Arama Yap
Görüntülenme 3,210
Yayın 09 Eylül 2018

İddiaya göre Musa peygamber bir kayaya asası ile vurur ve o kayadan 12 kaynak fışkırır. Yani büyük bir mucize gerçekleşir. İddia sahipleri buna delil olarak Bakara suresi 60’ıncı ayeti sunarlar. Ayeti verip mutlak olarak bu anlam mı çıkar bunu ele alacağım.--
 

Musa kavmini suvarmak istediği zaman da dedik ki: Değneğini kayaya vur! Bunun ardından ondan on iki kaynak fışkırmıştı. Bu sayede herkes içeceği yeri bilmişti. Haydi, Allah'ın rızkından yiyin, için; fakat yeryüzünün fesadıyla sonuçlanacak düzenbazlıklara tevessül etmeyin. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 60)

Eğer ayeti denildiği gibi Musa’nın bir taştan yoktan su fışkırtması olarak alacaksak niçin ayetin devamında “Bu sayede herkes içeceği yeri bilmişti” ifadesi geliyor. Bu bir anlatım bozukluğuna ya da anlam bozukluğuna sebep olmuyor mu? Ayet bir su çıkarma mucizesi anlamına geliyorsa ayetin devamı şu şekilde gelmesi beklenirdi: “Bu sayede herkes suya kavuştu” Bu ayetin yanlış anlaşıldığına delildir.

Ben bu ayeti nasıl anladığımı sizinle paylaşayım. Öncelikle ben kayadan su fışkırtma gibi bir mucize olduğuna inanmıyorum. Çünkü bugün temiz su kaynaklarına ulaşamayan ve perişan halde bulunan birçok Afrikalı var. Hatta temiz su bulamadıkları için ölen binlerce Afrikalı kardeşlerimiz var. Allah böyle bir ayrıcalığı İsrailoğullarına yapmış olsaydı bugün Afrika halkına da yapardı. Allah adildir. Musa’nın su bulamayan İsrailoğulları için asası ile su fışkırtması Allah’ı –haşa- adaletsiz yapar. Çünkü bugün su sıkıntısı çeken insanlar da Allah’ın bu yardımına muhtaçtır. O zaman ayeti nasıl anlamalıyız?

Ben bu ayetten su için İsrailoğullarının kavga ettiği sonucunu çıkarıyorum. İsrailoğulları Mısır’dan kurtulduktan sonra ya gittikleri yerde su sıkıntısı yaşadılar ya da bencilce tavırları yüzünden bir su problemi yaşadılar. Bu yüzden muhtemelen kavga ettiler. Allah ise Musa’nın olaya el atmasını istedi. Türkçedeki “elini artık masaya vur” deriz olaya ağırlığını bırak anlamında. “Değneğini kayaya vur” ifadesinin bu anlamı taşıyabileceğini düşünüyorum. Musa kavgaya el attı ve İsrailoğullarının 12 boyu arasında suyu paylaştırdı. Bu yüzden ayette “Bu sayede herkes içeceği yeri bilmişti” ifadesi geliyor.

“Değneğini kayaya vur/ittir/uzaklaştır” ifadesi başka bir gerçeği de anlatıyor olabilir. Bir ihtimal de İsrailoğullarının 12 boyu su için kavga etti ve su kaynağını bir taş ile tıkadılar. Anlaşamadıkları için kimse içmesin diye suyu tıkadılar. Allah da Musa’ya git “asanla taşa vur” veya diğer anlamıyla “asanla taşı uzaklaştır/böl/aç” diyerek su kaynağını açmasını istedi. Böylece “Bunun ardından ondan on iki kaynak fışkırmıştı” ifadesi de anlam kazanıyor. Burada zımnen Musa bu 12 boyun anlaşmazlığını gidererek onlara suyu paylaştırması 12 kaynağın fışkırması olarak ifade ediliyor. Adil olsalar kaynak 12 boy için yeterli sonucunu çıkarıyorum.  “Bu sayede herkes içeceği yeri bilmişti” ifadesi ise Musa’nın kavgayı çözüme ulaştırması ve su kaynağını 12’ye ayırarak ve her boya nereden içeceğini göstermesi ile sonuçlanan bir durum aktarılıyor.

Bu iddiamı ayetin devamı da destekler niteliktedir: “Haydi, Allah'ın rızkından yiyin, için; fakat yeryüzünün fesadıyla sonuçlanacak düzenbazlıklara tevessül etmeyin” Allah burada sanki şu eleştiriyi yapıyor: “O su sizin babanızın malı değil kavga ediyorsunuz. O su Allah’ın malı.” Bunu “Allah’ın rızkından yiyin, için” ifadesinden anlıyorum. Çünkü ayette “Allah’ın” ifadesine vurgu yapılıyor.

Yeryüzünde fesat çıkarmayın uyarısı ile bitmesi bu kavmin su için kavga ettiği tezini güçlendiriyor. Eğer aniden var olmayan bir su taştan çıkarıldıysa Allah niçin fesat çıkarmayın (bozgunculuk) uyarısında bulunuyor. Adamlar su istiyor Musa ise mucize ile su çıkarıyorsa bu uyarı niçin yapılıyor? Bir şeyi bozmak için ilk önce var olması gerekir. Bu da benim iddiama delildir. Su vardı. Su için kavga edip suyun önünü taşla vs. kapatıp kimseye içirtmedikleri için bozgunculuk yapmakla suçlandılar. Ben bu ayette mucize olabilecek bir durum görmüyorum. Bugün köylerimizde bile su paylaşım sorunu yüzünden kavgalar çıkmaktadır. Eğer olaya böyle yaklaşırsak ayeti günümüze taşıyabiliriz ve ayetin bize verdiği bir ders olur. Aksi halde bugün hiçbir devlette Musa yok ki asasını taşa vurup su çıkarsın. Yani ayetin bugüne bir mesajı olmazdı. Bu ayet geçmişin masalı olarak kalırdı.

Ayetten anladığım soyut ve somut mesajları sizinle paylaşmak istedim. Çünkü bu ayet sürekli olağanüstü (mucize) bir olayı anlatan ayet olarak açıklanmaya çalışılıyor. Bunun sebebi ise Musa’nın bir peygamber olması. Bir insan peygamber olunca inanılmaz doğaüstü tavırlar sergilemesi gerektiğine inanmış Müslümanlar. Bu yüzden ayeti de mucizeye yormaya çalışıyorlar. Hâlbuki Allah Musa’ya taşı ittir/uzaklaştır/böl/aç da diyor olabilir. Ayette geçen “idrib” kelimesini sadece "vur" olarak çeviremeyiz. Bu kavram darabe kökünden türer ve "vurmak, dövmek, uzaklaşmak, uzaklaştırmak, terk etmek, bırakmak, atmak, çarpmak, açmak, ateş etmek, ayırmak, bölmek" anlamlarına da gelmektedir. Yani “Değneğini kayaya vur” anlamını niçin seçelim? Değneğinle Kayayı aç, kayayı uzaklaştır, kayayı at, kayaya çarp, kayayı ayır, kayayı böl anlamlarını niçin tercih etmeyelim? Bu anlamları seçersek işin mucize yönü kaybolur diye mi korkuluyor?

Yunanlı filozofların dediği gibi bir problem çok karmaşıksa muhtemelen cevap en basit olanıdır. Ayet Musa’ya "kayadan aniden su var et" değil de belki düz mantık "hiçbir mecaz olmadan" suyun önünden taşı atması/parçalaması/bölmesi isteniyor da olabilir. Taşın bir su kaynağını tıkamadığını nereden biliyoruz? Sanki taşı ileri ittiğinde arkasından var olmayan bir suyun aniden fışkırıyormuş gibi anlatılmasına delil nedir? Suyun taşın içinden imkânsız bir şekilde aniden var olduğu inancına hiçbir delil yoktur. Müslümanlar bu şekilde inanmayı tercih ediyor çünkü Müslüman âlimler bin yıldır böyle bir masal anlatıyorlar. İleride bu konuda daha kaliteli bir yorum okursam yazımı gelip güncelleyeceğim.
 
Görüntülenme 4,616
Yayın 09 Eylül 2018

İlk önce iddia nedir onu sizinle paylaşayım. Peygamberin hayatını yazanlar ve sonraki tarihçiler bize Beni Kaynuka ve daha sonra Beni el-Nadir kabilelerinin Müslümanları kışkırttığını bu yüzden kuşatıldıklarını, teslim olmaya karar verdiklerini ve sonuçta alabilecekleriyle birlikte terk etmelerine izin verildiğini söylüyor. Bundan sonra Hayber kalesi ve Fedek boşaltılmıştır. İbn-i İshak’ın Siyer ’inde yazdığına göre olay şöyle gerçekleşmiş:--
 

Hendek Savaşı sona erince, derhal Benî Kureyza Yahudileri üzerine hareket emri verdi. Benî Kureyza Yahudileri Peygamberimizle anlaşma yaptıkları halde Hendek Savaşı’nın en kritik anında, müşrikler tarafına geçmişler, Müslümanları arkadan vurmaya kalkmışlardı. Sa’d bin Muaz böyle yapmamaları için onları ikaz etmiş. Fakat dinlememişlerdi. Bu sebeple Hendek Savaşı’ndan hemen sonra Benî Kureyza Yahudileri muhasara altına alındı. Bu kuşatma bir ay sürdü. Sonunda teslim oldular. Haklarında verilecek hüküm için Sa’d bin Muaz’ı hakem olarak istediler. Onların bu isteği üzerine Peygamberimiz, Sa’d bin Muaz’ı yattığı çadırından getirtti. O Yahudilere “Ne hüküm verirsem razı mısınız?” dedi. Evet, razıyız dediler. Bunun üzerine Sa’d bin Muaz, Benî Kureyza erkeklerinin boynunun vurulmasına hükmetti. Bu hüküm gereğince erkeklerin boynu vuruldu. Kadınlar ve çocuklar esîr alınıp, mallarına el konuldu. Benî Kureyza’dan bazı erkekler ise Müslüman olup, kurtuldular. Sa’d bin Muaz bu hükmü verince Peygamberimiz “Onlar hakkında Allah’ın ve Resulünün hükmüyle hükmettin.” buyurdu.

Bunun sonucunda Medine’nin pazar yerinde çukurlar kazıldı ve sayıları 400 ile 900 arası değişen yetişkin erkek gruplar halinde getirilerek boyunları vuruldu. Yani büyük bir katliam yapıldı. Bu da tarihe Beni Kureyza Yahudileri katliamı olarak geçecekti. Fakat İbn-i İshak’ın anlattığı ve diğer mezhepçilerin de bu adamı referans göstererek yazdıkları bu olay gerçekleşti mi? Bu yazımda bu soruyu cevaplamaya çalışacağım. Ama önce İbn-i İshak’ı ve o dönemlerde yaşamış diğer insanların onun hakkındaki görüşlerini paylaşayım.

Asıl adı Muhammed bin İshak’tır. Tarihçidir. Konuyla ilgili geniş detayları içeren en eski kaynak olarak Peygamber’in biyografisi İbn İshak’ın "Siyer" adlı kitabıdır. Siyer, aynı zamanda en uzun süre ve en sıklıkla alıntılanan kitaptır. Sonraki tarihçiler ona koşulsuz, sorgusuz güvendiler. Ancak bu çok sorunludur. Çünkü İbn-i İshak Muhammed peygamberin ölümünden yaklaşık 140 yıl sonra vefat etmiş biridir. Bu eseri peygamberimizin vefatından 100 yıl sonra yazdığını kabul etsek bile yine sorun ortadan kalkmaz. Çünkü İbn-i İshak ne Muhammed peygamberi ne de Muhammed peygamberin hayatına tanıklık etmiş birini görmüştür. Yani biyografisi tamamen halktan dinlediği dedikodu ve hikâyelerden oluşmaktadır. Bilimsel açıdan bir biyografi kabul edilecek hiçbir kanıt sunmamıştır. Ne bir arkeolojik bulgu, ne bir belge, ne o dönemde yazılmış bir anı kitabı. Hiçbir şey. Sadece gidip o dönemi görmemiş insanlara anlatın demiş ve o anlatılanların doğru olup olmadığını umursamadan alıp kitabına yerleştirmiştir. Durum bu iken Muhammed peygamberin hayatı adlı tüm eserlerin uydurma olduğunu. İçlerinde doğrulardan daha fazla mitoloji barındırdığını görüyoruz.

