Bu İslam’a aykırı değildir. İslam’a aykırı olan çocuğunuzu rencide edecek ileride onunla alay edilecek isimler bırakmanızdır. Sadece buna dikkat etmeniz yeterlidir. Mesela ben antik yunan, mısır ya da Sümer, Babil, Asur döneminde kullanılan isimleri çok beğeniyorum. İllaki kızınıza Ayşe, oğlunuza Ahmet ismi bırakmak zorunda değilsiniz. Biz İslam’ı hayatımıza taşımakla emrolunduk, Arap kültürünü değil.

Ne yazık ki Arap kültürünü diğer Müslüman milletlere dayatmak isteyen bazı kurnazlar hadis uydurmakta gecikmemiştir. Aşağıda belirttiğim hadis adlı rivayetleri bizi ikna etmek için söylemişlerse de çok da başarılı oldukları söylenemez.
 

Kıyamette, babanızın ismi ile beraber çağrılacaksınız. O halde isminiz güzel olsun!  (Ebu Davud)

Bilmeyenleriniz için şunu belirteyim Arap kültüründe çocuk babasının ismi ile çağrılır. Mesela peygamberimizin babasının adı Abdullah idi. Bu yüzden Muhammed peygambere Abdullah bin Muhammed deniliyordu gibi. Bu geleneği diğer dünyaya taşımak isteyen biri bu hadisi uydurmaktan çekinmemiştir ve kıyamet günü böyle olacağına inanmış kendi küçük dünyasında. Tabi o zamanlar soyadı kanunu çıkmamıştı :))

Halk arasında yaygın olan bir diğer hurafe ise erkek çocuklardan birinin adı muhakkak Muhammed olmalıdır. Bu hurafeye neden olan uydurma hadis şöyle:
 

Üç oğlu olup da, birine adımı vermeyen, cahillik etmiş olur (Taberani)
Oğlunun adını Muhammed koyan, çocuğu ile Cennetlik olur. (A. Rufai)

Gördüğünüz gibi Muhammed ismini vermemek bu hadisi uyduran cahile göre cahilliktir. Hatta hızını alamayan biri sadece Muhammed ismini bırakan kişiye cenneti vadediyor. Ne güzel! Çocuğunuza Muhammed ismini bırakıyorsunuz cenneti garantiliyorsunuz. Tüm bunları anlarım ancak halk arasında yaygın bir hurafe vardır ki en anlamadığım da budur.  İşte inanış: Çocuğa ad koyarken, çocuğun babası, dedesi veya en yaşlı, ilmi en çok olan, çocuğu kucağına alır, abdestli olarak kıbleye döner ve ayakta sağ kulağına ezan, sol kulağına ikamet okur. İsmi üç kere tekrar etmek iyi olur. Bu arada çocuğun ağzına bir tatlı sürmek iyi olur.

Yukarıdaki tuhaf törenin Hristiyanlıktaki vaftiz etme töreninden ne farkı var?  Hiç farkı yok. Biz Müslümanlar bu anlamsız hareketleri yaparak medeni insanlara kendimizi güldürdüğümüzü görmüyor muyuz? Kur’an’ın emretmediği merasimler ve inançları dinimize ekleyerek neyi amaçlıyoruz? Hz. Muhammed hicret edip Yesrip şehrine geldiğinde bu şehrin ismini değiştirmiş ve Medine yani Medeniyet yapmıştı. Biz 21.yy Müslümanlarının medeniyetten pek nasibi kalmamıştır. Her şeye rağmen insanlarda bir uyanış görüyorum. İslamiyet’e inandığını sanan nice insan Sünnilik, Şialık, Vehhabilik, Hanefilik, Şafiilik, Malikilik, Caferilik, Hanbelilik vb. dinlerden ayrılıp Allah’ın dini İslam’a- Kur’an’a-  geri dönüyorlar.
 
Görüntülenme 3,190
Yayın 07 Nisan 2018

Bu soru çok da konuşulmasına ihtiyaç olan bir konu olmadığı kesin. Ancak erkek cinsiyetçiliğinin Kur’an’a ve İslam’a giydirilmesini İslam’a karşı büyük bir haksızlık olarak görüyorum. Kur’an kadın peygamberlerin olup olmadığı konusunda sessiz kalmıştır. Ya gerekli görmediğinden ya da bu konuda cinsiyetçi yaklaşıp yaklaşmayacağımızı imtihan etmek istediğinden bilemiyorum.-- Ancak ben bu konuya değinme ihtiyacı duydum. Çünkü Nahl suresi 43. ayette geçen bir kavram yanlış çevrilmekte ve sanki Kur’an sadece erkek peygamberlerin geldiğini iddia etmekte gibi bir algı oluşturuluyor. Ancak ayet yanlış çevrilmektedir. Ayetin yanlış çevirisi verdikten sonra yanlış anlam verilen kavramın üzerinde duracak sonra üzerinde operasyon yapılmamış çeviriyi vereceğim.
 

Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden (Ricâlen) başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun. (ALİ BULAÇ MEALİ – NAHL 43)

Arapça bilen herkesin bildiği gibi arapçada kelimeler üç harfli kombinasyonlar şeklinde türer. Burada erkekler diye çevrilen “Ricâlen” kavramının kökü de “rcl”nin kombinasyonlarıdır. Bu kök bizim araştırmamız gereken kısımdır. Kur’an’da başka yerde de kullanılan bu kavram erkekler şeklinde çevrilmemiştir. Bu şekilde anlaşılmasının sebebini de vereceğim. Ondan önce bu kavram Kur’an’da başka nerede ve hangi anlamda kullanılmış görelim.
 

Ve onlardan gücünün yettiklerini sesinle yoldan çıkar; atlarını ve adamlarını (Recilike) sal üzerlerine (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ- İSRA 64)
Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat; atlıların ve yayalarınla (Recilike) onların üzerine yaygarayı bas; (SÜLEYMAN ATEŞ MEALİ- İSRA 64)
Gücünün yettiklerini sesinle ayartıp siperlerinden çıkar, atlılarını ve piyadelerini (Recilike)  nara attırarak, üzerlerine çullandır… (FİZİLAL-İL KURAN MEALİ- İSRA 64)

Yukarıda verdiğim İsra 64’te Allah’ın iblise insanlarla mücadelesinde ne yaparsan yap izin vereceğim dediği birkaç ayetlik bölümün bir kesitini verdim. Amaç “Ricâlen” kavramının anlamını Kur’an’dan bulmak. Kur’an’ın ayetlerini Kur’an ile tefsir ettiğimizde yukarıdaki anlamlar ortaya çıktı. Gördüğünüz gibi hiç kimse “Recilike” kavramını erkekler olarak çevirmemiştir. Mustafa İslamoğlu “adamlarını” şeklinde çevirirken bazıları “yayalar” bazıları “piyade” şeklinde çevirmiştir. Çünkü “Rcl” kökünün anlamlarından bazıları bunlardır. Bunlardan başka hangi anlamlarda kullanılmıştır derseniz Kur’an’da kullanıldığı diğer anlamlardan biri de “ayak”tır. Maide 6 ‘da, Maide 66, Maide 13, A’raf 195, Sad 42 ve Nur 24’te ayak anlamında kullanılmıştır.

Asıl çarpıcı olan ise Nur 45’tir. Buradaki anlamı ise “iki ayak üzerinde yürüyen canlı” anlamında kullanılmıştır. Bu canlının cinsiyeti erkek ya da kadın değildir. Her ikisini kapsadığı gibi erkek ve kadını da aşan bir anlamı vardır ki ben Nahl 43’te “Ricâlen” kelimesinin anlam karşılığı olarak bunun seçilmesinden yanayım. Çünkü Kur’an evrenseldir. Allah bir kavramı seçtiyse onu bilinçli olarak seçmiştir. Allah belki de iki ayak üzerinde yürüyen canlı diyerek çok daha derin bir hakikate dikkat çekmiş olabilir. Ama zihnimiz peygamberlerin erkek ya da kadın olmasına o kadar odaklanmış ki ayetin demek istediğini anlamaktan çok anladığımızı Kur’an’ın demek istediği olarak kabul ediyoruz. Bu Kur’an indiğinden beri böyle. Homo sapiens olan bizler geliştik. Artık Kur’an’ı bütüncül okumayı öğrenmeliyiz. Allah burada “Ricâlen” kelimesini kullandıysa yani erkek ya da kadın demediyse bunu bilinçli olarak kullanmıştır ve biz bunu kabul etmeliyiz. Zoraki anlamlar verdiğimiz için Kur’an'ın anlamı bin yıldır daha da  karıştı. Anlamadığımız ayetlerde biz burada niçin bu kavramın kullanıldığını anlamadık demek kadar insani bir durum var mı? Ancak hayır! Biz bir şeyi anlamamış olabilir miyiz? Anlamadığımızı kabul etmeyince o kavramı anladığımız kalıplara sığdırarak Kur’an’a zarar verdik. Bundan vazgeçmeliyiz.
 

Yine her tür canlıyı sudan yaratan da Allah’tır: son tahlilde onlardan kimi karnı üzerinde sürünmektedir; kimi iki ayağı (RİCLEYN), kimi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah dilediğini yaratır; şundan emin olun ki, Allah her şeye güç yetirendir. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – NUR 45)

Görüldüğü gibi “Ricâlen” kavramının bir anlamı da “iki ayak üzerinde yürüyen canlı”dır. Dikkat ederseniz erkek ya da kadın denmiyor. İşin cinsiyet boyutu yoktur. Ancak Allah’a kadın peygamber yakıştıramayan cinsiyetçi erkekler “Ricâlen” kavramına diğer ayetlerde erkek manasını vermemelerine rağmen bu ayete anlamsız bir şekilde yamamak istemişlerdir. Bu Kur’an yorumcularının Kur’an’ı kendi dar zihinlerinde nasıl yorumladıklarını gözler önüne sermektedir. Ayete kadın peygamber olmaz önyargısı ile yaklaştıkları için kavramı mükemmel bir zorlamaya tabi tutuyorlar ve Kur’an’a zihinlerindekini söyletiyorlar. Her neyse ayetin daha oynanmamış meali şu şekilde olacaktır:
 

(Ey Peygamber) Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz de iki ayağı üzerinde yürüyen canlıdan başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun. (NAHL 43)

Peki, Kadın peygamber var mı, yok mu?

Bu soruya da cevap vereceğim ancak öncelikle Nahl 43’ün devamına bakalım.
“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun” Burada peygamberler konusunda bilgimiz yoksa zikir ehline sormamız isteniyor. Kimdir zikir ehli? Bu soruya iki farklı cevap veriliyor. İlki bunların Kitap ehli yani Hristiyan ve Yahudiler olduğu görüşüdür. İkincisi ise Zikir ehlinin uzmanlar, ilim sahipleri olduğudur. Ben zikir ehlinin uzmanlar, ilim sahibi bilim adamları olduğunu düşünenlerdenim. Eğer burada kast edilen ilim sahibi uzmanlar ise arkeologlar, tarihçiler vs. kast ediliyordur. Yani bu işi tarihçilere, bilim adamlarına sorun denmektedir. Sanırım bilimin bu noktada gelişmesini bekleyeceğiz. Kadın peygamberin olup olmadığını yazan tabletler, bilimsel bulguları gözlemekten başka seçeneğimiz yok gibi. Ancak Zikir ehli ifadesinden eğer kast edilen gerçekten de kitap ehli ise o zaman bu konuda İncil ve Tevrata bakmamız gerekecek. Tekrar yenileyeyim. Zikir ehlinden kastın kitap ehli olduğunu düşünmüyorum. Dinin tek kaynağı Kur’an’dır. İncil ve Tevrat bu noktada kaynak kabul edilemez. Ancak zikir ehli ifadesini ehli kitap kabul edenlere aşağıdaki Tevrat ve İncil ayetlerini vermek isterim.
 

O sırada İsrail’de, lappidot’un karısı Debora peygamber hakimlik yapıyordu. (TEVRAT – HAKİMLER 4:4)

“…Şallumun karısı Hulda peygambere gittiler” (2.TARİHLER 34:22)

Aşer kabilesinden Fanuel’in kızı Anna adında bir kadın peygamber vardı (İNCİL – LUKA 2:36)

Gördüğünüz gibi İncil ve Tevrat kadın peygamberlerden bahsediyor. 1400 yıldır hiçbir Müslüman bunu iddia etmedi. Bir siz mi fark ettiniz? diyenleriniz olacak. Çünkü kadınlara peygamberlik yakıştırmak istemeyen, tüm zihni taassuba bulanmış insanlar var. Ancak onlar da yanıldılar. Çünkü yaklaşık 1000 küsür yıl önce yaşamış İbn Kesir Nahl 43 erkekler diye çevirmemiş, “Ricâlen” kavramını adam, insan, birey şeklinde yorumlamış. Onun dışında Şafiilerin İmamı Eşari – Eşarilik mezhebinin kurucusu- Meryem’i, Havva’yı, İbrahim’in eşi Sara’yı, Hacer’i ve Firavun’un eşi Asiye’nin kadın peygamber olduğuna inandığını ifade etmiştir. Buna da delili biz Meryem’e vahyettik formundaki ayetlerdir. Ayrıca ilginç bir bilgi vereyim. Peygamberimizin vefatından sonra sahte kadın peygamberler ortaya çıkıyor ve hiçkimse kadın peygamber olamaz deyip reddetmiyor. Onları kadın olmakla değil yalancı olmakla suçluyorlar. Hatta binlerce kişi de bunlara iman ediyor. Bu da Hz. Muhammed ve dört halife döneminde kadından peygamber olmaz algısının olmadığını gösteriyor.

Peki, bugün radikal bir şekilde savunulan kadından peygamber olmaz düşüncesinin temelinde kimin görüşü yatar? Bu görüşün de temelinde Hanefililerin itikad imamı olan ve aynı zamanda Maturidilik mezhebinin kurucusu İmam Maturidi yatar. Maturidi’ye göre kadın peygamber olamaz. Ancak Müslümanlar şunu karıştırmaktadır ki bu, Maturidi’nin kişisel görüşüdür. Hiçbir İslam bilginin kişisel görüşü mutlaklaştırılamaz. Bu dinin sahibi, âlimler değil Allah’tır. Maturidi’nin kişisel görüşüne saygılıyız ancak kabul etmemiz de pek mümkün değildir. Sadece Maturidi değil bugün İslam dünyasından kopmuş Sunnilik, Şialık, Vahhabilik ve nice mezhepler var. Bunların sözde vaaz verenlerini dinlediğimde çok üzülüyorum. Çünkü bu adamların söylediği sözler İslam’ın gerçekleri imiş gibi algı oluşturuyorlar. Kendilerince niçin kadın peygamber olamazı açıklamaya çalışırken şu sebepleri sıralıyorlar:
 

1.   Peygamberlik ağır ve güç bir vazifedir. Kadın ise narin olduğundan bu işlerin üstesinden gelemez.


Bu iddia oldukça yanlıştır. Tarihte erkeklerle savaşmış Amazon denilen kadınlar olduğunu biliyoruz, Rusya’da Bolşevik ihtilalini başlatan Petersburg’daki kadın işçilerdi, Osmanlı’nın 93 Harbinde Nene Hatun, Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Binbaşı Ayşe, Habibe Hanım, Küçük Nezahat ve nice kadın çoğu erkeğin yapamadığını yapmıştır. Yukarıdaki sebep olarak sundukları şey aslında kafalarındaki "kadın hiçbir şey başaramaz" profilidir.
 

2.   Peygamberlik sabır gerektiren bir iştir. Bu yüzden kadınlara göre değildir.


Bu da kadınlara başka iftiralarıdır. Yüzbinlerce yıldır evin cefasını, kocasının cefasını, çocuğunun cefasını kadın çekmiştir. Sabır noktasında erkekler kadınların yanından bile geçemez. Bu iddia da kendini kadından her açıdan üstün gören cinsiyetçi kafaların ürünüdür.
 

3.   Özel günlerinden dolayı ayın 10 günü peygamberlik görevini yapamazlar. Biyolojik yapıları buna müsaade etmez.


Bu iddianın temelinde Yahudilik inancı mevcut. Çünkü Yahudiler hayızlı kadına hastalıklı bir hayvan muamelesi yapar. O dönemde kadının ibadet etmesine izin verilmez, kadın ile aynı sofrada yemek yenilmez vs. Bu hastalıklı inanış nasıl olduysa Müslümanların zihinlerine de bulaştı. Hâlbuki Kur’an’a göre kadının hayızlı olması namaz kılmasına engel değildir. İbadet etmesine engel değildir. Kadının adet döneminde olması onun peygamberlik yapmasına engel değildir. Bugün savaş uçaklarını kullanan kadın pilotlar hayızlı olunca 10 gün dinleniyor mu? Ya da Yolcu uçağını kullanan kadın pilotlar, 10 gün seferlerine ara mı veriyor? Bu iddia baştan sona mesnetsizdir. Anlayacağınız bunlar sebep değildir, sebep bulamayınca sebep uyduruyorlar.

4.   Kadın peygamber evlenipte hamile kalırsa 7. adan sonra peygamberlik görevini yapamaz.

Bu iddialarına cevap vermeyi dahi kendime hakaret sayacağımdan cevaplamayacağım. Zihni henüz 0-5 yaş arası olan kafalardan daha fazla mantık beklemek hata olurdu.

5.   Kadın peygamberlere ümmetindeki erkekler şehevi nazarla bakabilirler. Bu sebeple kadından peygamber olmaz.

İşin en acı noktası bu iddiada bulunanın bir kadın olması. Gerçekten kadınların kendilerini aşağılamasını anlayamıyorum. Binlerce yıldır erkekler kadınlara siz işe yaramazsınız demişler ve bu iddiayı yapanın bir kadın olduğunu görünce şunu anlıyorum: kadınları ikna etmişler. Allah akıl versin bu tür kadınlara. Yani olayın saçma tarafı bir kadının peygamberliği kendi cinsine yakıştıramaması. Allah kadın peygamber gönderse ümmetindeki erkeklerin kafalarının cinselliğe kayacağı iddiası son derece mantıksızdır. Aynı şey erkek peygamberler için geçerli değil mi? Hz. Yusuf olayı nedir? Yusuf peygamberle cinsel ilişkiye girmek için züleyhanın yaptıklarını ne çabuk unutuyorlar. Ya Hz. Muhammed ile evlenmek isteyen  kadınlar ?. Hem peygamber olmasından hem lider olmasından, hem güçlü olmasından etkilenen nice kadın peygamberimizle evlenmek istemedi mi? Demek ki sadece ona peygamber gözüyle bakmıyor aynı zamanda bir koca adayı nazarıyla bakıyorlardı. Erkek peygambere bu nazarla bakıldığını bilmenize rağmen erkekten peygamber olmaz demiyorsunuz ama iş kadın olunca her türlü ipe sapa gelmez ihtimaller ortaya çıkıyor.

6.   Kadınların erkeklere tebliğ yapması uygun değildir. Sebebi de Nur 30’dur.

Bu iddia ise şu an yüzbinlerce insana vaaz veren Dr. Zakir Naik’in iddiasıdır. Kendisi Nur 30’da geçen “Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (yasak) olandan sakınsınlar” ayetini delil göstererek Mü’min kadın konuşma yaparsa erkeklerin bakışlarını yere doğrultması gerektiğini söylüyor. Zakir Naik sözde İslam’ı tebliğ ettiğini sanan ancak tüm dünyada Sünnilik dinini tebliğ eden bir vaizdir. İşin ilginci ona bu soruyu soran bir kadındı. Niçin Zakir o kadına baktı o zaman? Ya da her düzenli vaazına katılan onbinlerce kadının da katıldığı konuşmalarında hiç mi salondaki kadınlara bakmıyor. Bunlar kendi görüşlerinde bile samimi değildir ve açıkça Allah adına yalan söylüyorlar. Nur 31’de “Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan sakındırsınlar” ayeti var. Şu halde bu adamın mantığına göre bir erkek de kadınların olduğu ortamda tebliğ yapamaz. Ancak o da ne! Nur 31’i de veren Zakir Naik kendince mükemmel bilimsel bir açıklama yapıyor ve diyor ki: “Ama bugün bilimsel araştırmalara göre bir erkek bir hanıma baktığı zaman daha fazla etkilenir kadına kıyasla…” Yani anlayacağız 5 yaşındaki çocuğun bile inanmayacağı bir açıklamayı yapıyor ve salondaki herkes ikna oluyor. Bu bilimsel araştırma kimlerce yapıldı, kaynak nedir diye sormadıkları gibi ne alaka diyen de çıkmıyor. Kadın daha az etkilendiği için kendisinin vaaz vermesinde sorun yokmuş. Kadının daha az etkilenmediğine binlerce örnek sayılabilir de konumuz bu değil. Asıl üzücü olan bu gibi din adamlarının sözleri İslam sanılıyor, Kur’an sanılıyor olması ve insanların akın akın İslam’dan nefret etmesi. Çünkü herkes o salondaki insanlar gibi bu saçmalıklara alkış tutamaz. Düşünen aklını kullanan biri bu din adamlarını alkışlamaz olsa olsa düşüncelerinden tiksinir.

Ben kadın peygamber kesin var ya da kesin yoktur diyemeyeceğimizi savunuyorum. Bu konu arkeolojik bulgulara, tarih bilimine bırakılmalıdır. Çünkü Kur'an bu konuda sessiz kalmıştır. Geriye güvenilir ikinci bilgi kaynağımız olan bilim kalıyor. Kesin bilgimizin olmadığı konularda kesin budur deyip radikalleşilmemeli. Benim kişisel kanaatim kadın peygamber olduğu yönündedir ama dediğim gibi bu konuda net ve kesin konuşmanın bizi gerçeklerden uzaklaştıracağı kesindir. Amaç gerçeği öğrenmek olmalıdır ama ne yazık ki insanların amacı kendi gerçeğini başkalarına dayatmak şeklinde zuhur ediyor.
 
Görüntülenme 1,474
Yayın 11 Mart 2018

Kur’an müziği ve kadın sesini haram kılmaz ancak rivayetler, uydurma hadisler ve İslam’ı baştan sona değiştiren mezhepler ve imamları sayesinde maalesef çoğu Müslüman bunun İslam’da yasak olduğunu zanneder. Dinin tek kaynağı Kur’an olan İslam dininde Allah böyle bir yasak bırakmamıştır. Unutmayın bir zamanlar Musevilerde İslamiyet’i temsil ediyordu İsevilerde.-- Fakat zamanla bunlar Allah’ın kurallarını o kadar tahrif ettiler ki İslam’ın bozulmuş birer mezhebi olarak dinleştiler. İsimleri Yahudilik ve Hristiyanlık oldu. Bugün aynı durum yine gerçekleşti ve Müslümanlar Hanefilik, Şafiilik, Hanbelilik, Caferilik, Sünnilik, Şialık, Vehhabilik, Malikilik vs. gibi İslam’ın bozulmuş formları olarak dinleştiler. Rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki Müslüman iddiasında bulunan çoğu insan mezheplerin yeni bir din olduğunu Yahudilik ve Hristiyanlık gibi İslamiyet’ten koptuğunu görememektedir.

Mezhepler ve taraftarları Allah’ın bırakmadığı yasakları bırakmaktalar. Hatta öyle ileri gittiler ki müzik sesinin zina ile içki ile eşdeğer olduğu yalanını bile dine ilave etti uydurma hadisler.
 

Ebu Amir ya da Ebu Malik el-Eş’ari (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Ümmetim arasında fercleri, ipeği, şarabı ve çalgı aletlerini helal kabul edecek bir topluluk olacaktır. Ve birtakım kimseler bir âlemin yakınına konaklayacaklar. Kendilerine ait davarlarla yanına gidecek, bir ihtiyacı sebebiyle onlara varacak. Onlar ona:
−Bize yarın tekrar gel diyecekler. Yüce Allah geceleyin onlara hükmünü geçirecek ve âlemi koyacak, diğerlerini ise tanınmaz hale çevirerek kıyamet gününe kadar maymunlara ve domuzlara dönüştürecektir’ buyurdu.” (BUHARİ)
"Peygamber, köpek ticaretini ve şarkıcı kadının (Zemmâre) kazancını yasaklamıştır." (Beyhakî, Sünen, VI, 126; Beğavî, Şerhu's-Sünne, VIII, 22-23.)

Yukarıda peygambere atfedilen uydurma sözleri görüyorsunuz. Peygamber şarkıcı kadının kazancını kendi döneminde yasaklamış olsa bile bunun sebebi bunun haram olması değil -çünkü haramı Kur’an belirler- bunun sebebi devlet başkanı olarak peygamberimizin o dönem sömürülen kadın şarkıcıları patronlardan kurtarmak olabilir. Bu en iyi ihtimalle bir varsayım. Din varsayımlara bırakılamayacağı için bu tür zanna dayanan rivayet kültürünün değil Kur’an’ın peşinden gitmeliyiz. Bu tür Allah’ın bırakmadığı haramları bırakmak münafık üretmektedir. Çünkü müziğin haram olduğunu düşünen kesimler de müzik dinlemektedir.

Burada dikkat çekmek istediğim diğer konu kadın sesinin haram olup olmadığı ve kadının şarkı söyleyip söyleyemeyeceğidir. Kadın ile erkek arasında böyle bir ayrım Kur’an’da yani İslam’da yoktur. Her noktada kadını aşağılayan ve en alakasız konuda bile kadına bir yasak koymaya çalışan rivayet ve mezhep dinleri bu noktada da boş durmamış, cinsiyetçi beyinlerini devreye sokmuşlardır. Kadın sesi İslam’da haram değildir. Kadın sesi, kendini Allah gibi gören din adamlarına göre haramdır. İslam’ı bu şirk dinleri olan Sünnilik, Şialık, Hanefilik, Şafiilik, Vehhabilik, Malikilik vs. tümünden arındırmak dileğiyle.


 
Görüntülenme 2,513
Yayın 03 Mart 2018
10 Mart 2018 güncellendi

Evet, toplumumuzda yanlış bilinen konulardan biri de dövme yaptırmanın günah olduğudur. Bu düşünceye insanları iten kaynak ise buhari ve müslim’de geçen dövme rivayetidir. Dinimizin tek kaynağı olan Kur’an’da bu konuyla alakalı herhangi bir ayet yoktur. Aşağıda aktaracağım rivayet ise asılsız olduğu gibi dini bir referans olmaktan uzaktır. Bu hadis, peygamberimiz adına uydurulmuş sözlerden biridir.--
 

Abdullah ibni Ömer şöyle dedi:
“Rasulullah:
‘Allah, iğreti saç (peruk) takana da taktırana da, dövme yapan ve dövme yaptırmak isteyen kadınlara da Allah lanet etsin’ buyurdu.” (Buhari 594, Müslim 2124/119)

Yukarıdaki hadis adlı rivayetlerde diğer çoğu hadis gibi kadın düşmanlığına işi getirmiş vaziyettedir. Sürekli kadının aşağılandığı rivayetlerden biridir ve kesinlikle Hz. Muhammed’in ağzından çıkamayacak bir ifadedir. Dövme yaptırmanın abdesti bozacağı iddiaları ise mantıksızdır. Çünkü Kur’an abdesti bozan şeyler bellidir. Onlar: Sarhoş olmak, cünüp olmak ve tuvalet ihtiyacını gidermektir. Bundan fazlasını aramak Allah’a “sen dini kuralları eksik gönderdin” deyip Allah’a dinini öğretmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Kaldı ki dövme derinin altına işlemektedir. Yani derinin üstüne yapılmadığından temizliğe engel değildir. Derinin üstüne yapılsaydı bile dövmenin altında kalan bölge temiz kalacağından dövme yapılan bölgenin üstünün suyla yıkanması temizliğine engel teşkil etmezdi. Bu iddia şu açıdan da mantıksızdır. Kişi omzuna, boynuna, bacaklarına, karnına dövme yaptırabilir. Bunlar abdest ile temizlediğimiz bölgeler değildir.

Bir başka iddia da şu dur ki dövme yaptırmak sağlığa zararlıdır bu yüzden haramdır. Bu da yanlış bir iddiadır çünkü insanoğlu sağlına zarar veren birçok şey yapmaktadır. Bu o yaptığı şeyi haram kılmaz. Mesela un, şeker, aşırı yağlı yiyecekler, kola ve sigara insan sağlığına aşırı zarar vermektedir. İnsanlar bu yiyecek ve içecekleri kendilerine zarar veriyor diye haram ilan etmiyor ancak  olay dövmeye gelince işler renk değiştirmektedir. Bu çelişkili bir tavırdır. Velev ki hafif bir zararı olsun bu kişinin kendi kararıdır.

Gelelim son iddiaya ki bu en çocuksu iddiadır. Bu iddiaya göre Allah Kur’an’da Nisa suresi 119. Ayette şeytanın “onlara emredeceğim Allah’ın yaratışını değiştirecekler!” cümlesine binaen dövme yaptırmak Allah’ın yaratışını değiştirme eylemi olarak kabul edilmelidir:
Bu iddia komik bir iddiadır ve ayetin maksadını anlamamaktır. Ayetin mecaz olduğu ve fiziksel değişmeden bahsetmediği açıktır. Ayette geçen değişim fıtrat olarak yorumlanabileceği gibi mecaz olduğu için herhangi mutlak bir yoruma da izin vermemektedir. Burada da mantık hatası vardır. Erkekler ve kadınlar saçları uzadığında kesmektedir. Sakal traşı erkeklerin, ağda kadınların bir gerçeği. Tırnak uzadığında kesiyoruz. Eğer dövme Allah’ın yaratışını değiştirmekse bunları kesmek de yaratışı değiştirmek olacaktır. Kaldı ki bugün insanoğlunun tek bir hücreden evrim geçirerek oluştuğu bilimsel gerçeği var. Yani yaratışımız fiziksel olarak hep değiştiği ortadadır. Gidip sakallarına istediği şekli verip sonra gelip dövme Allah’ın yaratışını bozuyor naraları atmak çelişkili bir tavırdır. Allah bilmiyor muydu bizi dövmeli yaratmayı diyen zihinlere ise şu soruyu sormak istiyorum Allah bilmiyor muydu tırnağı sabit yaratmasını da sen kesip yaratışını değiştiriyorsun?

Kur’an açıktır. Haram uydurmak suçtur. İşte ayet:
 

Allah’a ortak koşanlar derler ki: Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız şirk koşmazdık; dahası (O’nun helallerinden) hiçbir şeyi haram kılamazdık. Onlardan öncekiler de hakikati işte bu mantıkla yalanladılar… (ENAM 148)

Sadece Enam 148 değil birçok ayette Allah kendi kendine haram üreten topluluğun mantığının müşrik mantığı olduğunu vurguluyor. Ben şahsen kendi vücuduma dövme yaptırmayı uygun bulmuyorum ancak kalkıp da ben bir şeyi sevmiyorum diye Allah'a iftira atıp haramdır diyecek değilim. Ben, kişilik olarak vücudumda bir şeklin olmasını sevmiyorum ve çıkarmakta zorlanacağım bir şeklin vücudumda bulunması beni psikolojik olarak rahatsız edecektir. Çabuk sıkılırım ve sıkıldığım şeye mahkum olmak beni rahatsız edeceği için dövme yaptırmamayı tercih ediyorum. Ancak başka insanlar bunu seviyor ve yaptırıyor. Bunda bir sakınca yok. Sonuç olarak, dövme yaptırmak veya yaptırmamak dini bir konu değil kişisel bir tercih meselesidir.
 
Görüntülenme 3,544
Yayın 10 Mart 2018

Bu konu da Müslümanlar arasında yanlış bilinmektedir. Çünkü Kur'an ölülere değil dirilere gelmiştir. Mezar başlarında ya da evde ölüye Kur'an okunması gerektiği bilgisi Kur'an'a ait bir bilgi değildir. Mantıken düşünüldüğünde de anlamsızdır. Çünkü bunu yapmayı Kur’an’dan öğrenmedik. Kur'an, içeriğinin anlaşılması ve uygulanması için gönderilmiştir.-- Ölülere okumanın hiçbir faydası yoktur. Kur'an'ı okuyarak sevabını ölülere gönderme âdeti İslamiyet’ten çok önceki öğretilere dayanır. Müslümanlara bu geleneğin Budist Türkler aracılığıyla geldiği sanılmaktadır ve bu konuda ciddi bilimsel çalışmalar mevcuttur. Budistler de kendi kutsal metinlerini okur hatta yazar ve bunun sevabını ölmüşlerinin ruhuna adarlardı.

Bir yanlış da ölülerin ruhlarına sürekli Fatiha göndermektir ki böyle bir uygulamada İslam'a ait değildir. Bu sonradan kültürleşmiş bir olgudur. Kimse kimseye günahını yükleyemeyeceği gibi kimse kimseye bonus puan sevap da gönderemez. Kaldı ki Kur'an'ı anlamadan okumak sevap değildir. Onu izlemek, uygulamak, anlamak sevaptır. Müslümanlar abaküs Müslümanlığından vazgeçmeli ve Kur'an'ı yeniden ölülerin alanından çıkarıp dirilerin mekânlarına sokmalıdır. Mehmet Okuyan’ın bu konuda söylediği sözler anlamamız açısından kafidir. Okuyan “Ölüye Kur’an okumak trafik kazasında ölmüş birine trafik kurallarını hatırlatmak gibidir” diyor ve ekliyor “ölülere Kur’an okumak, Kur’an okumamaktan kaynaklanan bir hurafedir” Haklı da. Kur’an’ın muhatabı kim sorusuna aşağıdaki ayet yeterli cevabı vermektedir.
 

Biz bunu, hem onu görenlere, hem de sonra geleceklere bir ibret ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara da bir öğüt kıldık. (BAKARA 66)


Bir başka garip tavırda Allah'tan bir şey istediğinde veyahut sınavlardan önce sürekli Kur'an okunmasıdır. Bu tavrı Kur'an'a saygısızlık olarak görmemem mümkün değil. Kur'an, Allah'tan zorda olunduğunda isteme aracı değildir. Bu tıpkı Alâeddin’in sıkıştığında sihirli lambası aracılığıyla köle cin'ini çağırması gibidir. Kur'an sihirli lamba değil Allah da kimsenin köle cin'i değildir.
 
 
Görüntülenme 1,431
Yayın 13 Ocak 2018

Halk arasında yaygın olan yanlışlardan biri de Allah için Tanrı kavramının kullanılamayacağıdır. Özellikle dini hassasiyeti olan Müslümanlar bu kavrama karşı tepkilidirler. Ancak bu Tanrı kavramının ne olduğunu bilmemelerinden kaynaklanır.-- Tanrı öz Türkçe bir kelimedir ve geçmiş çağlarda Tengri olarak kullanılmaktaydı. Arapça karşılığı ise “İlah”dır. Kur’an’da birçok ayette - Bakara 163, Nisa 171 gibi - Allah için ilah kavramı kullanılır. Hatta La ilahe illallah derken bile “Allah’tan başka ilah yok” demiş oluruz. Bu ifadeyi Türkçeleştirdiğinizde ise “Allah’tan başka Tanrı yoktur “ demiş olursunuz.

Nisa 171’de “Allah tek ilahtır” denilir. Türkçeye çevirdiğimiz zaman “Allah tek Tanrıdır” demiş oluruz. Şu halde bu kavramı biraz daha açıklayıp yazıma son vereyim. Ayfer bir kadın ismidir ve özel isimdir. Ayfer hangi varlık grubu içerisindedir sorusuna cevap olarak insan deriz. Allah özel bir isimdir. Peki Allah hangi varlık grubuna girer dersek Tanrı (İlah/Rab) deriz. Yani Tanrı özel isim değildir. Allah yerine de kullanılan bir kavram değildir. Bu yüzden Müslümanların bu konuda tedirgin olmalarına gerek yoktur. Tanrı’nın özel adı olan Allah ismini, her daim kullanmak istemeyen biri rahatlıkla Rab, İlah ya da Tanrı ifadesini kullanabilir. Biz Müslümanların Tanrısı Allah iken Yahudilerin Tanrısı Yehova’dır. Kürtler ve Farslılar ise İlah kavramı yerine xweda /Hüda kavramını kullanırlar ve bu Hüda kavramı türkçedeki Tanrı kelimesinin karşılığıdır. Hatta Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşında Hüda (Tanrı) kavramını kullanır.  Yani Tanrı kavramını Tanrı'nın ismi niyetine kullanmıyoruz. Daha genel anlamı olan "yaratıcı" anlamında kullanıyoruz.
 
Görüntülenme 3,584
Yayın 12 Ocak 2018

Kur’an’ın hiçbir yerinde Allah Hz. Muhammed için bu ifadeyi kullanmamıştır. Bazı meallere baktığımızda Muhammed peygamberin isminin yerine “Ey Habibim” ifadesi kullanılmıştır ki bu kesinlikle meal sahibinin keyfi tercihidir.-- Bilmeyen dostlarımız için açıklayalım Arapçada "Habib" kelimesi “Sevgili” anlamına gelir. Yani “Ey Sevgilim” tabirinin Allah tarafından Hz. Muhammed için kullanıldığını zanneden mükemmel bir kitle var. Fakat bu ifade din adamlarınca ortaya atılan bir yanlıştır.

Bu ifadeyi kabul etmemiz mümkün değildir. Çünkü Allah yarattığı bir kulunu sever desek bile bunu bir adım öteye geçirip âşık olur ya da sevgili olur noktasına vardırmak büyük bir hata olur. Çünkü âşık olan varlık aşık olduğuna muhtaç olur. Bu bir acziyettir aynı zamanda. Allah bunlardan münezzehtir. İhlas suresini anlamını bilerek okuyan biri Allah'ın sevgilisinin de olmayacağını bilir. "Ey sevgilim" ifadesini Allah'a atfetmek Allah'a iftira atmaktır. Muhammed peygamberi Allah'a denk bir makama oturtmaktır. Ayrıca ihlas suresinin anlaşılmadığını da kanıtlıyor.

Bazıları kalkıp ey cahil adam burada kast edilen “manevi aşktır” diyecektir. Ama bu da mantıksız bir açıklamadır. Çünkü “manevi aşk” kavramı tasavvufçuların icat ettiği anlamı ve kapsamı belli olmayan bir ifadedir. İçi boştur. Bu kavram ile neyi kast ettiklerini kendileri bile açıklayamazlar. Aşk ve bunun sonucunda oluşan sevgililik iki kul arasında gerçekleşen bir duygudur. Allah’ı da insanlaştırmaya çalışan tasavvufçular “Allah aşkı”  vb.. süslü kavramlar kullanmaktalar. Bununla yetinmeyip bir kul ve insan olan Muhammed peygamberle Allah arasında özel bir ilişki türü peyda edip aralarında tuhaf bir sevgili ilişkisini olduğunu iddia etmekteler. Bunun sapkın bir argüman olduğunu ifade ettiğimizde sizin anlayamayacağınız düzeyde soyut bir sevgililiktir diyorlar. Soyut kavramlar kullanarak size anlamlı gibi gelen bu tür cümleler, Allah’ı insanlaştırma çabasından fazlası değildir. Hiçbir insan – Hz. Muhammed – dahil Allah için vazgeçilmez değildir. Allah ile bir kulun sevgililiğinden veya aşkından söz edilemez. Çünkü bu kavramlar Allah tarafından Big Bang’den çok sonra yaratıldı. Sonradan yaratılan bir duygu ve kavram Allah'ı kapsayamaz.
 
Görüntülenme 7,822
Yayın 19 Kasım 2017
20 Kasım 2017 güncellendi

Bu yazımı canımdan daha aziz biricik peygamberim Hz. Muhammed’e ithaf ediyorum. Çünkü o Kur’an’a çok değer verdi. Bizim de Kur’an’a onun kadar değer vermemizi istedi. O’nun bize vasiyeti Kur’an idi. Ben de Kur’an’a onun kadar değer verdiğimi göstermek ve Kuran’a karşı işlenen tarihi ihanetin parçası olmadığımı bildirmek istiyorum. Ve dönüp size sesleniyorum “Ey Müslümanlar! Ey Kardeşlerim Kur’an’a dönün. Biz Kur’an’ı terk ettik”--

İslam’ın kaynağı nedir? Sorusu emin olun o kadar önemli bir konudur ki hiçbir konu bu çağda bu kadar önemli değildir. Çünkü doğru bir dini inanış; sağlam, akla dayalı, bilimle birbirlerini destekleyen, güvenilir olmalıdır. O din uygulandığında insanlar daha medeni, daha çağdaş, daha akıllı, daha ahlaklı, daha erdemli olmalıdır. Ancak maalesef bugün yukarıda saydığım özellikleri İslam, içinde barındırırken Müslümanlar bu özellikleri barındırmıyor. Hatta biz Müslümanlar 21.yy dünyasında yerimiz bile yok. Çünkü geçmiş çağlardaki Müslümanlar bilinçli ya da bilinçsiz İslam’a alternatif olamayacak kadar kötü  bir din kendilerine indirdiler. Buna Mustafa İslamoğlu’nun dediği gibi uydurulmuş din demekte bir sakınca yok. Bu din bizi yobazlaştırdı ve 1400 yıl öncesinin Arap geleneğine hapsetti. Bugün dindar insanların konuşmalarını, giyinişlerini, fikirlerini dinlediğinizde kendinizi bin yıl öncesinde hissediyorsunuz. Müslümanların çoğunun inandığı dinin bu yüzyıla bir sunumu yok. Ancak indirilmiş din olan İslam farklıdır. Her çağa bir sunumu vardır. Gücünü Allah’tan aldığı için hala kuvvetli bir pınardır. Bugün İslam’ın kaynağı nedir sorusu biz Müslümanları ikiye bölmüş durumdadır. Atalarını ve geleneklerini takip etmenin doğru olduğunu düşünenlere göre dinin birçok kaynağı vardır. Bunlar Kur’an, Sünnet, İcma, şialara göre Akıl, Sünnilere göre Kıyas vs.. Ancak atalarının yanılmış olabileceğini düşünen kesim -buna ben de dahilim- dinin tek kaynağı olarak Kur’an’ı kabul ediyoruz. Bunu yaparken heva ve hevesimize uymuyoruz. Dinimizin tek kaynağının Kur’an olduğunu bize bizzat Kur’an söylüyor. Bu gerçeği geçen yıla kadar ben de fark etmemiştim. Çünkü gerçekten hakkıyla Kur’an okumuyordum. Bu yüzden çok açık gerçekleri görememiştim. Allah beni affetsin. Allah olmasaydı ben tevhidi bulamazdım. Tüm delillerimizi ortaya dökeceğiz ve Kur’an’a yapılan tarihi ihaneti birlikte mahkûm edeceğiz. Böylece tekrardan başımızın tacı Hz. Muhammed’in gösterdiği tevhid yoluna tekrardan dönmüş olacağız. Bu yazım uzun olacak sabırla sonuna kadar okumanızı rica ediyorum. Tabi hakikati anlamaya çalışmayanlar yazımın bu kısmına bile varmadan siteden çıkmış olacaklar. Bu yazımı çok uzun süredir yazmak istiyordum. Tabi yazımı da uzun sürdü. Allah emeklerimizi sonuca ulaştırsın inşallah.
 

