Arama Yap
Görüntülenme 1,613
Yayın 23 Temmuz 2018

Bu soruya günümüz Müslüman dünyası Halife Ebubekir bazıları Osman diyecektir. Ancak bu bir yalandır. Kuran’ı toplayarak Kitap haline getiren ebetteki Muhammed peygamberdir. Buna delillerimi aşağıda sıralayacağım ancak öncelikle Muhammed peygamber okuma yazma bilmiyordu iftirasına cevap verelim.-- Daha önceki yazılarımda Muhammed peygamberin okuma yazma bildiğine dair delillerimi sunmuştum. Dileyen şu linkten o yazıma ulaşabilir: Hz. Muhammed Okuma Yazma Biliyor Muydu? Fakat bu konuya ek olarak bir iki delil de bu yazımda yazacağım.
 
بسم الله
اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

Yukarıda gördüğünüz arapça cümlenin ilki besmelede yer alan bismillah kelimesidir. Kırmızı olarak işaretlediğim bölüm ise bismi kelimesidir. İkinci cümle ise Alak suresi birinci ayettir Anlamı "yaratan rabbinin adıyla oku!" Burada da kırmızı ile işaretlediğim bölüm yukarıdaki kelimeyle aynı yani bismi. Şimdi iki bismi arasında fark var. İkisi de aynı anlamda kullanılmış. Anlamı “ismi ile” ancak yazılışları farklı. Eğer Muhammed peygamber okuma yazma bilmeseydi. Bu ayetteki bismi kelimesinin farklı yazılacağını nasıl vahiy kâtiplerine izah edecekti? Ya da farklı yazılması gerektiğini bile bilebilecek miydi? Ben vahiy kâtipleri dedikleri 42 kişinin de safsata olduğunu düşünüyorum. Sadece Sünni ve Şiilerin iddialarına göre Kur’an’ı Muhammed peygamber okuma yazma bilmediği için 42 kişilik bir vahiy kâtibi grubuna yazdırıyordu. Ancak bu iddia doğruysa okuma yazma bilmeyen Muhammed nasıl olur da bu ayetteki bismi kelimesinin farklı yazılması gerektiğini vahiy kâtiplerine anlatabildi?

Görüldüğü gibi Muhammed peygamberin okuma yazma bilmediği iddiası Sünni ve Şiilerin iddiasıdır ve yalan olduğu açıktır. Kur’an’ı bizzat Muhammed peygamber yazdı. Eğer vahiy kâtipleri denen grup gerçekten varsa bu grup sadece Muhammed peygamberin nüshasını birebir bakarak çoğaltmak ve Kur’an’ın kitap olarak birçok hanede bulunmasına katkı sağlamış olmalıdırlar. Gerisi mitolojiden öteye geçmez.

Muhammed peygamberin okuma yazma bildiğine ikinci kanıtım da yine Sünni ve Şiilerin Muhammed peygamber tüccardı, ticaret ile uğraşırdı iddialarıdır. Mademki siyer denilen kitap Muhammed peygamberin tüccar olduğunu söylüyor. O halde bu peygamber okuma yazma biliyor demekle aynı şey değil mi? Neden mi? Çünkü Muhammed peygamber döneminde rakamlar Arapça harflerden (ebced sistemi) oluşuyordu. Arapça her harf aynı zaman da bir rakama karşılık geliyordu. Ve Muhammed peygamberin ticarette hiç olmazsa muhasebe işiyle uğraşmış olması gerektiğinden onun okuma yazma bildiği sonucuna ulaşırız. İşte aşağıdaki tabloda hangi arapça harf hangi rakama denk geliyor inceleyin.
 

Ebced: Elif : 1, Ba : 2, Cim:3, Dal:4 Hevvez: He : 5, Vav : 6, Ze : 7 Hutti: Ha : 8, Tı : 9, Ya : 10 Kelemen: Kef : 20, Lam : 30, Mim : 40, Nun : 50 Se'fes: Sin : 60, Âyn : 70, Fe : 80, Sad : 90 Karaset: Kaf : 100, Rı : 200, Şın : 300 Te : 400 Sehaz: Se 500, Hı: 600, Zel : 700, Dazığ: Dad : 800, Zı : 900, Ğaym 1000.

 

Peki, Kur’an’ı Kim Kitap Haline Getirdi?

Ne yazık ki kendi dinimiz olan İslam’ın biricik kaynağı olan Kur’an’ı okumuyoruz. Kur’an’da defaatle ayetlerde bu kitap ibaresi geçiyor. Yani dünyanın en güvenilir siyer kitabı olan Kur’an daha nüzul sürecinde kitap haline geldiğini bize ayetlerde bildirir. Kur’an’ın Muhammed peygamberin vefatından sonra kitap haline getirildiği ve Muaviye’nin de Kur’an’ın orijinal metinlerini yaktığı iddiası Sünni ve Şiilerin bu dine yaptıkları en büyük iftiradır. İşte Kur’an’ın bu iftirayı önceden görüp bize gerçeği bildirdiği ayetler:
 

Elif-Lam-Ra! Öyle bir kitaptır ki (bu), her hükmünde tam isabet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından, ayetleri şüpheden arındırılmış ve hayatta karşılığı olan doğru hükümlerle sabitlenmiş, dahası çok boyutlu ve anlaşılır kılınmıştır (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ - HÛD 1)

Görüldüğü gibi yukarıdaki ayette Allah Kur’an’ın bir kitap olduğundan bahsediyor ve Muhammed peygamber hala hayattadır. Ayrıca Müzemmil suresi 4. ayette Allah Muhammed peygambere “Kur’an’ı belli bir düzene koy” diyor. Arapçası “ev zid `aleyhi verattili-lkur'âne tertîlâ.”  Kur’an’ı kitap haline getirirken bile belli bir düzene sokup o şekilde okuması isteniyor. Eğer Mezhepçilerin iddia ettiği gibi bazı ayetler kemik parçalarına bazıları uyduruk yapraklara yazıldıysa belli bir düzenle Kur’an nasıl okunacak?
 

Satır satır yazılmış kitaba (2) ki açılıp yayılmış ince deri üzerine yazılmış (3) (TÛR 2,3)
O (Kur’an), şerefli-üstün sahifelerde (ABESE 13)

Yukarıda gördüğünüz ayetlerde Kur’an’ın satır satır yazıldığından yani kitaplaştırıldığından bir sonraki ayette ne tür bir kitaba kaydedildiğinden Tur suresinde bahsediliyor. Ayrıca Abese 13’te ise Kur’an’ın sahifeler içinde olduğundan bahsedilmiş. Allah Kur’an’ı tarif ederken bir kitap olarak belirityor. Kemiklerden yapraklardan bahsetmiyor.
 
Tüm bunlara ilaveten İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nde bilimsel bir metot olan karbon testine göre 568-645 arası yazılmış bir Kur’an’da mevcut.  Karbon testi tam nokta tarihi vermediği için alt ve üst sınırı veriyoruz. Bu bilgiyi de Muhammed 568’de henüz doğmamıştı ki diyecek olan karbon testinin ne olduğunu bilmeyen arkadaşlarımız için verdim. Bilim Muhammed döneminde Kur’an kitap haline geldi diyor, Kur’an’da aynı söylemde ama ne yazık ki Sünniler ve Şiiler mitolojinin peşinde. Hangi mezhep hangi Halifeyi seviyorsa Kur’an’ı ilk o topladı demek için tarihi bir yalana ortak oluyor.
 
Görüntülenme 2,392
Yayın 05 Ağustos 2017
27 Haziran 2018 güncellendi

Bazı insanlar kendi dillerinde salat etmeyi ve Kur'an okumayı istiyor.  Allah insanların kendi dillerinde ibadet etmelerini yasaklamaz. Bu seçim insanlara bırakılmıştır. Ben ibadetleri herkesin kendi dilinde yapmasını doğru buluyorum. Çünkü bunu yasaklayan bir ayet yok. Ancak cemaatle toplu salatı ikame (namaz) edeceğimiz zaman ortak bir dilin bulunması gerekir. Bu dil de Kur'an'ın indiği dil neden olmasın? Nasıl şu anda bilimin ortak dili ingilizce ise dinimizin de ortak bir dili olması kadar tabii ne olabilir. Yani şunu demek istiyorum bir insan kişisel olarak namaz kılıyorsa istediği dilde bunu yapabilir.-- Ancak cemaatle kılınan namaz için aynı dile ihtiyacımız olduğu aşikar. Bunun için de Arapça gayet uygun. Peki niçin Arapça? Bunun sebebi de açık: Kur'an Arapçadır. Hiçbir meal ise Kur'an değildir. Şöyle anlatayım: Namazda Kur'an ayeti okumak zorunda değiliz. Çünkü Namaz sırasında ne okunacağını Kur'an bildirmiyor. Ancak ben "Salat" dediğimiz ve bir anlamı da dua olan bu ibadet için en güzel duanın yine Kur'an ayeti olacağı görüşünü savunuyorum. Meallerin hiçbiri Kur'an olmadığından - çünkü meal o yazarın Kur'an'dan anladığıdır- orjinal dilinde okumak çok yerinde olacaktır.

Kısacası vahyin dili Arapçadır, Kur'an'ı kendi dilinizde okumanız ise büyük bir yanlışa sebep olabilir. Örnek vereyim: Nisa 34 ayetinde Allah bir kadınla  problem yaşayan erkeğe eşinden ayrıl tarzında bir öneride bulunuyor. Ancak Meallerin çoğu eşini döv! şeklinde çevirmiştir. Siz kalkıp eşini döv diyerek namazda okursanız bu büyük bir hatadır. Fakat orjinal diliyle okursanız. Allah neyi kast ederek o cümleyi kurmuşsa bizde o amaçtan saptırmadan direk aynı cümleyi kurmuş olacağız. Böylelikle Kur'an'ın iddia etmediği bir şeyi Kur'an'a söyletmekten kendimizi sakındıracağımız gibi dünyada yaşayan milyarlarca :Müslüman arasında fark oluşmasını da engellemiş olacağız. Düşünsenize ingilterede bulunan bir müslüman kendi anladığı şekilde okuyor siz kendi anladığınız şekilde, çindeki kendi anladığı şekilde bu işin sonu yok. Müslümanların parçalanmaya değil birleşmeye ihtiyacı var. Bu yüzden toplu namazlarda veya Kur'an'dan ayetler okumak istediğiimiz namazlarda Arapçaya mecbur olduğumuz bir gerçek. Ha siz ben namaz sırasında ayet okumuyorum derseniz istediğiniz dilde ibadetinizi yapabilirsiniz. Allah bu konuda doğru yöntemi bize bırakıyor.

Dilde evrenselliğe ihtiyacımız var. Hz. Muhammed'in vefatından sonra İslamiyet hızla yayılmaya başladığında Arapça sadece dinimizin dili olarak yayılmıyordu. Arapça aynı zamanda bilimin de dili olmaya başlamıştı. Her dilden bilimin kitapları Arapçaya çevriliyordu. Dünya bir eşik atlamıştı. Tüm dünyadaki âlimlerin ortak dil olarak Arapçayı benimsemesi ve bilimin dili olmaya başlaması sayesinde dünyadaki bilim insanları birbirinden haberdar oluyor ve bu bilimin gelişme hızına büyük bir ivme kazandırıyordu. O günlere kadar dünyadaki bilim insanları pek birbirinden haberdar olmuyordu. Bunun sonucunda bilimsel birikimler yavaş ilerliyor, Amerika'yı keşfettiğini sanan birçok bilim insanı aslında Amerika'nın kendilerinden önce de keşfedildiğini çok geç öğreniyor ve bir ömür zaten keşfedilmiş icatlara harcanarak heba oluyordu. İnsanlık, evrensel bir dilin gücünü ilk defa Müslümanların Arapçayı evrensel dil olarak kabul etmesiyle tattı. Homo sapiens dünyadaki bilgiyi bir sepette toplayıp hızlıca ilerlemeyi keşfetmişti. Daha sonra Araplar İslamiyet'i yaymak için çıktıkları yolda İslamiyet'i kaybettiler. Bu kayıp onları rehbersiz bıraktı. Çölde kapana kısılmış biri gibi erimeye başladılar. Çok geçmeden güç dengesi Doğu'dan Batı'ya kaydı. Evrensel dilin gücü keşfedilmişti ve artık geri dönüş yoktu. Ancak dilin gücü kadar güçlünün dili de önemliydi. İktidar Batı'nın omuzlarındaydı. Evrensel dil ve bilimin dili Latince oldu. Ama bu emanet onlardan da alındı. Zira orta çağın galibi İngiltere Krallığı olunca evrensel dil İngilizce oldu.

Yukarıda anlattıklarım dil ırkçısı olmamdan kaynaklanmıyor. Evrensel dillere karşı değilim. Maalesef güçlünün dili evrensel oluyor. İnsanlığın ilerlemesi için evrensel dillere muhtacız. Bu şekilde dünyanın dört bir yanından gelen bilgileri bir kasede toplayıp biriktirdiğimiz bilgilerle daha da ileri gidebiliyoruz. Vahyin dili güçlüler tarafından değil Allah tarafından seçildi: Arapça. Bilimin dili ise İngilizce. Elimizden geldiğince ikisini de bilmeye mecburuz. Arapçayı Allah'ın rehberliği olan Kur'an'ı anlamak için öğrenmeliyiz. Allah'ın evren yasalarını bilmek ve onu lehimize kullanmak için ise bilim dili olan İngilizceyi bilmek zorundayız. Artık konuya giriş yapabilirim.

Kendi dilimizde ibadet edemez miyiz?

Edebiliriz. Ancak bu Kur'an ayeti okumazsanız mümkün olur. Kur'an ayetleri başka dilde okunması yukarıda açıkladığım gibi yanlış meallerle dolu olduğundan büyük bir hataya sebep olabilir. Ayrıca toplu namazlarda dünya üzerindeki Müslümanlar üzerinde olumsuz sosyolojik etkiler bırakır.  Kişisel namazınızda istediğiniz dilde namaz kılabilirsiniz. Tanrı'nın rehberliğini ararken ortak ibadetlerde ortak bir lisana sarılmazsak hepimiz farklı taraflara savruluruz. Ortak namazlarda veyahut kişisel namazınızda  kendi dilinizde Kur'an ayeti okumak istiyorsanız  şu sakıncaları oluşur:

1.  Din diye bize kendi inançlarını dayatan hocaların kucağına düşeriz. Kur'an'ı bilmediğimiz için hangi meal ne derece isabetli bunu göremeyiz. Ayrıca şöyle bir ilke de var. Hiçbir meal Kur'an değildir. Onu çeviren bir insandır ve kendi bilgisini ve yorumunu soymadan Kur'an'ı çeviremiyor. Mealler, onu çevirenlerin Kur'an'dan anladığıdır.

2.  İslam evrenselliğini kaybeder. Düşünün ben İngiltere'de bir camiye gittiğimde imam İngilizce konuşacak, İngilizce namaz kıldıracak. Çin'de bir camiye gittiğimde ise Çince namaz kılınacak. Bu Müslümanları birbirinden sosyolojik açıdan koparacaktır. Yani Müslümanlar arası bağı zayıflatacaktır. Ortak bir inanç ile bağlı olduğumuz hissine zarar verecektir. Benim başka ülkedeki ibadetlerim sorunlu olacaktır. Ama şimdi Japonya'ya gittiğimde Arapça ezan duyacağım. Camiye gittiğimde imam Arapça namaz kıldıracak. Bu Japonyalı Müslümanlar ile benim aramda ortak bir değer ve bağ oluşturacaktır. Onu din kardeşim olarak görecek, kendimi bir nebze olsun ülkemdeki insanların yanında gibi hissedeceğim. Allah'a giden ortak lisan gönüllerimizi bir bağ ile bağlayacaktır.

3.  Bir başka sorunda mealler Kur'an değildir. Bu yüzden namaz esnasında kendi dilinizde okuduğunuz ayetlerin yanlış olma ihtimali büyüktür. Bu da Kur'an'ı değiştirmek olur ki kesinlikle bir Müslüman'ın kaçınması gereken bir kusurdur. Unutmayın bugün Türkiye'de bile onlarca meal vardır. Peki hangisi gerçek Kur'an? Hangi meale göre namaz kılacaksınız? Ayrıca o meallerin yüzde yüz doğru çevrilmediğini de biliyorsunuz. Aksi halde tek meal olurdu. Âlimlerimiz birbirinin meallerini kabul etmiyor. Çünkü her âlim başkasının yanlış çevirdiği ayetlere şahit oluyor. Bu da kendisini meal yazmaya itiyor. Şu halde sen namaz esnasında Kur'an okumuş olmayacaksın Kur'an'ı çeviren insanın anladığını okuyacaksın. Bu büyük bir sıkıntı değil midir?

Bu noktada Dr. Zakir Naik'in anlattığı güzel bir örnek nakledeyim. Birçok Urduca Kur'an mealinde Lokman suresi 34. ayet şu şekilde çevriliyor: "Allah haricinde hiç kimse anne rahmindeki çocuğun cinsiyetini bilemez." Ancak Lokman 34 ile yukarıdaki çevirinin alakası bile yoktur. Kur'an'ı Urducaya çevirenler kendi yorumlarını işin içine katıp çevirmişlerdir. Düşünsenize sürekli bu hatalı hatta iftiralı sözleri Allah söylemiş gibi her gün namazda tekrarlayacaksınız bu doğru olur mu? Bir doktorun aklına ultrason gelir ve bu ayetin saçmaladığını söyleyerek İslam'ı reddedebilir. Halbuki Lokman 34'te anlatılan şu:"rahimlerde yer tutanı O(Allah) bilir; oysa ki hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez." İşte bu yüzden ibadetlerinizde Kur'an ayeti okuyacaksak vahyin dili olan Arapçaya ihtiyacımız var. Kur'an çevirileri mutlak Allah'ın sözü olarak kabul edilemez. Ancak hep tekrarladığım gibi ibadet edereken Kur'an ayeti okumayacaksanız sorun yok. İstediğiniz dili kullanın.

4. Bir başka sorun da Müslüman dünyasında ibadetlerde hangi diller kullanılmalı bu tartışma konusu olacaktır . Sonra bunu aşsak bile her ülke hangi mealleri kabul ederek namaz kılacak tartışması çıkacak. Daha sonra ben o meali takip eden imamın arkasında namaz kılmam fitnesi boy gösterecek. Zaten bugün paramparça olan Müslüman dünyası daha da parçalanacak. Yeni mezhepler, yeni fırkalar çıkacak. Birbirlerini küfürde olmakla ve imansızlıkla suçlayacak kitleler zuhur edecek sanki yeterince yokmuş gibi.


 
Görüntülenme 13,166
Yayın 21 Aralık 2017
20 Haziran 2018 güncellendi

Bir kere şunu kabul etmeliyiz ki Kur’an’ın cinselliğe bakışı  Müslümanın cinselliğe bakışından çok çok farklıdır. İnsanoğlunun çoğu örfünü özümsediğim söylenemez. Cinsellik konusunu “ayıp”, “günah”, “utanma”, “çekinme” vb. kavram ve duyularla tanımlarken hiç kimsenin görmediği zamanlarda Allah’ın da kendisini görmediğini sandığı o zamanlarda asıl ayıpları kendisi yapar. İnsanoğlu böyle bir varlık. Biz bu konuyu normalleştirmediğimiz sürece hep ergen bir toplum olarak kalacağız. Allah’ın “ayıp”ı ile bizim “ayıp” dediğimiz şeyler aynı şeyler olmadığı için bugün İslam coğrafyasında binlerce sıkıntı hâsıl olduğunu üzülerek görüyoruz. --İslam’da seks bir tabu değildir. Hiçbir zaman olmadı. İslam aileyi kutsal görür. Aile kurumunu korumak için de zinayı yasaklamıştır. Zinanın yasaklanması erkek ve kadını evliliğe teşvik eder. Daha doğrusu mecbur bırakır. Bu iyi olandır. Aile kavramının bozulduğu toplumlarda çok da sağlıklı bireyler yetişemediği acı tecrübelerle ortaya çıkmıştır. Şu halde din adamlarının dediği gibi zina şeytan işidir yok bilmem ne vs. saçma sapan açıklamaların ne bugüne bir sunumu vardır ne de yarına. Her işi şeytanın üzerine yıkıp niçin zina etmemeliyizi yeni nesile anlatamazsak yeni nesil doyacağı bir cevabı almazsa zina kaçınılmaz olacaktır. Halbuki “şeytan işi” adlı saçma soyut ve mantığı olmayan açıklamalardan artık vazgeçmeliyiz.

Niçin Evlilik Bağı Kurulmaksızın Seks Yapmayı İslam Yasaklar?

Çünkü evlilik dışı cinsel ilişki aile kurumunu yıkar. Bu da topluma zarar verir. Mutlu bir ailede yetişen bir birey ile mutsuz ya da paramparça bir ailede yetişen çocuk aynı seviyede sağlıklı olamadığını insanoğlu acı tecrübelerle öğrendi ve öğrenmeye de devam ediyor. Zina yasak olmazsa çoğu erkek ve kadın için evliliğin bir önemi kalmayacaktır. Batı, önümüzde duran en büyük deneydir. Erkek ya da kadın bu noktada eşinden başkasıyla olamayacağının farkına varması eşler arası bağı da artıracaktır.

Mastürbasyon İslam’da Yasaklanmış Mıdır?

Şimdi bu noktada şu soru sorulmalı: İslam’ın kaynağı nedir? Eğer cevap olarak Kur’an diyorsanız mastürbasyon kur’an’da yasaklanmamıştır, ayıplanmamıştır, haram kabul edilmemiştir. Allah’ın ayıp demediğine ben ayıptır demeyeceğim. Benim ayıbım Allah’ın ayıp dediğiyle paralel olmak zorundadır. Eğer İslam’ın kaynakları arasına hadisleri ve din adamlarının görüşlerini de alırsanız cehenneme gittiniz demektir. Çünkü bu yazıyı okuyup “ne demek İslam yasaklamamıştır” diyenleriniz bile hayatınızın bir köşesinde bu köprüden geçmiş olmalıdır. İstisna olanlarınız hariç tabi ki. Müslümanların kafası bin yıldır karışık. Çünkü Kur’an’ın yasaklamadığını din adamları yasaklıyor ve kimse de kalkıp "ey din adamı bu görüşüne Kur’an’dan delil getir" deme gayretini göstermiyor. Din adamlarını rab edindiğinin farkında değil bu ümmet. Çünkü yalnızca Rab yasak koyar. Bazıları Allah her şeyi Kur’an’da yazsaydı 100 cilt göndermesi gerekirdi o yüzden yazmadı diyerek son derece gülünç bir savunma yapacaktır. Ancak o tiplere şu soruyu soruyorum. Oruçluyken akşamları eşlerin cinsel ilişki yapabilmelerine değinen Allah bu işe gelince mi unuttu. Ya da sizin ifadenizle Allah şöyle mi düşündü: “Off yeter yaa çok oldu. Gerisini elçim Muhammed halleder” Bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu size göstermek için iddianızı somutlaştırdığım absürt bir cümle kurmak zorunda kaldım. Şu halde Kur’an yasaklamadığına göre "Allah bu konuda bir sıkıntı görmedi" sonucuna ulaşmamız çok da zor değil.

Mastürbasyon dinin konusu değildir, tıbbın konusudur. Bu konuda bilimsel verilere bakmak, uzmanların kanıtlarını incelemek gerek. Bazı doktorlardan mastürbasyonun doğal olduğunu ancak sık sık bu işe odaklanmanın bireyin gelişimini olumsuz etkilediğini belirtmektedir. Şu halde doktorların tavsiyelerine sağlımız açısından kulak vermek en doğru ve hakiki yol olacaktır. İnsanlara mastürbasyon yapmaması gerektiği gibi bir baskıyı uygularsanız, sahte hadisleri önüne bırakıp cehenneme gideceğini söylerseniz bu sadece onun psikolojisini bozacaktır. Çünkü bu noktada iradesini kaybeden her erkek ve kadın siz böyle söyleseniz de yapacak söylemeseniz de. Ancak söylerseniz bunu suçluluk ve Allah’a terbiyesizlik olarak algılayacağından psikolojik bir tramva o bireyi her yaptığında bekliyor olacak. İşte bu suçluluk duygusu ileriki yıllarda seks günahtır mantığına dönüşecek ve artık çoğu dindar için bu psikolojik cinsel bozukluk olarak ortaya çıkacaktır. Ayrıca evlilerin eşlerini bırakıp mastürbasyon yapmaları da onların bu noktada hasta olduklarını gösterir ve bir uzmandan yardım almaları gerekir.

Çoğu dindar kadının seks deninince şeytan görmüş gibi ürkmesini buna bağlıyorum. Ayrıca mastürbasyon yapılmamalı baskısı bireylerde görülme korkusu yarattığından bu işi oldu bittiye getirmeye çalışan erkeklerde ileriki yıllarda "erken boşalma" dediğimiz ve kadın için son derece kötü sonuç doğuran bir hastalığı da hortlatacaktır. Allah bunu Kur’an’da yasaklamadığına göre bir bildiği var deyip Allah’a güvenin. Allah yasak bırakmayı unuttu deyip size yasak “koyacak” din adamları aramayın. Yine de karar sizin. Mastürbasyonun yasaklanmasının bireylerde oluşturduğu olumsuz etki ortadadır. Bunun yerine çocuklarınıza sağlıklı bir eğitim verip özellikle ergenliği sağlıklı bir birey olarak atlatmalarına yardımcı olun. Mastürbasyonu yasaklayacağınıza bunun sık sık yapılmaması gerektiğine dair doktor tavsiyeleri izletilmeli ve bireyin hayatının merkezine "seks" kavramını bırakmaması gerektiği öğretilmelidir. Böylelikle çocuk hem doğasıyla savaşmayacak hem de kişisel gelişimine zarar verecek kadar cinselliğe odaklanmaması gerektiğini bilecek.

Kur’an’da cinsel ilişki ile ilgili yasaklar nelerdir?

Kur’an’ın yani Allah’ın bizden bu konuda da beklentileri vardır. Allah yasak bırakmaktan zevk aldığı için yasak bırakmaz. Bizim her açıdan sağlıklı bir yaşam sürmemiz için bunu yapar. Bizim için bırakır kısacası.

Oruç tutan eşler cinsel ilişkiye girebilir mi?

 

“Oruç günlerinizin gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir: Onlar sizin elbiseleriniz, siz de onların elbiselerisiniz. Sizin kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü; İşte bu yüzden size affıyla muamele etti ve zorluğu üzerinizden kaldırdı: Şimdi artık onlara yaklaşın ve Allah’ın size meşru kıldığından yararlanın!” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – BAKARA 187)

Evet, yukarıdaki ayette oruç olduğumuz günlerde iftardan önce cinsel ilişkiye girilmemesi gerektiği vurgulanır. Ancak burada dikkat edilecek nokta iftardan sonra da Müslümanların cinsel ilişkiye girmemelerini Allah, “Sizin kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü” diyerek reddetmiştir. Bu yasak Kur’an’da yok. Buradan anladığımız ya Müslümanlar bu ayetten önce arap kültüründen dolayı geceleri de ilişkiye girmiyorlardı ya da dönemin oruç tutan Yahudilerinden bu uygulamayı gördüler ve iftardan sonra cinsel ilişkinin Allah’ın ayıplayacağını sandılar. Kendi doğalarıyla yaptıkları bu savaşı Allah yukarıda “kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü” diyerek Müslümanlar kendilerine bir haram icat etmeden bunun önüne geçti. Bu ayet yasak bırakmak için değil bir yasağı kaldırmak için indiği açıktır. “Allah’ın size meşru kıldığından yararlanın!” bu cümle zaten Müslüman’ın cinsel hayata bakış açısının ne olması gerektiğini açıkça ifade eder zaten. Eşler arası haz (seks) meşrudur. Bu meşru haktan yararlanmalıdır. Gayrimeşru olan, evlilik bağı kurulmadan yapılan cinsel ilişkidir. Seks kötü değildir, zina kötüdür.

“Onlar sizin elbiseleriniz, siz de onların elbiselerisiniz” cümlesini önemsiyorum. Bu ifadenin çok güzel bir mecaz olduğunu ifade etmeme gerek yok sanırım. Giysi giyilir. Erkeğin kadını, kadının erkeği giymesi olayı çok harika bir anlatım oluşturuyor. İkinci önemli nokta ise elbise insanı güzelleştirdiği için güzeldir. Şu halde kadın erkeği, erkek kadını güzelleştirir. Bu cümle bile dindar kadın ve erkeğin cinselliğe bakışını yasaklardan daha çok birbirini özgürce mutlu etmeye yönelik olduğunu vurgulamaya yeter de artar bile.

Hayızlı Kadın ile Cinsel İlişki Mümkün mü?

 

“Sana kadınları ay hali hakkında soruyorlar. De ki: ‘O sıkıntı verici bir rahatsızlıktır: Ay hali sırasında kadınları (rahat) bırakın ve onlar temizleninceye kadar (cinsel) ilişkiye girmeyin! Temizlendikleri zaman, Allah’ın size emrettiği gibi yaklaşın!’” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – BAKARA 222)

Bu ayetle Allah kadınlara adet döneminde bu tür tekliflerle gidilmesini yasaklar. Kadının bu dönemde sıkıntı çektiğini haz peşinde koşacak ya da erkeğin hazlarının peşinde koşacak bir halde olmadığını belirtir. Ve erkeğin bu konuda eşini korumacı ve ona karşı anlayışlı bir tavır sergilemesi istenmektedir. Bazılarınız eşimiz sıkıntılı bir süreç geçirmiyor diyebilir. Hakikaten bazı kadınların adet dönemi kolay ve hafif geçer. Yani her kadın sıkıntı çekmez. Allah bir konuda tavsiyede bulunduysa muhakkak vardır bir bildiği deyip tıbben konuyu biraz inceledim. Kadın hayızlı iken cinsel ilişkiye girmenin büyük problemleri olmadığını ifade eden doktor beyanlarıyla karşılaştım. Ancak adet döneminde kadın cinsel organının mikroplara karşı savunmasız olduğu bilgisine rastladım. Yani kadına her halükarda zarar verme riski var. Şu halde Kur’an ile bilimin yine paralel bir noktada gittiğini görüyoruz. Şu halde Allah’ın bu tavsiyesine uymak gerek.

Yukarıdaki ayette “Allah’ın size emrettiği gibi yaklaşın!” gibi bir ifade var. Peki, Allah bize nasıl emretmiş? Resimli bir cinsel ilişki kılavuzu Kur’an’da olmadığı açık. Bu ayete cevabı yukarıdaki bakara 187 ve 222 verdiği gibi bakara 223 de veriyor. Bakara 187 de iftardan sonra yaklaşabilme emrini verdi. Bakara 222 de ise hayızlı iken yaklaşmama emri verdi. Bakara 223 de ise Allah bu konuyu biraz daha mecaz bir anlatımla ifade etme gereği duyuyor. Ayeti verdikten sonra niçin mecaz kullanıldığına dair görüşümü sunacağım.
 

“Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır; tarlanıza nereden ,nasıl ve ne zaman isterseniz öyle varın! Fakat önce kendi canlarınız için bir hazırlık yapın! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve unutmayın ki, mutlaka O’na kavuşacaksınız! Artık sen de mü’minleri müjdele!” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – BAKARA 223)

Allah “Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır;” diyerek müthiş bir mecaz ifadeye imza atıyor. Peki niçin bu konuda mecazı kullanıyor da direk cinsel ilişki şeklini tarif etmiyor. Çünkü Kur’an’ın amacı eşlerin ne yapacağına karışmak değil, eşlerin sağlıklı ve her iki tarafında mutlu olduğu bir seks hayatı oluşturmaktır. Kur’an evrenseldir. Şu halde Allah, cinselliği de keskin sınırlara kurban edip Kur’an’ın her devre her topluma, her bireye hitap edemeyecek bir forma girmesini istemiyor. Kur’an’da bir ayet Müslümanlarca tartışıldıysa bu o ayetin anlaşılmadığını gösterir. Ayrıca Kur’an’ın her çağa bir sunumu olduğu mantığını kavrayamamakta sebeplerinden biridir. Kur’an her çağa farklı hitap etmek istediği yerlerde mecaz kullanır. Ancak Müslümanlar illaki keskin ve mutlak anlam aramakta ve Kur’an’ı bir kaba sığdırmaya çalışmakla o kadar meşguller ki Kur’an’ın bu mucizevi yapısını göremiyorlar. Bakara 223, 500 yıl önce farklı anlaşılmış olabilir ama bugüne farklı bir sunumu var. Yarına da bambaşka bir sunumu olacak. Çünkü allah tarla ile ne demek istedi sorusu her çağda farklı bir cevap bulacak ve Kur’an o çağa da hitap etmiş olacak. Şimdi ayeti irdeleyelim. Kendi görüşümü size sunmak istiyorum.

“Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır;” ayetini birçok meal yazarı yanlış çevirerek “kadınlar sizin tarlanızdır” diyerek çeviriyorlar. Bu büyük bir hatadır. Hatalı bir mealdir. Bu evrendeki en büyük edebi yazar Allah’tır hangi kelimeyi niçin kullandığını çok iyi bilir. Şimdi diyeceksiniz ki ne fark var? Olur mu! Dünya kadar fark var. Ayeti “kadınlar sizin tarlanızdır” diyerek çevirirseniz tarlanın sahibi erkek olur. O halde erkek istediği zaman tarlaya girer, sürer vs. anladınız meseleyi. Kadının cinsel ilişkiye girmek isteyip istememesinin bir anlamı kalmaz. Erkek tarlanın sahibi olduğu için karar erkeğin olur. Bu da Kur’an’ın adaletine sığmaz. Ancak şu mükemmel ince noktaya dikkat edin. Ayet ne diyor?  “Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır;” ayet bu şekilde çevrildiğinde ise tarlanın sahibi kadındır. Cinsel ilişki sadece erkeğin isteğine değil kadının tarlaya giriş izni verip vermeyeceğine bağlı değişir. Kadınların bir tür tarla olduğunu ifade eden bu ayetin erkeğin cinsellik için adresinin kadın olduğuna bir vurgudur. Homoseksüel ilişkiye bir red vardır bu cümlede. “Kadın bir tür tarladır” ifadesinden benim anladığım eşimiz cinsel hayatımız için başvuracağımız adrestir. Ayrıca tarlanın sahibi kadın olduğu için erkeğin bu ilişki için tarla sahibi kadından izin alması gerekir. Yani kadın da eşiyle cinsel ilişkiye girmeyi istiyor olmalıdır. Karşılıklı rıza olursa seks her iki tarafı mutlu eden harika bir nimete dönüşür.

Farkı anlamayanlar için tekrar özet geçeyim  “kadınlar sizin tarlanızdır” ayeti tarlanın sahibini erkek yapar ve kadına seçim hakkı tanımaz. “Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır;” doğru mealinde ise Allah, tarlanın yolunu erkeğe tarif ediyor. Tarla, “sahibi kadın olan eşindir” deyip ok işareti ile nerede bulacağımızı söylüyor. Bu mecazı şöyle yorumluyor birçokları: tarla ekin veren yerdir. Kadın’ın mahsulü ise çocuktur. Çocuk için ise cinsel ilişkiye girilebilecek tek yer vajinadır. O halde vajina hariç diğer seks türleri yasaktır gibi bir yorum yapıyorlar. Ancak Allah bunu isteseydi bu kadar çetrefilli bir mecazı mı kullanırdı. Yoksa vajinayı kast eden bir kelime mi kullanırdı. Bu görüş tamamıyla Allah’ın muradını anlamaya çalışmaktır. Kabul ediyorum. Ancak Allah’ın muradını tutturduğunu hiç zannetmiyorum. Niçin mi? Şöyle düşünün eğer gerçekten bu ayet cinsel ilişkiyi sadece kadın cinsel organı ile sınırlandırıyorsa o halde cinsel ilişki sadece çocuk yapmak için yapılır. Haz için seks yapılamaz. Çünkü tarla ile ürün alınan organ kast ediliyorsa. Tarlaya siz sadece hangi dönem gidersiniz? Ekin yapmak istediğiniz dönem gidersiniz. Mesela kışın gider misiniz? Hayır tabii ki. Şu halde bu mantığa göre prezervatif, doğum kontrol hapları kullanılamaz. Çünkü amaç çocuk yapmaktır ve sadece çocuk yapmaya karar verdiğinde cinsel ilişkiye girebilirsin. Ya da şöyle düşünün. Örnek üzerinden gideceğim. Kadın vajinal olarak cinsel ilişkiye girmek istemiyor olabilir. O gün yorgunluktan dolayı ya da ruhen isteksiz olabilir. Ancak eşinin şehvet ibresi yükseklerde olduğu için de eşine de bu konuda yardımcı olmak istiyor olabilir. Bu yüzden erkeğin cinsel organını kendisi okşayarak, ya da göğüs vs. gibi bir bölgesine sürtünmesini sağlayarak eşini rahatlatma yoluna gidebilir. Aynı şey kadın için de geçerli. Erkek isteksiz olduğu bir dönemde kadın cinsel ilişkiye girmek istiyor olabilir. Erkek eşinin vajinasını okşayarak onu orgazm edemez o zaman bu mantığa göre. Yukarıdaki tarla açıklamasına göre bunların hepsi haram oluyor. "Ya kadın cinsel organı ya da asla" mantığı kimse kusura bakmasın tarla mecazından çıkmaz. Zaten çıkmayacağını bildikleri için falanca âlimin görüşü, yok falanca hadis böyle diyerek bize yasa koyucu olarak Allah’ın yanında âlimleri ve uyduruk hadisleri gösteriyorlar. Neyse ayeti bu şekilde anlayanların bile inandıkları şekilde yapmadıklarını bir erkek olarak tahmin etmem çok zor değil. Kendilerini ve toplumu kandırdıklarını sansınlar.

Dindarların baskıları yüzünden nice erkek cinsel noktada psikolojik bozukluk yaşıyor ve cinsel sapkınlığa sürükleniyor. O yasak bu yasak denile denile adam bir hapishaneye sokuluyor zihnen. Yetmiyormuş gibi dini öğrenen bireylere sürekli yeni yasaklardan bahsedilerek ne yapılıyor biliyor musunuz? Hapishane duvarlarını o bireye doğru yaklaştırıyorsunuz. Bu muhteşem baskıya dayanamayan erkek ve kadınların çoğu pis bir şekilde patlıyor ve onlarca psikolojik hastalık peyda oluyor. Erkekler cinsel sapkınlıklara sürüklenirken kadınlar ise eşleri ile bile cinsel hayatı yaşamayı günah olarak görmeye başlıyor.  Kadın evlendikten sonra hadi yap da işimize dönelim moduna giriyor. Ruhundan arındırılmış berbat bir evliliğe dönüşüyor. Ya bu sadece bir örnek. Nice psikolojik zararları daha oluyor da bu tıbbın konusu bu yazının değil. Halbuki Kur’an birbirinizin elbisesisiniz diyor. Yani her iki taraf da bundan haz duyar, mutlu olur. Allah cinselliği erkek mutlu olsun diye göndermedi.

Ayette geçen “tarlanıza nereden, nasıl ve ne zaman isterseniz öyle varın!” cümlesinden benim anladığım hangi pozisyonda, hangi mekânda, hangi saatlerde eşler birbirini arzularlarsa o saatte yapabilirler. Bu cümle yasak bırakmıyor, yasakları kaldırıyor. Ve cinsel ilişkide zaman, mekan, şekil vb. kararları eşlere bırakıyor. Benim ayetten anladığım budur. Gördüğünüz gibi Kur’an’da ayetler bu şekilde. İslam’da cinsel haramları din adamları bırakmıştır ve kesinlikle Allah’ın bırakmadığı yasakları mutlak kabul etmemelisiniz. Ha doktorunuz size seks ile ilgili bir şey yasaklayabilir bunu kast etmiyorum. Allah’da doktor da sağlımız için yasak bırakır. Allah herkesi kapsayan yasakları bıraktı. Doktor ise sadece sizde görülen bir rahatsızlıktan dolayı bazı şeyleri yasaklayabilir.
 

Anal seks haram mıdır?

Kadının anüsünden yapılan bu cinsel ilişki doktorlar tarafından delilleriyle beraber sakıncalı bulunmuştur. Kadına büyük zararları vardır. Birinci zararı kadın bu tür cinsel ilişkide muhteşem bir acı çeker. Ancak biz Kur’an’dan biliyoruz ki adet dönemi kadınlar rahatsız olduğu için cinsel ilişki yasaklanır. Yani Allah bu noktada kadının rahatsızlığı fiziksel olsun duygusal olsun fark etmez kadını koruma yoluna gitmiştir. O halde Kur’an biz erkeklere bu işte nasıl bir yol izleyeceğimizi açıklıyor: Erkeğe, kendi hazzın için kadına zarar verme diyor. Seks işinde kadını fiziksel olarak rahatsız edecek davranışlarda bulunamazsın. Çünkü adetli kadın cinsel ilişkiye girmekten rahatsız olur. Ha olmayanlarda olabilir ancak onların da cinsel organları mikrop kapmaya müsait olacağı için her türlü kadına fiziki zarar verilmiş olur. Anal seks dibine kadar kadına fiziksel açıdan zarar verir. Kadına verdiği ikinci zarar ise kadının anüsündeki kasları bozar ve ileride kadın dışkısını tutamamaya başlar. Bu bir kadının organını bozmaktır. Bakara 222’de kadın sırf istemiyor diye yaklaşmayın diyen Kur’an kadına bu denli zarar veren bir ilişkiyi onaylar mı? Elbette hayır. Anal seks saçmalıktır. Ve bu denli yaygınlaşmasının iki nedeni var: Birincisi tahmin ettiğiniz gibi porno endüstrisi. Yalanlarla doludur. Ama dünyanın en ucra köşesinde yaşayan cahil erkekler Batı kadınının buna izin verdiğini sanır. Akıllı hiçbir kadın buna izin vermez. Amerika’da yaşayan kadınlar da anal sekse izin vermez. Ama porno endüstrisi ABD kadınının bunu normal karşıladığı algısını oluşturur. Akıllı olun ey Müslümanlar! Anal seks gerekli değildir. Eşinizin acı çektiği bir ilişkide siz haz alıyorsanız doktora gitmelisiniz. Çünkü siz hastasınız. Porno bu yanlışı size doğru ve haz verici olarak gösteriyor. Pornoda kadının bundan hoşlandığını gören cahil erkeğimiz bunu normalleştirir zihninde. Kafası iyi çalışmayan erkek kahramanımız kandırıldığını anlamaz. Sonra suçu bu saçma isteğini kabul etmeyen eşine arar. Çünkü izlediği filmdeki kadın gayet memnundu. Anlamaz ki o kadın on binlerce dolar alıyor o sahte haz görüntüsünü vermek için. Anal seks Bakara 222’ye aykırıdır. Kadına fiziksel zarar veren her türlü girişim yanlıştır. Buna salak porno endüstrisinin kırbaç vs. aptal aptal icatları da dahildir. Mutlu olmak için bunlara ihtiyacınız yok. Porno endüstrisi kapitalist sistemin en çirkin yüzüdür. Size kelepçe, kırbaç vs. salakça şeylere özendirir sonra da gidip o mantıksız şeylere para vermenizi sağlar. Anal seksin yaygınlaşmasının ikinci sebebi de kızlık zarı korkusu. Çoğu kadın maalesef lise veya üniversite yaşantısında erkek arkadışıyla cinsel ilişkiye girer. Kızlık zarının bozulmaması için yani ilerde kocama ve topluma bunu izah edemem korkusuyla sevgilisinin anal seks talebini kabul eder. Kızlarımızın bu konuda bilinçlenmesi gerekmektedir. Erkeklerin bu isteğine kolayca hayır diyebilmelidirler.