Elbette İbn-i İshak’ın bu eserini kabul etmeyen insanlar vardır ancak çoğunluk peygamber düşmanlığı ile suçlanmamak için susmayı tercih etmiştir. İbn Hacer bu ve buna benzer hikâyelerin doğru olmadığını söyler. İbn İshak ile çağdaş olan hukukçu Malik İbn İshak’ı yalanlar ve sırf böyle hikâyeler naklettiği için onu bir yalancı ve münafık olmakla suçlar. Bununla da kalmaz ve onu Yahudilerden hikâye aktaran biri olarak eleştirir. (bkz. Uyun al-athar, I, 12 :ibid, I, 16.)

Sonraki dönemde İbn Hacer Malik’in İbn İshak’ı suçlamasının sebebini şöyle açıkladı: “Malik, İbn İshak’ı suçladı çünkü Medine Yahudilerini özellikle arayıp bulup babalarının dedelerinin anlattıkları hikâyeleri almaya çalıştı.” İbn Hacer daha sonra bu hikâyeleri Kureyza ve Al-Nadir kabilelerinin hikâyeleri gibi acayip hikâyeler olarak tanımlayıp reddetti. Yani anlayacağınız İbn-i İshak Hayber’de Yahudilerle Muhammed arasında ne gerçekleştiği konusunu gidip Yahudilerden öğrenmeye çalışmış. Bu işin saçmalığına bakar mısınız? Muhammed peygamberle savaşmış Yahudilerin olaya hiç şahit olmamış nesillerine gidip Muhammed size ne yaptı diye soruyorsunuz ve gerçeği duymayı umuyorsunuz. Elbette ki bizi katletti ve bize tecavüz etti diyecekler. Atalarına karşı savaşmış birini lekelemekten başka ne yapmalarını umuyordu İbn-i İshak? Bu tıpkı şuna benziyor: Gidip bugün bir Yunan’a soruyorsunuz Kurtuluş Savaşı’nda ne oldu diye. O da size Türkler bize o dönem tecavüz etti ve bizi katletti demesinden başka nasıl objektif bir yorum beklersiniz ki. Aynı şey Türkiye’deki insanlar için de geçerli. Bu yüzden tarih bilimi belgelere dayanır. Belge yoksa bu sadece bir mitoloji ve dedikodudur.

İbn-i İshak’ın anlattığı bu katliamın olup olmadığını Müslümanların tek güvenmesi gereken kaynak olan Kur’an’a soracağız. Olayla ilgili olan Haşr suresinin ilk ayetleri ile Ahzab suresinin iki ayeti mevcut.
 

Yine o, geçmiş vahyin mensuplarından düşmana destek verenleri kalelerinden çıkarmış ve kalplerine korku salmıştır; (baksanıza), bir kısmını öldürüyor bir kısmını da esir alıyorsunuz. (26) Böylece O sizi onların arazilerine, yurtlarına ve mallarına mirasçı kıldı; dahası ayak basmadığınız bir nice toprağı da. Zira Allah her şeye kadirdir.(27) (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ AHZAB 26-27)

Olayla direkt bağlantılı ayetler bunlardır. Olayın yanlış aktarıldığını bu ayetlerden hemen anlıyoruz. Ayette geçen "bir kısmını öldürüyor bir kısmını da esir alıyordunuz" ifadesine dikkat edin. Bu ifadenin kullanılması için ortada bir savaşın olması gerekmektedir. Hâlbuki İbn-i İshak ve diğerlerinin hikâyelerinde Muhammed peygamber Hayber kalesini kuşatmış ve bir ayın sonunda Yahudiler teslim olmuştu. Kur’an bu olayın savaş şeklinde gerçekleştiğini söyler ve mitolojik tarihçilik yapan İbn-i İshak gibilerinin iddialarını reddeder. Ayette ifade edilen “bir kısmı” ifadesi de önemlidir. Allah bu savaşta sadece savaşan küçük bir kısmın öldürüldüğünü ve esir edildiğini ifade eder. Bu da Hayber’de bahsi geçen 900 kişilik katliamın mümkün olmadığını gösterir. Çünkü 900 kişinin katledilmesi “bir kısmını öldürüyordunuz” ifadesini karşılamaz. Ayetin “çoğunu öldürüyordunuz” şeklinde gelmesi gerekirdi.

Bazılarınız ayette “bir kısmı esir alındı” diyor. Şu halde İbn-i İshak’ın dediği doğru olabilir. Esir alınanlar katledilmiş olabilir diye düşünebilir. Ancak yine yanılmış olursunuz. Çünkü Kur’an esirlere ne yapılacağını da açıklamış ve şüpheleri bertaraf etmiştir. İşte o ayet:
 

Artık inkârda direnip (onu dayatanlarla) savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarına vurun! Nihayet kızışmış bir savaşın sonuna dayandığınızda durmayın, (kalanların) ipini sıkı bağlayın. Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın ki, savaş tüm ağır sonuçlarıyla ortadan kalksın: böyle yapın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MUHAMMED 4)

Allah bu ayette “ya bir lütuf olarak ya da fidye karşılığı serbest bırakın” diyerek esirlerin savaşın devam etme tehlikesi ortadan kalktıktan sonra serbest bırakılmasını emrediyor katledilmelerini değil. Konuyla ilgili olduğu için Haşr suresini de vereyim:
 

O'dur kitap ehlinden nankörlük edenleri ilk kalkışmada yurtlarından çıkaran. Siz onların bırakıp gideceklerine zerrece ihtimal vermemiştiniz, onlar da kalelerinin kendilerini Allah'a karşı savunacağını sanmışlardı. Allah onların (üzerine) hiç beklemedikleri yerden geldi ve kalplerine korku saldı: hanelerini kendi elleriyle ve mü'minler eliyle harap ettiler. Şu halde, ibret alın ey ileri görüş sahipleri! (2) Allah onlar için sürgünü takdir etmemiş olsaydı, elbet onlara dünyada (daha beter) mahrumiyet yaşatırdı; zaten, öbür dünyadaki ateşin azabı onları beklemektedir. (3) Bu onların Allah'a ve O'nun elçisine karşı konuşlanmaları yüzündendir; kim de Allah'a karşı konuşlanırsa, unutmasın ki Allah'ın azabı çetindir. (4) (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ HAŞR 2-4)

Yukarıdaki ayetlerin Hayber olayını anlattığı iddiası hem mezhepçilerin hem de Turan Dursun gibi düşünen ateistlerin iddiasıdır. Ben de bu durumun böyle olduğunu varsayayım. Yine de delil gösterdikleri ayetler katliam yapılmadığını söylüyor. Haşr 3'te “Allah onlar için sürgünü takdir etmemiş olsaydı” ifadesi kullanıyor. Yani eğer bu ayet Hayber olayından bahsediyorsa bile Müslümanlarla savaşan Yahudiler Hayber kalesinden sürgün edilmiştir. Katledilmediklerini ayet ortaya çıkarıyor.
Muhammed peygamberin Hayber’de katliam yapmadığına hatta bu anlatılan hikayenin tamamının kurgu olduğuna dair delillerimizi size sıralayayım:

1.   İlk olarak Muhammed suresi 4’te belirtildiğine göre savaş esirleri mutlak olarak serbest bırakılmalıdır.

2.   Haşr 3 eğer her kesimin iddia ettiği gibi Hayber için inmişse ayette sürgün edildiklerini belirtiyor.

3.   Kur’an Ahzab suresinde olayın iki taraf arasındaki bir savaş olduğunu iddia etmektedir. Fakat anlatılan hikâyede Müslümanlar kaleyi kuşatmış ve bir ay boyunca teslim olmalarını beklemişlerdir. Yani bu hikâye Kur’an ile çelişmiştir.

4.   Ahzab suresinde öldürülenlerin ve esir alınanların Hayber’de savaşanların küçük bir kısmı olduğu vurgulanıyor. Hâlbuki rivayetlere göre 900 civarında tüm Yahudi erkekler topluca katledildi. Kur’an ile rivayet yine çelişti.

5.   Bu olay İslam’ın adalet anlayışı ile çelişmektedir. Fatır suresi 18. Ayette Allah “Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenecek değildir” demektedir. Fakat hikâyeye göre Muhammed masum ve suçlu ayırmadan herkesi katletmiştir. Kadın ve çocukları da esir almıştır. Kadın ve çocukları esir aldığı iddiası ise tüm Kur’an ayetleri ile çelişmektedir. Muhammed suresi 4’te sadece savaşan kişilerin esir alındığı açıkça belirtilmiştir.

6.   Hikâyeye göre Beni Kureyza’dan önce ve sonra teslim olan Yahudi topluluklarına hoşgörülü davranılıp gitmelerine izin verilmişken sadece Beni Kureyza’nın katliama uğratılması pek de mantıklı değildir. Yani hikâye kendi içinde de çelişmektedir. Hikaye bir kabilenin bırakılıp diğerinin niçin sadece birinin katledildiğini açıklayamamaktadır

7.   900’e yakın insanın idamı gerçekleştirilmiş ve pazar yerinde toplu mezarlar açılmışsa bunlarla ilgili arkeolojik kanıtlar nerededir? Bugün olayın gerçekleştiği iddia edilen yer bilinmektedir. Burada toplu bir mezar bulunmuş mudur?

8.   İbn Kesir, Hicri 300 yılında Hayber Yahudileri bizzat Peygamber tarafından kendilerine verilmiş olan ve onları kelle vergisi vermekten bağışlayan bir belgeye sahip olduklarını iddia ettiler. Ancak bu sahte bir belgeydi ve detaylıca çürütüldü. O tarihte ölü olan şahısların isimleri geçmekteydi ve çok sonra literatüre girmiş terimler kullanılıyordu, Muaviye bin Ebu Süfyan’ın şahit olduğu iddia ediliyordu ama o tarihte Muaviye henüz Müslüman bile değildi gibi. (Edip Yüksel’in kişisel sitesi)

Tüm bu deliller ışığında Muhammed peygamberin katliam yapmadığını bunun İslam’a aykırı olduğunu açıklamaya çalıştım. Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Niçin Müslümanlar bu hikâyelere Kur’an’a aykırı olmasına rağmen tepki göstermedi? Bunun sebebi çok karışık değil. Halife Ömer’den sonraki süreçte İslam dünyası hızla büyüdü. Kur’an ahlakı ile tanışmayan kitlelerce İslam, din olarak kabul edildi. Emeviler ve Abbasiler ise zaten Kur’an ahlakına karşıydı. Bu hikâye onların işine geliyordu. Böylece bir bölgeye savaş açtıklarında onları bu olaya dayanarak katledebilecek, kadın ve çocuklarını esir alıp köle ve cariye yapabileceklerdi. Kur’an bunların hiçbirine izin vermiyordu. Bu yüzden Kur’an terkedildi.

Yahudilerin atalarına ait katliam yapıldığı iddiasını niçin İbn-i İshak’a aktardıklarına dair Edip Yüksel’in bilimsel bir analizi var. Dileyen onun sitesinden okuyabilir. Edip’e göre bu katliam olayı Roma döneminde vb. daha geçmiş dönemlerde yaşandı. Olay daha sonra Hayber ile ilişkilendirildi. Edip Yüksel katliam için bahsi geçen 900’lü sayıların bile Roma döneminde yapılan Yahudi katliam sayısı ile benzerlik gösterdiğini güzel bir şekilde tespit etmiş. Ancak ben işin bu noktasını çok da umursamadığım için yazıma taşımadım. Merakı olanlar şu linke tıklayarak bakabilirler.
 
Görüntülenme 2,100
Yayın 03 Eylül 2018

Abdullah İbn Ömer anlatıyor
"Peygamber, Beni Mustalık üzerine gece baskım yaptı. Onlar ansızın yakalanmışlardı. Hayvanları da su basında sulanıyordu. Peygamber, savaşabilir durumda olanlarını öldürttü; çocuklarını da tutsak olarak aldı. O sırada Cüveyriye'yi kendine seçti." (Bkz. Buhari, Kitabu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1117 Müslim, Kitabul-Cihâd/1, hadis no: 1730; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'l-Cihâd/lOO, hadis no: 2633.)
"Cüveyriyye", "cariyecik" demek. Çok küçük yastaydı o sırada. 13 yasında. Asıl adı "Berre" iken, Muhammed'in el koymasından sonra bu adı almıştı. (Din Bu s. 28)--

Tabi Turan Dursun yine hadisleri önümüze bıraktı. Çünkü Kur’an üzerinden İslam’ı eleştirmek çok daha zor bir iş. Geçen yazımda hadislerin İslam’ı eleştirmek için yanlış bir yol olduğunu kanıtlarımla sundum. Dileyen şu yazıma baksın: Turan Dursun'un “Din Bu” Adlı Kitabına Cevaplar Turan Dursun'un Bu Din Kitabına Cevaplar. Yukarıdaki olayların Muhammed’in yaptığına dair hiçbir kanıt ve delil yoktur. Yukarıdaki söylentiler savaş sonrası katliamı meşru göstermek isteyen, pedofil insanların İslam’a sokmaya çalıştığı günahlardır.  Kur’an ile çelişen tavırlarla doludur. Kur’an’da savaş anında öldürmeye izin olsa da savaş sonrası öldürmeye izin yoktur ve savaş sonunda köle alınamaz. İşte ayet:
 

Artık inkârda direnip (onu dayatanlarla) savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarına vurun! Nihayet kızışmış bir savaşın sonuna dayandığınızda durmayın, (kalanların) ipini sıkı bağlayın. Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın ki, savaş tüm ağır sonuçlarıyla ortadan kalksın: böyle yapın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MUHAMMED 4)

Muhammed peygamberin savaşları adlı savaşların tamamı uydurmadır. Muhammed dönemi ile ilgili savaşlar hakkında elimizde bilimsel veriler yoktur. Hadislerin bahsettiği savaşlar Kur’an’da geçmez. Bu da olmadıklarına inanmam için yeterlidir.
 