İşte o gün, tüm bulutlarıyla birlikte gökyüzü param parça olacak ve melekler bölük bölük indirilecek; (25) mutlak hâkimiyet o gün, yalnızca mutlak gerçek olan Allah’a ait olacak: ve zaten o (gün) inkâr edenler için çok zor bir gün olacak (26) İşte o gün haddi aşmış olan kişi , (aldanmanın pişmanlığıyla) elini ısırarak diyecek ki: ”Ah n’olaydım! Keşke Rasul ile birlikte bir yol tutmuş olaydım!” (27) Vah n’olaydım! Keşke falanca kimseyi kendime yol gösterici bir dost tutmayaydım! (28) Doğrusu, bana vahiy ulaştıktan sonra beni ondan uzaklaştırdı” Evet, zaten (kişiyi vahiyden) uzaklaştıran her tür şer güç insanı işte böyle yüzüstü bırakır (29) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – FURKAN 25, 26, 27, 28, 29)

Bu ayetlerde kişi kıyamet günü Elçiyle aynı yolda yürümeyi reddettiği için duyacağı pişmanlığı dile getirir. Peki, elçinin yolu neydi? Elbette ki elçilerin de yolu vahiy yoludur. Hz. Muhammed’in yolu Kur’an yoluydu. Ayete dikkat ederseniz Rasul’un yolundan gitmiş olsaydım demiyor!! Rasul ile birlikte vahyin yolundan gitseydim diyor. Peygamberlerin yolu olmaz. Allah’ın yolu olur ve peygamberler o yolun öncüsüdürler. Biz de peygamberler ile birlikte o yolda yürümeliyiz. “Vah n’olaydım! Keşke falanca kimseyi kendime yol gösterici bir dost tutmayaydım!” ayeti Kur’an dışındaki herhangi bir kaynaktan beslenmenin yanlışlığına vurgu yapar. Bunu ister din adamları olarak düşünün, ister toplumu yöneten otoriteler olarak düşünün fark etmez. Günümüzde din adamları da insanları vahiyden uzaklaştırıyor. Bunu siz mealden anlamazsınız, Kur’an’dan anlamazsınız, bunun için bilmem kaç milyon külliyat bitirmelisiniz gibi söylemleri ile yapıyorlar. Zaten günümüz din adamlarını takip ederseniz emin olun bin yıllık ömrünüz olsa Kur’an’a vakit gelmez.
 

Ve (o gün) Rasul diyecek : “Ya Rabbi! Benim halkım bu Kur’an’a devri geçmiş, terk edilmiş bir kitap muamelesi yaptı” (FURKAN 30)

Yukarıdaki ayet çok açık. Peygamberimiz ümmetini Kur’an’ı terk etmekle suçlayacak ve bizi Allah’a şikayet edecek. Peygamberimiz yaşamadığına göre diğer dünyada topyekün toplandığımızda Allah bizim yaptıklarımızı elçisine haber verecek ve elçinin boynu bizim yüzümüzden bükülecek. Şu halde bu üzüntüyü başımızın tacı Hz. Muhammed’e yaşatanlardan olmamak için Kur’an dışındaki kaynaklardan yüz çevirip Kur’an’a geri dönmeliyiz. Böylece İslam hurafelerden, mitolojiden, safsatalardan arınmış olacak. Uydurulmuş dinden kurtulmanın tek çözümü budur.

Hadis İlmi Nedir?

Hadis ilminin ne olduğunu bilmeniz bizim niçin tek kaynak Kur’an’dır anlayışına sarıldığımızın anlaşılması için çok önemlidir. Hadis nakleden kişilere ravi denilir. Bu terimlerin ne olduğu anlaşılmalıdır. Bunlar dini terminolojilerdir. Hadis ise (söylenilen) söz anlamına gelir. Fakat dini açıdan bu da dini bir jargon haline getirilmiş ve peygamberin sözleri için kullanılmıştır. Hadisler 3 temel ilme ayrılıyor.

1. Rical İlmi

Hadisleri nakleden ravilerin hayatlarını değerlendiren ilimdir. Şöyle açıklayayım. Buhari gidip birinden hadis aldı. Hadis aldığı kişi ravidir. O Kişiye aktaran babası da ravidir. Babası dedesinden duymuş o da bir ravi. Dedesi de başka bir arkadaşından ya da falancadan duymuş o da ravidir. O kişi ise ebu hureyreden duymuş. O ‘da Hz. Muhammed’den duymuş. Ebu hureyre’ye kadar aktaran kişiler ravidir ve hepsinin hayatını inceleyen ilim dalına Rical ilmi denir. Ancak bir problem var. Çünkü bu ilim sübjektiftir. Yani kişiden kişiye değişebilecek bilgilerden oluşur. Ahmet yalancı olabilir ama hayatı boyunca onun yalancı olduğunu kimse anlamamış olabilir ya da hiç yalan söylememiştir ama bu konuda bir yalan söylemiş olabilir. Yani bilimden çok uzak bir ilimdir. Çünkü her ravinin hayatı ile ilgili gerçek bilgiler asla toplanamaz. Çoğu ravi kimsenin pek tanımadığı kimseler. Ayrıca sahabe denilen kişiler bu incelemenin dışında tutulmuştur. Onlar yalancı olamazlar bu ilme göre. Halbuki Kur’an peygamberin çevresinde münafıkların olduğunu kaç ayette dile getiriyor. O hadisi nakleden peygamber çevresindekilerin münafık olmadığını nereden bileceğiz? Güvenilir oldukları tartışılmaz kabul edilen sahabeler Deve olayında birbirlerini öldürmediler mi?  Peygamberin eşi Aişe ile damadı Ali birbiriyle savaşmadı mı? Peygamberimiz vefat ettikten sonra sahabenin birbirine ne yaptıklarını tarih kitaplarında okuyunca kanımız donuyor. Tabi o bilgilerin üzeri örtülüyor. Allah ve elçilerinden başka hiç kimseye güvenme prensibi Müslümanlara hakim olmadıkça biz daha çok düştüğümüz bataklıkta debeleniriz. Bu ilim dinimizi ihtimallere ve ravilerin vicdanlarına bıraktığı için mantıksızdır. Allah kendi dinini bir ravinin vicdanına bırakacak değildir?

Bu ilmin tam doğruyu tespit edemediğinden bahsettim. Çünkü peygamberimiz Kur’an’da anlatıldığına göre bariz bir münafıklar ahalisi ile çevrili durumdadır. Buna delil olan ayet:
 

Ama inanan kimselerle karşılaştıklarında "Biz iman ettik" derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, "Biz sizinler beraberiz, biz (onlarla) sadece alay ediyorduk" derler. (BAKARA 14)

Yani anlayacağınız peygamberin çevresindeki herkes sahabe değildir. Hatta büyük bir çoğunluğu. Aksi halde peygamberimiz vefat eder etmez birbirlerine düşmezlerdi. Münafıkların İslam’a zarar vermek için hadis uydurması çok mu uzak bir ihtimaldir? Şu hâlde peygamberimizin eşi Aişe’den daha fazla hadis nakleden ve ismi bilinmeyip sadece lakabı bilinen Ebu Hureyre’ye niçin güveneyim? O’nun Kur’an’da bahsedilen münafıklardan olmadığı ne malum? Peygamber vefat etmeden önce sadece 12 ay boyunca peygamberimizi görmüş (fakat çoğu site 4 yıl olduğunu söylüyor ne hikmetse) olan bu zat hakkında bakalım kaynaklar ne diyor?
 

Bir gün Hz. Peygamber’e hafızasından şikâyette bulunmuş, Hz. Peygamber de ona, elbisesini yere yaymasını ve konuşması bitinceye kadar öylece bırakmasını, sonra toplayıp sırtına tekrar giymesini tavsiye etmişti. Ebû Hureyre, Hz. Peygamber’in bu tavsiyesine uymuş ve o günden sonra duyduklarını bir daha unutmadığını ifade etmiştir. (Buhârî, İlim 43; Tirmizî, Menâkıb 47)

Bu rivayeti Ebu hureyre kendisi naklediyor. Aslında burada bir gerçeği itiraf ediyor: Hafızasının zayıflığını. Daha sonra anlattığı elbise olayı tamamen yalan. Peygamberimiz ona bu torpili yapmış olamaz. Ayrıca peygamberin böyle bir gücü de yoktu. Ha şu da var belki de Ebu hureyre’den duyulduğu iddia edilen 5374 hadisin hiçbirini o nakletmemiştir. Raviler uydurmuştur. Ben eğer Ebu hureyre nakletmişse yalan söylüyor diyorum o nakletmediyse sorun yok. Tüm yazımı kaynaklar doğruysa üzerinden şekillendireceğim. Düşünsenize 3 yıl önce izlediğiniz bir filmde beğendiğiniz bir sözü bile bire bir hatırlamayacaksınız ama kalkıp 5374 uzun hadis ezberleyecek ve 20 yıl sonra nakledecek kadar hatırlayacaksınız. Bunun mantıksız olduğunu anlayan insanlar hemen yukarıdaki güçlü hafıza hadisini uydurmuşlar. Eğer bunu Ebu hureyre söylediyse insanlar ona inansın diye yalan söylediği çok açıktır.

Rical ilmi niçin sahabe denilen kişileri kapsamıyor biliyor musunuz? Çünkü Tarih ve siyer kitaplarına göre Ebu Hureyre bir hırsız ve yalancıdır. En azından kaynaklarda hatırı sayılır derecede bu iddiaya yer verilir. Düşünsenize Buhari tekrarsız olarak 2602 hadis naklediyor yani Ebu Hureyre’nin birçok hadisini sahih olarak görmüyor. Hatta ilginç bir bilgi vereyim. Halife Ömer’in oğlu Abdullah ibni Ömer 2630 hadis, Halife Ömer 537, peygamberin damadı Ali 536, Halife Osman 146, Ebubekir 142 hadis nakletmiştir iddiallara göre. Tabii ben dört Halifenin hadis naklettiğine inanmıyorum. Sebebi de birçok tarih kitabının onların hadis nakline karşı olduklarına dair rivayetler nakletmesi. Peygamberin eşi Aişe sürekli eşinin yanında ama peygamberi sadece mescitte gören ve sadece 12 ay peygamberi görmüş Ebu Hureyre ise 5374 hadis naklediyor. Neyse bunu vicdanlarınıza sunuyorum. Başka bir ilginç detay ise Ebu Hureyre’nin Yahudi iken Müslüman olduğunu ilan eden Kabül Ahbar’ın öğrencisi olmasıdır. Kabül Ahbar İslam’a sürekli Tevrat’ın mitolojilerini hadis olarak sokan kişidir. Kendisi eski bir haham. Aynısını öğrencisi Ebu Hureyre’de yapıyor tabi ki. İşte Yahudi mitolojisini dinimize sokmaya çalışan Hureyre’nin hezimeti:
 

yer yüzü balığın sırtındadır. Cennete girecekler ilk olarak bu balığın ciğerinden yiyecektir (Buhari 3/51)

Allah aşkına direk Yahudi kaynaklarından alındığı belli olan bu efsane de nedir? Bunu okuyan 21. yy insanını hangi yüzle İslam’a çağıracaksınız? Neyse konuya dönelim. Aişe validemiz, Ömer, Osman ve Ali Ebu Hureyre’yi yalancılıkla suçladıkları tarih ve siyer kaynaklarında geçer. Bunların İlki İbn Sad’ın Tabakat adlı eseridir. Diğeri ise Ebu Hureyre’nin biyografisini yazan zehebinin kitabıdır. Aişe validemiz bu cahili yalancılıkla suçladığı için kaynaklara göre  Aişe validemize hakaret bile etmiştir . İşte hakaret ettiği rivayet:
 

Ebû Hureyre! Senin Peygamber’den naklettiğin söylenen şu hadîsler de nerden çıktı?! Bizim duyduklarımızı sen de duymadın mı? Bizim gördüklerimizi sen de görmedin mi?’ diye itiraz etmiş, o da buna: “Evet anacığım, senin bir kadın olarak ayna ve sürmedanlıkla meşguliyetin, Hz. Peygamber’le aranıza bir mania olarak girdiği hâlde, benim Efendimiz’le birlikteliğime hiçbir şey mâni olmadı.”  (İbn Hacer, el-İsâbe, 7/205; Zehebî, Siyerü A’lâmi’n-Nübelâ, 2/604)

Bir de marifetmiş gibi bu rivayeti sözde islami siteler kullanıyor. Halbuki yukarıda Hureyre açıkça Aişe validemize sen ayna ve makyajdan kafanı kaldıramadın ki peygamber ne dedi diye duyasın demeye getiriyor. Halbuki kendisi açık söyleyeyim ilimde Aişe validemizin tırnağı bile olamaz. Tabi bu terbiyesizliğini Halife Ömer’e yapamıyor. Ömer Bahreyn’e Ebu Hureyre’yi vali olarak gönderiyor sonra geri çağırıyor. Çünkü zimmetine para geçirmiştir. Ömer şöyle diyor: “Seni Bahreyn’e vali yaptığımda ayağında bir çift ayakkabın yoktu. Sonra duydum ki 1000 dinara ve 600 dinara atlar satın almışsın. Seni Bahreyn’in en ucra köşesine İnsanların vergilerini Allah ve Müslümanlar için değil de senin için versinler diye mi gönderdim? Bu ibn Sad’ın Tabakat’ında geçiyor. Kitapta geçen başka olay şöyledir. Ömer “Ey Allah’ın kitabının düşmanı Allah’ın malını çaldın değil mi? Yoksa senin 10.000 dinarın nereden olacak?” Ebu Hureyre kendi naklettiği bir olay daha var. Bu da Tabakat’ta geçiyor. Ebu Hureyre diyor ki: “Ali benim Allah’ın Rasulü hakkında yalan söylediğimi düşünüyor” sonra Ebu Hureyre kafasına vuruyor ve şöyle ekliyor “Ben onları hep Allah Rasulünden duydum” Yani anlayacağınız yalancı olmadığına şahitlik eden tek kişi yine kendisi smiley Zaten Ebu Hureyre Ömer’in korkusundan o vefat edinceye kadar hadis nakletmediği konusunda çoğu kaynak ittifak halinde.

Hani hadisçiler güvenilir insanlardan hadis naklediyordu? Hani Buhari atını kandıran adamı görünce ondan hadis nakletmemişti? Bu kadar hassastı? Hakkındaki iddiaların hepsi yalan bile olsa bu haberler Ebu Hureyre’yi güvenilmez yapmıyor mu? Hırsızlık ve yalancılıkla suçlanan birinden niçin hadis alıyorlar? İşte şimdi Rical İlmine sahabe dedikleri kişiler niçin dahil edilmiyor anladınız herhalde.

2.  Dirayetül Hadis

Bu ilim hadisleri sınıflandırma ilmidir. Üzerinde pek durmayacağız.

3. Fıkhul Hadis

Hadislerin metnini anlama ilmidir. Hadis Kur’an’a uygun mu değil mi onu anlamaya çalışan ilimdir. Tabi ki aslında bu büyük bir aldatmacadır. Niçin mi? Çünkü Hadis Kur’an’la çeliştiğinde bu sefer ya hadis Kur’an’ı neshetti dediler ya da biz hadisin manevi anlamını anlamadık dediler ve o hadisleri elemediler. Hadisler birbiriyle çeliştiğinde ise ya bu hadis şunu neshetti dediler ya da hadislerin manen anlamları çelişmiyor dediler. Manen anlamı ne demekse. Yani anlayacağınız bu ilim tam bir aldatmaca. Ayrıca varsayalım ki gerçekten de Kur’an’a uygunluk testine soktular burada iki problem ortaya çıkıyor.
  • Hani biz Kur’an’ı anlamak için hadislere ihtiyaç duyuyorduk. Kur’an’ı anlamadığımız için hadislere ihtiyaç duyuyorsak nasıl tam olarak anlamadığımız Kur’an’a bakıp hadis eleyeceğiz? İnşallah bu bölümü anladınız. Eee zaten Kur’anı anlayamadığımız ve Peygamber onu açıklayacağı için hadislere ihtiyaç duymuyor muyduk? Anlamadığımız Kitaba bakıp hadisin yanlış olduğunu nasıl anlayacağız? Bu uygunluk testi tamamen mantıksızdır.
  • İkinci büyük problem de şu: Her alim Kur’an’a kendi penceresinden bakıyor. Tamam ayetlerin çoğunda herkes hemfikir ama bazılarında hemfikir değiliz. Mesela x adlı alime göre bir hadis Kur’an’dan geçemezken y adlı alime göre aynı hadis Kur’an’a uygun olabilir. Buna binlerce örnek veririm. Ama din adamlarının ismini burada zikredip hedef göstermiş gibi olmak istemiyorum. Tabii hadis üzerinden örnek vermemin bir sakıncası yok. Çoğu din adamına göre Aişe’nin 6 yaşında peygamberimizle evlenmesi Kur’an’a uygundur. Ancak bazı din adamları da bunun Kur’an’a aykırı olduğunu söylüyor. Şu halde Kur’an’a arz ederken hadisleri, kimin Kur’an anlayışına göre bunu yapacağız? Anlayacağınız hadislerin ayıklanması iddiası tamamen anlamsızdır. Ayrıca vakit kaybıdır. Çünkü dini ihtimallerin eline bırakamayız. Allah’ta bırakmamıştır. Allah, inşallah Ebu hureyre hadisleri doğru nakleder deyip dinini Ebu Hureyre’nin aklına ve vicdanına bırakmamıştır. Araf 148’de Musa peygamberin 40 gün israiloğullarından ayrıldığı ve bu ayrılık sırasında israiloğullarının tekrar buzağıya tapmaya başladığından  bahsedilir. Emin olun biriniz 35. gün İsrailoğullarının yanına gitseydiniz onlar diyeceklerdi ki Musa bize buzağıya tapmayı emretti. Nitekim öyle de olmuş İşte Taha 88 “Daha sonra da (birbirlerine) işte sizin de ilahınız Musa’nın ilahı buydu; fakat o unuttu! dediler” Ne yani Müslümanlar İsrailoğullarından çok daha iyi mi bu konuda? İnsanoğlu birbirine huy olarak benziyor. Bin yıl önceki bir insanla bizim aramızda çok da fark yok. Allah bu kıssayı niye anlattı? Hikaye olsun diye mi? Çünkü bizi de aynı son bekliyordu. Peygamberimiz Muhammed vefat edeli 40 saat bile olmadan İslam coğrafyası toz duman oldu. Dinden dönenleri mi sayayım, yoksa halifelik yani iktidar için sahabe sanılan kişilerin birbirinin boğazına sarılmasını mı? Şimdi kalkmış bana diyorsunuz ki peygamberden 200 yıl sonra Buhari adlı bilgin 40 saat sonra unutulan peygamber terbiyesi ve öğretisini sahih olarak aldı. Maşallah diyorum başka bir şey demiyorum. Çünkü Halife Osman’ın kafasını kılıçla yaran Müslümanlar peygamberin sünnetini 15 yılda unutmuştu ama 200 yıl sonraki insanlar hatırladılar.
 
Sonuç olarak herkes kendi anladığı Kur’an’a göre hadis ayıklayacağı için sahte hadisler bu ayıklamadan sağlam çıkabilir. Kaldı ki madem Kur’an’a vuruyoruz o halde niçin hadise ihtiyaç duyalım? Zaten Kur’an’da varlar. Hadis Kur’an’da olmayan neyi tamamlıyor?İşte şimdi asıl konumuza geçelim. Yani delillerimize. Hadis olmazsa din olmaz diyenlerin bize sundukları tüm iddialara yer verip bunları aynı zamanda cevaplandıracağım.

İddia 1: Hadis olmassa namaz nasıl kılınır nereden bileceğiz? Namaz kılınamaz.

Arkadaşlar eğer bir hadis savunucusu olsaydım emin olun namaz konusu açılmasın diye ecel teri dökerdim. Bu iddiada bulunan Müslümanlar mantıklı düşünemiyor
  • Bir kere hadislere göre yüzden fazla namaz kılma şekli vardır. Sünniler ve şilara bile içinden onlarca mezhebe ayrılmış ve her mezhep farklı şekilde namaz kılıyor. Birinde amin demek namazı iptal ediyor iken (caferilerde) birinde yüksek sesle söylemek gerekiyor gibi. Birinde kıyamda eller aşağıda diğerinde bağlı vs… yüzlerce farklılıklar var. Madem hadislerden öğrendiniz niçin farklı kılıyorsunuz?
  • İkincisi hadislerin içinde resimli namaz hocası yok. Adam almış eline mezheplerin resimli namaz hocası ilmihalini oradan öğreniyor fakat hadisten öğrendiğini sanıyor. Bu sahte algıyı oluşturanlara yazıklar olsun. Kuran’da namaz’ın kılınışı geçiyor zaten. Bununla ilgili bir yazı yazdım ona bakabilirsiniz. Kur’an secde diyor adam diyor ki “anlamadım.” Ama hadiste secde kelimesi geçince adam bu sefer diyor ki “başıma yere koymam gerektiğini” anladım. Bu ne saçmalıktır hala anlamış değilim.
  • Üçüncüsü Buhari peygamberden 200 yıl sonra hadisleri derledi. Müslümanların çoğunluğu hadislerin yüzde doksan dokuzundan habersizdi. Şu halde Buhari doğuncaya kadar geçen 200 yıl boyunca insanlar neye bakarak namaz kıldı? Bu söylemlerin cahilce söylemler olduğunu bilmenizi isterim. Şimdiki Müslümanların zihni çok bulanmış. Buhari doğmadan önce de internetin olduğunu insanların hadislere bugün ki gibi ulaşabildiğini düşünüyor. Namaz İbrahim peygamberden bize uygulamalı yani ebeveyn’den çocuğuna görsel olarak aktarılarak gelmiştir. Hz. Muhammed’den bize arada kopukluk olmadan nesilden nesile aktarılarak gelmiştir. Buhariden önce de insanlar nasıl namaz kılacağını zaten biliyordu.
  • Hatta bugün ki farklı namaz şekillerinin sebebinin hadisler olabileceğine dair bir ihtimalden bahsetmek istiyorum. Her mezhep imamı kendi seçtiği hadise göre namaz kılınca Müslümanlar farklı farklı kılmaya başladı. Ama bu hadis adlı rivayetler derlenmeden önce herkes anne babasından gördüğü gibi kılıyordu ve bu zincir peygamberimize kadar gidiyordu. Ancak hadis adlı rivayetler ortaya çıkınca herkes kendi bilgisinden şüphe etmiş ve mezheplere uymaya başlamış olabilir.

İddia 2 : Peygamberin niçin recm uyguladığını hadislerden öğreniyoruz.

İnanın bu iddia tamamen peygambere iftiradır. Bu çağda internet çıktı ve bilgi hızlıca yayıldı. Peygamberin recm gibi vahşi bir uygulamayı asla yapmadığını öğrendik. Ancak halen tamamen recmi savunup uygulayan sözde İslam devletleri var. Tabi  recmin savunulacak bir tarafı olmadığını anlayan ülkemiz din adamları şimdi de diyorlar ki :”Peygamberimiz Nur suresinde zina hükmü gelmeden önce recm uyguladı” Beni en çok üzen bu düşünceyi çok değer verdiğim bir alimin savunmasıdır. Bu beni kahrediyor. Şimdi bu sözde hadislerin yalanını ifşa edeyim. Allah Rasulüne miras hakkında soru soruyorlar peygamberimiz Kur’an ayeti ininceye kadar bekliyor. Kadının biri gelip kocam benimle cinsel ilişkiye girmeyeceğine yemin etti deyip zıhar kültürünü şikayet etti. Peygamber ise ayet gelinceye kadar bekledi. Aişe validemize zina ifitirasında bulunuldu. Peygamber eşi Aişe’ye recm uygulamadı. Tarihçilerin yazdıklarına göre peygamber 1 ay boyunca ayet bekledi. Yani pek çok hadis adlı rivayet ve Kur’an’a göre peygamber vahiy gelmeden hüküm vermiyor. Ama gel gör ki nur suresi inmeden başka kadını recm ediyor. Kendi karısı Aişe’yi recm etmiyor vahyi bekliyor ancak elalemin karısını recm etmekte acele ediyor. Burada adam kayırmacı bir peygamber modeli sunuyor din adamları bize. Ne diyeyim bilmiyorum. Bunlar peygambere bu acımasız iftiraları atınca peygamber aşığı oluyor biz bu iftiraları temizleyip Hz. Muhammed’in böyle bir insan olmadığını ortaya çıkarmaya çalıştığımız için peygamber düşmanı ilan ediliyoruz.

Şuna dikkat çekmek istiyorum hadisleri dinin kaynağı olamayacağını söylemem, peygamberimi reddettiğim anlamına gelmez. Bu sadece Kur’an diyen bizleri karalamak için yapılan bir propagandadır ki insanlar bizi dinlemesin. Biz peygambere, akla, bilime, vicdana iftira atan hadisleri reddediyoruz ve böylece peygamberimize sahip çıkıyoruz. Kur’an’a bakarsanız tek bir Rasulullah var. Alemlere rahmet olan, şefkatli bir peygamber. Ancak hadislere bakarsanız 6 yaşında Aişe validemizle evlenmiş bir pedofil, mecliste sohbet ederken bir güzel kadını gördü diye hemen eve koşup eşi Zeynep ile cinsel ilişkiye giren bir seks düşkünü, kadın recm eden bir cani. Bu iftiraları nasıl peygamberimize yakıştırıyorsunuz? Yazıklar olsun.

İddia 3: Kur’an’ı anlamak için belli bir yaş olgunluğu gerekir. Bu yüzden çocukları meallerden uzak tutmalıyız. Bu iş için hadis ilmi dahi onlarca ilim bilmek gerekir

İşte bizimle Kur’an’ın arasına bu şekilde duvar ördüler. O kadar ki şu an kaç tane Müslüman Kur’an’ı anlayarak okuyor söyleyemiyorum bile. Bir elin parmağını geçmez. Kur’an’ı anlamak için önce hadis ve sünnet bilmelisiniz dediler, sonra yetmedi fıkıh, ilmihal, kelam, tefsir vs.. uyduruk bin tane ilim dalı çıkardılar. Kur’an’da yüzü geçmeyen emir yasakları gün itibariyle fıkıh adlı saçmalıkla 2 milyona çıkardınız. İçimden size oha bile demek gelmiyor. Madem çocuklar dinin tek kaynağı Kur’an’ı anlayacak yaşta değil niçin onları Kur’an kurslarına gönderip küçük yaşta Kur'an okutuyorsunuz? Onlar çocuk değil mi? Madem o kadar samimi isiniz niçin küçük yaşta çocuklara yüzlerce hadis ezberletmeye çalışıyorsunuz? Ama iş düşünmeye, anlamaya , sorgulamaya gelince çocuk işi değil. Din adamlarının söyledikleri ile uyguladıkları tamamen birbirleri ile çelişiyor. Samimi değiller. Madem çocuklar derin ilim öğrenmeden bu işe bulaşmamalı niçin çocuklardan hadis rivayeti aldınız?

2630 hadis nakleden Abdullah ibni Ömer peygamberimiz vefat ettiğinde henüz 18 yaşındaydı. 2286 hadis nakleden Enes b. Malik 20 yaşındaydı. Yaklaşık 2000 küsür hadis nakleden Abdullah ibni Abbas 13-14 yaşlarındaydı. Çocuklardan dini hükümler almaya gelince sorun yok. Ama dini hükümleri öğrenecek yaşta değiller. Hangisi tehlikeli Allah aşkına?

NOT: Bu yazımda sürekli din adamı kavramı kullanıyorum. Kadınlardan özür diliyorum. Bu ifadeyi erkekler için kullanmıyorum. Din adamı ibaresini bir terim olarak kullanıyorum. İslam’da din adamı yoktur. Herkes dini bilmek ve yaşamak zorundadır. İslam’da böyle bir sınıf ta yok. Sadece kendilerine böyle bir ayrıcalıklı sınıf oluşturanlara bu sıfatla hitap ediyorum. Yoksa dini kaygısı olanlara alim diye hitap ediyorum. Aişe validemiz muhteşem bir alimdi aynı zamanda. Böyle deyip sizin de gönlünüzü aldıktan sonra smiley yazıya devam.

İddia 4: Kitap (Kur’an) cansız bir nesne peygamber ise canlı bir örnektir. Şu halde canlı örneği almalıyız. O da hadistir.

Evet, mantıksız bir iddia daha. Ben anlamıyorum peygamberimiz vefat edeli olmuş 1400 küsür yıl nasıl canlı bir örnek oluyor? Ben onu görmedim ki canlı örnek olsun. Varsa elinizde bir video kayıt çıkarın ortaya. İşte o zaman iddianız mantıklı olur. Kur’an Hz. Muhammed dahil yirmi küsür peygamberi anlatır ve hepsini bize örnek olarak sunar. Kur’an nesne ise hadis kitabı da nesnedir. Her ikisi de kelimelerden oluşuyor. Kur’an cansız ise hadis de cansız. Sonuçta hadis de bir kitap. Siyer de cansız. Çünkü o da bir kitap. Yani hadis ile Kur’an bu noktada aynı kategoride buluşuyor. Gerçekten din adamları ne söylediklerini bilmiyorlar. Hadis nasıl canlı oluyor? Hadis de bir kitap olmasına rağmen öyle güzel algı yapıyorlar ki sanırsın peygamberle birlikte yaşıyoruz. Herkes bu modda. Peygamberi örnek alıyoruz gibi süslü laflar söylüyorlar tüm Müslümanlar da peygamber hayattaymış gibi bir moda giriyor. Sünnilerin uluslararası düzeyde tanınan bilginlerinden Nouman Ali Khan ise Kur’an bir teoridir, onu pratiğe döken peygamberdir diyor. Ah eşşek kafam! Eskiden bende bu söz oyunlarına inanıyordum. Yaw peygamber hayatta değil ki. Kur’an teori ise bir kitap olan hadisler de teoridir. Peygamberi pratikte kim görüyor da benim haberim yok. Kur’an da hadis de kelimelerden oluşan bir kitap. O zaman nasıl oluyor da Kur’an teori oluyor, hadis ise pratik? Bu din adamları Kur’an teoridir , peygamber pratiğidir diyor hepimiz de peygamber şuan hayattaymış gibi bir moda giriyoruz ve diyoruz ki adam haklı. Halbuki peygamber pratiği derken hadis kitabını kastettiklerini yani yine bir kitabı gösterdiklerini anlamam 13 yılımı aldı. Allah onun kitabına şerikler koştuğum için beni bağışlasın. Kur’an burnumuzun ucunda ama burnumun ucunda olduğunu fark etmek için nice yılları harcadım.

Kur’an peygamber kıssalarını verir. Rasulullahtan örnekler verir. Yani hepsi de pratiktir. Kur’an teori değil pratiktir. Teorik olan bir kitap izlenemez. Her çağa bir sunumu olamaz. Madem Kur’an teori niçin din adamları şu pratik dedikleri listeyi bize açıklamıyorlar? Kur’an’da olmayıp Rasulullah’ın pratiğinden ne aldık. Nedir bu pratikler listesi? Yukarıda o pratiğin namaz olmadığını gösterdik. Abdest de Kur'an'da geçiyor. O da olamaz. Sünnet diyorlar ama bunda bile uzlaşmaları yok. Bir din adamının bu sünnet dediğine diğeri değil diyor. Yani sünnet nedir sorusuna bile net cevapları yok. Sarık ve cüppe bazılarına göre sünnetken bazılarına göre sadece Arap kültürü. Ya Allah bu kadar net olmayan, zor, sisli, ihtimallere kalmış bir din göndermiş olabilir mi ? Yeter artık uyanın. Kur’an’a sızmak isteyenler bunu hadis üzerinden yaptılar. Hadisler İslam’ın Truva atıdır.

İddia 5 :  Peygamberin hayatı boyunca söylediği her söz ve yaptığı her şey Allah’tan gelen vahiydir. Peygamberimize Kur’an gibi benzeri bir vahiy daha verilmiştir. Aşağıdaki ayet (Necm:3) Peygamberimizin konuşmalarının da vahiy olduğunun delilidir. Hadisler de vahiydir. Sünnet vahy-i gayri metluv olarak ifade edilir ve vahyi metluv olan Kur'an’a uymamız gerektiği gibi, ikinci vahiy olan sünnete de uymamızın esas olduğunu belirtir. Zira bağımlılığı ve Allah’tan olmaları bakımından ikisi de aynıdır. “Bana Kitap ve onunla beraber onun misli verildi.” (Ebu Davud) Hadisi de bunu doğrular.

İddiada delil gösterilen ayete bakalım
 

Vahyin aşama aşama inişi şahit olsun (1) Arkadaşınız ne sapmıştır ne kanmıştır (2) ne de kendi keyfinden konuşmaktadır. (3) Bu (Kur’an), kendisine indirilen bir vahiyden ibarettir. (4) (NECM 1,2,3,4)

İddia edilen ayetleri gördünüz şimdi Kur’an’daki tüm parçaları birleştirelim bakalım dedikleri doğru mu?
 

Ve sonra kuluna ne bildirilecekse onu vahyetti. (NECM 10)

Allah peygamberine bir şey iletecekse bunu normal vahiy yoluyla yaptı. yukarıdaki ayet buna delildir. "Ve sonra kuluna ne bildirilecekse onu vahyetti." diyen Kur'an vahyin tek kanalı olduğunu belirtiyor. Ayrıca Kur’an, Allah’ın peygamberini Kur’an dışına yani vahyin dışına çıkarmaya çalışanlardan bahsediyor ve diyor ki:
 

 İşte o (tipler) eğer ellerinden gelse, sana vahyettiğimizin dışında Bizim adımıza birtakım şeyler tedarik edesin diye, seni dahi baştan çıkararak tuzağa düşürmeye çalışırlar; seni de ancak bunu başarabildikleri zaman dost edinirler (İSRA 73)

Görüldüğü gibi peygamberin vahiy dışında bir hadisi/sözü dini noktada söyletmeye çalışanlar olmuş. Ama başaramamışlar. Daha sonra Kur’an Hz. Muhammed’i ve bizi uyarır. Dikkatli olun sizi Allah’ın ayetlerinden saptırmasınlar/uzaklaştırmasınlar.
 

Sana indirildikten sonra seni ALLAH‘ın ayetlerinden saptırmasınlar. Rabbine çağır; ortak koşanlardan olma. (KASAS 87)

Şimdi asıl peygamberin Kur’an dışında vahiy almadığını, hadislerin vahiy olmadığını gösteren ayetlere gelelim:
 

Allah seni affetsin (Ey peygamber!) Daha kimin doğru söylediği senin için (iyice) ortaya çıkmadan ve sen (kimler) yalancı (iyice) tanımadan, niçin onlara izin verdin? (TEVBE 43)

Ayet ortada. Allah, Elçisi onunla savaşa gelmemek için bahane uyduranlara evde kalmaları için izin vermesini sert bir şekilde eleştiriyor. Peygamber aceleci davranıyor. Kişisel bir karar veriyor. Allah peygamberin bu kişisel kararını eleştirmektedir. Bu da peygamberin her sözünün veya yaptığı her eylemin vahiy yani din olmadığının delilidir. Vahiy olmadığı gibi doğru bir karar da değildir. Bu ayet aynı zamanda peygamberin yaptığı her eylemin ve söylediği her sözün vahye dayanmadığının da bir delilidir. Peygamberimiz bir eşti, bir babaydı, bir devlet başkanıydı, bir ordu komutanıydı, bir komşuydu. Peygamberin bir eş olarak, bir devlet başkanı olarak, bir komşu olarak söylediği sözler din olamaz. Peygamberimizi günümüzde yaşayan biri olarak hayal edin. Komşusunun balkonunda çöp olmasından rahatsız oldu. Ve komşusuna dedi ki biz çöpten rahatsız oluyoruz. Çöplerinizi balkonunuzdan kaldırır mısınız? Koku bizi rahatsız ediyor. Peygamber vefat edince ne olacaktı biliyor musunuz? Peygamberden işittim ki balkona çöp bırakmak uygun değildir. 100 yıl sonra ise her kim ki balkona çöp bırakır cehennemdeki yerini hazırlasın formuna dönüşecekti. Bu temsili bir örnek sadece. Siz çoğaltabilirsiniz bu tür örnekleri. Peygamberin her sözünün vahiy olmadığının başka bir delili daha var.
 

Onlara bir ayet getirmediğin zaman, “Sen bir tane derleseydin ya!” derler. De ki: “Ben yalnızca rabbimden bana vahyedilene uyarım: bu (vahiy) Rabbiniz katından gelen bir bilinç kaynağıdır; inanacak bir toplum için de kapsamlı bir doğru yol haritası ve bir rahmet pınarıdır” (ARAF 203)

Peygamberin sıradan konuşmalarının ilahi olmadığının en büyük kanıtı bu ayettir. Peygamberin her sözü vahiy olsaydı inanmayanlar “niçin ayet getiremedin” gibi bir söylemde bulunmazlardı. Çünkü her sözü vahiy olduğu için bu itirazlara gerek kalmazdı. Ayrıca Ali İmran suresi 159. ayette Peygamberin hüküm verirken insanlara danışmasını söylüyor . Madem her söylediği ve yaptığı vahiy niçin insanlara danışması söyleniyor.
 

Şu halde onları affet, affedilmeleri için de dua et ve yönetim işinde onlarla istişare (ye devam) et! Artık kararını verdiğin zamanda Allah’a güven! Çünkü Allah kendisine güvenenleri sever (ALİ İMRAN 159)

İddia 6: Kur’an’da helal ve haramlar eksiktir. Bu noktada hadislere ihtiyacımız var.

Bu iddia baştan sona Kur’an’a aykırı bir iddiadır. Kur’an’da haramlar bellidir.
 

Size yalnızca leş, kan, domuz eti ve ALLAH'tan başkası için adananları haram kılmıştır. Kim (bunları yemek) zorunda kalırsa, istekli olmamak ve sınırı aşmamak koşuluyla ALLAH bağışlayandır, Rahim’dir. (NAHL 115)

Kur’an’a göre haram yiyeceklerin sayısı dört’tür. Yukarıda yalnızca kelimesini görmek istemeyen insanlar için vurgulu yazdım. Ancak bu Müslümanlara yeterli gelmedi. Sonra Besmelesiz kesilen hayvanların haram olduğunu iddia ettiler. Sonra haramların sayısı 1000 küsüre çıktı. Şu an kaç bin haram var ben de bilmiyorum. Şimdi peygamberin haram bırakma yetkisinin olmadığına dair delillerimizi sunalım.
 