Oral seks haram mıdır?

Oral sekste yani ağız yoluyla yapılan sekste iki tarafta birbirine zarar vermediğinden hiçbir sakınca görmüyorum. Şimdilik doktorlar cinsel organların ilişki öncesi temizlenmesi şartıyla bir sorun olmadığını söylüyorlar. Şu halde ilerde tıp bir sorun bulursa bırakılmalıdır. Ancak şimdilik tıbbi bir zararı yoktur. Oral seks Kur’an’da yasaklanmamış. Tıp dünyası da yasaklamadığına göre bana göre doğaldır ve eşlerin karşılıklı rızasına kalmıştır. Tabi bazı kadınlar oral seks hakkındaki bu düşünceme sert tepki verecektir. Bunun sebebi tamamen psikolojiktir. Yetiştiğimiz kültürden dolayı bu tiksinti yaşanıyor. Tıpkı çinde köpek etinin yenilmesinin toplumumuzda tiksinti uyandırması gibi. Farklı toplumlarda bunun normal kabul edildiğini tarih kitapları ve heykeller göstermektedir. Hindistanda kaç bin yıllık oral seks heykellerinin resimlerini gördüm. Bugünün Batı dünyasında da bu normal bir talep olarak kabul ediliyor. Tarih öncesi bu olguyu Kur’an yasaklayabilirdi ama yapmadı. Günümüz kadınları ise dediğim gibi büyük bir cinsel baskıyla yetişiyor. Bir erkeğe selam veren kadının bile kötü yola düşmüş gibi davranıldığı toplumlarda kadın cinsellikten soğuyor. Seks haram, ayıp ve kötüdür algısı kadınların içine işlemiş. Bu da psikolojik olarak kadınlarımızda ruhsal bozukluklar meydana getirmiş maalesef. Normal cinsel ilişkiye bile soğuk bakan kadınlardan oral sekse doğal bakmalarını beklemiyorum zaten. Ancak bu şeyleri aşmamız gerek. Eşler birbirini hiçbir şeye zorlayamaz elbet. Bu noktada erkekler ve kadınlar cinselliğe kendi bakış açısıyla bakan eşler bulmaları daha iyi olur. Ne demek yani demeyin hemen. Kast ettiğim evlenmeye karar verdiğiniz kişiyle konuşursunuz bu konuda da paralel fikirleriniz varsa evlenirsiniz. Evlendikten sonra ona zorla yaptırırım düşüncesini bırakın.

Ben toplum tarafından bozulan kadın psikolojisiin bir yan etkisi olarak görüyorum kadınların cinselliğe bakışını. Erkek cinsel organını öcü ve düşman bellemiş bir birey olarak yetiştiriliyor ömür boyu. Tamam evlenmeden öyle görsün de bu bir hastalığa dönüşüyor kadında ileriki zamanlarda. Kocasının cinsel organı da kadının bilinç altı tarafından düşman kabul edilmeye devam ediyor. Cinsel organdan dehşete kapılma ve iğrenmesi de bu yanlış baskının hastalığa bürünmüş hali. Bazı kadınların cinsel ilişkiye girecekken yorgan altına girmek istemeleri, ışığın kapalı olmasını istemeleri, erkeğin cinsel organını görmek istememeleri vs. bunların hepsi toplumun suçudur. Kadına yanlış olanın seks değil de zina olduğunu anlatamazsanız böyle olur. Sürekli yasak sürekli baskı kadının cinsel duyularını köreltir. Sonra tüm erkekler “başım ağrıyorcu” eşlerden şikayet eder. :)

Cinsel Konuşmalar Haram Mı?

Elbette değil. Kadın ver erkek bu noktada özgürce birbirleriyle konuşabilmelidir. Her iki taraf da eşinin kendisini arzulama seviyesini yukarı çekecek konuşmalar yapabilir. Eşler arasında her türlü konuşma doğaldır.

Cinsel Organlara Bakılması Haram Mı?

Hayır değil. Hatta bakılmaması nasıl mümkün onu anlamıyorum. Bunlar hep giyinik mi cinsel ilişkiye giriyor? Hadis çıkardılar başımıza bir de. Neymiş, cinsel organa bakan kör olurmuş. Daha kör olan birini duymadık. Vallahi pes diyorum bu din adamlarına. Kendileri bakmıyorsa bir şey bilmiyorum. Sahtekârlar.

Cinsel İlişkinin Vakitleri Nelerdir?

Bu soruya cevap bile vermek istemiyorum. Ama biliyorum ki internette sanki ciddiye alınması gereken bir konuymuş gibi bunu aratanlar var. Yok kardeşim öyle bir vakit. Eşiniz ve sizin canınız ne zaman istiyorsa. Saçmalamanın bir âlemi yok. Bu işi de sulandıran sözde İslami siteler yığınla mevcut. Bu konudaki hadis denilen rivayetlere de güvenmeyin. Hz. Muhammed gece eşleriyle ne yaptığını gelip Ebu hureyre ya da diğerlerine anlatmaz. Ya biraz akıllı olun. Siz ne yaptığınızı anlatıyor musunuz ki peygamber anlatsın. Peygamber sizden daha mı az onurluydu gafiller.

Ne Yapmalı?

Kadınların çocukluktan beri baskıyla büyümelerinin yan etkileri konusunda eşleri onlara yardımcı olmalıdır. Cinselliğin kötü olmadığına onu bu konuda serbest bırakarak ve anlatarak açıklamalısınız. Bu konuda kadınlara da büyük bir görev düşüyor. Bu baskıların yarattığı psikolojik rahatsızlığı yenmede eşine yardımcı olmalıdır. Aynı zamanda bilinçli bireyler olarak aynı baskıyı siz kızınıza yapmayın. Eğitimli kendini bilen bir kız yetiştirerek üzerinize düşen görevi yapmış olursunuz. Baskı kurarak büyütürseniz aynı hatayı geleceğe miras bırakırsınız. Böylece gelecekte de mutlu olmaya çalışan bir kız yerine kendini sıkan, erkekten ve cinselliğinden korkan, utanan, çekinen, mutlu olamayan kadınlar olur. Başım ağrıyorcu kadınlar hem kendilerini hem eşlerini mutsuzluğa mahkum eder. Halbuki Batı kadını bunu aşalı çok oldu. Erkekler kadar özgür yetiştikleri için seks konusunda bir erkek kadar arzulu oluyor, canları istediklerinde seksi başlatan taraf oluyorlar. Tabi seksi evlilik dışı da yapıyorlar. Zinayı desteklemiyorum tabii ki. Bu da Batı kadınının hatası. Ama kadını baskı altında tutan bizim gibi toplumlarda bu böyle değil. Ben şu hareketi yapmam, ben onu yapmam, şunu yapmam, sapık mısın?, git başımdan başım ağrıyor vs. sayın gitsin. Bu sağlıklı bir bireyin hareketleri değil açık söyleyeyim. Seks, erkeğe ne kadar haz veriyorsa kadına daha fazla verir. Özgür yetişen toplumların kadınları buna delildir. Kadın bu hastalığını aşamaz ise doktor yardımına başvurulmalı. Ancak yine de kadın toplum yüzünden kazandığı bu psikolojik rahatsızlığı aşamıyorsa eşinizi aldatma ya da kuma getirme yoluna gitmemelisiniz. Bunun yerine boşanma en iyi çözüm olarak duruyor. Daha yolun başındayken en iyisi bu.

Ha bu arada zinayı yasaklayan ayete bir örnek vereyim isra 32. Sonuç olarak eşler birbirini mutlu etmeye birbirine haz vermeye baksın. Anlayış sevgi ve saygı her türlü sorunun üstesinden gelmenizi sağlar. Cinselliği bir tabu olmaktan çıkarın. Allah’ın haram etmediğini siz psikolojik durumunuzdan dolayı birbirinize haram kılmayın. Bu doğanızla savaşmanıza ve mutsuz bir evliliğe sürüklenmenize sebep olur. Halbuki doğanızı keşfe çıkmanız, özgür ve baskısız bir zihinle kendinizi rahat bırakmanız gerek. Toplum yıllarca zihninize yeterince baskı yaptı bir de siz kendinize baskı yapmayın. Meşru istekler olmak kaydıyla eşinize ve kendinize karşı fedakar olmanız gerek. Eşinizi mutlu ve dinç görmek sizi de mutlu edecektir. Her iki taraf için de söylüyorum. Mutlu bir cinsel hayat eşleri birbirine daha fazla bağlar. Başka insanla aldatma ihtiyacını minimize edecek (hasta insanlar hariç) Akşam işten eve hemen gitmeyi istetecek ve eşinize sarılmaya sizi sabırsızlandıracaktır. Mutlu bir cinsel hayat olmadan mutlu bir evlilik olmaz.

 
Görüntülenme 21,057
Yayın 15 Haziran 2018
16 Haziran 2018 güncellendi

Kur’an’da bayram var mıdır? diye interneti aratırsanız bir site karşınıza ya çıkıyor ya çıkmıyor. Çünkü dinimizin kaynağı olan Kur’an kimsenin umurunda değil. Bayram konusunda da aynı şekilde hadis getiriliyor, rivayet getiriliyor, dedikodular getiriliyor vs. Kur’an ayeti hariç her şeyi getiriyorlar. Sanki İslam’ın tek kaynağı Kur’an değilmiş gibi. Çünkü Kur’an’da ramazan bayramı ve kurban bayramı adında bayramlar yoktur.-- Atalarının birçok dini kabulünü Kur’an’da bulamayan sünniler,  şiiler, vehhabiler ve nice mezhep Kur’an’ı bakacakları son kaynak haline getirdiler.

Allah’a çok şükür ki İlmihal Müslümanlığından Kur’an Müslümanlığına geçenlerin sayısı, Fıkıh Müslümanlığından Kur’an Müslümanlığına geçenlerin sayısı, İcma Müslümanlığından Kur’an Müslümanlığına geçenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İslam’dan kopan sözde İslam’ın mezhepleri olan bu mezhepler tıpkı Yahudilik ve Hristiyanlık gibi yeni birer din halini alalı bin yıl oldu.

Sünniliği, Şialığı, Vehhabiliği, Şafiliği, Hanefiliği, Kadiriliği vs. yüzlerce mezhebi İslam zanneden yeni nesil iki şekilde tepki veriyor: İlki İslam zannettiği bu mezheplerden koparak ateist, deist ya da agnostik olması şeklinde gerçekleşiyor. Turan Dursun vb. Türkiye’deki birçok ateist buna örnek verilebilir. Yeni neslin verdiği ikinci tepki ise gerçekten söylenenlerin doğru olup olmadığını araştırma ve gerçek Kur’an ile buluşma şeklinde gerçekleşiyor. Çünkü yeni nesil artık sorguluyor, aklediyor. Artık mitolojik zırvalara akıllı insanların karnı tok.

Ancak hala toplumda sorgulamayan, aklını kullanmayı reddeden, koskoca Buhari mi bilecek yoksa ben mi deyip kendi aklını haklı olarak aşağılayan bir kesim de var. İşte bu kesim bizi atalarının dinine uymaya zorluyor, bize hakaretler ediyorlar. Öfkeliler. Çünkü İslam’ın birer parçasıymış gibi görünen tüm mezhepler aslında mantığa, vicdana ve insanlığa aykırı fikirlerle dolu. Bunu biliyorlar. Öfkelerini besleyen şey hiçbir şeye cevap verememeleri. Hâlbuki Kur’an; Ali İmran 103 ve 105’te, Müminun 53’te, Enam 159’da, Rum 32’de, Şura 13’te mezhepleşmeyi, fırkalaşmayı eleştirmişti.

Ramazan bayramı ve Kurban bayramı adlı bayramlar Kur’an’da geçmez. Yani dinimizde böyle bayramlar yoktur. Bu bayramlar olmadığı gibi bu bayramlarda kılınan bayram namazı dedikleri namaz da yoktur. Elbette teravih dedikleri namazın da dinimizde yeri yoktur. İslam’da bayram yok diye bayramlara karşı olduğum anlamına gelmesin. Bilakis ben bayramları seviyorum ve devam etmesini isterim. Ancak bu Allah’ın emridir, bu İslam’ın emridir demek başka bu güzel bir kültürdür demek başka. Bayramlar Müslüman dünyasının oluşturduğu güzel bir kültürdür. Ya Müslümanlar uzun yıllar sonra uydurdu ya da Muhammed peygamber döneminden önce Araplar kutluyordu ve peygamberimiz de bu örf ve geleneğine bağlı kaldı da insanlar zamanla bunu Allah’ın emri sandılar. Bilemiyorum. Çünkü bayramların dinimize nasıl girdiğini araştımaya gerek duymadım hiç bir zaman. Her ne olursa olsun Bayramlar din değildir, dinin emri de değildir. Fakat Müslüman dünyasının ortak bir kültürü, örfü olarak bunu kutlamamızda bir sakınca yoktur. Yeter ki bunun sadece bir gelenek olduğunu bilelim.  Allah’ın emridir deyip dine zam yapmayalım.

Din olduğu iddia edilen her görüş Kur'an'a dayanmalıdır. Bayramlar Kur’an’ın herhangi bir ayeti ile uyumsuz olmadığı için bu güzel kültürü devam ettirmemizin bir sakıncası yoktur am eğer kandiller gibi dini algımızı bozup bizi abaküs Müslümanlığına yönlendirseydi o zaman bu kültürü de terk etmemiz gerekecekti.

Kur’an’da Bayram Var Mıdır?

Bir teoloji uzmanı, Ramazan ve Kurban Bayramının Kur’an’da geçtiğini iddia ettiğine şahit oldum. Bakalım delil gösterdiği ayet nedir?
 

(Musa) dedi ki: Buluşma zamanınız ziynet günü; tam da halkın toplandığı kuşluk vakti olsun! (TA HA 59)

Firavun ve Musa arasında bir tartışmayı aktaran ayetlerin hemen ardından Taha 58’de Firavun Musa’yı kamuya açık bir zamanda düelloya davet eder. Musa’da Taha 59’da bu meydan okumayı kabul eder ve ziynet gününüzde buluşalım der.  Ziynet günü ifadesini birçok din adamı bayram günü olarak çeviriyor. Ancak bu çeviri hatalıdır. Ziynet kavramı süs ve takı anlamında kullanılan bir kavramdır. Tabii mecaz anlamda kullanılmamışsa. Ancak benim gördüğüm Kur'an'da sürekli mecaz haliyle kullanılmış. "Ziynet günü" ifadesi ise sevinç günü, mutluluk günü, tören günü, şenlik günü vs. anlamlarına gelir. Mesela damat ve gelinin düğün günlerine "yevmu ez zineti" denir. Çünkü gelin ve damatın mutluluk günüdür. Ya da Araplar bir erkeğin baba olduğu güne ziynet günü der. Çünkü baba olmak kişi için sevinç günüdür. Araplardaki günlük kullanımı bu şekildedir bu kavramın. Fizilalil Kur’an’ın yazarı Seyyid Kutup ve onun gibi düşünenler ise bu ayette geçen “yevmu ez zineti” ifadesini “süslenme günü“ olarak anlamış. Yani bu kavramdan bizim anladığımız bayram çıkmaz. Bu mısırlıların ulusal festivali veya o dönemin dini merasim günü vs. olabilir.

Şimdi öncelikle Musa halkın ziynet gününde ve kuşluk vaktinde buluşalım diyor. Peki, halk kim? Mısırlılar. Yani Firavunun halkı. İsrailoğulları bu düelloya katılamazdı. Çünkü onlar köleydi ve çalışıyor olmalılar. O dönem köle ve işçi bayramı olmadığına göre katılmaları da mümkün değildi. Hadi sizin için zorlayayım ve köleler için de o gün ziynet günü olduğunu farz edeyim. Hangi açıdan bakarsanız bakın Musa’nın bu ayette Firavunun halkı olan Mısırlıların ulusal kutlama gününü kast ettiğini görürsünüz. Ayrıca ayette Musa firavuna sizin ziynet gününüz diyor. Bu da mısırlıların ulasal kutlama gününden bahsedildiğini kanıtlar. Bu ayeti delil göstererek bakın kurban bayramı ve ramazan bayramı var ve “kuşluk vakti” toplanıyorlar ifadesinden bayram namazı çıkar diyenler Kur’an’a takla attırmaktan başka ne yapıyorlar?

Kur’an’da ramazan ve kurban bayramı olsaydı ve bir de bu bayrama özel bayram namazı olsaydı Kur’an bunu açıkça dile getirirdi. Nasıl ki açık açık “Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı” diyorsa aynı şekilde bayram için de kullanabilirdi. Nasıl ki salatı ikame edin diyorsa açık açık size de bayram yazıldı diyemez miydi? Kaldı ki ayet müşrik Firavun toplumunun bayramından bahsediyor. O dönemin Müslüman İsrailoğullarından değil. Tabii oradaki "ziynet günü" ifadesini bayram günü olarak kabul edersek. Çünkü Arapçada bayram “عيد" "ayd” kavramı ile karşılanır. Hatta Kürtçeye de Arapçadan olduğu gibi geçmiştir. Kürtler de bayram için “eyd” kelimesini kullanır. Yani bayram kelimesi yerine zinet günü demesi de o günün bizim anladığımız manada bayram olmayıp bir ulusal festival ya da tören, şenlik olduğunu vurgulamak içindir. Allah hangi kavramı kullanacağını özenle seçer. Hiç bir kavram Kur'an'da tesadüfen kullanılmaz.

Sonuç olarak Taha 59 bayramın dinen varlığına delil değildir. Alakası bile yoktur. Kur’an’a kafamızdaki dini söyletmekten  vazgeçmeli, Kur'an'daki dini kafamıza söyletmeliyiz

 
Görüntülenme 32,221
Yayın 02 Şubat 2017
13 Haziran 2018 güncellendi

Bu yazımın ilk bölümünü Erkekler Kadınların Yöneticisi ve Hakimi midir? Nisa 34’ü Anlamak (Bölüm-1) başlıklı yazımda ele aldım. Orada Nisa Suresi 34’üncü ayetin genel temasını verdikten sonra ayetin yarısına kadar olan bölümü anlamaya çalışmıştık. Ayetin ilk bölümünde yanlış çevirilen kavvam kelimesi üzerinde durmuştuk. Erkeklerin kadınlar üzerinde yöneticiliği ve hakimliğinin söz konusu olmadığını, ayetin karı-koca ilişkisini ekonomik olarak ele aldığını vurguladık. Ayetin erkeklerin kadınlardan üstün olduğu tezini vurgulamadığını, bunun kur’an’ın ruhuna aykırı olduğunu belirttim. Şimdi de hayati derecede bir hatanın üzerinde durmak istiyorum. Kur’an erkeklere kadınları dövün demiş midir?-- Bu yazım biraz uzun olacak ama lütfen sabırla okuyun. Kutsal kitapların erkeklere geldiğini sanan kitlelere göre evet dövün demiştir. Ama kendini Allah’ın gözdesi sanmayan, kur’an’a erkeksi bir bakış açısıyla bakmayan yani ona insansı bir gözle bakan hiç kimse dövün kelimesini görmez. Çünkü aslında bu ayette kullanılan kelime dövün değildir. Ayetleri verip onlar üzerinde inceleme yapmadan önce şunu belirtmeliyim. Lütfen her türlü ırkçı yani cinsiyetçi bakış açısını bırakarak, daha üst bir cinsiyet ve kimlikle kur’an’a yaklaşın. Ona insan olarak bakmanız yeterli olacaktır.
 

Türkçe Okunuşu:
"Er ricalü kavvâmûnealen nisâi bi mâfaddalellâhü ba’dahüm alâ ba’dıv ve bimâ enfekû min emvâlihim fes sâlihâtü kânitâtün hâfizâtül lil ğaybi bi mâ hafizallâh vellâti tehâfûne nüşûzehünne fe ızûhünne vehcürûhünne fil medâciı vadribuhünn fe in eta’neküm fe lâ tebğû aleyhine sebilâ innellâhe kâne aliyyen kebirâ"

Türkçe Meali:
"Erkekler, kadınların koruyucuları ve hakimidirler. Çünkü Allah birini (savaş,imamlık miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Ve çünkü erkekler mallarıyla kadınları beslerler. İyi kadınlar (Allah’a) itaat ederler. Allah onların hakkını nasıl korumuşsa onlar da kocaları yanlarında olmadığı zamanda iffetlerini korurlar. Kötülük ve geçimsizliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara önce öğüt verin, uslanmazlarsa kendilerini yataklarında yalnız bırakın. Yine dinlemezlerse (hafifçe) dövün, ama itaat ettikleri takdirde de aleyhlerine bir bahane aramayın. Muhakkak ki Allah çok yüce ve çok büyüktür." (ABDULLAH AYDIN MEALİ- NİSA 34)

"Allahın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için saliha kadınlar itaatkardır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir,büyüktür." (DİYANET VAKFI MEALİ- NİSA 34)

En İsabetli Bulduğum Meal:
Erkekler kadınların koruyup gözetleyicisidirler; çünkü Allah erkeklerle kadınları farklı alanlarda üstün yeteneklerle donatmıştır; bir de erkekler servetlerinden harcama yapmaktadırlar. Dürüst ve erdemli kadınlar hem (Allah’a) itaat eden, hem de Allah’ın koruduğu (iffeti eşlerinin) yokluğunda da koruyan kadınlardır. Sadakatsizlik etmelerinden çekindiğiniz kadınlara galince: onlara önce öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, nihayet (geçici bir süre) ayırın! Daha sonra size itaat ederlerse, aşırı giderek onlar aleyhine bir yol benimsemeyin! Allah, gerçekten yücedir, büyüktür. (MUSTAFA İSLAMOĞLU MEALİ- NİSA 34)

 
Yukarıda kırmızı ile boyadığım kelimelere dikkat edin. Tüm yazı boyunca o kırmızıya boyanmış kelimeleri inceleyeceğiz. Kısaca tekrardan ayetin genel temasını size hatırlatayım. Çünkü ayetin ilk yarısının açıklamasını diğer yazımda sizlerle paylaştığım için tekrar ayrıntılara girmeden diğer yarısıyla devam edeceğiz. Ayetin ilk bölümü erkeğin görev ve sorumluluğunu belirtir ve ekonomik olarak kadını koruyup gözetleme görevi biz erkeklere verdiğini belirtilmektedir. Hemen ardından kadınların bu koruma karşılığındaki sorumluluğu belirtilmekte ve şöyle denmekte "erkek para kazanırken kadında onun yokluğunda iffetini korumalı" birazdan bizim işleyeceğimiz bölüm ise kadının iffetini koruyamadığından şüphelenir ya da aşırı derece geçimsizlik yapmaya başlarsa erkek ne yapmalı, nasıl bir yol izlemeli ? bunun cevabını bulmaya çalışacağız. Ayetin devamı bu konuyu ele alıyor. Bazı kadınların sinirlendiğini hisseder gibiyim. Kesin şöyle diyenler vardır. Tamam biz kadınların geçimsizlik ve sadakatsizliğimizden dolayı erkeğin ne yapması gerektiği anlatılıyor da niçin erkek sadakatsizlik ve geçimsizlik yaparsa biz kadınların ne yapacağı anlatılmıyor? Niçin sadece kadınlar geçimsizlik ya da sadakatsizlik yapıyor gibi bir algı oluşturuyor bu ayet ? Bunun cevabı da çok basit tabi ki. Çünkü kur’an bir bütündür. Kur’an’ın bütününe hakim olmak zorundasınız. Çünkü kur’an’ın çok önemli bir metodu vardır. Kur’an bir konuyu tüm kur’an’a serpiştirerek anlatır. Yani kur’an’da hiçbir konu bir noktadan başlayıp bir noktada bitmez. Erkeklerin sadakatsizlik ve aşırı geçimsizliklerini de Allah işliyor ve onu da Nisa suresi 128’inci ayetiyle kadınlara sunuyor. Bunları da detaylı bir şekilde anlatacağım . Sakin ve sabırlı bir şekilde tüm yazıyı okuyun yeter. Özellikle bu yazıyı kadınların okumasını istiyorum. Erkeğe kul olmak islam’da yoktur. Bismillah deyip başlayalım.

Ayet kadın ve erkeğin sorumluluklarını hatırlattıktan sonra bu sorumluluğu yerine getirmeyen kadınlarla devam ediyor dedik. Ayet şöyle devam ediyor "Sadakatsizlik etmelerinden çekindiğiniz kadınlara galince." İslamoğlu’nun sadakatsizlik diye çevirdiği kelime en yukarıda kırmızıyla belirttiğim"nüşûzehünne" kelimesidir. Ama diğer meallerin yüzde doksanı bu kelimeyi farklı çeviriyor. Yukarıda gördüğünüz gibi Abdullah Aydın  "Kötülük ve geçimsizliklerinden" diye çevirirken, diyanet "Baş kaldırmasından" diye çevirmiştir. Bu tür meallerin dışında sürekli aynı mealler verildiği için diğer mealleri de verip kadın kardeşlerimizin moralini bozmak istemiyorum. Ekseriyet aynı hatayı yapmış ve sanki kadın erkeğin kölesiymiş gibi bir anlam vermişler. Diyanet’in çevirisine göre kadın erkeğin kölesidir ve ona başkaldırmaya çalışmakla çok büyük hata yapmaktadır. Bu çevirileri görüp hayal kırıklığına uğramayan bir kadın aklını kullanmıyor demektir. Peki gerçekte nüşuz kavramı nedir?
 

Nüşuz "çıkıntı,tümsek" anlamına gelen naşiz kelimesinden gelir ve"isyan, başkaldırı, geçimsizlik" anlamlarına gelir. Ancak Nisa suresi 128’inci ayette de aynen "Nüşuz" kelimesi erkekler için kullanılır. O halde bu kelime her iki eşi de kapsayan ilave bir anlamı olmalıdır. O da "sadakatsizliktir". Zira veda hutbesinde Hz. Muhammed Nisa 34’ü okuyarak nüşuz kelimesini "iffetsizlikle" (fahişeten) açıklamıştır. Bu Nisa 19’da geçen türden açık bir fuhuş olmaktan ziyade "eşler arası sadakati zedeleyip şiddetli geçimsizliğe yol açan davranışlar" olsa gerektir. Nüşuz hem eşlerin birbirine sadakatsizliğini hem de geçimsizliklerini ifade eder. (MUSTAFA İSLAMOĞLU)

"Eğer bir kadın kocasının sadakatsizlik ve geçimsizliğinden ya da kendisini terk etmesinden korkarsa, karşılıklı anlaşma yoluyla aralarındaki sorunu çözmelerinde her iki taraf için de bir beis yoktur; anlaşma en iyi yoldur, bencilce kıskançlık ise insan fıtratında hazır ve nazırdır: eğer iyilik yapar ve sorumlu davranırsanız, iyi bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- NİSA,128)
Türkçe Okunuşu:
“Veini-mraetün hâfet mim ba’lihâ nüşûzen ev i’radan felâ cünâha aleyhimâ ey yuslihâ……”

Nisa suresinin 128’inci ayetinde "nüşûzen" geçiyor mu görmenizi istediğim için Türkçe okunuşunu da verdim. Ayeti incelemeye devam edelim. Kadın, sadakatsizliğin ya da geçimsizliğin kaynağı olduğunda Allah 3 aşamalı bir çözüm önerisi getiriyor. Kur’an ilk olarak "onlara önce öğüt verin" diyor. Yani ilk aşamada diyalog öneriliyor. Geçimsizliğin ya da sadakatsizliğin sebebini anlayıp , konuşmaya sevk ediliyor erkek. Bu sonuç getirmezse ikinci aşama öneriliyor. "sonra yataklarında yalnız bırakın" deniliyor. Bu aşamada eşler arasındaki geçimsizlik sorununu çözemezse üçüncü aşamaya geçilmesini istiyor. Zaten tüm tufanın koptuğu bölüm burası. Allah bu aşamada ne öneriyor? Sorusu bu konunun başlığıyla aynı sorunun cevabını içerir.
Final çözümü olarak Allah "nihayet (geçici bir süre) ayırın!" demektedir. Çoğu kur’an tercümanı "geçici bir süre ayrılın" kelimesinin bu çevirisini kabul etmiyor. Klasik İslam yaşantısının klasik çevirileri son derece erkek egemen bir bakış içerdiği için burada geçen "vadribuhünn" kelimesini "dövün" şeklinde yada "hafifçe dövün" şeklinde çevirmekteler. Hafifçe dövün ne demekse. Her neyse  yazımın devamında  "vadribuhünn" kelimesinin bu ayetteki gerçek anlamını incelemekle geçireceğiz. Kelimenin anlamı hakkında delillerimi de size sunacağım.  Gelin asıl konumuza başlayalım.
 

"Vadribuhünn" Demek "Dövün" mü Demek ? Nedir Bu kelimenin anlamı?

Her dilde çok anlamlı ve eş anlamlı kelimeler vardır. Yani bazı kelimelerin birden fazla anlamı olduğu gibi, bazı kelimeler de birbirinin yerine kullanılabilir.  Bu tür kelimelere / fiillere binlerce örnek verilebilir. Ama biz sadece birkaç örnekle yetineceğiz. Örneğin, Türkçedeki “açık” kelimesi çok anlamlı bir kelimedir. Nitekim Türkçe herhangi bir sözlüğe baktığınızda  “açık” kelimesinin yirmi civarında anlamı olduğunu görürsünüz. Hele ki başka kelimelerle yan yana geldiğinde bu sayı ikiye katlar. Aynı durum “düşmek” yahut “çalmak” kelimeleri / fiilleri için de geçerlidir. Bu tür kelimeler yahut fiiller ya geçtikleri bağlam itibarıyla ya da yan yana geldikleri diğer kelimeler dolayısıyla farklı anlamlar kazanır. Örneğin Türkçede radyo çaldım derseniz. Radyoyu kullandığınız manası da çıkabilir hırsızlık yaparak çaldığınız anlamı da çıkabilir. Arapçada  da durum bundan faklı değildir.

Kur’an’ı kerimde kelimeler,kavramlar ve edatlar standart tek anlamlılık üzerinde değildir. Kur’an’da kelimelerin ve kavramların bulundukları konuma göre kazandıkları farklı manalar vardır. Biz buna kur’an literatüründe "vücuh" diyoruz. Yani çok anlamlılık. Bağlam neyse kelimeler onun üzerinden anlamlar kazanırlar. Tercümeler bu şekilde yapılmalıdır. Bu bağlamda “secde” “salat” “ruh” “din”  vb. kelimeler çok anlamlı kelimelere örnek olarak verilebilir. Örneğin “Secde” kelimesi, kullanıldığı yere göre “namazda yere kapanma (secde etme)”,  “boyun eğme”, “emre amade olma”, “alçak gönüllülük”, “saygıyla selamlama”, “itaat” vb. anlamlara gelir. Yine aynı şekilde “Salat” kelimesi “namaz”( Bakara Suresi: 3, 83), “dua”(İsra: 110, Tevbe: 99), “rahmet”( Bakara: 157),  “din”( Hud: 87), “ibadet”( Enfal: 35), “destekleme”( Ahzab: 56), “teşvik” (Tevbe: 103) vb. anlamlarda kullanılmıştır. Benzer durumlar diğer çok anlamlı kelimeler için de söz konusudur.  Gördüğünüz gibi salat kelimesi kuran’da farklı ayetlerde farklı anlamlara geliyor. Aynı şekilde “ vadribuhünn” kelimesinin de ondan fazla anlamı var ve kur’an’da en az otuz ayet olmak üzere birçok ayette bu kavram kullanılır.

Vadribuhünn kelimesi “darabe” fiil kökünden türemiştir. Yani bizim esas araştırmamız gereken fiil “Darabe” dir. Biz darabe fiili ve türevlerini anlamaya çalışacağız. Darabe çok anlamlı kelimelerden birtanesidir. Şimdi Kuran’da hangi anlamlara geliyor görelim

1- Kur’an’da darabe kelimesi  “Benzetme” anlamındadır.ibrahim suresi 24’üncü ayetini örnek verebiliriz.
 

“Allah’ın güzel bir söze nasıl bir benzetme(darabellahü) yaptığını görmez misin? O kökü(yerde) sabit, dalları göğe uzanan alımlı bir ağaç gibidir.” (HAYAT KİTABI KUR’AN- İBRAHİM, 24)


2- Kur’an’da darabe  mesele,emsal kelimeleriyle kullanılırsa “örnek vermek, misal getirmek” anlamında kullanılır. Uzun olan ayetlerde sadece darabe kelimesinin kullanıldığı yere kadar vereceğim yoksa yazı çok uzun olacak. Siz elinize kur’an’ı alıp bakarsınız. Eğer verdiğim ayetlerden şüpheleniyorsanız. Ki ben bakmanızı tavsiye ederim dünayadaki her şey gibi kur’an’da anlaşılmak ister ama emek verdikten sonra.
 

“(İşte örnek olarak) Allah size şu misali verir(darabellahü): Başkasının boyunduruğu altındaki köle sınıfına mensup birini (düşünün; bir de) kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz ve ondan açık ve gizli hayırda bulunan (hür) birini…” (HAYAT KİTABI KUR’AN- NAHL, 75)

“O size kendinizden bir örnek verir(darabe leküm meselem): Otoriteniz altında bulunan kimseleri, size verdiğimiz servet üzerinde (söz sahibi)….” (HAYAT KİTABI KUR’AN- RUM, 28)
 
“Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye(vedarabe lena meselev) kalkışıyor ve: Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? diyor” (DİYANET MEALİ- YASİN, 78)

 
Ayrıca bu ayetler dışında “misal vermek, örnek vermek” anlamında kullanıldığı ayetlerden bazıları şunlar:Nahl 76, Nahl 112, Zümer 29

3- Zuhruf suresi 5’inci ayette darabe “vazgeçmek” anlamında kullanılmıştır.
 

“Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye,sizi kur’an’la uyarmaktan vaz mı geçelim?” (DİYANET MEALİ- ZUHRUF,5)


4- Nur suresi 31’inci ayette darabe “salmak,tutturmak” anlamında kullanılır.
 

“Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, cazibe ve güzelliklerini, bunlardan görünen kısımlar dışında, (kamuya) açmasınlar; bunun için de, başörtülerini yakalarının üzerine sıkıca tuttursunlar(salsınlar)” (HAYAT KİTABI KUR’AN- NUR,31)


5- Kehf suresi 11’inci ayette mecaz olarak “vurduk” anlamında kullanılır. Bu ayette ashabı  kehf yani mağara uyuyanlarından bahsetmektedir. Buradaki mecazen kullanılan vurmak kelimesi "Ve onları uykuya daldırdık, derin bir uyku verdik" anlamı verir.
 

“Bunun üzerine Biz de kulaklarına, yıllar boyu onları (dış dünyaya) kapatan bir (mühür) vurduk(fedarabna)”  (HAYAT KİTABI KUR’AN- KEHF,11)

6- Nisa suresi  101’inci ayette ve Müzemmil suresi 20’inci ayetinde darabe kelimesi “yeryüzünü dolaşmak, seyahat etmek, yolculuk yapmak,sefere çıkmak” anlamında kullanılır. Müzemmil suresi 20’inci ayetinde darabenin yadribüne türevi kullanılmaktadır.
 

“Yeryüzünde sefere çıktığınızda(darabtüm filardi) , inkarda ısrar eden kimselerin aniden size zarar vermelerinden korkarsanız, namazları kısaltmanızda bir beis yoktur. Zira inkar edenler size açıktan düşmanlık yapmaktadırlar.”  (HAYAT KİTABI KUR’AN- NİSA,101)

7- Enfal suresi 12’inci ayette darabenin türevi olan vadribu kelimesi Nisa 34’te kullanıldığı gibi aynı kipte kullanılır. Yani Nisa 34’deki vadribuhunne kelimesinin aynısı enfal 12’de kullanılır ama dövmek anlamında kullanılmaz. Nisa 34’te dövmek anlamını verenler niçin burada dövmek anlamını kullanmıyorlar?
 

“Hani o zaman Rabbin meleklere, Elbet Bende sizinle Beraberim! mesajını (iletmelerini): Haydi, imanda sebat edenlere direnç ve moral verin; Ben, inkarda direnenlerin yüreklerine korku salacağım! Haydi, vurun boyunlarının üstüne!.. Kopartın onların (silah tutan) tüm parmaklarını!..” ( HAYAT KİTABI KUR’AN- ENFAL,12)

Bu ayette, "vurun boyunlarının üstüne" ve "vurun onların bütün parmaklarına" şeklinde çevirmiş tüm kur’an tercümanları niçin boyunlarını dövün , parmaklarını dövün anlamı verilmedi. Niçin burada “vadribu” kelimesi dövmek veya dayak anlamında kullanılmamış? Burada vurun dayak anlamında değil soyut bir ifade olarak "zarar verin" anlamında kullanılmıştır.

8- Kur’an haricinde Arapçada günlük hayatta da bu kelime kullanılır ve birçok anlama gelir. Örneğin kitap darb etmek Arapçada kitap yayınlamak demektir. Kitabı dövmek değildir. Arapçada parayı daraba yaparsın yani parayı basarsın ama dövmezsin. Darphanede buradan gelir. Arapçada çadr darb etmek, çadır kurmak anlamına gelir.
 
Darabe kelimesi kur’an’daki çok anlamlı kelimerden biridir. Görüldüğü üzere kura’an’da birçok anlamda kullanılmıştır. Misal vermek, örnek olmak, gezmek, dolaşmak (kayaya) vurmak, mühürlemek, mahkum etmek, vurmak, deniz yolunu takip etmek,salmak,vazgeçmek vb.. anlamlara gelir. Ancak Nisa suresi 34. ‘üncü ayette bu anlamların hiçbirini veremeyiz (vazgeçmek anlamı hariç). O zaman Mustafa islamoğlu, Mehmet Okuyan gibi müfessirler neye dayanarak bu kelimeye “(geçici olarak) ayrılın” anlamı verdiler? Buraya çok dikkat edin lütfen. Tacu’l arûs (Arap Dil Ansiklopedisi) darabe kelimesini “İki şeyi birbirinden ayırmak” anlamında kullanır. Ve aynı Ansiklopedide bu kelime için şöyle bir örnek cümle yer alır: “Bizi zaman ayırdı.” Böylece böyle bir anlamı da olduğunu öğreniyoruz. Yani dövmek,vurmak anlamı bu cümlenin onca anlamından sadece birtanesidir. Velhasıl Nisa 34 ayetinde “Vadribuhünn” geçici olarak ayrılığın önerildiği bir eylemdir.

Peki Vadribuhünn Kelimesinin Dövmek Anlamında Kullanılmadığının Başka Kanıtı Var mı?

Evet var. Nisa 34’üncü ayet Nisa 35’inci ayet ile bağlantılıdır. Niçin böyle düşündüğümü anlatmadan önce ayetleri bir bütün olarak Nisa 34 ve Nisa 35’inci ayetleri birlikte görün. Puzzle’nın parçalarını birleştirelim.
 

"Erkekler kadınların koruyup gözetleyicisidirler; çünkü Allah erkeklerle kadınları farklı alanlarda üstün yeteneklerle donatmıştır; bir de erkekler servetlerinden harcama yapmaktadırlar. Dürüst ve erdemli kadınlar hem (Allah’a) itaat eden, hem de Allah’ın koruduğu (iffeti eşlerinin) yokluğunda da koruyan kadınlardır. Sadakatsizlik etmelerinden çekindiğiniz kadınlara galince: onlara önce öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, nihayet (geçici bir süre) ayırın! Daha sonra size itaat ederlerse, aşırı giderek onlar aleyhine bir yol benimsemeyin! Allah, gerçekten yücedir, büyüktür.(34) Şayet evli bir çiftin aralarının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edin! Eğer iki taraf da anlaşmazlığı gidermek isterse, Allah onları uzlaştırır. Unutmayın ki Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.(35)" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ- NİSA 34-35)

Bu iki ayet aslında birbirine bağlıdır. Nisa 35’te “Şayet evli bir çiftin aralarının açılmasından endişe ederseniz” ifadesini anlamak için bir önceki ayette Nisa 34’te son çözüm olarak Allah geçici bir süre ayrılmayı tavsiye etmişti. Darabeyi o şekilde çevirmeyi uygun bulmuştuk. İşte bu ayette eğer geçici bir süre ayrıldıktan sonra yine çiftler, arasındaki sorunu çözemez ise ve çiftler tamamiyle ayrılmak isterlerse bu sefer dördüncü aşamaya geçilmesini öneriyor “erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edin!” Eğer gerçekten sorunun çözümü için erkeğe üçüncü aşamadayken  dövün denseydi Allah niçin erkek ve kadının ailesinden bir kişinin hakem olmasını öneriyor?  Niçin bir üst aşama tavsiye ediliyor? Nisa 34 ve 35 beraber okunduğunda ortaya şu çıkıyor. Kadın erkeğe sadakatsizlik veya geçimsizlik gibi bir sıkıntı yaratırsa ilk olarak öğüt verin diyor ikinci aşamada yatakları ayırın üçüncü aşamada geçici bir süre ayrılın(düşünmek için) bu da işe yaramazsa ve çift bu sefer geçici olarak değilde tamamen ayrılmak isterse Nisa 35 ‘teki aşamaya geçmemiz isteniyor hakemlere başvurmak. Eğer darabeyi bu ayetlerde “dövmek” olarak algılarsak erkek kadının cezasını eliyle kesmiş dava düşmüş olurdu. Yani dövdükten sonra ne anlamı var hakemlere başvurmanın. Bir olayda hakem varsa dava tam olarak sonuçlanmamış demektir. Dövmek davayı sonuçlandırmaktır. Dayak bir cezadır ve davanın sonucudur. Oysa ki dördüncü aşamada sorunun (davanın) devam ettiğini olayın bir üst yargıya ombudsman’a(arabulucu) devri söz konusu. Allah olayı Hakemler Kurulu’na devretmemizi istiyor.

Ayrıca kur’an’da canlıyı dövmenin tüm türleri yer alır, fakat bunların hiçbirinde darabe fiili ve türevleri yer almaz. Kur’an, “yanağa tokat” için zariyet suresi 29’uncu ayette “sakket” kelimesi; “yumruk” için kasas suresi 15’inci ayette “vekezehu”  kelimesini; “kamçılamak,çırpmak” için Taha suresi 18’inci ayette  “ehuşşu” kelimesi “boynunu vurmak” anlamında hakka suresi 46’ıncı ayetinde “kata’a” kelimesi kullanılır. Yazı uzun olduğu için bu ayetleri yazamıyorum ama siz evde muhakkak bu ayetlere bakın.

Rivayetlere göre peygamberimizin yaşamında “Darabe” kelimesi nasıl yorumlandı?

Ben tüm hadislerin uydurma olduğunu düşünenlerdenim  ancak yine de kur’an’dan daha fazla hadislere itibar edenler için aşağıdaki hadis adlı rivayetleri sizinle paylaşmak istiyorum . Bu sözler ona ait olmasa bile kadınlarla ilgili güzel birer öğüt olarak erkeklerin kulağına küpe olması gerekmektedir.
 