Gün, Muhammed'in karılarından Hafsa'nın günüydü. O gün Muhammed, Hafsa'yla cinsel ilişkide bulunmak üzere kalkıp gider. Hafsa'nın odasına varır. Ama Hafsa'yı bulamaz. Tam o sırada da, bir zamanlar, Mısır Mukavkısı'nın kendisine armağan ettiği cariyelerden Marya ortaya çıkmıştır. O anda, Muhammed cinsel ilişki için tam hazırlıklıdır. Cariyeyi tutup yatırır, Hafsa'nın yatağına. Ve isini görmeye baslar. Muhammed'in, cariyesiyle yatması doğal. Kur'an da, karılarının dışında cariyeleriyle de yatmasına olanak veriyor. (Bkz. Ahzab Suresi, ayet: 50, 52.) işin bu noktası olağan olmasına olağan. Ne var ki cariyeyi özgür (hurre) olan bir kadının, üstelik Ömer kızının, Hafsa’nın "yatağında" koynuna alıyor. İşte bu olağan değil. Terslik bu ya, o sırada, Hafsa da çıkagelmiştir. Muhammed'in Marya (Mariye) ile ilişkisini görür. Bir süre kendine egemen olup kapıda bekler. Muhammed işini bitirmiştir. Hafsa tepkisini gösterir:
"Tanrının Elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın. Öyle bir şey yaptın ki, benzerini hiçbir karma yapmadın! Benim günümde, benim sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatırıp yapıyorsun!" Muhammed ne desin? Sonra Muhammed'le Hafsa arasında su konuşma geçer:
Muhammed: "Vallahi Billahi Marya ile bir daha yatmayacağım!"
- "Hafsa! Marya'yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaşmasam; bundan hoşnut olur musun?
- Evet!
Muhammed hemen ant içmiştir. Hafsa! Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı?
- Tamam!
Ne ki, Hafsa bu durumu Ayşe’ye anlatır. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyân, 28/102.)
Muhammed'in, Marya'yı kendisine "haram" etmesi, yani bu cariyeyle bir daha yatmayacağına ant içmesi üzerine ayetler gelir:
- "Ey Peygamber! Kanlarını hoşnut edeceksin diye, Allah’ın sana helâl kılmış olanı kendine neden haram yaparsın? Allah bağışlayan ve acıyandır." (Bkz. Tahrim Suresi, ayet 1. Bu ayetin anlatılan Marya olayı nedeniyle geldiğine ilişkin hadisler ve yorumlar için aynı tefsirlere bkz.) (Bu Din s. 32)

Bence RÜTÜK hadisleri ve Turan Dursun’un bu iddialarından habersiz yoksa ikisine de sansür uygular :))) Hadisler porno senaryosu gibi. Turan Dursun ise daha da kaliteli bir senaryo yazmaya çalışıyor :)) Geçen yazımda yazdığım gibi cariyelik diye bir müessese Kur’an’da mevcut değil. Muhammed’in cariyelerle yatmasına Ahzab suresi izin veriyor diyen Turan Dursun bu yorumu da başka hadislerden almıştı. Burada çok saçma bir mantık kuruyor. Ahzab suresini hadisler ve din adamlarının tefsirini delil göstererek Muhammed’in cariyeleri ile yatabileceğini kabul etmişti. Sonra da bu kabulü unutup hadisin doğruluğunu da Ahzab suresine dayandırıyor. Zaten Kur’an’dan o anlamı hadise bakarak çıkarmıştın. Şimdi de hadisin doğru olabileceğini hadislerle yorumladığı Ahzab suresine dayandırıyor.

Yukarıdaki uydurma hadislerde bir şey dikkatinizi çekti mi bilmem ama olay üçüncü ağızdan anlatılıyor. Sanki kameraman da oradaymış gibi an be an bilgi veriliyor. Yok Muhammed yatağa yatırdı sonra şöyle yaptı vs. tam bir senaryo. Bu olayı kim gördü de Taberi’ye anlattı? Muhammed ve eşlerinin arasında olabilecek bu çok özel anları kim anlattı? Hadi hafsa Aişe’ye anlattı. Aişe de Medine’ye mi yaydı? Bu kadar mantık dışı bir kurgu olamaz.

Turan Dursun Tecavüzcü Coşkun filmleri için bir ilham kaynağı olabilirdi. Çünkü örnek verdiği Taberi Muhammed peygamberin vefatından yaklaşık 226 yıl sonra Camiu'l-Beyân adlı eserini yazdığını kabul edelim. Muhammed’in yatak odasına gizli kamera bırakmış olması hariç bu bilgileri birinden elde edemezsin. Turan Dursun ne Muhammed’i tanıyanları, ne çocukları, ne torunları, ne torunlarının torunlarını görmemiş olan Taberi’nin bu haberini gerçek olarak kabul ediyor. Hem Turan Dursun hem de Taberi bilimsel belge ve kanıt göstermeden bu çirkin iddiaları gerçek kabul ettikleri için iftira atmaktalar. Ama tabi iş Muhammed’i sapık ilan etmekse bilimsel bulgu ve belgelere gerek yok. 200 yıl sonra gelmiş Taberi gibi din adamlarının o dönemi hiç görmemiş insanlara Muhammed ne yaptı diye sorup karşılığında o dönem insanların “ben dedemden işittim ki o da dedesinin arkadaşının dedesinden işitmiş ki o da Ebu Hureyre’den işitmiş ki, Ebu Hureyre’de Muhammed’den işitmiş” şeklindeki akıllara zarar ciddiyetsizlikle tarih kitabı yazmaya kalksan ancak bu kadar olur.

Turan Dursun Tahrim 1’in yukarıdaki porno senaryosunun ardından indiğini söylüyor ve buna delil olarak Muhammed’den yaklaşık 220 yıl sonra yaşamış birini delil gösteriyor. Bu tıpkı şuna benziyor: Şuan 2500 yılındayız ve Turan Dursun kimdi sorusuna 2200 yılında yaşamış birini delil göstererek cevap vermeye çalışmak gibi. Bu son derece saçma bir tavır olurdu. İşte Turan Dursun ve hadislerin peşine düşen ateistlerin düştüğü durum da budur. Muhammed kimdi sorusunu soruyorlar ve Muhammed’den 200, 300, 400, 500, 700 hatta İbn Hanbel’in Müsned’ini katarsam 1000 yıl sonra yazılmış eserleri referans olarak alıyorlar.
 

Câbir bin Abdullah anlatıyor:
Peygamber bir kadın gördü; hemen Zeynep’e gitti. Ki Zeynep o sırada bir derisini ovup işliyordu. Peygamber hemen cinsel ihtiyacını gördü. (Bu Din s. 33)

Ya bu hadislerin uydurma olduğunu anlamamak için tam bir geri zekâlı olmalı insan. Cabir Muhammed’in kadın gördükten sonra Zeynep’e gittiğini nasıl anladı? Belki diğer eşlerinden birine gitmiştir. O halde Cabir Muhammed’i takip etti. Hadisin devamına baksanıza “Zeynep o sırada bir derisini ovup işliyordu” yahu sadece Muhammed’in görebileceği bir manzara üçüncü kişi ağzından anlatılıyor bu nedir? Bu hadisleri 0-5 yaş grubu uydurmamışsa kim uydurdu? Bu kesinlikle 0-5 yaş arası zekâya hitap ediyor. Cabir, Muhammed Zeynep’e gitti deyip kime gittiğini tahmin ediyor sonra da oturduğu yerden Muhammed’in içine giriyor ve onun gözüyle Zeynep’in o an neyle meşgul olduğunu görüp Muhammed adlı avatardan çıkıyor. Belki de Avatar filmi senaryosu bu hadis öğrenildikten sonra yazılmıştır :))
 

Aynı hadise yer veren Gazalî de," şehvetin önemini ve cinsel ilişkide bulunup rahatlamanın sağladığı yaran uzun uzun anlatıyor; bu arada da, Muhammed'in şehvetine ve gereksinimini nasıl karşıladığına geniş yer veriyor. (Bkz. Gazalî, ihyau Ulûmiddin, Arapça, 2/27-29.) (Bu Din s. 33)

Turan Dursun İslamiyet’i o kadar ciddiyetsiz bir şekilde eleştiriyor ki ciddi olmakta zorlanıyorum. Bir din adamı olan Gazali, 1058 yılında Tus’da (İran) doğmuş ve ölmüştür. Muhammed’in şehvetine ve gereksinimini nasıl karşıladığına geniş yer veren bu arkadaşımız Muhammed’in vefatından yaklaşık 426 yıl sonra doğmuş. Ve Turan Dursun Muhammed’in şehvetini karşılama yöntemlerini bu arkadaşı kaynak göstererek öğreniyor. Sadece Turan Dursun değil Türkiye’deki çoğu ateist aynı ciddiyetsizlikle olaya yaklaşıyor. Şimdi kalkıp Turan Dursun hakkında Müslümanların yazdıkları yazıları kaynak kabul etsem ateistler hemen sinirlenir. Haklılarda. Çünkü bir insanı hiç tanımamış, yakın çevresinden olmayan hatta tanısa bile kendisine nefret beslediği için doğru bilgileri o kişiden alamayız. Ama iş Muhammed’e gelince değil Muhammed’i Muhammed’den 12 kuşak sonrasını bile görmemiş bir adam kalkıp Muhammed’in şehvet doyurma yöntemleri adlı yazı yazıyor ve bu kaynak oluyor öyle mi?

Ben ateist olsaydım İslam’ı eleştireceğim derken bu kadar laubali bir tavır takınmayı sindiremezdim doğrusu. Ben bir Müslüman olarak bir Ateisti, Deisti, Agnostiği, Musevi’yi, Hristiyan’ı vs. asla delilsiz, kanıtsız sırf onları haksız ve sapkın çıkarmak için eleştirmedim. Muhammed’den 400 yıl sonra yaşamış insanları delil göstererek Muhammed sapıktı demek ahlaksızlıktır. Müslüman olmasaydım bile bir dinin peygamberini haksız çıkarmak için iffetine iftiralar atmayı eleştiri kılıfı adı altında yapmazdım. Bunu onursuzluk olarak görüyorum.
 

Zeynep Bint Cahş, Muhammed'in oğulluğu Zeyd'in karısıdır. Zeyd'i Muhammed kendisine "oğul" edindiği için herkes ondan "Muhammed'in Oğlu (Zeyd bin Muhammed)" diye söz eder. Muhammed bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz, Zeyd'in karısı Zeyneb'le karşılaşır. Birden tutulur Zeynep’e. Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed'in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu öğrenir öğrenmez Muhammed'e gidip konuşur (Bu Din s. 33)

Bu yalanlara başka bir yazıda tüm detaylarıyla cevap verdim o yüzden Zeynep olayını şu yazıdan okumanızı öneririm: Hz. Muhammed Evlatlığının (Zeyd) Eşiyle Evlendi Mi? Bunun dışında burada bir iki cümle tekrar etmiş olayım. Turan Dursun’un verdiği bu hadis tamamen kendi içinde çelişkilerle dolu, mantık hataları ile doludur. Diğer hadisler gibi ancak mitolojinin konusu olabilir. Zeyd yine Turan Dursun’un koşulsuz doğru kabul ettiği hadislere göre çocukken Hatice’nin kölesi olur ve o da kocası Muhammed’e hediye eder. Muhammed köleliğe karşıdır ve onu evlat edinir. Yukarıdaki hadise göre "Muhammed eve gidiyor Zeyd'i bulamıyor ve karısı Zeynep’le karşılaşır." İşte mantık hatası buradan itibaren patlak veriyor. Turan Dursun’un yüzde yüz doğru kabul ettiği hadislere göre Zeynep Muhammed’in halasının kızıdır ve onu Zeyd ile evlendiren de bizzat Muhammed’dir. Bu ne saçma şey. Muhammed çocuk yaştan itibaren Zeyd’in yanındadır. Zeyd hangi ara evlendi de Muhammed görmedi. Medine’nin o dönem nüfusu 50 milyondu ve Zeyd başka semtte mi yaşıyordu? Muhammed babası olarak Zeynep’i isteyen kişi olmuş olmalı. Ama yukarıdaki rivayete göre Muhammed eve girince şok. Tecavüzcü Coşkun gibi Zeynep’e vurulur. Turan Dursun tam bu noktada büyük bir yalan söyler ve der ki: “Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed'in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır.” Turan Dursun bu sonucu hangi kaynağa dayanarak doğurduğunu yazmıyor. Çünkü Muhammed’e olan kini onu yalan söylemeye zorluyor. Bu hadsilerin kaynak gösterildiği yalanı daha fazla konuşma gereği yok.
 