Ortak koşanlar, “ALLAH dilemeseydi ne biz, ne de atalarımız ortak koşmaz ve hiç bir şeyi de haram etmezdik” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar aynı şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda bize göstereceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna (şüpheli ve çelişkili rivayetlere) uyuyorsunuz ve siz sadece tahminde bulunuyorsunuz.” (EN’AM 148)

En’am 148 kulağı vahye açık olan herkes için açıktır. Haram bırakma yetkisi yalnız ve yalnız Kur’an’a aittir. Yani Allah’a. İşte iki ayet daha
 

De ki: “ALLAH'ın şunu haram ettiğine tanıklık edecek tanıklarınızı getirin.” Tanıklık ederlerse onlarla beraber tanıklık etme. Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların keyfine uyma. Onlar, Rablerine başkalarını eş koşmaktadırlar. (EN’AM 150)

Ortak koşanlar, “ALLAH dilemeseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başka bir şeye tapmaz ve O'nun haram ettiğinden başkasını da haram kılmazdık” (derler). Kendilerinden öncekiler de böyle davranmıştı. Elçinin açıkça bildirmekten başka bir görevi mi var?  (NAHL 35)

Görüldüğü gibi İslam din adamlarının bıraktığı sahte haramları reddetmektedir. 1400 yıl önce İslam öncesi dünyanın genel durumunu okuyanlarınız varsa bu ayetleri anlarsınız. Bilgisi olmayanlar için aktarayım. Kur'an indiğinde dünya toplumlarında bugün olduğu gibi binlerce haram vardı. Kur'an insanları mantıklı olmaya davet etti. Ve Haramları dört adet ile sınırladı. Mesela hayvan yüreği yemek birçok kabile de haramdı gibi.. Zaten Rasulullah dini tekrardan rayına koymak, sahte haramları kaldırıp insanları tekrardan özgürleştirmek, dinin kolay olduğunu insanlara hatırlatmak için gönderilmedi mi? Değil din adamları peygamberimizin bile haram bırakma yetkisinin olmadığını Kur’an’dan öğreniyoruz.
 

Sen ey peygamber! Eşlerin (den bir kısmının) rızasını kazanmak için, neden Allah’ın helal kıldığı şeyi kendine haram ediyorsun? Yine de Allah çok bağışlayıcıdır, sınırsız bir merhamet kaynağıdır. (TAHRİM 1)

Elçinin değil Müslümanlara kendisine bile haram bırakması Allah tarafından yetkisini gasp olarak değerlendirilmiş. Allah tarafından uyarılmıştır. Müslümanların Kur’an’ı din açısından yetersiz görmesi yeni bir anlayış değildir. Aynı anlayış müşriklerde de vardı.
 

Onlara apaçık olan ayetlerimiz okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’an getir yahut onu değiştir!”, derler. De ki: “Onu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben yalnız bana vahyedilene uyarım. Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım.” (YUNUS 15)

Peygamberin haramları sadece vahyin belirleyeceğini ifade etmesi istenen ayet her şeyi açıklıyor zaten. İşte Ayet:
 

De ki: Bana vahyedilende, yiyen birisi için şunların dışında haram edilmiş bir madde bulamıyorum: leş, akan kan, domuz eti- ki pistir- Allah’tan başkası adına kesilen kurban dışında….” (EN’AM 145)

İddia 7: Kur’an, birçok ayetinde Allah’a ve Elçisine itaat edin diyerek “ve” bağlacı kullanıyor. İkisine ayrı ayrı itaat etmemiz isteniyor. Bu durumda Allah’a itaat etmek için Kur’an’a, Peygambere itaat etmek için ise hadislere uymalıyız. Tevbe 29’da da Allah ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayanlarla savaşın ayeti var. Bu da delildir.

İşte can alıcı iddia bu. Arapç da ‘’ve” (و ) bağlacı kendi dilimizde de olduğu gibi sadece iki ayrı şeyi tanımlayan bir bağlaç olarak kullanılmaz. Kur’an’da bunun birçok örneği vardır.
 

Ey önceki vahyin mensupları, kitabın gizlediğiniz birçok bölümünü açığa çıkaran ve birçoğunu da yüzünüze vurmayan elçimiz geldi size. ALLAH'tan bir nur ve apaçık bir kitap da geldi size. (MAİDE 15)

Yukarıdaki ayette nur ve kitap ayrı şeylerden mi bahsediyor? Nur kitabın bir özelliği olarak ve bağlacı ile tanımlanmış. Yoksa nur ve kitap ayrı ayrı verilmiş değil.
 

Yola gelmeniz için de Musa'ya kitabı ve furkanı verdik. (BAKARA 53)

Bakara 53’te Musa Peygamber’in iki ayrı kitap (kitap ve furkan) almış olduğunu anlatmıyor. Yok böyle bir şey zaten. Vahiy, aldığı kitabın bir özelliğini belirtmek için ‘’ve furkan’’ ifadesinin kullanıldığını görebiliyoruz. Tamam artık ve bağlacının Türkçedeki gibi kullanılmadığını biliyorsunuz. Şimdi bu tür ayetleri nasıl anlayacağımıza gelelim.
Tevbe 1 de “Bu Allah ve Rasulünden kendileri ile anlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur” diyor. Madem Allah ve Rasulü/Elçisi ayrı ayrı kavramlar ya da ayrı iradeler o halde şu ayeti şöyle mi anlayacağız: Allah müşriklerle bir anlaşma yaptı Rasul/Elçi ayrı bir anlaşma yaptı. Allah ayrı bir ültimatom verdi, Elçisi ise ayrı bir ültimatom. Böyle saçma bir mantık olabilir mi? Kim bu ayeti okursa anlaşmayı yapanın Rasul/Elçi olduğunu anlar. Fakat Allah bu tür ayetlerde Allah ve Rasulü/Elçisi diyerek dini noktada Rasul/Elçinin sadece Allah adına hareket ettiğini ve onun emirlerini yerine getirdiğini bildirir. Dini noktada Elçinin kendi iradesi yoktur. Allah’ın iradesini bize tebliğ eder. Çünkü o vahyin iniş üssüdür. Elçiye itaat elçiyi gönderene itaattir. Bu ayetlerde Allah ve Rasulü iki ayrı kavram değildir. Allah ve Rasulü Allah’ın iradesini temsil eder.Bir başka delil de Tevbe 2’dir. “Yeryüzünde dört ay daha dolaşın…” der. Yani tevbe 1’deki anlaşmanın ne olduğunu açıklar. Ayetleri birlikte görelim.
 

Bu Allah ve onun elçisi tarafından, müşrikler içerisinden anlaşma yaptıklarınıza yönelik bir ilişik kesme ilanıdır: (1) Bundan böyle, işte size dört ay daha (serbestçe) dolaşın, fakat bilin ki, asla Allah’ın gözetiminden kaçamazsınız ve (yine bilin ki) Allah hakkı tanımaya yanaşmayan kimseleri, er geç utanç içinde bırakacaktır. (2) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- TEVBE 1,2)

Şu halde söyleyin Allah yeryüzünde dört ay dolaşın izni verdi de peygamber 1 ay da benden mi dedi? Bu tür ayetlerde Allah ve Rasulü kavramından anlayacağımız iki varlık değildir. Rasul elçidir. Rasulün kendi sözü yoktur. Allah’ın sözü vardır. Allah mesajını elçisi aracılığıyla verdiği için Allah ve elçisi gibi son derece naif bir üslup kullanıyor. Ama bu örnekler yetmez birkaç ayette daha bu yanlışı düzeltmeye devam edeceğim
 

Yine Allah ve O’nun elçisi’nden, Büyük Hac gününde bütün insanlığa yapılmış bir duyurudur ki… (TEVBE 3)

İnsanlar bu ayetten Allah ayrı bir duyuru Elçi ayrı bir duyuru yaptı şeklinde mi anladı? Elbette hayır. Duyuruyu Elçi aracılığıyla Allah yaptı. Enfal suresi 1’de “Sana cihadın bahşettiği gelirler hakkında soruyorlar. De ki: ‘Cihadın bahşettiği bütün gelirler Allah’a ve elçisine aittir’ şu halde, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun” gibi bir olaydan bahseder. Ganimetlerin Allah ve Elçisine ait olması ne demektir? Buradan Allah’a ayrı Elçisine ayrı pay mı olduğunu anlıyoruz? Elbetteki hayır! Savaş gelirlerinin tamamı Allah’a aittir. Bu da o malların kamu malı olduğunu Müslümanlara vurgulamak için kullanılmıştır. Yoksa Allah savaş ganimetlerini ne yapsın. Ayete dikkat ederseniz bir ayrıntı daha var. Ganimetler Allah ve elçisine aittir ifadesinden sonra Allah’a karşı sorumlu davranmaya çağrılıyoruz. Niçin devamında sadece Allah geliyor? Niçin Allah ve Elçisine sorumlu olmaya davet edilmiyoruz. Sebebi açık Allah ve Rasulü bir kalıptır. İkisi farklı kavramlar ve varlıklar için değil Allah’ın iradesi için kullanılıyor. Delillere devam edelim.
 

Onlar arasında, sadaka ve zekatların (dağıtımı) konusunda sana dil uzatanlar var: eğer kendilerine ondan bir pay verirsen seslerini keserler, yok eğer kendilerine ondan bir pay vermezsen, o zaman da öfkelerini kusarlar. (58) Ah keşke onlar Allah’ın ve O’nun elçisi’nin kendilerine verdikleriyle yetinselerdi;…” (59) (TEVBE 58,59)

Yukarıdaki iki ayete çok dikkat edin! Tevbe 58’de peygamberin sadaka dağıtımından rahatsız olanların tavırlarını ortaya bırakıyor. Ama o da ne! Tevbe 59’da sadaka dağıtımını yapanın Allah ve elçisi olduğunu söyleniyor. Lütfen yukarıdaki ayete tekrar bakın. Tevbe 58'de sadakaları dağıtanın peygamber olduğunu dile getiriyorken bir sonraki ayette "Allah’ın ve O’nun elçisi’nin kendilerine verdikleriyle" diyerek sadaka paylaştıranın Allah ve Rasulü olduğu vurgulanıyor. Bir kısım sadakayı Allah bir kısım sadakayı Elçi mi dağıtıyor? Elbette hayır. Peki Niçin Allah ve Rasulü ifadesi geçiyor? Çünkü arkadaşlar Hz. Muhammed sadaka bölüştürme işini Tevbe 60’a göre yani vahye göre yaptı. Kendi kafasına göre değil Allah’ın hükmüyle hükmederek yaptı. Dolayısıyla insanlar da peygamberin değil Allah'ın hükmünden rahatsız oldular.  Bu yüzden Tevbe 58’de sadakayı dağıtanın Muhammed peygamber (Elçi) olduğu vurgulanırken, Tevbe 59’da ganimet paylaştırmanın hoşnutsuzluğunu Allah kendi üzerine alıyor ve" Allah ve Rasulü" kalıbını devreye sokuyor. Çünkü Elçi Allah’ın ayeti Tevbe 60’a göre sadakayı bölüştürdü. Sırf bu ayetteki incelik bile Muhammed'in Kur'an'ı yazmadığının delilidir. İşte Tevbe 60:
 

Zekatlar yalnızca yoksullara ve düşkünlere, bu işi yapan görevlilere ve kalpleri kazanılacak kimselere, özgürlükleri elinden alınanlar (köleler) ve borç yükü altında ezilenler için, Allah yolunda gösterilen her türlü faaliyet ve yolda kalmışlar için verilir: Bu Allah’ın koyduğu kuraldır (TEVBE 60)

Bu kalıp Nisa suresinde de geçer. İşte ayet:
 

Ve her kim Allah’a ve peygamberine hicret etmek üzere evinden çıkar da… (NİSA 100)

Burada bahsi geçenkonu  bir kısım insanın Allah’a bir kısmının da Elçi’ye mi hicret edeceği? Allah’ın mekânı var mı ki onun yanına hicret edebilelim? Allah ve Rasulüne/Elçisine hicret etmek iki ayrı kavram mı? Yoksa aynı şey mi? Allah’ın bildirdiği vahyi Elçinin bize tebliğ etmesi Allah ve Rasulü kalıbının açıklamasıdır.
 

Siz Ey iman edenler! Allah’a ve O’nun Elçisi’ne bağlılığınızı gösterin; (O’nun mesajını) işittiğiniz halde o’ndan yüz çevirmeyin! (ENFAL 20)

Yukarıdaki ayete son derece dikkatli bakın. Ayet Allah’a ve elçisine itaat edin diyorken devamında “o’ndan yüz çevirmeyin” diye sonlanıyor. Yani tekil zamir olan “O” kullanılıyor. Halbuki Allah ve elçisi iki ayrı kavram olsaydı çoğul zamir olan “onlardan yüz çevirmeyin” demesi gerekirdi. Elçiye itaat onun kişisel görüşlerine itaat değildir. Elçiye itaat elçiyi gönderene itaattir. Bu da elçinin Allah’tan alıp bize tebliğ ettiği Kur’an’a uymak ile olur. Zaten Kur’an kavram olarak ‘’Muhammed’e itaat’’ ifadesini değil, görevinden dolayı ‘’Elçiye itaat’’ ifadesini kullanıyor. Bu kavramlara dikkat edilmelidir. Allah gerçekten kelimelerini özenle seçmiştir. Dini noktada "Muhammed'e itaat" değil "elçiye itaat" kavramının seçilmesi mükemmel bir inceliktir. Dini noktada Muhammed'in bir hükmü olamaz elçinin olur. Elçi'de kendi heva ve hevesinden konuşmaz onu gönderen Allah adına konuşur.

İddia 8  Peygamberin Vahiy dışında bir bilgi kaynağı daha vardı. Bu yüzden hadislere muhtacız.

Bu iddiayı 5. Madde de cevapladım . Ancak bir şeyler daha eklemek istiyorum. Ahzab 53’te
 

Dahası sizin ne Allah Rasulünü üzmeniz, ne de ölümünden sonra onun eşleriyle evlenmeniz ebediyyen helal değildir: Çünkü bütün bunlar Allah katında zaten çok büyük bir vebaldir (AHZAB 53)

Yukarıdaki ayeti çoğu insan anlamakta zorlanıyor. Çünkü hükmü sadece 20 yıl- 30 yıl arası geçerli olacak bu hüküm niçin Kur’an vahyiyle Muhammed peygambere bildirildi? Peygamber, Kur’an dışında Allah ile iletişime geçebiliyorsa pekâlâ bu hükmü oradan alabilirdi?  1400 yıl önce vefat etmiş eşleri ile ilgili uygulanabilirliği çok kısa olan bu hükmü Kur’an niçin ölümsüzleştirdi? Aslında bu tür ayetlerin niçin kur’an’da olduğunu hiç anlayamıyordum. Çünkü Kur’an evrenseldi ve bu ayetler buna uymuyordu. Şimdi anlıyorum ki bu ayetler peygamberin Kur’an dışında vahiy alamadığını ve Allah’ın sadece Kur’an aracılığı ile Nebi ile iletişime geçtiğini bize kanıtlamak için. Çünkü Müslüman olma iddiasında olan insanların Hz. Muhammed'in hayatını tahrif edeceklerini Allah biliyordu. Bizim tekrar Peygamberimizin yolunu bulmamızı sağlayan ipuçları Kur’an’a yerleştirildi. Elbet tek açıklaması bu değildir ayetlerin.

Ayrıca Uhud savaşında peygamberimiz neredeyse öldürülüyordu. Sahabe denilen kişiler ganimet için hakim tepeyi terk ettikleri için. Peygamberin farklı bir vahiy kaynağı olsaydı derhal uyarılırdı. Ancak vahiy inmiyor vahiy inmeyince peygamber de öğrenemiyor. Bu da farklı bir vahiy kanalının olmadığının delili.

İddia 9: Hikmet, Kur’an’dan ayrı bir şeydir. Hikmet aynen Kur’an gibi Peygamberimize vahyedilmiştir. Peygamberimize Kur’an’dan ayrı, Kur’an’ın içinde olmayan vahiyler de inmiştir. Bunun adı vahy-i gayri metluv’dur. “Bana Kur’an’ın misli kadar daha hüküm verildi. “ (Ahmed b. Hanbel) Hadisi de buna delildir.

Şimdi bu iddianın sebebi Kur’an’daki bazı ayetlerdir. Hemen ayeti görelim:
 

Allah sana kitap ve hikmet indirdi (NİSA 113)

Hikmet ha-ke-me kökünden türemiştir. “At’ın ağzına vurulan gem” anlamına gelir. Gem At’a gideceği yönü vermek için kullanılan demir parçadır. Hikmet’in diğer anlamı bilgeliktir. Yani anlayacağınız üzerine doğru yolu bulmamız için Allah’ın bize verdiği bilgeliktir. Yukarıdaki ayette kitap Kur’an’dır, Hikmet ise hadistir deniliyor. Ancak bu Kur’an’a uymayan bir iddiadır.
 

Sana bu okuduklarımız, ayetlerden ve HİKMETLİ mesajdandır. (ALİ İMRAN 58)

Bu (kitap), üstün bir hikmettir; ancak uyarılar yarar sağlamıyor. (KAMER 5)

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi hikmet Kur’an’dır. Kur’an’ın bir özelliğidir. Bunun için sağlam bir delil daha verelim.
 

Allah’ın ayetlerini hafife almayın! Allah’ın size olan nimetlerini, size öğüt vermek için size indirdiği vahyi ve hikmeti hatırlayın ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! İyi bilin ki Allah her şeyin aslını bilir (BAKARA 231)

Şimdi bu ayeti arapça inceleyeceğiz. Dilin grameri gerçeği ortaya çıkarsın. “ve mâ enzele aleykum minel kitâbi vel hikmeti yeızukum bihi…” anlamı “ve size onunla öğüt alacağınız kitap ve hikmeti” şimdi eğer vahiy ve hikmet farklı kaynaklar olsaydı burada “yeızukum bihi” değil “yeızukum bihima” şeklinde gelirdi. Ne demek bu? Yanisi şu arkadaşlar: “ve size onunla öğüt alacağınız kitap ve hikmeti“ cümlesindeki “onunla” tekil ifadesi gelmezdi bunun yerine “onlarla” veya “o ikisiyle” ifadesi gelmesi gerekirdi. Yani cümlenin şöyle olması beklenirdi:”Ve size o ikisiyle öğüt alacağınız kitap ve hikmeti” Sonuç olarak hikmet Kur’an’ın bir özelliğidir. Bilinçtir, bilgeliktir, Kur’an ile doğru hüküm verme kabiliyetidir.
 

İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir. Eğer şu halk, bunları inkâr ederse, biz onların yerine inkâr etmeyecek bir toplumu geçiririz.  (ENAM 89)

Yukardaki ayet, 18 elçinin ismini andıktan hemen sonra hepsine hikmet verildiğini belirtiyor. Hikmetin hadislerde olduğunu iddia edenler, neden diğer elçilerin de hikmetlerini/hadislerini aramıyorlar?

İddia 10: “Doğrusu Allah Rasülü sizler için, Allah’a ait ve ahiret gününü umut besleyen ve Allah’ı sürekli hatırda tutan herkes için güzel bir örnek teşkil eder” (AHZAB 21) Bu ayet tartışılmaz bir şekilde hadisleri işaret ediyor.

Bu ayet çok istismar ediliyor. Peki bu ayette bahsedilen örnekliğin hadis olduğunu nereden çıkarıyoruz? Kur’an’dan  bahsediyor olmasın! Peygamberin dini konularda nasıl davrandığı Kur’an’da belirtilmiştir. Onun Kur’an’da anlatılan kişiliği örnek alınmalıdır. Şöyle düşünün madem peygamber’in hadisleri ile onu örnek alacağız o halde Allah çoğu insana zulmetti. Çünkü peygamber ile Buhari arasında geçen 200 yıl boyunca Müslümanların çoğu pek hadis bilmiyordu. Çünkü hepsi derlenmiş değildi. 200 yıllık boşlukta insanlar bu örneklikten mahrum mu kaldı? Tabi ki hayır din ihtimallerin eline verilemez. Allah Rasulü örnek alın dedikten sonra onun dini noktada örnekliğini de Kur’an’a serpiştirmiştir. Delillerimizi sunmaya başlayalım.
 

İnkarda ısrar edenler, (yine) Sen Allah tarafından gönderilmiş değilsin diyecekler. Sen (de) de ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter; bir de ilahi mesajın bilgisini iyice sindirmiş kimseler (RAD 43)

Peygamberimize yukarıdaki ayette elçiliğinin kanıtının Kur’an’ı iyice sindirenler olduğunu ifade etmesi isteniyor. Yani Elçi kim sorusunun cevabı Kur’an’da var.
 

Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum... (YUNUS 15)

Bu ayet peygamberin sadece vahye uyduğunu gösteriyor. Rasulullah’ı örnek almak onunda uyduğu vahye uyarak mümkün olur. Elçi sadece vahye uyuyorsa ve bizden de elçiyi örnek almamız isteniyorsa o halde tıpkı onun gibi biz de sadece vahye uyarsak onu örnek almış oluruz. Peygamberi örnek almak isteyen hayatını Kur’an’a göre düzenler. Eğer peygamberi örnek almak onun canlı uygulamalarını (sünnetini) ve sözleri olduğu iddia edilen hadisler ise o halde Allah bize haksızlık etti. Biz Peygamberi görmedik. Onun canlı örnekliğine şahit olamadık. Bize kala kala hangisi sahih belli olmayan rivayetler. Bu mu yani? Allah dinini insanların doğru aktarma ihtimaline mi bıraktı? Asla! Bu doğru değil. Rasulü örnek al diyen Kur’an neyi örnek alacağımı da yazıyor. Yazmalıydı da. Aksi halde peygamberi görenler şanslı biz ise şansız olmuş olacaktık. Allah bir imtihan yaptığını söylüyor ancak peygamberi görenleri bu imtahanda on adım önde olacak bir avantaj mı sağlıyor? Asla, Asla Asla! Peygamberi canlı görmek bir avantaj olsaydı bu bize haksızlık olurdu. Bu yüzden peygamber Kur'an ile ölümsüzleştirilerek fırsat konusunda tüm Müslümanlar eşit koşullara sahip oldu. Şu ayete bakın
 

Doğrusu İbrahim’de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örneklik vardır. Hani onlar kendi kavimlerine şöyle demişlerdi:… (MÜMTEHİNE 4)

Bakın Hz. Muhammed için kullanılan ayetin aynısından İbrahim peygamber için de kullanılıyor? Niçin kimse İbrahim peygamberin hadislerinin peşine düşmüyor? Bu ikiyüzlülük değil mi? Kur’an “elçiler arasında fark gütmeyiz deyin” demiyor mu bize? İbrahim peygamberin hadisleri nerede? Onu örnek almak için uyduruk mitolojilere mi bakmalıyız? Tabii ki hayır. Allah İbrahim peygamber’de sizin için güzel bir örneklik var diyor ve hem bu ayetin devamında ve de Kur’an’da anlattığı kıssalar sayesinde İbrahim peygamberin hangi konuda örnekliğini alacağız bunu zaten veriyor. Bu yüzden Kur’an’ın tümüne hâkim olmak önemli. Hz. Muhammed’in örnekliği de aynı şekilde Kur’an’ın geneline serpiştirilmiştir. Peygamberin örnekliğini peygamberden 200 yıl sonra yazılmış hadis derlemelerinde değil Kur’an’da arayacağız. Allah peygamberi örnek alın dediği yıllarda ortada bir hadis kitabı yoktu. Biz hiç kafamızı kullanmayacak mıyız?

İddia 11 “Elçi size ne verdiyse onu alın, sizi neyden alıkoyduysa ondan da sakının” (haşr 7) tamamen hadis ve sünnetten bahsediyor. O zaman hadis ve geleneklerin bize öğrettiğini almalıyız, bize yasakladıklarından kaçınmalıyız.

Bu konuda da çoğu din adamı yalan söylüyor. Haşr 7’nin hadislerle yakından uzaktan alakası yoktur. Allah onların yalancı perçeminden yakalayacaktır. Bu ayet bağlamından koparılarak sahte bir algı oluşturuluyor. Ayetin tamamını verip bunları ifşa edeceğim:
 

Allah malum beldelerin sakinlerinden alıp iade ettiği tüm savaş gelirlerinin sorumluluğunu Rasulü’ne vermiştir. Artık (bu gelirler) Allah’a Rasulü’ne, (onun) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir: bunu böyle yaptık ki, servet (sırf) zengin sınıflarınız arasında dolaşan bir güç ve iktidar aracına dönüşmesin. İmdi Rasul size (ondan) ne (pay) verirse onu alın, ama size vermediği şeyde de ısrarcı olmayın: Allah’a karşı sorumlu davranın; unutmayın ki Allah cezası çetin olandır. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – HAŞR 7)

Ayete baktığınızda konunun ganimet paylaşımı olduğunu görürsünüz. Ne kadar alakasız olduğunu görmüş olmalısınız. Ancak diyelim ki dedikleri gibi bir ayet olsaydı yine de bundan hadis çıkmazdı. Sanki Kur’an’ı bizzat biz Allah’tan bizzat elden aldık da hadisleri peygamberden aldık gibi bir algı oluşturmuşlar. Halbuki biz Kur’an’ı Hz. Muhammed’den aldık. Vahiy Kur’an’ın dediği gibi Hz. Muhammed’in yüreğine indirilmiştir. O yüreğine inen ayetleri hadis/söz ile bize tebliğ etti ve vahiy katiplerine yazdırdı. Yani “Elçi size ne verdiyse onu alın, sizi neyden alıkoyduysa ondan da sakının” ayeti olsaydı biz bu ayetten elçinin bize vahiy adına verdiği her şeyi almamız gerektiğini anlardık. Çünkü Elçi bize vahyi ulaştırıyor. “Sizi neyden alıkoyduysa” cümlesinden ise vahiyle bize ne yasaklandıysa nebi de onu bize bildirecekti ve bizde elçinin bildirdikleri üzerinden vahyin yasağına uyacaktık.

İddia 12 Nisa 65 belirtildiği gibi insanlar Allah’ın elçisini aralarındaki anlaşmazlıklarda hakem kabul etmedikçe ve onun kararlarına içten bir şekilde uymadıkça inanmış sayılmayacaklardır. Bu ayette Hadislerin önemini vurguluyor.

Bu konuda da yanlış bir mantık kuruluyor. Şimdi Ayeti verelim önce:
 

Ama hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında tartıştıkları her konuda seni hakem yapmadıkça, sonra da senin hükmüne içlerinde hiçbir tereddüt taşımaksızın tam bir teslimiyetle uymadıkça iman etmiş sayılmazlar (NİSA 65)

Peki, elçi insanlar arasında nasıl hakemlik yapacaktı? Kendi kişisel  fikri doğrultusunda mı karar verir? Kur’an buna cevap verir:
 

Ve sen aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet! Onların keyfi yargılarına da uyma! Allah’ın sana gönderdiklerinden bir kısmında seni yanıltmalarından sakın! (MAİDE 49)

Yukarıdaki ayet olayı  açıkça ortaya çıkarıyor. Elçi kişisel fikrine göre değil Kur’an’a göre hüküm veriyordu. Peygamberin kendi hükmü olamaz dini açıdan. O da dini konularda Kur’an’a bakıp hüküm veriyordu. Bu ayette bizimde Elçi gibi hüküm çıkarırken Kur’an’a bakmamızı ve Allah’ın hükmünü uygulamamızı öğütlüyor. İşte bu ayet Kur’an’ın kuran ile tefsirine mükemmel bir örnektir. Kur’an’ı anlamadaki metodumuz bu olmalıdır. Nisa 64’dü tefsir eden diğer ayet ise Nahl 64’tür.
 

Biz sana ilahi mesajı, sadece üzerinde anlaşmazlığa düştükleri (inançla ilgili) meselelerin çözümlerini kendilerine sunasın, inanıp güvenecek bir topluluk için de bir yol haritası ve bir rahmet olsun diye indirdik (NAHL 64)

Bu ayette bize gösteriyor ki peygamber sıkıntılarla ilgili çözüm üretirken yani hüküm verirken ilahi mesajdan yardım alıyor. Yani Elçinin hükümlerini hadis kitaplarında değil Kur’an’da aramalıyız. Kur’an’ı Kur’an ile tefsir etme metodunu 1400 yıllık acılı ve sancılı süreçlerden sonra bulduk. Tecrübe ve birikimlerimiz gösterdi ki biz peygamberimizden bile daha gerideyiz. Çünkü peygamberimiz ve sahabeler Kur’an’ı Kur’an ile tefsir ediyorlardı. Olay bu kadar basitti. Kur’an bu kadar basitti. Din bu kadar basitti. Peygamberimizin vefatından sonra o kadar dine zam yapıldı ki daha yeni yeni onun metodunu kavrayabildik. Kur’an’ı fıkıh ile, hadis ile bilmem bin tane tuhaf ilimle tefsir etmeye çalıştığımız için yaşanamayacak bir din ortaya çıktı. Her gün Müslümanlığı eskilerin safsataları olarak görüp ateist ve deist olanların sayısı artıyor. Emin olun Allah o, İslam’dan çıkan insandan daha çok İslam’ı anlaşılamayacak, hikayelerle doldurulmuş bir din haline getirip İslam ile insan arasına engel koyan Müslümanları suçlayacak. Kur’an’ı hadislerle tefsir etmek Kur’an’ı anlamamamıza sebep oluyor. Günümüze taşıyamamamıza sebep oluyor.
 

İddia 13 : Kur’an’ı anlamak için ayetlerin iniş sebeplerini bilmeliyiz (Esbab-ı Nüzul) Ayetin nasıl bir tarihsel arka planı olduğunu bilmezsek Kur’an’ı anlayamayız.

Bu mantık aslında kendi içinde tutarlı değildir. Çünkü Kur’an 6236 ayetten oluşuyor ve nüzul sebebini bildiğimiz ayet sayısı sadece 500’dür. Ayrıca bunlar arasında birbirleriyle çelişenleri de çıkarırsak sayı iyice azalacaktır. Rivayet kültürüyle gelmişlerdir. Peygamberimiz ihtiyaç duymamış olacak ki iniş sebeplerini kaydettirmemiş. Kur’an uyarıları sadece belli bir zaman ve mekana hitap etmez. Kur’an her dönem uygulanması gereken değişmez prensipleri verir. Bu iddia Kur’an’ı 1400 yıl öncesinde belli bir zamana ve mekana hapsetmekten başka işe yaramaz. Ayrıca Kur’an’ı varsayımlara bağlamaya sebep olacaktır. Kur’an’ı sebebi nüzul ihtiyacı ile temellendirmek Kur’an’ı çağımıza taşımayı engelliyor. Müslüman dindarlara bakınca insan kendini 1400 yıl öncesinde hissediyor. Bunun sebebi Kur’an’ı anlamayı 1400 yıl öncesine hapsetmiş olmalarıdır. Günümüze bir sunumu olmayan evrensel olmayan bir metin elde edilmiş oluyor. Halbuki bu ayetlerin sebebi ne olursa olsun. Bu o dönemi ilgilendirir. Kur’an ise canlı bir mesajdır. Her çağa yeniden iner ve o çağın koşullarına cevap verir. Bu yüzden esnektir ayetler.

Siz sebebi nüzulünü öğrendiğinizde o ayeti çağımıza taşıyamıyorsunuz. Örnek vereyim. Kur’an din, mezhep, meşrep, ırk ayrımı yapmadan tüm insanlara “Atalarınızın dinini terk edin” diyor. Ancak siz bunun sebebi nüzulünü öğrendiğinizde bu Mekkeli müşriklere inmiş deyip ayeti üzerinize almıyorsunuz. Gerçekten durum böyle. Müslümanlar Kur’an’da olumsuz olan hiçbir ayeti kendi üzerlerine almıyorlar. Ya müşrikler için, ya Yahudiler için ya da münafıklar için indiğini düşündükleri için toptan o ayetleri sadece okumak için okuyorlar. Ama nerede cennet vadi varsa nerede güzel bir ayet varsa Müslümanlar hemen benden bahsediyor havasına giriyor. Halbuki ayet açık. Sebebi nüzul hikayesini bilmese Kur’an’ı günümüze taşıyacak ve “Atalarınızın dinini terk edin” ayetini daha sağlıklı yorumlayacak ve bu ayetle bağnazlığın kınandığını, körü körüne taklitin kınandığını, dinin anne den oğula geçmediğini dinin seçilmesi gereken bir olgu olduğunu anlayacak.Kur'an evrenseldir diyor ama kötü ayetler, olumsuz ayetlerin hepsi 1400 yıl önce yaşayan mekkeli müşriklerden bahsediyor ona göre.

Hadi diyelim sebebi nüzulü kabul ettim. Çelişkili olanları da kabul ettim. Madem sebebi nüzul olmadan anlaşılamıyor Kur’an ve biz 500 ayetin iniş sebebini biliyorsak Peki, geriye kalan 5736 ayeti nasıl anlayacağız? Eğer bu bilgi bize lazım ise biz sonsuza dek kur'an'ı anlayamayacağız. Bu bilgi bize lazım olsaydı Allah kendi peygamberine not ettirmez miydi? Niçin Allah, dininin ileriki dönemlere sağlam ulaşması konusunda işini şansa bıraktığını düşünüyorsunuz? Bu ne biçim Müslümanlık gerçekten anlamıyorum.
 

İddia 14: Peygamberimizin görevlerinden birisi de Kur'an-ı Kerim'i sözlü ve uygulamalı olarak açıkça ortaya koymaktır. O, müminler tarafından anlaşılamayan ayetlere, kavramlara ve konulara açıklık getirmiştir. Uygulamalarıyla da bizlere örnek olmuştur. Kur’an’ın açıklayıcısı Muhammed Peygamber’dir. Kur’an, hadisler tarafından açıklanmıştır. Çünkü her şeyin sadece Kur’an’da açıklanması imkânsızdır. Kur’an’ı tefsir eden peygamberimizdir.

Yıllarca bende böyle inandım. Çünkü gerçekten o kadar bilgi kirliliği var ki görüyorsunuz ama hakikate kör oluyorsunuz. Duyuyorsunuz ama hakikate sağır oluyorsunuz. Bu tarihi hatalı fikri Kur’an çürütüyor. Ancak biz Kur’an’ı okuyor ama görmüyoruz. Ya da görmek istememişiz. Bu kısmı maddeler halinde açıklayacağım.

1.  Kur’an bu dini açıklayanın Muhammed peygamber değil bizzat kendisi olduğunu defaatle belirtiyor.
 

Ve doğrusu Biz bu Kur’an’ı ders alınsın diye kolaylaştırdık: öyleyse yok mudur ders alan? (KAMER 17,22,32,40)

Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken ben O’nun dışında bir hakeme mi başvurayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, Kur’an’ın gerçeğe dayalı olarak Allah tarafından indirildiğini bilirler. O halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma. (FİZİLALİL KUR’AN MEALİ - EN’AM 114)

Bak iyice kavrayıp anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz (EN’AM 65)

Yukarıdaki ayetler gibi onlarcası var. Kur’an kendisinin kendisini açıkladığını söylüyor. Yani Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edin. Bu sizin bildiğiniz kitaplara benzemez. Bu ilahi bir tasarım diyordu. Ama  Kur’an’ı duyamıyordum. Bu metodu anlayacağıma bende Kur’an’ı anlamak için yüzlerce ilim ve binlerce külliyat okumam gerektiğini sanıyordum. Ama şimdi anlıyorum ki Allah adildir. 1400 yıl önce bu kitabı gönderdiği insanların elinde sadece Kur’an vardı. Ne hadis, ne fıkıh, ne ilmihal, ne tefsir serileri. Sadece bu kitabı okudular ve anladılar. Çoğu bizim kadar birikimli ve  donanımlı da değildi. Ama biz binlerce külliyatın içinde kaybolmuş halde bir türlü bu Kur’an’ı onlar gibi anlayamıyoruz. Sebebi çok açık. Biz Kur’an’ı bırakalı yüzlerce yıl olmuş. Din tüccarları siz Kur’an’ı anlamazsınız diyor. Çünkü kendi mesleklerini koruyorlar. Din halkın ulaştığı bir yerde olursa adam ne satacak? Kur’an’ı hadisle değil de yine Kur’an’la tefsir etti Rasulullah. Buna kanıt En’am 105’tir.
 

İşte böylece Biz, mesajlarımzı çok boyutlu olarak dile getiriyoruz ki Sen dersini almışsın! Desinler, dahası öğrenmeye gönüllü bir topluluğa onu açıklayabilelim. (EN’AM 105)

Hatta Rasulullah dahil tüm Müslümanların Kur’an’ı Kur’an ile açıklaması gerektiğine keskin bir kanıt var. O da Furkan suresi 32 ve 33. İşte Kur’an’ı ihtilaflı beşer sözleriyle açıklamayı reddeden ayetler:
 

Bir de inkarda ısrar edenler ki: Kur’an ona topyekûn indirilseydi ya! İşte Biz, bütünü oluşturan parçaları ait oldukları yere biri diğerini açıklayacak şekilde yerleştirerek, onunla senin iç dünyanı inşa edip pekiştirelim diye böyle yaptık. (FURKAN 32)

Furkan 32 Kur’an niçin toptan inmedi sorusunun yanıtıdır. Çünkü Kur’an kendi kendini tefsir edecek şekilde dizayn edilmiştir. Hayata bir sunumu olması için parça parça indirildi ki biriyle diğerini açıklayalım. Bu ayet bana yeni indi desem yeridir. Eğer Kur'an'ı tefsir eden peygamberimiz olsaydı bu bize haksızlık olacaktı. Çünkü peygamberin tefsiri diye bir kaynak yok. Ayrıca böyle bir şey olsaydı Kur'an çağımıza göre yeniden yorumlanamayacaktı. Bizi 1400 yıl önceye hapsedecekti. Kim Kur'an'ı bu çağa taşımaya kalksa peygamberden daha mı iyi biliyorsun. Sen peygamber düşmanı bir kafirsin sözlerini işitecekti.
 

İmdi, onlar senin karşına hangi temsili anlatım tarzıyla çıkarlarsa çıksınlar, kesinlikle Biz sana o konudaki gerçeği ve en doğru açıklamayı getiririz. (FURKAN 33)

Bakın Kur’an’ı açıklama işini Allah yine Kur’an’a verdiğini söylüyor bu ayette. Allah burada en doğru açıklamayı sana öğretiriz sende onlara açıklarsın deseydi kabul ederdim peygamberin Kur’an’ı tefsir eden ve açıklayan merci olduğunu. Ancak hayır! Tefsir ve açıklama görevi de zaten bizzat Kur’an’ın kendisinde. Kur’an’ı Allah açıklıyor hadis kitapları değil. Böylece peygamberi görme şerefine nail olamayan bizler dinimizi tastamam öğrenecek bir sistemle şerefleniyoruz. Allah Kur'an'ı Kur'an ile tefsir sistemini bırakarak dini insanların vicdanına ve ellerine bırakmayarak korumuştur.

2.  Kur’an ayrıntılı bir kitap olduğunu belirtiyor onlarca ayette. Aynı zamanda detaylandırıldığına dair de sürüyle ayet var.
 

Elif Lam Ra. (Bu) öyle bir kitaptır ki, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar (Allah) tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış ve sonra da DETAYLANMIŞTIR. (HUD 1)

Ayrıca Kur’an’da yaklaşık 39 ayet bu Kur’an’ın ayrıntılı ve detaylı olduğundan bahseder :22:99, 6:38, 6:114, 6:119, 6:126, 6:154, 7:32, 10:15, 10:37, 12:1, 12:111, 13:2, 15:1, 17:12, 19:73, 19:97, 22:16, 22:72, 24:1, 24:34, 54:17, 24:46, 54:22, 27:1, 54:40, 28:2, 57:9, 29:49, 58:5, 30:28, 65:11, 36:69, 16:89, 43:2, 6:145, 44:5-8, 17:39, 46:7, 43:36. Yani Kur’an’ı Allah detaylandırmıştır hadis kitapları değil.