“Siz eşlerinizi köle döver gibi dövmekten hiç utanmıyor musunuz? Gündüz dövüp gece birlikte oluyorsunuz öyle mi?” (Buhari (67), Nikah,93)
“Allah’ın hizmetkarlarını(kadınları) hiçbir zaman dövmeyiniz” (Ebu Davud, Nesai, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel,İyaz b. Abdullah)

Hadis dışında peygamberin hayatına baktığımızda bir ifk olayı vukuu bulmuştur. Yani peygamberin eşi Aişeye zina yani sadakatsizlik iftirası atılınca bir anda tüm arabistanda yankılanırken bile peygamberimiz eşine bir fiske bile vurmamıştır. Peygamberimiz eşi Aişeyi babasının evine göndermiştir. Yani geçici bir süre ayrılmıştır. Eğer kur’an, sadakatsizlikten dolayı eşinizi dövün deseydi peygamberimiz öyle yapardı. Kimse peygamber merhametinden dolayı dövemedi falan demesin. Peygamber kur’an’ı en iyi bilendi ve kur’an’da  Nur suresinde şöyle demektedir: “Allah’ın dinini uygulamada içinizi asla bir şefkat kaplamasın.”  Yani kur’an’ı uygulamakta peygamber acze düşmüz olamaz. Kur’an darabeyle evlerinizi ayırın demek istiyor olsa gerek ki peygamber de öyle yapmıştır.

Peki, Allah niçin dövün anlamına gelebilecek bir kelimeyi kullandı?

Bu konuda en beğendiğim açıklamayı bu konunun altında yorum yapan Efecan adlı üyemiz yaptı. Bu yüzden onun açıklamasını buraya eklemeyi uygun buldum. Ali İmran suresi 7. ayeti sizinle paylaştıktan sonra açıklamaya geçeyim.
 

O'dur sana kitabı indiren. Ondan bir kısmı muhkem/kesin anlamlı ayetlerdir ki onlar kitabın anasıdır/eğitici kaynağıdır/özüdür. Diğerleri ise müteşabih/benzer anlamlıdır. Kalplerinde kayma/yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve yorum türetmek için müteşabih olanlara tabi olurlar. Halbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, "Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır" derler. Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz. (SONİA CİHANGİR MEALİ - ALİ İMRAN 7)


Bu ayet öyle bir ayettir ki Allah bu ayeti göndermeseydi Kur'an'ı anlayacak anahtarı bize göndermemiş olurdu. O derece önemli bir ayettir. Bu ayette ne diyor ? Bu ayette Allah insanların niyetini okuyup bize bilgi veriyor ve diyor ki: "Kur'an'ın bazı ayetleri ki bu ayetler çoğunluktadır açık ve nettir. Kitabın özü buradan anlaşılır. Bir kısmı ise müteşabih dediğimiz benzer anlamlı kavramlardan oluşan ayetlerdir." İşte tam olarak konumuzla alakalı kısmı buradadır. vadribuhünn kelimesi benzer 20 ye yakın anlamı var. Yani Nisa 34 müteşabih/benzer bir ayettir. Yirmiye yakın anlam verilebilir bu ayete vadribuhünn kavramı yüzünden.  Allah ali imran 7'de ne diyor: "Kalplerinde kayma/yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve yorum türetmek için müteşabih olanlara tabi olurlar." Bu ne demek? Bu şu demek: İyi niyetli olmayanlar kalbinde yamukluk bulunanlar vadribuhünn kavramının dövün şeklindeki yorumuna tabi olurlar. Yani yorum türetirler. Halbuki ayete baktığımızda Allah eşler arasındaki bir sorunu çözmeye çalışıyor. Dövmek neyin çözümü? Ayete en uygun mana vadribuhünn kelimesine ayırın/ayrılın anlamıyla sağlanır. ama hayır! Kadını dövmek için ayetin bütününe uygun olmayan bir yorumun peşine düşüyorlar: Dövün! Ayetin bütününe baktığınızda dövün anlamı kesinlikle uyumsuz. Ancak yine de kalplerinde yamukluk olduğu için kendi istedikleri yorumun peşine düşüyorlar.  Ayet amaçlarını da deşifre ediyor: Fitne çıkarmak.

Ayet devam ediyor:"Halbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler " Evet Allah burada vadribuhünn kavramının doğru anlamı bilen iki kesim olduğundan bahsedyor. Birincisi kendisi ki biz onun yorumunu bilemeyiz. İkincisi ise ilimde derinleşenler. Peki kim bu ilimde derinleşenler? Din adamları değil elbette. Ayetin başında geçen kalbi yamuk olmayıp Kur'an hakkında sürekli araştırma yapan insanlar. Artık Kur'an hakkında uzmanlaşmış insanlar. Ama burada kilit nokta şu: kalbiniz yamuk olmamalı, yani iyi niyetli olmalısınız. "İyiki eşini döv diye bir anlam çıkarabiliyorum" diyen onursuz insanlardan olmamalısınız. Kur'an'dan eşini dövme ruhsatı arayan insanlardansanız istediğiniz kadar Kur'an'a bir ömür adayın yinede kalbiniz yamuk olduğu için Kur'an'ı anlayamazsınız.

Allah başka bir sır vererek Ali imran 7'nci ayeti sonlandırıyor:"Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz." Evet Kur'an aklı olan, aklını çalıştıran insanlar için inmiştir. Din adamlarının ve dedikoduların peşinden gidip onların aklıyla hareket edenler için değil. Aklı çalışmayan biri Kur'an'ın "anlaşamıyorsanız ayrılın" şeklinde öğüdünü almaz. Gidip eşini döverek yamuk kalbinin öğüdünü dinler. Yani demek istediğim kısaca şu: Bu ayetler Efecan arkadaşımızın dediği gibi birer test. Kalbi yamuk olanla olmayanı ayırt etmek için. Vadribuhünn kavramını dövmek olarak mı algılayacağız yoksa ayrılın şeklinde mi?

Nihayetinde Kur’an’ın kadınlar konusunda başımızı öne eğecek bir hükmü yoktur. Yeter ki kur’an’a bütüncül bir bakışla, tümüne hakim olarak ve iyi niyetli okuyalım. Kur’an’da bir konuyu analamdığımızda suçu baktığımızda değil bakışlarımızda aramalıyız. Doğru bakmak için kur’an’ın daha da derinlerine iyi niyetli bir yaklaşımla kürek çekmeliyiz. En dibin en karanlık olduğu yerler mağralardır kitaplar değil. Mehmet Okuyan’ın dediği gibi kur’an’ın kadın üzerinden değil insan üzerinden sunumları vardır. Darabe’nin onca anlamı varken sadece dövün anlamının seçilmesi ,üstelik bu kelime kur’an’da birçok ayette geçip hiç birinde de canlıyı dövmek anlamında  kullanılmamışken dövün anlamının verilmesi hiç iyi niyetli bir okuma değil. Erkeklerin kur’anı tahrif etmesine de tahrip etmesine de izin vermemeliyiz. Kur’an, hiçbir yerinde kadını totaliter erkek rejimlerin emrine vermez. Gerçek Müslüman hakikati kendi çıkarlarına tercih eder ve “ulu erkek” mantığının kur’an’i bir referansının olmadığını itiraf edip hakkı hak sahibine (kadına) geri iade eder. Kadın gibi fiziksel olarak zayıf bir insan türünü kendisinden daha güçlü erkek türüne karşı ezdirmez. Kadın geçimsizlik yaptığı için erkek tarafından dövülebiliyorsa erkek geçimsizlik yapınca kim dövecek?  Bu görüşü savunanlar Allah’ı erkek yandaşı bir adaletsiz olarak lanse etmeye utanmıyor mu? Tüm bunları geçtim ömrünü kur’an’la türetenler şunu iyi bilir ki Allah tüm kur’an boyunca insan’ın her tür ahlak anlayışını inşa eder. Bu ahlak türlerinden biri de güç ahlakıdır. Kendinden zayıf olan birini inciten biri güç ahlakından yoksundur. insan’a kendisinden daha zayıf birine şiddet uygulamak utanç olarak yeter. Her şeyi kabul ettim de nasıl bir vicdan kadının dövülmesine sızlamaz anlamıyorum. İçinizden biri annesini dayak yerken görmek ister mi? Ya da eğer babaysanız kızınızın kocasından dayak yediğini görmek ister miydiniz?  Yahut bir abiyseniz ablanızın yada küçük kız kardeşinizin kocasından dayak yediğini görmek ister misiniz? Onurunuz bu görüntüyü nasıl kaldırır?  Hayvanlar aleminde bile dişi hayvan erkek hayvanlardan dayak yemez. Artık varın ne demek istediğimi siz anlayın.

Yazıma bir ayetle son vermek istiyorum “… ve O aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder!” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- YUNUS, 100)
 
Görüntülenme 2,160
Yayın 18 Nisan 2017
09 Haziran 2018 güncellendi

Kur’an’da cehennem azabından  başka bir azaptan bahsedilmez. Kur’an’da olmayan bu azap türü İslam dinine sonradan monte edilmiştir. Çoğu kitap kabir azabını belgesel anlatır gibi anlatıyor. Nereden bu kadar çok bilgiyi elde etmişler kimse bilmiyor. Peki kabir azabı var diyenler buna Kur’an’dan delil gösterebilmişler midir? Hayır. Kur’an’da kabir azabı ile ilgili tek bir ayet yoktur. Ama Kur’an’ı tahrif ve tahrip ederek böyle bir delil bulduklarını sananlar vardır. O delil mü’min suresi 46’ıncı ayet, Secde 21, Nuh 25, Tevbe 101'dir.--

Mümin 46 kabir azabına delil midir?

Mümin 46 elbetteki kabir azabına delil oluşturmaz. O ayeti anlamak için surenin 28’inci ayetinden başlayıp 48’inci ayete kadar olan kısmı bilmemiz gerek. Mümin suresi 28’de firavunun çevresinden mümin bir adamın firavuna ve kavmine olan hitabı aktarılır. Firavun ve kavmine nasihatler, uyarılarda bulunur. Adamın konuşması Mümin 44’de biter ve Mümin 45 ‘de Allah şöyle der: “Derken Allah onu kavminin çirkin tuzaklarından korudu; Firavun ailesinin helaki ise azabın en kötüsüyle oldu.” Yani firavun ailesi Hz. Musa ve Harun’a karşı olan mücadelesini kaybetti. Bu da firavun ailesinin israiloğullarına karşı iktidarının sonunu getirdi. Firavun ailesinin helakinden kasıt budur. Şimdi gelelim delil getirilen ayete.
 

“Ateş… Onlar o (ateşe) sabah ve akşam sunulacaklar; ve Son Saat gelip çattığında (Allah şöyle buyuracak): Firavun ailesine en şiddetli cezayı verin!” (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ- MÜ’MİN 46)

Bu ayet yanlış tefsire kurban edilmek isteniyor. Bir kere zaman bu evrene ait bir tabirdir. Kabir de sabah akşam ifadesi olmaz. Ayrıca Arapça bilenler şunu bilir ki burada kast edilen sabah akşam ifadesiyle 24 saat kastedilmekte. Bu ayet sureden koparılmaya çalışılıyor. Bağlamdan koparıp tek bir ayet ile istediğiniz sonucu Kur’an’a söyletmek Kur’an’ı tahrif etmektir. Mesela Kur’an’da “vay o namaz kılanların haline” şeklinde bir ayet vardır. O halde Kur’an namazı yasaklar şeklinde bir sonuç çıkar eğer bağlamından koparırsanız. Sure  Firavun ile mücadele eden Musa peygamberin yükselişinden ve bunun akabinde israiloğullarını mısırdaki kölelikten kurtaran Musa peygamberin firavun’a ve ailesine karşı zaferi anlatılıyor. Mü’min 46 ‘da ise bu zafere hazmedemeyen firavun ailesinin her gün içten içe yandıklarını konu ediniyor. Çünkü dün kendilerine köle olan israiloğullarını bugün başka ülkede iktidar kurduklarını görmek firavunun suda boğulup Hz. Musa ve Harun’un sağ kalması  her gün firavun ailesini içten içe yakacağından bahsediyor. Surenin bütününden bu ayetin bu şekilde yorumlanması gerektiğini hemen anlıyorsunuz. Ama uyanıklar sadece bir  ayeti vererek sanki bu ayet kendinden önceki ayetlerden bağımsızmış gibi kabir azabına delil olarak sunmak istiyorlar.

Bir Müslüman Kur’an’a paralel bir kaynağı ana kaynak ya da iman esası olarak kabul edilemez. Bu mantığı oluşturursanız peygamber sözü olarak bize ulaşan rivayetlerin güvenilmez olduklarını da bilirsiniz. Yine de rivayetleri Kur’an’dan öte görenler için aşağıdaki rivayeti vereyim. Aşağıdaki rivayeti bize delil göstererek kabir azabı var diyenlerin bu rivayetini inceleyelim.
 

"Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." (bk. Tirmizî, Kıyamet, 26; el-Akidetu’t-Tahaviye,1/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akide, s.64-76)

Yukarıdaki rivayet doğru olduğunu  farzetsek bile bu sözde anlatılmak istenen kabir, ya cehennem çukuruna açılan bir kapı ya da cennet bahçesine açılan  bir kapı olacaktır. Bu sözü bu şekilde simgesel olarak almak zorundayız. Çünkü Kur’an kabir azabı diye bir azaptan bahsetmemiştir. Peygamberin Kur’an’a böyle bir azap eklemesinden bahsedilemez. Bir başka uydurma rivayet de şöyle:
 

İbn Abbas şöyle demiştir: Hazreti Peygamber Medine’deki (veya Mekke’deki) bahçelerden birine uğradı. Kabirlerinde azap gören iki insanın sesini duydu. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “ikisi azap görüyorlar. (Kendilerince) büyük bir günah sebebiyle azap görmüyorlar. Oysa ki bu büyük bir günahtır. Birisi idrarından sakınmazdı. Diğeri ise insanlar arasında laf getirip götürürdü (koğuculuk yapardı)”. Sonra bir dal istedi. Dalı ikiye ayırarak her birinin kabrinin başına bir parça­sını koydu. Ona: “Ey Allah’ın Resulü bunu niçin yaptın” diye soruldu.  Şöyle buyurdu: “Umulur ki bu dallar kurumadıkça onların azabı hafifletilir” (KÜTÜB-İ SİTTE, BUHARİ)

Kur’an yukarıdaki rivayetin aksine en büyük günahı şirk olarak tanımlar. O zaman niçin  kabir azabını en çok çekecek olanlar şirk işleyenler olmuyor? Kabir azabı rivayetlerin tamamı uydurmadır. Yukarıdaki idrar sıçratana kabir azabı vaat etmek dinimizle , aklımızla, vicdanımızla alay etmek değil de nedir? Bu ne biçim bir din anlayışıdır. Hadis olduğu iddia edilen bu rivayetlere inanan akıllı bir insan derhal ateist olur. Olması da normaldir. Çünkü Tanrı’nın insanların idrarı ile ilgilendiği iddiası kadar saçma bir iddia olabilir mi? İnsan ilk duyduğunda bile şaka zanneder bu rivayeti.

Secde 21 kabir azabına delil midir?

 

Ama onlara, daha büyük mahrumiyeti tattırmadan önce daha yakın (dünya) mahrumiyetini elbette tattıracağız; umulur ki dönerler (SECDE 21)


Şimdi bu ayeti kabir azabına delil göstermelerinin mantığı yoktur. Burada iddia şudur ki ayette geçen küçük azap kabir azabından büyük azap ise cehennemden bahsetmektedir. Ancak ayet kendisi bu iddiayı çürütür ve küçük azaptan kastın dünya azabı/mahrumiyeti olduğunu söyler. Bunu ayetin şu cümlesinden anlıyoruz: "umulur ki dönerler" Kabir de hatadan dönme olmayacağına göre ayette geçen küçük azaptan kasıt dünya azabıdır.

Nuh 25 kabir azabına delil midir?

 

Onlar günahlarından dolayı boğuldular;dahası (ahirette) ateşe atılacaklar ve Allah dışında kendilerine yardım edecek kimse de bulamayacaklar (NUH 25)


Bu ayet Nuh peygamber döneminde yaşanmış tufan olayını aktaran ayetlerin hemen ardından gelir. Burada geçen boğulmanın hemen ardından ateşe sokuldular cümlesinden kabir azabının anlaşılması gerektiği iddiası mevcut. İşin gramer tartışması şöyle: ayette "ugriku fe" kavramı geçiyor burada fa harfi gelmiş. Arapçada fa harfi "hemen sonra" anlamı taşıyor. Yani anlam "onları boğduktan hemen sonra ateşe koyacağız" şeklinde olmalı şeklinde bir iddia var. hatta iddianın devamında şöyle söyleniyor: Kasıt ahiret olsaydı sümme kavramı kullanılırdı. Kur'an'ın her yerinde ileriki zaman için sümme kullanılıyor.

Bu iddia da başlı başına hatalar ile doludur. Öncelikle Kur'an ahirette yaşanacak bir çok olayı şimdiki zaman kipiyle kullanır. Gelecek zaman kipi kullanmaz ama ayetin iç ve dış bağlamından bunu anlarız. Yani burada kast edilen ateşe sokacağız ifadesi ile kast edilen ahirette olmalıdır. Eğer gerçektende burada ileriki zaman anlamı yoksa o halde kabir azabı anlamı da çıkmaz. Çünkü bu adamlar boğuldular , nuh da gemi ile o şehirden çıktı kimse bunları gömmedi ki. Ayrıca bu adamların boğulmasından gömülmesine kadar belli bir zaman geçmeyecek mi ? Yani yine gelecek zaman da olacak kabir azabı denen azap varsa. Kaldı ki Allah için bir zamandan bahsedilemez. Zaman insanoğlu için akıyor Allah için değil. Allah için Nuh tufanında boğulan o insanlar ile ahiretteki hesap arasında 1 saniye bile yoktur. Bu yüzden boğulduktan hemen sonra ibaresini Allah kendi sistemine göre de kullanmış olabilir. Yani hangi açıdan bakarsak bakalım Kur'an'dan kabir azabı çıkarılamaz.

Tevbe 101 kabir azabına delil midir?

 

Ne ki çevrenizdekilerden bedevi Araplar arasında ikiyüzlüler ve şehir ahalisi arasında da ikiyüzlülükte zirveşenler var. Sen onları tanımıyorsun, (ama) Biz tanıyoruz. Onlara (bu dünyada) iki kat azap çektireceğiz, (bu hayatın) sonunda ise korkunç bir azaba sevk edilecekler (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ - TEVBE 101)


Bu ayeti delil gösterenlerin iddiası şu: ayette iki kat azap şeklinde değil de iki kere azap şeklinde anlıyoruz. O halde ikincisi kabir azabı. Bu iddia ayetin bağlamından çıkmaz. Eğer dedikleri doğruysa ayette iki kere azap bir de büyük azap olmak üzere 3 azaptan bahsetmiş olur. Biri ahiret azabı diğeri kabir azabı olduğunu varsaysak bile üçüncü azap nedir?  Halbuki ayet bu noktada açık. Ayetten, bu dünyada iki kat azap diğer dünyada ise bir azap var şeklinde anlaşılır. Bu ayeti de diğerleri gibi kabir azabı şeklinde anlamaya zorluyorlar.

Peki, Kur’an’da kabir azabının olmadığına delil var mı?

Elbette var. Kur’an bu konuyu işleyen tüm ayetlerinde sadece cehennem azabından bahseder. Bu size yeterli gelmeyecektir. Ama işte en önemli delil. Hergün okuduğunuz Fatiha suresinin dördüncü ayeti. Ayet ne diyor? “Mâliki yevmid dîn: O, Hesap Gününün hakimidir” Allah bu ayette ahretteki tek bir Hesap Günü olacağından bahsediyor. O Hesap Gününden sonra azap başlayacak. Yani ilk önce herkes adil olarak  aynı zaman diliminde mahşerde toplanacak hesap görüldükten sonra aynı zaman diliminde azap başlayacak. Tabi diğer dünyada zaman yok fakat anlamanız için mecburen bu kavramı kullanmak zorunda kaldım. Eğer mahşer gününden farklı ikinci bir Hesap Günü olsaydı (yani kabirde yapılan hesap ve akabinde azap) ayet  “Mâliki yevmid dîn” şeklinde değilde “Mâliki yevmeid dîn” formunda gelirdi. Böylece iki Hesap Günü olduğunu anlardık. Diyelim daha fazla Hesap Günü var o zaman ayet “Mâliki eyyavmid dîn” formunda gelirdi. (MEHMET OKUYAN)

İkinci bir delil ise Zümer 42’inci ayet. Bu ayet  kabir azabını reddeder ve ölen adamın nereye gideceğini belirtir.
 

“Allah insanların canlarını ölümleri sırasında alır, henüz ölmemiş olanları da uykusunda alır: Derken ölümüne hükmettiklerini (katında) tutar, geri kalanı sonu yasayla belirlenmiş bir süre doluncaya kadar (geriye) salar. Kuşkusuz bunda , düşünen bir toplumun alacağı bir ders mutlaka vardır.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ, ZÜMER 42)

Üçüncü bir delil ve kuvvetli bir delil ise Yasin suresi 52'inci ayettir.
 

"Eyvah! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? diyecek (ve cevabı kendileri verecek)ler: Rahman'ın vaad ettiği bu olsa gerek; demek ki gönderilen elçiler doğru söylemişler! " (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ, YASİN 52)

Yukarıdaki ayet açıkça kabir azabını ve sorgusunu reddeder. Kabirde meleklerle karşılaşmış biri ahirette uyandığında "Elçilerin doğru söylemiş" dermiydi? Bu şaşkınlık olmazdı. Çünkü kabir de elçilerin haklı olduğunu zaten anlamış olurlardı. Ahirette uyandıkları zaman da şaşkınlık yerine pişmanlık duygusuyla uyanmış olurlardı.

Diyelim Adem’in gelişinden bu yana 200 bin yıl geçti. Yaklaşık 100 bin yıl önce benimle aynı günahı işlemiş bir adam vefat etti. Adam 100 bin yıldır mezarda azap çekiyor. Kıyamet’e ben adamdan daha yakınım ben de öldüm. Adam benden 100 bin yıl daha fazla azap çekmiş olmaz mı? Ben 100 bin yıl sonra doğduğum için daha mı şanslıyım? İlahi adalet bunun neresinde? Kıyametten 1 gün önce ölen adam daha şanslı. Çünkü o bir gün azap çekecek. Burada Müslümanlara tek bir soru sormak istiyorum. Niçin akletmiyorsunuz?

Kabir azabı hakkında Hadis olduğu iddia edilen bir rivayette şu şekilde:
 

“Ölü kabre konduktan sonra, Münker ve Nekir adında iki melek gelip Peygamber Efendimizi kastederek ‘Bu adam hakkında ne düşünüyorsunuz?’ diye sorarlar. Mümin kimse daha önce/ dünyada iken dediği gibi der: ‘O Allah’ın kulu ve resulüdür. Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür.’ Melekler; ‘Senin böyle diyeceğini biliyorduk’ derler ve kabrini genişletip aydınlatırlar. Münafık  kimse ise, bu soruya ‘Bilmiyorum’ diye cevap verir. Melekler  ona da ‘Senin böyle diyeceğini biliyorduk’ derler. Yere denilir, o da adamın kaburgalarını iç içe geçirecek şekilde onu sıkar ve kıyamete kadar orada azap çeker.” (Buharî, Cenaiz, 87; Tirmizî, Cenaiz, 70; hadis meali özet olarak Tirmizi’den alınmıştır).

Ya bir kere melekler gelip rabbin kim ? peygamberin kim? Falan diye sorsa Müslüman olan veya olmayan her günahkar insan doğru cevap verir. Bu denli basit ve anlamsız soruların sorulacağını iddia etmek büyük bir bührandır. Çünkü adı üstünde “Hesap”.  Rabbin kim ? diye sorulmaz. Sen bu işi yaptın mı yapmadın mı? şeklinde de sorulmaz. Çünkü zaten her şey kayıt altında. Hesap şöyle olacaktır: Sen bu işi yaptın niçin yaptın?

Peki, Telkin nedir?

İkinci bir iddia ise bir kişi mezara bırakıldıktan sonra da gelip ona telkin verilmesi olayıdır. Yaşayan insanların ölüye sorulan sorulara cevap vermesi için yapılan yardımdır. Telkin ölüye yukarıdan kopya vermektir. Dünyada bile usulsüzlük olarak görülen bu tavır öldükten sonra meşru mu oluyor? Telkin peygamberin vefatından yaklaşık 500 yıl sonra uydurulmuştur. Bunun kökü ise Yahudi kabul kültürüdür. Yahudi geleneğinden dinimize sızmıştır. Bu kaçakların dinimize nasıl sokulduklarını anlamak için Yahudi ve Hristiyanların geleneksel uygulamalarını öğrenmeliyiz. Bunun İslam ile alakası yoktur. Müslümanlar o denli cahil insanları takip etmektedir ki aslında takip ettikleri ekseriyet Yahudilik ve Hristiyanlıktır. Madem aşağıdakine yardım ediliyor Rasulullah’a kim yardım etti ya da sahabeye? Ya da savaşlarda ve denizlerde ölüp telkin alamayanlara ne olacak? Onlara haksızlık olmadı mı? Allah’ın Hesaplarına bile kopya ve torpil karıştırmak ve bunun adına müslümanlık ve islamiyet bırakmak büyük bir meziyet! Allah adalet ahirette dedi. Ancak bazı cahil Müslümanlar oradaki adaleti de rafa kaldırdı.
 
Görüntülenme 1,998
Yayın 27 Nisan 2018
18 Mayıs 2018 güncellendi

Tabi bu konuda konuşabilmem için ilk önce Sünni Müslümanların inandığı Miraç olayını size anlatmam gerekir. Genel bir özetini verip devam edeceğim. İbn Ebi Şeybe, Buhari, Muslim ve İbn Hanbel’de yer alan rivayetlerdeki içerik esas alınacak olursa olay şudur:--

Mi’raç gecesi Hz. Peygamber Kâbe’nin Hatim veya Hicr denen mevkiinde uyku ile uyanıklık arasında bir noktadayken, Cebrail birkaç melekle birlikte gelip Hz. Peygamberi almış ve Zemzem kuyusuna götürmüştür. Burada göğsünü yarıp kalbini temizlemiş, ardından içini iman ve hikmetle doldurup eski haline getirmiştir. Daha sonra merkepten biraz büyük, katırdan küçük Burak adlı beyaz bir binek getirilmiş ve Hz. Peygamber bu hayvana bindirilerek Beytu’l-Makdis’e götürülmüştür. Burada Burak’ı peygamberlerin bağladığı yere bağlayan Allah Resulü el-Mescidu’l-Aksa’nın içine girip iki rekat namaz kılmıştır. Namaz kıldıktan sonra dışarı çıkınca Cebrail, Allah Rasulu’ne birisi süt diğeri şarap dolu iki kap sunmuş, Hz. Peygamber süt dolu kabı tercih edince Cebrail ona fıtratı seçtiğini söylemiş ve şayet diğerini seçseydi ümmetinin sapıtacağını haber vermiştir. Bundan sonra Cebrail Hz. Peygamber’i dünya seması olarak isimlendirilen yeryüzüne en yakın semaya çıkarmış Birinci sema olarak isimlendirilen burada Hz. Âdem, ikinci semada Hz. Yahyâ ve Hz. İsâ, üçüncü semada Hz. Yûsuf, dördüncü semada Hz. İdris, beşinci semada Hz. Hârûn, altıncı semada Hz. Mûsâ ve yedinci semada ise Beyt-i Ma’mûr’a sırtını dayamış bir şekilde duran Hz. İbrahim’le karşılaşmıştır. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in her bir katta karşılaşmış olduğu peygamberlerin isimleri ve onlarla arasında geçen diyaloglar değişmektedir. Hz. Peygamber yedinci semaya çıkarıldıktan sonra Beytü’l-Ma’mûr ve Cennet’e götürülmüş, ardından melekût âleminde varılacak en son nokta olan Sidretü’l müntehâ’ya yükseltilmiştir. Buradan sonraki aşamada Cebrail onu yalnız bırakmış ve peygamberimiz ilerleyerek meleklerin bile gidemediği ilahi makama ulaşıp Allah’la buluşmuştur. Bu buluşmadan sonra dönüşte Peygamberimiz üç hediye almıştır. Bunlar Bakara sûresinin son iki âyeti, Allah’a ve Rasûlü’ne ortak koşmayanların Cennet’e gireceği müjdesi ve elli vakit namaz kılma yükümlülüğüdür. Hz. Peygamber, bu hediyelerle dönerken Hz. Mûsâ’ya uğramış. Hz. Mûsâ günlük elli vakit namazın ümmetine ağır geleceğini ve bu yükümlülüğü yerine getiremeyeceklerini hatırlatıp tekrar Allah’ın huzuruna çıkması ve miktan azaltması için Rabb’ine ricada bulunmasını önermiştir. Bu öneri üzerine birkaç kez gidiş gelişten sonra elli vakitlik namaz beş vakte düşürtmüştür. Semadan dönüşü sırasında Hz. Muhammed, Kudüs’e uğramış ve orada peygamberlerden oluşan bir gruba rastlayıp onlara namaz kıldırdıktan soma Mekke’ye dönmüştür. (İbn Ebi Şeybe, Buhârî, Müslim ve İbn Hanbel’de yer alan Enes b. Mâlik, Ebû Zerr el-Ğiffârî ve Mâlik b. Sa’sa’nın rivayetlerinin birleştirilmiş halinin bir özetidir. Rivayetlerin bütünü için bk. İbn Ebi Şeybe, XX, 244-46 (no:37725); Buhârî, Salat, 1, Ehadisü’l-enbiya, 5, Menâkıbu'l-ensâr, 42, Tevhid, 37, Bed’ü’l-haik, 6; Müslim, İmân, 259, 262, 263, 264; İbn Hanbel, III, 148, V, 144.)

Yukarıda Sünni Müslümanların inandığı Miraç olayını aktardım. Şia Müslümanlarının inandığını ise yazmama bile gerek yok. Çünkü mitolojilerin zirvesine ulaşmışlardır. Peygamberin miraç’a çıkarılma sebebinin hilafeti Ali’ye vermek olduğunu iddia edenden tutun da peygamberimizin yüz yirmi kez miraça çıktığından bahsedenl ere kadar çeşit çeşit iddialar. İşin garip tarafı ilk yazılan hadis kaynakların hiçbirinde Miraç olayı yoktur. Bunlar: Hemmam b. Munebbih (hicri:132/miladi:750), Malik b. Enes (179/795),7 Rebi’ b. Habib (180/796),8 Abdullah b. Mubarek (181/797),9 Ebu Davud Tayalisi (204/819),10 Abdurrezzak (211/826), Humeydi (219/834)11 ve İbn Ebi Şeybe (235/849) Gördüğünüz gibi peygamberimizin vefatından 235 yıl boyunca ortalıkta Miraç olayı diye bir olay yok. Hatta Malik b.Enes’in (179/795) Peygamberimizden yaklaşık 179 yıl sonra yazdığı Muvatta’ adlı eserinde bile Miraç olayı anlatılmaz. Sadece İsra olayına değinir. İsra olayına birazdan geleceğim için burada açıklamıyorum.

Kur’an’da Mir’ac Var Mıdır?

Kur’an’da Mir’ac olayı diye bir olay yoktur. Kur’an’da İsra olayı vardır. Hatta Mir’ac kelimesi hiç Kur’an’da geçmez. Sadece bu kelimenin çoğulu olan mearic kelimesi  Kur’an’da iki kez geçer ve bunların da konuyla alakası yoktur. Ancak maalesef kendi dinini araştırmayıp rivayetler ve mitolojilerin peşine takılmış milyonlarca Müslüman ve sözde görevi Müslümanları bilinçlendirme olan ilahiyatçılar henüz İsra ile Mir’ac olayını ayırt edebilecek halde dahi değiller. Kur’an içeriğini tam bilemediğimiz İsra olayından bahsederken Mir’ac, mitolojik bir hikâyeden bahseder. İşte ayet:
 

Yarattıklarına benzemekten münezzeh, mutlak aşkın ve yüce O (Allah) ki, kulunu gecenin bir vaktinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya, ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye yürüttü: Zira O, evet sadece O’dur her şeyi işitip gören (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ İSRA 1)

Mir’ac olayına inanan din adamlarının delil olarak getirdiği ayet yukarıda verdiğim İsra 1’dir. Ayette peygamberin Mescid-i Haram’dan  Mescid-i Aksa’ya götürüldüğü bilgisi veriliyor ancak bunun nasıl olduğu bilgisi verilmiyor. Allah detay vermediği için din adamları bundan rahatsızlık duymuş ve Allah’ın mutlak bir yorum getirmediği bu ayete mutlak bir yorum getirmeye çalışmışlar. Bu olayın birkaç şekilde vuku bulduğunu iddialar arasında. En yaygın iddiaları incelemeye çalışacağım. Tabi herkes kendince delil getiriyor. İlk görüş, ayette geçen "esrâ bi (yürütüldü)" ifadesine binaen peygamberimizin Kâbe’den Mekke’nin dışındaki bir toplanma, ibadet merkezine yürütüldüğü şeklindedir. Çünkü Mescid-i Aksa’nın nerede olduğu kesin bir şekilde bilinmemektedir. Yani maddi bir gece yürüyüşü. Bu bir nebze mantık çerçevesinde güzel bir açıklamadır. Ancak mutlak(kesin) değildir. İkinci görüş ise bunun manevi bir şekilde rüyada vuku bulduğudur. Çünkü Allah gece yürütüldü derken nasıl yürütüldüğünden bahsetmiyor bu ayette. Ancak bu ayetlerin devamında gelen İsra 60 delil gösterilerek bunun bir rüya olduğunu iddia edenler de var. İşte ayet:
 

Hani (Ey Muhammed), Biz sana demiştik ki: “senin rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır! Sana gösterdiğimiz o (malum) rüyayı ise, başka değil, insanlar için yalnızca bir imtihan aracı yaptık; tıpkı Kur’an’da geçen lanetlenmiş ağaç gibi…” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ İSRA 60)

Bu ayette geçen insanlar için imtihan kılınan rüyanın İsra 1’deki olay olduğunu iddia ediyorlar ki gayet makul bir yaklaşımdır. Bazıları ise İsra 1’de geçen “min ayatina” ifadesini göstererek bu olayın mucizevi bir olay olduğunu iddia ediyor. Çok tuhaf bir şekilde mucize Kur’an’da geçmeyen bir kavram olmasına rağmen “ayet” kelimesine “olağanüstü” yani mucize anlamı vermekte ısrar ediyorlar. Tabi bu da akabinde birçok problemi doğuruyor.  Bu noktada ilginç bir detaya da dikkat çekmek isterim İsra 1’de geçen “kul” ifadesi ile Hz. Muhammedin kastedildiğinde herkes ittifak halinde olsa da bu da kesin değildir. Bu sadece bir görüştür. Bu görüş de ayette geçen "Mescid-i Haram (Kâbe)" kavramına dayanır. Kâbe varsa Hz. Muhammed bahsediliyor olmalı diye düşünülüyor ki doğru olabilir ama kesin değil. Mekke’de yaşayan tek insan Muhammed peygamber değildi.

İsra 1’de geçen ve dikkate değer bir başka kavram "leylen (bir gece)"dir. Bu kelime İsra olayının gecenin tümünde değil bir bölümünde, kısa bir vaktinde olduğunu gösterir ki kanımca bunun rüya olduğunu iddia edenleri destekler niteliktedir.

Ayette Geçen Mescid-i Aksa Nerededir?

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki bu ayetler indiğinde Mescid-i Aksa ifadesi neresi için kullanılıyordu hiç kimse bilmiyor. Benim bu konudaki kanaatime göre bu ayette geçen Mescid-i Haram Kâbe olmadığı gibi Mescid-i Aksa’da başka bir yer ismi değildir. Öyle olsa Kur’an Mescid-i Aksa’nın nerede olduğunu açıklardı. Sırf Mir’ac olayı haklı çıksın diye Mescid-i Aksa’nın Kudüs’de bulunan Süleyman Mabedi ya da bugün bilinen Mescid-i Aksa olduğunu iddia edilse de bu iddialar akla, tarihe ve bilime aykırıdır. Çünkü bu ayetler indiğinde Kudüs’te Süleyman Mabedi diye bir yapı kalmamıştı. MS  70’te Titus Katliamında Yahudiler katledildi ve Süleyman Mabedi de yerle bir edildi. Geriye sadece bugün bildiğimiz “Ağlama Duvarı” kaldı. Mescid-i Aksa’nın lügatteki anlamı “en uzak mabed”, “secde edilecek en uzak yer”dir. Her ne olursa olsun. Allah’ın kesin belirtmediği bir konuda spekülatif hareketlerden uzak durmak ve ayetin maksadını anlamaya çalışmak gerek. İsra 1 tamamen mecazi bir anlatım da olabilir. İşin tuhafı İsra 1’den hemen sonra Musa kıssası gelir. Belki de burada anlatılmak isteneni orada aramalıyız. Bilemiyorum. Bu ayetin ne olduğunu bilmesem de ne olmadığını görebiliyorum: Mir’ac değil.

Mir’ac Olayının Çelişkileri

1.   Beş vakit namaz Mir’ac gecesi belirlendi.

Bu iddia asılsızdır. Çünkü Mir’ac’ın vuku bulduğu iddia edilen geceden çok önce Taha 130 inmişti. Bu ayette beş vakit sayılmakta.

2.  Namaz Hz. Muhammed’e Cebrail tarafından şeklen öğretildi.

Eğer namaz ilk defa Hz. Muhammed tarafından kılınmış ve direkt Cebrail’den öğrendiyse Mir’ac’dan indikten sonra nasıl diğer peygamberlere namaz kıldırdı? ayrıca bugün bizim gibi namaz kılan yahudiler de mi cebrailden öğrendi?

3.  Bakara suresinin son iki ayeti Mir’ac’da verildi.

Bu iddia en mantıksızıdır. Mir’ac Olayının Mekke’de olduğunu iddia ediyorlar. Ancak Bakara suresinin Medine’de indiğini söylüyorlar. O kadar belirgin çelişkileri var ki kararı size bırakıyorum. İnsan ürünü olan her söz gibi bunlarda kendileri sözlerini kurgulamış ancak birbiriyle uyumlu uyduramamışlar. Beşer şaşar diyelim

4.  Göğün katları var ve peygamber kat kat yukarı çıktı

Bu iddia ise bilimin gelişmediği evrenin yapısı hakkında insanoğlunun bilgisi olmadığı zamanlarda iddia edilebilecek çocuksu iddialardan. Çünkü mekan Bigbang ile yaratıldı. Allah'ın bir mekanı yoktur. Kaldı ki göğün 7 katı olup allah'ın en üst katta oturduğu iddiası insanoğlunun çocukluk zamanlarında kaldı.

5.  Hz. Peygamber süt dolu kabı tercih edince Cebrail ona fıtratı seçtiğini söylemiş ve şayet diğerini seçseydi ümmetinin sapıtacağını haber vermiştir.

Bu cümlede başlı başına Kur'an'a aykırıdır. Çünkü Kur'an kimsenin başkasının günahını taşımadığını söyler. Peygamberin yaptığı bir tavırdan dolayı biz niye cezalandırılalım. Bu ne biçim ilahi adalet? Kaldı ki Şarap ve Süt dolu kaplar arasında peygamber niçin seçim yapmak zorunda bırakılıyor? Hiçbir anlamı olmayan bir olay. Belli ki birileri uydururken hızını alamamış ve saçma birşeyler daha ekleyeyim demiş. Bence bu kısmı bir sütçü eklemiş olabilir:)))

6.  Namaz 50 vakitti peygamber pazarlık yapa yapa 5 vakite indirdi

Açık söylemek gerekirse Mir'ac denilen olaydaki en korkunç iddia budur. Çünkü Allah ve elçisini birbiriyle pazarlık yapan -haşa- laubali tiplere dönüştürmüşler. Nereden bakarsak bakalım bu Mir'ac olayının insan ürünü olduğu bellidir.

Peygamberimizin olağanüstü hiçbir mucizesi olmadığını bizzat Kur’an bize haber verir. İşin en güzel yanı bu bilgiyi yine aynı sure olan İsra suresinde verir. Bu çok anlamlıdır. İşte Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed’den bekledikleri mucizeleri haber veren ayetler:
 

Nitekim demişlerdi ki: (Ey Muhammed) Bize yerden kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.(90) veya senin hurma ağaçlarıyla ve asmalarla dolu bir bahçen olmalı; dahası onların arasından gürül gürül ırmaklar çağlatmalısın.(91) yahut, tehdit edip durduğun gibi, göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe; yahut Allah’ı ve Melekleri bizimle yüzyüze getirmedikçe (92) Veyahut da senin altından bir köşkün olmalı ya da semaya çıkmalısın; fakat semaya çıkman durumunda (dahi) oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe yine de sana inanmayacağız. De ki : Kudret ve yüceliğinde sınır bulunmayan sadece Rabbimdir; ben, fani bir elçiden başka neyim ki? (93) (İSRA 90,91,92,93)

Baktığınızda Mekkelilerin Muhammed peygamberden çöl olan Arabistanda yerden su fışkırtmasını, mekkenin ortasından ırmaklar geçirmesini ve şuraya dikkat göğe yükselmek gibi kaçık istekleri var. Buradaki göğe yükselmedikçe ifadesinden açıkça Kur’an’ın Mir’ac olayını reddettiğini peygamberin hiçbir zaman göğe yükselmediğini Allah bize haber veriyor. Ayrıca Mekkelilerin fizik ve bilim kurallarına aykırı taleplerine ise Allah  peygambere  şöyle söylemesini istiyor: "ben, fani bir elçiden başka neyim ki?" Yani anlayacağınız. Hz. Muhammed’den bu evrenin fiziksel yasalarına aykırı bir şey yapamayacağını söylemesi isteniyor.

Peki, Mir’ac Nereden Bulaştı İslam’a?

Bunun nasıl olduğunu biliyoruz fakat niçin olduğu yoruma açık. Miraç olayının zerdüştlükten bize geçtiğini biliyoruz. Ancak buna niçin ihtiyaç duyuldu konusunda İsrafil Balcı’nın güzel bir tezi var. İsrafil Balcı’ya göre bu uydurma mitolojiye bazılarının ihtiyaç duymasının arka planında kıskançlık yatar. Kur’an Musa peygamberin Allah ile konuşmak için Tur dağına çıktığından bahseder. Bu olay peygamber yarıştırmak isteyenler için bir kıskançlığa dönüşür ve Muhammed peygamberin Musa’dan üstün olduğunu ispatlamak için daha yükseğe, en yükseğe çıktığını anlatan Mir’ac olayını zerdüştlükten alıp İslam’a entegre ederler. Tabi bu bir anda olmadı. Yüzyıllar boyunca eklemeler yapıla yapıla bugün ki halini aldı.