Güzel bir vahanın ortasında kurulmuş olan Hayber Kasabası’nın görülebilen en nefis hurmalıklarından yüzlercesi Muhammed'in buyruğuyla kesilmişti. "Tanrı'nın buyruğudur" diye. Her zaman olduğu gibi... İşte Kur'an ayeti: (Çev. Diyanet'in)
"inkârcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah'ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanların böylece rezilliğe uğratır." (Haşr Suresi, ayet 5.)
Bu ayet, Muhammed'in Benû Nadir'in hurmalıklarını yakmasına yöneltilen eleştirilere cevaptır. (Bkz. Buhari, e's-Sahih Kitabu'l-Cihad / 154; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad /' 10; h. no: 1746; Ebu Davud, Sünen, Kiatbu'l-Cihad / 91, h. no: 2615.) " Hurma soykırımıyla birlikte "insan soykırımı" da yapılmıştı. Özellikle Yahudilerin yerleşim bölgelerinde. Bunlardan biri de "Hayber"de gerçekleştiriliyordu. (Bu Din s. 37)

Muhammed peygamberin hayatı ile ilgili yapılan en büyük yalanlardan biri Muhammed peygamberin Hayber denilen bir kalenin fethinde katliam yaptığı ve köle aldığı iddiasıdır. Bu hadis savaş döneminde köle almak isteyen ve katliam yapmak isteyenlerin uydurduğu hadislerdir. Tamamen mitolojidir. Gerçekleşmemiştir. Muhammed suresi 4’te savaş sonrası bırakın köleyi esir almayı bile yasaklıyor. Yukarıda ayeti verdiğim için tekrar vermiyorum. Şimdi Turan Dursun’un yalanını kanıtlarıyla göstereyim.

Evvela Turan Dursun’un iman ettiği hadis kaynaklarına göre Yahudiler antlaşma yapmalarına rağmen bir savaşta Müslümanlara ihanet ederler ve sonra Medine’den kaçıp Hayber’e giderler. Muhammed peygamberde savaşta yapılan ihanet üzerine bunların peşine düşer ve Hayber’e dayanır. Savaş sırasında 2 ile 6 ağaç arasında hurma ağacı kestiği söylenir ve nihayet Hayber teslim olur. Turan Dursun bu uydurma rivayetlerin hepsini anlatmayarak Muhammed’in kendi kendine etrafa saldıran bir insan olduğu algısını oluşturmaya çalışır. Ama tabi ki bu masalın başı da sonu da yalandan başka bir şey değildir. Kölelik ve katliam meraklısı sözde İslam komutanları ve devletleri bu namussuzluklarını meşrulaştırmak için Haşr suresini seçmiş ve ayetlerin sözde iniş sebebi diye bir masal uydurmuşlardır. Haşr suresi Müslümanlarla kitap ehli arasında bir çarpışmadan bahsediyor. Fakat bunlar Hristiyan mı yoksa Yahudi mi bunu bile belirtmiyor. Bu ayetlerin Hayber denen yeri kast edip etmediği bile meçhuldür ki bence olayla alakasız.

Bu konuyu başka bir yazıda detaylıca açıklayacağım. Ancak Turan Dursun’un ağaç kesiminden insan katliamı çıkarması büyük bir iftiradır. Çünkü aşağıdaki ayette Allah bu kuşatmada katliam yapılmadığını sürgün cezası verildiğini bu dünyada başka ceza verilmeyeceğini ifade eder ve hadislerle birlikte Turan Dursun’un yalanı ortaya çıkmış oldu.
 

Allah onlar için sürgünü takdir etmemiş olsaydı, elbet onlara dünyada (daha beter) mahrumiyet yaşatırdı; zaten, öbür dünyadaki ateşin azabı onları beklemektedir. (Haşr 3)

Kur'an'ın Tevrat'tan aktarılma Tanrısı İsrailoğullarını, yani Yahudi toplumunu, "tüm toplumlardan üstün yaptığını" duyuruyor. (Bkz. Bakara, ayet: 47, 122; A'raf, ayet:140.) Ama "Hayber Savaşı’nda Yahudilere yardım etmemişti. Ganimetler, tutsaklar. Bunlar içinde de kadın ve çocuklar. Ağlaşmalar, sızlanmalar... (Bu Din s. 37)

Bakara 47’de kast edilen İsrailoğullarının o dönemde tüm toplumlardan üstün olduğudur. Her dönem olduğu değil. Bu üstünlük de ırksal değil. Kendi dönemlerindeki en erdemli toplum olmalarındandır. Çünkü Kur’an üstünlük takvadadır der. Takva ise sorumluluk bilincidir. Kur’an’ı Kur’an ile tefsir ettiğimizde çıkan sonuç budur. Şu an, Allah Yahudilere yardım etmemişti diyen Turan Dursun’un mantığını anlamak zor. Bir kavim zulme sebep olan taraftaysa Allah niçin yardım etsin. Zulme uğrayan taraftayken Allah yardım etmişse bu zalim olduğunda da mı yardımı gerektirir. Geçersiz bir mantık.

Ganimetler, tutsaklar. Bunlar içinde de kadın ve çocuklar. Muhammed suresi 4, Haşr suresi 3 Turan Dursun’un bu iddiasının yalan olduğunu gösterir.
 

Leoni Caetani, "Muhammed, ihtimal ki güzel Safiyye'ye göz koymuş olduğu, zevcinden (kocasından) kurtulmak istediği için Kinane / Ibn Rebia / Ibn Ebi'l-Hukayk'i celbetti; Ebi'l-Hukayk ailesinin meşhur mücevheratını teslim etmesini istedi..." dedikten sonra birtakım bilgiler aktarıyor. Bu bilgilere göre, gerek Kinane, gerekse kardeşi hazinenin yerini söylemiyorlar. Ama hazinenin bir kesimi sonradan bulunuyor. Ne var ki, Muhammed tümünü elde etme kararında. Başlıyor işkence ettirmeye. Bu Kinane, Safiyye'nin kısa bir süre önce evlendiği kocasıdır. Bir süre sonra Muhammed'in koynuna sokulacak olan Safiyye'nin kocası... (Bu Din s. 38)

Turan Dursun inanılmaz bir olaya daha imza atarak Leoni Caetani’yi kaynak olarak gösteriyor. Bu arkadaşımız 1869’da Roma’da doğmuştur. Ölüm tarihi 1935. Muhammed’den yaklaşık 1240 yıl sonra yaşamış biri Muhammed’in iffetsizliğine delil olmuş oluyor. Muhammed’e iftira atmak için daha 80 yıl önce yaşamış insanlar bile kanıt olarak sunuluyor. Bu durumu aklı biraz dahi çalışan insanların mantığına bırakıyorum. Yukarıda anlatılan olaylar tamamen masaldır. Muhammed suresi 4. ayet bırakın cariyeyi açıkça esir bile alamazsınız der. Ayrıca Haşr 3 bu olayda sadece düşmanın sürgün edildiğini açıkça belirtir.

Turan Dursun sayfa 41’de Muhammed’in niçin çok evlilik yaptığını Muhammed peygamberden yaklaşık 426 yıl sonra dünyaya gelmiş Gazali’yi delil göstererek şehvete bağlar. İslamcıların saçma yorumlarına yer verir ve bunların hangisi mantıklı diye sorar. İşte siyasi sebeplerden, acıma duygusundan falan söylemlerin mantıksızlığına vurgu yapar. Bu yorumlar İslamcıların değil mezhepçilerin yorumudur. Muhammed’in kaç eşi olduğunu hangi sebeplerle bu evlilikleri yaptığını aynı anda kaç kadın ile evliydi bunu bilmiyoruz. Kur’an Muhammed peygamberin çok eşinin olduğunu söylemese çok eşli olduğunu dahi söyleyemezdik. Muhammed’in evliliklerini Kur’an ayetleri üzerinden konuşabiliriz, hadisler ve başka mitolojiler üzerinden değil. Muhammed’in niçin çok eşli olduğunu bilemeyiz. Bunun da bir önemi yok.

Bir insanın çok eşli olması onun peygamber olmadığına İslam’ın ise Allah’tan gelmediğine kanıt değildir. Çok eşlilik dünya üzerinde çok eskilerden beri var olan bir uygulama. Muhammed’de kendi toplumunda var olan bir uygulamayı devam ettirmiş. Bunu yanlış yapan bir durum yok. Çok eşlilik günümüz dünyasında yeri olmayan bir uygulama ancak geçmişte böyle bir algı yok. Muhammed peygamber dönemini günümüz örf ve adetlerine göre yargılamak mantıksızdır. Kur’an’da çok eşlilik bir zorunluluktur diye bir ayet yok. Dileyen erkek ve kadınlar çok eşliliği onaylıyorsa yapabilir. Dilemeyen yapmaz. Ben çok eşliliği kendim için uygun görmüyorum. Fakat 1400 yıl önce yaşasaydım toplumun bu geleneği bana normal gelirdi. Bunu Muhammed’e saldırmak için kullanmak anlamsız.

Muhammed bir insandı. Onun aile hayatından yola çıkıp insani bir şey gördükten sonra aha peygamber olmadığı ortaya çıktı söylemlerinin yapılması gerçekçi bir yaklaşım değildir. Kur’an birkaç ayette Muhammed’in tıpkı bizler gibi bir beşer olduğunu dile getirir. Evlilikleri şehvet yüzündendi diyor Turan Dursun sanki inanılmaz bir keşif yapmış gibi. O çok modern sayılan günümüz insanında bile evlilik sebeplerinden biri şehvettir. Muhammed’in evliliklerinde de sebeplerden biri şehvet olabilir. Ama tek sebebin bu olduğuna bir delil yoktur. Kaldı ki Turan Dursun’un çok güvendiği hadislere göre Muhammed’in eşlerinin hepsi genç değil çoğunluğu yaşlıdır. Bunu da gizleme gereği duymuş. Zaten Muhammed’i kötüleyen hadisleri sadece kitabında kullanmış. Turan Dursun hadisleri doğru kabul ettiğine göre ve evliliklerinin temel nedeninin de şehvet olduğunu iddia ettiğine göre bu yaşlı kadınlarla ne diye evlendi Muhammed?

Turan Dursun’un bu kitaptaki diğer iddialarını tek tek ele alıp cevaplayacağım. Çünkü tek bir yazıda cevaplanamayacak kadar fazla iddiası var. Turan Dursun'un kitabından çıkardığım sonuç şudur: İslam'dan ve Muhammed'den nefret ettiği için kendisinin doğumundan 1 yıl sonra ölmüş birini bile delil gösterdiğini görüyorum. Biraz bilime saygı duyan biri bunların hadislerin İslam'ı yargılamak için yeterli olmadığını görürü. Çünkü bu hadis denilen zırvalıklar birkaç asır sonra uydurulmuş halk dedikoduları. Bugün İslam'ın tek kaynağının Kur'an olduğu artık bilinmektedir. Bu da Turan Dursun ve Türkiye'deki hadisçi Ateistlerin iddialarını geçersiz kılmaktadır. Sanırım bu konuda Edip Yüksel haklıydı. Türkiye'deki ateistler bilimden çok uzak, bağnaz ve Sünniler.
 
Görüntülenme 4,404
Yayın 01 Eylül 2018

Turan Dursun bir düşünürdür. İlk önce bunu belirtmem gerek. Fakat bir insanın düşünür olması onu hatasız ya da kusursuz yapmaz. Dindarlar nasıl kendi kutsalını savunduğu için bazı bilginleri yücelttilerse ateistler de kendi değerlerini savunduğu için Turan Dursun vb. insanları yüceltmiştir. Sanki İslam’ı çürütebilmiş gibi bu kitabını da önümüze sürmekteler. Bu kitap Sünnileri ve mezhepçileri çürütmüş olabilir ancak İslam’ı çürütememiştir.-- Bu yazımı okuyan arkadaşlarımızın şu ayrımı artık iyi yapmaları gerek. İslam farklı bir din İslam’ın mezhepleri olduğunu iddia eden Sünnilik, Şialık, Vahhabilik vs. yüzlerce mezhep farklı bir dindir. Şimdi Turan Dursun’un iddialarına cevap vermeye geçelim.
 