3. Kur’an’ın müfessiri Allah’tır Hz. Muhammed değil. Bunu da Kur’an söylüyor
 

Rahman?... (1) Kur’an’ı o öğretti (2) (RAHMAN 1,2)

Onu (Kur’an’ı) aceleye getirip dilini oynatma. Onu toplamak da okutmak da bize düşer. O halde, biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak da bizim işimiz olacak (KIYAME 16,17,18,19)

Bu ayetlerden sonra söze ne hacet. Kur’an’ı açıklama görevinin Rasulullah’ın değil bizzat Allah’ın olduğunu dile getiren ayet hadislere değil Kur’an’a bakmamızı istiyor. Allah’ın herhangi bir kulu Kur’an’ın açıklayıcısı ve tefsircisi olamaz. Allah bize konuşmayı ve düşünmeyi öğretendir. Allah’ın kelimelerle anlattığı kitabı (Kur’an’ı) kapalı ve açıklamaya muhtaç olarak niteleyip, insanların kelimelerle anlattıklarının (hadislerin) daha açıklayıcı ve daha detaylı olduğu iddia edilemez. Bilgilerimiz bazı ayetleri okuduğumuzda anlamak için yetersiz olabilir. Hatta bazı ayetleri anlamak için bilimin ilerlemesi bile gerekebilir (örnek Alak: 1 ve Zariyat 47. Ayetler). Bu Kur’an’daki ayetlerin kapalı olduğu anlamına gelmez, ayetleri anlamak için zamanının gelmesi gerektiğini gösterir. (AHMET MURAT SAĞLAM, NEDEN YALNIZ KUR’AN)
 
4.  Dini noktada Kur’an her şeyi açıklıyor mu?

Evet Allah’ın bizden istediği her şeyi açıklıyor ama Kur’an Müslümanlara yeterli gelmiyor. Kur’an’ın beşer sözüne muhtaç kalmadan inanç noktasında her şeyi açıkladığını ifade eden ayeti:
 

Her topluluk içinden, kendilerine karşı bir tanık gönderdiğimiz, şunlara karşı da seni tanık olarak getirdiğimiz gün... Biz sana bu kitabı,(din ile ilgili) her şeyi açıklayan, bir yol gösterici, bir rahmet ve Müslümanlara bir müjde olarak indirdik. (NAHL 89)

Nahl 89 Kur’an’ı açıklayanın hadisler olduğu tezini çürütür.Kur’an din için gerekli her şeyi içerdiğini şu ayetlerde vurgular: 16;89, 12;111, 6;115, 6;38, 6;114, 41;3, 6;126, 11;1, 3;118 vs.. Müslümanlar bu noktada saçmalama ve sulandırma işine gidebiliyor. Sadece 4 yiyeceğin haram edilmesi adamı kesmiyor. İşte Allah’ın bu tipleri azarladığı ayet:
 

Siz ey iman edenler! Açıklanması halinde sizi zora sokabilecek şeyler hakkında soru sormayın! Nitekim Kur’an iniyorken onlar hakkında soru sorarsanız size açıklarız. (Açıklanmadığına göre) Allah onlarla sizi mükellef tutmamıştır (MAİDE 101)

Bu ayet dinin basitliğini kabul edemeyen zihinlere gönderilmiştir. Bu tiplerin ne sorduğunu tahmin edebiliyorum. Çünkü bu tipler bugün de var yarın da olacak. Yok oje abdesti bozar mı, yok sakız orucu bozar mı, yok saç boyatmak haram mı gibi dini sulandıran sorular sormuşlardır. Allah da böyle bir ayet olmadığına göre böyle bir yasak da yok diyor. Ama adam tatmin olamıyor. Her şeyin haram olmasını isteyen bu tipler yaşadı hep toplumumuzda. O tipleri hiç sevmedim zaten. Emin olun her şey yasaklı olsa ilk bu tipler yasağı çiğner. Allah bile dini detaylara girmeyin demek zorunda kalıyor bu radikal, sulandırıcı dindarlara smiley 

Bugün Allah’ın yüzü aşmayacak emir ve yasağını 2 milyona çıkaran zihniyet de bu soruyu soranların devamı. Futbol ve diğer sporlar haram mı?, Uzaya çıkmak helal mi?, Domates yemek helal mi?, Ramazanda sakız çiğnemek helal mi? Bunlara benzer sürüyle soru sorulabilir. Hadis taraftarları, Kur’an’ı yetersiz çıkarmak için bu türden sorular sorarak, cevaplarının Kur’an’da olmadığı söyleyip, Kur’an’ın yetersiz olduğuna hükmederler. Peki, yukarıdaki gibi hadislerde de olmayan hükümleri gördüğünüzde, neden aynı şekilde hadislerin de yetersiz olduğuna hükmedip, tutarlı olmuyorsunuz? Bir şey dinde açıklanmadıysa o helaldir. Bu kadar basit.

5.  Peki, Peygamberimizin görevi ne?

Bu konuda Kur’an konuşsun.
 

… Yüz çevirirseniz bilesiniz ki elçimize düşen görev, açıkça bildirmektir. (MAİDE 92)

… Yüz çevirirseniz, elçimizin görevi açıkça bildirmekten ibarettir. (Teğabun 12)

Onlara söz verilenlerin bir kısmını sana göstersek de, senin canını alsak da, sana düşen görev bildirmektir. Hesap ise bize düşer.(RAD 40)

Yalanlarsanız, sizden önceki toplumlar da yalanlamışlardı. Elçinin görevi ancak açıkça bildirmektir.(ANKEBUT 18)

 De ki, "ALLAH'a ve elçiye uyunuz. Reddederseniz, o kendi görevinden sorumludur, siz de kendi görevinizden sorumlusunuz. Ona uyarsanız, doğruyu bulursunuz. Elçinin tek görevi, mesajı açıkça bildirmekten ibarettir. (NUR 54)

Bunun gibi onlarca ayet yazılabilir. Elçinin görevi mesajı bize iletmektir. Hatta şu ayete bakın:
 

Şu halde sen, Benim tehditlerimden korkanları bu Kur’an aracılığıyla uyarmaya devam et! (KAF 45)

Baksanıza elçinin uyarı yaparken bile kendi hadisler/sözleri ile değil Kur’an’la uyarması isteniyor.
 

Bakara 219: Sana sarhoş edicilerden ve kumardan sorarlar: “O ikisinde büyük bir günah ve insanlar için yararlar var; ancak günahları yararlarından daha büyüktür” de. Ayrıca, sadaka olarak neyi vereceklerini senden sorarlar: “Artanı” de. ALLAH ayetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz

Bakara 220: Bu dünya ve ahiret hakkında... Sana bir de yetimler hakkında sorarlar: De ki, “Onları erdemli kişiler olarak yetiştirmeniz en büyük iyiliktir. Mallarını mallarınıza katarsanız aile bireyiniz olurlar.” ALLAH bozanı düzeltenden ayırt etmesini bilir. ALLAH dileseydi sizi zora sokardı. ALLAH güçlüdür, bilgedir.

Bakara 222: Sana aybaşı halini sorarlar, De ki: “O bir rahatsızlıktır. Aybaşı halinde olan kadınlarla cinsel ilişkiye girmeyin ve ondan kurtuluncaya kadar onlara yaklaşmayın. Kurtuldukları zaman ALLAH'ın size uygun gördüğü yerden onlarla cinsel ilişkide bulunun. ALLAH yönelenleri sever, arınanları sever.”

Yukardaki ayetler çok net bir şekilde soruların cevaplarını Allah’ın verdiğini gösteriyor. Yani bir soru sorulduğunda bu cevap elçiden değil, Allah’tan geliyor. Böylece Muhammed Peygamber sorulan sorunun AÇIKLAYICISI DEĞİL, cevabın İLETİCİSİ olmuş oluyor.
 
Kıyamet günü sadece Kur’an’dan hesaba çekileceğiz. “Bu, sana ve halkına bir mesajdır; ondan sorulacaksınız.” (ZUHRUF 44)

Ben hadis taraftarlarının neredeyse tüm sorularını yanıtladım. Niçin sadece Kur’an dediğimizi ifade etmeye ve onları Sünniliği, mezhepçiliği terketmeye çağırıyorum. Tekrar Kur’an’ın etrafında birleşelim. Tek olalım, yek olalım. Zira bu siteyi açtığımda ben bir sünniydim ve hadis taraftarıydım. Ben Allah’a teslim oldum. Şimdi de ben Hadis olmazsa İslam olmaz diyenlere sorular soracağım.

1. Peygamber niçin Kur’an’ı kayda geçirdiği gibi çok ihtiyacımız olan hadisleri kayda geçirmedi? Hadi o size göre bunu düşünemedi Allah da mı düşünemedi?
2. Ayetlerin iniş sebebini peygamber niçin yazdırmadı? Madem onları bilmezsek Kur’an’ı anlayamayız niçin önlem almadı?
3. Hadis ve iniş sebeplerini dört halife niçin kayda geçirmedi? Hatta Ömer döneminde kimsenin hadis nakledemediğini net olarak biliyoruz. Tabi diğer halifelerden tam emin olmasak bile karşı olduklarına dair hadis kitaplarınızda rivayetler var bunu nasıl açıklıyorsunuz?
4. Peygamberi canlı olarak görmememiz ve onun sünnetini en sahih şekilde görmememiz ve onun Kur'an tefsirini bilmememiz Allah tarafından bize yapılan haksızlık değil mi?
5. Eğer hadislere inanıyorsanız aşağıdaki hadis ve rivayetleri nasıl açıklıyorsunuz?
 

Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “Yazdığınız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz hadisler” dedik. Hz. Peygamber, “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.” (El-Hatib, Takyid, 33)

Benden bir şey yazmayın, benden Kur’an dışında bir şey yazan onu yok etsin. (Sahih-i Müslim c.4, sayfa 97; Sünen-i Darimi c.1, sayfa 119; Sünen-i Ahmed b. Hanbel c.3, sayfa 182)

Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin ver-medi. (Tirmizi, es-Sünen, K. İlm, sayfa 11)

Din konusundaki ihtilaflarda size Kur’an yeterlidir. (5324 - Buha-ri-Müslim-Nesai), (4727 - Muvatta-Müslim), (5406 - Buhari-Müslim)

Hz. Osman çok hadis nakletmelerinden dolayı Ebu Hureyre’yi Devş dağlarına göndermekle,Kab’ı da Kırede dağlarına sürgün etmekle tehdit etmiştir. (Tahzırul Havas 10b.)

Şeddad, İbni Abbas’a “Hz. Peygamber bir şey bıraktı mı?” diye sordu. O da “Sadece Kuran’ın iki kapağı arasında olanları bıraktı.” cevabını verdi. (Buhari, K. Fezailul Kuran; Müslim, K Fezailus Sahabe; Ebu Davud, K. Fiten; Tırmizi K. Fiten)

Hz. Ali minberden şu hutbeyi veriyordu: “Yanında hadis sayfaları bulunanlar gidip onları yok etsinler. Zira halkı helak eden olay, alimlerin naklettikleri hadislere uyarak Kuran’ı terk etmeleridir.” (İbni Abdül Berr, Camiul Beyanil İlm)

Ebu Bekir, Peygamberimiz’in vefatından sonra halkı toplamış ve onlara şöyle demiştir: “Sizler Allah’ın elçisinden farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler daha büyük anlaşmazlıklara düşecektir. Allah’ın elçisinden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis nakletmenizi isteyenlere deyiniz ki: İşte Allah’ın Kitabı aramızda, onun helalini helal kılın, haramını haram görün.” (Zehebi, TezkiratulHuffaz 1/3; Buhari l.cilt)

6. Madem hadisler Kur’an’ın açıklamasıdır Bazı surelerin başında geçen Hurufu Mukattaa (Elif-Lam-Mim vs..) harflerinin anlamı nedir?
7. Madem hadisler Kur’an’ın açıklamasıdır. Kur’an’da geçen orta namaz nedir? Hadis ve rivayetlere göre sabah namazı, bazı rivayetlere göre öğlen, ikindi, akşam, vitir, Cuma , bazı rivayetlere göre ise bayram namazı olduğunu söyleyenler var. Bu Nasıl Kur’an açıklaması oluyor?
8. Ali imran 7. Ayet’e doğru tefsir verebilmek için noktanın cümlenin neresine geleceği tartışmalıdır. Madem hadis Kur’an’ın açıklamasıdır? Noktanın nereye konacağını ve ayetin doğru tefsirini gösteren hadis nerededir?
9. Kur’an’da peygamberin sözlerini takip etmemizi söyleyen niçin tek bir emir bile yoktur?
10. Yüz bine yakın kişinin dinlediği veda hutbesi bile 3 farklı şekilde günümüze ulaştı? Bunun anlamı nedir?
11. Kur'an'da 30 yerde La İlahe İllallah geçtiği halde Niçin Muhammedun Rasulullah ile devam etmiyor? Tek bir Yerde bile "La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah" ifadesi geçmez. Bunun sebebi nedir? Allah'ı tek başına anmamız sizi rahatsız mı ediyor?
 

 Ve Allah ne zaman tek başına anılsa, öteki dünyaya inanmayanların kalpleri keskin bir nefretle dolar. Halbuki O'nun yanısıra başka güçler de anıldığı zaman hemen neşelenirler (ZÜMER 45)


Sonuç olarak: din, kişi veya mezhebe göre değişmeyen net bir tanım içermek zorundadır!! Din kolay olmak zorundadır. Kur’an dinin TEK kaynağı olarak belirlendiğinde ise tüm problemler minimize edilecektir. Yüzlerce mezhep , Sünnilik ve Şiilik yok olup yeniden tek bir ümmet olacağız. Aramızda çok küçük ihtilaflar hariç yeniden tevhid bayrağının altında diğer toplumlara örnek bir toplum olabileceğiz.

Bu yazıyı yazmamı sağlayacak bilinci bana kazandıran ve aynı zamanda kaynak olarak bilgilerini aldığım Mustafa İSLAMOĞLU’na, Mehmet OKUYAN’a, Emre DORMAN’a, Caner TASLAMAN’a, Edip YÜKSEL’e, Gürkan ENGİN’e, Ahmet Murat SAĞLAM’a ve Sonia CİHANGİR’e sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim
 
Görüntülenme 3,251
Yayın 14 Kasım 2017

Birkaç insandan böyle bir iddia işittim. Bu iddianın Kur’an’i bir zemini olmadığını ise bu yazımda belirtmek istedim. Şimdi iddia şu: İbrahim peygamber gökyüzüne bakarak ay, yıldız ve güneş’in Tanrı olamayacağını ve gerçek Tanrı'nın Allah olduğunu akıl yürüterek buldu. Şimdi bu iddiaya cevabı ayetler ile birlikte verelim:--
 

Hani bir zamanlar İbrahim babası Azer’e demişti ki:  “Sen putları mı ilah ediniyorsun? Görüyorum ki, sen ve toplumun apaçık bir sapıklık içindesiniz!” (74) İşte böylece biz, İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığı hakkında bir bakış açısı kazandırdık ki, kalben mutmain kimselerden olsun (75) Ve gece karardığında bir yıldız gördü ve haykırdı: “Benim rabbim bu!” Fakat yıldız batınca dedi ki: ”Ben batanları sevmem” (76) Sonra ayın doğuşunu görünce “İşte rabbim bu!” dedi. Fakat o da batınca dedi ki: “Doğrusu eğer rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!” (77) Nihayet güneşin doğuşunu gördü ve “Benim Rabbim bu; zira bu en büyüğü!” dedi. Fakat o da kaybolunca “Ey kavmim!” diye seslendi, “Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum!” (78) Artık ben, her türlü batıldan yüz çevirerek bütün varlığımla gökleri ve yeri yaratana yöneldim ve ben O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlardan değilim! (79) Ve toplumu onunla tartışmaya girdi. Dedi ki: ”Beni doğru yola ileten O olduğu halde, siz Allah hakkında hala benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin şirk aracı kıldığınız şeylerden korkmuyorum; Rabbimin dilemediği hiçbir şey gerçekleşmez, Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatır: siz hala bunu düşünemiyor musunuz?”(80)  (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – ENAM 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80)

Yukarıdaki ayetlerde bu konu işleniyor. Konuya hangi ayet ile başlandığına dikkat edin! Bakın İbrahim babasına “Sen putları mı ilah ediniyorsun? Görüyorum ki, sen ve toplumun apaçık bir sapıklık içindesiniz!” diyerek başlıyor. Belli ki İbrahim babasına bu cümleyi kurduğunda peygamberlik görevini almış ve tebliğe babası ile başlamış. Daha sonra topluma taptıkları şeylerin yanlış olduğunu göstermek için onların taptıkları yıldıza, aya ve güneş’e tapar gibi yapmış sonra da onların akletmelerini sağlayacak olan bir plan yapmış. Daha sonra onlarla beraber tapınıyor gibi yapıp nihayetinde toplumunun akıllıca düşünmesine katkıda bulunacak şu sözleri sarf etmiş: “Ben batanları sevmem” Tanrının yok olan bir şey olamayacağını topluma anlatmak için böyle bir yönteme başvurduğunu düşünmemek için bir sebep yok. Bunun kanıtı Enam 76’dır. Çünkü Enam 76’da yıldızlara ve aya tapmayı mantıksız bulan İbrahim peygamber şu cümleyi kuruyor: “Doğrusu eğer rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!” bu cümleyi İbrahim peygamber kurduktan sonraki bir süreçte “Nihayet güneşin doğuşunu gördü ve “ Benim Rabbim bu; zira bu en büyüğü!” dedi.” olayı meydana geliyor. Yani burada İbrahim peygamberin bir tebliğ planı kurduğu açıkça belli oluyor. Ayrıca İbrahim peygamber, güneş’e tapmayı da mantıksız bulduğunu açıklamak için  şu cümleyi kuruyor: ”Ey Kavmim! Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum!” Bu cümleye dikkat!  Kendinizi İbrahim peygamberin yerine bırakın. Toplumun taptığı yıldız, ay ve güneşi reddettiniz.O zaman ne yapardınız? Ateist olurdunuz ya da deist olurdunuz. Ancak cümlede güneş’e tapmayı reddettikten hemen sonra inanacak herhangi bir Tanrısı kalmayan birinin kurmayacağı bir cümle kuruyor ve diyor ki:”sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum!” Yani İbrahim peygamber kavminin Allah’a şirk koştuğundan haberdar. İbrahim peygamberin Allah’ı düşünerek bulduğu iddiasını bitiren ayet Enam 83’tür.
 

İşte bu, toplumuna karşı kullanması için İbrahim’e verdiğimiz ispat yöntemimizdi. Biz, dilediğimiz kimseyi derece derece (hakikate) yüceltiriz. Hiç şüphesiz senin Rabbin her hükmünde tam isabet edendir, her şeyi tarifsiz bilendir.  (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – ENAM 83)

 
Zaten yukarıda verdiğim Enam 76’da açıkça İbrahim peygamber “Doğrusu eğer rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!” diyerek. Atalarının geleneğini terk etmesini Allah’a borçlu olduğunu bildiriyor. Bu demek değil ki sadece Allah’ın çabası ile oldu. Eğer böyle olsaydı Allah diğer insanlara zulmetmiş olurdu. Allah, Kur’an’da belirttiği gibi hakikati bulmayı arzulayan her insana İbrahim gibi yol gösterir. İbrahim de muhakkak çok sancılı süreçlerden geçti. Gerçek Tanrı kim? sorusuna emek vermiş biri olmalıdır. Yoksa Allah hiç kimseye torpil yapmaz.
 
 
Görüntülenme 2,044
Yayın 30 Ekim 2017

Yukarıdaki başlık Mısırlı düşünür İssam-al-Dine Hafni Nassif’e aittir. Bu yazım sünnet hakkındaki önceki yazılarımın devamıdır. Bu yazımda da araştırmacı yazar Nil Gün’ün sünnetle ilgili yalanlar ve gerçekler adlı kitabından yararlanacağım. Bir nevi o kitabın özeti gibi düşünebilirsiniz.--

Sünnet Hakkında Gerçekler

  • Sanıldığının aksine, sünnet, çocuklukta (özellikle de bebeklikte) yapıldığında çok daha zararlıdır. Sünnet derisi 3-17 yaş arasında biyolojik gelişimini tamamlar ve glanstan (penis başından) ayrılır. Dolayısıyla bu kararı rüştünü ispatlamış gence bırakmak hem ahlaken hem de sağlık açısından çok daha doğrudur.
  • Sünnet, penisi kısaltır, inceltir, eksiltir, duyarlılığını azaltır ve sakatlar.
  • Sünnet, sağlıklı ve gerekli bir beden parçasının kesilip çıkarılmasıdır.
  • Sünnet çocuk istismarıdır.
  • Sünnet çok acı vericidir; özellikle yeni dünyaya gelen bebeğinize korkunç bir “hoş geldin” travmasıdır.
  • Sünnet derisi çocuğun son derece normal ve doğal bir parçasıdır; temizlik gerekçesiyle bir çocuğun normal ve doğal bir parçasını söküp atmak akıldışı bir davranıştır. Çocuğun penisini temiz tutmayı öğrenmesi gayet kolay ve basittir.
  • Penis başı, yaratılışı itibarıyla bir iç organdır; penis başını koruyan üstderiyi kesip atmanın gözkapaklarını kesip atmaktan hiçbir farkı yoktur.
  • Sünnet YÜZDE YÜZ komplikasyon yaratan bir operasyondur.
  • Her yıl sünnet nedeniyle ABD de dahil olmak üzere dünyada pek çok çocuk ölmektedir.
  • Kadınları sünnet etmek ne kadar zalimlikse erkekleri sünnet etmek de aynı  derecede zalimliktir.
  • Tam fonksiyonlu penis, Allah’ın yarattığı gibi olandır. Üstderi cinsel hazzı artırır. Sünnetle birlikte erkeğin cinsel hazzı yüzde 51’le yüzde 80 arasında azalır.
  • Sünnet, özellikle ileri yaşlarda hem erkeklerde hem de partnerlerinde cinsel sorunlara sebep olur.
  • “Ben sünnetliyim ve hiçbir zararını da görmedim” açıklaması tam bir savunma mekanizmasıdır. Çocukken sünnet olmuş erkek, sünnetsiz olmakla sünnetli olmak arasındaki farkı asla bilemeyecektir. (NİL GÜN – SÜNNETLE İLGİLİ YALANLAR VE GERÇEKLER)
 

Biliyor Muydunuz?

  1. Cerrahi bir müdahale olarak sünneti gerektiren vakalar son derece ender görülmektedir.
  2. Amerikalı doktorlara sünnetle ilgili sadece bir saat eğitim verildiğini biliyor musunuz? O da sünnet derisinin işlevleriyle ilgili değil, sünnetin nasıl yapılacağı ile ilgili. “Uzman” olduklarını düşünerek güvendiğimiz insanlar bile bu denli cahildir. Türkiye’deki çoğu doktor zaten Amerikalı doktorları gölge gibi izlemekten başka bir yetenekleri yok. Amerika’da bir saat veriliyorsa Türkiye’de 15 dk’lık bir sunum gösteriliyordur korkarım.
  3. Doktorlar tıp fakültesinde sünnet derisinin işlevleri konusunda bilgilendirilmezler. Bu konuda ancak sıradan vatandaşlar kadar bilgi sahibidirler. Hemen hepsi de sünnet derisinin gereksiz bir parça olduğunu zanneder.
  4. Mısırlı düşünür İssam-al-Dine Hafni Nassif, “İnsanlık adına sünnet büyük bir Yahudi hatasıdır” der. Nassif, Müslüman toplumuna Yahudiler tarafından yerleştirilen barbarca bir davranış olan sünnete son verilmesini ister.
  5. Sünnet için yığınla sağlık mazereti bulabilirsiniz ama geçerli tek bir tıbbi kanıt bulamazsınız.
  6. Sünnetin sağlık açısından yararlı olduğu iddiasının, 1870’li yıllarda ABD’deki seks fobili doktorlar tarafından, mastürbasyonu “tedavi etmek” amacıyla ortaya atıldığını biliyor muydunuz? Peki ya mastürbasyonun bir “hastalık” olmadığı anlaşılınca bu kez de sünnetsiz olmanın yaratacağı hastalıkların aranmaya başlandığını?
  7. Dünya üzerinde, sünneti öneren tek bir uluslararası sağlık örgütü yoktur.
  8. Sünneti savunan doktorların çoğu ya kendileri ya eşleri ya da oğulları sünnet olmuş doktorlardır.
  9. Sünnetin hem din hem de sağlık açısından hiçbir gerekliliği yoktur! Çünkü İslam’da sünnet olun diye bir emir yoktur. Ne Kur’an’da ne peygamber döneminde sünnet olayına rastlanmaz.

Sünnet’in Desteklenme Sebepleri

 
Aslında Yahudi din otoriteleri erkek sünnetini, erkeğin ve partnerinin cinsel zevkini azaltmak için bir yöntem olarak görmüşlerdir. Bu uygulamaya devam
etmelerinin nedeni seks hakkındaki negatif düşünceleridir. MÖ 20 - MS 54 yılları arasında yaşamış olan Yahudi ilahiyatçı Philo, sünnetin ilk hedefini şöyle açıklar:
 

Zevkin kesilmesi zihni hayallere götürür. Bütün zevkler içinde başta geleni cinsellik olduğundan, cinsel birleşme organını yaralamak ve sakatlamak hem bu zevki hem de bunun simgelediği ve kaynağı olduğu diğer bütün zevkleri engeller

Bir haham, doktor ve filozof olan Maimonides (1135-1204) şöyle yazmıştır:
 

Sünnetin amaçlarından birinin cinsel ilişkiyi azaltmak, organı zayıflatmak ve bu şekilde erkeği mutedil hale getirmek olduğunu düşünüyorum. Bazı insanlar sünnetin, erkeğin yapısındaki bir bozukluğu gidermek için yapıldığını sanır ama aklı başında herkes buna kolaylıkla cevap verebilir: Nasıl olur da tabiatta yaratıklar dışarıdan düzeltmeyi gerektirecek kadar ‘eksik’ olabilirler, hele bu özellikle sünnet derisi gibi işlevi açık seçik belli olan bir yapı ise? Bu emir, eksik yaratılışlı bir yapıyı düzeltmek için değil ama insanın ahlaki yetersizliklerini tamamlamak içindir. Bu organda açılan yara tam da istendiği gibidir; ne gerekli işlevlere zarar verir, ne de çoğalma yeteneğine. Sünnet basitçe aşırı isteği dengeler; çünkü sünnetin cinsel heyecanı azalttığına dair şüphe yoktur. Organ daha başlangıçtan itibaren koruyucu tabakasını ve bir miktar da kan kaybederek güçsüz hale gelir. Destanlarımız (Beresh Rabba) açıkça söyler: ‘Sünnetsiz biri ile ilişkiye giren kadın için o erkekten ayrılmak zordur.’ Bu benim inancıma göre sünnetle ilgili emir için en iyi nedendir. Peki bu emri ilk uygulayan kimdi? İbrahim; günahtan nasıl korktuğu iyi bilinen babamız.

 
Gördüğünüz gibi Yahudilerde sünnet seks fobisi yüzünden ortaya çıkmaktadır. Yahudilere göre kadın ve erkeğin zevk alması ahlaki değildir. Kadın ve erkeğin cinsel ilişkiden olabildiğince daha az zevk alması sünnetin tek sebebidir. Maimonides ve Philo bunu belirtmişlerdir. Aslında farkında olmadan bu gafleti itiraf etmişlerdir desek daha mantıklı olur.
 
El-Mannavi (Ölümü 1622) El-Razi’den aktarır:
 

“Penis başı çok hassastır. Eğer üstderinin içinde saklı olursa, çiftleşme sırasında zevki artırır. Eğer üstderi kesilirse, penis başı sertleşir ve zevk zayıflar. Bu bizim kanunlarımıza daha iyi uyar: zevki tamamen yok etmeden azaltmak, aşırılıkla dikkatsizlik arasında ara durum.”

 
El-Razi’de durumun ilahi olmadığını, beşeri batıl inançlar olduğunu söylemektedir. Seks fobisi antik çağlardan beridir din adamları tarafından desteklenmiş, cinsel haz şeytan işi olarak görülmüştür. Tabi Kur’an’ın İslam’ı böyle bir düşünceyi birçok ayetle reddeder. Kur’an’ın İslam’ı ile din adamı diye bildiğimiz insanların İslam’ı arasında belirgin farklar vardır.

Sünnetle ilgili en sık söylenen sağlık yalanları

  1. Sünnetli erkek daha temizdir.
  2. Bulaşıcı hastalıklar sünnet olmayan erkeklerde daha sıktır. (AIDS gibi)
  3. Penis kanseri sadece sünnet olmayan erkeklerde gözlenir.
  4. Kadınlarda rahim kanseri riskini azaltır.
  5. Çocuğunuzda fimosis var. Hemen sünnet edilmeli.
  6. Çocuğunuzun olası idrar yolları enfeksiyonu yaşamasını engeller.
  7. Sünnetli erkek çocuklarda idrar yolu iltihaplanması daha az gözlenir.
  8. Sadece ufak bir deri parçası. Bebek acı hissetmiyor çünkü sinir sistemi henüz gelişmiş değil.
  9. Sünnetli erkekler daha iyi seks yapar çünkü sünnetsiz erkeklerden daha fazla uyarılırlar.
 
Bunların hiç biri doğru değildir. Sünnetin AIDS vb.. hastalıkları önlediği iddiası Adam Bailey’e aittir. Bu iddiayı ispatlamadığı gibi Adam Bailey bir tıp doktoru bile değildir. 1855’ten 1997’ye dek bu başlık altında yayımlanan bütün yazıları inceleyen Dr. Van Howe şu sonuca varır:
 

Bugüne kadar cinsel yolla bulaşan hastalıklar üzerinde sünnetin yararlı etkisini gösteren bir araştırma olmamıştır. Tam aksine veriler, sünnetli bir erkeğin cinsel hastalıklara yakalanma açısından daha büyük risk altında olduğunu göstermektedir. Günümüzde, yenidoğan sünnetinin rutin hale geldiği ABD’de, cinsel hastalıkların oranı düşeceğine yükselmiştir. Gelişmiş ülkeler içinde ABD, en yüksek cinsel yolla bulaşan hastalıklar, HİV enfeksiyonu ve sünnet oranına sahiptir

 
Tıp dergisi Jama’da yer alan araştırmada, AİDS’in bulaşma oranının sünnetli erkeklerde daha yüksek olduğu yazıyor. Birçok araştırma, sünnetin HİV virüsünün bulaşıcılığını artırdığını ve HİV/AİDS’i kadın partnerlerine bulaştırma oranının daha yüksek olduğunu da ortaya koyuyor.
 
Diğer bir iddia ise temizliktir. Bakalım Gerçekten sünnetsiz erkek organı daha mı kirli ? Amerikalı doktor Thomas J. Ritter’e göre, tırnaklarını kesmesini, dişlerini fırçalamasını ve tuvalet temizliği yapmasını bilen bir erkek çocuğun, basitçe üstderisini geri çekip yıkayamayacağını söylemek, o çocuğa hakarettir. (Dr. Ritter’in notu: Bu makale yazıldığı sırada üstderi için özel bir temizliğin gerekli olduğu sanılıyordu. Bugün bunun da gereksiz hatta yanlış olduğu anlaşılmıştır. Zira üstderinin salgıladığı sıvılar bölgeyi temiz tutacak anti bakteriyelleri ve anti viralleri içermektedir. Bu tıpkı gözkapağının içinde salgılanan sıvıların gözü temiz tutması gibidir. Gözü nasıl yıkamıyorsak, penis başının da özel olarak yıkanması gerekmez.)

“Eğer” diyor Dr. Ritter “Temizlik argümanını erkek sünneti için bir neden olarak kabul edersek, o zaman yıkamanın çok daha zor olduğu kadın organlarını da kesmemiz gerekir. Ama bugün ABD’de hiç kimse genital temizliği sağlamak için kadın organını kesmeyi önermiyor.”
 
Penis başını mikroplardan koruyan Smegma belki de doğadaki en yanlış anlaşılan, en kötü değerlendirilen maddedir. Bir çocuğun üstderisi altındaki beyaz peynirimsi salgı, smegma diye adlandırılır. Smegma kirli değildir, temizdir, faydalıdır ve gereklidir. Anti bakteriyel ve anti viral özellikleri penisi temiz, sağlıklı tutar. Bütün memeliler smegma üretir. Thomas J. Ritter, bunun önemini şu yorumu yaparak belirtmiştir: “Hayvanlar dünyası smegma olmadan herhalde var olamazdı.” Smegma kadınlarda klitoris etrafında ve labia minora kıvrımlarında toplanır. Her iki cinsiyette smegma üretir.  Smegmanın Latince “deterjan” anlamına gelmesi ayrı bir ilginçlik. Çünkü tam da işlevi bu.

Sünnetli Erkeklerde ileride görülme ihtimali olan  hastalıklar

Meatal stenoz, Üriner Retensiyon (İsküri), Venöz stasis, Gömülü Penis, Adhezyonlar, Deri Köprüleri, Acılı ereksiyon

Sünnetin Psikolojik Etkileri

Sünnetin bilinç altında oluşturduğu bazı rahatsızlıklar da bilimsel olarak araştırılmıştır. Bu araştırma sonuçlarını verelim.
 

Şiddet, baskıyı, izolasyon, cinayet, tecavüz ve zorla evlilik içeren kadınlara karşı erkek ihlalleri yaygınlığı ülke tarafından sünnet oranlarını karşılaştırmak mümkündür. Kadınlar için kötü on ülke Afganistan, Irak, Nepal, Sudan, Guatemala, Mali, Pakistan, Suudi Arabistan, Somali ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti vardır. Bu ülkelerin  sekizinde % 80 aşan bir erkek sünnet oranına sahiptir. Diğer iki ülkede % 20 ve % 80 arasında bir orana sahiptir. Sünnet oranları ve kadınlara karşı ihlalleri arasındaki ilişki düşük benlik saygısı, öfke, post-travmatik stres bozukluğu, anne-erkek çocuk ilişkisinde bozulması dahil, erkek sünnetinin uzun vadeli psikolojik etkileridir (Dr. Ronald Goldman, Ph.D. is a psychological researcher, Circumcision Resource Center)

Haziran 1999 yılında BJU International dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, sünnetli insanlarda, sünnetsiz insanlara göre:
  • Yaralı gibi hissetme oranlarının %60 daha fazla,
  • Kendine güvensizlik ve aşağılık kompleksinin %50 daha fazla,
  • Genital güvensizliğin %55 daha fazla,
  • Öfkenin %52 daha fazla,
  • Depresyonun %59 daha fazla,
  • Saldırganlığın %46 daha fazla,
  • Aileye ihanetin %30 daha fazla,
Olduğu gözlemlenmiştir. Tabi tek etki budur diyemeyiz. Sünnet dışında bin tane daha sebebi vardır bu psikolojik hastalıkların. Bu araştırma sünnetin de yukarıdaki rahatsızlıklara katkısı olduğunu düşünmemiz için yeterli bir bakış açısı sunar.
 

Dr. George Denniston Testi

Sünnete Karşı Doktorlar (DOC) organizasyonunun başkanı Dr. George Denniston tarafından hazırlanan bir test var. Bu testin amacı, doktorların nasıl yanlış yönlendirildiğini ve başkalarını da nasıl yanlış yönlendirmekte olduklarını ortaya koymaktı. İşte test soruları ve Denniston’un test sonuçlarına verdiği cevap:
   1. Acı açısından değerlendirildiğinde sünnet:
A. Bebeğe acı vermez.
B. Bebek acıyı tıpkı bir yetişkinin hissettiği gibi hisseder; hatta henüz yapışık olan üstderisi   kelepçelerle sıkıştırılıp yırtılarak söküldüğü için yetişkinden daha fazla ıstırap çeker.
   2. Sünnet derisi:
A. Gereksiz bir deri parçasıdır.
B. Üstderi (sünnet derisi) erkek cinsel organının vazgeçilemez bir parçasıdır. Cinsel haz için gerekli sinir uçlarının çoğu burada yer alır.
   3. Sünnet sırasında bebek:
A. Uykuya dalar.
B. Yoğun acı nedeniyle nörojenik şok (koma) durumuna geçer.
   4. İşlev bakımından sünnet derisi:
A. Sünnet derisinin hiçbir işlevi yoktur. Sadece bir “deri parçasıdır.”
B. Sünnet derisinin en az üç temel işlevi vardır:
i. Bir iç organ olan glansı (penis başını) korumak.
ii. Sertleşerek uzamış penisin gövdesini kaplamak.
iii. Cinsel uyarı için gereken sinir uçlarının büyük bölümünü barındırmak.
(Üstderinin iç tabakasında büyük oranda kan damarı ve sinir ağı vardır.
   5. Penis kanseri açısından sünnet:
A. Sünnet penis kanserini önler.
B. Sünnetin penis kanseri ile hiçbir bağlantısı yoktur. (Amerikan Kanser Derneği 1989)
   6. Etik açıdan, sünnet yapan doktor:
A. Sağlık adına normal tıbbi bir müdahalede bulunmaktadır.
B. AMA Etik Kod İlkeleri’nin yedisini birden ihlal etmektedir; tıbbın, öncelikle sağlığı gözetmeyi şart koşan “altın kuralı”na ve Primum Non Nocere (Önce Zarar Verme) ilkesine karşı gelmektedir.
   7. İnsan hakları açısından bakıldığında, sünnet yapan doktor:
A. İnsan haklarına saygılı davranmaktadır.
B. Temel insani haklardan biri olan, bedenin bütünlüğüne zarar vermeme ilkesini ihlal etmektedir. Çocuk, kendi izni olmadan normal beden parçalarının alınmasına itiraz hakkını kullanamamaktadır. Doktor, insanlar üzerinde deney yapmamayı hükme bağlamış olan Nuremberg Etik Kodu’nu (Nuremberg Code of Ethics) ihlal etmektedir.
   8. Risk açısından değerlendirildiğinde sünnet:
A. Son derece güvenli bir operasyondur.
B. Sadece ABD’de her yıl sünnetten çok sayıda çocuk ölmektedir.
   9. Komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde sünnet:
A. Çok az komplikasyon yaratır.
B. Yüzde yüz komplikasyon yaratan bir operasyondur. Gerekli ve yararlı bir organ yok edildiği için pek çok ağır komplikasyonun yanı sıra ölüme de sebebiyet verir.
   10. Sünnet derisinin kaybedilmesi:
A. Yetişkinlikte hiçbir olumsuz etki yaratmaz.
B. Cinsel ilişkiden alınan hazzı -kesilen derinin miktarına bağlı olarak- yüzde seksen oranında azalttığı için, cinsel yaşantıda ve evliliklerde sorunlardan, şiddet eylemlerinde artışa, cinsel yolla geçen hastalıklarda ve özellikle kırk yaşından sonra iktidarsızlıkta artışa kadar pek çok probleme yol açar.
 
Bu 10 sorunun da cevabı “B” şıkkıdır. Ancak Doktorlar “A” şıkkını daha fazla tercih ediyorlar. Dr. Denniston, başka konularda bilimsel kanıtları göz ardı etmekten çekinebilen doktorların, iş sünnete gelince efsaneleri kabullenmeye böylesine hevesli oluşlarının sebebini hemen her zaman kendilerinin de birer sünnet kurbanı olmalarıyla açıklıyor ve şunları söylüyor:
 

Kendilerinden önemli bir vücut parçası çalınmıştır ve bu kayıpla baş etmekte büyük güçlük çekerler. Kadın doktorlar söz konusu olduğunda da durum değişmez; ya oğullarının sünnet edilmesine ses çıkarmamışlardır ya da bir an bile sorgulama gereği duymadan yüzlerce kez birilerinin oğullarını sünnet etmişlerdir. Durum böyle olunca da, sapasağlam insanlara zarar vermiş olduklarını kabul etme cesaretini gösteremezler

 
 

Sünneti Yanlış Bulan Bilim İnsanlarımız

Dr. Sears (Pediatri):
 

Bazı tıbbi yararları olduğunu düşündüğünüz için bebeğinizi/çocuğunuzu sünnet ettirmeyin. Amerikan Pediatri Akademisi(AAP) en son çalışmalarında son yıllardaki verilere bakarak sünnetin tıbbi yararı olup olmadığını araştırmışlardır. Kararları : YOKTUR. Sünnetin yapılmaya değer tıbbi bir yararı yoktur. Üst deri penis başını korur. Doğayı kendi haline bırakın. İster Tanrı’nın isterse doğanın erkekleri bu şekilde yarattığına inanın. Erkeklerin üst deriyle doğmalarının bazı sebepleri olmalı. Tanrı’nın/doğanın yarattığını değiştirmeye çalışmak neden?


Prof. Dr. George C. Denniston (M.D., M.P.H., founded Doctors Opposing Circumcision) 
 

Dünya üzerinde erkek sünnetini tavsiye eden bir tane bile ulusal tıbbi topluluk olmadığını biliyor muydunuz? Evet, doğru duydunuz. Hiçbir ulusal tıbbi topluluk erkek sünnetini önermiyor. Neden uygulanmaya devam ediliyor peki? Bazı gelenekler o kadar eskiye dayanıyor ki bilinmesi gerçekten güç. Bazı durumlarda babası sünnetli olduğu için çocuğun babasına benzemesini isteyen aileler tarafından yapılıyor. Bazı aileler bütün çocukların sünnetli olduğunu düşünüyor ve kendi çocuklarının farklı görünmesini istemedikleri için yapıyor. Bazen doktorlar para kazanmak için ailelere tavsiye ediyorlar. Sünnet bir insanın penisindeki sağlıklı derinin yarısının başka bir insan tarafından kesilmesidir. Bunun bir çocuğa/bebeğe yapılması vahşettir. Vahşi ve zalimce bir eylemdir. Neden bu kadar sert ifadeler kullanıyorum? Çünkü sünnet kalıcı hasar verir. Kimsenin bu gereksiz prosedürü rızası olmayan birine yapmaya hakkı yoktur. Sünneti uygulayan kişiler sünnet sonucu bazen problemler çıkabileceğini söylüyorlar. Gerçek ise, her sünnet vakası soruna yol açar.

Dr. Haydar Dümen (Seksolog)
 

Sünnet bütünüyle olumsuz bir eylemdir. Baştan sona yanlış. Çünkü, adı ister Tanrı, ister doğa olsun, evrenin süreçleri içinde bedenimizde ne bir hücremiz fazla, ne eksiktir. Bu yüzden doğa ya da Tanrı hatalı imalat yaratmaz. Sünnet derisi erişkinlerde 2,5 – 3 mm kalınlığa ulaşabilecek iken, bunun kesilip atılması da çok büyük hatadır

Ord. Prof. Op. Dr. Cemil Topuzlu (Cerrah)
 

Sünnetten sonra sinir hastalıklarına tutulan çocuklar pek çoktur. Sünnetin asla faydası olmayıp, bilakis kötülüğü ve tehlikesi vardır.