Zerdüşt dininin Avesta dedikleri 21 adet kutsal kitapları vardı. Bu Avesta’nın çoğunu Makedonya kralı İskender İran’a saldırdıktan sonra yok etti. Geriye sadece 3 kitapları kaldı. Büyük İskender dönemi sonlandıktan sonra Ardâ Vîrâf denen din adamı zerdüştlüğü korumak ve bilgilerin kaybolmasını önlemek için ardavirafname denilen zerdüştlüğün kutsal bilgilerinin yer aldığı bir kaynak oluşturdu. Her neyse bu kısa bilgiden sonra asıl konuya geçeyim. Mir’ac olayı da bize Avesta’dan geçmiştir. Avesta’da geçen Mir’ac olayı şöyle: Zerdüşt 30 yaşındayken Azerbaycan’daki bir dağdan melek eşliğinde göğe yükselir göğün tabakalarını gezer, cennet ve cehennemi görür, Arafı görür. Ondan sonra Ahuramazda’nın (Yüce Tanrı) yanına getirilir. Allah ona ruhundan üfler, ona ezel ebed bilgisini öğretir. Dönüşte de firiştahlar (Melekler) zerdüştün göğsünü yararlar, kalbini çıkarırlar. Tüm şeytani vesvese ve kirleri çıkarırlar. Temizlendikten sonra Zerdüşt’ün göğsünü bakır ile kapatırlar. Tabi bu safsatayı İslam’a sokan zalim her kimse bakır ile nasıl kapatılır deyip kendi döneminde kullanılan dikiş iğnesi ile Hz. Muhammed’in kalbinin dikildiğini söyler. Hatta insanlar inansın diye dikiş iğnesinin izleri gördüm diyecek kadar iftirada sınır tanımaz.

Olayın komik tarafı şu: Bu rivayeti Avesta’dan okuyup getirip hadis diye İslam’a sokan zalim her kimse aklı çok da iyi çalışmıyor. Çünkü rivayetlerin gelip dayandığı kişi Medineli sahabe Ebu Said el Hudri’dir. Bu olaya ilk yer verenlerden İbn Hişam rivayeti Ebu Said el Hudri’ye dayandırıyor. Fakat bu imkansız. Mir’ac denilen olay Mekke’de gerçekleştiği iddia ediliyor. Halbuki Ebu Said el Hudri olay sırasında Medine’de bulunuyor ve henüz Müslüman olmadığı gibi olaya tanıklık edecek yaşta da değildir. O olayın olduğu iddia edilen yılda Ebu Said el Hudri 12 yaşlarında olduğu düşünülse de daha da küçük olabilir. Eğer Ebu Said el Hudri adına uydurulmuşsa sorun yok bu anlaşılabilir. Ama olayın en vahimi gerçekten de bu bilgileri 12 yaşlarındaki bir çocuktan almalarıdır. Yani İslam’ın kaynağı çocukların masalsı hayal dünyalarıdır. Bunca âlim ise Kur’an’ın, bilimin, aklın peşinden gideceğine çocukların peşinden gitmiş.

Yukarıda gördüğünüz gibi Hz. Muhammed’in kalbinin yarılması ve temizlenmesi olayı ile Mir’ac dedikleri akıl dışı olay Zerdüştlükten İslam’a devşirilmiştir.  İslam’ı hayat biçimi olarak benimseyenlerin, Sünniliğin ve Şialığın İslam’dan kopmuş birer din haline geldiğini ve kaynaklarını Kur’an dışında başka dinlerin kutsal kitapları oluşturduğunu görmeleri dileğiyle.

Kaynaklar


1.  İsrafil Balcı, İsra ve Mir'ac Gerçeği
2.  Mustafa İSLAMOĞLU
3. Mehmet OKUYAN
 


 
 
Görüntülenme 5,556
Yayın 11 Mayıs 2018

Ateistlerin Kur'an'ı eleştirirken hep aynı ayetler üzerinden gittiğine şahit oluyoruz. Okudukları kaynaklar ortak bir kökten türediği için bir ateistin getirdiği eleştiri bir anda hepsinin eleştirisi oluveriyor. Ateist formlarda “Kur’an, spermin testiste üretildiğini bilmiyor” deyip hemen de yanına Tarık suresi 7. ayet diye parantez açılınca bir anda müthiş bir delil bulunmuş gibi her ateist tarafından zafer bayrağı kaldırılıyor. Daha sonra aynı argüman (kanıt)! her ateistin lügatinde yer buluyor.-- Biride kalkıp gerçekten ayette böyle bir şey var mı diye araştırma gereği duymuyor. Çünkü Kur'an'ı hata aramak için okuyorlar. Bu şekil kötü niyetli bir okumadan değil Kur'an basit bir romandan bile hata çıkarabilirsiniz. Hakikat şu ki Kur’an’a getirdikleri bu eleştiri çok zayıf. Hatta çok anlamsız. Temel sıkıntı şu: ateistler Kur’an’ı Tanrı mı gönderdi derdinde değiller -istisnalar hariç- , onların asıl derdi Kur’an’da hata aramak. Bu yüzden en isabetsiz meallere bakıyor, Arap dilbilgisini, kelimelerin çok anlamlılığını göz ardı ettikleri gibi ayetleri bağlamlarından koparıyor ve sanki ayette sadece o kavram geçiyormuş gibi bir algı operasyonu yapıyorlar. Bu yüzden bazı ateistlerin kötü niyetli oldukları kuşku götürmez bir gerçek.  Hangi ateist ile tartışmışsam muhakkak Tarık 7’yi önüme seriyor. Çünkü Kur’an’ı ateist formlardan öğreniyorlar. Orada Tarık 7'nin bilimle çeliştiğini okumuş ve sorgusuz bir şekilde almış. Bu yönüyle ateistler bağnaz dindarlara benzemektedir. Gelelim Tarık suresi 7. ayete:
 

İnsanoğlu da neden yaratıldığına bir baksın : (5)
O, fışkıran hayat tohumları içeren basit bir sıvıdan yaratıldı (6)
Omurga ile kaburga kemikleri arasından çıkan(7) (TARIK 5,6,7)

Yukarıdaki ayet bir seriden oluşmaktadır ama ayet serisini bölüp sadece 7. ayeti delil gösteriyor ve bu ayet üzerinden Kur’an’ı Muhammed peygamberin yazdığını ve Muhammed’in de spermin testislerde üretildiğini bilmediği için kendini ele verdiği iddia ediyorlar. Ben ateistler Kur’an’ı eleştirmesin demiyorum. Bu en doğal haklarıdır. Hatta bunu yapmalıdırlar ki işin hakikati ne tartışalım. Ancak Kur’an’ı eleştirmek başka Kur’an’a iftira atmak başka. Ateistler bu ayetleri tamamen bağlamından ve anlamından çıkarıp hata üretmekteler. Şimdi sizinle ayetler serisini paylaşacağım ve olayın aslında onların iddialarıyla alakasız olduğunu göreceksiniz.
 

Üzerinde gözetleyici bulunmayan hiçbir nefis yoktur (4)
İnsanoğlu da neden yaratıldığına bir baksın: (5)
Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı (6)
Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar (7)
Şüphesiz O, onu geri döndürmeye elbette kadirdir (8)
Sırların ortaya çıkacağı gün (9)
Artık onun ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır (10) (TARIK 4,5,6,7,8,9,10)

Yukarıdaki ayetler birbiriyle bağlantılı olduğu için bütüncül okumak zorundayız. Aksi halde Kur’an’a zorla hata yaptırırız ki işte ateistlerin tam da yaptıkları budur. Çok dikkatli bir şekilde zamirlere dikkat etmenizi istiyorum. Tarık 4’ten itibaren "nefs", Tarık 5’te ise "İnsan/İnsanoğlu" zamiri kullanılmış. Şu halde konu insan. Bu ayetler serisi ardı ardınca insandan bahsediyor. Şimdi ayetleri tekrar yazıp devamındaki ayetlerde geçen zamirin kim olduğunu anlamaya çalışalım.
 

(KİM?) Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı (6)
(KİM?) Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar (7)
Şüphesiz O, (KİMİ?) geri döndürmeye elbette kadirdir (8)
Sırların ortaya çıkacağı gün (9)
Artık (KİMİN?) ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır (10)

 
Evet, ayetlerdeki zamiri görmek hayati derecede önemli ve biz zamirleri bulmak için sürekli ayetlere kim, kimi, kimin sorularını sorduk. Şimdi ayetler bize cevap verecek. Görelim:
 

(KİM?) Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı (6)
İnsan, Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı

(KİM?) Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar (7)
İnsan, Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar

Şüphesiz O, (KİMİ?) geri döndürmeye elbette kadirdir (8)
Şüphesiz O, İnsanı geri döndürmeye elbette kadirdir

Sırların ortaya çıkacağı gün (9)

Artık (KİMİN?) ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır (10)
Artık İnsanın ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır

 
Şimdi olayı özetleyeyim: Ateistler Tarık suresi 4, 5, 6, 8, 10. ayetleri okurken insandan bahsedildiğini yani zamirin insan olduğunu kabul etmekteler. Tabi biz Müslümanlarda bu görüşteyiz. Ancak ne hikmetse Tarık 7’yi başındaki ve sonundaki ayetten kopararak Bel kemiği ve omurgalar arasından çıkan şeyin insan değil sperm olduğunu zamirin sperm olduğunu iddia ediyorlar. Kur’an’a zorla sperm dedirtip sonra da “Kur’an bilimle çelişti daha sperm nereden çıkar bilmiyor” diye eleştiriyorlar. İyi niyetli olsalardı ayetler silsilesinin baştan sona insan zamiri üzerinden yürüdüğü kuşku götürmez bir gerçek iken tutup ortaya sperm zamirini eklemeye kalkmazlardı. Zaten bu yazımı ateistler ikna olsun diye yazmadım. Müslüman gençlerin Kur’an içerisinde bilime aykırı bir ayet bulunduğu iddiasının sadece aldatmaca olduğunu görmelerini istedim.

Bu ayette açık bir şekilde "insanın" bel kemiği ile kaburgalar arasından çıktığı görülüyor. Çünkü Tarık suresi 8, 9 ve 10. ayetlerinde de zamir insandır. Eğer ateistler 7. ayet hakkında haklı olsaydı diğer ayetler şöyle bir anlama gelecekti ki bunun ne derece imkânsız bir iddia olduğuna bakın:
 

(KİM?) Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı (6)
İnsan, Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı

(KİM?) Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar (7)
Sperm, Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar

Şüphesiz O, (KİMİ?) geri döndürmeye elbette kadirdir (8)
Şüphesiz O, Spermi geri döndürmeye elbette kadirdir

Sırların ortaya çıkacağı gün (9)

Artık (KİMİN?) ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır (10)
Artık Spermin ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır

Her neyse Müslümanlar bu iddianın ne denli yanlış olduğunu görmüştür. Ateistler sürekli Kur'an'a operasyon yapıyor ve bilimle çelişiyormuş gibi göstermeye çalışıyorlar. Fakat bu aldatmacaları sadece Kur'an'a inanmamayı kafasına koyan insanları tatmin eder .

Tarık 7’de geçen ifadenin spermi kast etmediğinin iki delili daha var. Muhammed peygamber döneminde de hatta Muhammed peygamberden asırlar öncesinde bile spermin testislerde üretildiği biliniyordu. Eğer ben ateist olsaydım şu konu bana mantıksız gelirdi: Toplumun net bir şekilde bildiği bir konuda Kur’an’ı yazan Muhammed bu şekilde bariz bir hatayı neden yapsın? Çevresindekiler de mi uyarmadı? Çünkü ateistlere tuzlu su ile tatlı suyun karışmadığı bilimsel gerçeği Kur’an’da ifade ediliyor denildiğinde bu zaten o dönem biliniyordu diye cevap veriyorlar veyahut dünya ve gezegenlerin yörüngelerde döndüğü bilimsel gerçeği Kur’an’da Yasin suresinde geçtiğini söylediğimizde Muhammed o dönemde bunu Yunanlı filozoflardan aldı vs. diye cevap veriyorlar. Bu iddialarını eleştirmiyorum. Ateistlere bu noktada katılıyorum. Bu bilimsel gerçekler o dönemde biliniyor olmalı. Ancak benim eleştirdiğim nokta şu: Muhammed her filozofla konuşuyor, ateistlerin iddiasına göre çok zeki bir adam, astrofizik bile öğreniyor ama spermin nereden çıktığını bilmiyor öyle mi? Ateistler çok net bir şekilde çelişiyorlar. İşlerine gelince o dönem biliniyordu, işlerine gelmeyince Muhammed bilmiyordu o yüzden hatalı yazdıya dönüyor olay.

Üçüncü delilim ise Arapça olarak kavramı incelediğimizde ortaya çıkıyor. Burada “omurga ile kaburga kemikleri“ arasında diye çevrilen ifade "terâib"dir. Bu kavram el-İ’caz’da geçtiğine göre Kafa, kollar ve bacaklar hariç gövdenin tümünü ifade eder. Şu halde sperm gövdenin tümünden çıkmadığı da o dönemde bilindiğine göre kast edilenin yine insan olduğu görülecektir.

Tüm insanlığa sesleniyorum ve şunu diyorum: "Kur'an bilimle çelişmez, çelişmediği için çelişki uydurma rahatsızlığı olanlar var."

KAYNAKLAR

1.  Sonia Cihangir Meali, Tarık Suresi
2.  Gürkan ENGİN, Ateistlerin Kur'an'da zorlama yorumlarla hata aramaları
3.  Hayat Kitabı Kur'an Meali, Mustafa İSLAMOĞLU
 
Görüntülenme 11,498
Yayın 05 Mayıs 2018

Ne yazık ki âlimler arasında asırlardır yanlış anlamlandırılan kavramlardan biri de Nebe suresinin 33. ayetidir. Bu ayette geçen “kevâıbe etrâben/etrâbâ” ifadesi “göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar” olarak çevrilerek ayetin anlamı tamamen değiştirilmiştir. Oysaki ayetin öncesi ve sonrasına uymadığı gibi Allah’ın cennette göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar vadetmesi akla ziyan bir iddiadır.-- Benim tahminim “kevâıbe etrâben/etrâbâ” ifadesine “göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar” anlamını ilk yakıştıran her kimse pedofil (çocukları cinsel açıdan çekici bulan kimse) olduğu açıktır. Zaten bu anlam daha sonra Arap lügatine bu anlamla geçmiştir. Yani artık Araplar günlük dillerinde bu ifadeyi “göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar” şeklinde kullanmaktalar. Ancak Kur’an’ın bu anlamda kullanmadığını size delillerimle sunmaya çalışacağım.

Kur’an’a dürüstlük ve iyi niyet açısından yaklaşılmadığı zaman ona sapkınlıklar giydirilebiliyor ki zaten asırlarca bu gerçekleşti. Kadını dövün dememesine rağmen Kur’an’da geçen “vedribuhunne” kavramının anlamlarından biri olan ve ayetin tümüne baktığınızda uyumsuz olan “dövün” anlamı tercih edilmesi Kur’an’a karşı ne dürüst ne de iyi niyetli bir yaklaşımdı. Çünkü bu kavram erkek için de geçmiş ama erkeği dövün şeklinde anlamamışlardı. Demek istediğim şu: Kur’an erkeklerin tekelinde tefsir edildiği için bin yıldır esaret altındaydı. Ancak gariptir ki Kur’an İnternet’in ortaya çıkmasıyla tutsak edildiği mahzenlerden çıkma fırsatı buldu. Artık herkes onlarca meali bulup karşılaştırıyor hatta birileri Arapça bir kavramın yanlış çevrildiğini düşünüyorsa İnternette araştırma fırsatı buluyor, farklı fikirleri olan insanlara ulaşabiliyor. Kur’an’ı öğrendikçe anlıyoruz ki erkek din adamları kendi tuhaf cinsiyetçi yaklaşımlarını Kur’an’a yamamış ve bin yıldır da kimse buna ses çıkarmamış ya da ses çıkaranlar susturulmuş. Ayeti verip ondan sonra açıklama yapalım.
 

Gerçek şu ki, muttakiler için ‘bir kurtuluş ve mutluluk’ vardır. (31) Nice bahçeler ve üzüm bağları. (32) Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar/ kevâıbe etrâbâ (33) dopdolu kadehler (ALİ BULAÇ MEALİ NEBE 31, 32, 33, 34)

İbni Kesir’den tutun Fizilal-il Kuran’a, Süleyman Ateşten Diyanet İşleri’ne kadar hemen hemen herkes yukarıdaki anlamı tercih etmiş. Ancak “kevâıbe etrâben/etrâbâ” ifadesinin yukarıdaki anlama gelemeyeceğini anlayan bazı Kur’an müfessirleri bu kavramı kendilerince yumuşatmaktalar. Buna Edip Yüksel, Mustafa İslamoğlu ve Muhammed Esed örnek verilebilir.
 

Ne var ki, Allah bilinciyle hareket edenleri tarifsiz bir mutluluk yurdu bekliyor; İçinden su çıkan göz bebeği bahçeler, bağlar... Dahası, dengi dengine göz alıcı eşler / kevâıbe etrâbâ…  Ve dolup taşan kadehler… (MUSTAFA İSLAMOĞLU MEALİ NEBE 31, 32, 33, 34)

Görüldüğü gibi Allah’ın cennette hem erkek hem kadınlara vadettiği şeylerden biri Mustafa İslamoğlu, Edip Yüksel vs. göre göz alıcı eşlerdir.  Konunun biraz daha derinine inelim ve aslında burada geçen “kevâıbe etrâbâ“ ifadesinin  ne anlatmak istediğini anlamaya çalışalım. Çünkü aslında eşler için bile kullanılmadığını görmenizi istiyorum.

Bu yanlış meallendirme kevâıbe kelimesini kaabe kelimesinin çoğulu olarak kabul görmesinden kaynaklanıyor. Ve kaabe, “dimdik” anlamına gelir. Müfessirler “dimdik olan ne olabilir?” diye sorup cinsel fantazilerini harekete geçirmişler ve buna “kadınların göğüsleri” anlamını vermişlerdir. kevâıbe kelimesi kaabe’nin değil, keib’in çoğuludur. Kaabe fiili ise kaabal ina – kabı /doldurdu anlamını gelir. keib ifadesi dolu/doldurulmuş manasındadır ve “dolu” kelimesi de bir sıfattır. Dolayısıyla kelime bir önceki “üzüm” kelimesini niteliyor olmalı. (Sonia Cihangir)  Bu durumda kevâıbe ifadesi sıfat olduğu için üzümü niteler ve şu anlamı karşılar “dolu üzümler”

Etrâbâ kelimesi ise "aynı yaşta", "yaşıt (kızlar)", "denk (eşler)" şeklinde anlamlandırılmışsa da bu da ayetin bağlamına uymayan bir meallendirmeye sebep olmuştur. Etrâbâ kelimesinin bir anlamı da “aynı zamanda olgunlaşmış” ya da “tam denk” demektir. (Sonia Cihangir) Şu halde ayeti "vehdetu siyak" dedikleri bağlamından koparmadan daha isabetli çevirisi şu olacaktır
 

Gerçek şu ki, muttakiler için bir kurtuluş ve mutluluk vardır. Bahçeler ve üzüm bağları… Dolu (Sulu) ve aynı zamanda olgunlaşmış… Dolu dolu kadehler onlarındır (SONİA CİHANGİR MEALİ NEBE 31,32,33,34)

Sonia Cihangir - kadın alim- bu kavramın aslında üzüm bağını kastettiğini keşfedenlerden ve ayetin yanlış çevrildiğini anlayanlardan biri. Kadınların müfessir olması gerektiğini bunun İslam dünyası için büyük bir eksiklik olduğunu bir kez daha bize ispatlamıştır. Bu noktada bu ayetin isabetli bulduğum iki mealini daha sizinle paylaşayım:
 

Kesinlikle Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için, Rabbinden; Rahman'dan bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar;sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları vardır. (HAKKI YILMAZ MEALİ NEBE 31,32,33,34)

Muhakkak ki, muttakiler için bir kurtuluş ve mutluluk vardır. Bahçeler ve üzüm bağları vardır ve tomurcuklanmış (kevâıbe) kaliteli ve denk salkımlar (etrâbâ) ve içi dolu kadehler vardır (HÜSEYİN KEMAL GÜRGER MEALİ NEBE 31,32,33,34)

 
Gördüğünüz gibi ayetin başı yiyecek içecekten, sonu yiyecek ve içecekten bahsederken ortadaki kavramı bağlamından kopararak göğsü tomurcuklanmış kız anlamı vererek Kur’an’a büyük bir operasyon yapmışlardır. Hâlbuki ortadaki kavram olan “kevâıbe etrâbâ“ da yiyecek ve içecekten bahsediyor olmalı. Çünkü ayetler bağlamından koparılamaz. Sonia Cihangir'in  ayete dolu üzüm, olgunlaşmış üzüm anlamı vermesi mantıklı iken Hakkı yılmaz'ın verdiği "hepsi bir seviyede tomurcuklar" anlamı ve Hüseyin Kemal Gürger’in verdiği “tomurcuklanmış denk salkımlar” anlamı da yerinde ve mantıklıdır. Çünkü ayette ne kadın var, ne eş var, ne kız var ne de göğüs kavramı var. Bunların tamamı ayete ekleniyor. Hüseyin Kemal Gürger’in dediği gibi tomurcuk ifadesi kullanılıyorsa bu ağaç için bitki için kullanıldığı açıktır. Kevâıbe kavramına “tomurcuklanmış”, etrâbâ kavramına “denk” anlamı vermiş ayetin bağlamından da üzüm salkımları kastedildiğinden “salkım” kavramını ayete eklemiş. Ayetin hemen devamında  içecekten bahsetmesi de Hüseyin Kemal Gürger’in ve Hakkı Yılmaz'ın mealini desteklemektedir. Hakkı Yılmaz ise Kevâıbe kavramına “tomurcuklar” anlamı verirken etrâbâ kavramına “tam denk” anlamına gelen "bir seviyede/aynı seviyede" anlamını vermiş ve aslında tam denk olanın tomurcuklar olduğunu söyleyerek gayet mantıklı bir çeviri yapmıştır. Ayrıca şunu da belirteyim ki kevaib’in dişil anlamı yoktur. Bu yüzden göğsü tomurcuklanmış bir kız şeklinde çevirmek kavrama istediğini söyletmeye çalışmaktır.

Bu ayette şunu anlamak çok önemli: Ayet bahçe ve üzüm bağlarından bahsettikten sonra bu üzüm bağı ve bahçenin özelliğini bir sonraki ayette açıklıyor.
Kur'an'a soruyoruz Nasıl bir üzüm bağı? Bir sonraki ayet olan Nebe 33 cevap veriyor: "birbirine denk tomurcuklanmış" üzüm bağları (Hakkı Yılmaz)
Kur'an'a soruyoruz Nasıl bir üzüm bağı? Bir sonraki ayet olan Nebe 33 cevap veriyor: "tomurcuklanmış denk salkımlar"ın olduğu üzüm bağları (Hüseyin Kemal Gürger)
Kur'an'a soruyoruz Nasıl bir üzüm bağı? Bir sonraki ayet olan Nebe 33 cevap veriyor: "Dolu/Sulu ve aynı zamanda olgunlaşmış" üzüm bağları (Sonia Cihangir)
Erkeklere soruyoruz Nasıl bir üzüm bağı? Bir sonraki ayet olan Nebe 33 cevap veriyor: "göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar!" Ayetle bağlantısız bir cevap. Ayete gizli fantezini söyletme bu olsa gerek. Erkeklerin kafası nerede anladınız inşallah smiley

Ayrıca yukarıda belirttiğim gibi Nebe 31’de inne lil muttekîne mefâzâ(mefâzen)… yani “gerçek şu ki, muttakiler için bir kurtuluş ve mutluluk vardır”  ifadesi geçmektedir. Muttakiler ifadesi anlam olarak hem kadını hem de erkeği kapsar. Kadınlara bu tür bir şeyi Allah niçin vadetsin? Bu çok saçma. Cennete sadece erkekler girmediği için Allah’ın tek tarafa verdiği bir mükâfat olamaz. Kaldı ki bırakın kadınları ben bir erkek olarak asla cennette göğsü yeni tomurcuklanmış kız çocuğu istemem. Bu iğrenç bir şey. Ve dahi eminim ki normal olan her erkek bunu tiksindirici bulur. Hiçbir sağlıklı erkek küçük kızlara şehvet nazarıyla bakmaz. Şunu demek istiyorum: Allah pedofiller İslam’a inansın diye ayet indirecek değildir. Buradan da anlaşılıyor ki “kevâıbe etrâbâ“ ifadesini “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar” olarak çevirenler daha ayetler arasında bağlantıyı bile görecek seviyede değiller. Müslüman çoğunluğun bin yıldır  ululadığı âlimler daha ayetler arasındaki bağlamı bile görememişler ya da görmek istememişler. Sonra çıkıp diyorlar ki bin yıldır bunca âlim göremedi siz mi gördünüz?. Ben de diyorum ki evet bin yıldır âlimler bunu göremedi. Çünkü hepsi erkekti ve belki de bu kavramı böyle anlamak daha çok hoşlarına gidiyordu.

Aslında “kevâıbe etrâbâ” ifadesine “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar” anlamı verilmesinin bir sebebi de rivayet kültürüdür. Rivayetlere göre 7.yy Arabistanında erkekler pedofildir ve pedofil olmak o yıllarda gayet normaldir. Allah da onların normal gördüğü bu durumu onlara mükâfat olarak vadetmiştir. Bunda bir sakınca yoktur. Ancak bu iddia baştan sona mantıksızdır. Çünkü içki o dönemde normaldir ancak Allah bunu yasaklamıştır. Allah, insan değerleri için doğru olmayan her şeye karşı çıkmıştır. Birkaç cahil Arap’ı yanına çekmek için kendi prensiplerinden taviz verecek bir varlık değildir.

 Bu iddianın bir benzerini de ateistler getirmekte ve şöyle demekteler: 7.yy Arabistanında erkekler pedofildir ve pedofil olmak o yıllarda gayet normaldir. Muhammed ise o pedofilleri yanına çekmek için onlara çocukları vadetmiştir. Ancak Kur’an’ın gerçekte böyle bir kavramı kullanıp kullanmadığını bile araştırmayarak bu noktada iyi niyetli olmadıklarını göstermekteler. Bu argümanları da çoğu argüman gibi yanlış meallere bakılarak dillendiriyorlar. Halbuki ateistler eleştireceklerse bile gerçekten bu kavram Kur’an’da geçiyor mu, ayetler arası bağlamlar bu sonuca gidiyor mu diye bakmaları gerekir. Ayetleri Arapçadan Türkçe’ye soyut anlamından ve bağlamlarından kopararak sadece kelime anlamı üzerinden giderek yaklaştıkları için ellerinde anlamsız bir metin yığını bulunuyor. Bu da onlarda Kur’an’ı çürüttük yanılgısını oluşturuyor. Kur’an’ın ve Arapça’nın kendi içinde anlama metodları var, dil grameri var ayetler arası bağlamların birbiriyle uyumlu olması gerekir vs. onlarca parametre var Kur’an’daki ayeti meallendirme için.  Bu durum Türkçe'de de böyledir. Türkçe'de "etekleri zil çalmak" diye bir deyim vardır. Bunu başka dile de aynı şekilde çevirirseniz ortada anlamsız bir metin yığını oluşur. Bu deyim başka dile anlamını karşılayacak şekilde çevrilmek zorundadır. Ancak ateistler Kur’an’ı hata bulmak için okumaktalar. Bu yüzden nerede saçma bir meal varsa onu bulup okuyor ve Kur’an’ı öğrendik ve hatalarını bulduk moduna giriyorlar. İddialarının Kur’an’da olmadığını söylediğimizde ise bir anda tefsir uzmanı kesiliyorlar ve “hayır biz meale baktık var” diyorlar. O meali yazanın bir insan olduğunu ve meallerin Kur’an olmadığını anlamak istemiyorlar.

Sonuç olarak hep diyorum İslam’ın erkek tekelinden kurtulması için kadın müfessirlere ve âlimlere ihtiyaç vardır. Erkekler, Kur’an’ın anlamlarını bozarak fantezilerine uygun hale getirmeye çalışmışlar. Bu ayetlerin yanlış anlamlandırılmasına karşın dengeleyici unsur olarak kadınlara büyük bir sorumluluk düşmektedir.

KAYNAKLAR

1.  Sonia CİHANGİR
2.  Mustafa İSLAMOĞLU
3.  Mehmet OKUYAN
4.  Hüseyin KEMAL GÜRGER
5.  Hakkı YILMAZ

 
Görüntülenme 6,429
Yayın 23 Mart 2018
27 Nisan 2018 güncellendi

İlk olarak kandillerin ne olduğunu tanıtarak yazıma başlamak istiyorum.
 

Mevlid Kandili: Peygamberimiz, Hz.Muhammed’in doğduğu gece olduğuna inanılır. Kutlu Doğum haftası buna istinaden ortaya çıkmıştır.
Regaib Kandili: Peygamberimizin annesi Hz. Amine’nin Peygamberimize hamile olduğunu anladığı gecedir.--
Mirac Kandili: Peygamberimizin, bir gece vakti Kudüs’e gidişi oradan da göğün en tepesine çıkarak farklı âlemlere seyahat ettiği gecedir.
Berat Kandili: Kur’an-ı Kerim’in dünya semasına indirildiği, kulların bir senelik hayatlarının gözden geçirildiği, Müslümanların ilahi af ve mağfirete nail olduğu gecedir.
Kadir Gecesi: Kur’an-ı Kerim’in Peygamberimize indirilmeye başladığı gecedir

Şimdi Müslümanların çoğunluğunun inandığı şekliyle kandiller yukarıdaki anlamları karşılar. Peki, Hz. Muhammed Döneminde Kutlanır Mıydı bu geceler? Bunun cevabı da çok açıktır. Ne Hz. Muhammed döneminde ne sahabe döneminde ne de tabiin döneminde kutlanmıştır. Kandiller Peygamberimizden çok sonra İslam’a enjekte edilmiş adetlerdir. Bu geceler anlamını Allah’tan değil toplumdan alırlar. Aslına bakılırsa bu adetlerin kaynağının şu sebepten olduğuna inanıyorum. Bu geceler mantığını nafile ibadet ve bu sayede arınma fikrinden alır. Yani tasavvuf. İslam coğrafyası büyüdükçe Hindistan dinleri akın akın İslam’ın içine züht, ibadet, tasavvuf şeklinde sızmıştır. Bu gecelerin arka planında ise arınma yatar. Bir yıl boyunca günaha meyletmiş toplum bir arınma gecesi düzenleyecek ve günahlarından arınacaktı.

Bu geceleri  sözde İslam devletleri ise destekledi. Çünkü Halkın arınma ihtiyacını gördüler ve bunu kullanmak istediler. Papa gibi günah affeden birileri İslam’da yoktu. Ancak kurnaz bir hamle ile papalık görevini bu gecelere yüklediler. Toplumun günahlarını silecek fikir bulunmuştu. Peki, bu o dönem devletlerinin ne işine yaradı? Elbette halkı nafile ibadetlere, tasavvufa, züht fikrine, sadece diğer dünyaya çalışmaya ikna etmek işlerine gelecekti. Böylece haksızlıklara, zulümlere sessiz kalan işi gücü diğer dünya olan fikri uyuşturulmuş bir toplum oluşacaktı.

Şimdi bu kandillerin gerçek anlamlarını ve tarihi çıkış noktalarını görüp nasıl İslam’a aykırı etkinliklere dönüştüğünü görelim. Mevlid kandili ile başlayalım. Tüm kaynaklar kandillerin ortaya çıkışı hakkında ittifak halinde değildir. Fakat tüm bu uzlaşmaz tarihler birleştirildiğinde kandil gecelerinin peygamberimizden yaklaşık 400-600 yıl sonra ortaya çıktığını biliyoruz. Bu konuda her din adamı ittifak halindedir. İlk olarak Mısır’da şii mezhebinin radikal bir koluna mensup Fatımi devletinde ortaya çıkmıştır. Tarihler 12.yy sonu 13.yy başlarını göstermektedir. Peki, niçin Fatımilerde böyle bir adet ortaya çıktı? Bildiğiniz gibi Mısır her zaman Hristiyan nüfusun yoğun olduğu bir devletti. Bugün bile Hristiyanlığın Kıpti mezhebine mensup Hristiyanlar Mısır’da yoğundur. Şimdilik en mantıklı izahı şu: Hristiyanlar İsa peygamberin doğum gününü yılbaşı olarak kutluyorlardı ve bu durum Fatımi Müslümanlarını derinden etkiledi. Belki de bu noktada o devletteki Müslümanlar Hristiyanları kıskandı. “Nasıl onlar peygamberine doğum günü kutlar da biz bundan beri kalırız“ diye. İşte mevlid kandili denilen gece bu şekilde ortaya çıktığı tahmin ediliyor.

Mevlid kandilinin ilk olarak kutlanış biçiminde olması Kudüs’te olmuştur. Büyük Selçuklu devletinin zayıflamasının ardından. Sünni mezhebinden olan Kürtler Erbil atabeyliğini kurdu. Akabinde Sünni mezhebine bağlı Müslüman Kürtler mevlid geleneğini şii mezhebine ait Müslümanlardan alarak sünni dünyasına taşıdılar. Erbil atabeyliğindeki Müslüman Kürtler mevlid şiiri yazarak bu işi bir adım öteye taşıdılar. Hemen akabinde sünni mezhebinden olan Müslüman Türklere bu gelenek sıçradı. Süleyman Çelebi’nin mevlid şiiri ise bu işi en uç noktaya taşıdı. Artık mevlid dini bir gece olarak İslam’a girmiş, mevlid şiiri ise Kur’an’a paralel bir dini metin olarak kabul görmüştür.

Mevlid veya diğer kandillerin kutlanmasında ne sakınca var?

Yukarıdaki soruyu birçokları soruyor. Elbette ki peygamberimizin doğum gününü kutlamakta bir zarar yok. Sonuçta toplumsal kutlamalar, şenlikler toplumu rahatlatan etkinliklerdir. Ancak ne zaman ki mevlid diye bir şiiri dini bir metin gibi kabul eder, camilerde Kur’an yerine mevlid şiiri okutur, bu kandilleri Allah’ın emriymiş gibi dini bir vecibe kabul ederseniz, bu kutlamayı arınma gecesine dönüştürür ve tüm günahlarınızın bir gecede silineceğine inanırsanız işte sorun başlar. Bu gecelerde nafile ibadetler yapılır ve şu unutulmamalıdır ki hiçbir nafile ibadet farz ibadetler gibi değildir. Allah günlük şu kadar vakit namaz kılın diyorsa ve siz buna riayet etmeyip yılın bir günü Allah’ın istemediği namazı 1000 rekat kılsanız bile bir anlam taşıyacağını sanmıyorum. Çünkü aslolan Allah’ın istediği vakitte istediği gibi ibadet etmektir.

Son olarak Süleyman Çelebi’nin Mevlid şiirinin içeriğinden bir kesit sunayım sizlere:
 

Merhaba, ey âl-i sultan merhaba!
Merhaba, ey kân-i irfan merhaba!

Merhaba, ey sırr-ı furkan merhaba!
Merhaba, ey derde derman merhaba!

Merhaba, ey rahmeten lil-âlemin!
Merhaba, sensin şefial müznibin!

Bütün dertlilerin dermanı sensin,
Cümle âlemlerin sultanı sensin.

Çünkü nurun ruşen etti âlemi,
Gül cemalin gülşen etti âlemi.

Yukarıdaki Mısralar şirk doludur. Kur’an derde dermanın Allah olduğunu söylerken mevlid bunun Hz. Muhammed olduğunu iddia eder. Hatta aşağıdaki mısralar her şeyi daha da açıklar.
 

Gel habibim sana aşık olmuşam
Cümle alem sana bende kılmışam

Yukarıdaki mısralar Kur’an’ı bilen her Müslüman için yüz kızartıcı olmalıdır. Çünkü Şirkin zirvesidir. Allah Hz. Muhammed’e yani kendi kuluna âşık olmuş. Bu ne kadar sapkın bir inanç. İkinci mısra da kabul edilemez. Bende kul demektir. Cümle âlem hepimiz Muhammed peygamberin kulu olarak Allah tarafından tayin edilmişiz. Hâlbuki Allah Kur’an’da Muhammed dâhil herkesin kendi kulu olduğunu söylüyor. Kelimeyi şehadette bile biz Muhammed Allah'ın kuludur deriz. Tıpkı bizim gibi. Kur’an’a hakaret dolu bu şiir dini bir metin gibi camilerimizde okutuluyor. Bu şirk dolu metinlerin camide okutulması ayrı bir fecaattir.

Bazıları Mevlid Kandili’nin gerekçesi olarak peygamber sevgisini gösterirler. Bu açıklama daha vahimdir. Çünkü bu şu demek Hz. Muhammed diğer peygamberlerden üstündür. Halbuki Kur’an peygamberler arasında fark gözetmememizi iki ayette net bir şekilde vurguluyor. Madem peygamber sevgisi var niçin diğer peygamberlerin mevlidi yani doğum günü kutlanmıyor? Kaldı ki hiç kimse Hz. Muhammed’in net doğum gününü de bilmiyor.

Gelelim Regaib Kandiline. Bu kandilin ise hiçbir dayanağı yoktur. Tamamen uydurma bir gece olduğu için ele almaya bile değmez. Aslına bakarsanız bu gecelerin kandil adı altında anılmaya başlama serüveni çok eski değildir. Bu geceler, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim döneminde ilk defa kandiller eşliğinde kutlandığı için kandil geceleri adını alıyor.

Mirac Kandili: Peygamberimizin, bir gece vakti Kudüs’e gidişi oradan da göğün en tepesine çıkarak farklı âlemlere seyahat ettiği gece olduğu iddia ediliyor. Bu da temeli sağlam olmayan bir iddiadır. Peygamberin bir gece kudüse gittiği sonra Allah’ın katına çıktığı olay tamamen rivayetlere dayalı bir mitolojik efsanedir. O zamanlar bilim gelişmemiş, insan aklı bugün ki gibi sorgulayıcı ve kritik edebilen olgunluğa erişmemişti. Bir kere Allah her hangi bir gök katında değildir. Allah’ın bir gök apartmanın en son katında olduğu düşüncesi bilimin gelişmediği o dönemlerin çocuksu kafalarının uydurabildiği bir efsanedir. Bugün bilim bize mekânın big bang ile başladığını Allah’ın bir mekân içine hapsedilemeyeceğini gösterdi. Ama o dönemlerde Olimpos dağının eteklerinde yaşayan Zeus gibi bir Tanrı anlayışı olduğu için ancak böyle bir hikâye ortaya çıktı. Miraç olayı zerdüştlük, Yahudilik ve Hristiyanlıktaki göğe yükseliş motiflerinin İslam'a uyarlanmasından başka bir şey değildir.
 
Berat Kandili: Kur’an-ı Kerim’in dünya semasına indirildiği, kulların bir senelik hayatlarının gözden geçirildiği, Müslümanların ilahi af ve mağfirete nail olduğu gece olduğu iddiasındadır. Bu Kandil de hiçbir anlamı olmayan Kur’an ile çelişen bir iddiası vardır. “kulların bir senelik hayatlarının gözden geçirildiği” ifadesi son derece önemlidir. Allah’ın bir nüfus müdürü gibi tahayyül etmenin sonucudur hatta belki bir muhasebeci. Bu saçma iddia da 1000 yıl önceki toplumda yaşayan insanlar için normaldir. Sonuçta Allah’ın kudretini pek anlayacak bilgileri yoktu. Bilim bugün ki kadar gelişmemişti. Allah’ın senelik kayıt tutan ve kime neler olacağını planladığı bir Devlet Planlama Teşkilatı olarak düşünmeleri çocuksu olsa bile o dönem için normal karşılıyorum. Çünkü o gün ki insanlar da bugün ki insanlar gibi Kur’an okumuyor bu yüzden de içeriğinden haberdar olamıyordu. Kur’an’ın Allah’ını öğrenme fırsatları olamadı. İlahi af ve mağfiret bir geceye sığdırılamaz. Allah işlerini bir geceye sıkıştıran tembel öğrenci değildir. Kaldı ki zamanın Allah için bir önemi yoktur. Zaman bu evren içinde geçerli bir olgudur. Allah için gece ve gündüz diye bir tabir olamaz.

Kadir Gecesi: Kur’an-ı Kerim’in Peygamberimize indirilmeye başlandığı gecedir. İşte tek doğru iddia ancak yanlış çıkarımlar. Gerçekten de bu gece Kur’an’da geçer. Kur’an kadir gecesi denilen gece inmiştir. Ancak Kur’an bu gecenin tarihini vermez. Çünkü aslında bu gece Kur’an’da soyut anlamlıdır. Kadir gecesi peygamberin aydınlandığı gecedir. Biz ne zaman Kur’an ile aydınlanırsak bizim kadir gecemiz odur. Mustafa İslamoğlu’nun güzel bir sözü var: “Kur’an’ın size indiği gece kadir gecesidir” gerçekten de olayın özü budur.Her insanın Kadir Gecesi farklıdır. Fiziki anlamda bir geceden bahsetmez Kur’an. "Nereden biliyorsun soyut olduğunu" diyenlere de biraz daha açıklayalım. Bu noktada aklımızı kullanmamız yeterlidir. Türkiye’de Kadir gecesi şu gecedir deniliyor ve tarih veriliyor ancak Amerika’da aynı vakit gündüzdür. Japonya’da ise sabahtır vs. gibi örnekler çoğaltılabilir. Yani tüm dünyada aynı anda gece yok ki. Ancak bunun fiziki bir gece olduğunu iddia edip kutlama yaptıkları zaman Amerika’dan haberleri yoktu Müslümanların. Ya da Asya’nın kuzeyinden. Kur’an’ın evrensel olduğunu iddia ediyor ama çıkardıkları dini icatlar yüzünden Kur’an’ın evrenselliği sekteye uğruyordu. Dine yapılan bu zamlar yüzünden İslam Allah’ın dini profilinden uzaklaştıkça uzaklaştı. Çünkü Allah’ın Amerika kıtasından haberi vardı ve aynı anda her yerde gece olmadığını bildiği halde bir tarih verip bu geceyi kutlayın demezdi. Demedi de. Taki Müslümanlar Allah’ın dinine müdahale edinceye kadar.

Ayrıca düşünsenize Hicri takvime göre bugün ki Cuma gününün aynısına denk gelmek için 330 yıl geçmeli. Eğer kadir gecesi fiziki bir gece ise aynı gece 330 yılda bir gelir. Müslümanlar neye istinaden her yıl Kadir gecesini kutluyor? Elbette bunlara da anlamı boş açıklamaları vardır. Yok bu bir sembol falan vs. Eee madem sembol sen de fiziki bir gecenin kast edilmediğinin farkındasın niçin İslam’ı her geceye ve güne yaymak varken onu sınırlı gecelere mahkum ediyorsun?

Kandiller Kur’an’ı ve İslam’ı tüm yılın birkaç gecesine hapsetmekten başka bir anlamı yoktur. Tek karlı çıkanı ise GSM şirketleridir. Dinde arınma gecesi peyda etmenin anlamı yoktur. Hesap Günü tüm hesaplar görülecek af varsa orada ilan edilecek. Kur’an’ı tüm gecelerinize indirin aksi halde Kur’an’ı yılda bir iki kutsal gece ilan edip o gecelere mahkûm etmeniz Kur’an’ı diğer gecelerden uzaklaştırmanın sinsi bir yoludur.
 