Artık, İslâm'daki özel deyimiyle "mesaili müstetire"yi, yani dince "kapalı kalması gereken konular"ı gün ışığına çıkarabilecektim. Ve koyuldum. (Din Bu s. 4)

İslam’da kapalı kalması gereken konu diye bir ilke yoktur. Kapalı kalması gereken konular mezhepçilerin, tarikatçıların ve cemaatçilerin ilkesidir, İslam’ın değil. İslam, mensuplarının yanlışlarından dolayı sorumlu olamaz. Kur’an hiçbir yerinde "sus düşünme ve sorgulama" dememiş akletmez misiniz, aklınızı kullanmayacak mısınız, yalnızca akıl sahipleri öğüt alır vs. gibi düşünceyi kışkırtmıştır. İslam’a göre Allah dahi tartışılabilirdir. Allah Kur’an’da samimi olarak Tanrı var mı sorusunu soran insanların kendisini bulacağından emindir. Hiçbir tabusu yoktur "Bu Din"in. Bu iddia bu yüzden tamamıyla yanlıştır.
 

Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları (Din Bu s. 5)

Bir kere her ateistin bu noktada vicdanlı olması gerekir. Çünkü her ilim erbabı bilir ki İslam’da “Din Adamı” adlı sınıf yoktur. İmam, Müftü, Diyanet İşleri Başkanı, Şeyh, Evliya, Molla vs. tüm makamlar daha sonra İslam’a sokulmuştur. Bu sınıfların Kur’an’dan ve İslam’dan dayanakları yoktur. Toplumsal geriliklerin tarih boyunca bir sebebinin de din adamları olduğuna zaten Kur’an’a inanan her Müslüman da kabul eder. Bu gerçekten doğrudur. Ancak ateistlerin geriliklerin tüm sebebini din adamlarına yüklemesi gerçekçi bir yaklaşım değildir. Bu resmi iyi okuyamadıklarının bir göstergesidir. İslam eşittir Müslüman olduğunu iddia eden bizler değiliz. İslam eşittir Kur’an’dır. Kur’an ise birçok ayetinde din adamlarını eleştirir. Fakat Muhammed peygamber döneminde henüz İslam’a din adamı kavramı bulaşmamışken yani din bazı adamların malı gibi görünmediğinden o dönemki Müslümanlar bu sözleri üzerlerine almadılar. Fakat Kur’an evrenseldi ve gelecek nesillere din adamlarının gerçek yüzünü haykırıyordu. Elbette burada hepsini kast etmiyorum, çoğunluğu kast ediyorum.

Kur’an’a inanan biri olarak ben de burada Turan Dursun ile aynı görüşteyim. Din adamlarının ciddi bir bölümü güç için, para için ve iktidar için Allah’ı kullanmaktan çekinmeyen insanlardır. İslam’da yüz âdeti geçmeyecek emir ve yasağı gün itibariyle 2 milyon emir ve yasağa çıkararak inanılmaz bir zam yapmışlardır. İşte Kur’an’ın din adamlarını ifşa edişi
 

Ey iman edenler, gerçek şu ki, Yahudi ve Hristiyan din adamlarının çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar… Onlara acı bir azabı müjdele. (TEVBE 34)

Her ne kadar da Müslümanlar bu ayetleri üzerine almasalar da bu ayetler Müslümanlara da hitap etmektedir. Elbet bir gün Müslümanlar Kur’an’ın başkalarına değil kendilerine hitap ettiğini idrak edecektir. Aşağıdaki ayette ise din adamları vs. yanlış önderleri körü körüne takip etmenin yaratacağı felaketten bahsedilir:
 

Hepsi toplu halde, Allah’ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: ‘Biz sizin izleyicileriniz idik. Şimdi siz Allah’ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?’ Cevap verecekler: ‘Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok.’ (İBRAHİM 21)

Nerede ki akıl özgürdür ve egemendir, orada din adamına yer yoktur. (Din Bu s. 8)

Yukarıda belirttiğim gibi bu mantık İslam’ın karşı olduğu bir mantık değil desteklediği bir mantıktır.
 

Karılarından Aişe, Muhammed'e söyle diyor
- "Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke". (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-Nikâh/29; Diyanet yayınlarından Tecrîd, hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih, Kitabu'r- Rıdâ'/49, hadis no: 1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57, hadis no: 200; Ahmed ibn Hanbel, 6/134,158.)
Nedir bu sözün Türkçesi? îste dini çevrelerden üç çeviri:
- "Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum." (Ahmed Davutoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Serhi. 7/ 402.)
- "Rabbin süphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir." (Haydar Hatiboğlu Sünen-i Ibn-i Mace Tercümesi ve Serhil, 5/495.)
- "Rabbin Teâlâ (kadınlarının degil) ancak senin arzunun tahakkukuna müsâraat ediyor." (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîdi Sarih Tercemesi, hadis no: 1721, çev. Kamil Miras, Diyanet yayınlarından.)
Aişe’nin sözü dilimize söyle de çevrilebilir:
"Bakıyorum da, senin Efendi Tanrın (Rabb), yalnızca senin şeyinin keyfini (nevanı) yerine getirmek için koşuyor." (Din Bu s.11)

Bu iddiaya cevap vereceğim ancak şu kesinlikle bilinmelidir ki bu tür iddialar bilimsel belgelerle değil söylentilere dayandırılıyor. Türkiye’deki ateistler çok ilim sahibi değildir Celal Şengör vb. insanlar hariç. Hadis dediğimiz mitolojinin Muhammed peygambere ait olmadığını ilk keşfeden Batı oryantalistleri idi. Fakat o dönemler din adamları yine Mezhepçi ve cahil Müslümanları kandırmış ve Batı sizin dininizi elinizden almak için hadislere saldırıyor gibi vaazlar vermişti. Fakat İnternetin ortaya çıkmasıyla bilim ve bilgi yayılmış hadislerin Hz. Muhammed’den gelmedikleri ortaya çıkmıştır. Buhari, Tirmizi, Ebu Davud, Ahmed ibn Hanbel vs. hadisçiler Muhammed peygamberden yaklaşık 200 yıl sonra ortada dolaşan dedikoduları derlemiş ve insanlara gerçek gibi sunmuşlardır. Fakat Türkiye’nin bilim adamlarından Fuat Sezgin ise aslında bu hadislerin Buhari, Tirmizi, Ebu Davud, Ahmed İbn Hanbel’den bile gelmeyebileceğini başarılı bir şekilde ortaya çıkardı. Çünkü orijinal nüshalar ortada yok. Bu adamlara ait olduğu iddia edilen hadis kitapları bile bunlardan yüzyıllar sonra yazılmıştı.

İlk olarak sahabe görünümlü münafıklar peygamberden işittim ki yalanlarını ortaya atmaya başladı. Sonraki yıllarda ise Müslüman oldum deyip İslam’a girdiğini açıklayan ancak gerçek amacı İslam’ı içten çürütmek olan insanlar hadis uydurmaya başladı. Öyle ki siyasi çıkarlarını korumak isteyen Emeviler ve Abbasilerde bu bir gelenek halini aldı. Hâlbuki dinin kaynağı Muhammed peygamber değil Kur’an’dır. Bunu bizzat Kur’an söylemektedir. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum... (YUNUS 15)  Kur’an Muhammed peygambere dinin kaynağını bu şekilde açıklamasını söylüyordu.
 

Onu (Kur’an’ı) aceleye getirip dilini oynatma. Onu toplamak da okutmak da bize düşer. O halde, biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak da bizim işimiz olacak (KIYAME 16,17,18,19)

Gördüğünüz gibi Kur’an değil dedikodu Lügatı olan hadisleri başka hiçbir kaynağı dini kaynak olarak görmez ve Kur’an’ı açıklayanın da Muhammed peygamber değil bizzat yine Kur’an olacağını biz Kıyame suresi haber verir. Her konuda bilimsel belge deyip bilim dışında bir kaynak olmaz diyen ateistler uydurma oldukları ortada olan hadislere sarılmakta bir etiksizlik görmüyorlar. Şu an dünyada İslam tarihi ile ilgilenen her bilim adamı çok iyi bilmektedir ki Muhammed dönemi ve sonraki 30 yıl neler oldu elimizde tek bilimsel veri yok. Muhammed’in hayatı diye önümüze sürülen tüm kitaplar Muhammed peygamberin vefatından en az 200 ile 500 yıl sonra derlenmiş dedikodu ve masallardan oluşmaktadır. Masallar ne zamandan beri bilimsel bilgi kabul edilmektedir?

Turan Dursun’un yukarıdaki iddianın doğru olduğunu kabul etmemiz için bize o döneme ait tablet, anıt, arkeolojik belge, o dönem yaşamış birinin yazdığı anı defteri vs. bilimsel bir kanıt sunması gerekmez mi? Bunun yerine peygamberi hiç görmemiş vefatından sonra 200 yıl geçtikten sonra yaşamış bazı şahsiyetlerin sanki Muhammed’i görmüş gibi yazdıkları hadisleri nasıl bize kanıt olarak sunar? Kaldı ki o delil olarak gösterdiği Buhari ve diğer hadisçilerin orijinal metinleri bile yok. Ahmed ibn Hanbel’in olduğu iddia edilen Müsned adlı eser kendisinden yaklaşık 950 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu kadar ciddiyetsiz kaynaklar delil gösterilerek Muhammed’i eleştirmek bilimsel değildir. Bu yüzden Din Bu kitabında İslam’ı eleştirirken Kur’an’dan delil getirilmeden kanıt olarak sunulan tüm kaynaklar geçersizdir. Çünkü bir belge ve kanıta dayanmaz. Muhammed peygamberden 800 yıl sonra bile uydurulduğu ispatlanmış hadisler var. Turan Dursun kendi görüşünü desteklediği için bu kitaplara iman ediyor. Burada söylenenleri mutlak doğru kabul ediyor ve İslam’ı bu insan ürünü kitaplarla değerlendiriyor. Bu bana etik gelen bir tavır değil.
 

Muhammed'in çok karısı var. 1, 2, 3,4, 5... Böyle gidiyor. Yaşlanmış olan Sevde Bint Zema'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel. Ve hepsi de cinsel istekli. "Adalet" olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel birleşmesi "sıra"ya konmuştur. Sevde'nin dışında kimse, sırasını başkasına kaptırmak istemiyor, iste bu böyleyken, "âyet" geliyor; durumu değiştiriyor: Muhammed'in "heva"sı, "adalet”in önüne geçiyor:
Muhammed'in kadın seçimi, cinsel alandaki isteği, hadisteki sözcüğüyle "hevâ"sı, "adalete baskın geliyor ve "sıra" Muhammed'in isteği doğrultusunda, "ayetle bozuluyor. Buhari ve Müslim'in "e's-Sahih"lerinin de içinde bulunduğu hadis kaynaklarına göre ayet, Ahzab Suresinin 51. ayeti. Ve şu anlamdaki sözle başlıyor:
- "(Ey Muhammedi) Onlardan (yani kanlarından) dilediğini geriye bırakır, dilediğini öne alabilirsin..."
Ne demek bu?
Hadis ve yorumlara göre şu demek:
- "Ey Muhammedi Artık nöbet, sıra zorunlu değil senin için. Nöbeti, sırası gelse bile, dilediğin karınla cinsel birleşmeyi erteleyebilir, ondan önce dilediğin karınla yatabilirsin." (Bkz. Aişe’nin sözünün yer aldığı, gösterilen hadis kaynaklan. Ayrıca bkz. Tefsirler, örneğin Tefsiru'n-Nesefî, 3/309; Râzî, e't-Tefsinı'l-Kebîr, 25/221; Taberî, Cami-u'l-Beyân, 22/20; Celâleyn, 2/111.) (Din Bu s.11, 12)

Muhammed’in çok karısı var deyip sayı sıralanmış. Bu sayılar Kur’an’da geçmez. Bu noktada hadisler kaynak olamazlar. Sevde’nin yaşlı diğerlerinin genç ve güzel olduğunu nerden öğreniyoruz? Hadis derleyicilerin duydukları hikâyelerden. Ve hepsi de cinsel istekli diyen Turan Dursun Muhammed peygamberin evine de kamera yerleştirdiğini itiraf etmiş oluyor. Aksi halde bu kadar detay bilgiyi bilmesini nasıl açıklayabiliriz? İlk önce Muhammed’den 200 ile 500 yıl sonra yaşamış insanların dedikodularını (hadisler) yer veriyor. Daha sonra Kur’an’ı toplumun dedikodularına göre tefsir ediyor. Hatta tefsircileri referans göstererek bakın İslam bilginleri de böyle yorumlamış diyor. Bu bilimden uzak bir metottur. Kur’an yukarıda verdiğim Kıyame suresinde açıkça Kur’an’ın Kur’an ile tefsir edileceği söyleniyor. Kur’an’ın indiği dönemden 300, 500 yıl sonra yaşamış insanların masallarına göre çevrilemeyeceğini belirtir.