Prof. Dr. Osman İnci (Üroloji)
 

Sünnet erken boşalmaya sebep olur. Sünnetsiz erkeğin cinsel gücü sünnetli erkeğinkinden daha fazladır


 
Görüntülenme 1,085
Yayın 22 Nisan 2018

Bu soru internette baya araştırılan bir konu olduğu için cevap vermek istedim. İslam yeni doğan çocuklara verilecek isimlere karışmaz. Bu konuya inancımız müdahale etmemiştir. Ama her konuda olduğu gibi Sünni ve Şii din adamları bu konuyu da bulandırmış ve çocuk isimlerini de kendi kalıplarına göre belirlemişlerdir. Arap isimlerini sanki dinimiz emrediyormuş gibi getirip inanç ve iman boyutuna taşımışlardır.-- Müslüman bir anne baba bu anlamsız tartışmalara kulak vermemeli çocuklarına istedikleri dilde istedikleri bir ismi vermelidir. Bu İslam’a aykırı değildir. İslam’a aykırı olan çocuğunuzu rencide edecek ileride onunla alay edilecek isimler bırakmanızdır. Sadece buna dikkat etmeniz yeterlidir. Mesela ben antik yunan, mısır ya da Sümer, Babil, Asur döneminde kullanılan isimleri çok beğeniyorum. İllaki kızınıza Ayşe, oğlunuza Ahmet ismi bırakmak zorunda değilsiniz. Biz İslam’ı hayatımıza taşımakla emrolunduk, Arap kültürünü değil.

Ne yazık ki Arap kültürünü diğer Müslüman milletlere dayatmak isteyen bazı kurnazlar hadis uydurmakta gecikmemiştir. Aşağıda belirttiğim hadis adlı rivayetleri bizi ikna etmek için söylemişlerse de çok da başarılı oldukları söylenemez.
 

Kıyamette, babanızın ismi ile beraber çağrılacaksınız. O halde isminiz güzel olsun!  (Ebu Davud)

Bilmeyenleriniz için şunu belirteyim Arap kültüründe çocuk babasının ismi ile çağrılır. Mesela peygamberimizin babasının adı Abdullah idi. Bu yüzden Muhammed peygambere Abdullah bin Muhammed deniliyordu gibi. Bu geleneği diğer dünyaya taşımak isteyen biri bu hadisi uydurmaktan çekinmemiştir ve kıyamet günü böyle olacağına inanmış kendi küçük dünyasında. Tabi o zamanlar soyadı kanunu çıkmamıştı :))

Halk arasında yaygın olan bir diğer hurafe ise erkek çocuklardan birinin adı muhakkak Muhammed olmalıdır. Bu hurafeye neden olan uydurma hadis şöyle:
 

Üç oğlu olup da, birine adımı vermeyen, cahillik etmiş olur (Taberani)
Oğlunun adını Muhammed koyan, çocuğu ile Cennetlik olur. (A. Rufai)

Gördüğünüz gibi Muhammed ismini vermemek bu hadisi uyduran cahile göre cahilliktir. Hatta hızını alamayan biri sadece Muhammed ismini bırakan kişiye cenneti vadediyor. Ne güzel! Çocuğunuza Muhammed ismini bırakıyorsunuz cenneti garantiliyorsunuz. Tüm bunları anlarım ancak halk arasında yaygın bir hurafe vardır ki en anlamadığım da budur.  İşte inanış: Çocuğa ad koyarken, çocuğun babası, dedesi veya en yaşlı, ilmi en çok olan, çocuğu kucağına alır, abdestli olarak kıbleye döner ve ayakta sağ kulağına ezan, sol kulağına ikamet okur. İsmi üç kere tekrar etmek iyi olur. Bu arada çocuğun ağzına bir tatlı sürmek iyi olur.

Yukarıdaki tuhaf törenin Hristiyanlıktaki vaftiz etme töreninden ne farkı var?  Hiç farkı yok. Biz Müslümanlar bu anlamsız hareketleri yaparak medeni insanlara kendimizi güldürdüğümüzü görmüyor muyuz? Kur’an’ın emretmediği merasimler ve inançları dinimize ekleyerek neyi amaçlıyoruz? Hz. Muhammed hicret edip Yesrip şehrine geldiğinde bu şehrin ismini değiştirmiş ve Medine yani Medeniyet yapmıştı. Biz 21.yy Müslümanlarının medeniyetten pek nasibi kalmamıştır. Her şeye rağmen insanlarda bir uyanış görüyorum. İslamiyet’e inandığını sanan nice insan Sünnilik, Şialık, Vehhabilik, Hanefilik, Şafiilik, Malikilik, Caferilik, Hanbelilik vb. dinlerden ayrılıp Allah’ın dini İslam’a- Kur’an’a-  geri dönüyorlar.
 
Görüntülenme 3,190
Yayın 07 Nisan 2018

Bu soru çok da konuşulmasına ihtiyaç olan bir konu olmadığı kesin. Ancak erkek cinsiyetçiliğinin Kur’an’a ve İslam’a giydirilmesini İslam’a karşı büyük bir haksızlık olarak görüyorum. Kur’an kadın peygamberlerin olup olmadığı konusunda sessiz kalmıştır. Ya gerekli görmediğinden ya da bu konuda cinsiyetçi yaklaşıp yaklaşmayacağımızı imtihan etmek istediğinden bilemiyorum.-- Ancak ben bu konuya değinme ihtiyacı duydum. Çünkü Nahl suresi 43. ayette geçen bir kavram yanlış çevrilmekte ve sanki Kur’an sadece erkek peygamberlerin geldiğini iddia etmekte gibi bir algı oluşturuluyor. Ancak ayet yanlış çevrilmektedir. Ayetin yanlış çevirisi verdikten sonra yanlış anlam verilen kavramın üzerinde duracak sonra üzerinde operasyon yapılmamış çeviriyi vereceğim.
 

Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden (Ricâlen) başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun. (ALİ BULAÇ MEALİ – NAHL 43)

Arapça bilen herkesin bildiği gibi arapçada kelimeler üç harfli kombinasyonlar şeklinde türer. Burada erkekler diye çevrilen “Ricâlen” kavramının kökü de “rcl”nin kombinasyonlarıdır. Bu kök bizim araştırmamız gereken kısımdır. Kur’an’da başka yerde de kullanılan bu kavram erkekler şeklinde çevrilmemiştir. Bu şekilde anlaşılmasının sebebini de vereceğim. Ondan önce bu kavram Kur’an’da başka nerede ve hangi anlamda kullanılmış görelim.
 

Ve onlardan gücünün yettiklerini sesinle yoldan çıkar; atlarını ve adamlarını (Recilike) sal üzerlerine (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ- İSRA 64)
Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat; atlıların ve yayalarınla (Recilike) onların üzerine yaygarayı bas; (SÜLEYMAN ATEŞ MEALİ- İSRA 64)
Gücünün yettiklerini sesinle ayartıp siperlerinden çıkar, atlılarını ve piyadelerini (Recilike)  nara attırarak, üzerlerine çullandır… (FİZİLAL-İL KURAN MEALİ- İSRA 64)

Yukarıda verdiğim İsra 64’te Allah’ın iblise insanlarla mücadelesinde ne yaparsan yap izin vereceğim dediği birkaç ayetlik bölümün bir kesitini verdim. Amaç “Ricâlen” kavramının anlamını Kur’an’dan bulmak. Kur’an’ın ayetlerini Kur’an ile tefsir ettiğimizde yukarıdaki anlamlar ortaya çıktı. Gördüğünüz gibi hiç kimse “Recilike” kavramını erkekler olarak çevirmemiştir. Mustafa İslamoğlu “adamlarını” şeklinde çevirirken bazıları “yayalar” bazıları “piyade” şeklinde çevirmiştir. Çünkü “Rcl” kökünün anlamlarından bazıları bunlardır. Bunlardan başka hangi anlamlarda kullanılmıştır derseniz Kur’an’da kullanıldığı diğer anlamlardan biri de “ayak”tır. Maide 6 ‘da, Maide 66, Maide 13, A’raf 195, Sad 42 ve Nur 24’te ayak anlamında kullanılmıştır.

Asıl çarpıcı olan ise Nur 45’tir. Buradaki anlamı ise “iki ayak üzerinde yürüyen canlı” anlamında kullanılmıştır. Bu canlının cinsiyeti erkek ya da kadın değildir. Her ikisini kapsadığı gibi erkek ve kadını da aşan bir anlamı vardır ki ben Nahl 43’te “Ricâlen” kelimesinin anlam karşılığı olarak bunun seçilmesinden yanayım. Çünkü Kur’an evrenseldir. Allah bir kavramı seçtiyse onu bilinçli olarak seçmiştir. Allah belki de iki ayak üzerinde yürüyen canlı diyerek çok daha derin bir hakikate dikkat çekmiş olabilir. Ama zihnimiz peygamberlerin erkek ya da kadın olmasına o kadar odaklanmış ki ayetin demek istediğini anlamaktan çok anladığımızı Kur’an’ın demek istediği olarak kabul ediyoruz. Bu Kur’an indiğinden beri böyle. Homo sapiens olan bizler geliştik. Artık Kur’an’ı bütüncül okumayı öğrenmeliyiz. Allah burada “Ricâlen” kelimesini kullandıysa yani erkek ya da kadın demediyse bunu bilinçli olarak kullanmıştır ve biz bunu kabul etmeliyiz. Zoraki anlamlar verdiğimiz için Kur’an'ın anlamı bin yıldır daha da  karıştı. Anlamadığımız ayetlerde biz burada niçin bu kavramın kullanıldığını anlamadık demek kadar insani bir durum var mı? Ancak hayır! Biz bir şeyi anlamamış olabilir miyiz? Anlamadığımızı kabul etmeyince o kavramı anladığımız kalıplara sığdırarak Kur’an’a zarar verdik. Bundan vazgeçmeliyiz.
 

Yine her tür canlıyı sudan yaratan da Allah’tır: son tahlilde onlardan kimi karnı üzerinde sürünmektedir; kimi iki ayağı (RİCLEYN), kimi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah dilediğini yaratır; şundan emin olun ki, Allah her şeye güç yetirendir. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – NUR 45)

Görüldüğü gibi “Ricâlen” kavramının bir anlamı da “iki ayak üzerinde yürüyen canlı”dır. Dikkat ederseniz erkek ya da kadın denmiyor. İşin cinsiyet boyutu yoktur. Ancak Allah’a kadın peygamber yakıştıramayan cinsiyetçi erkekler “Ricâlen” kavramına diğer ayetlerde erkek manasını vermemelerine rağmen bu ayete anlamsız bir şekilde yamamak istemişlerdir. Bu Kur’an yorumcularının Kur’an’ı kendi dar zihinlerinde nasıl yorumladıklarını gözler önüne sermektedir. Ayete kadın peygamber olmaz önyargısı ile yaklaştıkları için kavramı mükemmel bir zorlamaya tabi tutuyorlar ve Kur’an’a zihinlerindekini söyletiyorlar. Her neyse ayetin daha oynanmamış meali şu şekilde olacaktır:
 

(Ey Peygamber) Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz de iki ayağı üzerinde yürüyen canlıdan başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun. (NAHL 43)

Peki, Kadın peygamber var mı, yok mu?

Bu soruya da cevap vereceğim ancak öncelikle Nahl 43’ün devamına bakalım.
“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun” Burada peygamberler konusunda bilgimiz yoksa zikir ehline sormamız isteniyor. Kimdir zikir ehli? Bu soruya iki farklı cevap veriliyor. İlki bunların Kitap ehli yani Hristiyan ve Yahudiler olduğu görüşüdür. İkincisi ise Zikir ehlinin uzmanlar, ilim sahipleri olduğudur. Ben zikir ehlinin uzmanlar, ilim sahibi bilim adamları olduğunu düşünenlerdenim. Eğer burada kast edilen ilim sahibi uzmanlar ise arkeologlar, tarihçiler vs. kast ediliyordur. Yani bu işi tarihçilere, bilim adamlarına sorun denmektedir. Sanırım bilimin bu noktada gelişmesini bekleyeceğiz. Kadın peygamberin olup olmadığını yazan tabletler, bilimsel bulguları gözlemekten başka seçeneğimiz yok gibi. Ancak Zikir ehli ifadesinden eğer kast edilen gerçekten de kitap ehli ise o zaman bu konuda İncil ve Tevrata bakmamız gerekecek. Tekrar yenileyeyim. Zikir ehlinden kastın kitap ehli olduğunu düşünmüyorum. Dinin tek kaynağı Kur’an’dır. İncil ve Tevrat bu noktada kaynak kabul edilemez. Ancak zikir ehli ifadesini ehli kitap kabul edenlere aşağıdaki Tevrat ve İncil ayetlerini vermek isterim.
 

O sırada İsrail’de, lappidot’un karısı Debora peygamber hakimlik yapıyordu. (TEVRAT – HAKİMLER 4:4)

“…Şallumun karısı Hulda peygambere gittiler” (2.TARİHLER 34:22)

Aşer kabilesinden Fanuel’in kızı Anna adında bir kadın peygamber vardı (İNCİL – LUKA 2:36)

Gördüğünüz gibi İncil ve Tevrat kadın peygamberlerden bahsediyor. 1400 yıldır hiçbir Müslüman bunu iddia etmedi. Bir siz mi fark ettiniz? diyenleriniz olacak. Çünkü kadınlara peygamberlik yakıştırmak istemeyen, tüm zihni taassuba bulanmış insanlar var. Ancak onlar da yanıldılar. Çünkü yaklaşık 1000 küsür yıl önce yaşamış İbn Kesir Nahl 43 erkekler diye çevirmemiş, “Ricâlen” kavramını adam, insan, birey şeklinde yorumlamış. Onun dışında Şafiilerin İmamı Eşari – Eşarilik mezhebinin kurucusu- Meryem’i, Havva’yı, İbrahim’in eşi Sara’yı, Hacer’i ve Firavun’un eşi Asiye’nin kadın peygamber olduğuna inandığını ifade etmiştir. Buna da delili biz Meryem’e vahyettik formundaki ayetlerdir. Ayrıca ilginç bir bilgi vereyim. Peygamberimizin vefatından sonra sahte kadın peygamberler ortaya çıkıyor ve hiçkimse kadın peygamber olamaz deyip reddetmiyor. Onları kadın olmakla değil yalancı olmakla suçluyorlar. Hatta binlerce kişi de bunlara iman ediyor. Bu da Hz. Muhammed ve dört halife döneminde kadından peygamber olmaz algısının olmadığını gösteriyor.

Peki, bugün radikal bir şekilde savunulan kadından peygamber olmaz düşüncesinin temelinde kimin görüşü yatar? Bu görüşün de temelinde Hanefililerin itikad imamı olan ve aynı zamanda Maturidilik mezhebinin kurucusu İmam Maturidi yatar. Maturidi’ye göre kadın peygamber olamaz. Ancak Müslümanlar şunu karıştırmaktadır ki bu, Maturidi’nin kişisel görüşüdür. Hiçbir İslam bilginin kişisel görüşü mutlaklaştırılamaz. Bu dinin sahibi, âlimler değil Allah’tır. Maturidi’nin kişisel görüşüne saygılıyız ancak kabul etmemiz de pek mümkün değildir. Sadece Maturidi değil bugün İslam dünyasından kopmuş Sunnilik, Şialık, Vahhabilik ve nice mezhepler var. Bunların sözde vaaz verenlerini dinlediğimde çok üzülüyorum. Çünkü bu adamların söylediği sözler İslam’ın gerçekleri imiş gibi algı oluşturuyorlar. Kendilerince niçin kadın peygamber olamazı açıklamaya çalışırken şu sebepleri sıralıyorlar:
 

1.   Peygamberlik ağır ve güç bir vazifedir. Kadın ise narin olduğundan bu işlerin üstesinden gelemez.


Bu iddia oldukça yanlıştır. Tarihte erkeklerle savaşmış Amazon denilen kadınlar olduğunu biliyoruz, Rusya’da Bolşevik ihtilalini başlatan Petersburg’daki kadın işçilerdi, Osmanlı’nın 93 Harbinde Nene Hatun, Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Binbaşı Ayşe, Habibe Hanım, Küçük Nezahat ve nice kadın çoğu erkeğin yapamadığını yapmıştır. Yukarıdaki sebep olarak sundukları şey aslında kafalarındaki "kadın hiçbir şey başaramaz" profilidir.
 

2.   Peygamberlik sabır gerektiren bir iştir. Bu yüzden kadınlara göre değildir.


Bu da kadınlara başka iftiralarıdır. Yüzbinlerce yıldır evin cefasını, kocasının cefasını, çocuğunun cefasını kadın çekmiştir. Sabır noktasında erkekler kadınların yanından bile geçemez. Bu iddia da kendini kadından her açıdan üstün gören cinsiyetçi kafaların ürünüdür.
 

3.   Özel günlerinden dolayı ayın 10 günü peygamberlik görevini yapamazlar. Biyolojik yapıları buna müsaade etmez.


Bu iddianın temelinde Yahudilik inancı mevcut. Çünkü Yahudiler hayızlı kadına hastalıklı bir hayvan muamelesi yapar. O dönemde kadının ibadet etmesine izin verilmez, kadın ile aynı sofrada yemek yenilmez vs. Bu hastalıklı inanış nasıl olduysa Müslümanların zihinlerine de bulaştı. Hâlbuki Kur’an’a göre kadının hayızlı olması namaz kılmasına engel değildir. İbadet etmesine engel değildir. Kadının adet döneminde olması onun peygamberlik yapmasına engel değildir. Bugün savaş uçaklarını kullanan kadın pilotlar hayızlı olunca 10 gün dinleniyor mu? Ya da Yolcu uçağını kullanan kadın pilotlar, 10 gün seferlerine ara mı veriyor? Bu iddia baştan sona mesnetsizdir. Anlayacağınız bunlar sebep değildir, sebep bulamayınca sebep uyduruyorlar.

4.   Kadın peygamber evlenipte hamile kalırsa 7. adan sonra peygamberlik görevini yapamaz.

Bu iddialarına cevap vermeyi dahi kendime hakaret sayacağımdan cevaplamayacağım. Zihni henüz 0-5 yaş arası olan kafalardan daha fazla mantık beklemek hata olurdu.

5.   Kadın peygamberlere ümmetindeki erkekler şehevi nazarla bakabilirler. Bu sebeple kadından peygamber olmaz.

İşin en acı noktası bu iddiada bulunanın bir kadın olması. Gerçekten kadınların kendilerini aşağılamasını anlayamıyorum. Binlerce yıldır erkekler kadınlara siz işe yaramazsınız demişler ve bu iddiayı yapanın bir kadın olduğunu görünce şunu anlıyorum: kadınları ikna etmişler. Allah akıl versin bu tür kadınlara. Yani olayın saçma tarafı bir kadının peygamberliği kendi cinsine yakıştıramaması. Allah kadın peygamber gönderse ümmetindeki erkeklerin kafalarının cinselliğe kayacağı iddiası son derece mantıksızdır. Aynı şey erkek peygamberler için geçerli değil mi? Hz. Yusuf olayı nedir? Yusuf peygamberle cinsel ilişkiye girmek için züleyhanın yaptıklarını ne çabuk unutuyorlar. Ya Hz. Muhammed ile evlenmek isteyen  kadınlar ?. Hem peygamber olmasından hem lider olmasından, hem güçlü olmasından etkilenen nice kadın peygamberimizle evlenmek istemedi mi? Demek ki sadece ona peygamber gözüyle bakmıyor aynı zamanda bir koca adayı nazarıyla bakıyorlardı. Erkek peygambere bu nazarla bakıldığını bilmenize rağmen erkekten peygamber olmaz demiyorsunuz ama iş kadın olunca her türlü ipe sapa gelmez ihtimaller ortaya çıkıyor.

6.   Kadınların erkeklere tebliğ yapması uygun değildir. Sebebi de Nur 30’dur.

Bu iddia ise şu an yüzbinlerce insana vaaz veren Dr. Zakir Naik’in iddiasıdır. Kendisi Nur 30’da geçen “Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (yasak) olandan sakınsınlar” ayetini delil göstererek Mü’min kadın konuşma yaparsa erkeklerin bakışlarını yere doğrultması gerektiğini söylüyor. Zakir Naik sözde İslam’ı tebliğ ettiğini sanan ancak tüm dünyada Sünnilik dinini tebliğ eden bir vaizdir. İşin ilginci ona bu soruyu soran bir kadındı. Niçin Zakir o kadına baktı o zaman? Ya da her düzenli vaazına katılan onbinlerce kadının da katıldığı konuşmalarında hiç mi salondaki kadınlara bakmıyor. Bunlar kendi görüşlerinde bile samimi değildir ve açıkça Allah adına yalan söylüyorlar. Nur 31’de “Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan sakındırsınlar” ayeti var. Şu halde bu adamın mantığına göre bir erkek de kadınların olduğu ortamda tebliğ yapamaz. Ancak o da ne! Nur 31’i de veren Zakir Naik kendince mükemmel bilimsel bir açıklama yapıyor ve diyor ki: “Ama bugün bilimsel araştırmalara göre bir erkek bir hanıma baktığı zaman daha fazla etkilenir kadına kıyasla…” Yani anlayacağız 5 yaşındaki çocuğun bile inanmayacağı bir açıklamayı yapıyor ve salondaki herkes ikna oluyor. Bu bilimsel araştırma kimlerce yapıldı, kaynak nedir diye sormadıkları gibi ne alaka diyen de çıkmıyor. Kadın daha az etkilendiği için kendisinin vaaz vermesinde sorun yokmuş. Kadının daha az etkilenmediğine binlerce örnek sayılabilir de konumuz bu değil. Asıl üzücü olan bu gibi din adamlarının sözleri İslam sanılıyor, Kur’an sanılıyor olması ve insanların akın akın İslam’dan nefret etmesi. Çünkü herkes o salondaki insanlar gibi bu saçmalıklara alkış tutamaz. Düşünen aklını kullanan biri bu din adamlarını alkışlamaz olsa olsa düşüncelerinden tiksinir.

Ben kadın peygamber kesin var ya da kesin yoktur diyemeyeceğimizi savunuyorum. Bu konu arkeolojik bulgulara, tarih bilimine bırakılmalıdır. Çünkü Kur'an bu konuda sessiz kalmıştır. Geriye güvenilir ikinci bilgi kaynağımız olan bilim kalıyor. Kesin bilgimizin olmadığı konularda kesin budur deyip radikalleşilmemeli. Benim kişisel kanaatim kadın peygamber olduğu yönündedir ama dediğim gibi bu konuda net ve kesin konuşmanın bizi gerçeklerden uzaklaştıracağı kesindir. Amaç gerçeği öğrenmek olmalıdır ama ne yazık ki insanların amacı kendi gerçeğini başkalarına dayatmak şeklinde zuhur ediyor.
 
Görüntülenme 1,474
Yayın 11 Mart 2018

Kur’an müziği ve kadın sesini haram kılmaz ancak rivayetler, uydurma hadisler ve İslam’ı baştan sona değiştiren mezhepler ve imamları sayesinde maalesef çoğu Müslüman bunun İslam’da yasak olduğunu zanneder. Dinin tek kaynağı Kur’an olan İslam dininde Allah böyle bir yasak bırakmamıştır. Unutmayın bir zamanlar Musevilerde İslamiyet’i temsil ediyordu İsevilerde.-- Fakat zamanla bunlar Allah’ın kurallarını o kadar tahrif ettiler ki İslam’ın bozulmuş birer mezhebi olarak dinleştiler. İsimleri Yahudilik ve Hristiyanlık oldu. Bugün aynı durum yine gerçekleşti ve Müslümanlar Hanefilik, Şafiilik, Hanbelilik, Caferilik, Sünnilik, Şialık, Vehhabilik, Malikilik vs. gibi İslam’ın bozulmuş formları olarak dinleştiler. Rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki Müslüman iddiasında bulunan çoğu insan mezheplerin yeni bir din olduğunu Yahudilik ve Hristiyanlık gibi İslamiyet’ten koptuğunu görememektedir.

Mezhepler ve taraftarları Allah’ın bırakmadığı yasakları bırakmaktalar. Hatta öyle ileri gittiler ki müzik sesinin zina ile içki ile eşdeğer olduğu yalanını bile dine ilave etti uydurma hadisler.
 

Ebu Amir ya da Ebu Malik el-Eş’ari (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Ümmetim arasında fercleri, ipeği, şarabı ve çalgı aletlerini helal kabul edecek bir topluluk olacaktır. Ve birtakım kimseler bir âlemin yakınına konaklayacaklar. Kendilerine ait davarlarla yanına gidecek, bir ihtiyacı sebebiyle onlara varacak. Onlar ona:
−Bize yarın tekrar gel diyecekler. Yüce Allah geceleyin onlara hükmünü geçirecek ve âlemi koyacak, diğerlerini ise tanınmaz hale çevirerek kıyamet gününe kadar maymunlara ve domuzlara dönüştürecektir’ buyurdu.” (BUHARİ)
"Peygamber, köpek ticaretini ve şarkıcı kadının (Zemmâre) kazancını yasaklamıştır." (Beyhakî, Sünen, VI, 126; Beğavî, Şerhu's-Sünne, VIII, 22-23.)

Yukarıda peygambere atfedilen uydurma sözleri görüyorsunuz. Peygamber şarkıcı kadının kazancını kendi döneminde yasaklamış olsa bile bunun sebebi bunun haram olması değil -çünkü haramı Kur’an belirler- bunun sebebi devlet başkanı olarak peygamberimizin o dönem sömürülen kadın şarkıcıları patronlardan kurtarmak olabilir. Bu en iyi ihtimalle bir varsayım. Din varsayımlara bırakılamayacağı için bu tür zanna dayanan rivayet kültürünün değil Kur’an’ın peşinden gitmeliyiz. Bu tür Allah’ın bırakmadığı haramları bırakmak münafık üretmektedir. Çünkü müziğin haram olduğunu düşünen kesimler de müzik dinlemektedir.

Burada dikkat çekmek istediğim diğer konu kadın sesinin haram olup olmadığı ve kadının şarkı söyleyip söyleyemeyeceğidir. Kadın ile erkek arasında böyle bir ayrım Kur’an’da yani İslam’da yoktur. Her noktada kadını aşağılayan ve en alakasız konuda bile kadına bir yasak koymaya çalışan rivayet ve mezhep dinleri bu noktada da boş durmamış, cinsiyetçi beyinlerini devreye sokmuşlardır. Kadın sesi İslam’da haram değildir. Kadın sesi, kendini Allah gibi gören din adamlarına göre haramdır. İslam’ı bu şirk dinleri olan Sünnilik, Şialık, Hanefilik, Şafiilik, Vehhabilik, Malikilik vs. tümünden arındırmak dileğiyle.


 
Görüntülenme 2,513
Yayın 03 Mart 2018
10 Mart 2018 güncellendi

Evet, toplumumuzda yanlış bilinen konulardan biri de dövme yaptırmanın günah olduğudur. Bu düşünceye insanları iten kaynak ise buhari ve müslim’de geçen dövme rivayetidir. Dinimizin tek kaynağı olan Kur’an’da bu konuyla alakalı herhangi bir ayet yoktur. Aşağıda aktaracağım rivayet ise asılsız olduğu gibi dini bir referans olmaktan uzaktır. Bu hadis, peygamberimiz adına uydurulmuş sözlerden biridir.--
 

Abdullah ibni Ömer şöyle dedi:
“Rasulullah:
‘Allah, iğreti saç (peruk) takana da taktırana da, dövme yapan ve dövme yaptırmak isteyen kadınlara da Allah lanet etsin’ buyurdu.” (Buhari 594, Müslim 2124/119)

Yukarıdaki hadis adlı rivayetlerde diğer çoğu hadis gibi kadın düşmanlığına işi getirmiş vaziyettedir. Sürekli kadının aşağılandığı rivayetlerden biridir ve kesinlikle Hz. Muhammed’in ağzından çıkamayacak bir ifadedir. Dövme yaptırmanın abdesti bozacağı iddiaları ise mantıksızdır. Çünkü Kur’an abdesti bozan şeyler bellidir. Onlar: Sarhoş olmak, cünüp olmak ve tuvalet ihtiyacını gidermektir. Bundan fazlasını aramak Allah’a “sen dini kuralları eksik gönderdin” deyip Allah’a dinini öğretmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Kaldı ki dövme derinin altına işlemektedir. Yani derinin üstüne yapılmadığından temizliğe engel değildir. Derinin üstüne yapılsaydı bile dövmenin altında kalan bölge temiz kalacağından dövme yapılan bölgenin üstünün suyla yıkanması temizliğine engel teşkil etmezdi. Bu iddia şu açıdan da mantıksızdır. Kişi omzuna, boynuna, bacaklarına, karnına dövme yaptırabilir. Bunlar abdest ile temizlediğimiz bölgeler değildir.

Bir başka iddia da şu dur ki dövme yaptırmak sağlığa zararlıdır bu yüzden haramdır. Bu da yanlış bir iddiadır çünkü insanoğlu sağlına zarar veren birçok şey yapmaktadır. Bu o yaptığı şeyi haram kılmaz. Mesela un, şeker, aşırı yağlı yiyecekler, kola ve sigara insan sağlığına aşırı zarar vermektedir. İnsanlar bu yiyecek ve içecekleri kendilerine zarar veriyor diye haram ilan etmiyor ancak  olay dövmeye gelince işler renk değiştirmektedir. Bu çelişkili bir tavırdır. Velev ki hafif bir zararı olsun bu kişinin kendi kararıdır.

Gelelim son iddiaya ki bu en çocuksu iddiadır. Bu iddiaya göre Allah Kur’an’da Nisa suresi 119. Ayette şeytanın “onlara emredeceğim Allah’ın yaratışını değiştirecekler!” cümlesine binaen dövme yaptırmak Allah’ın yaratışını değiştirme eylemi olarak kabul edilmelidir:
Bu iddia komik bir iddiadır ve ayetin maksadını anlamamaktır. Ayetin mecaz olduğu ve fiziksel değişmeden bahsetmediği açıktır. Ayette geçen değişim fıtrat olarak yorumlanabileceği gibi mecaz olduğu için herhangi mutlak bir yoruma da izin vermemektedir. Burada da mantık hatası vardır. Erkekler ve kadınlar saçları uzadığında kesmektedir. Sakal traşı erkeklerin, ağda kadınların bir gerçeği. Tırnak uzadığında kesiyoruz. Eğer dövme Allah’ın yaratışını değiştirmekse bunları kesmek de yaratışı değiştirmek olacaktır. Kaldı ki bugün insanoğlunun tek bir hücreden evrim geçirerek oluştuğu bilimsel gerçeği var. Yani yaratışımız fiziksel olarak hep değiştiği ortadadır. Gidip sakallarına istediği şekli verip sonra gelip dövme Allah’ın yaratışını bozuyor naraları atmak çelişkili bir tavırdır. Allah bilmiyor muydu bizi dövmeli yaratmayı diyen zihinlere ise şu soruyu sormak istiyorum Allah bilmiyor muydu tırnağı sabit yaratmasını da sen kesip yaratışını değiştiriyorsun?

Kur’an açıktır. Haram uydurmak suçtur. İşte ayet:
 

Allah’a ortak koşanlar derler ki: Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız şirk koşmazdık; dahası (O’nun helallerinden) hiçbir şeyi haram kılamazdık. Onlardan öncekiler de hakikati işte bu mantıkla yalanladılar… (ENAM 148)

Sadece Enam 148 değil birçok ayette Allah kendi kendine haram üreten topluluğun mantığının müşrik mantığı olduğunu vurguluyor. Ben şahsen kendi vücuduma dövme yaptırmayı uygun bulmuyorum ancak kalkıp da ben bir şeyi sevmiyorum diye Allah'a iftira atıp haramdır diyecek değilim. Ben, kişilik olarak vücudumda bir şeklin olmasını sevmiyorum ve çıkarmakta zorlanacağım bir şeklin vücudumda bulunması beni psikolojik olarak rahatsız edecektir. Çabuk sıkılırım ve sıkıldığım şeye mahkum olmak beni rahatsız edeceği için dövme yaptırmamayı tercih ediyorum. Ancak başka insanlar bunu seviyor ve yaptırıyor. Bunda bir sakınca yok. Sonuç olarak, dövme yaptırmak veya yaptırmamak dini bir konu değil kişisel bir tercih meselesidir.
 
Görüntülenme 3,544
Yayın 10 Mart 2018

Bu konu da Müslümanlar arasında yanlış bilinmektedir. Çünkü Kur'an ölülere değil dirilere gelmiştir. Mezar başlarında ya da evde ölüye Kur'an okunması gerektiği bilgisi Kur'an'a ait bir bilgi değildir. Mantıken düşünüldüğünde de anlamsızdır. Çünkü bunu yapmayı Kur’an’dan öğrenmedik. Kur'an, içeriğinin anlaşılması ve uygulanması için gönderilmiştir.-- Ölülere okumanın hiçbir faydası yoktur. Kur'an'ı okuyarak sevabını ölülere gönderme âdeti İslamiyet’ten çok önceki öğretilere dayanır. Müslümanlara bu geleneğin Budist Türkler aracılığıyla geldiği sanılmaktadır ve bu konuda ciddi bilimsel çalışmalar mevcuttur. Budistler de kendi kutsal metinlerini okur hatta yazar ve bunun sevabını ölmüşlerinin ruhuna adarlardı.

Bir yanlış da ölülerin ruhlarına sürekli Fatiha göndermektir ki böyle bir uygulamada İslam'a ait değildir. Bu sonradan kültürleşmiş bir olgudur. Kimse kimseye günahını yükleyemeyeceği gibi kimse kimseye bonus puan sevap da gönderemez. Kaldı ki Kur'an'ı anlamadan okumak sevap değildir. Onu izlemek, uygulamak, anlamak sevaptır. Müslümanlar abaküs Müslümanlığından vazgeçmeli ve Kur'an'ı yeniden ölülerin alanından çıkarıp dirilerin mekânlarına sokmalıdır. Mehmet Okuyan’ın bu konuda söylediği sözler anlamamız açısından kafidir. Okuyan “Ölüye Kur’an okumak trafik kazasında ölmüş birine trafik kurallarını hatırlatmak gibidir” diyor ve ekliyor “ölülere Kur’an okumak, Kur’an okumamaktan kaynaklanan bir hurafedir” Haklı da. Kur’an’ın muhatabı kim sorusuna aşağıdaki ayet yeterli cevabı vermektedir.
 

Biz bunu, hem onu görenlere, hem de sonra geleceklere bir ibret ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara da bir öğüt kıldık. (BAKARA 66)


Bir başka garip tavırda Allah'tan bir şey istediğinde veyahut sınavlardan önce sürekli Kur'an okunmasıdır. Bu tavrı Kur'an'a saygısızlık olarak görmemem mümkün değil. Kur'an, Allah'tan zorda olunduğunda isteme aracı değildir. Bu tıpkı Alâeddin’in sıkıştığında sihirli lambası aracılığıyla köle cin'ini çağırması gibidir. Kur'an sihirli lamba değil Allah da kimsenin köle cin'i değildir.
 
 
Görüntülenme 1,431
Yayın 13 Ocak 2018

Halk arasında yaygın olan yanlışlardan biri de Allah için Tanrı kavramının kullanılamayacağıdır. Özellikle dini hassasiyeti olan Müslümanlar bu kavrama karşı tepkilidirler. Ancak bu Tanrı kavramının ne olduğunu bilmemelerinden kaynaklanır.-- Tanrı öz Türkçe bir kelimedir ve geçmiş çağlarda Tengri olarak kullanılmaktaydı. Arapça karşılığı ise “İlah”dır. Kur’an’da birçok ayette - Bakara 163, Nisa 171 gibi - Allah için ilah kavramı kullanılır. Hatta La ilahe illallah derken bile “Allah’tan başka ilah yok” demiş oluruz. Bu ifadeyi Türkçeleştirdiğinizde ise “Allah’tan başka Tanrı yoktur “ demiş olursunuz.

Nisa 171’de “Allah tek ilahtır” denilir. Türkçeye çevirdiğimiz zaman “Allah tek Tanrıdır” demiş oluruz. Şu halde bu kavramı biraz daha açıklayıp yazıma son vereyim. Ayfer bir kadın ismidir ve özel isimdir. Ayfer hangi varlık grubu içerisindedir sorusuna cevap olarak insan deriz. Allah özel bir isimdir. Peki Allah hangi varlık grubuna girer dersek Tanrı (İlah/Rab) deriz. Yani Tanrı özel isim değildir. Allah yerine de kullanılan bir kavram değildir. Bu yüzden Müslümanların bu konuda tedirgin olmalarına gerek yoktur. Tanrı’nın özel adı olan Allah ismini, her daim kullanmak istemeyen biri rahatlıkla Rab, İlah ya da Tanrı ifadesini kullanabilir. Biz Müslümanların Tanrısı Allah iken Yahudilerin Tanrısı Yehova’dır. Kürtler ve Farslılar ise İlah kavramı yerine xweda /Hüda kavramını kullanırlar ve bu Hüda kavramı türkçedeki Tanrı kelimesinin karşılığıdır. Hatta Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşında Hüda (Tanrı) kavramını kullanır.  Yani Tanrı kavramını Tanrı'nın ismi niyetine kullanmıyoruz. Daha genel anlamı olan "yaratıcı" anlamında kullanıyoruz.
 
Görüntülenme 3,584
Yayın 12 Ocak 2018

Kur’an’ın hiçbir yerinde Allah Hz. Muhammed için bu ifadeyi kullanmamıştır. Bazı meallere baktığımızda Muhammed peygamberin isminin yerine “Ey Habibim” ifadesi kullanılmıştır ki bu kesinlikle meal sahibinin keyfi tercihidir.-- Bilmeyen dostlarımız için açıklayalım Arapçada "Habib" kelimesi “Sevgili” anlamına gelir. Yani “Ey Sevgilim” tabirinin Allah tarafından Hz. Muhammed için kullanıldığını zanneden mükemmel bir kitle var. Fakat bu ifade din adamlarınca ortaya atılan bir yanlıştır.

Bu ifadeyi kabul etmemiz mümkün değildir. Çünkü Allah yarattığı bir kulunu sever desek bile bunu bir adım öteye geçirip âşık olur ya da sevgili olur noktasına vardırmak büyük bir hata olur. Çünkü âşık olan varlık aşık olduğuna muhtaç olur. Bu bir acziyettir aynı zamanda. Allah bunlardan münezzehtir. İhlas suresini anlamını bilerek okuyan biri Allah'ın sevgilisinin de olmayacağını bilir. "Ey sevgilim" ifadesini Allah'a atfetmek Allah'a iftira atmaktır. Muhammed peygamberi Allah'a denk bir makama oturtmaktır. Ayrıca ihlas suresinin anlaşılmadığını da kanıtlıyor.

Bazıları kalkıp ey cahil adam burada kast edilen “manevi aşktır” diyecektir. Ama bu da mantıksız bir açıklamadır. Çünkü “manevi aşk” kavramı tasavvufçuların icat ettiği anlamı ve kapsamı belli olmayan bir ifadedir. İçi boştur. Bu kavram ile neyi kast ettiklerini kendileri bile açıklayamazlar. Aşk ve bunun sonucunda oluşan sevgililik iki kul arasında gerçekleşen bir duygudur. Allah’ı da insanlaştırmaya çalışan tasavvufçular “Allah aşkı”  vb.. süslü kavramlar kullanmaktalar. Bununla yetinmeyip bir kul ve insan olan Muhammed peygamberle Allah arasında özel bir ilişki türü peyda edip aralarında tuhaf bir sevgili ilişkisini olduğunu iddia etmekteler. Bunun sapkın bir argüman olduğunu ifade ettiğimizde sizin anlayamayacağınız düzeyde soyut bir sevgililiktir diyorlar. Soyut kavramlar kullanarak size anlamlı gibi gelen bu tür cümleler, Allah’ı insanlaştırma çabasından fazlası değildir. Hiçbir insan – Hz. Muhammed – dahil Allah için vazgeçilmez değildir. Allah ile bir kulun sevgililiğinden veya aşkından söz edilemez. Çünkü bu kavramlar Allah tarafından Big Bang’den çok sonra yaratıldı. Sonradan yaratılan bir duygu ve kavram Allah'ı kapsayamaz.
 