Görüntülenme 1,613
Yayın 23 Temmuz 2018

Bu soruya günümüz Müslüman dünyası Halife Ebubekir bazıları Osman diyecektir. Ancak bu bir yalandır. Kuran’ı toplayarak Kitap haline getiren ebetteki Muhammed peygamberdir. Buna delillerimi aşağıda sıralayacağım ancak öncelikle Muhammed peygamber okuma yazma bilmiyordu iftirasına cevap verelim.-- Daha önceki yazılarımda Muhammed peygamberin okuma yazma bildiğine dair delillerimi sunmuştum. Dileyen şu linkten o yazıma ulaşabilir: Hz. Muhammed Okuma Yazma Biliyor Muydu? Fakat bu konuya ek olarak bir iki delil de bu yazımda yazacağım.
 
بسم الله
اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

Yukarıda gördüğünüz arapça cümlenin ilki besmelede yer alan bismillah kelimesidir. Kırmızı olarak işaretlediğim bölüm ise bismi kelimesidir. İkinci cümle ise Alak suresi birinci ayettir Anlamı "yaratan rabbinin adıyla oku!" Burada da kırmızı ile işaretlediğim bölüm yukarıdaki kelimeyle aynı yani bismi. Şimdi iki bismi arasında fark var. İkisi de aynı anlamda kullanılmış. Anlamı “ismi ile” ancak yazılışları farklı. Eğer Muhammed peygamber okuma yazma bilmeseydi. Bu ayetteki bismi kelimesinin farklı yazılacağını nasıl vahiy kâtiplerine izah edecekti? Ya da farklı yazılması gerektiğini bile bilebilecek miydi? Ben vahiy kâtipleri dedikleri 42 kişinin de safsata olduğunu düşünüyorum. Sadece Sünni ve Şiilerin iddialarına göre Kur’an’ı Muhammed peygamber okuma yazma bilmediği için 42 kişilik bir vahiy kâtibi grubuna yazdırıyordu. Ancak bu iddia doğruysa okuma yazma bilmeyen Muhammed nasıl olur da bu ayetteki bismi kelimesinin farklı yazılması gerektiğini vahiy kâtiplerine anlatabildi?

Görüldüğü gibi Muhammed peygamberin okuma yazma bilmediği iddiası Sünni ve Şiilerin iddiasıdır ve yalan olduğu açıktır. Kur’an’ı bizzat Muhammed peygamber yazdı. Eğer vahiy kâtipleri denen grup gerçekten varsa bu grup sadece Muhammed peygamberin nüshasını birebir bakarak çoğaltmak ve Kur’an’ın kitap olarak birçok hanede bulunmasına katkı sağlamış olmalıdırlar. Gerisi mitolojiden öteye geçmez.

Muhammed peygamberin okuma yazma bildiğine ikinci kanıtım da yine Sünni ve Şiilerin Muhammed peygamber tüccardı, ticaret ile uğraşırdı iddialarıdır. Mademki siyer denilen kitap Muhammed peygamberin tüccar olduğunu söylüyor. O halde bu peygamber okuma yazma biliyor demekle aynı şey değil mi? Neden mi? Çünkü Muhammed peygamber döneminde rakamlar Arapça harflerden (ebced sistemi) oluşuyordu. Arapça her harf aynı zaman da bir rakama karşılık geliyordu. Ve Muhammed peygamberin ticarette hiç olmazsa muhasebe işiyle uğraşmış olması gerektiğinden onun okuma yazma bildiği sonucuna ulaşırız. İşte aşağıdaki tabloda hangi arapça harf hangi rakama denk geliyor inceleyin.
 

Ebced: Elif : 1, Ba : 2, Cim:3, Dal:4 Hevvez: He : 5, Vav : 6, Ze : 7 Hutti: Ha : 8, Tı : 9, Ya : 10 Kelemen: Kef : 20, Lam : 30, Mim : 40, Nun : 50 Se'fes: Sin : 60, Âyn : 70, Fe : 80, Sad : 90 Karaset: Kaf : 100, Rı : 200, Şın : 300 Te : 400 Sehaz: Se 500, Hı: 600, Zel : 700, Dazığ: Dad : 800, Zı : 900, Ğaym 1000.

 

Peki, Kur’an’ı Kim Kitap Haline Getirdi?

Ne yazık ki kendi dinimiz olan İslam’ın biricik kaynağı olan Kur’an’ı okumuyoruz. Kur’an’da defaatle ayetlerde bu kitap ibaresi geçiyor. Yani dünyanın en güvenilir siyer kitabı olan Kur’an daha nüzul sürecinde kitap haline geldiğini bize ayetlerde bildirir. Kur’an’ın Muhammed peygamberin vefatından sonra kitap haline getirildiği ve Muaviye’nin de Kur’an’ın orijinal metinlerini yaktığı iddiası Sünni ve Şiilerin bu dine yaptıkları en büyük iftiradır. İşte Kur’an’ın bu iftirayı önceden görüp bize gerçeği bildirdiği ayetler:
 

Elif-Lam-Ra! Öyle bir kitaptır ki (bu), her hükmünde tam isabet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından, ayetleri şüpheden arındırılmış ve hayatta karşılığı olan doğru hükümlerle sabitlenmiş, dahası çok boyutlu ve anlaşılır kılınmıştır (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ - HÛD 1)

Görüldüğü gibi yukarıdaki ayette Allah Kur’an’ın bir kitap olduğundan bahsediyor ve Muhammed peygamber hala hayattadır. Ayrıca Müzemmil suresi 4. ayette Allah Muhammed peygambere “Kur’an’ı belli bir düzene koy” diyor. Arapçası “ev zid `aleyhi verattili-lkur'âne tertîlâ.”  Kur’an’ı kitap haline getirirken bile belli bir düzene sokup o şekilde okuması isteniyor. Eğer Mezhepçilerin iddia ettiği gibi bazı ayetler kemik parçalarına bazıları uyduruk yapraklara yazıldıysa belli bir düzenle Kur’an nasıl okunacak?
 

Satır satır yazılmış kitaba (2) ki açılıp yayılmış ince deri üzerine yazılmış (3) (TÛR 2,3)
O (Kur’an), şerefli-üstün sahifelerde (ABESE 13)

Yukarıda gördüğünüz ayetlerde Kur’an’ın satır satır yazıldığından yani kitaplaştırıldığından bir sonraki ayette ne tür bir kitaba kaydedildiğinden Tur suresinde bahsediliyor. Ayrıca Abese 13’te ise Kur’an’ın sahifeler içinde olduğundan bahsedilmiş. Allah Kur’an’ı tarif ederken bir kitap olarak belirityor. Kemiklerden yapraklardan bahsetmiyor.
 
Tüm bunlara ilaveten İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nde bilimsel bir metot olan karbon testine göre 568-645 arası yazılmış bir Kur’an’da mevcut.  Karbon testi tam nokta tarihi vermediği için alt ve üst sınırı veriyoruz. Bu bilgiyi de Muhammed 568’de henüz doğmamıştı ki diyecek olan karbon testinin ne olduğunu bilmeyen arkadaşlarımız için verdim. Bilim Muhammed döneminde Kur’an kitap haline geldi diyor, Kur’an’da aynı söylemde ama ne yazık ki Sünniler ve Şiiler mitolojinin peşinde. Hangi mezhep hangi Halifeyi seviyorsa Kur’an’ı ilk o topladı demek için tarihi bir yalana ortak oluyor.
 
Görüntülenme 2,392
Yayın 05 Ağustos 2017
27 Haziran 2018 güncellendi

Bazı insanlar kendi dillerinde salat etmeyi ve Kur'an okumayı istiyor.  Allah insanların kendi dillerinde ibadet etmelerini yasaklamaz. Bu seçim insanlara bırakılmıştır. Ben ibadetleri herkesin kendi dilinde yapmasını doğru buluyorum. Çünkü bunu yasaklayan bir ayet yok. Ancak cemaatle toplu salatı ikame (namaz) edeceğimiz zaman ortak bir dilin bulunması gerekir. Bu dil de Kur'an'ın indiği dil neden olmasın? Nasıl şu anda bilimin ortak dili ingilizce ise dinimizin de ortak bir dili olması kadar tabii ne olabilir. Yani şunu demek istiyorum bir insan kişisel olarak namaz kılıyorsa istediği dilde bunu yapabilir.-- Ancak cemaatle kılınan namaz için aynı dile ihtiyacımız olduğu aşikar. Bunun için de Arapça gayet uygun. Peki niçin Arapça? Bunun sebebi de açık: Kur'an Arapçadır. Hiçbir meal ise Kur'an değildir. Şöyle anlatayım: Namazda Kur'an ayeti okumak zorunda değiliz. Çünkü Namaz sırasında ne okunacağını Kur'an bildirmiyor. Ancak ben "Salat" dediğimiz ve bir anlamı da dua olan bu ibadet için en güzel duanın yine Kur'an ayeti olacağı görüşünü savunuyorum. Meallerin hiçbiri Kur'an olmadığından - çünkü meal o yazarın Kur'an'dan anladığıdır- orjinal dilinde okumak çok yerinde olacaktır.

Kısacası vahyin dili Arapçadır, Kur'an'ı kendi dilinizde okumanız ise büyük bir yanlışa sebep olabilir. Örnek vereyim: Nisa 34 ayetinde Allah bir kadınla  problem yaşayan erkeğe eşinden ayrıl tarzında bir öneride bulunuyor. Ancak Meallerin çoğu eşini döv! şeklinde çevirmiştir. Siz kalkıp eşini döv diyerek namazda okursanız bu büyük bir hatadır. Fakat orjinal diliyle okursanız. Allah neyi kast ederek o cümleyi kurmuşsa bizde o amaçtan saptırmadan direk aynı cümleyi kurmuş olacağız. Böylelikle Kur'an'ın iddia etmediği bir şeyi Kur'an'a söyletmekten kendimizi sakındıracağımız gibi dünyada yaşayan milyarlarca :Müslüman arasında fark oluşmasını da engellemiş olacağız. Düşünsenize ingilterede bulunan bir müslüman kendi anladığı şekilde okuyor siz kendi anladığınız şekilde, çindeki kendi anladığı şekilde bu işin sonu yok. Müslümanların parçalanmaya değil birleşmeye ihtiyacı var. Bu yüzden toplu namazlarda veya Kur'an'dan ayetler okumak istediğiimiz namazlarda Arapçaya mecbur olduğumuz bir gerçek. Ha siz ben namaz sırasında ayet okumuyorum derseniz istediğiniz dilde ibadetinizi yapabilirsiniz. Allah bu konuda doğru yöntemi bize bırakıyor.

Dilde evrenselliğe ihtiyacımız var. Hz. Muhammed'in vefatından sonra İslamiyet hızla yayılmaya başladığında Arapça sadece dinimizin dili olarak yayılmıyordu. Arapça aynı zamanda bilimin de dili olmaya başlamıştı. Her dilden bilimin kitapları Arapçaya çevriliyordu. Dünya bir eşik atlamıştı. Tüm dünyadaki âlimlerin ortak dil olarak Arapçayı benimsemesi ve bilimin dili olmaya başlaması sayesinde dünyadaki bilim insanları birbirinden haberdar oluyor ve bu bilimin gelişme hızına büyük bir ivme kazandırıyordu. O günlere kadar dünyadaki bilim insanları pek birbirinden haberdar olmuyordu. Bunun sonucunda bilimsel birikimler yavaş ilerliyor, Amerika'yı keşfettiğini sanan birçok bilim insanı aslında Amerika'nın kendilerinden önce de keşfedildiğini çok geç öğreniyor ve bir ömür zaten keşfedilmiş icatlara harcanarak heba oluyordu. İnsanlık, evrensel bir dilin gücünü ilk defa Müslümanların Arapçayı evrensel dil olarak kabul etmesiyle tattı. Homo sapiens dünyadaki bilgiyi bir sepette toplayıp hızlıca ilerlemeyi keşfetmişti. Daha sonra Araplar İslamiyet'i yaymak için çıktıkları yolda İslamiyet'i kaybettiler. Bu kayıp onları rehbersiz bıraktı. Çölde kapana kısılmış biri gibi erimeye başladılar. Çok geçmeden güç dengesi Doğu'dan Batı'ya kaydı. Evrensel dilin gücü keşfedilmişti ve artık geri dönüş yoktu. Ancak dilin gücü kadar güçlünün dili de önemliydi. İktidar Batı'nın omuzlarındaydı. Evrensel dil ve bilimin dili Latince oldu. Ama bu emanet onlardan da alındı. Zira orta çağın galibi İngiltere Krallığı olunca evrensel dil İngilizce oldu.

Yukarıda anlattıklarım dil ırkçısı olmamdan kaynaklanmıyor. Evrensel dillere karşı değilim. Maalesef güçlünün dili evrensel oluyor. İnsanlığın ilerlemesi için evrensel dillere muhtacız. Bu şekilde dünyanın dört bir yanından gelen bilgileri bir kasede toplayıp biriktirdiğimiz bilgilerle daha da ileri gidebiliyoruz. Vahyin dili güçlüler tarafından değil Allah tarafından seçildi: Arapça. Bilimin dili ise İngilizce. Elimizden geldiğince ikisini de bilmeye mecburuz. Arapçayı Allah'ın rehberliği olan Kur'an'ı anlamak için öğrenmeliyiz. Allah'ın evren yasalarını bilmek ve onu lehimize kullanmak için ise bilim dili olan İngilizceyi bilmek zorundayız. Artık konuya giriş yapabilirim.

Kendi dilimizde ibadet edemez miyiz?

Edebiliriz. Ancak bu Kur'an ayeti okumazsanız mümkün olur. Kur'an ayetleri başka dilde okunması yukarıda açıkladığım gibi yanlış meallerle dolu olduğundan büyük bir hataya sebep olabilir. Ayrıca toplu namazlarda dünya üzerindeki Müslümanlar üzerinde olumsuz sosyolojik etkiler bırakır.  Kişisel namazınızda istediğiniz dilde namaz kılabilirsiniz. Tanrı'nın rehberliğini ararken ortak ibadetlerde ortak bir lisana sarılmazsak hepimiz farklı taraflara savruluruz. Ortak namazlarda veyahut kişisel namazınızda  kendi dilinizde Kur'an ayeti okumak istiyorsanız  şu sakıncaları oluşur:

1.  Din diye bize kendi inançlarını dayatan hocaların kucağına düşeriz. Kur'an'ı bilmediğimiz için hangi meal ne derece isabetli bunu göremeyiz. Ayrıca şöyle bir ilke de var. Hiçbir meal Kur'an değildir. Onu çeviren bir insandır ve kendi bilgisini ve yorumunu soymadan Kur'an'ı çeviremiyor. Mealler, onu çevirenlerin Kur'an'dan anladığıdır.

2.  İslam evrenselliğini kaybeder. Düşünün ben İngiltere'de bir camiye gittiğimde imam İngilizce konuşacak, İngilizce namaz kıldıracak. Çin'de bir camiye gittiğimde ise Çince namaz kılınacak. Bu Müslümanları birbirinden sosyolojik açıdan koparacaktır. Yani Müslümanlar arası bağı zayıflatacaktır. Ortak bir inanç ile bağlı olduğumuz hissine zarar verecektir. Benim başka ülkedeki ibadetlerim sorunlu olacaktır. Ama şimdi Japonya'ya gittiğimde Arapça ezan duyacağım. Camiye gittiğimde imam Arapça namaz kıldıracak. Bu Japonyalı Müslümanlar ile benim aramda ortak bir değer ve bağ oluşturacaktır. Onu din kardeşim olarak görecek, kendimi bir nebze olsun ülkemdeki insanların yanında gibi hissedeceğim. Allah'a giden ortak lisan gönüllerimizi bir bağ ile bağlayacaktır.

3.  Bir başka sorunda mealler Kur'an değildir. Bu yüzden namaz esnasında kendi dilinizde okuduğunuz ayetlerin yanlış olma ihtimali büyüktür. Bu da Kur'an'ı değiştirmek olur ki kesinlikle bir Müslüman'ın kaçınması gereken bir kusurdur. Unutmayın bugün Türkiye'de bile onlarca meal vardır. Peki hangisi gerçek Kur'an? Hangi meale göre namaz kılacaksınız? Ayrıca o meallerin yüzde yüz doğru çevrilmediğini de biliyorsunuz. Aksi halde tek meal olurdu. Âlimlerimiz birbirinin meallerini kabul etmiyor. Çünkü her âlim başkasının yanlış çevirdiği ayetlere şahit oluyor. Bu da kendisini meal yazmaya itiyor. Şu halde sen namaz esnasında Kur'an okumuş olmayacaksın Kur'an'ı çeviren insanın anladığını okuyacaksın. Bu büyük bir sıkıntı değil midir?

Bu noktada Dr. Zakir Naik'in anlattığı güzel bir örnek nakledeyim. Birçok Urduca Kur'an mealinde Lokman suresi 34. ayet şu şekilde çevriliyor: "Allah haricinde hiç kimse anne rahmindeki çocuğun cinsiyetini bilemez." Ancak Lokman 34 ile yukarıdaki çevirinin alakası bile yoktur. Kur'an'ı Urducaya çevirenler kendi yorumlarını işin içine katıp çevirmişlerdir. Düşünsenize sürekli bu hatalı hatta iftiralı sözleri Allah söylemiş gibi her gün namazda tekrarlayacaksınız bu doğru olur mu? Bir doktorun aklına ultrason gelir ve bu ayetin saçmaladığını söyleyerek İslam'ı reddedebilir. Halbuki Lokman 34'te anlatılan şu:"rahimlerde yer tutanı O(Allah) bilir; oysa ki hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez." İşte bu yüzden ibadetlerinizde Kur'an ayeti okuyacaksak vahyin dili olan Arapçaya ihtiyacımız var. Kur'an çevirileri mutlak Allah'ın sözü olarak kabul edilemez. Ancak hep tekrarladığım gibi ibadet edereken Kur'an ayeti okumayacaksanız sorun yok. İstediğiniz dili kullanın.

4. Bir başka sorun da Müslüman dünyasında ibadetlerde hangi diller kullanılmalı bu tartışma konusu olacaktır . Sonra bunu aşsak bile her ülke hangi mealleri kabul ederek namaz kılacak tartışması çıkacak. Daha sonra ben o meali takip eden imamın arkasında namaz kılmam fitnesi boy gösterecek. Zaten bugün paramparça olan Müslüman dünyası daha da parçalanacak. Yeni mezhepler, yeni fırkalar çıkacak. Birbirlerini küfürde olmakla ve imansızlıkla suçlayacak kitleler zuhur edecek sanki yeterince yokmuş gibi.


 
Görüntülenme 13,166
Yayın 21 Aralık 2017
20 Haziran 2018 güncellendi

Bir kere şunu kabul etmeliyiz ki Kur’an’ın cinselliğe bakışı  Müslümanın cinselliğe bakışından çok çok farklıdır. İnsanoğlunun çoğu örfünü özümsediğim söylenemez. Cinsellik konusunu “ayıp”, “günah”, “utanma”, “çekinme” vb. kavram ve duyularla tanımlarken hiç kimsenin görmediği zamanlarda Allah’ın da kendisini görmediğini sandığı o zamanlarda asıl ayıpları kendisi yapar. İnsanoğlu böyle bir varlık. Biz bu konuyu normalleştirmediğimiz sürece hep ergen bir toplum olarak kalacağız. Allah’ın “ayıp”ı ile bizim “ayıp” dediğimiz şeyler aynı şeyler olmadığı için bugün İslam coğrafyasında binlerce sıkıntı hâsıl olduğunu üzülerek görüyoruz. --İslam’da seks bir tabu değildir. Hiçbir zaman olmadı. İslam aileyi kutsal görür. Aile kurumunu korumak için de zinayı yasaklamıştır. Zinanın yasaklanması erkek ve kadını evliliğe teşvik eder. Daha doğrusu mecbur bırakır. Bu iyi olandır. Aile kavramının bozulduğu toplumlarda çok da sağlıklı bireyler yetişemediği acı tecrübelerle ortaya çıkmıştır. Şu halde din adamlarının dediği gibi zina şeytan işidir yok bilmem ne vs. saçma sapan açıklamaların ne bugüne bir sunumu vardır ne de yarına. Her işi şeytanın üzerine yıkıp niçin zina etmemeliyizi yeni nesile anlatamazsak yeni nesil doyacağı bir cevabı almazsa zina kaçınılmaz olacaktır. Halbuki “şeytan işi” adlı saçma soyut ve mantığı olmayan açıklamalardan artık vazgeçmeliyiz.

Niçin Evlilik Bağı Kurulmaksızın Seks Yapmayı İslam Yasaklar?

Çünkü evlilik dışı cinsel ilişki aile kurumunu yıkar. Bu da topluma zarar verir. Mutlu bir ailede yetişen bir birey ile mutsuz ya da paramparça bir ailede yetişen çocuk aynı seviyede sağlıklı olamadığını insanoğlu acı tecrübelerle öğrendi ve öğrenmeye de devam ediyor. Zina yasak olmazsa çoğu erkek ve kadın için evliliğin bir önemi kalmayacaktır. Batı, önümüzde duran en büyük deneydir. Erkek ya da kadın bu noktada eşinden başkasıyla olamayacağının farkına varması eşler arası bağı da artıracaktır.

Mastürbasyon İslam’da Yasaklanmış Mıdır?

Şimdi bu noktada şu soru sorulmalı: İslam’ın kaynağı nedir? Eğer cevap olarak Kur’an diyorsanız mastürbasyon kur’an’da yasaklanmamıştır, ayıplanmamıştır, haram kabul edilmemiştir. Allah’ın ayıp demediğine ben ayıptır demeyeceğim. Benim ayıbım Allah’ın ayıp dediğiyle paralel olmak zorundadır. Eğer İslam’ın kaynakları arasına hadisleri ve din adamlarının görüşlerini de alırsanız cehenneme gittiniz demektir. Çünkü bu yazıyı okuyup “ne demek İslam yasaklamamıştır” diyenleriniz bile hayatınızın bir köşesinde bu köprüden geçmiş olmalıdır. İstisna olanlarınız hariç tabi ki. Müslümanların kafası bin yıldır karışık. Çünkü Kur’an’ın yasaklamadığını din adamları yasaklıyor ve kimse de kalkıp "ey din adamı bu görüşüne Kur’an’dan delil getir" deme gayretini göstermiyor. Din adamlarını rab edindiğinin farkında değil bu ümmet. Çünkü yalnızca Rab yasak koyar. Bazıları Allah her şeyi Kur’an’da yazsaydı 100 cilt göndermesi gerekirdi o yüzden yazmadı diyerek son derece gülünç bir savunma yapacaktır. Ancak o tiplere şu soruyu soruyorum. Oruçluyken akşamları eşlerin cinsel ilişki yapabilmelerine değinen Allah bu işe gelince mi unuttu. Ya da sizin ifadenizle Allah şöyle mi düşündü: “Off yeter yaa çok oldu. Gerisini elçim Muhammed halleder” Bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu size göstermek için iddianızı somutlaştırdığım absürt bir cümle kurmak zorunda kaldım. Şu halde Kur’an yasaklamadığına göre "Allah bu konuda bir sıkıntı görmedi" sonucuna ulaşmamız çok da zor değil.

Mastürbasyon dinin konusu değildir, tıbbın konusudur. Bu konuda bilimsel verilere bakmak, uzmanların kanıtlarını incelemek gerek. Bazı doktorlardan mastürbasyonun doğal olduğunu ancak sık sık bu işe odaklanmanın bireyin gelişimini olumsuz etkilediğini belirtmektedir. Şu halde doktorların tavsiyelerine sağlımız açısından kulak vermek en doğru ve hakiki yol olacaktır. İnsanlara mastürbasyon yapmaması gerektiği gibi bir baskıyı uygularsanız, sahte hadisleri önüne bırakıp cehenneme gideceğini söylerseniz bu sadece onun psikolojisini bozacaktır. Çünkü bu noktada iradesini kaybeden her erkek ve kadın siz böyle söyleseniz de yapacak söylemeseniz de. Ancak söylerseniz bunu suçluluk ve Allah’a terbiyesizlik olarak algılayacağından psikolojik bir tramva o bireyi her yaptığında bekliyor olacak. İşte bu suçluluk duygusu ileriki yıllarda seks günahtır mantığına dönüşecek ve artık çoğu dindar için bu psikolojik cinsel bozukluk olarak ortaya çıkacaktır. Ayrıca evlilerin eşlerini bırakıp mastürbasyon yapmaları da onların bu noktada hasta olduklarını gösterir ve bir uzmandan yardım almaları gerekir.

Çoğu dindar kadının seks deninince şeytan görmüş gibi ürkmesini buna bağlıyorum. Ayrıca mastürbasyon yapılmamalı baskısı bireylerde görülme korkusu yarattığından bu işi oldu bittiye getirmeye çalışan erkeklerde ileriki yıllarda "erken boşalma" dediğimiz ve kadın için son derece kötü sonuç doğuran bir hastalığı da hortlatacaktır. Allah bunu Kur’an’da yasaklamadığına göre bir bildiği var deyip Allah’a güvenin. Allah yasak bırakmayı unuttu deyip size yasak “koyacak” din adamları aramayın. Yine de karar sizin. Mastürbasyonun yasaklanmasının bireylerde oluşturduğu olumsuz etki ortadadır. Bunun yerine çocuklarınıza sağlıklı bir eğitim verip özellikle ergenliği sağlıklı bir birey olarak atlatmalarına yardımcı olun. Mastürbasyonu yasaklayacağınıza bunun sık sık yapılmaması gerektiğine dair doktor tavsiyeleri izletilmeli ve bireyin hayatının merkezine "seks" kavramını bırakmaması gerektiği öğretilmelidir. Böylelikle çocuk hem doğasıyla savaşmayacak hem de kişisel gelişimine zarar verecek kadar cinselliğe odaklanmaması gerektiğini bilecek.

Kur’an’da cinsel ilişki ile ilgili yasaklar nelerdir?

Kur’an’ın yani Allah’ın bizden bu konuda da beklentileri vardır. Allah yasak bırakmaktan zevk aldığı için yasak bırakmaz. Bizim her açıdan sağlıklı bir yaşam sürmemiz için bunu yapar. Bizim için bırakır kısacası.

Oruç tutan eşler cinsel ilişkiye girebilir mi?

 

“Oruç günlerinizin gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir: Onlar sizin elbiseleriniz, siz de onların elbiselerisiniz. Sizin kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü; İşte bu yüzden size affıyla muamele etti ve zorluğu üzerinizden kaldırdı: Şimdi artık onlara yaklaşın ve Allah’ın size meşru kıldığından yararlanın!” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – BAKARA 187)

Evet, yukarıdaki ayette oruç olduğumuz günlerde iftardan önce cinsel ilişkiye girilmemesi gerektiği vurgulanır. Ancak burada dikkat edilecek nokta iftardan sonra da Müslümanların cinsel ilişkiye girmemelerini Allah, “Sizin kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü” diyerek reddetmiştir. Bu yasak Kur’an’da yok. Buradan anladığımız ya Müslümanlar bu ayetten önce arap kültüründen dolayı geceleri de ilişkiye girmiyorlardı ya da dönemin oruç tutan Yahudilerinden bu uygulamayı gördüler ve iftardan sonra cinsel ilişkinin Allah’ın ayıplayacağını sandılar. Kendi doğalarıyla yaptıkları bu savaşı Allah yukarıda “kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü” diyerek Müslümanlar kendilerine bir haram icat etmeden bunun önüne geçti. Bu ayet yasak bırakmak için değil bir yasağı kaldırmak için indiği açıktır. “Allah’ın size meşru kıldığından yararlanın!” bu cümle zaten Müslüman’ın cinsel hayata bakış açısının ne olması gerektiğini açıkça ifade eder zaten. Eşler arası haz (seks) meşrudur. Bu meşru haktan yararlanmalıdır. Gayrimeşru olan, evlilik bağı kurulmadan yapılan cinsel ilişkidir. Seks kötü değildir, zina kötüdür.

“Onlar sizin elbiseleriniz, siz de onların elbiselerisiniz” cümlesini önemsiyorum. Bu ifadenin çok güzel bir mecaz olduğunu ifade etmeme gerek yok sanırım. Giysi giyilir. Erkeğin kadını, kadının erkeği giymesi olayı çok harika bir anlatım oluşturuyor. İkinci önemli nokta ise elbise insanı güzelleştirdiği için güzeldir. Şu halde kadın erkeği, erkek kadını güzelleştirir. Bu cümle bile dindar kadın ve erkeğin cinselliğe bakışını yasaklardan daha çok birbirini özgürce mutlu etmeye yönelik olduğunu vurgulamaya yeter de artar bile.

Hayızlı Kadın ile Cinsel İlişki Mümkün mü?

 

“Sana kadınları ay hali hakkında soruyorlar. De ki: ‘O sıkıntı verici bir rahatsızlıktır: Ay hali sırasında kadınları (rahat) bırakın ve onlar temizleninceye kadar (cinsel) ilişkiye girmeyin! Temizlendikleri zaman, Allah’ın size emrettiği gibi yaklaşın!’” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – BAKARA 222)

Bu ayetle Allah kadınlara adet döneminde bu tür tekliflerle gidilmesini yasaklar. Kadının bu dönemde sıkıntı çektiğini haz peşinde koşacak ya da erkeğin hazlarının peşinde koşacak bir halde olmadığını belirtir. Ve erkeğin bu konuda eşini korumacı ve ona karşı anlayışlı bir tavır sergilemesi istenmektedir. Bazılarınız eşimiz sıkıntılı bir süreç geçirmiyor diyebilir. Hakikaten bazı kadınların adet dönemi kolay ve hafif geçer. Yani her kadın sıkıntı çekmez. Allah bir konuda tavsiyede bulunduysa muhakkak vardır bir bildiği deyip tıbben konuyu biraz inceledim. Kadın hayızlı iken cinsel ilişkiye girmenin büyük problemleri olmadığını ifade eden doktor beyanlarıyla karşılaştım. Ancak adet döneminde kadın cinsel organının mikroplara karşı savunmasız olduğu bilgisine rastladım. Yani kadına her halükarda zarar verme riski var. Şu halde Kur’an ile bilimin yine paralel bir noktada gittiğini görüyoruz. Şu halde Allah’ın bu tavsiyesine uymak gerek.

Yukarıdaki ayette “Allah’ın size emrettiği gibi yaklaşın!” gibi bir ifade var. Peki, Allah bize nasıl emretmiş? Resimli bir cinsel ilişki kılavuzu Kur’an’da olmadığı açık. Bu ayete cevabı yukarıdaki bakara 187 ve 222 verdiği gibi bakara 223 de veriyor. Bakara 187 de iftardan sonra yaklaşabilme emrini verdi. Bakara 222 de ise hayızlı iken yaklaşmama emri verdi. Bakara 223 de ise Allah bu konuyu biraz daha mecaz bir anlatımla ifade etme gereği duyuyor. Ayeti verdikten sonra niçin mecaz kullanıldığına dair görüşümü sunacağım.
 

“Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır; tarlanıza nereden ,nasıl ve ne zaman isterseniz öyle varın! Fakat önce kendi canlarınız için bir hazırlık yapın! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve unutmayın ki, mutlaka O’na kavuşacaksınız! Artık sen de mü’minleri müjdele!” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – BAKARA 223)

Allah “Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır;” diyerek müthiş bir mecaz ifadeye imza atıyor. Peki niçin bu konuda mecazı kullanıyor da direk cinsel ilişki şeklini tarif etmiyor. Çünkü Kur’an’ın amacı eşlerin ne yapacağına karışmak değil, eşlerin sağlıklı ve her iki tarafında mutlu olduğu bir seks hayatı oluşturmaktır. Kur’an evrenseldir. Şu halde Allah, cinselliği de keskin sınırlara kurban edip Kur’an’ın her devre her topluma, her bireye hitap edemeyecek bir forma girmesini istemiyor. Kur’an’da bir ayet Müslümanlarca tartışıldıysa bu o ayetin anlaşılmadığını gösterir. Ayrıca Kur’an’ın her çağa bir sunumu olduğu mantığını kavrayamamakta sebeplerinden biridir. Kur’an her çağa farklı hitap etmek istediği yerlerde mecaz kullanır. Ancak Müslümanlar illaki keskin ve mutlak anlam aramakta ve Kur’an’ı bir kaba sığdırmaya çalışmakla o kadar meşguller ki Kur’an’ın bu mucizevi yapısını göremiyorlar. Bakara 223, 500 yıl önce farklı anlaşılmış olabilir ama bugüne farklı bir sunumu var. Yarına da bambaşka bir sunumu olacak. Çünkü allah tarla ile ne demek istedi sorusu her çağda farklı bir cevap bulacak ve Kur’an o çağa da hitap etmiş olacak. Şimdi ayeti irdeleyelim. Kendi görüşümü size sunmak istiyorum.

“Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır;” ayetini birçok meal yazarı yanlış çevirerek “kadınlar sizin tarlanızdır” diyerek çeviriyorlar. Bu büyük bir hatadır. Hatalı bir mealdir. Bu evrendeki en büyük edebi yazar Allah’tır hangi kelimeyi niçin kullandığını çok iyi bilir. Şimdi diyeceksiniz ki ne fark var? Olur mu! Dünya kadar fark var. Ayeti “kadınlar sizin tarlanızdır” diyerek çevirirseniz tarlanın sahibi erkek olur. O halde erkek istediği zaman tarlaya girer, sürer vs. anladınız meseleyi. Kadının cinsel ilişkiye girmek isteyip istememesinin bir anlamı kalmaz. Erkek tarlanın sahibi olduğu için karar erkeğin olur. Bu da Kur’an’ın adaletine sığmaz. Ancak şu mükemmel ince noktaya dikkat edin. Ayet ne diyor?  “Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır;” ayet bu şekilde çevrildiğinde ise tarlanın sahibi kadındır. Cinsel ilişki sadece erkeğin isteğine değil kadının tarlaya giriş izni verip vermeyeceğine bağlı değişir. Kadınların bir tür tarla olduğunu ifade eden bu ayetin erkeğin cinsellik için adresinin kadın olduğuna bir vurgudur. Homoseksüel ilişkiye bir red vardır bu cümlede. “Kadın bir tür tarladır” ifadesinden benim anladığım eşimiz cinsel hayatımız için başvuracağımız adrestir. Ayrıca tarlanın sahibi kadın olduğu için erkeğin bu ilişki için tarla sahibi kadından izin alması gerekir. Yani kadın da eşiyle cinsel ilişkiye girmeyi istiyor olmalıdır. Karşılıklı rıza olursa seks her iki tarafı mutlu eden harika bir nimete dönüşür.

Farkı anlamayanlar için tekrar özet geçeyim  “kadınlar sizin tarlanızdır” ayeti tarlanın sahibini erkek yapar ve kadına seçim hakkı tanımaz. “Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır;” doğru mealinde ise Allah, tarlanın yolunu erkeğe tarif ediyor. Tarla, “sahibi kadın olan eşindir” deyip ok işareti ile nerede bulacağımızı söylüyor. Bu mecazı şöyle yorumluyor birçokları: tarla ekin veren yerdir. Kadın’ın mahsulü ise çocuktur. Çocuk için ise cinsel ilişkiye girilebilecek tek yer vajinadır. O halde vajina hariç diğer seks türleri yasaktır gibi bir yorum yapıyorlar. Ancak Allah bunu isteseydi bu kadar çetrefilli bir mecazı mı kullanırdı. Yoksa vajinayı kast eden bir kelime mi kullanırdı. Bu görüş tamamıyla Allah’ın muradını anlamaya çalışmaktır. Kabul ediyorum. Ancak Allah’ın muradını tutturduğunu hiç zannetmiyorum. Niçin mi? Şöyle düşünün eğer gerçekten bu ayet cinsel ilişkiyi sadece kadın cinsel organı ile sınırlandırıyorsa o halde cinsel ilişki sadece çocuk yapmak için yapılır. Haz için seks yapılamaz. Çünkü tarla ile ürün alınan organ kast ediliyorsa. Tarlaya siz sadece hangi dönem gidersiniz? Ekin yapmak istediğiniz dönem gidersiniz. Mesela kışın gider misiniz? Hayır tabii ki. Şu halde bu mantığa göre prezervatif, doğum kontrol hapları kullanılamaz. Çünkü amaç çocuk yapmaktır ve sadece çocuk yapmaya karar verdiğinde cinsel ilişkiye girebilirsin. Ya da şöyle düşünün. Örnek üzerinden gideceğim. Kadın vajinal olarak cinsel ilişkiye girmek istemiyor olabilir. O gün yorgunluktan dolayı ya da ruhen isteksiz olabilir. Ancak eşinin şehvet ibresi yükseklerde olduğu için de eşine de bu konuda yardımcı olmak istiyor olabilir. Bu yüzden erkeğin cinsel organını kendisi okşayarak, ya da göğüs vs. gibi bir bölgesine sürtünmesini sağlayarak eşini rahatlatma yoluna gidebilir. Aynı şey kadın için de geçerli. Erkek isteksiz olduğu bir dönemde kadın cinsel ilişkiye girmek istiyor olabilir. Erkek eşinin vajinasını okşayarak onu orgazm edemez o zaman bu mantığa göre. Yukarıdaki tarla açıklamasına göre bunların hepsi haram oluyor. "Ya kadın cinsel organı ya da asla" mantığı kimse kusura bakmasın tarla mecazından çıkmaz. Zaten çıkmayacağını bildikleri için falanca âlimin görüşü, yok falanca hadis böyle diyerek bize yasa koyucu olarak Allah’ın yanında âlimleri ve uyduruk hadisleri gösteriyorlar. Neyse ayeti bu şekilde anlayanların bile inandıkları şekilde yapmadıklarını bir erkek olarak tahmin etmem çok zor değil. Kendilerini ve toplumu kandırdıklarını sansınlar.

Dindarların baskıları yüzünden nice erkek cinsel noktada psikolojik bozukluk yaşıyor ve cinsel sapkınlığa sürükleniyor. O yasak bu yasak denile denile adam bir hapishaneye sokuluyor zihnen. Yetmiyormuş gibi dini öğrenen bireylere sürekli yeni yasaklardan bahsedilerek ne yapılıyor biliyor musunuz? Hapishane duvarlarını o bireye doğru yaklaştırıyorsunuz. Bu muhteşem baskıya dayanamayan erkek ve kadınların çoğu pis bir şekilde patlıyor ve onlarca psikolojik hastalık peyda oluyor. Erkekler cinsel sapkınlıklara sürüklenirken kadınlar ise eşleri ile bile cinsel hayatı yaşamayı günah olarak görmeye başlıyor.  Kadın evlendikten sonra hadi yap da işimize dönelim moduna giriyor. Ruhundan arındırılmış berbat bir evliliğe dönüşüyor. Ya bu sadece bir örnek. Nice psikolojik zararları daha oluyor da bu tıbbın konusu bu yazının değil. Halbuki Kur’an birbirinizin elbisesisiniz diyor. Yani her iki taraf da bundan haz duyar, mutlu olur. Allah cinselliği erkek mutlu olsun diye göndermedi.

Ayette geçen “tarlanıza nereden, nasıl ve ne zaman isterseniz öyle varın!” cümlesinden benim anladığım hangi pozisyonda, hangi mekânda, hangi saatlerde eşler birbirini arzularlarsa o saatte yapabilirler. Bu cümle yasak bırakmıyor, yasakları kaldırıyor. Ve cinsel ilişkide zaman, mekan, şekil vb. kararları eşlere bırakıyor. Benim ayetten anladığım budur. Gördüğünüz gibi Kur’an’da ayetler bu şekilde. İslam’da cinsel haramları din adamları bırakmıştır ve kesinlikle Allah’ın bırakmadığı yasakları mutlak kabul etmemelisiniz. Ha doktorunuz size seks ile ilgili bir şey yasaklayabilir bunu kast etmiyorum. Allah’da doktor da sağlımız için yasak bırakır. Allah herkesi kapsayan yasakları bıraktı. Doktor ise sadece sizde görülen bir rahatsızlıktan dolayı bazı şeyleri yasaklayabilir.
 

Anal seks haram mıdır?

Kadının anüsünden yapılan bu cinsel ilişki doktorlar tarafından delilleriyle beraber sakıncalı bulunmuştur. Kadına büyük zararları vardır. Birinci zararı kadın bu tür cinsel ilişkide muhteşem bir acı çeker. Ancak biz Kur’an’dan biliyoruz ki adet dönemi kadınlar rahatsız olduğu için cinsel ilişki yasaklanır. Yani Allah bu noktada kadının rahatsızlığı fiziksel olsun duygusal olsun fark etmez kadını koruma yoluna gitmiştir. O halde Kur’an biz erkeklere bu işte nasıl bir yol izleyeceğimizi açıklıyor: Erkeğe, kendi hazzın için kadına zarar verme diyor. Seks işinde kadını fiziksel olarak rahatsız edecek davranışlarda bulunamazsın. Çünkü adetli kadın cinsel ilişkiye girmekten rahatsız olur. Ha olmayanlarda olabilir ancak onların da cinsel organları mikrop kapmaya müsait olacağı için her türlü kadına fiziki zarar verilmiş olur. Anal seks dibine kadar kadına fiziksel açıdan zarar verir. Kadına verdiği ikinci zarar ise kadının anüsündeki kasları bozar ve ileride kadın dışkısını tutamamaya başlar. Bu bir kadının organını bozmaktır. Bakara 222’de kadın sırf istemiyor diye yaklaşmayın diyen Kur’an kadına bu denli zarar veren bir ilişkiyi onaylar mı? Elbette hayır. Anal seks saçmalıktır. Ve bu denli yaygınlaşmasının iki nedeni var: Birincisi tahmin ettiğiniz gibi porno endüstrisi. Yalanlarla doludur. Ama dünyanın en ucra köşesinde yaşayan cahil erkekler Batı kadınının buna izin verdiğini sanır. Akıllı hiçbir kadın buna izin vermez. Amerika’da yaşayan kadınlar da anal sekse izin vermez. Ama porno endüstrisi ABD kadınının bunu normal karşıladığı algısını oluşturur. Akıllı olun ey Müslümanlar! Anal seks gerekli değildir. Eşinizin acı çektiği bir ilişkide siz haz alıyorsanız doktora gitmelisiniz. Çünkü siz hastasınız. Porno bu yanlışı size doğru ve haz verici olarak gösteriyor. Pornoda kadının bundan hoşlandığını gören cahil erkeğimiz bunu normalleştirir zihninde. Kafası iyi çalışmayan erkek kahramanımız kandırıldığını anlamaz. Sonra suçu bu saçma isteğini kabul etmeyen eşine arar. Çünkü izlediği filmdeki kadın gayet memnundu. Anlamaz ki o kadın on binlerce dolar alıyor o sahte haz görüntüsünü vermek için. Anal seks Bakara 222’ye aykırıdır. Kadına fiziksel zarar veren her türlü girişim yanlıştır. Buna salak porno endüstrisinin kırbaç vs. aptal aptal icatları da dahildir. Mutlu olmak için bunlara ihtiyacınız yok. Porno endüstrisi kapitalist sistemin en çirkin yüzüdür. Size kelepçe, kırbaç vs. salakça şeylere özendirir sonra da gidip o mantıksız şeylere para vermenizi sağlar. Anal seksin yaygınlaşmasının ikinci sebebi de kızlık zarı korkusu. Çoğu kadın maalesef lise veya üniversite yaşantısında erkek arkadışıyla cinsel ilişkiye girer. Kızlık zarının bozulmaması için yani ilerde kocama ve topluma bunu izah edemem korkusuyla sevgilisinin anal seks talebini kabul eder. Kızlarımızın bu konuda bilinçlenmesi gerekmektedir. Erkeklerin bu isteğine kolayca hayır diyebilmelidirler.