Ayrıca yukarıda din adamlarının kötülük kaynağı olduğunu belirten Turan Dursun iş İslam’ı yorumlayan din adamlarına gelince onlara güvenmeyi tercih ediyor. Bu ikiyüzlü bir tavırdır. İslam din adamları tarafından tahrif edilmiş ve ortaya Sünnilik ve Şiilik adlı iki din çıkarmış. Bu dinler de kendi aralarında yüzlerce mezhebe ayrılıp Sünnilik ve Şiilik dininden bile epey uzaklaşmışlardır. İşlerine geldiğinde din adamları sahtekâr diyeceksin işine gelmediğinde hadis ve Kur’an yorumunda o sahtekâr dediğin adamlara güveneceksin. Bunun anlamı şu: İslam’a çamur atan Kur’an’ı yanlış yorumlayan din adamlarına güvenirim gerisi işime yaramadığı için sahtekâr öyle mi?

Turan Dursun hızını alamıyor ve Muhammed’i aşağılayan tüm (sahtekâr dediği) din adamlarını Muhammed’den asırlar sonra geldiklerini bilmesine rağmen referans gösteriyor. Ahzap 50’de ise “Ev mâ meleket eymânukum” deyimini cariye diye çeviriyor. Eğer Kur’an’ı Muhammed yazsaydı niçin bu deyimi kullanmak yerine açıkça “cariye” kelimesini kullanmadı. Turan Dursun bu deyimin cariye anlamına geldiğine gerçekten inandığını düşünmüyorum. Çünkü müftü olduğu için derin bir Arapçası olmasa bile Kur’an’a mana verebilecek kadar Arapça bildiğini varsayıyorum. Bu kelime cariye anlamına gelmez. Ancak Türkçeye din adamları böyle çevirmekte ısrar ediyorlar. Bu da Turan Dursun’un fikrine uygun olduğu için direk alıp kullanmayı tercih ediyor. Bu deyimin anlamı için şu yazımı okuyabilirsiniz: İslam'da Kölelik ve Cariyelik (Kadın Köle) Var Mıdır?  Kuran’a cariyelik kavramı Muhammed peygamberden çok sonra yerleştiriliyor. Emeviler ve Abbasiler döneminde erkek egemen zihniyetin ürünüdür.
 

F.Râzî'nin yorumuna göre Muhammed'e öylesine bir ayrıcalık sağlanmıştı ki, kadın konusunda; o bir kadını görüp de o kadına gönlü düştüğünde, kocasının o kadını boşaması şarttı. (Din Bu s. 14)

İnanılmaz iddialar. Muhammed’e hakaret içeren bu cümleleri ilk olarak Turan Dursun’dan duymuyoruz tabi ki. Ben Turan Dursun’u tanımadan önce sözde İslam âlimlerinin kendi peygamberlerine hakaret içeren bu sözlerden daha ağır olanlarına rastladım. Turan Dursun İslam’ı eleştirirken çok anlamsız bir metot izliyor. Bırakın Muhammed’i Muhammed’in torunun torunu dönemini bile görmemiş Râzî'nin Muhammed’in komşusuymuş gibi anlattığı, sanki Muhammed ile anılarını anlatıyormuş gibi yazdığı yorumu İslam’a mal ediyor. Turan Dursun’un bu satırlardaki temel problemi İslam’a olan nefretinin kendisini duygusal tepkilere yönlendirmesidir. 1800’lü yıllarda yaşamış biri çıkıp Muhammed sapıktı dese o adamı da kaynak gösterecek kadar tarafsız bakış açısını kaybetmiştir.
 

Tefsirlerin de yer verdiği bir hadis, İslam dünyasında sağlam kabul edilen kitaplarda da yer alıyor. Hadise göre, Aişe söyle bir açıklama yapıyor:
- "Peygamber, kendisine kadınlar (sınırsız olarak) helâl kılınmadan ölmedi." (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/34, hadis no; 3216.) (Din Bu s. 15)

İslam dünyasında sağlam kabul edilen tek kaynak Kur’an’dır. Turan Dursun’un İslam dünyası dediği Sünni dünyasıdır. İkisi farklı dinler. Turan Dursun İslam’ı yargılarken Kur’an hariç her kaynaktan besleniyor. Kur’an’dan beslenmeye karar verirken de Kur’an’ı sahtekâr dediği din adamlarının mitolojik yorumlarıyla tefsir ediyor. Turan Dursun’un sağlam kabul edilen dediği Tirmizi 824’te Özbekistan’da doğmuş. Bir Farstır kendisi. Abartıp kendisinin 15 yaşında Arapçayı çok iyi öğrendiğini ve hadis işleriyle uğraşmaya başladığını kabul edeyim. Yani 839 yılında. Muhammed peygamber ise Medine’de 632 yılında vefat etti. Coğrafya farkına bakar mısınız? Kaldı ki arada 207 yıl mevcut. Tüm bunları geçtim. Turan Dursun’un sağlam kaynak dediği bu hadisçinin orijinal hadis kitapları ortada yok. Yani Tirmizi diye önümüze sundukları kaynak bile şaibeli. Tirmizi hiçbir resmi belge ve bilimsel bir arkeolojik kanıta dayanmaksızın Aişe’ye dinleme cihazı bırakmış gibi hadis naklediyor. Bunu nasıl yapıyor? İşin ne kadar ciddiyetsiz yapıldığını size anlatayım. Mesela Tirmizi gidiyor bir kasabaya. Kasabanın önceki sözde İslam bilgini bunlara bir hadis aktarmış. Zaten aynı yanlış herkese bulaşmış oluyor. Tirmizi’de 70 farklı kişiden duydum deyip kitabına alıyor. Diğer hadisçilerde aynı ciddiyetsizliği gösteriyor. Hatta çoğu masa başında hadis yazıyor. Dedikodular böylece kaynak olmuş oluyor. Tabi eğer Turan Dursun ve Sünnilerin dediği gibi elimizde bulunan şu an ki kitap Tirmizi’ye aitse. Orijinal metinler elimizde olmadığından doğru olup olmadığı müphemdir. (Belirsiz)
 

Aişe'nin anlattığına göre: Muhammed'e, herhangi bir karısının gününü, sırasını gözetmeksizin; dilediği karısıyla dilediği zaman yatma özgürlüğü veren âyet, yani Ahzâb Suresinin 51. ayeti geldikten sonra da, Muhammed "Aişe’nin gününde başka kadınla yatmak istediğinde Ayşe’den "izin" alma gereğini duyardı. İzin isterdi; ama Aişe geri çevirirdi:
- "Eğer izin verme, vermeme yetkim varsa vermek istemiyorum. Tanrının Elçisi! Bilesin ki hiçbir kimseyi sana (seninle yatmaya) yeğ tutmam." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/33/7; Tecrîd, hadis no: 1722; Ahmed İbn Hanbel, Musned, 1/220,225.) (Din Bu s.16)

Turan Dursun ve Sünnilerin hadis kitabı inanılmaz komik. Biri bizi gözetliyor seti Muhammed’in evine kurulmuş. Tüm Medine’de Muhammed’in cinsel hayatını izlemiş. Bu hadisler Muhammed’i dönemin porno yıldızına çevirmiş durumda. Ayşe ile Muhammed arasında geçen bu çok özel konuşmayı Özbekistan’da doğmuş ve Muhammed’den yaklaşık 193 yıl sonra yaşamış Buhari ve Muhammed peygamberden yaklaşık 163 yıl sonra Bağdat’ta doğmuş Ahmed bin Hanbel nereden bildi? Türkiye’nin en değerli bilim insanlarından olan Fuat Sezgin “Buhari’nin Kaynakları” adlı eserinde hadisçilerin yalanlarını orijinal nüshaların olmadığını ve birçok sahtekârlığı bilimsel yöntemlerle ortaya dökmüştür. Buhari’ye ait olduğu söylenen “sahih” adlı kitabın orijinal tek bir sayfası bile yok. Buhari’den kopyalandığı iddia edilen Firebri ve Nesefi denen nüshalardan bahsediliyor. Ancak gelin görün ki bu kopyalar da şuan ortada yok. Hatta bu adamlardan kopyalandığı iddia edilen kopyalarda ortada yok. Buhari’nin vefatından yaklaşık 500 yıl sonrasına kadar bu sahih denen kitap yok. 1301 yılında ölmüş olan el-yuğnini denen bir adam çıkıyor ve “alın size Buhari’nin topladığı hadisler olan sahih adlı kitap” diyor. Sonra birkaç yıl sonra iki kişi daha çıkıyor ve “durun bizde de Buhari’nin hadisleri var” diyor. Aynî denen şahıs -ki kadılık da yapmıştır- Buhari’nin sahihini şerh ettiğini ifade ediyor ve “bu da Buhari’nin kitabıdır” diyor. Sonra ibn Hacer el Askalani denen bir adam çıkıyor ve Fethul Bari diye bir şerh yazıyor Buhari’nin kitabına ve “Bu da Buhari’nin kitabı” diyor.  Bu 3 kitabı incelediğinizde inanılmaz farklar görüyorsunuz. Hangisi Buhari’nin kitabı?

Turan Dursun’un kaynak olarak verdiği Ahmed bin Hanbel’in Müsned’ine bakalım. Ahmed bin Hanbel’e ait olduğu iddia edilen Müsned adlı hadis kitabı 17. yy’ın sonlarına doğru ortaya çıkıncaya kadar bu kitap ortada yok. Sünni din adamları Ahmed bin Hanbel’den yaklaşık 950 yıl sonra yazılmış bir eseri alın size Ahmed bin Hanbel’in hadis kitabı diye önümüze seriyorlar. Ciddiyetsizliğe bakar mısınız? Muhammed’den yaklaşık 710 yıl sonra yazılmış Buhari’nin eseri ile Muhammed’den yaklaşık 1040 yıl sonra yazılmış Müsned adlı eseri Turan Dursun kaynak kabul ediyor. Niçin olaya bu kadar ciddiyetsiz yaklaşıyor derseniz şu cevabı veririm: Çünkü Muhammed’in peygamber olup olmadığı Turan Dursun’un umurunda değil. Gerçeğin peşinde değil. Muhammed ona göre sapık ve bunu ispatlamak için etik dışı ve bilim dışı da olsa her kaynaktan yararlanılır. Muhammed’den 1000 yıl sonra yaşamış insanlar Muhammed peygamberin sapık olduğunu bilmeyecek de kim bilecek? :)))
 

 "Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumdayken bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada bana vahiy gelir.” Bunun üzerine Ümmü Seleme söyle dedi: Bunun üzerine ben de dedim ki:
- Ey Tanrı Elçisi! Seni üzdüğüm için Tanrı'ya sığınıp tevbe ediyorum!" (Din Bu s. 17)

Bu nasıl bir elçi profilidir? Arabistan putperestlik inancı ile çalkalanırken bir kişi de çıkıp demedi mi sen ne biçim elçisin kadın koynunda vahiy alan adamdan elçi mi olur diye? Muhammed’in Ümmü Seleme ile arasında geçen bu diyaloğu diğer insanlar nasıl öğrendi? Hadi bu çok özel bilgiyi öğrendiler. O kadar önemli bilgi varken kim bunu 200 yıl boyunca hafızasında tuttu da Buhari ve diğerlerine yetiştirdi. Bir ay önce haberlerde ne vardı, Türkiye’nin gündemi neydi diye sorsam bir Allah’ın kulu düşünmeden cevap veremeyecek hatta çoğunluk hiç cevap veremeyecekken ömür boyu bu bilgi nasıl hafızadan hafızaya taşındı? Ateistlerin sahtekâr dediği din adamları Muhammed’e ve İslam’a iftira ve hakaret ediyorlar diye bu İslam’ı eleştirmek için yeterli mi olur, sahtekârlıkları bir anda sona mı ermiş olur?