Görüntülenme 7,822
Yayın 19 Kasım 2017
20 Kasım 2017 güncellendi

Bu yazımı canımdan daha aziz biricik peygamberim Hz. Muhammed’e ithaf ediyorum. Çünkü o Kur’an’a çok değer verdi. Bizim de Kur’an’a onun kadar değer vermemizi istedi. O’nun bize vasiyeti Kur’an idi. Ben de Kur’an’a onun kadar değer verdiğimi göstermek ve Kuran’a karşı işlenen tarihi ihanetin parçası olmadığımı bildirmek istiyorum. Ve dönüp size sesleniyorum “Ey Müslümanlar! Ey Kardeşlerim Kur’an’a dönün. Biz Kur’an’ı terk ettik”--

İslam’ın kaynağı nedir? Sorusu emin olun o kadar önemli bir konudur ki hiçbir konu bu çağda bu kadar önemli değildir. Çünkü doğru bir dini inanış; sağlam, akla dayalı, bilimle birbirlerini destekleyen, güvenilir olmalıdır. O din uygulandığında insanlar daha medeni, daha çağdaş, daha akıllı, daha ahlaklı, daha erdemli olmalıdır. Ancak maalesef bugün yukarıda saydığım özellikleri İslam, içinde barındırırken Müslümanlar bu özellikleri barındırmıyor. Hatta biz Müslümanlar 21.yy dünyasında yerimiz bile yok. Çünkü geçmiş çağlardaki Müslümanlar bilinçli ya da bilinçsiz İslam’a alternatif olamayacak kadar kötü  bir din kendilerine indirdiler. Buna Mustafa İslamoğlu’nun dediği gibi uydurulmuş din demekte bir sakınca yok. Bu din bizi yobazlaştırdı ve 1400 yıl öncesinin Arap geleneğine hapsetti. Bugün dindar insanların konuşmalarını, giyinişlerini, fikirlerini dinlediğinizde kendinizi bin yıl öncesinde hissediyorsunuz. Müslümanların çoğunun inandığı dinin bu yüzyıla bir sunumu yok. Ancak indirilmiş din olan İslam farklıdır. Her çağa bir sunumu vardır. Gücünü Allah’tan aldığı için hala kuvvetli bir pınardır. Bugün İslam’ın kaynağı nedir sorusu biz Müslümanları ikiye bölmüş durumdadır. Atalarını ve geleneklerini takip etmenin doğru olduğunu düşünenlere göre dinin birçok kaynağı vardır. Bunlar Kur’an, Sünnet, İcma, şialara göre Akıl, Sünnilere göre Kıyas vs.. Ancak atalarının yanılmış olabileceğini düşünen kesim -buna ben de dahilim- dinin tek kaynağı olarak Kur’an’ı kabul ediyoruz. Bunu yaparken heva ve hevesimize uymuyoruz. Dinimizin tek kaynağının Kur’an olduğunu bize bizzat Kur’an söylüyor. Bu gerçeği geçen yıla kadar ben de fark etmemiştim. Çünkü gerçekten hakkıyla Kur’an okumuyordum. Bu yüzden çok açık gerçekleri görememiştim. Allah beni affetsin. Allah olmasaydı ben tevhidi bulamazdım. Tüm delillerimizi ortaya dökeceğiz ve Kur’an’a yapılan tarihi ihaneti birlikte mahkûm edeceğiz. Böylece tekrardan başımızın tacı Hz. Muhammed’in gösterdiği tevhid yoluna tekrardan dönmüş olacağız. Bu yazım uzun olacak sabırla sonuna kadar okumanızı rica ediyorum. Tabi hakikati anlamaya çalışmayanlar yazımın bu kısmına bile varmadan siteden çıkmış olacaklar. Bu yazımı çok uzun süredir yazmak istiyordum. Tabi yazımı da uzun sürdü. Allah emeklerimizi sonuca ulaştırsın inşallah.
 

İşte o gün, tüm bulutlarıyla birlikte gökyüzü param parça olacak ve melekler bölük bölük indirilecek; (25) mutlak hâkimiyet o gün, yalnızca mutlak gerçek olan Allah’a ait olacak: ve zaten o (gün) inkâr edenler için çok zor bir gün olacak (26) İşte o gün haddi aşmış olan kişi , (aldanmanın pişmanlığıyla) elini ısırarak diyecek ki: ”Ah n’olaydım! Keşke Rasul ile birlikte bir yol tutmuş olaydım!” (27) Vah n’olaydım! Keşke falanca kimseyi kendime yol gösterici bir dost tutmayaydım! (28) Doğrusu, bana vahiy ulaştıktan sonra beni ondan uzaklaştırdı” Evet, zaten (kişiyi vahiyden) uzaklaştıran her tür şer güç insanı işte böyle yüzüstü bırakır (29) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – FURKAN 25, 26, 27, 28, 29)

Bu ayetlerde kişi kıyamet günü Elçiyle aynı yolda yürümeyi reddettiği için duyacağı pişmanlığı dile getirir. Peki, elçinin yolu neydi? Elbette ki elçilerin de yolu vahiy yoludur. Hz. Muhammed’in yolu Kur’an yoluydu. Ayete dikkat ederseniz Rasul’un yolundan gitmiş olsaydım demiyor!! Rasul ile birlikte vahyin yolundan gitseydim diyor. Peygamberlerin yolu olmaz. Allah’ın yolu olur ve peygamberler o yolun öncüsüdürler. Biz de peygamberler ile birlikte o yolda yürümeliyiz. “Vah n’olaydım! Keşke falanca kimseyi kendime yol gösterici bir dost tutmayaydım!” ayeti Kur’an dışındaki herhangi bir kaynaktan beslenmenin yanlışlığına vurgu yapar. Bunu ister din adamları olarak düşünün, ister toplumu yöneten otoriteler olarak düşünün fark etmez. Günümüzde din adamları da insanları vahiyden uzaklaştırıyor. Bunu siz mealden anlamazsınız, Kur’an’dan anlamazsınız, bunun için bilmem kaç milyon külliyat bitirmelisiniz gibi söylemleri ile yapıyorlar. Zaten günümüz din adamlarını takip ederseniz emin olun bin yıllık ömrünüz olsa Kur’an’a vakit gelmez.
 

Ve (o gün) Rasul diyecek : “Ya Rabbi! Benim halkım bu Kur’an’a devri geçmiş, terk edilmiş bir kitap muamelesi yaptı” (FURKAN 30)

Yukarıdaki ayet çok açık. Peygamberimiz ümmetini Kur’an’ı terk etmekle suçlayacak ve bizi Allah’a şikayet edecek. Peygamberimiz yaşamadığına göre diğer dünyada topyekün toplandığımızda Allah bizim yaptıklarımızı elçisine haber verecek ve elçinin boynu bizim yüzümüzden bükülecek. Şu halde bu üzüntüyü başımızın tacı Hz. Muhammed’e yaşatanlardan olmamak için Kur’an dışındaki kaynaklardan yüz çevirip Kur’an’a geri dönmeliyiz. Böylece İslam hurafelerden, mitolojiden, safsatalardan arınmış olacak. Uydurulmuş dinden kurtulmanın tek çözümü budur.

Hadis İlmi Nedir?

Hadis ilminin ne olduğunu bilmeniz bizim niçin tek kaynak Kur’an’dır anlayışına sarıldığımızın anlaşılması için çok önemlidir. Hadis nakleden kişilere ravi denilir. Bu terimlerin ne olduğu anlaşılmalıdır. Bunlar dini terminolojilerdir. Hadis ise (söylenilen) söz anlamına gelir. Fakat dini açıdan bu da dini bir jargon haline getirilmiş ve peygamberin sözleri için kullanılmıştır. Hadisler 3 temel ilme ayrılıyor.

1. Rical İlmi

Hadisleri nakleden ravilerin hayatlarını değerlendiren ilimdir. Şöyle açıklayayım. Buhari gidip birinden hadis aldı. Hadis aldığı kişi ravidir. O Kişiye aktaran babası da ravidir. Babası dedesinden duymuş o da bir ravi. Dedesi de başka bir arkadaşından ya da falancadan duymuş o da ravidir. O kişi ise ebu hureyreden duymuş. O ‘da Hz. Muhammed’den duymuş. Ebu hureyre’ye kadar aktaran kişiler ravidir ve hepsinin hayatını inceleyen ilim dalına Rical ilmi denir. Ancak bir problem var. Çünkü bu ilim sübjektiftir. Yani kişiden kişiye değişebilecek bilgilerden oluşur. Ahmet yalancı olabilir ama hayatı boyunca onun yalancı olduğunu kimse anlamamış olabilir ya da hiç yalan söylememiştir ama bu konuda bir yalan söylemiş olabilir. Yani bilimden çok uzak bir ilimdir. Çünkü her ravinin hayatı ile ilgili gerçek bilgiler asla toplanamaz. Çoğu ravi kimsenin pek tanımadığı kimseler. Ayrıca sahabe denilen kişiler bu incelemenin dışında tutulmuştur. Onlar yalancı olamazlar bu ilme göre. Halbuki Kur’an peygamberin çevresinde münafıkların olduğunu kaç ayette dile getiriyor. O hadisi nakleden peygamber çevresindekilerin münafık olmadığını nereden bileceğiz? Güvenilir oldukları tartışılmaz kabul edilen sahabeler Deve olayında birbirlerini öldürmediler mi?  Peygamberin eşi Aişe ile damadı Ali birbiriyle savaşmadı mı? Peygamberimiz vefat ettikten sonra sahabenin birbirine ne yaptıklarını tarih kitaplarında okuyunca kanımız donuyor. Tabi o bilgilerin üzeri örtülüyor. Allah ve elçilerinden başka hiç kimseye güvenme prensibi Müslümanlara hakim olmadıkça biz daha çok düştüğümüz bataklıkta debeleniriz. Bu ilim dinimizi ihtimallere ve ravilerin vicdanlarına bıraktığı için mantıksızdır. Allah kendi dinini bir ravinin vicdanına bırakacak değildir?

Bu ilmin tam doğruyu tespit edemediğinden bahsettim. Çünkü peygamberimiz Kur’an’da anlatıldığına göre bariz bir münafıklar ahalisi ile çevrili durumdadır. Buna delil olan ayet:
 

Ama inanan kimselerle karşılaştıklarında "Biz iman ettik" derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, "Biz sizinler beraberiz, biz (onlarla) sadece alay ediyorduk" derler. (BAKARA 14)

Yani anlayacağınız peygamberin çevresindeki herkes sahabe değildir. Hatta büyük bir çoğunluğu. Aksi halde peygamberimiz vefat eder etmez birbirlerine düşmezlerdi. Münafıkların İslam’a zarar vermek için hadis uydurması çok mu uzak bir ihtimaldir? Şu hâlde peygamberimizin eşi Aişe’den daha fazla hadis nakleden ve ismi bilinmeyip sadece lakabı bilinen Ebu Hureyre’ye niçin güveneyim? O’nun Kur’an’da bahsedilen münafıklardan olmadığı ne malum? Peygamber vefat etmeden önce sadece 12 ay boyunca peygamberimizi görmüş (fakat çoğu site 4 yıl olduğunu söylüyor ne hikmetse) olan bu zat hakkında bakalım kaynaklar ne diyor?
 

Bir gün Hz. Peygamber’e hafızasından şikâyette bulunmuş, Hz. Peygamber de ona, elbisesini yere yaymasını ve konuşması bitinceye kadar öylece bırakmasını, sonra toplayıp sırtına tekrar giymesini tavsiye etmişti. Ebû Hureyre, Hz. Peygamber’in bu tavsiyesine uymuş ve o günden sonra duyduklarını bir daha unutmadığını ifade etmiştir. (Buhârî, İlim 43; Tirmizî, Menâkıb 47)

Bu rivayeti Ebu hureyre kendisi naklediyor. Aslında burada bir gerçeği itiraf ediyor: Hafızasının zayıflığını. Daha sonra anlattığı elbise olayı tamamen yalan. Peygamberimiz ona bu torpili yapmış olamaz. Ayrıca peygamberin böyle bir gücü de yoktu. Ha şu da var belki de Ebu hureyre’den duyulduğu iddia edilen 5374 hadisin hiçbirini o nakletmemiştir. Raviler uydurmuştur. Ben eğer Ebu hureyre nakletmişse yalan söylüyor diyorum o nakletmediyse sorun yok. Tüm yazımı kaynaklar doğruysa üzerinden şekillendireceğim. Düşünsenize 3 yıl önce izlediğiniz bir filmde beğendiğiniz bir sözü bile bire bir hatırlamayacaksınız ama kalkıp 5374 uzun hadis ezberleyecek ve 20 yıl sonra nakledecek kadar hatırlayacaksınız. Bunun mantıksız olduğunu anlayan insanlar hemen yukarıdaki güçlü hafıza hadisini uydurmuşlar. Eğer bunu Ebu hureyre söylediyse insanlar ona inansın diye yalan söylediği çok açıktır.

Rical ilmi niçin sahabe denilen kişileri kapsamıyor biliyor musunuz? Çünkü Tarih ve siyer kitaplarına göre Ebu Hureyre bir hırsız ve yalancıdır. En azından kaynaklarda hatırı sayılır derecede bu iddiaya yer verilir. Düşünsenize Buhari tekrarsız olarak 2602 hadis naklediyor yani Ebu Hureyre’nin birçok hadisini sahih olarak görmüyor. Hatta ilginç bir bilgi vereyim. Halife Ömer’in oğlu Abdullah ibni Ömer 2630 hadis, Halife Ömer 537, peygamberin damadı Ali 536, Halife Osman 146, Ebubekir 142 hadis nakletmiştir iddiallara göre. Tabii ben dört Halifenin hadis naklettiğine inanmıyorum. Sebebi de birçok tarih kitabının onların hadis nakline karşı olduklarına dair rivayetler nakletmesi. Peygamberin eşi Aişe sürekli eşinin yanında ama peygamberi sadece mescitte gören ve sadece 12 ay peygamberi görmüş Ebu Hureyre ise 5374 hadis naklediyor. Neyse bunu vicdanlarınıza sunuyorum. Başka bir ilginç detay ise Ebu Hureyre’nin Yahudi iken Müslüman olduğunu ilan eden Kabül Ahbar’ın öğrencisi olmasıdır. Kabül Ahbar İslam’a sürekli Tevrat’ın mitolojilerini hadis olarak sokan kişidir. Kendisi eski bir haham. Aynısını öğrencisi Ebu Hureyre’de yapıyor tabi ki. İşte Yahudi mitolojisini dinimize sokmaya çalışan Hureyre’nin hezimeti:
 

yer yüzü balığın sırtındadır. Cennete girecekler ilk olarak bu balığın ciğerinden yiyecektir (Buhari 3/51)

Allah aşkına direk Yahudi kaynaklarından alındığı belli olan bu efsane de nedir? Bunu okuyan 21. yy insanını hangi yüzle İslam’a çağıracaksınız? Neyse konuya dönelim. Aişe validemiz, Ömer, Osman ve Ali Ebu Hureyre’yi yalancılıkla suçladıkları tarih ve siyer kaynaklarında geçer. Bunların İlki İbn Sad’ın Tabakat adlı eseridir. Diğeri ise Ebu Hureyre’nin biyografisini yazan zehebinin kitabıdır. Aişe validemiz bu cahili yalancılıkla suçladığı için kaynaklara göre  Aişe validemize hakaret bile etmiştir . İşte hakaret ettiği rivayet:
 

Ebû Hureyre! Senin Peygamber’den naklettiğin söylenen şu hadîsler de nerden çıktı?! Bizim duyduklarımızı sen de duymadın mı? Bizim gördüklerimizi sen de görmedin mi?’ diye itiraz etmiş, o da buna: “Evet anacığım, senin bir kadın olarak ayna ve sürmedanlıkla meşguliyetin, Hz. Peygamber’le aranıza bir mania olarak girdiği hâlde, benim Efendimiz’le birlikteliğime hiçbir şey mâni olmadı.”  (İbn Hacer, el-İsâbe, 7/205; Zehebî, Siyerü A’lâmi’n-Nübelâ, 2/604)

Bir de marifetmiş gibi bu rivayeti sözde islami siteler kullanıyor. Halbuki yukarıda Hureyre açıkça Aişe validemize sen ayna ve makyajdan kafanı kaldıramadın ki peygamber ne dedi diye duyasın demeye getiriyor. Halbuki kendisi açık söyleyeyim ilimde Aişe validemizin tırnağı bile olamaz. Tabi bu terbiyesizliğini Halife Ömer’e yapamıyor. Ömer Bahreyn’e Ebu Hureyre’yi vali olarak gönderiyor sonra geri çağırıyor. Çünkü zimmetine para geçirmiştir. Ömer şöyle diyor: “Seni Bahreyn’e vali yaptığımda ayağında bir çift ayakkabın yoktu. Sonra duydum ki 1000 dinara ve 600 dinara atlar satın almışsın. Seni Bahreyn’in en ucra köşesine İnsanların vergilerini Allah ve Müslümanlar için değil de senin için versinler diye mi gönderdim? Bu ibn Sad’ın Tabakat’ında geçiyor. Kitapta geçen başka olay şöyledir. Ömer “Ey Allah’ın kitabının düşmanı Allah’ın malını çaldın değil mi? Yoksa senin 10.000 dinarın nereden olacak?” Ebu Hureyre kendi naklettiği bir olay daha var. Bu da Tabakat’ta geçiyor. Ebu Hureyre diyor ki: “Ali benim Allah’ın Rasulü hakkında yalan söylediğimi düşünüyor” sonra Ebu Hureyre kafasına vuruyor ve şöyle ekliyor “Ben onları hep Allah Rasulünden duydum” Yani anlayacağınız yalancı olmadığına şahitlik eden tek kişi yine kendisi smiley Zaten Ebu Hureyre Ömer’in korkusundan o vefat edinceye kadar hadis nakletmediği konusunda çoğu kaynak ittifak halinde.

Hani hadisçiler güvenilir insanlardan hadis naklediyordu? Hani Buhari atını kandıran adamı görünce ondan hadis nakletmemişti? Bu kadar hassastı? Hakkındaki iddiaların hepsi yalan bile olsa bu haberler Ebu Hureyre’yi güvenilmez yapmıyor mu? Hırsızlık ve yalancılıkla suçlanan birinden niçin hadis alıyorlar? İşte şimdi Rical İlmine sahabe dedikleri kişiler niçin dahil edilmiyor anladınız herhalde.

2.  Dirayetül Hadis

Bu ilim hadisleri sınıflandırma ilmidir. Üzerinde pek durmayacağız.

3. Fıkhul Hadis

Hadislerin metnini anlama ilmidir. Hadis Kur’an’a uygun mu değil mi onu anlamaya çalışan ilimdir. Tabi ki aslında bu büyük bir aldatmacadır. Niçin mi? Çünkü Hadis Kur’an’la çeliştiğinde bu sefer ya hadis Kur’an’ı neshetti dediler ya da biz hadisin manevi anlamını anlamadık dediler ve o hadisleri elemediler. Hadisler birbiriyle çeliştiğinde ise ya bu hadis şunu neshetti dediler ya da hadislerin manen anlamları çelişmiyor dediler. Manen anlamı ne demekse. Yani anlayacağınız bu ilim tam bir aldatmaca. Ayrıca varsayalım ki gerçekten de Kur’an’a uygunluk testine soktular burada iki problem ortaya çıkıyor.
  • Hani biz Kur’an’ı anlamak için hadislere ihtiyaç duyuyorduk. Kur’an’ı anlamadığımız için hadislere ihtiyaç duyuyorsak nasıl tam olarak anlamadığımız Kur’an’a bakıp hadis eleyeceğiz? İnşallah bu bölümü anladınız. Eee zaten Kur’anı anlayamadığımız ve Peygamber onu açıklayacağı için hadislere ihtiyaç duymuyor muyduk? Anlamadığımız Kitaba bakıp hadisin yanlış olduğunu nasıl anlayacağız? Bu uygunluk testi tamamen mantıksızdır.
  • İkinci büyük problem de şu: Her alim Kur’an’a kendi penceresinden bakıyor. Tamam ayetlerin çoğunda herkes hemfikir ama bazılarında hemfikir değiliz. Mesela x adlı alime göre bir hadis Kur’an’dan geçemezken y adlı alime göre aynı hadis Kur’an’a uygun olabilir. Buna binlerce örnek veririm. Ama din adamlarının ismini burada zikredip hedef göstermiş gibi olmak istemiyorum. Tabii hadis üzerinden örnek vermemin bir sakıncası yok. Çoğu din adamına göre Aişe’nin 6 yaşında peygamberimizle evlenmesi Kur’an’a uygundur. Ancak bazı din adamları da bunun Kur’an’a aykırı olduğunu söylüyor. Şu halde Kur’an’a arz ederken hadisleri, kimin Kur’an anlayışına göre bunu yapacağız? Anlayacağınız hadislerin ayıklanması iddiası tamamen anlamsızdır. Ayrıca vakit kaybıdır. Çünkü dini ihtimallerin eline bırakamayız. Allah’ta bırakmamıştır. Allah, inşallah Ebu hureyre hadisleri doğru nakleder deyip dinini Ebu Hureyre’nin aklına ve vicdanına bırakmamıştır. Araf 148’de Musa peygamberin 40 gün israiloğullarından ayrıldığı ve bu ayrılık sırasında israiloğullarının tekrar buzağıya tapmaya başladığından  bahsedilir. Emin olun biriniz 35. gün İsrailoğullarının yanına gitseydiniz onlar diyeceklerdi ki Musa bize buzağıya tapmayı emretti. Nitekim öyle de olmuş İşte Taha 88 “Daha sonra da (birbirlerine) işte sizin de ilahınız Musa’nın ilahı buydu; fakat o unuttu! dediler” Ne yani Müslümanlar İsrailoğullarından çok daha iyi mi bu konuda? İnsanoğlu birbirine huy olarak benziyor. Bin yıl önceki bir insanla bizim aramızda çok da fark yok. Allah bu kıssayı niye anlattı? Hikaye olsun diye mi? Çünkü bizi de aynı son bekliyordu. Peygamberimiz Muhammed vefat edeli 40 saat bile olmadan İslam coğrafyası toz duman oldu. Dinden dönenleri mi sayayım, yoksa halifelik yani iktidar için sahabe sanılan kişilerin birbirinin boğazına sarılmasını mı? Şimdi kalkmış bana diyorsunuz ki peygamberden 200 yıl sonra Buhari adlı bilgin 40 saat sonra unutulan peygamber terbiyesi ve öğretisini sahih olarak aldı. Maşallah diyorum başka bir şey demiyorum. Çünkü Halife Osman’ın kafasını kılıçla yaran Müslümanlar peygamberin sünnetini 15 yılda unutmuştu ama 200 yıl sonraki insanlar hatırladılar.
 
Sonuç olarak herkes kendi anladığı Kur’an’a göre hadis ayıklayacağı için sahte hadisler bu ayıklamadan sağlam çıkabilir. Kaldı ki madem Kur’an’a vuruyoruz o halde niçin hadise ihtiyaç duyalım? Zaten Kur’an’da varlar. Hadis Kur’an’da olmayan neyi tamamlıyor?İşte şimdi asıl konumuza geçelim. Yani delillerimize. Hadis olmazsa din olmaz diyenlerin bize sundukları tüm iddialara yer verip bunları aynı zamanda cevaplandıracağım.

İddia 1: Hadis olmassa namaz nasıl kılınır nereden bileceğiz? Namaz kılınamaz.

Arkadaşlar eğer bir hadis savunucusu olsaydım emin olun namaz konusu açılmasın diye ecel teri dökerdim. Bu iddiada bulunan Müslümanlar mantıklı düşünemiyor
  • Bir kere hadislere göre yüzden fazla namaz kılma şekli vardır. Sünniler ve şilara bile içinden onlarca mezhebe ayrılmış ve her mezhep farklı şekilde namaz kılıyor. Birinde amin demek namazı iptal ediyor iken (caferilerde) birinde yüksek sesle söylemek gerekiyor gibi. Birinde kıyamda eller aşağıda diğerinde bağlı vs… yüzlerce farklılıklar var. Madem hadislerden öğrendiniz niçin farklı kılıyorsunuz?
  • İkincisi hadislerin içinde resimli namaz hocası yok. Adam almış eline mezheplerin resimli namaz hocası ilmihalini oradan öğreniyor fakat hadisten öğrendiğini sanıyor. Bu sahte algıyı oluşturanlara yazıklar olsun. Kuran’da namaz’ın kılınışı geçiyor zaten. Bununla ilgili bir yazı yazdım ona bakabilirsiniz. Kur’an secde diyor adam diyor ki “anlamadım.” Ama hadiste secde kelimesi geçince adam bu sefer diyor ki “başıma yere koymam gerektiğini” anladım. Bu ne saçmalıktır hala anlamış değilim.
  • Üçüncüsü Buhari peygamberden 200 yıl sonra hadisleri derledi. Müslümanların çoğunluğu hadislerin yüzde doksan dokuzundan habersizdi. Şu halde Buhari doğuncaya kadar geçen 200 yıl boyunca insanlar neye bakarak namaz kıldı? Bu söylemlerin cahilce söylemler olduğunu bilmenizi isterim. Şimdiki Müslümanların zihni çok bulanmış. Buhari doğmadan önce de internetin olduğunu insanların hadislere bugün ki gibi ulaşabildiğini düşünüyor. Namaz İbrahim peygamberden bize uygulamalı yani ebeveyn’den çocuğuna görsel olarak aktarılarak gelmiştir. Hz. Muhammed’den bize arada kopukluk olmadan nesilden nesile aktarılarak gelmiştir. Buhariden önce de insanlar nasıl namaz kılacağını zaten biliyordu.
  • Hatta bugün ki farklı namaz şekillerinin sebebinin hadisler olabileceğine dair bir ihtimalden bahsetmek istiyorum. Her mezhep imamı kendi seçtiği hadise göre namaz kılınca Müslümanlar farklı farklı kılmaya başladı. Ama bu hadis adlı rivayetler derlenmeden önce herkes anne babasından gördüğü gibi kılıyordu ve bu zincir peygamberimize kadar gidiyordu. Ancak hadis adlı rivayetler ortaya çıkınca herkes kendi bilgisinden şüphe etmiş ve mezheplere uymaya başlamış olabilir.

İddia 2 : Peygamberin niçin recm uyguladığını hadislerden öğreniyoruz.

İnanın bu iddia tamamen peygambere iftiradır. Bu çağda internet çıktı ve bilgi hızlıca yayıldı. Peygamberin recm gibi vahşi bir uygulamayı asla yapmadığını öğrendik. Ancak halen tamamen recmi savunup uygulayan sözde İslam devletleri var. Tabi  recmin savunulacak bir tarafı olmadığını anlayan ülkemiz din adamları şimdi de diyorlar ki :”Peygamberimiz Nur suresinde zina hükmü gelmeden önce recm uyguladı” Beni en çok üzen bu düşünceyi çok değer verdiğim bir alimin savunmasıdır. Bu beni kahrediyor. Şimdi bu sözde hadislerin yalanını ifşa edeyim. Allah Rasulüne miras hakkında soru soruyorlar peygamberimiz Kur’an ayeti ininceye kadar bekliyor. Kadının biri gelip kocam benimle cinsel ilişkiye girmeyeceğine yemin etti deyip zıhar kültürünü şikayet etti. Peygamber ise ayet gelinceye kadar bekledi. Aişe validemize zina ifitirasında bulunuldu. Peygamber eşi Aişe’ye recm uygulamadı. Tarihçilerin yazdıklarına göre peygamber 1 ay boyunca ayet bekledi. Yani pek çok hadis adlı rivayet ve Kur’an’a göre peygamber vahiy gelmeden hüküm vermiyor. Ama gel gör ki nur suresi inmeden başka kadını recm ediyor. Kendi karısı Aişe’yi recm etmiyor vahyi bekliyor ancak elalemin karısını recm etmekte acele ediyor. Burada adam kayırmacı bir peygamber modeli sunuyor din adamları bize. Ne diyeyim bilmiyorum. Bunlar peygambere bu acımasız iftiraları atınca peygamber aşığı oluyor biz bu iftiraları temizleyip Hz. Muhammed’in böyle bir insan olmadığını ortaya çıkarmaya çalıştığımız için peygamber düşmanı ilan ediliyoruz.

Şuna dikkat çekmek istiyorum hadisleri dinin kaynağı olamayacağını söylemem, peygamberimi reddettiğim anlamına gelmez. Bu sadece Kur’an diyen bizleri karalamak için yapılan bir propagandadır ki insanlar bizi dinlemesin. Biz peygambere, akla, bilime, vicdana iftira atan hadisleri reddediyoruz ve böylece peygamberimize sahip çıkıyoruz. Kur’an’a bakarsanız tek bir Rasulullah var. Alemlere rahmet olan, şefkatli bir peygamber. Ancak hadislere bakarsanız 6 yaşında Aişe validemizle evlenmiş bir pedofil, mecliste sohbet ederken bir güzel kadını gördü diye hemen eve koşup eşi Zeynep ile cinsel ilişkiye giren bir seks düşkünü, kadın recm eden bir cani. Bu iftiraları nasıl peygamberimize yakıştırıyorsunuz? Yazıklar olsun.

İddia 3: Kur’an’ı anlamak için belli bir yaş olgunluğu gerekir. Bu yüzden çocukları meallerden uzak tutmalıyız. Bu iş için hadis ilmi dahi onlarca ilim bilmek gerekir

İşte bizimle Kur’an’ın arasına bu şekilde duvar ördüler. O kadar ki şu an kaç tane Müslüman Kur’an’ı anlayarak okuyor söyleyemiyorum bile. Bir elin parmağını geçmez. Kur’an’ı anlamak için önce hadis ve sünnet bilmelisiniz dediler, sonra yetmedi fıkıh, ilmihal, kelam, tefsir vs.. uyduruk bin tane ilim dalı çıkardılar. Kur’an’da yüzü geçmeyen emir yasakları gün itibariyle fıkıh adlı saçmalıkla 2 milyona çıkardınız. İçimden size oha bile demek gelmiyor. Madem çocuklar dinin tek kaynağı Kur’an’ı anlayacak yaşta değil niçin onları Kur’an kurslarına gönderip küçük yaşta Kur'an okutuyorsunuz? Onlar çocuk değil mi? Madem o kadar samimi isiniz niçin küçük yaşta çocuklara yüzlerce hadis ezberletmeye çalışıyorsunuz? Ama iş düşünmeye, anlamaya , sorgulamaya gelince çocuk işi değil. Din adamlarının söyledikleri ile uyguladıkları tamamen birbirleri ile çelişiyor. Samimi değiller. Madem çocuklar derin ilim öğrenmeden bu işe bulaşmamalı niçin çocuklardan hadis rivayeti aldınız?

2630 hadis nakleden Abdullah ibni Ömer peygamberimiz vefat ettiğinde henüz 18 yaşındaydı. 2286 hadis nakleden Enes b. Malik 20 yaşındaydı. Yaklaşık 2000 küsür hadis nakleden Abdullah ibni Abbas 13-14 yaşlarındaydı. Çocuklardan dini hükümler almaya gelince sorun yok. Ama dini hükümleri öğrenecek yaşta değiller. Hangisi tehlikeli Allah aşkına?

NOT: Bu yazımda sürekli din adamı kavramı kullanıyorum. Kadınlardan özür diliyorum. Bu ifadeyi erkekler için kullanmıyorum. Din adamı ibaresini bir terim olarak kullanıyorum. İslam’da din adamı yoktur. Herkes dini bilmek ve yaşamak zorundadır. İslam’da böyle bir sınıf ta yok. Sadece kendilerine böyle bir ayrıcalıklı sınıf oluşturanlara bu sıfatla hitap ediyorum. Yoksa dini kaygısı olanlara alim diye hitap ediyorum. Aişe validemiz muhteşem bir alimdi aynı zamanda. Böyle deyip sizin de gönlünüzü aldıktan sonra smiley yazıya devam.

İddia 4: Kitap (Kur’an) cansız bir nesne peygamber ise canlı bir örnektir. Şu halde canlı örneği almalıyız. O da hadistir.

Evet, mantıksız bir iddia daha. Ben anlamıyorum peygamberimiz vefat edeli olmuş 1400 küsür yıl nasıl canlı bir örnek oluyor? Ben onu görmedim ki canlı örnek olsun. Varsa elinizde bir video kayıt çıkarın ortaya. İşte o zaman iddianız mantıklı olur. Kur’an Hz. Muhammed dahil yirmi küsür peygamberi anlatır ve hepsini bize örnek olarak sunar. Kur’an nesne ise hadis kitabı da nesnedir. Her ikisi de kelimelerden oluşuyor. Kur’an cansız ise hadis de cansız. Sonuçta hadis de bir kitap. Siyer de cansız. Çünkü o da bir kitap. Yani hadis ile Kur’an bu noktada aynı kategoride buluşuyor. Gerçekten din adamları ne söylediklerini bilmiyorlar. Hadis nasıl canlı oluyor? Hadis de bir kitap olmasına rağmen öyle güzel algı yapıyorlar ki sanırsın peygamberle birlikte yaşıyoruz. Herkes bu modda. Peygamberi örnek alıyoruz gibi süslü laflar söylüyorlar tüm Müslümanlar da peygamber hayattaymış gibi bir moda giriyor. Sünnilerin uluslararası düzeyde tanınan bilginlerinden Nouman Ali Khan ise Kur’an bir teoridir, onu pratiğe döken peygamberdir diyor. Ah eşşek kafam! Eskiden bende bu söz oyunlarına inanıyordum. Yaw peygamber hayatta değil ki. Kur’an teori ise bir kitap olan hadisler de teoridir. Peygamberi pratikte kim görüyor da benim haberim yok. Kur’an da hadis de kelimelerden oluşan bir kitap. O zaman nasıl oluyor da Kur’an teori oluyor, hadis ise pratik? Bu din adamları Kur’an teoridir , peygamber pratiğidir diyor hepimiz de peygamber şuan hayattaymış gibi bir moda giriyoruz ve diyoruz ki adam haklı. Halbuki peygamber pratiği derken hadis kitabını kastettiklerini yani yine bir kitabı gösterdiklerini anlamam 13 yılımı aldı. Allah onun kitabına şerikler koştuğum için beni bağışlasın. Kur’an burnumuzun ucunda ama burnumun ucunda olduğunu fark etmek için nice yılları harcadım.

Kur’an peygamber kıssalarını verir. Rasulullahtan örnekler verir. Yani hepsi de pratiktir. Kur’an teori değil pratiktir. Teorik olan bir kitap izlenemez. Her çağa bir sunumu olamaz. Madem Kur’an teori niçin din adamları şu pratik dedikleri listeyi bize açıklamıyorlar? Kur’an’da olmayıp Rasulullah’ın pratiğinden ne aldık. Nedir bu pratikler listesi? Yukarıda o pratiğin namaz olmadığını gösterdik. Abdest de Kur'an'da geçiyor. O da olamaz. Sünnet diyorlar ama bunda bile uzlaşmaları yok. Bir din adamının bu sünnet dediğine diğeri değil diyor. Yani sünnet nedir sorusuna bile net cevapları yok. Sarık ve cüppe bazılarına göre sünnetken bazılarına göre sadece Arap kültürü. Ya Allah bu kadar net olmayan, zor, sisli, ihtimallere kalmış bir din göndermiş olabilir mi ? Yeter artık uyanın. Kur’an’a sızmak isteyenler bunu hadis üzerinden yaptılar. Hadisler İslam’ın Truva atıdır.

İddia 5 :  Peygamberin hayatı boyunca söylediği her söz ve yaptığı her şey Allah’tan gelen vahiydir. Peygamberimize Kur’an gibi benzeri bir vahiy daha verilmiştir. Aşağıdaki ayet (Necm:3) Peygamberimizin konuşmalarının da vahiy olduğunun delilidir. Hadisler de vahiydir. Sünnet vahy-i gayri metluv olarak ifade edilir ve vahyi metluv olan Kur'an’a uymamız gerektiği gibi, ikinci vahiy olan sünnete de uymamızın esas olduğunu belirtir. Zira bağımlılığı ve Allah’tan olmaları bakımından ikisi de aynıdır. “Bana Kitap ve onunla beraber onun misli verildi.” (Ebu Davud) Hadisi de bunu doğrular.

İddiada delil gösterilen ayete bakalım
 

Vahyin aşama aşama inişi şahit olsun (1) Arkadaşınız ne sapmıştır ne kanmıştır (2) ne de kendi keyfinden konuşmaktadır. (3) Bu (Kur’an), kendisine indirilen bir vahiyden ibarettir. (4) (NECM 1,2,3,4)

İddia edilen ayetleri gördünüz şimdi Kur’an’daki tüm parçaları birleştirelim bakalım dedikleri doğru mu?
 

Ve sonra kuluna ne bildirilecekse onu vahyetti. (NECM 10)

Allah peygamberine bir şey iletecekse bunu normal vahiy yoluyla yaptı. yukarıdaki ayet buna delildir. "Ve sonra kuluna ne bildirilecekse onu vahyetti." diyen Kur'an vahyin tek kanalı olduğunu belirtiyor. Ayrıca Kur’an, Allah’ın peygamberini Kur’an dışına yani vahyin dışına çıkarmaya çalışanlardan bahsediyor ve diyor ki:
 

 İşte o (tipler) eğer ellerinden gelse, sana vahyettiğimizin dışında Bizim adımıza birtakım şeyler tedarik edesin diye, seni dahi baştan çıkararak tuzağa düşürmeye çalışırlar; seni de ancak bunu başarabildikleri zaman dost edinirler (İSRA 73)

Görüldüğü gibi peygamberin vahiy dışında bir hadisi/sözü dini noktada söyletmeye çalışanlar olmuş. Ama başaramamışlar. Daha sonra Kur’an Hz. Muhammed’i ve bizi uyarır. Dikkatli olun sizi Allah’ın ayetlerinden saptırmasınlar/uzaklaştırmasınlar.
 

Sana indirildikten sonra seni ALLAH‘ın ayetlerinden saptırmasınlar. Rabbine çağır; ortak koşanlardan olma. (KASAS 87)

Şimdi asıl peygamberin Kur’an dışında vahiy almadığını, hadislerin vahiy olmadığını gösteren ayetlere gelelim:
 

Allah seni affetsin (Ey peygamber!) Daha kimin doğru söylediği senin için (iyice) ortaya çıkmadan ve sen (kimler) yalancı (iyice) tanımadan, niçin onlara izin verdin? (TEVBE 43)

Ayet ortada. Allah, Elçisi onunla savaşa gelmemek için bahane uyduranlara evde kalmaları için izin vermesini sert bir şekilde eleştiriyor. Peygamber aceleci davranıyor. Kişisel bir karar veriyor. Allah peygamberin bu kişisel kararını eleştirmektedir. Bu da peygamberin her sözünün veya yaptığı her eylemin vahiy yani din olmadığının delilidir. Vahiy olmadığı gibi doğru bir karar da değildir. Bu ayet aynı zamanda peygamberin yaptığı her eylemin ve söylediği her sözün vahye dayanmadığının da bir delilidir. Peygamberimiz bir eşti, bir babaydı, bir devlet başkanıydı, bir ordu komutanıydı, bir komşuydu. Peygamberin bir eş olarak, bir devlet başkanı olarak, bir komşu olarak söylediği sözler din olamaz. Peygamberimizi günümüzde yaşayan biri olarak hayal edin. Komşusunun balkonunda çöp olmasından rahatsız oldu. Ve komşusuna dedi ki biz çöpten rahatsız oluyoruz. Çöplerinizi balkonunuzdan kaldırır mısınız? Koku bizi rahatsız ediyor. Peygamber vefat edince ne olacaktı biliyor musunuz? Peygamberden işittim ki balkona çöp bırakmak uygun değildir. 100 yıl sonra ise her kim ki balkona çöp bırakır cehennemdeki yerini hazırlasın formuna dönüşecekti. Bu temsili bir örnek sadece. Siz çoğaltabilirsiniz bu tür örnekleri. Peygamberin her sözünün vahiy olmadığının başka bir delili daha var.
 

Onlara bir ayet getirmediğin zaman, “Sen bir tane derleseydin ya!” derler. De ki: “Ben yalnızca rabbimden bana vahyedilene uyarım: bu (vahiy) Rabbiniz katından gelen bir bilinç kaynağıdır; inanacak bir toplum için de kapsamlı bir doğru yol haritası ve bir rahmet pınarıdır” (ARAF 203)

Peygamberin sıradan konuşmalarının ilahi olmadığının en büyük kanıtı bu ayettir. Peygamberin her sözü vahiy olsaydı inanmayanlar “niçin ayet getiremedin” gibi bir söylemde bulunmazlardı. Çünkü her sözü vahiy olduğu için bu itirazlara gerek kalmazdı. Ayrıca Ali İmran suresi 159. ayette Peygamberin hüküm verirken insanlara danışmasını söylüyor . Madem her söylediği ve yaptığı vahiy niçin insanlara danışması söyleniyor.
 

Şu halde onları affet, affedilmeleri için de dua et ve yönetim işinde onlarla istişare (ye devam) et! Artık kararını verdiğin zamanda Allah’a güven! Çünkü Allah kendisine güvenenleri sever (ALİ İMRAN 159)

İddia 6: Kur’an’da helal ve haramlar eksiktir. Bu noktada hadislere ihtiyacımız var.

Bu iddia baştan sona Kur’an’a aykırı bir iddiadır. Kur’an’da haramlar bellidir.
 

Size yalnızca leş, kan, domuz eti ve ALLAH'tan başkası için adananları haram kılmıştır. Kim (bunları yemek) zorunda kalırsa, istekli olmamak ve sınırı aşmamak koşuluyla ALLAH bağışlayandır, Rahim’dir. (NAHL 115)

Kur’an’a göre haram yiyeceklerin sayısı dört’tür. Yukarıda yalnızca kelimesini görmek istemeyen insanlar için vurgulu yazdım. Ancak bu Müslümanlara yeterli gelmedi. Sonra Besmelesiz kesilen hayvanların haram olduğunu iddia ettiler. Sonra haramların sayısı 1000 küsüre çıktı. Şu an kaç bin haram var ben de bilmiyorum. Şimdi peygamberin haram bırakma yetkisinin olmadığına dair delillerimizi sunalım.
 