Oral seks haram mıdır?

Oral sekste yani ağız yoluyla yapılan sekste iki tarafta birbirine zarar vermediğinden hiçbir sakınca görmüyorum. Şimdilik doktorlar cinsel organların ilişki öncesi temizlenmesi şartıyla bir sorun olmadığını söylüyorlar. Şu halde ilerde tıp bir sorun bulursa bırakılmalıdır. Ancak şimdilik tıbbi bir zararı yoktur. Oral seks Kur’an’da yasaklanmamış. Tıp dünyası da yasaklamadığına göre bana göre doğaldır ve eşlerin karşılıklı rızasına kalmıştır. Tabi bazı kadınlar oral seks hakkındaki bu düşünceme sert tepki verecektir. Bunun sebebi tamamen psikolojiktir. Yetiştiğimiz kültürden dolayı bu tiksinti yaşanıyor. Tıpkı çinde köpek etinin yenilmesinin toplumumuzda tiksinti uyandırması gibi. Farklı toplumlarda bunun normal kabul edildiğini tarih kitapları ve heykeller göstermektedir. Hindistanda kaç bin yıllık oral seks heykellerinin resimlerini gördüm. Bugünün Batı dünyasında da bu normal bir talep olarak kabul ediliyor. Tarih öncesi bu olguyu Kur’an yasaklayabilirdi ama yapmadı. Günümüz kadınları ise dediğim gibi büyük bir cinsel baskıyla yetişiyor. Bir erkeğe selam veren kadının bile kötü yola düşmüş gibi davranıldığı toplumlarda kadın cinsellikten soğuyor. Seks haram, ayıp ve kötüdür algısı kadınların içine işlemiş. Bu da psikolojik olarak kadınlarımızda ruhsal bozukluklar meydana getirmiş maalesef. Normal cinsel ilişkiye bile soğuk bakan kadınlardan oral sekse doğal bakmalarını beklemiyorum zaten. Ancak bu şeyleri aşmamız gerek. Eşler birbirini hiçbir şeye zorlayamaz elbet. Bu noktada erkekler ve kadınlar cinselliğe kendi bakış açısıyla bakan eşler bulmaları daha iyi olur. Ne demek yani demeyin hemen. Kast ettiğim evlenmeye karar verdiğiniz kişiyle konuşursunuz bu konuda da paralel fikirleriniz varsa evlenirsiniz. Evlendikten sonra ona zorla yaptırırım düşüncesini bırakın.

Ben toplum tarafından bozulan kadın psikolojisiin bir yan etkisi olarak görüyorum kadınların cinselliğe bakışını. Erkek cinsel organını öcü ve düşman bellemiş bir birey olarak yetiştiriliyor ömür boyu. Tamam evlenmeden öyle görsün de bu bir hastalığa dönüşüyor kadında ileriki zamanlarda. Kocasının cinsel organı da kadının bilinç altı tarafından düşman kabul edilmeye devam ediyor. Cinsel organdan dehşete kapılma ve iğrenmesi de bu yanlış baskının hastalığa bürünmüş hali. Bazı kadınların cinsel ilişkiye girecekken yorgan altına girmek istemeleri, ışığın kapalı olmasını istemeleri, erkeğin cinsel organını görmek istememeleri vs. bunların hepsi toplumun suçudur. Kadına yanlış olanın seks değil de zina olduğunu anlatamazsanız böyle olur. Sürekli yasak sürekli baskı kadının cinsel duyularını köreltir. Sonra tüm erkekler “başım ağrıyorcu” eşlerden şikayet eder. :)

Cinsel Konuşmalar Haram Mı?

Elbette değil. Kadın ver erkek bu noktada özgürce birbirleriyle konuşabilmelidir. Her iki taraf da eşinin kendisini arzulama seviyesini yukarı çekecek konuşmalar yapabilir. Eşler arasında her türlü konuşma doğaldır.

Cinsel Organlara Bakılması Haram Mı?

Hayır değil. Hatta bakılmaması nasıl mümkün onu anlamıyorum. Bunlar hep giyinik mi cinsel ilişkiye giriyor? Hadis çıkardılar başımıza bir de. Neymiş, cinsel organa bakan kör olurmuş. Daha kör olan birini duymadık. Vallahi pes diyorum bu din adamlarına. Kendileri bakmıyorsa bir şey bilmiyorum. Sahtekârlar.

Cinsel İlişkinin Vakitleri Nelerdir?

Bu soruya cevap bile vermek istemiyorum. Ama biliyorum ki internette sanki ciddiye alınması gereken bir konuymuş gibi bunu aratanlar var. Yok kardeşim öyle bir vakit. Eşiniz ve sizin canınız ne zaman istiyorsa. Saçmalamanın bir âlemi yok. Bu işi de sulandıran sözde İslami siteler yığınla mevcut. Bu konudaki hadis denilen rivayetlere de güvenmeyin. Hz. Muhammed gece eşleriyle ne yaptığını gelip Ebu hureyre ya da diğerlerine anlatmaz. Ya biraz akıllı olun. Siz ne yaptığınızı anlatıyor musunuz ki peygamber anlatsın. Peygamber sizden daha mı az onurluydu gafiller.

Ne Yapmalı?

Kadınların çocukluktan beri baskıyla büyümelerinin yan etkileri konusunda eşleri onlara yardımcı olmalıdır. Cinselliğin kötü olmadığına onu bu konuda serbest bırakarak ve anlatarak açıklamalısınız. Bu konuda kadınlara da büyük bir görev düşüyor. Bu baskıların yarattığı psikolojik rahatsızlığı yenmede eşine yardımcı olmalıdır. Aynı zamanda bilinçli bireyler olarak aynı baskıyı siz kızınıza yapmayın. Eğitimli kendini bilen bir kız yetiştirerek üzerinize düşen görevi yapmış olursunuz. Baskı kurarak büyütürseniz aynı hatayı geleceğe miras bırakırsınız. Böylece gelecekte de mutlu olmaya çalışan bir kız yerine kendini sıkan, erkekten ve cinselliğinden korkan, utanan, çekinen, mutlu olamayan kadınlar olur. Başım ağrıyorcu kadınlar hem kendilerini hem eşlerini mutsuzluğa mahkum eder. Halbuki Batı kadını bunu aşalı çok oldu. Erkekler kadar özgür yetiştikleri için seks konusunda bir erkek kadar arzulu oluyor, canları istediklerinde seksi başlatan taraf oluyorlar. Tabi seksi evlilik dışı da yapıyorlar. Zinayı desteklemiyorum tabii ki. Bu da Batı kadınının hatası. Ama kadını baskı altında tutan bizim gibi toplumlarda bu böyle değil. Ben şu hareketi yapmam, ben onu yapmam, şunu yapmam, sapık mısın?, git başımdan başım ağrıyor vs. sayın gitsin. Bu sağlıklı bir bireyin hareketleri değil açık söyleyeyim. Seks, erkeğe ne kadar haz veriyorsa kadına daha fazla verir. Özgür yetişen toplumların kadınları buna delildir. Kadın bu hastalığını aşamaz ise doktor yardımına başvurulmalı. Ancak yine de kadın toplum yüzünden kazandığı bu psikolojik rahatsızlığı aşamıyorsa eşinizi aldatma ya da kuma getirme yoluna gitmemelisiniz. Bunun yerine boşanma en iyi çözüm olarak duruyor. Daha yolun başındayken en iyisi bu.

Ha bu arada zinayı yasaklayan ayete bir örnek vereyim isra 32. Sonuç olarak eşler birbirini mutlu etmeye birbirine haz vermeye baksın. Anlayış sevgi ve saygı her türlü sorunun üstesinden gelmenizi sağlar. Cinselliği bir tabu olmaktan çıkarın. Allah’ın haram etmediğini siz psikolojik durumunuzdan dolayı birbirinize haram kılmayın. Bu doğanızla savaşmanıza ve mutsuz bir evliliğe sürüklenmenize sebep olur. Halbuki doğanızı keşfe çıkmanız, özgür ve baskısız bir zihinle kendinizi rahat bırakmanız gerek. Toplum yıllarca zihninize yeterince baskı yaptı bir de siz kendinize baskı yapmayın. Meşru istekler olmak kaydıyla eşinize ve kendinize karşı fedakar olmanız gerek. Eşinizi mutlu ve dinç görmek sizi de mutlu edecektir. Her iki taraf için de söylüyorum. Mutlu bir cinsel hayat eşleri birbirine daha fazla bağlar. Başka insanla aldatma ihtiyacını minimize edecek (hasta insanlar hariç) Akşam işten eve hemen gitmeyi istetecek ve eşinize sarılmaya sizi sabırsızlandıracaktır. Mutlu bir cinsel hayat olmadan mutlu bir evlilik olmaz.

 
Görüntülenme 21,057
Yayın 15 Haziran 2018
16 Haziran 2018 güncellendi

Kur’an’da bayram var mıdır? diye interneti aratırsanız bir site karşınıza ya çıkıyor ya çıkmıyor. Çünkü dinimizin kaynağı olan Kur’an kimsenin umurunda değil. Bayram konusunda da aynı şekilde hadis getiriliyor, rivayet getiriliyor, dedikodular getiriliyor vs. Kur’an ayeti hariç her şeyi getiriyorlar. Sanki İslam’ın tek kaynağı Kur’an değilmiş gibi. Çünkü Kur’an’da ramazan bayramı ve kurban bayramı adında bayramlar yoktur.-- Atalarının birçok dini kabulünü Kur’an’da bulamayan sünniler,  şiiler, vehhabiler ve nice mezhep Kur’an’ı bakacakları son kaynak haline getirdiler.

Allah’a çok şükür ki İlmihal Müslümanlığından Kur’an Müslümanlığına geçenlerin sayısı, Fıkıh Müslümanlığından Kur’an Müslümanlığına geçenlerin sayısı, İcma Müslümanlığından Kur’an Müslümanlığına geçenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İslam’dan kopan sözde İslam’ın mezhepleri olan bu mezhepler tıpkı Yahudilik ve Hristiyanlık gibi yeni birer din halini alalı bin yıl oldu.

Sünniliği, Şialığı, Vehhabiliği, Şafiliği, Hanefiliği, Kadiriliği vs. yüzlerce mezhebi İslam zanneden yeni nesil iki şekilde tepki veriyor: İlki İslam zannettiği bu mezheplerden koparak ateist, deist ya da agnostik olması şeklinde gerçekleşiyor. Turan Dursun vb. Türkiye’deki birçok ateist buna örnek verilebilir. Yeni neslin verdiği ikinci tepki ise gerçekten söylenenlerin doğru olup olmadığını araştırma ve gerçek Kur’an ile buluşma şeklinde gerçekleşiyor. Çünkü yeni nesil artık sorguluyor, aklediyor. Artık mitolojik zırvalara akıllı insanların karnı tok.

Ancak hala toplumda sorgulamayan, aklını kullanmayı reddeden, koskoca Buhari mi bilecek yoksa ben mi deyip kendi aklını haklı olarak aşağılayan bir kesim de var. İşte bu kesim bizi atalarının dinine uymaya zorluyor, bize hakaretler ediyorlar. Öfkeliler. Çünkü İslam’ın birer parçasıymış gibi görünen tüm mezhepler aslında mantığa, vicdana ve insanlığa aykırı fikirlerle dolu. Bunu biliyorlar. Öfkelerini besleyen şey hiçbir şeye cevap verememeleri. Hâlbuki Kur’an; Ali İmran 103 ve 105’te, Müminun 53’te, Enam 159’da, Rum 32’de, Şura 13’te mezhepleşmeyi, fırkalaşmayı eleştirmişti.

Ramazan bayramı ve Kurban bayramı adlı bayramlar Kur’an’da geçmez. Yani dinimizde böyle bayramlar yoktur. Bu bayramlar olmadığı gibi bu bayramlarda kılınan bayram namazı dedikleri namaz da yoktur. Elbette teravih dedikleri namazın da dinimizde yeri yoktur. İslam’da bayram yok diye bayramlara karşı olduğum anlamına gelmesin. Bilakis ben bayramları seviyorum ve devam etmesini isterim. Ancak bu Allah’ın emridir, bu İslam’ın emridir demek başka bu güzel bir kültürdür demek başka. Bayramlar Müslüman dünyasının oluşturduğu güzel bir kültürdür. Ya Müslümanlar uzun yıllar sonra uydurdu ya da Muhammed peygamber döneminden önce Araplar kutluyordu ve peygamberimiz de bu örf ve geleneğine bağlı kaldı da insanlar zamanla bunu Allah’ın emri sandılar. Bilemiyorum. Çünkü bayramların dinimize nasıl girdiğini araştımaya gerek duymadım hiç bir zaman. Her ne olursa olsun Bayramlar din değildir, dinin emri de değildir. Fakat Müslüman dünyasının ortak bir kültürü, örfü olarak bunu kutlamamızda bir sakınca yoktur. Yeter ki bunun sadece bir gelenek olduğunu bilelim.  Allah’ın emridir deyip dine zam yapmayalım.

Din olduğu iddia edilen her görüş Kur'an'a dayanmalıdır. Bayramlar Kur’an’ın herhangi bir ayeti ile uyumsuz olmadığı için bu güzel kültürü devam ettirmemizin bir sakıncası yoktur am eğer kandiller gibi dini algımızı bozup bizi abaküs Müslümanlığına yönlendirseydi o zaman bu kültürü de terk etmemiz gerekecekti.

Kur’an’da Bayram Var Mıdır?

Bir teoloji uzmanı, Ramazan ve Kurban Bayramının Kur’an’da geçtiğini iddia ettiğine şahit oldum. Bakalım delil gösterdiği ayet nedir?
 

(Musa) dedi ki: Buluşma zamanınız ziynet günü; tam da halkın toplandığı kuşluk vakti olsun! (TA HA 59)

Firavun ve Musa arasında bir tartışmayı aktaran ayetlerin hemen ardından Taha 58’de Firavun Musa’yı kamuya açık bir zamanda düelloya davet eder. Musa’da Taha 59’da bu meydan okumayı kabul eder ve ziynet gününüzde buluşalım der.  Ziynet günü ifadesini birçok din adamı bayram günü olarak çeviriyor. Ancak bu çeviri hatalıdır. Ziynet kavramı süs ve takı anlamında kullanılan bir kavramdır. Tabii mecaz anlamda kullanılmamışsa. Ancak benim gördüğüm Kur'an'da sürekli mecaz haliyle kullanılmış. "Ziynet günü" ifadesi ise sevinç günü, mutluluk günü, tören günü, şenlik günü vs. anlamlarına gelir. Mesela damat ve gelinin düğün günlerine "yevmu ez zineti" denir. Çünkü gelin ve damatın mutluluk günüdür. Ya da Araplar bir erkeğin baba olduğu güne ziynet günü der. Çünkü baba olmak kişi için sevinç günüdür. Araplardaki günlük kullanımı bu şekildedir bu kavramın. Fizilalil Kur’an’ın yazarı Seyyid Kutup ve onun gibi düşünenler ise bu ayette geçen “yevmu ez zineti” ifadesini “süslenme günü“ olarak anlamış. Yani bu kavramdan bizim anladığımız bayram çıkmaz. Bu mısırlıların ulusal festivali veya o dönemin dini merasim günü vs. olabilir.

Şimdi öncelikle Musa halkın ziynet gününde ve kuşluk vaktinde buluşalım diyor. Peki, halk kim? Mısırlılar. Yani Firavunun halkı. İsrailoğulları bu düelloya katılamazdı. Çünkü onlar köleydi ve çalışıyor olmalılar. O dönem köle ve işçi bayramı olmadığına göre katılmaları da mümkün değildi. Hadi sizin için zorlayayım ve köleler için de o gün ziynet günü olduğunu farz edeyim. Hangi açıdan bakarsanız bakın Musa’nın bu ayette Firavunun halkı olan Mısırlıların ulusal kutlama gününü kast ettiğini görürsünüz. Ayrıca ayette Musa firavuna sizin ziynet gününüz diyor. Bu da mısırlıların ulasal kutlama gününden bahsedildiğini kanıtlar. Bu ayeti delil göstererek bakın kurban bayramı ve ramazan bayramı var ve “kuşluk vakti” toplanıyorlar ifadesinden bayram namazı çıkar diyenler Kur’an’a takla attırmaktan başka ne yapıyorlar?

Kur’an’da ramazan ve kurban bayramı olsaydı ve bir de bu bayrama özel bayram namazı olsaydı Kur’an bunu açıkça dile getirirdi. Nasıl ki açık açık “Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı” diyorsa aynı şekilde bayram için de kullanabilirdi. Nasıl ki salatı ikame edin diyorsa açık açık size de bayram yazıldı diyemez miydi? Kaldı ki ayet müşrik Firavun toplumunun bayramından bahsediyor. O dönemin Müslüman İsrailoğullarından değil. Tabii oradaki "ziynet günü" ifadesini bayram günü olarak kabul edersek. Çünkü Arapçada bayram “عيد" "ayd” kavramı ile karşılanır. Hatta Kürtçeye de Arapçadan olduğu gibi geçmiştir. Kürtler de bayram için “eyd” kelimesini kullanır. Yani bayram kelimesi yerine zinet günü demesi de o günün bizim anladığımız manada bayram olmayıp bir ulusal festival ya da tören, şenlik olduğunu vurgulamak içindir. Allah hangi kavramı kullanacağını özenle seçer. Hiç bir kavram Kur'an'da tesadüfen kullanılmaz.

Sonuç olarak Taha 59 bayramın dinen varlığına delil değildir. Alakası bile yoktur. Kur’an’a kafamızdaki dini söyletmekten  vazgeçmeli, Kur'an'daki dini kafamıza söyletmeliyiz

 
Görüntülenme 32,221
Yayın 02 Şubat 2017
13 Haziran 2018 güncellendi

Bu yazımın ilk bölümünü Erkekler Kadınların Yöneticisi ve Hakimi midir? Nisa 34’ü Anlamak (Bölüm-1) başlıklı yazımda ele aldım. Orada Nisa Suresi 34’üncü ayetin genel temasını verdikten sonra ayetin yarısına kadar olan bölümü anlamaya çalışmıştık. Ayetin ilk bölümünde yanlış çevirilen kavvam kelimesi üzerinde durmuştuk. Erkeklerin kadınlar üzerinde yöneticiliği ve hakimliğinin söz konusu olmadığını, ayetin karı-koca ilişkisini ekonomik olarak ele aldığını vurguladık. Ayetin erkeklerin kadınlardan üstün olduğu tezini vurgulamadığını, bunun kur’an’ın ruhuna aykırı olduğunu belirttim. Şimdi de hayati derecede bir hatanın üzerinde durmak istiyorum. Kur’an erkeklere kadınları dövün demiş midir?-- Bu yazım biraz uzun olacak ama lütfen sabırla okuyun. Kutsal kitapların erkeklere geldiğini sanan kitlelere göre evet dövün demiştir. Ama kendini Allah’ın gözdesi sanmayan, kur’an’a erkeksi bir bakış açısıyla bakmayan yani ona insansı bir gözle bakan hiç kimse dövün kelimesini görmez. Çünkü aslında bu ayette kullanılan kelime dövün değildir. Ayetleri verip onlar üzerinde inceleme yapmadan önce şunu belirtmeliyim. Lütfen her türlü ırkçı yani cinsiyetçi bakış açısını bırakarak, daha üst bir cinsiyet ve kimlikle kur’an’a yaklaşın. Ona insan olarak bakmanız yeterli olacaktır.
 

Türkçe Okunuşu:
"Er ricalü kavvâmûnealen nisâi bi mâfaddalellâhü ba’dahüm alâ ba’dıv ve bimâ enfekû min emvâlihim fes sâlihâtü kânitâtün hâfizâtül lil ğaybi bi mâ hafizallâh vellâti tehâfûne nüşûzehünne fe ızûhünne vehcürûhünne fil medâciı vadribuhünn fe in eta’neküm fe lâ tebğû aleyhine sebilâ innellâhe kâne aliyyen kebirâ"

Türkçe Meali:
"Erkekler, kadınların koruyucuları ve hakimidirler. Çünkü Allah birini (savaş,imamlık miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Ve çünkü erkekler mallarıyla kadınları beslerler. İyi kadınlar (Allah’a) itaat ederler. Allah onların hakkını nasıl korumuşsa onlar da kocaları yanlarında olmadığı zamanda iffetlerini korurlar. Kötülük ve geçimsizliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara önce öğüt verin, uslanmazlarsa kendilerini yataklarında yalnız bırakın. Yine dinlemezlerse (hafifçe) dövün, ama itaat ettikleri takdirde de aleyhlerine bir bahane aramayın. Muhakkak ki Allah çok yüce ve çok büyüktür." (ABDULLAH AYDIN MEALİ- NİSA 34)

"Allahın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için saliha kadınlar itaatkardır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir,büyüktür." (DİYANET VAKFI MEALİ- NİSA 34)

En İsabetli Bulduğum Meal:
Erkekler kadınların koruyup gözetleyicisidirler; çünkü Allah erkeklerle kadınları farklı alanlarda üstün yeteneklerle donatmıştır; bir de erkekler servetlerinden harcama yapmaktadırlar. Dürüst ve erdemli kadınlar hem (Allah’a) itaat eden, hem de Allah’ın koruduğu (iffeti eşlerinin) yokluğunda da koruyan kadınlardır. Sadakatsizlik etmelerinden çekindiğiniz kadınlara galince: onlara önce öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, nihayet (geçici bir süre) ayırın! Daha sonra size itaat ederlerse, aşırı giderek onlar aleyhine bir yol benimsemeyin! Allah, gerçekten yücedir, büyüktür. (MUSTAFA İSLAMOĞLU MEALİ- NİSA 34)

 
Yukarıda kırmızı ile boyadığım kelimelere dikkat edin. Tüm yazı boyunca o kırmızıya boyanmış kelimeleri inceleyeceğiz. Kısaca tekrardan ayetin genel temasını size hatırlatayım. Çünkü ayetin ilk yarısının açıklamasını diğer yazımda sizlerle paylaştığım için tekrar ayrıntılara girmeden diğer yarısıyla devam edeceğiz. Ayetin ilk bölümü erkeğin görev ve sorumluluğunu belirtir ve ekonomik olarak kadını koruyup gözetleme görevi biz erkeklere verdiğini belirtilmektedir. Hemen ardından kadınların bu koruma karşılığındaki sorumluluğu belirtilmekte ve şöyle denmekte "erkek para kazanırken kadında onun yokluğunda iffetini korumalı" birazdan bizim işleyeceğimiz bölüm ise kadının iffetini koruyamadığından şüphelenir ya da aşırı derece geçimsizlik yapmaya başlarsa erkek ne yapmalı, nasıl bir yol izlemeli ? bunun cevabını bulmaya çalışacağız. Ayetin devamı bu konuyu ele alıyor. Bazı kadınların sinirlendiğini hisseder gibiyim. Kesin şöyle diyenler vardır. Tamam biz kadınların geçimsizlik ve sadakatsizliğimizden dolayı erkeğin ne yapması gerektiği anlatılıyor da niçin erkek sadakatsizlik ve geçimsizlik yaparsa biz kadınların ne yapacağı anlatılmıyor? Niçin sadece kadınlar geçimsizlik ya da sadakatsizlik yapıyor gibi bir algı oluşturuyor bu ayet ? Bunun cevabı da çok basit tabi ki. Çünkü kur’an bir bütündür. Kur’an’ın bütününe hakim olmak zorundasınız. Çünkü kur’an’ın çok önemli bir metodu vardır. Kur’an bir konuyu tüm kur’an’a serpiştirerek anlatır. Yani kur’an’da hiçbir konu bir noktadan başlayıp bir noktada bitmez. Erkeklerin sadakatsizlik ve aşırı geçimsizliklerini de Allah işliyor ve onu da Nisa suresi 128’inci ayetiyle kadınlara sunuyor. Bunları da detaylı bir şekilde anlatacağım . Sakin ve sabırlı bir şekilde tüm yazıyı okuyun yeter. Özellikle bu yazıyı kadınların okumasını istiyorum. Erkeğe kul olmak islam’da yoktur. Bismillah deyip başlayalım.

Ayet kadın ve erkeğin sorumluluklarını hatırlattıktan sonra bu sorumluluğu yerine getirmeyen kadınlarla devam ediyor dedik. Ayet şöyle devam ediyor "Sadakatsizlik etmelerinden çekindiğiniz kadınlara galince." İslamoğlu’nun sadakatsizlik diye çevirdiği kelime en yukarıda kırmızıyla belirttiğim"nüşûzehünne" kelimesidir. Ama diğer meallerin yüzde doksanı bu kelimeyi farklı çeviriyor. Yukarıda gördüğünüz gibi Abdullah Aydın  "Kötülük ve geçimsizliklerinden" diye çevirirken, diyanet "Baş kaldırmasından" diye çevirmiştir. Bu tür meallerin dışında sürekli aynı mealler verildiği için diğer mealleri de verip kadın kardeşlerimizin moralini bozmak istemiyorum. Ekseriyet aynı hatayı yapmış ve sanki kadın erkeğin kölesiymiş gibi bir anlam vermişler. Diyanet’in çevirisine göre kadın erkeğin kölesidir ve ona başkaldırmaya çalışmakla çok büyük hata yapmaktadır. Bu çevirileri görüp hayal kırıklığına uğramayan bir kadın aklını kullanmıyor demektir. Peki gerçekte nüşuz kavramı nedir?
 

Nüşuz "çıkıntı,tümsek" anlamına gelen naşiz kelimesinden gelir ve"isyan, başkaldırı, geçimsizlik" anlamlarına gelir. Ancak Nisa suresi 128’inci ayette de aynen "Nüşuz" kelimesi erkekler için kullanılır. O halde bu kelime her iki eşi de kapsayan ilave bir anlamı olmalıdır. O da "sadakatsizliktir". Zira veda hutbesinde Hz. Muhammed Nisa 34’ü okuyarak nüşuz kelimesini "iffetsizlikle" (fahişeten) açıklamıştır. Bu Nisa 19’da geçen türden açık bir fuhuş olmaktan ziyade "eşler arası sadakati zedeleyip şiddetli geçimsizliğe yol açan davranışlar" olsa gerektir. Nüşuz hem eşlerin birbirine sadakatsizliğini hem de geçimsizliklerini ifade eder. (MUSTAFA İSLAMOĞLU)

"Eğer bir kadın kocasının sadakatsizlik ve geçimsizliğinden ya da kendisini terk etmesinden korkarsa, karşılıklı anlaşma yoluyla aralarındaki sorunu çözmelerinde her iki taraf için de bir beis yoktur; anlaşma en iyi yoldur, bencilce kıskançlık ise insan fıtratında hazır ve nazırdır: eğer iyilik yapar ve sorumlu davranırsanız, iyi bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- NİSA,128)
Türkçe Okunuşu:
“Veini-mraetün hâfet mim ba’lihâ nüşûzen ev i’radan felâ cünâha aleyhimâ ey yuslihâ……”

Nisa suresinin 128’inci ayetinde "nüşûzen" geçiyor mu görmenizi istediğim için Türkçe okunuşunu da verdim. Ayeti incelemeye devam edelim. Kadın, sadakatsizliğin ya da geçimsizliğin kaynağı olduğunda Allah 3 aşamalı bir çözüm önerisi getiriyor. Kur’an ilk olarak "onlara önce öğüt verin" diyor. Yani ilk aşamada diyalog öneriliyor. Geçimsizliğin ya da sadakatsizliğin sebebini anlayıp , konuşmaya sevk ediliyor erkek. Bu sonuç getirmezse ikinci aşama öneriliyor. "sonra yataklarında yalnız bırakın" deniliyor. Bu aşamada eşler arasındaki geçimsizlik sorununu çözemezse üçüncü aşamaya geçilmesini istiyor. Zaten tüm tufanın koptuğu bölüm burası. Allah bu aşamada ne öneriyor? Sorusu bu konunun başlığıyla aynı sorunun cevabını içerir.
Final çözümü olarak Allah "nihayet (geçici bir süre) ayırın!" demektedir. Çoğu kur’an tercümanı "geçici bir süre ayrılın" kelimesinin bu çevirisini kabul etmiyor. Klasik İslam yaşantısının klasik çevirileri son derece erkek egemen bir bakış içerdiği için burada geçen "vadribuhünn" kelimesini "dövün" şeklinde yada "hafifçe dövün" şeklinde çevirmekteler. Hafifçe dövün ne demekse. Her neyse  yazımın devamında  "vadribuhünn" kelimesinin bu ayetteki gerçek anlamını incelemekle geçireceğiz. Kelimenin anlamı hakkında delillerimi de size sunacağım.  Gelin asıl konumuza başlayalım.
 

"Vadribuhünn" Demek "Dövün" mü Demek ? Nedir Bu kelimenin anlamı?

Her dilde çok anlamlı ve eş anlamlı kelimeler vardır. Yani bazı kelimelerin birden fazla anlamı olduğu gibi, bazı kelimeler de birbirinin yerine kullanılabilir.  Bu tür kelimelere / fiillere binlerce örnek verilebilir. Ama biz sadece birkaç örnekle yetineceğiz. Örneğin, Türkçedeki “açık” kelimesi çok anlamlı bir kelimedir. Nitekim Türkçe herhangi bir sözlüğe baktığınızda  “açık” kelimesinin yirmi civarında anlamı olduğunu görürsünüz. Hele ki başka kelimelerle yan yana geldiğinde bu sayı ikiye katlar. Aynı durum “düşmek” yahut “çalmak” kelimeleri / fiilleri için de geçerlidir. Bu tür kelimeler yahut fiiller ya geçtikleri bağlam itibarıyla ya da yan yana geldikleri diğer kelimeler dolayısıyla farklı anlamlar kazanır. Örneğin Türkçede radyo çaldım derseniz. Radyoyu kullandığınız manası da çıkabilir hırsızlık yaparak çaldığınız anlamı da çıkabilir. Arapçada  da durum bundan faklı değildir.

Kur’an’ı kerimde kelimeler,kavramlar ve edatlar standart tek anlamlılık üzerinde değildir. Kur’an’da kelimelerin ve kavramların bulundukları konuma göre kazandıkları farklı manalar vardır. Biz buna kur’an literatüründe "vücuh" diyoruz. Yani çok anlamlılık. Bağlam neyse kelimeler onun üzerinden anlamlar kazanırlar. Tercümeler bu şekilde yapılmalıdır. Bu bağlamda “secde” “salat” “ruh” “din”  vb. kelimeler çok anlamlı kelimelere örnek olarak verilebilir. Örneğin “Secde” kelimesi, kullanıldığı yere göre “namazda yere kapanma (secde etme)”,  “boyun eğme”, “emre amade olma”, “alçak gönüllülük”, “saygıyla selamlama”, “itaat” vb. anlamlara gelir. Yine aynı şekilde “Salat” kelimesi “namaz”( Bakara Suresi: 3, 83), “dua”(İsra: 110, Tevbe: 99), “rahmet”( Bakara: 157),  “din”( Hud: 87), “ibadet”( Enfal: 35), “destekleme”( Ahzab: 56), “teşvik” (Tevbe: 103) vb. anlamlarda kullanılmıştır. Benzer durumlar diğer çok anlamlı kelimeler için de söz konusudur.  Gördüğünüz gibi salat kelimesi kuran’da farklı ayetlerde farklı anlamlara geliyor. Aynı şekilde “ vadribuhünn” kelimesinin de ondan fazla anlamı var ve kur’an’da en az otuz ayet olmak üzere birçok ayette bu kavram kullanılır.

Vadribuhünn kelimesi “darabe” fiil kökünden türemiştir. Yani bizim esas araştırmamız gereken fiil “Darabe” dir. Biz darabe fiili ve türevlerini anlamaya çalışacağız. Darabe çok anlamlı kelimelerden birtanesidir. Şimdi Kuran’da hangi anlamlara geliyor görelim

1- Kur’an’da darabe kelimesi  “Benzetme” anlamındadır.ibrahim suresi 24’üncü ayetini örnek verebiliriz.
 

“Allah’ın güzel bir söze nasıl bir benzetme(darabellahü) yaptığını görmez misin? O kökü(yerde) sabit, dalları göğe uzanan alımlı bir ağaç gibidir.” (HAYAT KİTABI KUR’AN- İBRAHİM, 24)


2- Kur’an’da darabe  mesele,emsal kelimeleriyle kullanılırsa “örnek vermek, misal getirmek” anlamında kullanılır. Uzun olan ayetlerde sadece darabe kelimesinin kullanıldığı yere kadar vereceğim yoksa yazı çok uzun olacak. Siz elinize kur’an’ı alıp bakarsınız. Eğer verdiğim ayetlerden şüpheleniyorsanız. Ki ben bakmanızı tavsiye ederim dünayadaki her şey gibi kur’an’da anlaşılmak ister ama emek verdikten sonra.
 

“(İşte örnek olarak) Allah size şu misali verir(darabellahü): Başkasının boyunduruğu altındaki köle sınıfına mensup birini (düşünün; bir de) kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz ve ondan açık ve gizli hayırda bulunan (hür) birini…” (HAYAT KİTABI KUR’AN- NAHL, 75)

“O size kendinizden bir örnek verir(darabe leküm meselem): Otoriteniz altında bulunan kimseleri, size verdiğimiz servet üzerinde (söz sahibi)….” (HAYAT KİTABI KUR’AN- RUM, 28)
 
“Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye(vedarabe lena meselev) kalkışıyor ve: Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? diyor” (DİYANET MEALİ- YASİN, 78)

 
Ayrıca bu ayetler dışında “misal vermek, örnek vermek” anlamında kullanıldığı ayetlerden bazıları şunlar:Nahl 76, Nahl 112, Zümer 29

3- Zuhruf suresi 5’inci ayette darabe “vazgeçmek” anlamında kullanılmıştır.
 

“Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye,sizi kur’an’la uyarmaktan vaz mı geçelim?” (DİYANET MEALİ- ZUHRUF,5)


4- Nur suresi 31’inci ayette darabe “salmak,tutturmak” anlamında kullanılır.
 

“Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, cazibe ve güzelliklerini, bunlardan görünen kısımlar dışında, (kamuya) açmasınlar; bunun için de, başörtülerini yakalarının üzerine sıkıca tuttursunlar(salsınlar)” (HAYAT KİTABI KUR’AN- NUR,31)


5- Kehf suresi 11’inci ayette mecaz olarak “vurduk” anlamında kullanılır. Bu ayette ashabı  kehf yani mağara uyuyanlarından bahsetmektedir. Buradaki mecazen kullanılan vurmak kelimesi "Ve onları uykuya daldırdık, derin bir uyku verdik" anlamı verir.
 

“Bunun üzerine Biz de kulaklarına, yıllar boyu onları (dış dünyaya) kapatan bir (mühür) vurduk(fedarabna)”  (HAYAT KİTABI KUR’AN- KEHF,11)

6- Nisa suresi  101’inci ayette ve Müzemmil suresi 20’inci ayetinde darabe kelimesi “yeryüzünü dolaşmak, seyahat etmek, yolculuk yapmak,sefere çıkmak” anlamında kullanılır. Müzemmil suresi 20’inci ayetinde darabenin yadribüne türevi kullanılmaktadır.
 

“Yeryüzünde sefere çıktığınızda(darabtüm filardi) , inkarda ısrar eden kimselerin aniden size zarar vermelerinden korkarsanız, namazları kısaltmanızda bir beis yoktur. Zira inkar edenler size açıktan düşmanlık yapmaktadırlar.”  (HAYAT KİTABI KUR’AN- NİSA,101)

7- Enfal suresi 12’inci ayette darabenin türevi olan vadribu kelimesi Nisa 34’te kullanıldığı gibi aynı kipte kullanılır. Yani Nisa 34’deki vadribuhunne kelimesinin aynısı enfal 12’de kullanılır ama dövmek anlamında kullanılmaz. Nisa 34’te dövmek anlamını verenler niçin burada dövmek anlamını kullanmıyorlar?
 

“Hani o zaman Rabbin meleklere, Elbet Bende sizinle Beraberim! mesajını (iletmelerini): Haydi, imanda sebat edenlere direnç ve moral verin; Ben, inkarda direnenlerin yüreklerine korku salacağım! Haydi, vurun boyunlarının üstüne!.. Kopartın onların (silah tutan) tüm parmaklarını!..” ( HAYAT KİTABI KUR’AN- ENFAL,12)

Bu ayette, "vurun boyunlarının üstüne" ve "vurun onların bütün parmaklarına" şeklinde çevirmiş tüm kur’an tercümanları niçin boyunlarını dövün , parmaklarını dövün anlamı verilmedi. Niçin burada “vadribu” kelimesi dövmek veya dayak anlamında kullanılmamış? Burada vurun dayak anlamında değil soyut bir ifade olarak "zarar verin" anlamında kullanılmıştır.

8- Kur’an haricinde Arapçada günlük hayatta da bu kelime kullanılır ve birçok anlama gelir. Örneğin kitap darb etmek Arapçada kitap yayınlamak demektir. Kitabı dövmek değildir. Arapçada parayı daraba yaparsın yani parayı basarsın ama dövmezsin. Darphanede buradan gelir. Arapçada çadr darb etmek, çadır kurmak anlamına gelir.
 
Darabe kelimesi kur’an’daki çok anlamlı kelimerden biridir. Görüldüğü üzere kura’an’da birçok anlamda kullanılmıştır. Misal vermek, örnek olmak, gezmek, dolaşmak (kayaya) vurmak, mühürlemek, mahkum etmek, vurmak, deniz yolunu takip etmek,salmak,vazgeçmek vb.. anlamlara gelir. Ancak Nisa suresi 34. ‘üncü ayette bu anlamların hiçbirini veremeyiz (vazgeçmek anlamı hariç). O zaman Mustafa islamoğlu, Mehmet Okuyan gibi müfessirler neye dayanarak bu kelimeye “(geçici olarak) ayrılın” anlamı verdiler? Buraya çok dikkat edin lütfen. Tacu’l arûs (Arap Dil Ansiklopedisi) darabe kelimesini “İki şeyi birbirinden ayırmak” anlamında kullanır. Ve aynı Ansiklopedide bu kelime için şöyle bir örnek cümle yer alır: “Bizi zaman ayırdı.” Böylece böyle bir anlamı da olduğunu öğreniyoruz. Yani dövmek,vurmak anlamı bu cümlenin onca anlamından sadece birtanesidir. Velhasıl Nisa 34 ayetinde “Vadribuhünn” geçici olarak ayrılığın önerildiği bir eylemdir.

Peki Vadribuhünn Kelimesinin Dövmek Anlamında Kullanılmadığının Başka Kanıtı Var mı?

Evet var. Nisa 34’üncü ayet Nisa 35’inci ayet ile bağlantılıdır. Niçin böyle düşündüğümü anlatmadan önce ayetleri bir bütün olarak Nisa 34 ve Nisa 35’inci ayetleri birlikte görün. Puzzle’nın parçalarını birleştirelim.
 

"Erkekler kadınların koruyup gözetleyicisidirler; çünkü Allah erkeklerle kadınları farklı alanlarda üstün yeteneklerle donatmıştır; bir de erkekler servetlerinden harcama yapmaktadırlar. Dürüst ve erdemli kadınlar hem (Allah’a) itaat eden, hem de Allah’ın koruduğu (iffeti eşlerinin) yokluğunda da koruyan kadınlardır. Sadakatsizlik etmelerinden çekindiğiniz kadınlara galince: onlara önce öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, nihayet (geçici bir süre) ayırın! Daha sonra size itaat ederlerse, aşırı giderek onlar aleyhine bir yol benimsemeyin! Allah, gerçekten yücedir, büyüktür.(34) Şayet evli bir çiftin aralarının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edin! Eğer iki taraf da anlaşmazlığı gidermek isterse, Allah onları uzlaştırır. Unutmayın ki Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.(35)" (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ- NİSA 34-35)

Bu iki ayet aslında birbirine bağlıdır. Nisa 35’te “Şayet evli bir çiftin aralarının açılmasından endişe ederseniz” ifadesini anlamak için bir önceki ayette Nisa 34’te son çözüm olarak Allah geçici bir süre ayrılmayı tavsiye etmişti. Darabeyi o şekilde çevirmeyi uygun bulmuştuk. İşte bu ayette eğer geçici bir süre ayrıldıktan sonra yine çiftler, arasındaki sorunu çözemez ise ve çiftler tamamiyle ayrılmak isterlerse bu sefer dördüncü aşamaya geçilmesini öneriyor “erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edin!” Eğer gerçekten sorunun çözümü için erkeğe üçüncü aşamadayken  dövün denseydi Allah niçin erkek ve kadının ailesinden bir kişinin hakem olmasını öneriyor?  Niçin bir üst aşama tavsiye ediliyor? Nisa 34 ve 35 beraber okunduğunda ortaya şu çıkıyor. Kadın erkeğe sadakatsizlik veya geçimsizlik gibi bir sıkıntı yaratırsa ilk olarak öğüt verin diyor ikinci aşamada yatakları ayırın üçüncü aşamada geçici bir süre ayrılın(düşünmek için) bu da işe yaramazsa ve çift bu sefer geçici olarak değilde tamamen ayrılmak isterse Nisa 35 ‘teki aşamaya geçmemiz isteniyor hakemlere başvurmak. Eğer darabeyi bu ayetlerde “dövmek” olarak algılarsak erkek kadının cezasını eliyle kesmiş dava düşmüş olurdu. Yani dövdükten sonra ne anlamı var hakemlere başvurmanın. Bir olayda hakem varsa dava tam olarak sonuçlanmamış demektir. Dövmek davayı sonuçlandırmaktır. Dayak bir cezadır ve davanın sonucudur. Oysa ki dördüncü aşamada sorunun (davanın) devam ettiğini olayın bir üst yargıya ombudsman’a(arabulucu) devri söz konusu. Allah olayı Hakemler Kurulu’na devretmemizi istiyor.

Ayrıca kur’an’da canlıyı dövmenin tüm türleri yer alır, fakat bunların hiçbirinde darabe fiili ve türevleri yer almaz. Kur’an, “yanağa tokat” için zariyet suresi 29’uncu ayette “sakket” kelimesi; “yumruk” için kasas suresi 15’inci ayette “vekezehu”  kelimesini; “kamçılamak,çırpmak” için Taha suresi 18’inci ayette  “ehuşşu” kelimesi “boynunu vurmak” anlamında hakka suresi 46’ıncı ayetinde “kata’a” kelimesi kullanılır. Yazı uzun olduğu için bu ayetleri yazamıyorum ama siz evde muhakkak bu ayetlere bakın.

Rivayetlere göre peygamberimizin yaşamında “Darabe” kelimesi nasıl yorumlandı?

Ben tüm hadislerin uydurma olduğunu düşünenlerdenim  ancak yine de kur’an’dan daha fazla hadislere itibar edenler için aşağıdaki hadis adlı rivayetleri sizinle paylaşmak istiyorum . Bu sözler ona ait olmasa bile kadınlarla ilgili güzel birer öğüt olarak erkeklerin kulağına küpe olması gerekmektedir.
 