Turan Dursun uzun uzun peygamber ve karıları dediği bölümde Sünni din adamlarının iftiralarını ve sanki Muhammed’in tüm hayatını videoya çekmiş gibi aktardığı olayları geçiyorum. Dileyen kitabı okusun. Hadislerin kaynak olamayacağını kanıtlarla ortaya döktüğümüz için bu kısmın hiçbirini İslam’a yapılmış ciddi bir eleştiri olarak görmüyorum. Muhammed’e olan bireysel öfkenin iftiraya dönüşmüş hali olarak görüyorum.
 

 Aişe 9 yasındayken Muhammed'in koynuna sokulmuş olunca, İslâm hukuku bundan bir sonuç çıkarıyor: "9 yasındaki bir kız, müstehât (şehvete konu olabilecek çağda) sayılır." diyor. Ve bu nedenle de 9 yasındaki bir kızla evlenilebileceğini bildiriyor. (Bu fıkıh hükmünü görmek için bkz. Muhammed Ali Tehanevî, Kessâfu Istılâhâ-ti'l-Fünûn, 1/788.) (Din Bu s. 21)

Bunun Sünni din adamlarının yalanı olduğunu “Aişe Validemiz Hz. Muhammed İle Kaç Yaşında Evlendi?” adlı yazımda delillerimle birlikte sundum. Turan Dursun’un delil olarak gösterdiği aynı hadisler Aişe’nin Muhammed peygamberden önce Cübeyr ibn Mut’im ile nişanlı olduğunu yazar. İlkini kabul eden Turan niçin bu rivayetleri göz ardı ediyor. Tabi ben ikisini de kabul etmiyorum. Ne Muhammed’in hayatı, ne eşleri ne eşleri ile evlendiği yaşları Turan Dursun dahi hiç kimse bilmiyor. İlk dönem Müslümanları bunu önemsememiş ve yazıya geçirmemiştir. Bunlar 9 yaşındaki kızlarla evlenmek isteyen pedofil din adamlarının uydurduğu yalanlardır. Hadislerde 6 yaşında Aişe ile Muhammed’in evlendiği yazar. Turan Dursun insanların buna pek inanmayacağını düşünmüş olmalı ki Aişe ile Muhammed peygamberin gerdeğe girdikleri yaş iftirasını olan 9 yaşı seçmiştir. İslam fıkhı böyle bir sapkınlığa izin vermez. Bu izni veren Sünnilik dinidir. Eğer 6 yaşındaki kızlarla evlenilebilir olsaydı bu Kur’an’da geçmeliydi. Muhammed’den asırlar sonra yazılmış kaynaklara bakarak Muhammed’in pedofil olduğunu söylemek keyfi bir tavırdır. Gerçeklerden uzaktır.

Turan Dursun kitabının 17. Sayfasında şu hadisi nakletmişti: "Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumdayken bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada bana vahiy gelir.” Ancak sayfa 24’te Aişe validemize aktarılan iftiradan sonra Aişe validemizin baba evine döndüğünü Muhammed’in ise yalnız başınayken vahiy aldığı hadisi naklediyor. Bu bariz çelişki hadis denen derlemelerin tamamen uydurma ve çelişkilerle dolu güvenilmez kaynaklar olduğuna delildir. Turan Dursun düşüncelerini ispatlamak için birbiri ile çelişen rivayetleri vermekten de geri durmuyor. Zina olayını aktarırken Kur’an’daki bilgileri tefsir etmeden önce yine hadislerdeki uyduruk bilgileri verip istediği senaryoyu hazırlayan Turan Dursun sonra ayetleri verip hadisler ışığında tefsir ediyor. Gerçekten böyle saçmalık olamaz. Hadislerin doğru olduğuna dair bilimsel belgeler nerededir? Neye dayanarak Sünni bir din adamı gibi Kur’an’ı hikayelerle tefsire kalkışıyor. Hadisleri vermeyip sadece Kur’an ayetlerini verse Turan Dursun aynı eleştiri ve yargıları yapamayacağının farkında.
 

Nur 11-12. ve 13. ayetlerde, Aişe konusunda söylentiler çıktığında bu söylentileri duyanlar, "Bu, apaçık bir iftiradır. Bu, büyük bir iftiradır." demedikleri için kınanıyorlar. Ayetlerin bu kınaması, Muhammed'in yakın çevresini, hatta kendisini de içine almıyor mu? Çünkü onlar da "açık bir iftira, büyük bir iftira" olduğu kanısını taşımıyorlardı: Ali'yi ele alalım. Böyle bir kanıyı taşımadığı için, Muhammed'e Ayşe’yi boşamayı önerdiği anlamına gelen sözler bile söylemişti.
- Muhammed'in kendisini ele alalım: Böyle bir kanıyı (iftira olduğu kanısını) taşımadığı içindir ki, Ayşe’ye, eğer ileri sürüldüğü gibi bir suç islediyse, bundan dolayı "Tevbe" etmesini önermişti. (Din Bu s.26)

Dikkatli bakarsanız ayetlere getirdiği eleştirilerin hepsini hadislere dayandırıyor. Ali’nin o sözü söylediğini, Muhammed’in olaya karşı tavrı tümünü hadislerden öğreniyor ve eleştirisini de bu sayede şekillendiriyor. Bu yüzden bu eleştiriler geçersizdir. Çünkü olayın nasıl olduğu hakkında Kur’an bize bilgi vermiyor. Hadisler ise olaya şahit olan insanlar tarafından yazılmadığından bilimsel birer kanıt değildir.
 

Ayrıca, kimsenin elinde herhangi bir kanıt bulunmadan, "iftira" olduğu konusunda kesin bir yargıya varması nasıl beklenebilir? Kuşkusuz "kanıt" bulunmadığı için "zina" suçunun işlendiğine de yargıda bulunulamaz. Ama tersine bir kanıya varmadılar ve "iftiradır", hem de "apaçık bir iftiradır, büyük bir iftiradır" demediler diye insanlar nasıl kınanabiliyor? (Din Bu s.26)

Turan Dursun Kur’an’ı ve İslam’ı eleştirirken ne yapacağını bilmez bir tavırda. İnsan aklına hakaret içeren yukarıdaki yorumu yapıyor. Diyor ki "iftira" olduğuna kesin bir yargıda nasıl bulunabilir? Şimdi Turan Dursun’un adalet anlayışında bir problem var. Çünkü günümüz yargı dünyasında masumiyet karinesi diye bir olgu var. Ne demek bu: Suçu ispatlanıncaya kadar herkes masumdur. Biri kalkıp benim uzaylı olduğumu iddia ederse ben uzaylı olmadığımı ispat etmeliyim Turan Dursun’a göre. Hâlbuki aslolan iddia sahibinin iddiasını ispatlayıncaya kadar bunun bir iftira olabileceği görüşünün insanlarda hâkim olmasıdır. Ayrıca Kur’an “bu iftiradır” demediler diye kınamıyor. Turan Dursun ayetleri bağlamından kopararak istediği anlamı ayetlere söylettiği için böyle bir algı oluşuyor. Kur’an Turan Dursun’un iddiasına yer verdiği aynı ayette şöyle diyor : ”Onu dilinize dolamıştınız Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz.” Yani Kur’an insanların iftira, dedikodu, başkasının iffetine olan saldırıyı kınıyor. Yoksa inanan kendi iç dünyasında inanır. Fakat Kur’an bu iftiranın bilgisizce desteklenmesini ve yayma çabalarını eleştirmesini Turan Dursun anlaşılmaz olarak değerlendiriyor
 
Görüntülenme 3,130
Yayın 23 Ağustos 2018

Bu yazıyı yazmaktaki amacım bu olay üzerinden İslam’a saldıranların yalanlarını ortaya dökmek ve genç Müslümanların kafalarındaki sorulara cevap vermektir. Bu noktada şu ayrımı iyi yapmak gerek. İslam düşmanları ile ateist, deist, agnostik, Hristiyan, Yahudi vs. inançları kast etmiyorum. Ateistlerin içinde kendi felsefesiyle ilgilenenler olduğu gibi işi gücü bırakıp İslam’ı yok etmek isteyenler de mevcut.-- Ben İslam’ı yok etmek isteyenlere İslam düşmanı tabirini kullanıyorum yoksa diğer ateistlere sözüm yok. Kur’an’da Nuh hakkında geçen tüm ayetleri en alta kısma yazdım. Yalan ile gerçeği ayırt etmeniz için tümünü okumanızı öneririm. Tabi Nuh’un da içinde olduğu ve peygamberlerin adının sayıldığı ayetlere yer vermedim. Onlar içerikten bahsetmediği için bu yazının konusu değiller. Bu kıssada Allah bize ne anlatmaya çalışıyor buna da değineceğim

Kur’an’ Nuh’un 950 yıl Yaşadığını Söylüyor?

Bu iddia bir yalandan ibarettir. Kur’an Nuh’un yaşı ile ilgili bir bilgi vermez. Ankebut 14’te Allah Nuh’un hayatının çok azı hariç verimsiz bir hayat yaşadığını bildiren bir mecaz kullanıyor. Bu konuda daha detaylı bir yazı yazdım onu şu linkten inceleyebilirsiniz: Nuh 950 yıl yaşadı mı?

Nuh Tufanı Nasıl Tüm Dünyayı Kapladı?

Bu iddia tamamıyla Kur’an’ın reddettiği bir iddiadır. Kur’an’a göre Nuh tufanı tüm dünyayı değil yerel bir kabilede gerçekleşmiş ve yerel bir alanda oluşmuştur. Ancak Kur’an tüm dünyada olduğunu söylüyor şeklinde yalan söylemekten ise utanmıyorlar. Geçen yıl kendisi de Türkiye’de tanınmış ateistlerden olan Celal Şengör Kur’an’ın böyle bir iddiası olmadığını bir programda açıkladı. Bir ateistin kendi görüşünü ispatlamak için Kur’an’a iftira atmaması gerçekten takdir edilecek bir davranış artık Türkiye’de. Olayın yerel olduğunu gösteren ayetler:
 

Doğrusu Biz Nuh'u kendi toplumuna göndermiştik (ARAF 59)

Bu ayette Nuh’un dünyaya değil kendi kavmine gönderildiği açıkça belirtiliyor.
 

En sonunda onu yalanladılar. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık; ayetlerimizi yalanlayanları ise boğulmaya terk ettik: Onlar gerçekten de kör bir topluluk idiler. (ARAF 64)

Allah bu ayette ise bu tufanda boğulanın tüm dünya olmadığı sadece oradaki yerel kavmin olduğunu dile getiriyor. En altta verdiğim ayetlerin tümünü okuyan herkes bunu net görecektir.

Yeryüzündeki Tüm Hayvanlardan Birer Çift Gemiye Nasıl Sığdı?

Bu hayvan türü sayısını bazı ciddiyetsiz kaynakların 30.000 şeklinde belirlediklerini gördüm. Bu iddiada baştan sona yalanlarla doludur. Nuh tufanı Kur’an’a göre yerel bir bölgede yerel bir halkın başına gelmiştir. Şu halde bırakın dünyadaki tüm hayvan türlerini almayı Nuh kendi yaşadığı bölgedeki tüm hayvan türlerini bile gemiye aldığına dair bir ayet yoktur. Kaldı ki bu konuda verilen tüm rakamlar uydurulmuştur.
 

En nihayet, hükmümüzün vakti gelince tandır kaynadı. (Nuh'a) Yanına her tür (canlıdan) birer çift al; bir de haklarında hüküm kesinleşmiş olanlar dışında aileni ve iman eden kimseleri (al) talimatını vermiştik. Zaten onun inancını paylaşan kimseler çok azdı. (HUD 40)

Yukarıda olayın yerel bir bölgede yaşandığını ayetlerle delillendirdim. Şu halde Nuh nasıl tüm dünyadaki 8 milyondan fazla hayvan türünü gemiye alsın? Gemi 10 tane Titanik büyüklüğünde olsa yine sığmazlar. Kaldı ki bu hayvanları yeme ve içme sorunu, birbirine zarar verme olasılıklarından bahsetmiyorum bile. HUD 40’ta Allah Nuh’a yaşadığı yerde gözüne çarpan hayvanları boğulmaktan kurtarmasını emrediyor. Aksi halde git küçücük sivrisinek türünden bir erkek ve bir dişi bul demiyor smiley İslam düşmanları ilk önce böyle deniliyormuş gibi gösteriyor sonra bakın millet Kur’an ne saçma bir iddiada bulunuyor deyip saldırıyorlar. Bu ayette Allah hayvana nasıl davranmamız gerektiğini bize öğretiyor. Doğal afetlerde bile hayvanları kurtarmamız gerektiği terbiyesi bize öğretiliyor. Nuh bu emri aldığında çevrede gözüne kestirdiği hayvanları da gemiye alıyor olmalı. Belki de sadece kendi bölgesinde var olan ve nesli tükenme tehlikesi altında olanları gemiye aldı. Bilemiyoruz. Kur’an bu konuda detay vermiyor. Bu konudaki detayları İslam düşmanlarından alıyoruz. Kendileri senaryo yazma konusunda ustalaşmışlardır. Sonra bize dönüp buna nasıl inandınız diye soruyorlar. Bu yazdığınız senaryoya inanmadık zaten.