Ortak koşanlar, “ALLAH dilemeseydi ne biz, ne de atalarımız ortak koşmaz ve hiç bir şeyi de haram etmezdik” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar aynı şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda bize göstereceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna (şüpheli ve çelişkili rivayetlere) uyuyorsunuz ve siz sadece tahminde bulunuyorsunuz.” (EN’AM 148)

En’am 148 kulağı vahye açık olan herkes için açıktır. Haram bırakma yetkisi yalnız ve yalnız Kur’an’a aittir. Yani Allah’a. İşte iki ayet daha
 

De ki: “ALLAH'ın şunu haram ettiğine tanıklık edecek tanıklarınızı getirin.” Tanıklık ederlerse onlarla beraber tanıklık etme. Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların keyfine uyma. Onlar, Rablerine başkalarını eş koşmaktadırlar. (EN’AM 150)

Ortak koşanlar, “ALLAH dilemeseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başka bir şeye tapmaz ve O'nun haram ettiğinden başkasını da haram kılmazdık” (derler). Kendilerinden öncekiler de böyle davranmıştı. Elçinin açıkça bildirmekten başka bir görevi mi var?  (NAHL 35)

Görüldüğü gibi İslam din adamlarının bıraktığı sahte haramları reddetmektedir. 1400 yıl önce İslam öncesi dünyanın genel durumunu okuyanlarınız varsa bu ayetleri anlarsınız. Bilgisi olmayanlar için aktarayım. Kur'an indiğinde dünya toplumlarında bugün olduğu gibi binlerce haram vardı. Kur'an insanları mantıklı olmaya davet etti. Ve Haramları dört adet ile sınırladı. Mesela hayvan yüreği yemek birçok kabile de haramdı gibi.. Zaten Rasulullah dini tekrardan rayına koymak, sahte haramları kaldırıp insanları tekrardan özgürleştirmek, dinin kolay olduğunu insanlara hatırlatmak için gönderilmedi mi? Değil din adamları peygamberimizin bile haram bırakma yetkisinin olmadığını Kur’an’dan öğreniyoruz.
 

Sen ey peygamber! Eşlerin (den bir kısmının) rızasını kazanmak için, neden Allah’ın helal kıldığı şeyi kendine haram ediyorsun? Yine de Allah çok bağışlayıcıdır, sınırsız bir merhamet kaynağıdır. (TAHRİM 1)

Elçinin değil Müslümanlara kendisine bile haram bırakması Allah tarafından yetkisini gasp olarak değerlendirilmiş. Allah tarafından uyarılmıştır. Müslümanların Kur’an’ı din açısından yetersiz görmesi yeni bir anlayış değildir. Aynı anlayış müşriklerde de vardı.
 

Onlara apaçık olan ayetlerimiz okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’an getir yahut onu değiştir!”, derler. De ki: “Onu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben yalnız bana vahyedilene uyarım. Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım.” (YUNUS 15)

Peygamberin haramları sadece vahyin belirleyeceğini ifade etmesi istenen ayet her şeyi açıklıyor zaten. İşte Ayet:
 

De ki: Bana vahyedilende, yiyen birisi için şunların dışında haram edilmiş bir madde bulamıyorum: leş, akan kan, domuz eti- ki pistir- Allah’tan başkası adına kesilen kurban dışında….” (EN’AM 145)

İddia 7: Kur’an, birçok ayetinde Allah’a ve Elçisine itaat edin diyerek “ve” bağlacı kullanıyor. İkisine ayrı ayrı itaat etmemiz isteniyor. Bu durumda Allah’a itaat etmek için Kur’an’a, Peygambere itaat etmek için ise hadislere uymalıyız. Tevbe 29’da da Allah ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayanlarla savaşın ayeti var. Bu da delildir.

İşte can alıcı iddia bu. Arapç da ‘’ve” (و ) bağlacı kendi dilimizde de olduğu gibi sadece iki ayrı şeyi tanımlayan bir bağlaç olarak kullanılmaz. Kur’an’da bunun birçok örneği vardır.
 

Ey önceki vahyin mensupları, kitabın gizlediğiniz birçok bölümünü açığa çıkaran ve birçoğunu da yüzünüze vurmayan elçimiz geldi size. ALLAH'tan bir nur ve apaçık bir kitap da geldi size. (MAİDE 15)

Yukarıdaki ayette nur ve kitap ayrı şeylerden mi bahsediyor? Nur kitabın bir özelliği olarak ve bağlacı ile tanımlanmış. Yoksa nur ve kitap ayrı ayrı verilmiş değil.
 

Yola gelmeniz için de Musa'ya kitabı ve furkanı verdik. (BAKARA 53)

Bakara 53’te Musa Peygamber’in iki ayrı kitap (kitap ve furkan) almış olduğunu anlatmıyor. Yok böyle bir şey zaten. Vahiy, aldığı kitabın bir özelliğini belirtmek için ‘’ve furkan’’ ifadesinin kullanıldığını görebiliyoruz. Tamam artık ve bağlacının Türkçedeki gibi kullanılmadığını biliyorsunuz. Şimdi bu tür ayetleri nasıl anlayacağımıza gelelim.
Tevbe 1 de “Bu Allah ve Rasulünden kendileri ile anlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur” diyor. Madem Allah ve Rasulü/Elçisi ayrı ayrı kavramlar ya da ayrı iradeler o halde şu ayeti şöyle mi anlayacağız: Allah müşriklerle bir anlaşma yaptı Rasul/Elçi ayrı bir anlaşma yaptı. Allah ayrı bir ültimatom verdi, Elçisi ise ayrı bir ültimatom. Böyle saçma bir mantık olabilir mi? Kim bu ayeti okursa anlaşmayı yapanın Rasul/Elçi olduğunu anlar. Fakat Allah bu tür ayetlerde Allah ve Rasulü/Elçisi diyerek dini noktada Rasul/Elçinin sadece Allah adına hareket ettiğini ve onun emirlerini yerine getirdiğini bildirir. Dini noktada Elçinin kendi iradesi yoktur. Allah’ın iradesini bize tebliğ eder. Çünkü o vahyin iniş üssüdür. Elçiye itaat elçiyi gönderene itaattir. Bu ayetlerde Allah ve Rasulü iki ayrı kavram değildir. Allah ve Rasulü Allah’ın iradesini temsil eder.Bir başka delil de Tevbe 2’dir. “Yeryüzünde dört ay daha dolaşın…” der. Yani tevbe 1’deki anlaşmanın ne olduğunu açıklar. Ayetleri birlikte görelim.
 

Bu Allah ve onun elçisi tarafından, müşrikler içerisinden anlaşma yaptıklarınıza yönelik bir ilişik kesme ilanıdır: (1) Bundan böyle, işte size dört ay daha (serbestçe) dolaşın, fakat bilin ki, asla Allah’ın gözetiminden kaçamazsınız ve (yine bilin ki) Allah hakkı tanımaya yanaşmayan kimseleri, er geç utanç içinde bırakacaktır. (2) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- TEVBE 1,2)

Şu halde söyleyin Allah yeryüzünde dört ay dolaşın izni verdi de peygamber 1 ay da benden mi dedi? Bu tür ayetlerde Allah ve Rasulü kavramından anlayacağımız iki varlık değildir. Rasul elçidir. Rasulün kendi sözü yoktur. Allah’ın sözü vardır. Allah mesajını elçisi aracılığıyla verdiği için Allah ve elçisi gibi son derece naif bir üslup kullanıyor. Ama bu örnekler yetmez birkaç ayette daha bu yanlışı düzeltmeye devam edeceğim
 

Yine Allah ve O’nun elçisi’nden, Büyük Hac gününde bütün insanlığa yapılmış bir duyurudur ki… (TEVBE 3)

İnsanlar bu ayetten Allah ayrı bir duyuru Elçi ayrı bir duyuru yaptı şeklinde mi anladı? Elbette hayır. Duyuruyu Elçi aracılığıyla Allah yaptı. Enfal suresi 1’de “Sana cihadın bahşettiği gelirler hakkında soruyorlar. De ki: ‘Cihadın bahşettiği bütün gelirler Allah’a ve elçisine aittir’ şu halde, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun” gibi bir olaydan bahseder. Ganimetlerin Allah ve Elçisine ait olması ne demektir? Buradan Allah’a ayrı Elçisine ayrı pay mı olduğunu anlıyoruz? Elbetteki hayır! Savaş gelirlerinin tamamı Allah’a aittir. Bu da o malların kamu malı olduğunu Müslümanlara vurgulamak için kullanılmıştır. Yoksa Allah savaş ganimetlerini ne yapsın. Ayete dikkat ederseniz bir ayrıntı daha var. Ganimetler Allah ve elçisine aittir ifadesinden sonra Allah’a karşı sorumlu davranmaya çağrılıyoruz. Niçin devamında sadece Allah geliyor? Niçin Allah ve Elçisine sorumlu olmaya davet edilmiyoruz. Sebebi açık Allah ve Rasulü bir kalıptır. İkisi farklı kavramlar ve varlıklar için değil Allah’ın iradesi için kullanılıyor. Delillere devam edelim.
 

Onlar arasında, sadaka ve zekatların (dağıtımı) konusunda sana dil uzatanlar var: eğer kendilerine ondan bir pay verirsen seslerini keserler, yok eğer kendilerine ondan bir pay vermezsen, o zaman da öfkelerini kusarlar. (58) Ah keşke onlar Allah’ın ve O’nun elçisi’nin kendilerine verdikleriyle yetinselerdi;…” (59) (TEVBE 58,59)

Yukarıdaki iki ayete çok dikkat edin! Tevbe 58’de peygamberin sadaka dağıtımından rahatsız olanların tavırlarını ortaya bırakıyor. Ama o da ne! Tevbe 59’da sadaka dağıtımını yapanın Allah ve elçisi olduğunu söyleniyor. Lütfen yukarıdaki ayete tekrar bakın. Tevbe 58'de sadakaları dağıtanın peygamber olduğunu dile getiriyorken bir sonraki ayette "Allah’ın ve O’nun elçisi’nin kendilerine verdikleriyle" diyerek sadaka paylaştıranın Allah ve Rasulü olduğu vurgulanıyor. Bir kısım sadakayı Allah bir kısım sadakayı Elçi mi dağıtıyor? Elbette hayır. Peki Niçin Allah ve Rasulü ifadesi geçiyor? Çünkü arkadaşlar Hz. Muhammed sadaka bölüştürme işini Tevbe 60’a göre yani vahye göre yaptı. Kendi kafasına göre değil Allah’ın hükmüyle hükmederek yaptı. Dolayısıyla insanlar da peygamberin değil Allah'ın hükmünden rahatsız oldular.  Bu yüzden Tevbe 58’de sadakayı dağıtanın Muhammed peygamber (Elçi) olduğu vurgulanırken, Tevbe 59’da ganimet paylaştırmanın hoşnutsuzluğunu Allah kendi üzerine alıyor ve" Allah ve Rasulü" kalıbını devreye sokuyor. Çünkü Elçi Allah’ın ayeti Tevbe 60’a göre sadakayı bölüştürdü. Sırf bu ayetteki incelik bile Muhammed'in Kur'an'ı yazmadığının delilidir. İşte Tevbe 60:
 

Zekatlar yalnızca yoksullara ve düşkünlere, bu işi yapan görevlilere ve kalpleri kazanılacak kimselere, özgürlükleri elinden alınanlar (köleler) ve borç yükü altında ezilenler için, Allah yolunda gösterilen her türlü faaliyet ve yolda kalmışlar için verilir: Bu Allah’ın koyduğu kuraldır (TEVBE 60)

Bu kalıp Nisa suresinde de geçer. İşte ayet:
 

Ve her kim Allah’a ve peygamberine hicret etmek üzere evinden çıkar da… (NİSA 100)

Burada bahsi geçenkonu  bir kısım insanın Allah’a bir kısmının da Elçi’ye mi hicret edeceği? Allah’ın mekânı var mı ki onun yanına hicret edebilelim? Allah ve Rasulüne/Elçisine hicret etmek iki ayrı kavram mı? Yoksa aynı şey mi? Allah’ın bildirdiği vahyi Elçinin bize tebliğ etmesi Allah ve Rasulü kalıbının açıklamasıdır.
 

Siz Ey iman edenler! Allah’a ve O’nun Elçisi’ne bağlılığınızı gösterin; (O’nun mesajını) işittiğiniz halde o’ndan yüz çevirmeyin! (ENFAL 20)

Yukarıdaki ayete son derece dikkatli bakın. Ayet Allah’a ve elçisine itaat edin diyorken devamında “o’ndan yüz çevirmeyin” diye sonlanıyor. Yani tekil zamir olan “O” kullanılıyor. Halbuki Allah ve elçisi iki ayrı kavram olsaydı çoğul zamir olan “onlardan yüz çevirmeyin” demesi gerekirdi. Elçiye itaat onun kişisel görüşlerine itaat değildir. Elçiye itaat elçiyi gönderene itaattir. Bu da elçinin Allah’tan alıp bize tebliğ ettiği Kur’an’a uymak ile olur. Zaten Kur’an kavram olarak ‘’Muhammed’e itaat’’ ifadesini değil, görevinden dolayı ‘’Elçiye itaat’’ ifadesini kullanıyor. Bu kavramlara dikkat edilmelidir. Allah gerçekten kelimelerini özenle seçmiştir. Dini noktada "Muhammed'e itaat" değil "elçiye itaat" kavramının seçilmesi mükemmel bir inceliktir. Dini noktada Muhammed'in bir hükmü olamaz elçinin olur. Elçi'de kendi heva ve hevesinden konuşmaz onu gönderen Allah adına konuşur.

İddia 8  Peygamberin Vahiy dışında bir bilgi kaynağı daha vardı. Bu yüzden hadislere muhtacız.

Bu iddiayı 5. Madde de cevapladım . Ancak bir şeyler daha eklemek istiyorum. Ahzab 53’te
 

Dahası sizin ne Allah Rasulünü üzmeniz, ne de ölümünden sonra onun eşleriyle evlenmeniz ebediyyen helal değildir: Çünkü bütün bunlar Allah katında zaten çok büyük bir vebaldir (AHZAB 53)

Yukarıdaki ayeti çoğu insan anlamakta zorlanıyor. Çünkü hükmü sadece 20 yıl- 30 yıl arası geçerli olacak bu hüküm niçin Kur’an vahyiyle Muhammed peygambere bildirildi? Peygamber, Kur’an dışında Allah ile iletişime geçebiliyorsa pekâlâ bu hükmü oradan alabilirdi?  1400 yıl önce vefat etmiş eşleri ile ilgili uygulanabilirliği çok kısa olan bu hükmü Kur’an niçin ölümsüzleştirdi? Aslında bu tür ayetlerin niçin kur’an’da olduğunu hiç anlayamıyordum. Çünkü Kur’an evrenseldi ve bu ayetler buna uymuyordu. Şimdi anlıyorum ki bu ayetler peygamberin Kur’an dışında vahiy alamadığını ve Allah’ın sadece Kur’an aracılığı ile Nebi ile iletişime geçtiğini bize kanıtlamak için. Çünkü Müslüman olma iddiasında olan insanların Hz. Muhammed'in hayatını tahrif edeceklerini Allah biliyordu. Bizim tekrar Peygamberimizin yolunu bulmamızı sağlayan ipuçları Kur’an’a yerleştirildi. Elbet tek açıklaması bu değildir ayetlerin.

Ayrıca Uhud savaşında peygamberimiz neredeyse öldürülüyordu. Sahabe denilen kişiler ganimet için hakim tepeyi terk ettikleri için. Peygamberin farklı bir vahiy kaynağı olsaydı derhal uyarılırdı. Ancak vahiy inmiyor vahiy inmeyince peygamber de öğrenemiyor. Bu da farklı bir vahiy kanalının olmadığının delili.

İddia 9: Hikmet, Kur’an’dan ayrı bir şeydir. Hikmet aynen Kur’an gibi Peygamberimize vahyedilmiştir. Peygamberimize Kur’an’dan ayrı, Kur’an’ın içinde olmayan vahiyler de inmiştir. Bunun adı vahy-i gayri metluv’dur. “Bana Kur’an’ın misli kadar daha hüküm verildi. “ (Ahmed b. Hanbel) Hadisi de buna delildir.

Şimdi bu iddianın sebebi Kur’an’daki bazı ayetlerdir. Hemen ayeti görelim:
 

Allah sana kitap ve hikmet indirdi (NİSA 113)

Hikmet ha-ke-me kökünden türemiştir. “At’ın ağzına vurulan gem” anlamına gelir. Gem At’a gideceği yönü vermek için kullanılan demir parçadır. Hikmet’in diğer anlamı bilgeliktir. Yani anlayacağınız üzerine doğru yolu bulmamız için Allah’ın bize verdiği bilgeliktir. Yukarıdaki ayette kitap Kur’an’dır, Hikmet ise hadistir deniliyor. Ancak bu Kur’an’a uymayan bir iddiadır.
 

Sana bu okuduklarımız, ayetlerden ve HİKMETLİ mesajdandır. (ALİ İMRAN 58)

Bu (kitap), üstün bir hikmettir; ancak uyarılar yarar sağlamıyor. (KAMER 5)

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi hikmet Kur’an’dır. Kur’an’ın bir özelliğidir. Bunun için sağlam bir delil daha verelim.
 

Allah’ın ayetlerini hafife almayın! Allah’ın size olan nimetlerini, size öğüt vermek için size indirdiği vahyi ve hikmeti hatırlayın ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! İyi bilin ki Allah her şeyin aslını bilir (BAKARA 231)

Şimdi bu ayeti arapça inceleyeceğiz. Dilin grameri gerçeği ortaya çıkarsın. “ve mâ enzele aleykum minel kitâbi vel hikmeti yeızukum bihi…” anlamı “ve size onunla öğüt alacağınız kitap ve hikmeti” şimdi eğer vahiy ve hikmet farklı kaynaklar olsaydı burada “yeızukum bihi” değil “yeızukum bihima” şeklinde gelirdi. Ne demek bu? Yanisi şu arkadaşlar: “ve size onunla öğüt alacağınız kitap ve hikmeti“ cümlesindeki “onunla” tekil ifadesi gelmezdi bunun yerine “onlarla” veya “o ikisiyle” ifadesi gelmesi gerekirdi. Yani cümlenin şöyle olması beklenirdi:”Ve size o ikisiyle öğüt alacağınız kitap ve hikmeti” Sonuç olarak hikmet Kur’an’ın bir özelliğidir. Bilinçtir, bilgeliktir, Kur’an ile doğru hüküm verme kabiliyetidir.
 

İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir. Eğer şu halk, bunları inkâr ederse, biz onların yerine inkâr etmeyecek bir toplumu geçiririz.  (ENAM 89)

Yukardaki ayet, 18 elçinin ismini andıktan hemen sonra hepsine hikmet verildiğini belirtiyor. Hikmetin hadislerde olduğunu iddia edenler, neden diğer elçilerin de hikmetlerini/hadislerini aramıyorlar?

İddia 10: “Doğrusu Allah Rasülü sizler için, Allah’a ait ve ahiret gününü umut besleyen ve Allah’ı sürekli hatırda tutan herkes için güzel bir örnek teşkil eder” (AHZAB 21) Bu ayet tartışılmaz bir şekilde hadisleri işaret ediyor.

Bu ayet çok istismar ediliyor. Peki bu ayette bahsedilen örnekliğin hadis olduğunu nereden çıkarıyoruz? Kur’an’dan  bahsediyor olmasın! Peygamberin dini konularda nasıl davrandığı Kur’an’da belirtilmiştir. Onun Kur’an’da anlatılan kişiliği örnek alınmalıdır. Şöyle düşünün madem peygamber’in hadisleri ile onu örnek alacağız o halde Allah çoğu insana zulmetti. Çünkü peygamber ile Buhari arasında geçen 200 yıl boyunca Müslümanların çoğu pek hadis bilmiyordu. Çünkü hepsi derlenmiş değildi. 200 yıllık boşlukta insanlar bu örneklikten mahrum mu kaldı? Tabi ki hayır din ihtimallerin eline verilemez. Allah Rasulü örnek alın dedikten sonra onun dini noktada örnekliğini de Kur’an’a serpiştirmiştir. Delillerimizi sunmaya başlayalım.
 

İnkarda ısrar edenler, (yine) Sen Allah tarafından gönderilmiş değilsin diyecekler. Sen (de) de ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter; bir de ilahi mesajın bilgisini iyice sindirmiş kimseler (RAD 43)

Peygamberimize yukarıdaki ayette elçiliğinin kanıtının Kur’an’ı iyice sindirenler olduğunu ifade etmesi isteniyor. Yani Elçi kim sorusunun cevabı Kur’an’da var.
 

Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum... (YUNUS 15)

Bu ayet peygamberin sadece vahye uyduğunu gösteriyor. Rasulullah’ı örnek almak onunda uyduğu vahye uyarak mümkün olur. Elçi sadece vahye uyuyorsa ve bizden de elçiyi örnek almamız isteniyorsa o halde tıpkı onun gibi biz de sadece vahye uyarsak onu örnek almış oluruz. Peygamberi örnek almak isteyen hayatını Kur’an’a göre düzenler. Eğer peygamberi örnek almak onun canlı uygulamalarını (sünnetini) ve sözleri olduğu iddia edilen hadisler ise o halde Allah bize haksızlık etti. Biz Peygamberi görmedik. Onun canlı örnekliğine şahit olamadık. Bize kala kala hangisi sahih belli olmayan rivayetler. Bu mu yani? Allah dinini insanların doğru aktarma ihtimaline mi bıraktı? Asla! Bu doğru değil. Rasulü örnek al diyen Kur’an neyi örnek alacağımı da yazıyor. Yazmalıydı da. Aksi halde peygamberi görenler şanslı biz ise şansız olmuş olacaktık. Allah bir imtihan yaptığını söylüyor ancak peygamberi görenleri bu imtahanda on adım önde olacak bir avantaj mı sağlıyor? Asla, Asla Asla! Peygamberi canlı görmek bir avantaj olsaydı bu bize haksızlık olurdu. Bu yüzden peygamber Kur'an ile ölümsüzleştirilerek fırsat konusunda tüm Müslümanlar eşit koşullara sahip oldu. Şu ayete bakın
 

Doğrusu İbrahim’de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örneklik vardır. Hani onlar kendi kavimlerine şöyle demişlerdi:… (MÜMTEHİNE 4)

Bakın Hz. Muhammed için kullanılan ayetin aynısından İbrahim peygamber için de kullanılıyor? Niçin kimse İbrahim peygamberin hadislerinin peşine düşmüyor? Bu ikiyüzlülük değil mi? Kur’an “elçiler arasında fark gütmeyiz deyin” demiyor mu bize? İbrahim peygamberin hadisleri nerede? Onu örnek almak için uyduruk mitolojilere mi bakmalıyız? Tabii ki hayır. Allah İbrahim peygamber’de sizin için güzel bir örneklik var diyor ve hem bu ayetin devamında ve de Kur’an’da anlattığı kıssalar sayesinde İbrahim peygamberin hangi konuda örnekliğini alacağız bunu zaten veriyor. Bu yüzden Kur’an’ın tümüne hâkim olmak önemli. Hz. Muhammed’in örnekliği de aynı şekilde Kur’an’ın geneline serpiştirilmiştir. Peygamberin örnekliğini peygamberden 200 yıl sonra yazılmış hadis derlemelerinde değil Kur’an’da arayacağız. Allah peygamberi örnek alın dediği yıllarda ortada bir hadis kitabı yoktu. Biz hiç kafamızı kullanmayacak mıyız?

İddia 11 “Elçi size ne verdiyse onu alın, sizi neyden alıkoyduysa ondan da sakının” (haşr 7) tamamen hadis ve sünnetten bahsediyor. O zaman hadis ve geleneklerin bize öğrettiğini almalıyız, bize yasakladıklarından kaçınmalıyız.

Bu konuda da çoğu din adamı yalan söylüyor. Haşr 7’nin hadislerle yakından uzaktan alakası yoktur. Allah onların yalancı perçeminden yakalayacaktır. Bu ayet bağlamından koparılarak sahte bir algı oluşturuluyor. Ayetin tamamını verip bunları ifşa edeceğim:
 

Allah malum beldelerin sakinlerinden alıp iade ettiği tüm savaş gelirlerinin sorumluluğunu Rasulü’ne vermiştir. Artık (bu gelirler) Allah’a Rasulü’ne, (onun) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir: bunu böyle yaptık ki, servet (sırf) zengin sınıflarınız arasında dolaşan bir güç ve iktidar aracına dönüşmesin. İmdi Rasul size (ondan) ne (pay) verirse onu alın, ama size vermediği şeyde de ısrarcı olmayın: Allah’a karşı sorumlu davranın; unutmayın ki Allah cezası çetin olandır. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – HAŞR 7)

Ayete baktığınızda konunun ganimet paylaşımı olduğunu görürsünüz. Ne kadar alakasız olduğunu görmüş olmalısınız. Ancak diyelim ki dedikleri gibi bir ayet olsaydı yine de bundan hadis çıkmazdı. Sanki Kur’an’ı bizzat biz Allah’tan bizzat elden aldık da hadisleri peygamberden aldık gibi bir algı oluşturmuşlar. Halbuki biz Kur’an’ı Hz. Muhammed’den aldık. Vahiy Kur’an’ın dediği gibi Hz. Muhammed’in yüreğine indirilmiştir. O yüreğine inen ayetleri hadis/söz ile bize tebliğ etti ve vahiy katiplerine yazdırdı. Yani “Elçi size ne verdiyse onu alın, sizi neyden alıkoyduysa ondan da sakının” ayeti olsaydı biz bu ayetten elçinin bize vahiy adına verdiği her şeyi almamız gerektiğini anlardık. Çünkü Elçi bize vahyi ulaştırıyor. “Sizi neyden alıkoyduysa” cümlesinden ise vahiyle bize ne yasaklandıysa nebi de onu bize bildirecekti ve bizde elçinin bildirdikleri üzerinden vahyin yasağına uyacaktık.

İddia 12 Nisa 65 belirtildiği gibi insanlar Allah’ın elçisini aralarındaki anlaşmazlıklarda hakem kabul etmedikçe ve onun kararlarına içten bir şekilde uymadıkça inanmış sayılmayacaklardır. Bu ayette Hadislerin önemini vurguluyor.

Bu konuda da yanlış bir mantık kuruluyor. Şimdi Ayeti verelim önce:
 

Ama hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında tartıştıkları her konuda seni hakem yapmadıkça, sonra da senin hükmüne içlerinde hiçbir tereddüt taşımaksızın tam bir teslimiyetle uymadıkça iman etmiş sayılmazlar (NİSA 65)

Peki, elçi insanlar arasında nasıl hakemlik yapacaktı? Kendi kişisel  fikri doğrultusunda mı karar verir? Kur’an buna cevap verir:
 

Ve sen aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet! Onların keyfi yargılarına da uyma! Allah’ın sana gönderdiklerinden bir kısmında seni yanıltmalarından sakın! (MAİDE 49)

Yukarıdaki ayet olayı  açıkça ortaya çıkarıyor. Elçi kişisel fikrine göre değil Kur’an’a göre hüküm veriyordu. Peygamberin kendi hükmü olamaz dini açıdan. O da dini konularda Kur’an’a bakıp hüküm veriyordu. Bu ayette bizimde Elçi gibi hüküm çıkarırken Kur’an’a bakmamızı ve Allah’ın hükmünü uygulamamızı öğütlüyor. İşte bu ayet Kur’an’ın kuran ile tefsirine mükemmel bir örnektir. Kur’an’ı anlamadaki metodumuz bu olmalıdır. Nisa 64’dü tefsir eden diğer ayet ise Nahl 64’tür.
 

Biz sana ilahi mesajı, sadece üzerinde anlaşmazlığa düştükleri (inançla ilgili) meselelerin çözümlerini kendilerine sunasın, inanıp güvenecek bir topluluk için de bir yol haritası ve bir rahmet olsun diye indirdik (NAHL 64)

Bu ayette bize gösteriyor ki peygamber sıkıntılarla ilgili çözüm üretirken yani hüküm verirken ilahi mesajdan yardım alıyor. Yani Elçinin hükümlerini hadis kitaplarında değil Kur’an’da aramalıyız. Kur’an’ı Kur’an ile tefsir etme metodunu 1400 yıllık acılı ve sancılı süreçlerden sonra bulduk. Tecrübe ve birikimlerimiz gösterdi ki biz peygamberimizden bile daha gerideyiz. Çünkü peygamberimiz ve sahabeler Kur’an’ı Kur’an ile tefsir ediyorlardı. Olay bu kadar basitti. Kur’an bu kadar basitti. Din bu kadar basitti. Peygamberimizin vefatından sonra o kadar dine zam yapıldı ki daha yeni yeni onun metodunu kavrayabildik. Kur’an’ı fıkıh ile, hadis ile bilmem bin tane tuhaf ilimle tefsir etmeye çalıştığımız için yaşanamayacak bir din ortaya çıktı. Her gün Müslümanlığı eskilerin safsataları olarak görüp ateist ve deist olanların sayısı artıyor. Emin olun Allah o, İslam’dan çıkan insandan daha çok İslam’ı anlaşılamayacak, hikayelerle doldurulmuş bir din haline getirip İslam ile insan arasına engel koyan Müslümanları suçlayacak. Kur’an’ı hadislerle tefsir etmek Kur’an’ı anlamamamıza sebep oluyor. Günümüze taşıyamamamıza sebep oluyor.
 

İddia 13 : Kur’an’ı anlamak için ayetlerin iniş sebeplerini bilmeliyiz (Esbab-ı Nüzul) Ayetin nasıl bir tarihsel arka planı olduğunu bilmezsek Kur’an’ı anlayamayız.

Bu mantık aslında kendi içinde tutarlı değildir. Çünkü Kur’an 6236 ayetten oluşuyor ve nüzul sebebini bildiğimiz ayet sayısı sadece 500’dür. Ayrıca bunlar arasında birbirleriyle çelişenleri de çıkarırsak sayı iyice azalacaktır. Rivayet kültürüyle gelmişlerdir. Peygamberimiz ihtiyaç duymamış olacak ki iniş sebeplerini kaydettirmemiş. Kur’an uyarıları sadece belli bir zaman ve mekana hitap etmez. Kur’an her dönem uygulanması gereken değişmez prensipleri verir. Bu iddia Kur’an’ı 1400 yıl öncesinde belli bir zamana ve mekana hapsetmekten başka işe yaramaz. Ayrıca Kur’an’ı varsayımlara bağlamaya sebep olacaktır. Kur’an’ı sebebi nüzul ihtiyacı ile temellendirmek Kur’an’ı çağımıza taşımayı engelliyor. Müslüman dindarlara bakınca insan kendini 1400 yıl öncesinde hissediyor. Bunun sebebi Kur’an’ı anlamayı 1400 yıl öncesine hapsetmiş olmalarıdır. Günümüze bir sunumu olmayan evrensel olmayan bir metin elde edilmiş oluyor. Halbuki bu ayetlerin sebebi ne olursa olsun. Bu o dönemi ilgilendirir. Kur’an ise canlı bir mesajdır. Her çağa yeniden iner ve o çağın koşullarına cevap verir. Bu yüzden esnektir ayetler.

Siz sebebi nüzulünü öğrendiğinizde o ayeti çağımıza taşıyamıyorsunuz. Örnek vereyim. Kur’an din, mezhep, meşrep, ırk ayrımı yapmadan tüm insanlara “Atalarınızın dinini terk edin” diyor. Ancak siz bunun sebebi nüzulünü öğrendiğinizde bu Mekkeli müşriklere inmiş deyip ayeti üzerinize almıyorsunuz. Gerçekten durum böyle. Müslümanlar Kur’an’da olumsuz olan hiçbir ayeti kendi üzerlerine almıyorlar. Ya müşrikler için, ya Yahudiler için ya da münafıklar için indiğini düşündükleri için toptan o ayetleri sadece okumak için okuyorlar. Ama nerede cennet vadi varsa nerede güzel bir ayet varsa Müslümanlar hemen benden bahsediyor havasına giriyor. Halbuki ayet açık. Sebebi nüzul hikayesini bilmese Kur’an’ı günümüze taşıyacak ve “Atalarınızın dinini terk edin” ayetini daha sağlıklı yorumlayacak ve bu ayetle bağnazlığın kınandığını, körü körüne taklitin kınandığını, dinin anne den oğula geçmediğini dinin seçilmesi gereken bir olgu olduğunu anlayacak.Kur'an evrenseldir diyor ama kötü ayetler, olumsuz ayetlerin hepsi 1400 yıl önce yaşayan mekkeli müşriklerden bahsediyor ona göre.

Hadi diyelim sebebi nüzulü kabul ettim. Çelişkili olanları da kabul ettim. Madem sebebi nüzul olmadan anlaşılamıyor Kur’an ve biz 500 ayetin iniş sebebini biliyorsak Peki, geriye kalan 5736 ayeti nasıl anlayacağız? Eğer bu bilgi bize lazım ise biz sonsuza dek kur'an'ı anlayamayacağız. Bu bilgi bize lazım olsaydı Allah kendi peygamberine not ettirmez miydi? Niçin Allah, dininin ileriki dönemlere sağlam ulaşması konusunda işini şansa bıraktığını düşünüyorsunuz? Bu ne biçim Müslümanlık gerçekten anlamıyorum.
 

İddia 14: Peygamberimizin görevlerinden birisi de Kur'an-ı Kerim'i sözlü ve uygulamalı olarak açıkça ortaya koymaktır. O, müminler tarafından anlaşılamayan ayetlere, kavramlara ve konulara açıklık getirmiştir. Uygulamalarıyla da bizlere örnek olmuştur. Kur’an’ın açıklayıcısı Muhammed Peygamber’dir. Kur’an, hadisler tarafından açıklanmıştır. Çünkü her şeyin sadece Kur’an’da açıklanması imkânsızdır. Kur’an’ı tefsir eden peygamberimizdir.

Yıllarca bende böyle inandım. Çünkü gerçekten o kadar bilgi kirliliği var ki görüyorsunuz ama hakikate kör oluyorsunuz. Duyuyorsunuz ama hakikate sağır oluyorsunuz. Bu tarihi hatalı fikri Kur’an çürütüyor. Ancak biz Kur’an’ı okuyor ama görmüyoruz. Ya da görmek istememişiz. Bu kısmı maddeler halinde açıklayacağım.

1.  Kur’an bu dini açıklayanın Muhammed peygamber değil bizzat kendisi olduğunu defaatle belirtiyor.
 

Ve doğrusu Biz bu Kur’an’ı ders alınsın diye kolaylaştırdık: öyleyse yok mudur ders alan? (KAMER 17,22,32,40)

Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken ben O’nun dışında bir hakeme mi başvurayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, Kur’an’ın gerçeğe dayalı olarak Allah tarafından indirildiğini bilirler. O halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma. (FİZİLALİL KUR’AN MEALİ - EN’AM 114)

Bak iyice kavrayıp anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz (EN’AM 65)

Yukarıdaki ayetler gibi onlarcası var. Kur’an kendisinin kendisini açıkladığını söylüyor. Yani Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edin. Bu sizin bildiğiniz kitaplara benzemez. Bu ilahi bir tasarım diyordu. Ama  Kur’an’ı duyamıyordum. Bu metodu anlayacağıma bende Kur’an’ı anlamak için yüzlerce ilim ve binlerce külliyat okumam gerektiğini sanıyordum. Ama şimdi anlıyorum ki Allah adildir. 1400 yıl önce bu kitabı gönderdiği insanların elinde sadece Kur’an vardı. Ne hadis, ne fıkıh, ne ilmihal, ne tefsir serileri. Sadece bu kitabı okudular ve anladılar. Çoğu bizim kadar birikimli ve  donanımlı da değildi. Ama biz binlerce külliyatın içinde kaybolmuş halde bir türlü bu Kur’an’ı onlar gibi anlayamıyoruz. Sebebi çok açık. Biz Kur’an’ı bırakalı yüzlerce yıl olmuş. Din tüccarları siz Kur’an’ı anlamazsınız diyor. Çünkü kendi mesleklerini koruyorlar. Din halkın ulaştığı bir yerde olursa adam ne satacak? Kur’an’ı hadisle değil de yine Kur’an’la tefsir etti Rasulullah. Buna kanıt En’am 105’tir.
 

İşte böylece Biz, mesajlarımzı çok boyutlu olarak dile getiriyoruz ki Sen dersini almışsın! Desinler, dahası öğrenmeye gönüllü bir topluluğa onu açıklayabilelim. (EN’AM 105)

Hatta Rasulullah dahil tüm Müslümanların Kur’an’ı Kur’an ile açıklaması gerektiğine keskin bir kanıt var. O da Furkan suresi 32 ve 33. İşte Kur’an’ı ihtilaflı beşer sözleriyle açıklamayı reddeden ayetler:
 

Bir de inkarda ısrar edenler ki: Kur’an ona topyekûn indirilseydi ya! İşte Biz, bütünü oluşturan parçaları ait oldukları yere biri diğerini açıklayacak şekilde yerleştirerek, onunla senin iç dünyanı inşa edip pekiştirelim diye böyle yaptık. (FURKAN 32)

Furkan 32 Kur’an niçin toptan inmedi sorusunun yanıtıdır. Çünkü Kur’an kendi kendini tefsir edecek şekilde dizayn edilmiştir. Hayata bir sunumu olması için parça parça indirildi ki biriyle diğerini açıklayalım. Bu ayet bana yeni indi desem yeridir. Eğer Kur'an'ı tefsir eden peygamberimiz olsaydı bu bize haksızlık olacaktı. Çünkü peygamberin tefsiri diye bir kaynak yok. Ayrıca böyle bir şey olsaydı Kur'an çağımıza göre yeniden yorumlanamayacaktı. Bizi 1400 yıl önceye hapsedecekti. Kim Kur'an'ı bu çağa taşımaya kalksa peygamberden daha mı iyi biliyorsun. Sen peygamber düşmanı bir kafirsin sözlerini işitecekti.
 

İmdi, onlar senin karşına hangi temsili anlatım tarzıyla çıkarlarsa çıksınlar, kesinlikle Biz sana o konudaki gerçeği ve en doğru açıklamayı getiririz. (FURKAN 33)

Bakın Kur’an’ı açıklama işini Allah yine Kur’an’a verdiğini söylüyor bu ayette. Allah burada en doğru açıklamayı sana öğretiriz sende onlara açıklarsın deseydi kabul ederdim peygamberin Kur’an’ı tefsir eden ve açıklayan merci olduğunu. Ancak hayır! Tefsir ve açıklama görevi de zaten bizzat Kur’an’ın kendisinde. Kur’an’ı Allah açıklıyor hadis kitapları değil. Böylece peygamberi görme şerefine nail olamayan bizler dinimizi tastamam öğrenecek bir sistemle şerefleniyoruz. Allah Kur'an'ı Kur'an ile tefsir sistemini bırakarak dini insanların vicdanına ve ellerine bırakmayarak korumuştur.

2.  Kur’an ayrıntılı bir kitap olduğunu belirtiyor onlarca ayette. Aynı zamanda detaylandırıldığına dair de sürüyle ayet var.
 

Elif Lam Ra. (Bu) öyle bir kitaptır ki, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar (Allah) tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış ve sonra da DETAYLANMIŞTIR. (HUD 1)

Ayrıca Kur’an’da yaklaşık 39 ayet bu Kur’an’ın ayrıntılı ve detaylı olduğundan bahseder :22:99, 6:38, 6:114, 6:119, 6:126, 6:154, 7:32, 10:15, 10:37, 12:1, 12:111, 13:2, 15:1, 17:12, 19:73, 19:97, 22:16, 22:72, 24:1, 24:34, 54:17, 24:46, 54:22, 27:1, 54:40, 28:2, 57:9, 29:49, 58:5, 30:28, 65:11, 36:69, 16:89, 43:2, 6:145, 44:5-8, 17:39, 46:7, 43:36. Yani Kur’an’ı Allah detaylandırmıştır hadis kitapları değil.