“Siz eşlerinizi köle döver gibi dövmekten hiç utanmıyor musunuz? Gündüz dövüp gece birlikte oluyorsunuz öyle mi?” (Buhari (67), Nikah,93)
“Allah’ın hizmetkarlarını(kadınları) hiçbir zaman dövmeyiniz” (Ebu Davud, Nesai, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel,İyaz b. Abdullah)

Hadis dışında peygamberin hayatına baktığımızda bir ifk olayı vukuu bulmuştur. Yani peygamberin eşi Aişeye zina yani sadakatsizlik iftirası atılınca bir anda tüm arabistanda yankılanırken bile peygamberimiz eşine bir fiske bile vurmamıştır. Peygamberimiz eşi Aişeyi babasının evine göndermiştir. Yani geçici bir süre ayrılmıştır. Eğer kur’an, sadakatsizlikten dolayı eşinizi dövün deseydi peygamberimiz öyle yapardı. Kimse peygamber merhametinden dolayı dövemedi falan demesin. Peygamber kur’an’ı en iyi bilendi ve kur’an’da  Nur suresinde şöyle demektedir: “Allah’ın dinini uygulamada içinizi asla bir şefkat kaplamasın.”  Yani kur’an’ı uygulamakta peygamber acze düşmüz olamaz. Kur’an darabeyle evlerinizi ayırın demek istiyor olsa gerek ki peygamber de öyle yapmıştır.

Peki, Allah niçin dövün anlamına gelebilecek bir kelimeyi kullandı?

Bu konuda en beğendiğim açıklamayı bu konunun altında yorum yapan Efecan adlı üyemiz yaptı. Bu yüzden onun açıklamasını buraya eklemeyi uygun buldum. Ali İmran suresi 7. ayeti sizinle paylaştıktan sonra açıklamaya geçeyim.
 

O'dur sana kitabı indiren. Ondan bir kısmı muhkem/kesin anlamlı ayetlerdir ki onlar kitabın anasıdır/eğitici kaynağıdır/özüdür. Diğerleri ise müteşabih/benzer anlamlıdır. Kalplerinde kayma/yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve yorum türetmek için müteşabih olanlara tabi olurlar. Halbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, "Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır" derler. Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz. (SONİA CİHANGİR MEALİ - ALİ İMRAN 7)


Bu ayet öyle bir ayettir ki Allah bu ayeti göndermeseydi Kur'an'ı anlayacak anahtarı bize göndermemiş olurdu. O derece önemli bir ayettir. Bu ayette ne diyor ? Bu ayette Allah insanların niyetini okuyup bize bilgi veriyor ve diyor ki: "Kur'an'ın bazı ayetleri ki bu ayetler çoğunluktadır açık ve nettir. Kitabın özü buradan anlaşılır. Bir kısmı ise müteşabih dediğimiz benzer anlamlı kavramlardan oluşan ayetlerdir." İşte tam olarak konumuzla alakalı kısmı buradadır. vadribuhünn kelimesi benzer 20 ye yakın anlamı var. Yani Nisa 34 müteşabih/benzer bir ayettir. Yirmiye yakın anlam verilebilir bu ayete vadribuhünn kavramı yüzünden.  Allah ali imran 7'de ne diyor: "Kalplerinde kayma/yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve yorum türetmek için müteşabih olanlara tabi olurlar." Bu ne demek? Bu şu demek: İyi niyetli olmayanlar kalbinde yamukluk bulunanlar vadribuhünn kavramının dövün şeklindeki yorumuna tabi olurlar. Yani yorum türetirler. Halbuki ayete baktığımızda Allah eşler arasındaki bir sorunu çözmeye çalışıyor. Dövmek neyin çözümü? Ayete en uygun mana vadribuhünn kelimesine ayırın/ayrılın anlamıyla sağlanır. ama hayır! Kadını dövmek için ayetin bütününe uygun olmayan bir yorumun peşine düşüyorlar: Dövün! Ayetin bütününe baktığınızda dövün anlamı kesinlikle uyumsuz. Ancak yine de kalplerinde yamukluk olduğu için kendi istedikleri yorumun peşine düşüyorlar.  Ayet amaçlarını da deşifre ediyor: Fitne çıkarmak.

Ayet devam ediyor:"Halbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler " Evet Allah burada vadribuhünn kavramının doğru anlamı bilen iki kesim olduğundan bahsedyor. Birincisi kendisi ki biz onun yorumunu bilemeyiz. İkincisi ise ilimde derinleşenler. Peki kim bu ilimde derinleşenler? Din adamları değil elbette. Ayetin başında geçen kalbi yamuk olmayıp Kur'an hakkında sürekli araştırma yapan insanlar. Artık Kur'an hakkında uzmanlaşmış insanlar. Ama burada kilit nokta şu: kalbiniz yamuk olmamalı, yani iyi niyetli olmalısınız. "İyiki eşini döv diye bir anlam çıkarabiliyorum" diyen onursuz insanlardan olmamalısınız. Kur'an'dan eşini dövme ruhsatı arayan insanlardansanız istediğiniz kadar Kur'an'a bir ömür adayın yinede kalbiniz yamuk olduğu için Kur'an'ı anlayamazsınız.

Allah başka bir sır vererek Ali imran 7'nci ayeti sonlandırıyor:"Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz." Evet Kur'an aklı olan, aklını çalıştıran insanlar için inmiştir. Din adamlarının ve dedikoduların peşinden gidip onların aklıyla hareket edenler için değil. Aklı çalışmayan biri Kur'an'ın "anlaşamıyorsanız ayrılın" şeklinde öğüdünü almaz. Gidip eşini döverek yamuk kalbinin öğüdünü dinler. Yani demek istediğim kısaca şu: Bu ayetler Efecan arkadaşımızın dediği gibi birer test. Kalbi yamuk olanla olmayanı ayırt etmek için. Vadribuhünn kavramını dövmek olarak mı algılayacağız yoksa ayrılın şeklinde mi?

Nihayetinde Kur’an’ın kadınlar konusunda başımızı öne eğecek bir hükmü yoktur. Yeter ki kur’an’a bütüncül bir bakışla, tümüne hakim olarak ve iyi niyetli okuyalım. Kur’an’da bir konuyu analamdığımızda suçu baktığımızda değil bakışlarımızda aramalıyız. Doğru bakmak için kur’an’ın daha da derinlerine iyi niyetli bir yaklaşımla kürek çekmeliyiz. En dibin en karanlık olduğu yerler mağralardır kitaplar değil. Mehmet Okuyan’ın dediği gibi kur’an’ın kadın üzerinden değil insan üzerinden sunumları vardır. Darabe’nin onca anlamı varken sadece dövün anlamının seçilmesi ,üstelik bu kelime kur’an’da birçok ayette geçip hiç birinde de canlıyı dövmek anlamında  kullanılmamışken dövün anlamının verilmesi hiç iyi niyetli bir okuma değil. Erkeklerin kur’anı tahrif etmesine de tahrip etmesine de izin vermemeliyiz. Kur’an, hiçbir yerinde kadını totaliter erkek rejimlerin emrine vermez. Gerçek Müslüman hakikati kendi çıkarlarına tercih eder ve “ulu erkek” mantığının kur’an’i bir referansının olmadığını itiraf edip hakkı hak sahibine (kadına) geri iade eder. Kadın gibi fiziksel olarak zayıf bir insan türünü kendisinden daha güçlü erkek türüne karşı ezdirmez. Kadın geçimsizlik yaptığı için erkek tarafından dövülebiliyorsa erkek geçimsizlik yapınca kim dövecek?  Bu görüşü savunanlar Allah’ı erkek yandaşı bir adaletsiz olarak lanse etmeye utanmıyor mu? Tüm bunları geçtim ömrünü kur’an’la türetenler şunu iyi bilir ki Allah tüm kur’an boyunca insan’ın her tür ahlak anlayışını inşa eder. Bu ahlak türlerinden biri de güç ahlakıdır. Kendinden zayıf olan birini inciten biri güç ahlakından yoksundur. insan’a kendisinden daha zayıf birine şiddet uygulamak utanç olarak yeter. Her şeyi kabul ettim de nasıl bir vicdan kadının dövülmesine sızlamaz anlamıyorum. İçinizden biri annesini dayak yerken görmek ister mi? Ya da eğer babaysanız kızınızın kocasından dayak yediğini görmek ister miydiniz?  Yahut bir abiyseniz ablanızın yada küçük kız kardeşinizin kocasından dayak yediğini görmek ister misiniz? Onurunuz bu görüntüyü nasıl kaldırır?  Hayvanlar aleminde bile dişi hayvan erkek hayvanlardan dayak yemez. Artık varın ne demek istediğimi siz anlayın.

Yazıma bir ayetle son vermek istiyorum “… ve O aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder!” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- YUNUS, 100)
 
Görüntülenme 2,160
Yayın 18 Nisan 2017
09 Haziran 2018 güncellendi

Kur’an’da cehennem azabından  başka bir azaptan bahsedilmez. Kur’an’da olmayan bu azap türü İslam dinine sonradan monte edilmiştir. Çoğu kitap kabir azabını belgesel anlatır gibi anlatıyor. Nereden bu kadar çok bilgiyi elde etmişler kimse bilmiyor. Peki kabir azabı var diyenler buna Kur’an’dan delil gösterebilmişler midir? Hayır. Kur’an’da kabir azabı ile ilgili tek bir ayet yoktur. Ama Kur’an’ı tahrif ve tahrip ederek böyle bir delil bulduklarını sananlar vardır. O delil mü’min suresi 46’ıncı ayet, Secde 21, Nuh 25, Tevbe 101'dir.--

Mümin 46 kabir azabına delil midir?

Mümin 46 elbetteki kabir azabına delil oluşturmaz. O ayeti anlamak için surenin 28’inci ayetinden başlayıp 48’inci ayete kadar olan kısmı bilmemiz gerek. Mümin suresi 28’de firavunun çevresinden mümin bir adamın firavuna ve kavmine olan hitabı aktarılır. Firavun ve kavmine nasihatler, uyarılarda bulunur. Adamın konuşması Mümin 44’de biter ve Mümin 45 ‘de Allah şöyle der: “Derken Allah onu kavminin çirkin tuzaklarından korudu; Firavun ailesinin helaki ise azabın en kötüsüyle oldu.” Yani firavun ailesi Hz. Musa ve Harun’a karşı olan mücadelesini kaybetti. Bu da firavun ailesinin israiloğullarına karşı iktidarının sonunu getirdi. Firavun ailesinin helakinden kasıt budur. Şimdi gelelim delil getirilen ayete.
 

“Ateş… Onlar o (ateşe) sabah ve akşam sunulacaklar; ve Son Saat gelip çattığında (Allah şöyle buyuracak): Firavun ailesine en şiddetli cezayı verin!” (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ- MÜ’MİN 46)

Bu ayet yanlış tefsire kurban edilmek isteniyor. Bir kere zaman bu evrene ait bir tabirdir. Kabir de sabah akşam ifadesi olmaz. Ayrıca Arapça bilenler şunu bilir ki burada kast edilen sabah akşam ifadesiyle 24 saat kastedilmekte. Bu ayet sureden koparılmaya çalışılıyor. Bağlamdan koparıp tek bir ayet ile istediğiniz sonucu Kur’an’a söyletmek Kur’an’ı tahrif etmektir. Mesela Kur’an’da “vay o namaz kılanların haline” şeklinde bir ayet vardır. O halde Kur’an namazı yasaklar şeklinde bir sonuç çıkar eğer bağlamından koparırsanız. Sure  Firavun ile mücadele eden Musa peygamberin yükselişinden ve bunun akabinde israiloğullarını mısırdaki kölelikten kurtaran Musa peygamberin firavun’a ve ailesine karşı zaferi anlatılıyor. Mü’min 46 ‘da ise bu zafere hazmedemeyen firavun ailesinin her gün içten içe yandıklarını konu ediniyor. Çünkü dün kendilerine köle olan israiloğullarını bugün başka ülkede iktidar kurduklarını görmek firavunun suda boğulup Hz. Musa ve Harun’un sağ kalması  her gün firavun ailesini içten içe yakacağından bahsediyor. Surenin bütününden bu ayetin bu şekilde yorumlanması gerektiğini hemen anlıyorsunuz. Ama uyanıklar sadece bir  ayeti vererek sanki bu ayet kendinden önceki ayetlerden bağımsızmış gibi kabir azabına delil olarak sunmak istiyorlar.

Bir Müslüman Kur’an’a paralel bir kaynağı ana kaynak ya da iman esası olarak kabul edilemez. Bu mantığı oluşturursanız peygamber sözü olarak bize ulaşan rivayetlerin güvenilmez olduklarını da bilirsiniz. Yine de rivayetleri Kur’an’dan öte görenler için aşağıdaki rivayeti vereyim. Aşağıdaki rivayeti bize delil göstererek kabir azabı var diyenlerin bu rivayetini inceleyelim.
 

"Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." (bk. Tirmizî, Kıyamet, 26; el-Akidetu’t-Tahaviye,1/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akide, s.64-76)

Yukarıdaki rivayet doğru olduğunu  farzetsek bile bu sözde anlatılmak istenen kabir, ya cehennem çukuruna açılan bir kapı ya da cennet bahçesine açılan  bir kapı olacaktır. Bu sözü bu şekilde simgesel olarak almak zorundayız. Çünkü Kur’an kabir azabı diye bir azaptan bahsetmemiştir. Peygamberin Kur’an’a böyle bir azap eklemesinden bahsedilemez. Bir başka uydurma rivayet de şöyle:
 

İbn Abbas şöyle demiştir: Hazreti Peygamber Medine’deki (veya Mekke’deki) bahçelerden birine uğradı. Kabirlerinde azap gören iki insanın sesini duydu. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “ikisi azap görüyorlar. (Kendilerince) büyük bir günah sebebiyle azap görmüyorlar. Oysa ki bu büyük bir günahtır. Birisi idrarından sakınmazdı. Diğeri ise insanlar arasında laf getirip götürürdü (koğuculuk yapardı)”. Sonra bir dal istedi. Dalı ikiye ayırarak her birinin kabrinin başına bir parça­sını koydu. Ona: “Ey Allah’ın Resulü bunu niçin yaptın” diye soruldu.  Şöyle buyurdu: “Umulur ki bu dallar kurumadıkça onların azabı hafifletilir” (KÜTÜB-İ SİTTE, BUHARİ)

Kur’an yukarıdaki rivayetin aksine en büyük günahı şirk olarak tanımlar. O zaman niçin  kabir azabını en çok çekecek olanlar şirk işleyenler olmuyor? Kabir azabı rivayetlerin tamamı uydurmadır. Yukarıdaki idrar sıçratana kabir azabı vaat etmek dinimizle , aklımızla, vicdanımızla alay etmek değil de nedir? Bu ne biçim bir din anlayışıdır. Hadis olduğu iddia edilen bu rivayetlere inanan akıllı bir insan derhal ateist olur. Olması da normaldir. Çünkü Tanrı’nın insanların idrarı ile ilgilendiği iddiası kadar saçma bir iddia olabilir mi? İnsan ilk duyduğunda bile şaka zanneder bu rivayeti.

Secde 21 kabir azabına delil midir?

 

Ama onlara, daha büyük mahrumiyeti tattırmadan önce daha yakın (dünya) mahrumiyetini elbette tattıracağız; umulur ki dönerler (SECDE 21)


Şimdi bu ayeti kabir azabına delil göstermelerinin mantığı yoktur. Burada iddia şudur ki ayette geçen küçük azap kabir azabından büyük azap ise cehennemden bahsetmektedir. Ancak ayet kendisi bu iddiayı çürütür ve küçük azaptan kastın dünya azabı/mahrumiyeti olduğunu söyler. Bunu ayetin şu cümlesinden anlıyoruz: "umulur ki dönerler" Kabir de hatadan dönme olmayacağına göre ayette geçen küçük azaptan kasıt dünya azabıdır.

Nuh 25 kabir azabına delil midir?

 

Onlar günahlarından dolayı boğuldular;dahası (ahirette) ateşe atılacaklar ve Allah dışında kendilerine yardım edecek kimse de bulamayacaklar (NUH 25)


Bu ayet Nuh peygamber döneminde yaşanmış tufan olayını aktaran ayetlerin hemen ardından gelir. Burada geçen boğulmanın hemen ardından ateşe sokuldular cümlesinden kabir azabının anlaşılması gerektiği iddiası mevcut. İşin gramer tartışması şöyle: ayette "ugriku fe" kavramı geçiyor burada fa harfi gelmiş. Arapçada fa harfi "hemen sonra" anlamı taşıyor. Yani anlam "onları boğduktan hemen sonra ateşe koyacağız" şeklinde olmalı şeklinde bir iddia var. hatta iddianın devamında şöyle söyleniyor: Kasıt ahiret olsaydı sümme kavramı kullanılırdı. Kur'an'ın her yerinde ileriki zaman için sümme kullanılıyor.

Bu iddia da başlı başına hatalar ile doludur. Öncelikle Kur'an ahirette yaşanacak bir çok olayı şimdiki zaman kipiyle kullanır. Gelecek zaman kipi kullanmaz ama ayetin iç ve dış bağlamından bunu anlarız. Yani burada kast edilen ateşe sokacağız ifadesi ile kast edilen ahirette olmalıdır. Eğer gerçektende burada ileriki zaman anlamı yoksa o halde kabir azabı anlamı da çıkmaz. Çünkü bu adamlar boğuldular , nuh da gemi ile o şehirden çıktı kimse bunları gömmedi ki. Ayrıca bu adamların boğulmasından gömülmesine kadar belli bir zaman geçmeyecek mi ? Yani yine gelecek zaman da olacak kabir azabı denen azap varsa. Kaldı ki Allah için bir zamandan bahsedilemez. Zaman insanoğlu için akıyor Allah için değil. Allah için Nuh tufanında boğulan o insanlar ile ahiretteki hesap arasında 1 saniye bile yoktur. Bu yüzden boğulduktan hemen sonra ibaresini Allah kendi sistemine göre de kullanmış olabilir. Yani hangi açıdan bakarsak bakalım Kur'an'dan kabir azabı çıkarılamaz.

Tevbe 101 kabir azabına delil midir?

 

Ne ki çevrenizdekilerden bedevi Araplar arasında ikiyüzlüler ve şehir ahalisi arasında da ikiyüzlülükte zirveşenler var. Sen onları tanımıyorsun, (ama) Biz tanıyoruz. Onlara (bu dünyada) iki kat azap çektireceğiz, (bu hayatın) sonunda ise korkunç bir azaba sevk edilecekler (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ - TEVBE 101)


Bu ayeti delil gösterenlerin iddiası şu: ayette iki kat azap şeklinde değil de iki kere azap şeklinde anlıyoruz. O halde ikincisi kabir azabı. Bu iddia ayetin bağlamından çıkmaz. Eğer dedikleri doğruysa ayette iki kere azap bir de büyük azap olmak üzere 3 azaptan bahsetmiş olur. Biri ahiret azabı diğeri kabir azabı olduğunu varsaysak bile üçüncü azap nedir?  Halbuki ayet bu noktada açık. Ayetten, bu dünyada iki kat azap diğer dünyada ise bir azap var şeklinde anlaşılır. Bu ayeti de diğerleri gibi kabir azabı şeklinde anlamaya zorluyorlar.

Peki, Kur’an’da kabir azabının olmadığına delil var mı?

Elbette var. Kur’an bu konuyu işleyen tüm ayetlerinde sadece cehennem azabından bahseder. Bu size yeterli gelmeyecektir. Ama işte en önemli delil. Hergün okuduğunuz Fatiha suresinin dördüncü ayeti. Ayet ne diyor? “Mâliki yevmid dîn: O, Hesap Gününün hakimidir” Allah bu ayette ahretteki tek bir Hesap Günü olacağından bahsediyor. O Hesap Gününden sonra azap başlayacak. Yani ilk önce herkes adil olarak  aynı zaman diliminde mahşerde toplanacak hesap görüldükten sonra aynı zaman diliminde azap başlayacak. Tabi diğer dünyada zaman yok fakat anlamanız için mecburen bu kavramı kullanmak zorunda kaldım. Eğer mahşer gününden farklı ikinci bir Hesap Günü olsaydı (yani kabirde yapılan hesap ve akabinde azap) ayet  “Mâliki yevmid dîn” şeklinde değilde “Mâliki yevmeid dîn” formunda gelirdi. Böylece iki Hesap Günü olduğunu anlardık. Diyelim daha fazla Hesap Günü var o zaman ayet “Mâliki eyyavmid dîn” formunda gelirdi. (MEHMET OKUYAN)

İkinci bir delil ise Zümer 42’inci ayet. Bu ayet  kabir azabını reddeder ve ölen adamın nereye gideceğini belirtir.
 

“Allah insanların canlarını ölümleri sırasında alır, henüz ölmemiş olanları da uykusunda alır: Derken ölümüne hükmettiklerini (katında) tutar, geri kalanı sonu yasayla belirlenmiş bir süre doluncaya kadar (geriye) salar. Kuşkusuz bunda , düşünen bir toplumun alacağı bir ders mutlaka vardır.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ, ZÜMER 42)

Üçüncü bir delil ve kuvvetli bir delil ise Yasin suresi 52'inci ayettir.
 

"Eyvah! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? diyecek (ve cevabı kendileri verecek)ler: Rahman'ın vaad ettiği bu olsa gerek; demek ki gönderilen elçiler doğru söylemişler! " (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ, YASİN 52)

Yukarıdaki ayet açıkça kabir azabını ve sorgusunu reddeder. Kabirde meleklerle karşılaşmış biri ahirette uyandığında "Elçilerin doğru söylemiş" dermiydi? Bu şaşkınlık olmazdı. Çünkü kabir de elçilerin haklı olduğunu zaten anlamış olurlardı. Ahirette uyandıkları zaman da şaşkınlık yerine pişmanlık duygusuyla uyanmış olurlardı.

Diyelim Adem’in gelişinden bu yana 200 bin yıl geçti. Yaklaşık 100 bin yıl önce benimle aynı günahı işlemiş bir adam vefat etti. Adam 100 bin yıldır mezarda azap çekiyor. Kıyamet’e ben adamdan daha yakınım ben de öldüm. Adam benden 100 bin yıl daha fazla azap çekmiş olmaz mı? Ben 100 bin yıl sonra doğduğum için daha mı şanslıyım? İlahi adalet bunun neresinde? Kıyametten 1 gün önce ölen adam daha şanslı. Çünkü o bir gün azap çekecek. Burada Müslümanlara tek bir soru sormak istiyorum. Niçin akletmiyorsunuz?

Kabir azabı hakkında Hadis olduğu iddia edilen bir rivayette şu şekilde:
 

“Ölü kabre konduktan sonra, Münker ve Nekir adında iki melek gelip Peygamber Efendimizi kastederek ‘Bu adam hakkında ne düşünüyorsunuz?’ diye sorarlar. Mümin kimse daha önce/ dünyada iken dediği gibi der: ‘O Allah’ın kulu ve resulüdür. Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür.’ Melekler; ‘Senin böyle diyeceğini biliyorduk’ derler ve kabrini genişletip aydınlatırlar. Münafık  kimse ise, bu soruya ‘Bilmiyorum’ diye cevap verir. Melekler  ona da ‘Senin böyle diyeceğini biliyorduk’ derler. Yere denilir, o da adamın kaburgalarını iç içe geçirecek şekilde onu sıkar ve kıyamete kadar orada azap çeker.” (Buharî, Cenaiz, 87; Tirmizî, Cenaiz, 70; hadis meali özet olarak Tirmizi’den alınmıştır).

Ya bir kere melekler gelip rabbin kim ? peygamberin kim? Falan diye sorsa Müslüman olan veya olmayan her günahkar insan doğru cevap verir. Bu denli basit ve anlamsız soruların sorulacağını iddia etmek büyük bir bührandır. Çünkü adı üstünde “Hesap”.  Rabbin kim ? diye sorulmaz. Sen bu işi yaptın mı yapmadın mı? şeklinde de sorulmaz. Çünkü zaten her şey kayıt altında. Hesap şöyle olacaktır: Sen bu işi yaptın niçin yaptın?

Peki, Telkin nedir?

İkinci bir iddia ise bir kişi mezara bırakıldıktan sonra da gelip ona telkin verilmesi olayıdır. Yaşayan insanların ölüye sorulan sorulara cevap vermesi için yapılan yardımdır. Telkin ölüye yukarıdan kopya vermektir. Dünyada bile usulsüzlük olarak görülen bu tavır öldükten sonra meşru mu oluyor? Telkin peygamberin vefatından yaklaşık 500 yıl sonra uydurulmuştur. Bunun kökü ise Yahudi kabul kültürüdür. Yahudi geleneğinden dinimize sızmıştır. Bu kaçakların dinimize nasıl sokulduklarını anlamak için Yahudi ve Hristiyanların geleneksel uygulamalarını öğrenmeliyiz. Bunun İslam ile alakası yoktur. Müslümanlar o denli cahil insanları takip etmektedir ki aslında takip ettikleri ekseriyet Yahudilik ve Hristiyanlıktır. Madem aşağıdakine yardım ediliyor Rasulullah’a kim yardım etti ya da sahabeye? Ya da savaşlarda ve denizlerde ölüp telkin alamayanlara ne olacak? Onlara haksızlık olmadı mı? Allah’ın Hesaplarına bile kopya ve torpil karıştırmak ve bunun adına müslümanlık ve islamiyet bırakmak büyük bir meziyet! Allah adalet ahirette dedi. Ancak bazı cahil Müslümanlar oradaki adaleti de rafa kaldırdı.
 
Görüntülenme 1,998
Yayın 27 Nisan 2018
18 Mayıs 2018 güncellendi

Tabi bu konuda konuşabilmem için ilk önce Sünni Müslümanların inandığı Miraç olayını size anlatmam gerekir. Genel bir özetini verip devam edeceğim. İbn Ebi Şeybe, Buhari, Muslim ve İbn Hanbel’de yer alan rivayetlerdeki içerik esas alınacak olursa olay şudur:--

Mi’raç gecesi Hz. Peygamber Kâbe’nin Hatim veya Hicr denen mevkiinde uyku ile uyanıklık arasında bir noktadayken, Cebrail birkaç melekle birlikte gelip Hz. Peygamberi almış ve Zemzem kuyusuna götürmüştür. Burada göğsünü yarıp kalbini temizlemiş, ardından içini iman ve hikmetle doldurup eski haline getirmiştir. Daha sonra merkepten biraz büyük, katırdan küçük Burak adlı beyaz bir binek getirilmiş ve Hz. Peygamber bu hayvana bindirilerek Beytu’l-Makdis’e götürülmüştür. Burada Burak’ı peygamberlerin bağladığı yere bağlayan Allah Resulü el-Mescidu’l-Aksa’nın içine girip iki rekat namaz kılmıştır. Namaz kıldıktan sonra dışarı çıkınca Cebrail, Allah Rasulu’ne birisi süt diğeri şarap dolu iki kap sunmuş, Hz. Peygamber süt dolu kabı tercih edince Cebrail ona fıtratı seçtiğini söylemiş ve şayet diğerini seçseydi ümmetinin sapıtacağını haber vermiştir. Bundan sonra Cebrail Hz. Peygamber’i dünya seması olarak isimlendirilen yeryüzüne en yakın semaya çıkarmış Birinci sema olarak isimlendirilen burada Hz. Âdem, ikinci semada Hz. Yahyâ ve Hz. İsâ, üçüncü semada Hz. Yûsuf, dördüncü semada Hz. İdris, beşinci semada Hz. Hârûn, altıncı semada Hz. Mûsâ ve yedinci semada ise Beyt-i Ma’mûr’a sırtını dayamış bir şekilde duran Hz. İbrahim’le karşılaşmıştır. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in her bir katta karşılaşmış olduğu peygamberlerin isimleri ve onlarla arasında geçen diyaloglar değişmektedir. Hz. Peygamber yedinci semaya çıkarıldıktan sonra Beytü’l-Ma’mûr ve Cennet’e götürülmüş, ardından melekût âleminde varılacak en son nokta olan Sidretü’l müntehâ’ya yükseltilmiştir. Buradan sonraki aşamada Cebrail onu yalnız bırakmış ve peygamberimiz ilerleyerek meleklerin bile gidemediği ilahi makama ulaşıp Allah’la buluşmuştur. Bu buluşmadan sonra dönüşte Peygamberimiz üç hediye almıştır. Bunlar Bakara sûresinin son iki âyeti, Allah’a ve Rasûlü’ne ortak koşmayanların Cennet’e gireceği müjdesi ve elli vakit namaz kılma yükümlülüğüdür. Hz. Peygamber, bu hediyelerle dönerken Hz. Mûsâ’ya uğramış. Hz. Mûsâ günlük elli vakit namazın ümmetine ağır geleceğini ve bu yükümlülüğü yerine getiremeyeceklerini hatırlatıp tekrar Allah’ın huzuruna çıkması ve miktan azaltması için Rabb’ine ricada bulunmasını önermiştir. Bu öneri üzerine birkaç kez gidiş gelişten sonra elli vakitlik namaz beş vakte düşürtmüştür. Semadan dönüşü sırasında Hz. Muhammed, Kudüs’e uğramış ve orada peygamberlerden oluşan bir gruba rastlayıp onlara namaz kıldırdıktan soma Mekke’ye dönmüştür. (İbn Ebi Şeybe, Buhârî, Müslim ve İbn Hanbel’de yer alan Enes b. Mâlik, Ebû Zerr el-Ğiffârî ve Mâlik b. Sa’sa’nın rivayetlerinin birleştirilmiş halinin bir özetidir. Rivayetlerin bütünü için bk. İbn Ebi Şeybe, XX, 244-46 (no:37725); Buhârî, Salat, 1, Ehadisü’l-enbiya, 5, Menâkıbu'l-ensâr, 42, Tevhid, 37, Bed’ü’l-haik, 6; Müslim, İmân, 259, 262, 263, 264; İbn Hanbel, III, 148, V, 144.)

Yukarıda Sünni Müslümanların inandığı Miraç olayını aktardım. Şia Müslümanlarının inandığını ise yazmama bile gerek yok. Çünkü mitolojilerin zirvesine ulaşmışlardır. Peygamberin miraç’a çıkarılma sebebinin hilafeti Ali’ye vermek olduğunu iddia edenden tutun da peygamberimizin yüz yirmi kez miraça çıktığından bahsedenl ere kadar çeşit çeşit iddialar. İşin garip tarafı ilk yazılan hadis kaynakların hiçbirinde Miraç olayı yoktur. Bunlar: Hemmam b. Munebbih (hicri:132/miladi:750), Malik b. Enes (179/795),7 Rebi’ b. Habib (180/796),8 Abdullah b. Mubarek (181/797),9 Ebu Davud Tayalisi (204/819),10 Abdurrezzak (211/826), Humeydi (219/834)11 ve İbn Ebi Şeybe (235/849) Gördüğünüz gibi peygamberimizin vefatından 235 yıl boyunca ortalıkta Miraç olayı diye bir olay yok. Hatta Malik b.Enes’in (179/795) Peygamberimizden yaklaşık 179 yıl sonra yazdığı Muvatta’ adlı eserinde bile Miraç olayı anlatılmaz. Sadece İsra olayına değinir. İsra olayına birazdan geleceğim için burada açıklamıyorum.

Kur’an’da Mir’ac Var Mıdır?

Kur’an’da Mir’ac olayı diye bir olay yoktur. Kur’an’da İsra olayı vardır. Hatta Mir’ac kelimesi hiç Kur’an’da geçmez. Sadece bu kelimenin çoğulu olan mearic kelimesi  Kur’an’da iki kez geçer ve bunların da konuyla alakası yoktur. Ancak maalesef kendi dinini araştırmayıp rivayetler ve mitolojilerin peşine takılmış milyonlarca Müslüman ve sözde görevi Müslümanları bilinçlendirme olan ilahiyatçılar henüz İsra ile Mir’ac olayını ayırt edebilecek halde dahi değiller. Kur’an içeriğini tam bilemediğimiz İsra olayından bahsederken Mir’ac, mitolojik bir hikâyeden bahseder. İşte ayet:
 

Yarattıklarına benzemekten münezzeh, mutlak aşkın ve yüce O (Allah) ki, kulunu gecenin bir vaktinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya, ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye yürüttü: Zira O, evet sadece O’dur her şeyi işitip gören (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ İSRA 1)

Mir’ac olayına inanan din adamlarının delil olarak getirdiği ayet yukarıda verdiğim İsra 1’dir. Ayette peygamberin Mescid-i Haram’dan  Mescid-i Aksa’ya götürüldüğü bilgisi veriliyor ancak bunun nasıl olduğu bilgisi verilmiyor. Allah detay vermediği için din adamları bundan rahatsızlık duymuş ve Allah’ın mutlak bir yorum getirmediği bu ayete mutlak bir yorum getirmeye çalışmışlar. Bu olayın birkaç şekilde vuku bulduğunu iddialar arasında. En yaygın iddiaları incelemeye çalışacağım. Tabi herkes kendince delil getiriyor. İlk görüş, ayette geçen "esrâ bi (yürütüldü)" ifadesine binaen peygamberimizin Kâbe’den Mekke’nin dışındaki bir toplanma, ibadet merkezine yürütüldüğü şeklindedir. Çünkü Mescid-i Aksa’nın nerede olduğu kesin bir şekilde bilinmemektedir. Yani maddi bir gece yürüyüşü. Bu bir nebze mantık çerçevesinde güzel bir açıklamadır. Ancak mutlak(kesin) değildir. İkinci görüş ise bunun manevi bir şekilde rüyada vuku bulduğudur. Çünkü Allah gece yürütüldü derken nasıl yürütüldüğünden bahsetmiyor bu ayette. Ancak bu ayetlerin devamında gelen İsra 60 delil gösterilerek bunun bir rüya olduğunu iddia edenler de var. İşte ayet:
 

Hani (Ey Muhammed), Biz sana demiştik ki: “senin rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır! Sana gösterdiğimiz o (malum) rüyayı ise, başka değil, insanlar için yalnızca bir imtihan aracı yaptık; tıpkı Kur’an’da geçen lanetlenmiş ağaç gibi…” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ İSRA 60)

Bu ayette geçen insanlar için imtihan kılınan rüyanın İsra 1’deki olay olduğunu iddia ediyorlar ki gayet makul bir yaklaşımdır. Bazıları ise İsra 1’de geçen “min ayatina” ifadesini göstererek bu olayın mucizevi bir olay olduğunu iddia ediyor. Çok tuhaf bir şekilde mucize Kur’an’da geçmeyen bir kavram olmasına rağmen “ayet” kelimesine “olağanüstü” yani mucize anlamı vermekte ısrar ediyorlar. Tabi bu da akabinde birçok problemi doğuruyor.  Bu noktada ilginç bir detaya da dikkat çekmek isterim İsra 1’de geçen “kul” ifadesi ile Hz. Muhammedin kastedildiğinde herkes ittifak halinde olsa da bu da kesin değildir. Bu sadece bir görüştür. Bu görüş de ayette geçen "Mescid-i Haram (Kâbe)" kavramına dayanır. Kâbe varsa Hz. Muhammed bahsediliyor olmalı diye düşünülüyor ki doğru olabilir ama kesin değil. Mekke’de yaşayan tek insan Muhammed peygamber değildi.

İsra 1’de geçen ve dikkate değer bir başka kavram "leylen (bir gece)"dir. Bu kelime İsra olayının gecenin tümünde değil bir bölümünde, kısa bir vaktinde olduğunu gösterir ki kanımca bunun rüya olduğunu iddia edenleri destekler niteliktedir.

Ayette Geçen Mescid-i Aksa Nerededir?

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki bu ayetler indiğinde Mescid-i Aksa ifadesi neresi için kullanılıyordu hiç kimse bilmiyor. Benim bu konudaki kanaatime göre bu ayette geçen Mescid-i Haram Kâbe olmadığı gibi Mescid-i Aksa’da başka bir yer ismi değildir. Öyle olsa Kur’an Mescid-i Aksa’nın nerede olduğunu açıklardı. Sırf Mir’ac olayı haklı çıksın diye Mescid-i Aksa’nın Kudüs’de bulunan Süleyman Mabedi ya da bugün bilinen Mescid-i Aksa olduğunu iddia edilse de bu iddialar akla, tarihe ve bilime aykırıdır. Çünkü bu ayetler indiğinde Kudüs’te Süleyman Mabedi diye bir yapı kalmamıştı. MS  70’te Titus Katliamında Yahudiler katledildi ve Süleyman Mabedi de yerle bir edildi. Geriye sadece bugün bildiğimiz “Ağlama Duvarı” kaldı. Mescid-i Aksa’nın lügatteki anlamı “en uzak mabed”, “secde edilecek en uzak yer”dir. Her ne olursa olsun. Allah’ın kesin belirtmediği bir konuda spekülatif hareketlerden uzak durmak ve ayetin maksadını anlamaya çalışmak gerek. İsra 1 tamamen mecazi bir anlatım da olabilir. İşin tuhafı İsra 1’den hemen sonra Musa kıssası gelir. Belki de burada anlatılmak isteneni orada aramalıyız. Bilemiyorum. Bu ayetin ne olduğunu bilmesem de ne olmadığını görebiliyorum: Mir’ac değil.

Mir’ac Olayının Çelişkileri

1.   Beş vakit namaz Mir’ac gecesi belirlendi.

Bu iddia asılsızdır. Çünkü Mir’ac’ın vuku bulduğu iddia edilen geceden çok önce Taha 130 inmişti. Bu ayette beş vakit sayılmakta.

2.  Namaz Hz. Muhammed’e Cebrail tarafından şeklen öğretildi.

Eğer namaz ilk defa Hz. Muhammed tarafından kılınmış ve direkt Cebrail’den öğrendiyse Mir’ac’dan indikten sonra nasıl diğer peygamberlere namaz kıldırdı? ayrıca bugün bizim gibi namaz kılan yahudiler de mi cebrailden öğrendi?

3.  Bakara suresinin son iki ayeti Mir’ac’da verildi.

Bu iddia en mantıksızıdır. Mir’ac Olayının Mekke’de olduğunu iddia ediyorlar. Ancak Bakara suresinin Medine’de indiğini söylüyorlar. O kadar belirgin çelişkileri var ki kararı size bırakıyorum. İnsan ürünü olan her söz gibi bunlarda kendileri sözlerini kurgulamış ancak birbiriyle uyumlu uyduramamışlar. Beşer şaşar diyelim

4.  Göğün katları var ve peygamber kat kat yukarı çıktı

Bu iddia ise bilimin gelişmediği evrenin yapısı hakkında insanoğlunun bilgisi olmadığı zamanlarda iddia edilebilecek çocuksu iddialardan. Çünkü mekan Bigbang ile yaratıldı. Allah'ın bir mekanı yoktur. Kaldı ki göğün 7 katı olup allah'ın en üst katta oturduğu iddiası insanoğlunun çocukluk zamanlarında kaldı.

5.  Hz. Peygamber süt dolu kabı tercih edince Cebrail ona fıtratı seçtiğini söylemiş ve şayet diğerini seçseydi ümmetinin sapıtacağını haber vermiştir.

Bu cümlede başlı başına Kur'an'a aykırıdır. Çünkü Kur'an kimsenin başkasının günahını taşımadığını söyler. Peygamberin yaptığı bir tavırdan dolayı biz niye cezalandırılalım. Bu ne biçim ilahi adalet? Kaldı ki Şarap ve Süt dolu kaplar arasında peygamber niçin seçim yapmak zorunda bırakılıyor? Hiçbir anlamı olmayan bir olay. Belli ki birileri uydururken hızını alamamış ve saçma birşeyler daha ekleyeyim demiş. Bence bu kısmı bir sütçü eklemiş olabilir:)))

6.  Namaz 50 vakitti peygamber pazarlık yapa yapa 5 vakite indirdi

Açık söylemek gerekirse Mir'ac denilen olaydaki en korkunç iddia budur. Çünkü Allah ve elçisini birbiriyle pazarlık yapan -haşa- laubali tiplere dönüştürmüşler. Nereden bakarsak bakalım bu Mir'ac olayının insan ürünü olduğu bellidir.

Peygamberimizin olağanüstü hiçbir mucizesi olmadığını bizzat Kur’an bize haber verir. İşin en güzel yanı bu bilgiyi yine aynı sure olan İsra suresinde verir. Bu çok anlamlıdır. İşte Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed’den bekledikleri mucizeleri haber veren ayetler:
 

Nitekim demişlerdi ki: (Ey Muhammed) Bize yerden kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.(90) veya senin hurma ağaçlarıyla ve asmalarla dolu bir bahçen olmalı; dahası onların arasından gürül gürül ırmaklar çağlatmalısın.(91) yahut, tehdit edip durduğun gibi, göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe; yahut Allah’ı ve Melekleri bizimle yüzyüze getirmedikçe (92) Veyahut da senin altından bir köşkün olmalı ya da semaya çıkmalısın; fakat semaya çıkman durumunda (dahi) oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe yine de sana inanmayacağız. De ki : Kudret ve yüceliğinde sınır bulunmayan sadece Rabbimdir; ben, fani bir elçiden başka neyim ki? (93) (İSRA 90,91,92,93)

Baktığınızda Mekkelilerin Muhammed peygamberden çöl olan Arabistanda yerden su fışkırtmasını, mekkenin ortasından ırmaklar geçirmesini ve şuraya dikkat göğe yükselmek gibi kaçık istekleri var. Buradaki göğe yükselmedikçe ifadesinden açıkça Kur’an’ın Mir’ac olayını reddettiğini peygamberin hiçbir zaman göğe yükselmediğini Allah bize haber veriyor. Ayrıca Mekkelilerin fizik ve bilim kurallarına aykırı taleplerine ise Allah  peygambere  şöyle söylemesini istiyor: "ben, fani bir elçiden başka neyim ki?" Yani anlayacağınız. Hz. Muhammed’den bu evrenin fiziksel yasalarına aykırı bir şey yapamayacağını söylemesi isteniyor.

Peki, Mir’ac Nereden Bulaştı İslam’a?

Bunun nasıl olduğunu biliyoruz fakat niçin olduğu yoruma açık. Miraç olayının zerdüştlükten bize geçtiğini biliyoruz. Ancak buna niçin ihtiyaç duyuldu konusunda İsrafil Balcı’nın güzel bir tezi var. İsrafil Balcı’ya göre bu uydurma mitolojiye bazılarının ihtiyaç duymasının arka planında kıskançlık yatar. Kur’an Musa peygamberin Allah ile konuşmak için Tur dağına çıktığından bahseder. Bu olay peygamber yarıştırmak isteyenler için bir kıskançlığa dönüşür ve Muhammed peygamberin Musa’dan üstün olduğunu ispatlamak için daha yükseğe, en yükseğe çıktığını anlatan Mir’ac olayını zerdüştlükten alıp İslam’a entegre ederler. Tabi bu bir anda olmadı. Yüzyıllar boyunca eklemeler yapıla yapıla bugün ki halini aldı.

Zerdüşt dininin Avesta dedikleri 21 adet kutsal kitapları vardı. Bu Avesta’nın çoğunu Makedonya kralı İskender İran’a saldırdıktan sonra yok etti. Geriye sadece 3 kitapları kaldı. Büyük İskender dönemi sonlandıktan sonra Ardâ Vîrâf denen din adamı zerdüştlüğü korumak ve bilgilerin kaybolmasını önlemek için ardavirafname denilen zerdüştlüğün kutsal bilgilerinin yer aldığı bir kaynak oluşturdu. Her neyse bu kısa bilgiden sonra asıl konuya geçeyim. Mir’ac olayı da bize Avesta’dan geçmiştir. Avesta’da geçen Mir’ac olayı şöyle: Zerdüşt 30 yaşındayken Azerbaycan’daki bir dağdan melek eşliğinde göğe yükselir göğün tabakalarını gezer, cennet ve cehennemi görür, Arafı görür. Ondan sonra Ahuramazda’nın (Yüce Tanrı) yanına getirilir. Allah ona ruhundan üfler, ona ezel ebed bilgisini öğretir. Dönüşte de firiştahlar (Melekler) zerdüştün göğsünü yararlar, kalbini çıkarırlar. Tüm şeytani vesvese ve kirleri çıkarırlar. Temizlendikten sonra Zerdüşt’ün göğsünü bakır ile kapatırlar. Tabi bu safsatayı İslam’a sokan zalim her kimse bakır ile nasıl kapatılır deyip kendi döneminde kullanılan dikiş iğnesi ile Hz. Muhammed’in kalbinin dikildiğini söyler. Hatta insanlar inansın diye dikiş iğnesinin izleri gördüm diyecek kadar iftirada sınır tanımaz.

Olayın komik tarafı şu: Bu rivayeti Avesta’dan okuyup getirip hadis diye İslam’a sokan zalim her kimse aklı çok da iyi çalışmıyor. Çünkü rivayetlerin gelip dayandığı kişi Medineli sahabe Ebu Said el Hudri’dir. Bu olaya ilk yer verenlerden İbn Hişam rivayeti Ebu Said el Hudri’ye dayandırıyor. Fakat bu imkansız. Mir’ac denilen olay Mekke’de gerçekleştiği iddia ediliyor. Halbuki Ebu Said el Hudri olay sırasında Medine’de bulunuyor ve henüz Müslüman olmadığı gibi olaya tanıklık edecek yaşta da değildir. O olayın olduğu iddia edilen yılda Ebu Said el Hudri 12 yaşlarında olduğu düşünülse de daha da küçük olabilir. Eğer Ebu Said el Hudri adına uydurulmuşsa sorun yok bu anlaşılabilir. Ama olayın en vahimi gerçekten de bu bilgileri 12 yaşlarındaki bir çocuktan almalarıdır. Yani İslam’ın kaynağı çocukların masalsı hayal dünyalarıdır. Bunca âlim ise Kur’an’ın, bilimin, aklın peşinden gideceğine çocukların peşinden gitmiş.

Yukarıda gördüğünüz gibi Hz. Muhammed’in kalbinin yarılması ve temizlenmesi olayı ile Mir’ac dedikleri akıl dışı olay Zerdüştlükten İslam’a devşirilmiştir.  İslam’ı hayat biçimi olarak benimseyenlerin, Sünniliğin ve Şialığın İslam’dan kopmuş birer din haline geldiğini ve kaynaklarını Kur’an dışında başka dinlerin kutsal kitapları oluşturduğunu görmeleri dileğiyle.

Kaynaklar


1.  İsrafil Balcı, İsra ve Mir'ac Gerçeği
2.  Mustafa İSLAMOĞLU
3. Mehmet OKUYAN
 


 
 
Görüntülenme 5,556
Yayın 11 Mayıs 2018

Ateistlerin Kur'an'ı eleştirirken hep aynı ayetler üzerinden gittiğine şahit oluyoruz. Okudukları kaynaklar ortak bir kökten türediği için bir ateistin getirdiği eleştiri bir anda hepsinin eleştirisi oluveriyor. Ateist formlarda “Kur’an, spermin testiste üretildiğini bilmiyor” deyip hemen de yanına Tarık suresi 7. ayet diye parantez açılınca bir anda müthiş bir delil bulunmuş gibi her ateist tarafından zafer bayrağı kaldırılıyor. Daha sonra aynı argüman (kanıt)! her ateistin lügatinde yer buluyor.-- Biride kalkıp gerçekten ayette böyle bir şey var mı diye araştırma gereği duymuyor. Çünkü Kur'an'ı hata aramak için okuyorlar. Bu şekil kötü niyetli bir okumadan değil Kur'an basit bir romandan bile hata çıkarabilirsiniz. Hakikat şu ki Kur’an’a getirdikleri bu eleştiri çok zayıf. Hatta çok anlamsız. Temel sıkıntı şu: ateistler Kur’an’ı Tanrı mı gönderdi derdinde değiller -istisnalar hariç- , onların asıl derdi Kur’an’da hata aramak. Bu yüzden en isabetsiz meallere bakıyor, Arap dilbilgisini, kelimelerin çok anlamlılığını göz ardı ettikleri gibi ayetleri bağlamlarından koparıyor ve sanki ayette sadece o kavram geçiyormuş gibi bir algı operasyonu yapıyorlar. Bu yüzden bazı ateistlerin kötü niyetli oldukları kuşku götürmez bir gerçek.  Hangi ateist ile tartışmışsam muhakkak Tarık 7’yi önüme seriyor. Çünkü Kur’an’ı ateist formlardan öğreniyorlar. Orada Tarık 7'nin bilimle çeliştiğini okumuş ve sorgusuz bir şekilde almış. Bu yönüyle ateistler bağnaz dindarlara benzemektedir. Gelelim Tarık suresi 7. ayete:
 

İnsanoğlu da neden yaratıldığına bir baksın : (5)
O, fışkıran hayat tohumları içeren basit bir sıvıdan yaratıldı (6)
Omurga ile kaburga kemikleri arasından çıkan(7) (TARIK 5,6,7)

Yukarıdaki ayet bir seriden oluşmaktadır ama ayet serisini bölüp sadece 7. ayeti delil gösteriyor ve bu ayet üzerinden Kur’an’ı Muhammed peygamberin yazdığını ve Muhammed’in de spermin testislerde üretildiğini bilmediği için kendini ele verdiği iddia ediyorlar. Ben ateistler Kur’an’ı eleştirmesin demiyorum. Bu en doğal haklarıdır. Hatta bunu yapmalıdırlar ki işin hakikati ne tartışalım. Ancak Kur’an’ı eleştirmek başka Kur’an’a iftira atmak başka. Ateistler bu ayetleri tamamen bağlamından ve anlamından çıkarıp hata üretmekteler. Şimdi sizinle ayetler serisini paylaşacağım ve olayın aslında onların iddialarıyla alakasız olduğunu göreceksiniz.
 

Üzerinde gözetleyici bulunmayan hiçbir nefis yoktur (4)
İnsanoğlu da neden yaratıldığına bir baksın: (5)
Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı (6)
Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar (7)
Şüphesiz O, onu geri döndürmeye elbette kadirdir (8)
Sırların ortaya çıkacağı gün (9)
Artık onun ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır (10) (TARIK 4,5,6,7,8,9,10)

Yukarıdaki ayetler birbiriyle bağlantılı olduğu için bütüncül okumak zorundayız. Aksi halde Kur’an’a zorla hata yaptırırız ki işte ateistlerin tam da yaptıkları budur. Çok dikkatli bir şekilde zamirlere dikkat etmenizi istiyorum. Tarık 4’ten itibaren "nefs", Tarık 5’te ise "İnsan/İnsanoğlu" zamiri kullanılmış. Şu halde konu insan. Bu ayetler serisi ardı ardınca insandan bahsediyor. Şimdi ayetleri tekrar yazıp devamındaki ayetlerde geçen zamirin kim olduğunu anlamaya çalışalım.
 

(KİM?) Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı (6)
(KİM?) Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar (7)
Şüphesiz O, (KİMİ?) geri döndürmeye elbette kadirdir (8)
Sırların ortaya çıkacağı gün (9)
Artık (KİMİN?) ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır (10)

 
Evet, ayetlerdeki zamiri görmek hayati derecede önemli ve biz zamirleri bulmak için sürekli ayetlere kim, kimi, kimin sorularını sorduk. Şimdi ayetler bize cevap verecek. Görelim:
 

(KİM?) Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı (6)
İnsan, Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı

(KİM?) Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar (7)
İnsan, Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar

Şüphesiz O, (KİMİ?) geri döndürmeye elbette kadirdir (8)
Şüphesiz O, İnsanı geri döndürmeye elbette kadirdir

Sırların ortaya çıkacağı gün (9)

Artık (KİMİN?) ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır (10)
Artık İnsanın ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır

 
Şimdi olayı özetleyeyim: Ateistler Tarık suresi 4, 5, 6, 8, 10. ayetleri okurken insandan bahsedildiğini yani zamirin insan olduğunu kabul etmekteler. Tabi biz Müslümanlarda bu görüşteyiz. Ancak ne hikmetse Tarık 7’yi başındaki ve sonundaki ayetten kopararak Bel kemiği ve omurgalar arasından çıkan şeyin insan değil sperm olduğunu zamirin sperm olduğunu iddia ediyorlar. Kur’an’a zorla sperm dedirtip sonra da “Kur’an bilimle çelişti daha sperm nereden çıkar bilmiyor” diye eleştiriyorlar. İyi niyetli olsalardı ayetler silsilesinin baştan sona insan zamiri üzerinden yürüdüğü kuşku götürmez bir gerçek iken tutup ortaya sperm zamirini eklemeye kalkmazlardı. Zaten bu yazımı ateistler ikna olsun diye yazmadım. Müslüman gençlerin Kur’an içerisinde bilime aykırı bir ayet bulunduğu iddiasının sadece aldatmaca olduğunu görmelerini istedim.

Bu ayette açık bir şekilde "insanın" bel kemiği ile kaburgalar arasından çıktığı görülüyor. Çünkü Tarık suresi 8, 9 ve 10. ayetlerinde de zamir insandır. Eğer ateistler 7. ayet hakkında haklı olsaydı diğer ayetler şöyle bir anlama gelecekti ki bunun ne derece imkânsız bir iddia olduğuna bakın:
 

(KİM?) Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı (6)
İnsan, Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı

(KİM?) Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar (7)
Sperm, Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar

Şüphesiz O, (KİMİ?) geri döndürmeye elbette kadirdir (8)
Şüphesiz O, Spermi geri döndürmeye elbette kadirdir

Sırların ortaya çıkacağı gün (9)

Artık (KİMİN?) ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır (10)
Artık Spermin ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır

Her neyse Müslümanlar bu iddianın ne denli yanlış olduğunu görmüştür. Ateistler sürekli Kur'an'a operasyon yapıyor ve bilimle çelişiyormuş gibi göstermeye çalışıyorlar. Fakat bu aldatmacaları sadece Kur'an'a inanmamayı kafasına koyan insanları tatmin eder .

Tarık 7’de geçen ifadenin spermi kast etmediğinin iki delili daha var. Muhammed peygamber döneminde de hatta Muhammed peygamberden asırlar öncesinde bile spermin testislerde üretildiği biliniyordu. Eğer ben ateist olsaydım şu konu bana mantıksız gelirdi: Toplumun net bir şekilde bildiği bir konuda Kur’an’ı yazan Muhammed bu şekilde bariz bir hatayı neden yapsın? Çevresindekiler de mi uyarmadı? Çünkü ateistlere tuzlu su ile tatlı suyun karışmadığı bilimsel gerçeği Kur’an’da ifade ediliyor denildiğinde bu zaten o dönem biliniyordu diye cevap veriyorlar veyahut dünya ve gezegenlerin yörüngelerde döndüğü bilimsel gerçeği Kur’an’da Yasin suresinde geçtiğini söylediğimizde Muhammed o dönemde bunu Yunanlı filozoflardan aldı vs. diye cevap veriyorlar. Bu iddialarını eleştirmiyorum. Ateistlere bu noktada katılıyorum. Bu bilimsel gerçekler o dönemde biliniyor olmalı. Ancak benim eleştirdiğim nokta şu: Muhammed her filozofla konuşuyor, ateistlerin iddiasına göre çok zeki bir adam, astrofizik bile öğreniyor ama spermin nereden çıktığını bilmiyor öyle mi? Ateistler çok net bir şekilde çelişiyorlar. İşlerine gelince o dönem biliniyordu, işlerine gelmeyince Muhammed bilmiyordu o yüzden hatalı yazdıya dönüyor olay.

Üçüncü delilim ise Arapça olarak kavramı incelediğimizde ortaya çıkıyor. Burada “omurga ile kaburga kemikleri“ arasında diye çevrilen ifade "terâib"dir. Bu kavram el-İ’caz’da geçtiğine göre Kafa, kollar ve bacaklar hariç gövdenin tümünü ifade eder. Şu halde sperm gövdenin tümünden çıkmadığı da o dönemde bilindiğine göre kast edilenin yine insan olduğu görülecektir.

Tüm insanlığa sesleniyorum ve şunu diyorum: "Kur'an bilimle çelişmez, çelişmediği için çelişki uydurma rahatsızlığı olanlar var."

KAYNAKLAR

1.  Sonia Cihangir Meali, Tarık Suresi
2.  Gürkan ENGİN, Ateistlerin Kur'an'da zorlama yorumlarla hata aramaları
3.  Hayat Kitabı Kur'an Meali, Mustafa İSLAMOĞLU
 
Görüntülenme 11,498
Yayın 05 Mayıs 2018

Ne yazık ki âlimler arasında asırlardır yanlış anlamlandırılan kavramlardan biri de Nebe suresinin 33. ayetidir. Bu ayette geçen “kevâıbe etrâben/etrâbâ” ifadesi “göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar” olarak çevrilerek ayetin anlamı tamamen değiştirilmiştir. Oysaki ayetin öncesi ve sonrasına uymadığı gibi Allah’ın cennette göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar vadetmesi akla ziyan bir iddiadır.-- Benim tahminim “kevâıbe etrâben/etrâbâ” ifadesine “göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar” anlamını ilk yakıştıran her kimse pedofil (çocukları cinsel açıdan çekici bulan kimse) olduğu açıktır. Zaten bu anlam daha sonra Arap lügatine bu anlamla geçmiştir. Yani artık Araplar günlük dillerinde bu ifadeyi “göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar” şeklinde kullanmaktalar. Ancak Kur’an’ın bu anlamda kullanmadığını size delillerimle sunmaya çalışacağım.

Kur’an’a dürüstlük ve iyi niyet açısından yaklaşılmadığı zaman ona sapkınlıklar giydirilebiliyor ki zaten asırlarca bu gerçekleşti. Kadını dövün dememesine rağmen Kur’an’da geçen “vedribuhunne” kavramının anlamlarından biri olan ve ayetin tümüne baktığınızda uyumsuz olan “dövün” anlamı tercih edilmesi Kur’an’a karşı ne dürüst ne de iyi niyetli bir yaklaşımdı. Çünkü bu kavram erkek için de geçmiş ama erkeği dövün şeklinde anlamamışlardı. Demek istediğim şu: Kur’an erkeklerin tekelinde tefsir edildiği için bin yıldır esaret altındaydı. Ancak gariptir ki Kur’an İnternet’in ortaya çıkmasıyla tutsak edildiği mahzenlerden çıkma fırsatı buldu. Artık herkes onlarca meali bulup karşılaştırıyor hatta birileri Arapça bir kavramın yanlış çevrildiğini düşünüyorsa İnternette araştırma fırsatı buluyor, farklı fikirleri olan insanlara ulaşabiliyor. Kur’an’ı öğrendikçe anlıyoruz ki erkek din adamları kendi tuhaf cinsiyetçi yaklaşımlarını Kur’an’a yamamış ve bin yıldır da kimse buna ses çıkarmamış ya da ses çıkaranlar susturulmuş. Ayeti verip ondan sonra açıklama yapalım.
 

Gerçek şu ki, muttakiler için ‘bir kurtuluş ve mutluluk’ vardır. (31) Nice bahçeler ve üzüm bağları. (32) Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar/ kevâıbe etrâbâ (33) dopdolu kadehler (ALİ BULAÇ MEALİ NEBE 31, 32, 33, 34)

İbni Kesir’den tutun Fizilal-il Kuran’a, Süleyman Ateşten Diyanet İşleri’ne kadar hemen hemen herkes yukarıdaki anlamı tercih etmiş. Ancak “kevâıbe etrâben/etrâbâ” ifadesinin yukarıdaki anlama gelemeyeceğini anlayan bazı Kur’an müfessirleri bu kavramı kendilerince yumuşatmaktalar. Buna Edip Yüksel, Mustafa İslamoğlu ve Muhammed Esed örnek verilebilir.
 

Ne var ki, Allah bilinciyle hareket edenleri tarifsiz bir mutluluk yurdu bekliyor; İçinden su çıkan göz bebeği bahçeler, bağlar... Dahası, dengi dengine göz alıcı eşler / kevâıbe etrâbâ…  Ve dolup taşan kadehler… (MUSTAFA İSLAMOĞLU MEALİ NEBE 31, 32, 33, 34)

Görüldüğü gibi Allah’ın cennette hem erkek hem kadınlara vadettiği şeylerden biri Mustafa İslamoğlu, Edip Yüksel vs. göre göz alıcı eşlerdir.  Konunun biraz daha derinine inelim ve aslında burada geçen “kevâıbe etrâbâ“ ifadesinin  ne anlatmak istediğini anlamaya çalışalım. Çünkü aslında eşler için bile kullanılmadığını görmenizi istiyorum.

Bu yanlış meallendirme kevâıbe kelimesini kaabe kelimesinin çoğulu olarak kabul görmesinden kaynaklanıyor. Ve kaabe, “dimdik” anlamına gelir. Müfessirler “dimdik olan ne olabilir?” diye sorup cinsel fantazilerini harekete geçirmişler ve buna “kadınların göğüsleri” anlamını vermişlerdir. kevâıbe kelimesi kaabe’nin değil, keib’in çoğuludur. Kaabe fiili ise kaabal ina – kabı /doldurdu anlamını gelir. keib ifadesi dolu/doldurulmuş manasındadır ve “dolu” kelimesi de bir sıfattır. Dolayısıyla kelime bir önceki “üzüm” kelimesini niteliyor olmalı. (Sonia Cihangir)  Bu durumda kevâıbe ifadesi sıfat olduğu için üzümü niteler ve şu anlamı karşılar “dolu üzümler”

Etrâbâ kelimesi ise "aynı yaşta", "yaşıt (kızlar)", "denk (eşler)" şeklinde anlamlandırılmışsa da bu da ayetin bağlamına uymayan bir meallendirmeye sebep olmuştur. Etrâbâ kelimesinin bir anlamı da “aynı zamanda olgunlaşmış” ya da “tam denk” demektir. (Sonia Cihangir) Şu halde ayeti "vehdetu siyak" dedikleri bağlamından koparmadan daha isabetli çevirisi şu olacaktır
 

Gerçek şu ki, muttakiler için bir kurtuluş ve mutluluk vardır. Bahçeler ve üzüm bağları… Dolu (Sulu) ve aynı zamanda olgunlaşmış… Dolu dolu kadehler onlarındır (SONİA CİHANGİR MEALİ NEBE 31,32,33,34)

Sonia Cihangir - kadın alim- bu kavramın aslında üzüm bağını kastettiğini keşfedenlerden ve ayetin yanlış çevrildiğini anlayanlardan biri. Kadınların müfessir olması gerektiğini bunun İslam dünyası için büyük bir eksiklik olduğunu bir kez daha bize ispatlamıştır. Bu noktada bu ayetin isabetli bulduğum iki mealini daha sizinle paylaşayım:
 

Kesinlikle Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için, Rabbinden; Rahman'dan bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar;sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları vardır. (HAKKI YILMAZ MEALİ NEBE 31,32,33,34)

Muhakkak ki, muttakiler için bir kurtuluş ve mutluluk vardır. Bahçeler ve üzüm bağları vardır ve tomurcuklanmış (kevâıbe) kaliteli ve denk salkımlar (etrâbâ) ve içi dolu kadehler vardır (HÜSEYİN KEMAL GÜRGER MEALİ NEBE 31,32,33,34)

 
Gördüğünüz gibi ayetin başı yiyecek içecekten, sonu yiyecek ve içecekten bahsederken ortadaki kavramı bağlamından kopararak göğsü tomurcuklanmış kız anlamı vererek Kur’an’a büyük bir operasyon yapmışlardır. Hâlbuki ortadaki kavram olan “kevâıbe etrâbâ“ da yiyecek ve içecekten bahsediyor olmalı. Çünkü ayetler bağlamından koparılamaz. Sonia Cihangir'in  ayete dolu üzüm, olgunlaşmış üzüm anlamı vermesi mantıklı iken Hakkı yılmaz'ın verdiği "hepsi bir seviyede tomurcuklar" anlamı ve Hüseyin Kemal Gürger’in verdiği “tomurcuklanmış denk salkımlar” anlamı da yerinde ve mantıklıdır. Çünkü ayette ne kadın var, ne eş var, ne kız var ne de göğüs kavramı var. Bunların tamamı ayete ekleniyor. Hüseyin Kemal Gürger’in dediği gibi tomurcuk ifadesi kullanılıyorsa bu ağaç için bitki için kullanıldığı açıktır. Kevâıbe kavramına “tomurcuklanmış”, etrâbâ kavramına “denk” anlamı vermiş ayetin bağlamından da üzüm salkımları kastedildiğinden “salkım” kavramını ayete eklemiş. Ayetin hemen devamında  içecekten bahsetmesi de Hüseyin Kemal Gürger’in ve Hakkı Yılmaz'ın mealini desteklemektedir. Hakkı Yılmaz ise Kevâıbe kavramına “tomurcuklar” anlamı verirken etrâbâ kavramına “tam denk” anlamına gelen "bir seviyede/aynı seviyede" anlamını vermiş ve aslında tam denk olanın tomurcuklar olduğunu söyleyerek gayet mantıklı bir çeviri yapmıştır. Ayrıca şunu da belirteyim ki kevaib’in dişil anlamı yoktur. Bu yüzden göğsü tomurcuklanmış bir kız şeklinde çevirmek kavrama istediğini söyletmeye çalışmaktır.

Bu ayette şunu anlamak çok önemli: Ayet bahçe ve üzüm bağlarından bahsettikten sonra bu üzüm bağı ve bahçenin özelliğini bir sonraki ayette açıklıyor.
Kur'an'a soruyoruz Nasıl bir üzüm bağı? Bir sonraki ayet olan Nebe 33 cevap veriyor: "birbirine denk tomurcuklanmış" üzüm bağları (Hakkı Yılmaz)
Kur'an'a soruyoruz Nasıl bir üzüm bağı? Bir sonraki ayet olan Nebe 33 cevap veriyor: "tomurcuklanmış denk salkımlar"ın olduğu üzüm bağları (Hüseyin Kemal Gürger)
Kur'an'a soruyoruz Nasıl bir üzüm bağı? Bir sonraki ayet olan Nebe 33 cevap veriyor: "Dolu/Sulu ve aynı zamanda olgunlaşmış" üzüm bağları (Sonia Cihangir)
Erkeklere soruyoruz Nasıl bir üzüm bağı? Bir sonraki ayet olan Nebe 33 cevap veriyor: "göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar!" Ayetle bağlantısız bir cevap. Ayete gizli fantezini söyletme bu olsa gerek. Erkeklerin kafası nerede anladınız inşallah smiley

Ayrıca yukarıda belirttiğim gibi Nebe 31’de inne lil muttekîne mefâzâ(mefâzen)… yani “gerçek şu ki, muttakiler için bir kurtuluş ve mutluluk vardır”  ifadesi geçmektedir. Muttakiler ifadesi anlam olarak hem kadını hem de erkeği kapsar. Kadınlara bu tür bir şeyi Allah niçin vadetsin? Bu çok saçma. Cennete sadece erkekler girmediği için Allah’ın tek tarafa verdiği bir mükâfat olamaz. Kaldı ki bırakın kadınları ben bir erkek olarak asla cennette göğsü yeni tomurcuklanmış kız çocuğu istemem. Bu iğrenç bir şey. Ve dahi eminim ki normal olan her erkek bunu tiksindirici bulur. Hiçbir sağlıklı erkek küçük kızlara şehvet nazarıyla bakmaz. Şunu demek istiyorum: Allah pedofiller İslam’a inansın diye ayet indirecek değildir. Buradan da anlaşılıyor ki “kevâıbe etrâbâ“ ifadesini “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar” olarak çevirenler daha ayetler arasında bağlantıyı bile görecek seviyede değiller. Müslüman çoğunluğun bin yıldır  ululadığı âlimler daha ayetler arasındaki bağlamı bile görememişler ya da görmek istememişler. Sonra çıkıp diyorlar ki bin yıldır bunca âlim göremedi siz mi gördünüz?. Ben de diyorum ki evet bin yıldır âlimler bunu göremedi. Çünkü hepsi erkekti ve belki de bu kavramı böyle anlamak daha çok hoşlarına gidiyordu.

Aslında “kevâıbe etrâbâ” ifadesine “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar” anlamı verilmesinin bir sebebi de rivayet kültürüdür. Rivayetlere göre 7.yy Arabistanında erkekler pedofildir ve pedofil olmak o yıllarda gayet normaldir. Allah da onların normal gördüğü bu durumu onlara mükâfat olarak vadetmiştir. Bunda bir sakınca yoktur. Ancak bu iddia baştan sona mantıksızdır. Çünkü içki o dönemde normaldir ancak Allah bunu yasaklamıştır. Allah, insan değerleri için doğru olmayan her şeye karşı çıkmıştır. Birkaç cahil Arap’ı yanına çekmek için kendi prensiplerinden taviz verecek bir varlık değildir.

 Bu iddianın bir benzerini de ateistler getirmekte ve şöyle demekteler: 7.yy Arabistanında erkekler pedofildir ve pedofil olmak o yıllarda gayet normaldir. Muhammed ise o pedofilleri yanına çekmek için onlara çocukları vadetmiştir. Ancak Kur’an’ın gerçekte böyle bir kavramı kullanıp kullanmadığını bile araştırmayarak bu noktada iyi niyetli olmadıklarını göstermekteler. Bu argümanları da çoğu argüman gibi yanlış meallere bakılarak dillendiriyorlar. Halbuki ateistler eleştireceklerse bile gerçekten bu kavram Kur’an’da geçiyor mu, ayetler arası bağlamlar bu sonuca gidiyor mu diye bakmaları gerekir. Ayetleri Arapçadan Türkçe’ye soyut anlamından ve bağlamlarından kopararak sadece kelime anlamı üzerinden giderek yaklaştıkları için ellerinde anlamsız bir metin yığını bulunuyor. Bu da onlarda Kur’an’ı çürüttük yanılgısını oluşturuyor. Kur’an’ın ve Arapça’nın kendi içinde anlama metodları var, dil grameri var ayetler arası bağlamların birbiriyle uyumlu olması gerekir vs. onlarca parametre var Kur’an’daki ayeti meallendirme için.  Bu durum Türkçe'de de böyledir. Türkçe'de "etekleri zil çalmak" diye bir deyim vardır. Bunu başka dile de aynı şekilde çevirirseniz ortada anlamsız bir metin yığını oluşur. Bu deyim başka dile anlamını karşılayacak şekilde çevrilmek zorundadır. Ancak ateistler Kur’an’ı hata bulmak için okumaktalar. Bu yüzden nerede saçma bir meal varsa onu bulup okuyor ve Kur’an’ı öğrendik ve hatalarını bulduk moduna giriyorlar. İddialarının Kur’an’da olmadığını söylediğimizde ise bir anda tefsir uzmanı kesiliyorlar ve “hayır biz meale baktık var” diyorlar. O meali yazanın bir insan olduğunu ve meallerin Kur’an olmadığını anlamak istemiyorlar.

Sonuç olarak hep diyorum İslam’ın erkek tekelinden kurtulması için kadın müfessirlere ve âlimlere ihtiyaç vardır. Erkekler, Kur’an’ın anlamlarını bozarak fantezilerine uygun hale getirmeye çalışmışlar. Bu ayetlerin yanlış anlamlandırılmasına karşın dengeleyici unsur olarak kadınlara büyük bir sorumluluk düşmektedir.

KAYNAKLAR

1.  Sonia CİHANGİR
2.  Mustafa İSLAMOĞLU
3.  Mehmet OKUYAN
4.  Hüseyin KEMAL GÜRGER
5.  Hakkı YILMAZ

 
Görüntülenme 6,429
Yayın 23 Mart 2018
27 Nisan 2018 güncellendi

İlk olarak kandillerin ne olduğunu tanıtarak yazıma başlamak istiyorum.
 

Mevlid Kandili: Peygamberimiz, Hz.Muhammed’in doğduğu gece olduğuna inanılır. Kutlu Doğum haftası buna istinaden ortaya çıkmıştır.
Regaib Kandili: Peygamberimizin annesi Hz. Amine’nin Peygamberimize hamile olduğunu anladığı gecedir.--
Mirac Kandili: Peygamberimizin, bir gece vakti Kudüs’e gidişi oradan da göğün en tepesine çıkarak farklı âlemlere seyahat ettiği gecedir.
Berat Kandili: Kur’an-ı Kerim’in dünya semasına indirildiği, kulların bir senelik hayatlarının gözden geçirildiği, Müslümanların ilahi af ve mağfirete nail olduğu gecedir.
Kadir Gecesi: Kur’an-ı Kerim’in Peygamberimize indirilmeye başladığı gecedir

Şimdi Müslümanların çoğunluğunun inandığı şekliyle kandiller yukarıdaki anlamları karşılar. Peki, Hz. Muhammed Döneminde Kutlanır Mıydı bu geceler? Bunun cevabı da çok açıktır. Ne Hz. Muhammed döneminde ne sahabe döneminde ne de tabiin döneminde kutlanmıştır. Kandiller Peygamberimizden çok sonra İslam’a enjekte edilmiş adetlerdir. Bu geceler anlamını Allah’tan değil toplumdan alırlar. Aslına bakılırsa bu adetlerin kaynağının şu sebepten olduğuna inanıyorum. Bu geceler mantığını nafile ibadet ve bu sayede arınma fikrinden alır. Yani tasavvuf. İslam coğrafyası büyüdükçe Hindistan dinleri akın akın İslam’ın içine züht, ibadet, tasavvuf şeklinde sızmıştır. Bu gecelerin arka planında ise arınma yatar. Bir yıl boyunca günaha meyletmiş toplum bir arınma gecesi düzenleyecek ve günahlarından arınacaktı.

Bu geceleri  sözde İslam devletleri ise destekledi. Çünkü Halkın arınma ihtiyacını gördüler ve bunu kullanmak istediler. Papa gibi günah affeden birileri İslam’da yoktu. Ancak kurnaz bir hamle ile papalık görevini bu gecelere yüklediler. Toplumun günahlarını silecek fikir bulunmuştu. Peki, bu o dönem devletlerinin ne işine yaradı? Elbette halkı nafile ibadetlere, tasavvufa, züht fikrine, sadece diğer dünyaya çalışmaya ikna etmek işlerine gelecekti. Böylece haksızlıklara, zulümlere sessiz kalan işi gücü diğer dünya olan fikri uyuşturulmuş bir toplum oluşacaktı.

Şimdi bu kandillerin gerçek anlamlarını ve tarihi çıkış noktalarını görüp nasıl İslam’a aykırı etkinliklere dönüştüğünü görelim. Mevlid kandili ile başlayalım. Tüm kaynaklar kandillerin ortaya çıkışı hakkında ittifak halinde değildir. Fakat tüm bu uzlaşmaz tarihler birleştirildiğinde kandil gecelerinin peygamberimizden yaklaşık 400-600 yıl sonra ortaya çıktığını biliyoruz. Bu konuda her din adamı ittifak halindedir. İlk olarak Mısır’da şii mezhebinin radikal bir koluna mensup Fatımi devletinde ortaya çıkmıştır. Tarihler 12.yy sonu 13.yy başlarını göstermektedir. Peki, niçin Fatımilerde böyle bir adet ortaya çıktı? Bildiğiniz gibi Mısır her zaman Hristiyan nüfusun yoğun olduğu bir devletti. Bugün bile Hristiyanlığın Kıpti mezhebine mensup Hristiyanlar Mısır’da yoğundur. Şimdilik en mantıklı izahı şu: Hristiyanlar İsa peygamberin doğum gününü yılbaşı olarak kutluyorlardı ve bu durum Fatımi Müslümanlarını derinden etkiledi. Belki de bu noktada o devletteki Müslümanlar Hristiyanları kıskandı. “Nasıl onlar peygamberine doğum günü kutlar da biz bundan beri kalırız“ diye. İşte mevlid kandili denilen gece bu şekilde ortaya çıktığı tahmin ediliyor.

Mevlid kandilinin ilk olarak kutlanış biçiminde olması Kudüs’te olmuştur. Büyük Selçuklu devletinin zayıflamasının ardından. Sünni mezhebinden olan Kürtler Erbil atabeyliğini kurdu. Akabinde Sünni mezhebine bağlı Müslüman Kürtler mevlid geleneğini şii mezhebine ait Müslümanlardan alarak sünni dünyasına taşıdılar. Erbil atabeyliğindeki Müslüman Kürtler mevlid şiiri yazarak bu işi bir adım öteye taşıdılar. Hemen akabinde sünni mezhebinden olan Müslüman Türklere bu gelenek sıçradı. Süleyman Çelebi’nin mevlid şiiri ise bu işi en uç noktaya taşıdı. Artık mevlid dini bir gece olarak İslam’a girmiş, mevlid şiiri ise Kur’an’a paralel bir dini metin olarak kabul görmüştür.

Mevlid veya diğer kandillerin kutlanmasında ne sakınca var?

Yukarıdaki soruyu birçokları soruyor. Elbette ki peygamberimizin doğum gününü kutlamakta bir zarar yok. Sonuçta toplumsal kutlamalar, şenlikler toplumu rahatlatan etkinliklerdir. Ancak ne zaman ki mevlid diye bir şiiri dini bir metin gibi kabul eder, camilerde Kur’an yerine mevlid şiiri okutur, bu kandilleri Allah’ın emriymiş gibi dini bir vecibe kabul ederseniz, bu kutlamayı arınma gecesine dönüştürür ve tüm günahlarınızın bir gecede silineceğine inanırsanız işte sorun başlar. Bu gecelerde nafile ibadetler yapılır ve şu unutulmamalıdır ki hiçbir nafile ibadet farz ibadetler gibi değildir. Allah günlük şu kadar vakit namaz kılın diyorsa ve siz buna riayet etmeyip yılın bir günü Allah’ın istemediği namazı 1000 rekat kılsanız bile bir anlam taşıyacağını sanmıyorum. Çünkü aslolan Allah’ın istediği vakitte istediği gibi ibadet etmektir.

Son olarak Süleyman Çelebi’nin Mevlid şiirinin içeriğinden bir kesit sunayım sizlere:
 

Merhaba, ey âl-i sultan merhaba!
Merhaba, ey kân-i irfan merhaba!

Merhaba, ey sırr-ı furkan merhaba!
Merhaba, ey derde derman merhaba!

Merhaba, ey rahmeten lil-âlemin!
Merhaba, sensin şefial müznibin!

Bütün dertlilerin dermanı sensin,
Cümle âlemlerin sultanı sensin.

Çünkü nurun ruşen etti âlemi,
Gül cemalin gülşen etti âlemi.

Yukarıdaki Mısralar şirk doludur. Kur’an derde dermanın Allah olduğunu söylerken mevlid bunun Hz. Muhammed olduğunu iddia eder. Hatta aşağıdaki mısralar her şeyi daha da açıklar.
 

Gel habibim sana aşık olmuşam
Cümle alem sana bende kılmışam

Yukarıdaki mısralar Kur’an’ı bilen her Müslüman için yüz kızartıcı olmalıdır. Çünkü Şirkin zirvesidir. Allah Hz. Muhammed’e yani kendi kuluna âşık olmuş. Bu ne kadar sapkın bir inanç. İkinci mısra da kabul edilemez. Bende kul demektir. Cümle âlem hepimiz Muhammed peygamberin kulu olarak Allah tarafından tayin edilmişiz. Hâlbuki Allah Kur’an’da Muhammed dâhil herkesin kendi kulu olduğunu söylüyor. Kelimeyi şehadette bile biz Muhammed Allah'ın kuludur deriz. Tıpkı bizim gibi. Kur’an’a hakaret dolu bu şiir dini bir metin gibi camilerimizde okutuluyor. Bu şirk dolu metinlerin camide okutulması ayrı bir fecaattir.

Bazıları Mevlid Kandili’nin gerekçesi olarak peygamber sevgisini gösterirler. Bu açıklama daha vahimdir. Çünkü bu şu demek Hz. Muhammed diğer peygamberlerden üstündür. Halbuki Kur’an peygamberler arasında fark gözetmememizi iki ayette net bir şekilde vurguluyor. Madem peygamber sevgisi var niçin diğer peygamberlerin mevlidi yani doğum günü kutlanmıyor? Kaldı ki hiç kimse Hz. Muhammed’in net doğum gününü de bilmiyor.

Gelelim Regaib Kandiline. Bu kandilin ise hiçbir dayanağı yoktur. Tamamen uydurma bir gece olduğu için ele almaya bile değmez. Aslına bakarsanız bu gecelerin kandil adı altında anılmaya başlama serüveni çok eski değildir. Bu geceler, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim döneminde ilk defa kandiller eşliğinde kutlandığı için kandil geceleri adını alıyor.

Mirac Kandili: Peygamberimizin, bir gece vakti Kudüs’e gidişi oradan da göğün en tepesine çıkarak farklı âlemlere seyahat ettiği gece olduğu iddia ediliyor. Bu da temeli sağlam olmayan bir iddiadır. Peygamberin bir gece kudüse gittiği sonra Allah’ın katına çıktığı olay tamamen rivayetlere dayalı bir mitolojik efsanedir. O zamanlar bilim gelişmemiş, insan aklı bugün ki gibi sorgulayıcı ve kritik edebilen olgunluğa erişmemişti. Bir kere Allah her hangi bir gök katında değildir. Allah’ın bir gök apartmanın en son katında olduğu düşüncesi bilimin gelişmediği o dönemlerin çocuksu kafalarının uydurabildiği bir efsanedir. Bugün bilim bize mekânın big bang ile başladığını Allah’ın bir mekân içine hapsedilemeyeceğini gösterdi. Ama o dönemlerde Olimpos dağının eteklerinde yaşayan Zeus gibi bir Tanrı anlayışı olduğu için ancak böyle bir hikâye ortaya çıktı. Miraç olayı zerdüştlük, Yahudilik ve Hristiyanlıktaki göğe yükseliş motiflerinin İslam'a uyarlanmasından başka bir şey değildir.
 
Berat Kandili: Kur’an-ı Kerim’in dünya semasına indirildiği, kulların bir senelik hayatlarının gözden geçirildiği, Müslümanların ilahi af ve mağfirete nail olduğu gece olduğu iddiasındadır. Bu Kandil de hiçbir anlamı olmayan Kur’an ile çelişen bir iddiası vardır. “kulların bir senelik hayatlarının gözden geçirildiği” ifadesi son derece önemlidir. Allah’ın bir nüfus müdürü gibi tahayyül etmenin sonucudur hatta belki bir muhasebeci. Bu saçma iddia da 1000 yıl önceki toplumda yaşayan insanlar için normaldir. Sonuçta Allah’ın kudretini pek anlayacak bilgileri yoktu. Bilim bugün ki kadar gelişmemişti. Allah’ın senelik kayıt tutan ve kime neler olacağını planladığı bir Devlet Planlama Teşkilatı olarak düşünmeleri çocuksu olsa bile o dönem için normal karşılıyorum. Çünkü o gün ki insanlar da bugün ki insanlar gibi Kur’an okumuyor bu yüzden de içeriğinden haberdar olamıyordu. Kur’an’ın Allah’ını öğrenme fırsatları olamadı. İlahi af ve mağfiret bir geceye sığdırılamaz. Allah işlerini bir geceye sıkıştıran tembel öğrenci değildir. Kaldı ki zamanın Allah için bir önemi yoktur. Zaman bu evren içinde geçerli bir olgudur. Allah için gece ve gündüz diye bir tabir olamaz.

Kadir Gecesi: Kur’an-ı Kerim’in Peygamberimize indirilmeye başlandığı gecedir. İşte tek doğru iddia ancak yanlış çıkarımlar. Gerçekten de bu gece Kur’an’da geçer. Kur’an kadir gecesi denilen gece inmiştir. Ancak Kur’an bu gecenin tarihini vermez. Çünkü aslında bu gece Kur’an’da soyut anlamlıdır. Kadir gecesi peygamberin aydınlandığı gecedir. Biz ne zaman Kur’an ile aydınlanırsak bizim kadir gecemiz odur. Mustafa İslamoğlu’nun güzel bir sözü var: “Kur’an’ın size indiği gece kadir gecesidir” gerçekten de olayın özü budur.Her insanın Kadir Gecesi farklıdır. Fiziki anlamda bir geceden bahsetmez Kur’an. "Nereden biliyorsun soyut olduğunu" diyenlere de biraz daha açıklayalım. Bu noktada aklımızı kullanmamız yeterlidir. Türkiye’de Kadir gecesi şu gecedir deniliyor ve tarih veriliyor ancak Amerika’da aynı vakit gündüzdür. Japonya’da ise sabahtır vs. gibi örnekler çoğaltılabilir. Yani tüm dünyada aynı anda gece yok ki. Ancak bunun fiziki bir gece olduğunu iddia edip kutlama yaptıkları zaman Amerika’dan haberleri yoktu Müslümanların. Ya da Asya’nın kuzeyinden. Kur’an’ın evrensel olduğunu iddia ediyor ama çıkardıkları dini icatlar yüzünden Kur’an’ın evrenselliği sekteye uğruyordu. Dine yapılan bu zamlar yüzünden İslam Allah’ın dini profilinden uzaklaştıkça uzaklaştı. Çünkü Allah’ın Amerika kıtasından haberi vardı ve aynı anda her yerde gece olmadığını bildiği halde bir tarih verip bu geceyi kutlayın demezdi. Demedi de. Taki Müslümanlar Allah’ın dinine müdahale edinceye kadar.

Ayrıca düşünsenize Hicri takvime göre bugün ki Cuma gününün aynısına denk gelmek için 330 yıl geçmeli. Eğer kadir gecesi fiziki bir gece ise aynı gece 330 yılda bir gelir. Müslümanlar neye istinaden her yıl Kadir gecesini kutluyor? Elbette bunlara da anlamı boş açıklamaları vardır. Yok bu bir sembol falan vs. Eee madem sembol sen de fiziki bir gecenin kast edilmediğinin farkındasın niçin İslam’ı her geceye ve güne yaymak varken onu sınırlı gecelere mahkum ediyorsun?

Kandiller Kur’an’ı ve İslam’ı tüm yılın birkaç gecesine hapsetmekten başka bir anlamı yoktur. Tek karlı çıkanı ise GSM şirketleridir. Dinde arınma gecesi peyda etmenin anlamı yoktur. Hesap Günü tüm hesaplar görülecek af varsa orada ilan edilecek. Kur’an’ı tüm gecelerinize indirin aksi halde Kur’an’ı yılda bir iki kutsal gece ilan edip o gecelere mahkûm etmeniz Kur’an’ı diğer gecelerden uzaklaştırmanın sinsi bir yoludur.
 
yukarı çık butonu