3. Kur’an’ın müfessiri Allah’tır Hz. Muhammed değil. Bunu da Kur’an söylüyor
 

Rahman?... (1) Kur’an’ı o öğretti (2) (RAHMAN 1,2)

Onu (Kur’an’ı) aceleye getirip dilini oynatma. Onu toplamak da okutmak da bize düşer. O halde, biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak da bizim işimiz olacak (KIYAME 16,17,18,19)

Bu ayetlerden sonra söze ne hacet. Kur’an’ı açıklama görevinin Rasulullah’ın değil bizzat Allah’ın olduğunu dile getiren ayet hadislere değil Kur’an’a bakmamızı istiyor. Allah’ın herhangi bir kulu Kur’an’ın açıklayıcısı ve tefsircisi olamaz. Allah bize konuşmayı ve düşünmeyi öğretendir. Allah’ın kelimelerle anlattığı kitabı (Kur’an’ı) kapalı ve açıklamaya muhtaç olarak niteleyip, insanların kelimelerle anlattıklarının (hadislerin) daha açıklayıcı ve daha detaylı olduğu iddia edilemez. Bilgilerimiz bazı ayetleri okuduğumuzda anlamak için yetersiz olabilir. Hatta bazı ayetleri anlamak için bilimin ilerlemesi bile gerekebilir (örnek Alak: 1 ve Zariyat 47. Ayetler). Bu Kur’an’daki ayetlerin kapalı olduğu anlamına gelmez, ayetleri anlamak için zamanının gelmesi gerektiğini gösterir. (AHMET MURAT SAĞLAM, NEDEN YALNIZ KUR’AN)
 
4.  Dini noktada Kur’an her şeyi açıklıyor mu?

Evet Allah’ın bizden istediği her şeyi açıklıyor ama Kur’an Müslümanlara yeterli gelmiyor. Kur’an’ın beşer sözüne muhtaç kalmadan inanç noktasında her şeyi açıkladığını ifade eden ayeti:
 

Her topluluk içinden, kendilerine karşı bir tanık gönderdiğimiz, şunlara karşı da seni tanık olarak getirdiğimiz gün... Biz sana bu kitabı,(din ile ilgili) her şeyi açıklayan, bir yol gösterici, bir rahmet ve Müslümanlara bir müjde olarak indirdik. (NAHL 89)

Nahl 89 Kur’an’ı açıklayanın hadisler olduğu tezini çürütür.Kur’an din için gerekli her şeyi içerdiğini şu ayetlerde vurgular: 16;89, 12;111, 6;115, 6;38, 6;114, 41;3, 6;126, 11;1, 3;118 vs.. Müslümanlar bu noktada saçmalama ve sulandırma işine gidebiliyor. Sadece 4 yiyeceğin haram edilmesi adamı kesmiyor. İşte Allah’ın bu tipleri azarladığı ayet:
 

Siz ey iman edenler! Açıklanması halinde sizi zora sokabilecek şeyler hakkında soru sormayın! Nitekim Kur’an iniyorken onlar hakkında soru sorarsanız size açıklarız. (Açıklanmadığına göre) Allah onlarla sizi mükellef tutmamıştır (MAİDE 101)

Bu ayet dinin basitliğini kabul edemeyen zihinlere gönderilmiştir. Bu tiplerin ne sorduğunu tahmin edebiliyorum. Çünkü bu tipler bugün de var yarın da olacak. Yok oje abdesti bozar mı, yok sakız orucu bozar mı, yok saç boyatmak haram mı gibi dini sulandıran sorular sormuşlardır. Allah da böyle bir ayet olmadığına göre böyle bir yasak da yok diyor. Ama adam tatmin olamıyor. Her şeyin haram olmasını isteyen bu tipler yaşadı hep toplumumuzda. O tipleri hiç sevmedim zaten. Emin olun her şey yasaklı olsa ilk bu tipler yasağı çiğner. Allah bile dini detaylara girmeyin demek zorunda kalıyor bu radikal, sulandırıcı dindarlara smiley 

Bugün Allah’ın yüzü aşmayacak emir ve yasağını 2 milyona çıkaran zihniyet de bu soruyu soranların devamı. Futbol ve diğer sporlar haram mı?, Uzaya çıkmak helal mi?, Domates yemek helal mi?, Ramazanda sakız çiğnemek helal mi? Bunlara benzer sürüyle soru sorulabilir. Hadis taraftarları, Kur’an’ı yetersiz çıkarmak için bu türden sorular sorarak, cevaplarının Kur’an’da olmadığı söyleyip, Kur’an’ın yetersiz olduğuna hükmederler. Peki, yukarıdaki gibi hadislerde de olmayan hükümleri gördüğünüzde, neden aynı şekilde hadislerin de yetersiz olduğuna hükmedip, tutarlı olmuyorsunuz? Bir şey dinde açıklanmadıysa o helaldir. Bu kadar basit.

5.  Peki, Peygamberimizin görevi ne?

Bu konuda Kur’an konuşsun.
 

… Yüz çevirirseniz bilesiniz ki elçimize düşen görev, açıkça bildirmektir. (MAİDE 92)

… Yüz çevirirseniz, elçimizin görevi açıkça bildirmekten ibarettir. (Teğabun 12)

Onlara söz verilenlerin bir kısmını sana göstersek de, senin canını alsak da, sana düşen görev bildirmektir. Hesap ise bize düşer.(RAD 40)

Yalanlarsanız, sizden önceki toplumlar da yalanlamışlardı. Elçinin görevi ancak açıkça bildirmektir.(ANKEBUT 18)

 De ki, "ALLAH'a ve elçiye uyunuz. Reddederseniz, o kendi görevinden sorumludur, siz de kendi görevinizden sorumlusunuz. Ona uyarsanız, doğruyu bulursunuz. Elçinin tek görevi, mesajı açıkça bildirmekten ibarettir. (NUR 54)

Bunun gibi onlarca ayet yazılabilir. Elçinin görevi mesajı bize iletmektir. Hatta şu ayete bakın:
 

Şu halde sen, Benim tehditlerimden korkanları bu Kur’an aracılığıyla uyarmaya devam et! (KAF 45)

Baksanıza elçinin uyarı yaparken bile kendi hadisler/sözleri ile değil Kur’an’la uyarması isteniyor.
 

Bakara 219: Sana sarhoş edicilerden ve kumardan sorarlar: “O ikisinde büyük bir günah ve insanlar için yararlar var; ancak günahları yararlarından daha büyüktür” de. Ayrıca, sadaka olarak neyi vereceklerini senden sorarlar: “Artanı” de. ALLAH ayetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz

Bakara 220: Bu dünya ve ahiret hakkında... Sana bir de yetimler hakkında sorarlar: De ki, “Onları erdemli kişiler olarak yetiştirmeniz en büyük iyiliktir. Mallarını mallarınıza katarsanız aile bireyiniz olurlar.” ALLAH bozanı düzeltenden ayırt etmesini bilir. ALLAH dileseydi sizi zora sokardı. ALLAH güçlüdür, bilgedir.

Bakara 222: Sana aybaşı halini sorarlar, De ki: “O bir rahatsızlıktır. Aybaşı halinde olan kadınlarla cinsel ilişkiye girmeyin ve ondan kurtuluncaya kadar onlara yaklaşmayın. Kurtuldukları zaman ALLAH'ın size uygun gördüğü yerden onlarla cinsel ilişkide bulunun. ALLAH yönelenleri sever, arınanları sever.”

Yukardaki ayetler çok net bir şekilde soruların cevaplarını Allah’ın verdiğini gösteriyor. Yani bir soru sorulduğunda bu cevap elçiden değil, Allah’tan geliyor. Böylece Muhammed Peygamber sorulan sorunun AÇIKLAYICISI DEĞİL, cevabın İLETİCİSİ olmuş oluyor.
 
Kıyamet günü sadece Kur’an’dan hesaba çekileceğiz. “Bu, sana ve halkına bir mesajdır; ondan sorulacaksınız.” (ZUHRUF 44)

Ben hadis taraftarlarının neredeyse tüm sorularını yanıtladım. Niçin sadece Kur’an dediğimizi ifade etmeye ve onları Sünniliği, mezhepçiliği terketmeye çağırıyorum. Tekrar Kur’an’ın etrafında birleşelim. Tek olalım, yek olalım. Zira bu siteyi açtığımda ben bir sünniydim ve hadis taraftarıydım. Ben Allah’a teslim oldum. Şimdi de ben Hadis olmazsa İslam olmaz diyenlere sorular soracağım.

1. Peygamber niçin Kur’an’ı kayda geçirdiği gibi çok ihtiyacımız olan hadisleri kayda geçirmedi? Hadi o size göre bunu düşünemedi Allah da mı düşünemedi?
2. Ayetlerin iniş sebebini peygamber niçin yazdırmadı? Madem onları bilmezsek Kur’an’ı anlayamayız niçin önlem almadı?
3. Hadis ve iniş sebeplerini dört halife niçin kayda geçirmedi? Hatta Ömer döneminde kimsenin hadis nakledemediğini net olarak biliyoruz. Tabi diğer halifelerden tam emin olmasak bile karşı olduklarına dair hadis kitaplarınızda rivayetler var bunu nasıl açıklıyorsunuz?
4. Peygamberi canlı olarak görmememiz ve onun sünnetini en sahih şekilde görmememiz ve onun Kur'an tefsirini bilmememiz Allah tarafından bize yapılan haksızlık değil mi?
5. Eğer hadislere inanıyorsanız aşağıdaki hadis ve rivayetleri nasıl açıklıyorsunuz?
 

Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “Yazdığınız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz hadisler” dedik. Hz. Peygamber, “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.” (El-Hatib, Takyid, 33)

Benden bir şey yazmayın, benden Kur’an dışında bir şey yazan onu yok etsin. (Sahih-i Müslim c.4, sayfa 97; Sünen-i Darimi c.1, sayfa 119; Sünen-i Ahmed b. Hanbel c.3, sayfa 182)

Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin ver-medi. (Tirmizi, es-Sünen, K. İlm, sayfa 11)

Din konusundaki ihtilaflarda size Kur’an yeterlidir. (5324 - Buha-ri-Müslim-Nesai), (4727 - Muvatta-Müslim), (5406 - Buhari-Müslim)

Hz. Osman çok hadis nakletmelerinden dolayı Ebu Hureyre’yi Devş dağlarına göndermekle,Kab’ı da Kırede dağlarına sürgün etmekle tehdit etmiştir. (Tahzırul Havas 10b.)

Şeddad, İbni Abbas’a “Hz. Peygamber bir şey bıraktı mı?” diye sordu. O da “Sadece Kuran’ın iki kapağı arasında olanları bıraktı.” cevabını verdi. (Buhari, K. Fezailul Kuran; Müslim, K Fezailus Sahabe; Ebu Davud, K. Fiten; Tırmizi K. Fiten)

Hz. Ali minberden şu hutbeyi veriyordu: “Yanında hadis sayfaları bulunanlar gidip onları yok etsinler. Zira halkı helak eden olay, alimlerin naklettikleri hadislere uyarak Kuran’ı terk etmeleridir.” (İbni Abdül Berr, Camiul Beyanil İlm)

Ebu Bekir, Peygamberimiz’in vefatından sonra halkı toplamış ve onlara şöyle demiştir: “Sizler Allah’ın elçisinden farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler daha büyük anlaşmazlıklara düşecektir. Allah’ın elçisinden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis nakletmenizi isteyenlere deyiniz ki: İşte Allah’ın Kitabı aramızda, onun helalini helal kılın, haramını haram görün.” (Zehebi, TezkiratulHuffaz 1/3; Buhari l.cilt)

6. Madem hadisler Kur’an’ın açıklamasıdır Bazı surelerin başında geçen Hurufu Mukattaa (Elif-Lam-Mim vs..) harflerinin anlamı nedir?
7. Madem hadisler Kur’an’ın açıklamasıdır. Kur’an’da geçen orta namaz nedir? Hadis ve rivayetlere göre sabah namazı, bazı rivayetlere göre öğlen, ikindi, akşam, vitir, Cuma , bazı rivayetlere göre ise bayram namazı olduğunu söyleyenler var. Bu Nasıl Kur’an açıklaması oluyor?
8. Ali imran 7. Ayet’e doğru tefsir verebilmek için noktanın cümlenin neresine geleceği tartışmalıdır. Madem hadis Kur’an’ın açıklamasıdır? Noktanın nereye konacağını ve ayetin doğru tefsirini gösteren hadis nerededir?
9. Kur’an’da peygamberin sözlerini takip etmemizi söyleyen niçin tek bir emir bile yoktur?
10. Yüz bine yakın kişinin dinlediği veda hutbesi bile 3 farklı şekilde günümüze ulaştı? Bunun anlamı nedir?
11. Kur'an'da 30 yerde La İlahe İllallah geçtiği halde Niçin Muhammedun Rasulullah ile devam etmiyor? Tek bir Yerde bile "La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah" ifadesi geçmez. Bunun sebebi nedir? Allah'ı tek başına anmamız sizi rahatsız mı ediyor?
 

 Ve Allah ne zaman tek başına anılsa, öteki dünyaya inanmayanların kalpleri keskin bir nefretle dolar. Halbuki O'nun yanısıra başka güçler de anıldığı zaman hemen neşelenirler (ZÜMER 45)


Sonuç olarak: din, kişi veya mezhebe göre değişmeyen net bir tanım içermek zorundadır!! Din kolay olmak zorundadır. Kur’an dinin TEK kaynağı olarak belirlendiğinde ise tüm problemler minimize edilecektir. Yüzlerce mezhep , Sünnilik ve Şiilik yok olup yeniden tek bir ümmet olacağız. Aramızda çok küçük ihtilaflar hariç yeniden tevhid bayrağının altında diğer toplumlara örnek bir toplum olabileceğiz.

Bu yazıyı yazmamı sağlayacak bilinci bana kazandıran ve aynı zamanda kaynak olarak bilgilerini aldığım Mustafa İSLAMOĞLU’na, Mehmet OKUYAN’a, Emre DORMAN’a, Caner TASLAMAN’a, Edip YÜKSEL’e, Gürkan ENGİN’e, Ahmet Murat SAĞLAM’a ve Sonia CİHANGİR’e sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim
 
Görüntülenme 3,251
Yayın 14 Kasım 2017

Birkaç insandan böyle bir iddia işittim. Bu iddianın Kur’an’i bir zemini olmadığını ise bu yazımda belirtmek istedim. Şimdi iddia şu: İbrahim peygamber gökyüzüne bakarak ay, yıldız ve güneş’in Tanrı olamayacağını ve gerçek Tanrı'nın Allah olduğunu akıl yürüterek buldu. Şimdi bu iddiaya cevabı ayetler ile birlikte verelim:--
 

Hani bir zamanlar İbrahim babası Azer’e demişti ki:  “Sen putları mı ilah ediniyorsun? Görüyorum ki, sen ve toplumun apaçık bir sapıklık içindesiniz!” (74) İşte böylece biz, İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığı hakkında bir bakış açısı kazandırdık ki, kalben mutmain kimselerden olsun (75) Ve gece karardığında bir yıldız gördü ve haykırdı: “Benim rabbim bu!” Fakat yıldız batınca dedi ki: ”Ben batanları sevmem” (76) Sonra ayın doğuşunu görünce “İşte rabbim bu!” dedi. Fakat o da batınca dedi ki: “Doğrusu eğer rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!” (77) Nihayet güneşin doğuşunu gördü ve “Benim Rabbim bu; zira bu en büyüğü!” dedi. Fakat o da kaybolunca “Ey kavmim!” diye seslendi, “Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum!” (78) Artık ben, her türlü batıldan yüz çevirerek bütün varlığımla gökleri ve yeri yaratana yöneldim ve ben O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlardan değilim! (79) Ve toplumu onunla tartışmaya girdi. Dedi ki: ”Beni doğru yola ileten O olduğu halde, siz Allah hakkında hala benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin şirk aracı kıldığınız şeylerden korkmuyorum; Rabbimin dilemediği hiçbir şey gerçekleşmez, Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatır: siz hala bunu düşünemiyor musunuz?”(80)  (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – ENAM 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80)

Yukarıdaki ayetlerde bu konu işleniyor. Konuya hangi ayet ile başlandığına dikkat edin! Bakın İbrahim babasına “Sen putları mı ilah ediniyorsun? Görüyorum ki, sen ve toplumun apaçık bir sapıklık içindesiniz!” diyerek başlıyor. Belli ki İbrahim babasına bu cümleyi kurduğunda peygamberlik görevini almış ve tebliğe babası ile başlamış. Daha sonra topluma taptıkları şeylerin yanlış olduğunu göstermek için onların taptıkları yıldıza, aya ve güneş’e tapar gibi yapmış sonra da onların akletmelerini sağlayacak olan bir plan yapmış. Daha sonra onlarla beraber tapınıyor gibi yapıp nihayetinde toplumunun akıllıca düşünmesine katkıda bulunacak şu sözleri sarf etmiş: “Ben batanları sevmem” Tanrının yok olan bir şey olamayacağını topluma anlatmak için böyle bir yönteme başvurduğunu düşünmemek için bir sebep yok. Bunun kanıtı Enam 76’dır. Çünkü Enam 76’da yıldızlara ve aya tapmayı mantıksız bulan İbrahim peygamber şu cümleyi kuruyor: “Doğrusu eğer rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!” bu cümleyi İbrahim peygamber kurduktan sonraki bir süreçte “Nihayet güneşin doğuşunu gördü ve “ Benim Rabbim bu; zira bu en büyüğü!” dedi.” olayı meydana geliyor. Yani burada İbrahim peygamberin bir tebliğ planı kurduğu açıkça belli oluyor. Ayrıca İbrahim peygamber, güneş’e tapmayı da mantıksız bulduğunu açıklamak için  şu cümleyi kuruyor: ”Ey Kavmim! Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum!” Bu cümleye dikkat!  Kendinizi İbrahim peygamberin yerine bırakın. Toplumun taptığı yıldız, ay ve güneşi reddettiniz.O zaman ne yapardınız? Ateist olurdunuz ya da deist olurdunuz. Ancak cümlede güneş’e tapmayı reddettikten hemen sonra inanacak herhangi bir Tanrısı kalmayan birinin kurmayacağı bir cümle kuruyor ve diyor ki:”sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum!” Yani İbrahim peygamber kavminin Allah’a şirk koştuğundan haberdar. İbrahim peygamberin Allah’ı düşünerek bulduğu iddiasını bitiren ayet Enam 83’tür.
 

İşte bu, toplumuna karşı kullanması için İbrahim’e verdiğimiz ispat yöntemimizdi. Biz, dilediğimiz kimseyi derece derece (hakikate) yüceltiriz. Hiç şüphesiz senin Rabbin her hükmünde tam isabet edendir, her şeyi tarifsiz bilendir.  (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – ENAM 83)

 
Zaten yukarıda verdiğim Enam 76’da açıkça İbrahim peygamber “Doğrusu eğer rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!” diyerek. Atalarının geleneğini terk etmesini Allah’a borçlu olduğunu bildiriyor. Bu demek değil ki sadece Allah’ın çabası ile oldu. Eğer böyle olsaydı Allah diğer insanlara zulmetmiş olurdu. Allah, Kur’an’da belirttiği gibi hakikati bulmayı arzulayan her insana İbrahim gibi yol gösterir. İbrahim de muhakkak çok sancılı süreçlerden geçti. Gerçek Tanrı kim? sorusuna emek vermiş biri olmalıdır. Yoksa Allah hiç kimseye torpil yapmaz.
 
 
Görüntülenme 2,044
Yayın 30 Ekim 2017

Yukarıdaki başlık Mısırlı düşünür İssam-al-Dine Hafni Nassif’e aittir. Bu yazım sünnet hakkındaki önceki yazılarımın devamıdır. Bu yazımda da araştırmacı yazar Nil Gün’ün sünnetle ilgili yalanlar ve gerçekler adlı kitabından yararlanacağım. Bir nevi o kitabın özeti gibi düşünebilirsiniz.--

Sünnet Hakkında Gerçekler

  • Sanıldığının aksine, sünnet, çocuklukta (özellikle de bebeklikte) yapıldığında çok daha zararlıdır. Sünnet derisi 3-17 yaş arasında biyolojik gelişimini tamamlar ve glanstan (penis başından) ayrılır. Dolayısıyla bu kararı rüştünü ispatlamış gence bırakmak hem ahlaken hem de sağlık açısından çok daha doğrudur.
  • Sünnet, penisi kısaltır, inceltir, eksiltir, duyarlılığını azaltır ve sakatlar.
  • Sünnet, sağlıklı ve gerekli bir beden parçasının kesilip çıkarılmasıdır.
  • Sünnet çocuk istismarıdır.
  • Sünnet çok acı vericidir; özellikle yeni dünyaya gelen bebeğinize korkunç bir “hoş geldin” travmasıdır.
  • Sünnet derisi çocuğun son derece normal ve doğal bir parçasıdır; temizlik gerekçesiyle bir çocuğun normal ve doğal bir parçasını söküp atmak akıldışı bir davranıştır. Çocuğun penisini temiz tutmayı öğrenmesi gayet kolay ve basittir.
  • Penis başı, yaratılışı itibarıyla bir iç organdır; penis başını koruyan üstderiyi kesip atmanın gözkapaklarını kesip atmaktan hiçbir farkı yoktur.
  • Sünnet YÜZDE YÜZ komplikasyon yaratan bir operasyondur.
  • Her yıl sünnet nedeniyle ABD de dahil olmak üzere dünyada pek çok çocuk ölmektedir.
  • Kadınları sünnet etmek ne kadar zalimlikse erkekleri sünnet etmek de aynı  derecede zalimliktir.
  • Tam fonksiyonlu penis, Allah’ın yarattığı gibi olandır. Üstderi cinsel hazzı artırır. Sünnetle birlikte erkeğin cinsel hazzı yüzde 51’le yüzde 80 arasında azalır.
  • Sünnet, özellikle ileri yaşlarda hem erkeklerde hem de partnerlerinde cinsel sorunlara sebep olur.
  • “Ben sünnetliyim ve hiçbir zararını da görmedim” açıklaması tam bir savunma mekanizmasıdır. Çocukken sünnet olmuş erkek, sünnetsiz olmakla sünnetli olmak arasındaki farkı asla bilemeyecektir. (NİL GÜN – SÜNNETLE İLGİLİ YALANLAR VE GERÇEKLER)
 

Biliyor Muydunuz?

  1. Cerrahi bir müdahale olarak sünneti gerektiren vakalar son derece ender görülmektedir.
  2. Amerikalı doktorlara sünnetle ilgili sadece bir saat eğitim verildiğini biliyor musunuz? O da sünnet derisinin işlevleriyle ilgili değil, sünnetin nasıl yapılacağı ile ilgili. “Uzman” olduklarını düşünerek güvendiğimiz insanlar bile bu denli cahildir. Türkiye’deki çoğu doktor zaten Amerikalı doktorları gölge gibi izlemekten başka bir yetenekleri yok. Amerika’da bir saat veriliyorsa Türkiye’de 15 dk’lık bir sunum gösteriliyordur korkarım.
  3. Doktorlar tıp fakültesinde sünnet derisinin işlevleri konusunda bilgilendirilmezler. Bu konuda ancak sıradan vatandaşlar kadar bilgi sahibidirler. Hemen hepsi de sünnet derisinin gereksiz bir parça olduğunu zanneder.
  4. Mısırlı düşünür İssam-al-Dine Hafni Nassif, “İnsanlık adına sünnet büyük bir Yahudi hatasıdır” der. Nassif, Müslüman toplumuna Yahudiler tarafından yerleştirilen barbarca bir davranış olan sünnete son verilmesini ister.
  5. Sünnet için yığınla sağlık mazereti bulabilirsiniz ama geçerli tek bir tıbbi kanıt bulamazsınız.
  6. Sünnetin sağlık açısından yararlı olduğu iddiasının, 1870’li yıllarda ABD’deki seks fobili doktorlar tarafından, mastürbasyonu “tedavi etmek” amacıyla ortaya atıldığını biliyor muydunuz? Peki ya mastürbasyonun bir “hastalık” olmadığı anlaşılınca bu kez de sünnetsiz olmanın yaratacağı hastalıkların aranmaya başlandığını?
  7. Dünya üzerinde, sünneti öneren tek bir uluslararası sağlık örgütü yoktur.
  8. Sünneti savunan doktorların çoğu ya kendileri ya eşleri ya da oğulları sünnet olmuş doktorlardır.
  9. Sünnetin hem din hem de sağlık açısından hiçbir gerekliliği yoktur! Çünkü İslam’da sünnet olun diye bir emir yoktur. Ne Kur’an’da ne peygamber döneminde sünnet olayına rastlanmaz.

Sünnet’in Desteklenme Sebepleri

 
Aslında Yahudi din otoriteleri erkek sünnetini, erkeğin ve partnerinin cinsel zevkini azaltmak için bir yöntem olarak görmüşlerdir. Bu uygulamaya devam
etmelerinin nedeni seks hakkındaki negatif düşünceleridir. MÖ 20 - MS 54 yılları arasında yaşamış olan Yahudi ilahiyatçı Philo, sünnetin ilk hedefini şöyle açıklar:
 

Zevkin kesilmesi zihni hayallere götürür. Bütün zevkler içinde başta geleni cinsellik olduğundan, cinsel birleşme organını yaralamak ve sakatlamak hem bu zevki hem de bunun simgelediği ve kaynağı olduğu diğer bütün zevkleri engeller

Bir haham, doktor ve filozof olan Maimonides (1135-1204) şöyle yazmıştır:
 

Sünnetin amaçlarından birinin cinsel ilişkiyi azaltmak, organı zayıflatmak ve bu şekilde erkeği mutedil hale getirmek olduğunu düşünüyorum. Bazı insanlar sünnetin, erkeğin yapısındaki bir bozukluğu gidermek için yapıldığını sanır ama aklı başında herkes buna kolaylıkla cevap verebilir: Nasıl olur da tabiatta yaratıklar dışarıdan düzeltmeyi gerektirecek kadar ‘eksik’ olabilirler, hele bu özellikle sünnet derisi gibi işlevi açık seçik belli olan bir yapı ise? Bu emir, eksik yaratılışlı bir yapıyı düzeltmek için değil ama insanın ahlaki yetersizliklerini tamamlamak içindir. Bu organda açılan yara tam da istendiği gibidir; ne gerekli işlevlere zarar verir, ne de çoğalma yeteneğine. Sünnet basitçe aşırı isteği dengeler; çünkü sünnetin cinsel heyecanı azalttığına dair şüphe yoktur. Organ daha başlangıçtan itibaren koruyucu tabakasını ve bir miktar da kan kaybederek güçsüz hale gelir. Destanlarımız (Beresh Rabba) açıkça söyler: ‘Sünnetsiz biri ile ilişkiye giren kadın için o erkekten ayrılmak zordur.’ Bu benim inancıma göre sünnetle ilgili emir için en iyi nedendir. Peki bu emri ilk uygulayan kimdi? İbrahim; günahtan nasıl korktuğu iyi bilinen babamız.

 
Gördüğünüz gibi Yahudilerde sünnet seks fobisi yüzünden ortaya çıkmaktadır. Yahudilere göre kadın ve erkeğin zevk alması ahlaki değildir. Kadın ve erkeğin cinsel ilişkiden olabildiğince daha az zevk alması sünnetin tek sebebidir. Maimonides ve Philo bunu belirtmişlerdir. Aslında farkında olmadan bu gafleti itiraf etmişlerdir desek daha mantıklı olur.
 
El-Mannavi (Ölümü 1622) El-Razi’den aktarır:
 

“Penis başı çok hassastır. Eğer üstderinin içinde saklı olursa, çiftleşme sırasında zevki artırır. Eğer üstderi kesilirse, penis başı sertleşir ve zevk zayıflar. Bu bizim kanunlarımıza daha iyi uyar: zevki tamamen yok etmeden azaltmak, aşırılıkla dikkatsizlik arasında ara durum.”

 
El-Razi’de durumun ilahi olmadığını, beşeri batıl inançlar olduğunu söylemektedir. Seks fobisi antik çağlardan beridir din adamları tarafından desteklenmiş, cinsel haz şeytan işi olarak görülmüştür. Tabi Kur’an’ın İslam’ı böyle bir düşünceyi birçok ayetle reddeder. Kur’an’ın İslam’ı ile din adamı diye bildiğimiz insanların İslam’ı arasında belirgin farklar vardır.

Sünnetle ilgili en sık söylenen sağlık yalanları

  1. Sünnetli erkek daha temizdir.
  2. Bulaşıcı hastalıklar sünnet olmayan erkeklerde daha sıktır. (AIDS gibi)
  3. Penis kanseri sadece sünnet olmayan erkeklerde gözlenir.
  4. Kadınlarda rahim kanseri riskini azaltır.
  5. Çocuğunuzda fimosis var. Hemen sünnet edilmeli.
  6. Çocuğunuzun olası idrar yolları enfeksiyonu yaşamasını engeller.
  7. Sünnetli erkek çocuklarda idrar yolu iltihaplanması daha az gözlenir.
  8. Sadece ufak bir deri parçası. Bebek acı hissetmiyor çünkü sinir sistemi henüz gelişmiş değil.
  9. Sünnetli erkekler daha iyi seks yapar çünkü sünnetsiz erkeklerden daha fazla uyarılırlar.
 
Bunların hiç biri doğru değildir. Sünnetin AIDS vb.. hastalıkları önlediği iddiası Adam Bailey’e aittir. Bu iddiayı ispatlamadığı gibi Adam Bailey bir tıp doktoru bile değildir. 1855’ten 1997’ye dek bu başlık altında yayımlanan bütün yazıları inceleyen Dr. Van Howe şu sonuca varır:
 

Bugüne kadar cinsel yolla bulaşan hastalıklar üzerinde sünnetin yararlı etkisini gösteren bir araştırma olmamıştır. Tam aksine veriler, sünnetli bir erkeğin cinsel hastalıklara yakalanma açısından daha büyük risk altında olduğunu göstermektedir. Günümüzde, yenidoğan sünnetinin rutin hale geldiği ABD’de, cinsel hastalıkların oranı düşeceğine yükselmiştir. Gelişmiş ülkeler içinde ABD, en yüksek cinsel yolla bulaşan hastalıklar, HİV enfeksiyonu ve sünnet oranına sahiptir

 
Tıp dergisi Jama’da yer alan araştırmada, AİDS’in bulaşma oranının sünnetli erkeklerde daha yüksek olduğu yazıyor. Birçok araştırma, sünnetin HİV virüsünün bulaşıcılığını artırdığını ve HİV/AİDS’i kadın partnerlerine bulaştırma oranının daha yüksek olduğunu da ortaya koyuyor.
 
Diğer bir iddia ise temizliktir. Bakalım Gerçekten sünnetsiz erkek organı daha mı kirli ? Amerikalı doktor Thomas J. Ritter’e göre, tırnaklarını kesmesini, dişlerini fırçalamasını ve tuvalet temizliği yapmasını bilen bir erkek çocuğun, basitçe üstderisini geri çekip yıkayamayacağını söylemek, o çocuğa hakarettir. (Dr. Ritter’in notu: Bu makale yazıldığı sırada üstderi için özel bir temizliğin gerekli olduğu sanılıyordu. Bugün bunun da gereksiz hatta yanlış olduğu anlaşılmıştır. Zira üstderinin salgıladığı sıvılar bölgeyi temiz tutacak anti bakteriyelleri ve anti viralleri içermektedir. Bu tıpkı gözkapağının içinde salgılanan sıvıların gözü temiz tutması gibidir. Gözü nasıl yıkamıyorsak, penis başının da özel olarak yıkanması gerekmez.)

“Eğer” diyor Dr. Ritter “Temizlik argümanını erkek sünneti için bir neden olarak kabul edersek, o zaman yıkamanın çok daha zor olduğu kadın organlarını da kesmemiz gerekir. Ama bugün ABD’de hiç kimse genital temizliği sağlamak için kadın organını kesmeyi önermiyor.”
 
Penis başını mikroplardan koruyan Smegma belki de doğadaki en yanlış anlaşılan, en kötü değerlendirilen maddedir. Bir çocuğun üstderisi altındaki beyaz peynirimsi salgı, smegma diye adlandırılır. Smegma kirli değildir, temizdir, faydalıdır ve gereklidir. Anti bakteriyel ve anti viral özellikleri penisi temiz, sağlıklı tutar. Bütün memeliler smegma üretir. Thomas J. Ritter, bunun önemini şu yorumu yaparak belirtmiştir: “Hayvanlar dünyası smegma olmadan herhalde var olamazdı.” Smegma kadınlarda klitoris etrafında ve labia minora kıvrımlarında toplanır. Her iki cinsiyette smegma üretir.  Smegmanın Latince “deterjan” anlamına gelmesi ayrı bir ilginçlik. Çünkü tam da işlevi bu.

Sünnetli Erkeklerde ileride görülme ihtimali olan  hastalıklar

Meatal stenoz, Üriner Retensiyon (İsküri), Venöz stasis, Gömülü Penis, Adhezyonlar, Deri Köprüleri, Acılı ereksiyon

Sünnetin Psikolojik Etkileri

Sünnetin bilinç altında oluşturduğu bazı rahatsızlıklar da bilimsel olarak araştırılmıştır. Bu araştırma sonuçlarını verelim.
 

Şiddet, baskıyı, izolasyon, cinayet, tecavüz ve zorla evlilik içeren kadınlara karşı erkek ihlalleri yaygınlığı ülke tarafından sünnet oranlarını karşılaştırmak mümkündür. Kadınlar için kötü on ülke Afganistan, Irak, Nepal, Sudan, Guatemala, Mali, Pakistan, Suudi Arabistan, Somali ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti vardır. Bu ülkelerin  sekizinde % 80 aşan bir erkek sünnet oranına sahiptir. Diğer iki ülkede % 20 ve % 80 arasında bir orana sahiptir. Sünnet oranları ve kadınlara karşı ihlalleri arasındaki ilişki düşük benlik saygısı, öfke, post-travmatik stres bozukluğu, anne-erkek çocuk ilişkisinde bozulması dahil, erkek sünnetinin uzun vadeli psikolojik etkileridir (Dr. Ronald Goldman, Ph.D. is a psychological researcher, Circumcision Resource Center)

Haziran 1999 yılında BJU International dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, sünnetli insanlarda, sünnetsiz insanlara göre:
  • Yaralı gibi hissetme oranlarının %60 daha fazla,
  • Kendine güvensizlik ve aşağılık kompleksinin %50 daha fazla,
  • Genital güvensizliğin %55 daha fazla,
  • Öfkenin %52 daha fazla,
  • Depresyonun %59 daha fazla,
  • Saldırganlığın %46 daha fazla,
  • Aileye ihanetin %30 daha fazla,
Olduğu gözlemlenmiştir. Tabi tek etki budur diyemeyiz. Sünnet dışında bin tane daha sebebi vardır bu psikolojik hastalıkların. Bu araştırma sünnetin de yukarıdaki rahatsızlıklara katkısı olduğunu düşünmemiz için yeterli bir bakış açısı sunar.
 

Dr. George Denniston Testi

Sünnete Karşı Doktorlar (DOC) organizasyonunun başkanı Dr. George Denniston tarafından hazırlanan bir test var. Bu testin amacı, doktorların nasıl yanlış yönlendirildiğini ve başkalarını da nasıl yanlış yönlendirmekte olduklarını ortaya koymaktı. İşte test soruları ve Denniston’un test sonuçlarına verdiği cevap:
   1. Acı açısından değerlendirildiğinde sünnet:
A. Bebeğe acı vermez.
B. Bebek acıyı tıpkı bir yetişkinin hissettiği gibi hisseder; hatta henüz yapışık olan üstderisi   kelepçelerle sıkıştırılıp yırtılarak söküldüğü için yetişkinden daha fazla ıstırap çeker.
   2. Sünnet derisi:
A. Gereksiz bir deri parçasıdır.
B. Üstderi (sünnet derisi) erkek cinsel organının vazgeçilemez bir parçasıdır. Cinsel haz için gerekli sinir uçlarının çoğu burada yer alır.
   3. Sünnet sırasında bebek:
A. Uykuya dalar.
B. Yoğun acı nedeniyle nörojenik şok (koma) durumuna geçer.
   4. İşlev bakımından sünnet derisi:
A. Sünnet derisinin hiçbir işlevi yoktur. Sadece bir “deri parçasıdır.”
B. Sünnet derisinin en az üç temel işlevi vardır:
i. Bir iç organ olan glansı (penis başını) korumak.
ii. Sertleşerek uzamış penisin gövdesini kaplamak.
iii. Cinsel uyarı için gereken sinir uçlarının büyük bölümünü barındırmak.
(Üstderinin iç tabakasında büyük oranda kan damarı ve sinir ağı vardır.
   5. Penis kanseri açısından sünnet:
A. Sünnet penis kanserini önler.
B. Sünnetin penis kanseri ile hiçbir bağlantısı yoktur. (Amerikan Kanser Derneği 1989)
   6. Etik açıdan, sünnet yapan doktor:
A. Sağlık adına normal tıbbi bir müdahalede bulunmaktadır.
B. AMA Etik Kod İlkeleri’nin yedisini birden ihlal etmektedir; tıbbın, öncelikle sağlığı gözetmeyi şart koşan “altın kuralı”na ve Primum Non Nocere (Önce Zarar Verme) ilkesine karşı gelmektedir.
   7. İnsan hakları açısından bakıldığında, sünnet yapan doktor:
A. İnsan haklarına saygılı davranmaktadır.
B. Temel insani haklardan biri olan, bedenin bütünlüğüne zarar vermeme ilkesini ihlal etmektedir. Çocuk, kendi izni olmadan normal beden parçalarının alınmasına itiraz hakkını kullanamamaktadır. Doktor, insanlar üzerinde deney yapmamayı hükme bağlamış olan Nuremberg Etik Kodu’nu (Nuremberg Code of Ethics) ihlal etmektedir.
   8. Risk açısından değerlendirildiğinde sünnet:
A. Son derece güvenli bir operasyondur.
B. Sadece ABD’de her yıl sünnetten çok sayıda çocuk ölmektedir.
   9. Komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde sünnet:
A. Çok az komplikasyon yaratır.
B. Yüzde yüz komplikasyon yaratan bir operasyondur. Gerekli ve yararlı bir organ yok edildiği için pek çok ağır komplikasyonun yanı sıra ölüme de sebebiyet verir.
   10. Sünnet derisinin kaybedilmesi:
A. Yetişkinlikte hiçbir olumsuz etki yaratmaz.
B. Cinsel ilişkiden alınan hazzı -kesilen derinin miktarına bağlı olarak- yüzde seksen oranında azalttığı için, cinsel yaşantıda ve evliliklerde sorunlardan, şiddet eylemlerinde artışa, cinsel yolla geçen hastalıklarda ve özellikle kırk yaşından sonra iktidarsızlıkta artışa kadar pek çok probleme yol açar.
 
Bu 10 sorunun da cevabı “B” şıkkıdır. Ancak Doktorlar “A” şıkkını daha fazla tercih ediyorlar. Dr. Denniston, başka konularda bilimsel kanıtları göz ardı etmekten çekinebilen doktorların, iş sünnete gelince efsaneleri kabullenmeye böylesine hevesli oluşlarının sebebini hemen her zaman kendilerinin de birer sünnet kurbanı olmalarıyla açıklıyor ve şunları söylüyor:
 

Kendilerinden önemli bir vücut parçası çalınmıştır ve bu kayıpla baş etmekte büyük güçlük çekerler. Kadın doktorlar söz konusu olduğunda da durum değişmez; ya oğullarının sünnet edilmesine ses çıkarmamışlardır ya da bir an bile sorgulama gereği duymadan yüzlerce kez birilerinin oğullarını sünnet etmişlerdir. Durum böyle olunca da, sapasağlam insanlara zarar vermiş olduklarını kabul etme cesaretini gösteremezler

 
 

Sünneti Yanlış Bulan Bilim İnsanlarımız

Dr. Sears (Pediatri):
 

Bazı tıbbi yararları olduğunu düşündüğünüz için bebeğinizi/çocuğunuzu sünnet ettirmeyin. Amerikan Pediatri Akademisi(AAP) en son çalışmalarında son yıllardaki verilere bakarak sünnetin tıbbi yararı olup olmadığını araştırmışlardır. Kararları : YOKTUR. Sünnetin yapılmaya değer tıbbi bir yararı yoktur. Üst deri penis başını korur. Doğayı kendi haline bırakın. İster Tanrı’nın isterse doğanın erkekleri bu şekilde yarattığına inanın. Erkeklerin üst deriyle doğmalarının bazı sebepleri olmalı. Tanrı’nın/doğanın yarattığını değiştirmeye çalışmak neden?


Prof. Dr. George C. Denniston (M.D., M.P.H., founded Doctors Opposing Circumcision) 
 

Dünya üzerinde erkek sünnetini tavsiye eden bir tane bile ulusal tıbbi topluluk olmadığını biliyor muydunuz? Evet, doğru duydunuz. Hiçbir ulusal tıbbi topluluk erkek sünnetini önermiyor. Neden uygulanmaya devam ediliyor peki? Bazı gelenekler o kadar eskiye dayanıyor ki bilinmesi gerçekten güç. Bazı durumlarda babası sünnetli olduğu için çocuğun babasına benzemesini isteyen aileler tarafından yapılıyor. Bazı aileler bütün çocukların sünnetli olduğunu düşünüyor ve kendi çocuklarının farklı görünmesini istemedikleri için yapıyor. Bazen doktorlar para kazanmak için ailelere tavsiye ediyorlar. Sünnet bir insanın penisindeki sağlıklı derinin yarısının başka bir insan tarafından kesilmesidir. Bunun bir çocuğa/bebeğe yapılması vahşettir. Vahşi ve zalimce bir eylemdir. Neden bu kadar sert ifadeler kullanıyorum? Çünkü sünnet kalıcı hasar verir. Kimsenin bu gereksiz prosedürü rızası olmayan birine yapmaya hakkı yoktur. Sünneti uygulayan kişiler sünnet sonucu bazen problemler çıkabileceğini söylüyorlar. Gerçek ise, her sünnet vakası soruna yol açar.

Dr. Haydar Dümen (Seksolog)
 

Sünnet bütünüyle olumsuz bir eylemdir. Baştan sona yanlış. Çünkü, adı ister Tanrı, ister doğa olsun, evrenin süreçleri içinde bedenimizde ne bir hücremiz fazla, ne eksiktir. Bu yüzden doğa ya da Tanrı hatalı imalat yaratmaz. Sünnet derisi erişkinlerde 2,5 – 3 mm kalınlığa ulaşabilecek iken, bunun kesilip atılması da çok büyük hatadır

Ord. Prof. Op. Dr. Cemil Topuzlu (Cerrah)
 

Sünnetten sonra sinir hastalıklarına tutulan çocuklar pek çoktur. Sünnetin asla faydası olmayıp, bilakis kötülüğü ve tehlikesi vardır.

Prof. Dr. Osman İnci (Üroloji)
 

Sünnet erken boşalmaya sebep olur. Sünnetsiz erkeğin cinsel gücü sünnetli erkeğinkinden daha fazladır


 
yukarı çık butonu