Ayrıca olayın yerel bir bölgede (kasaba, şehir ya da köy) olması tüm hayvan ırkı yok olacaktı bu yüzden Nuh tüm hayvan ırkını kurtarmak için hepsini gemiye aldı iddiasının ne denli anlamsız bir iddia olduğunu da göstermektedir. Ayrıca 1769-1832 yılları arasında yaşamış Georges Cuvier hayvan fosillerini inceliyor ve büyük afetler sonucu hayvan topluluklarının öldüğünü ve yerine yenilerin geldiğini fark ediyor. Georges Cuvier birden fazla tufanın gerçekleştiği ve bunlardan en sonuncusunun Nuh Tufanı olduğu sonucuna ulaşıyor.
 

Nuh Tufanı Nasıl Gerçekleşti?

Nuh tufanının Tevrat’ta ortaya atılmış bir iddia olduğu düşünülüyordu. Ancak günümüzde bu tufana dair Asur, Akad, Sümer ve Hitit metinlerinde de bilgilere rastlandı. Yani Tevrat ve Kur'an dışında bu tufan farklı uygarlıklarda da not edilmişti. Allah bu durumu şöyle açıklıyor:
 

Geriden gelenlerin zihninde ona dair (örnek) bir hatıra bıraktık. (SAFFAT 78)

Tevrat Nuh tufanının tüm dünyayı kapladığını ve her hayvan türünün gemiye binerek kurtulduğunu anlatır. İslam düşmanları ise Kur’an’dan bihaber oldukları için aynı olayın Kur’an’da da geçtiğini sanmaktadırlar. Ancak bunun doğru olmadığını yukarıdaki ayetlerde gösterdim. Peki, Kuran’a göre olay nasıl oldu?

İlk olarak Nuh, tufanın gerçekleşeceğine dair Allah’tan haberi alınca kavmini uyardı. Kavmi ise ona ayette geçen şu cevabı verdi:
 

Bunun üzerine kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar edenler şöyle dedi: Bakıyoruz da, sen de bizim gibi sadece ölümlü bir insansın. Yine, sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığı görüyoruz. Sonuçta, sizin bize karşı bir üstünlüğünüzün olmadığını düşünüyoruz. Aksine, sizin yalancı olduğunuzdan eminiz! (HUD 27)

Nuh’un Allah’tan vahiy aldığını düşünmediklerini belirtip “sen de bizim gibi sadece ölümlü bir insansın” diyorlar. Sonra da toplumun yönetici kesiminden olmayan insanların Nuh’a inanmasından dolayı Nuh’u aşağılıyorlar “Yine, sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığı görüyoruz” Böylece hakikatin ölçüsünü çoklukta ve zenginlikte arayan insanlar olduklarını gösteriyorlar. Güçlüler Nuh’tan yana tavır gösterse bu gafiller ona inanacaktı. En sonunda Nuh’un tufan ile ilgili iddiasını yalanlıyorlar: "Aksine, sizin yalancı olduğunuzdan eminiz!"
 

Bunun üzerine, kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar eden kimseler şöyle dedi: Bu da, sadece sizin gibi ölümlü bir insan, onun amacı size üstünlük sağlamak; hem eğer Allah isteseydi, gökten bir melek indiriverirdi; (üstelik) bizler, bu konuda önder atalarımızdan bir şey işitmiş de değiliz. (MÜMİNUN 24)

Nuh kavmi tufan haberini bir insandan değil bir melekten bekliyorlar. Onların anlayışına göre bunu Allah haber veriyorsa bu haberi insanla göndermezdi. Ayrıca şu ifadeyi de ekliyorlar “bizler, bu konuda önder atalarımızdan bir şey işitmiş de değiliz” Yani daha önce böyle bir su baskını ve tufan olduğuna dair atalarından bir söz işitmemişler. Nasıl işiteceklerdi ki? Muhtemel olaydan önce 10 bin yıl boyunca buzul çağı yaşanıyordu. Akabinde Nuh onları ikna etme sürecine başlıyor ve şunları söylüyor:
 

Dedi ki: Ey kavmim! Düşünsenize bir: ya ben Rabbimin katından gelen açık bir delile dayanıyorsam; dahası, ya O bana katından bir rahmet bahşettiği halde siz bunu görmüyorsanız? Şimdi siz, (O'nun delillerini) görmeye dahi tahammül edemezken biz kalkıp da ona (inanmaya) sizi zorlayabilir miyiz? (HUD 28)

Hud bu ayette halkının Allah’ın delillerini bile dinlemeye tahammül göstermemelerini eleştiriyor. Muhtemelen toplumuna tufanın yaklaştığını gösteren bilimsel iklim belirtilerini göstermek istedi ama kavmi buna yaklaşmadı.
 

İmdi ey kavmim! (Çabama karşılık) sizden bir bedel beklentisi içerisinde değilim! Benim (çabamın) karşılığı Allah'a aittir. Dahası, (bana) güvenip inanan kimseleri de etrafımdan uzaklaştıracak değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar. Fakat bu arada, ben de sizin cahilce davranan bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum. (HUD 29)

Nuh yukarıdaki ayette belirtildiği gibi büyük bir çaba gösterdiğini ve bunu ücretsiz yaptığını belirttikten sonra yanındaki arkadaşlarını aşağılayanlara  "onları bırakacak değilim" diyor ve ekliyor “siz cahilce davranan bir topluluksunuz.” Bunu söylemesinin nedeni göstermek istediği bilimsel delillerin bile dinlenilmemesi olarak yorumluyorum. Tam da cahil bir toplumdan bekleneni yapıyorlar ve Nuh bizden daha mı iyi bileceksin moduna giriyorlar.
 

Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle tartıştın, üstelik aramızdaki tartışmada hayli ileri gittin. Madem öyle, eğer sözünün arkasındaysan hadi bizi tehdit ettiğin cezaya çarptır! (HUD 32)


Gerçeği öğrenmek isteyen bir toplum hadi söylediğin felaketi getir mi der yoksa bu felaketin geleceğine dair delillerin nedir Nuh deyip oturup bu kadar ciddi bir iddiada bulunan şahsı mı dinler? Bence ikincisi. İlk tavrı cahil ve ciddiyetsiz toplumlar alay etmek için takınır.
 

Derken Nuh'a şöyle vahyettik: Şu kesin ki, daha önce inanmış olanlar dışında bundan böyle toplumundan kimse inanmayacak: Artık, onların yapa geldikleri şeylerden dolayı sakın üzüleyim deme! (HUD 36) Bizim rehberliğimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşa et ve (bundan böyle) sakın kendisini harcayan kimseler hakkında Bana başvurma! Şu kesin: onlar boğulacaklar. (HUD 37)

Allah, Nuh’a artık hiç kimsenin kendisine inanmayacağı bilgisini paylaşıyor ve gemi inşa etmeye başla tufan yakında uyarısını yapıyor. Nuh insanların kendisine inanmadığı için ölecek olmalarına aşırı derecede üzülüyor ve Allah’a onları ikna etmek için daha farklı bir yol göstermesini istiyor. Belki de mucizevi bir işaret istiyor ama Allah reddediyor ve şu harika cümleyi kuruyor: ”kendisini harcayan kimseler hakkında Bana başvurma!” Allah tufandan kurtulmaları için kendi içlerinden bir peygamber göndermiş ve üzerine düşeni yapmıştı. Nuh'un bu toplum için ayrı torpiller istemesini Allah reddetti. Onlar kendilerini harcamayı seçtiler.
 

Derken o, gemiyi inşa etmeye koyuldu. Şimdi, toplumunun önde gelenleri ne zaman ona rastlasalar, onunla alay ederlerdi (HUD 38)

Nuh’un iddialarına karşı laubali bir tavır sergileyen bu toplum gemiden dolayı Nuh ile alay etmeye başlamıştı
 

En nihayet, hükmümüzün vakti gelince tandır kaynadı. (Nuh'a) Yanına her tür (canlıdan) birer çift al; bir de haklarında hüküm kesinleşmiş olanlar dışında aileni ve iman eden kimseleri (al) talimatını vermiştik. Zaten onun inancını paylaşan kimseler çok azdı. (40) Sonunda (Nuh) Haydi, ona binin! Talimatını verdi; yol alması da, demir atması da Allah'ın adıyla olsun: gerçek şu ki, benim Rabbim elbette tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır. (41) Ve gemi dağlar gibi dalgaların arasında yol almaya başladı ve Nuh oğluna -ki o kendi başına bir kenarda duruyordu- seslendi: Yavrucuğum! Gel, bizimle birlikte bin gemiye; inkâra gömülüp gidenlerle birlikte olma! (42) (Oğlu,) Ben bir dağa kaçıp sığınacağım; o beni sulardan korur dedi. (Nuh) Bugün Allah'ın belasından, O'nun rahmet ettikleri hariç, kimse için kaçıp kurtulma ümidi yok! diye seslendi. Derken, aralarına dalga giriverdi... Artık o da boğulanlardan biriydi. (43) Nihayet denildi ki: Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, suyunu tut! Ve sular çekildi ve hüküm infaz edildi, sonunda gemi Cudi üzerine oturdu. Ve kendilerine kıyan toplum için Olmaz olsunlar! denildi. (44) (HUD 40-44)

Biz de bardaktan boşanırcasına dökülen bir su ile semanın kapılarını açtık (11) ve toprağı fışkıran pınarlara çevirdik ve kararlaştırılmış bir görevi gerçekleştirmek üzere su(lar) birleşti. (KAMER 12)

Hud 40’taki tandır kaynadı mecazından suyun yerden de aniden fışkırdığını görüyoruz. Bunun bilimsel açıklamalarını yapan çok insan tanımadım. Çünkü herkes bu olayın bilimsel yönüyle değil masalsı yönüyle ilgilenmiş. Ancak bu işin bilimsel yönünü bize jeoloji ilmini bilen biri aktarmalıdır. Ben Batılı bir bilim insanının açıklamasını İnternet’ten değerli bilim insanımız Celal Şengör’den duydum. Olay bilimsel olarak şu şekilde gerçekleşmiş olmalı deyip anlattı. Bu fırtınanın Basra Körfezine doğru gerçekleştiği ve suyun yerden de fışkırıyor olması bilimin “Fırtına Kabarması” denen olayın gerçekleştiğini gösteriyor.

Nuh Tufanı Basra Körfezi

Olay Fırat ve Dicle nehirlerinin Basra körfezinde birleştiği Şattülarap denilen suyolunun uç kısmında olduğu düşünülüyor. Bundan 24 bin ile 14 bin yıl arasında son buzul dönemi yaşandı ve yukarıdaki resimde gördüğünüz gibi son buzul çağında Basra körfezindeki deniz sahilden epey geriye çekilmişti. Nuh kavmi ise eskiden deniz olan bu topraklar üzerinde yaşıyordu. Nuh kavmi yakında buzul çağının bitmek üzere olduğundan habersizdi. Deniz içeri sokulacaktı ve eski yerine doğru yol alacaktı. Bu bilimsel açıklama mükemmel şekilde tatmin edici. Çünkü Allah’ın tandır kaynadı mecazını da en iyi açıklayan bilimsel teori. Buzullar erimek üzereydi. İşte bu tandırın kaynamasıydı. Bilimsel bulgular Basra Körfezinin o dönem ani su baskınlarına uğradığını ve 6 bin yıl boyunca deniz seviyesinin 100 metre yükseldiğini göstermekte. Daha sonraki yıllarda 20 metre daha yükselecekti. Devam edelim
 

(Oğlu,) Ben bir dağa kaçıp sığınacağım; o beni sulardan korur dedi. (Nuh) Bugün Allah'ın belasından, O'nun rahmet ettikleri hariç, kimse için kaçıp kurtulma ümidi yok! diye seslendi. Derken, aralarına dalga giriverdi... Artık o da boğulanlardan biriydi. (HUD 43)

Yağmur ve yerden yükselen suyun belli seviye yükseleceğini sanan Nuh’un oğlu dağa çıkmanın yeterli olacağı kanaatindeydi. Ancak bölgeyi sadece yağmur suyu beslemiyordu. Basra Körfezindeki deniz içeriye akmak üzereydi.
 

Nihayet denildi ki: Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, suyunu tut! Ve sular çekildi ve hüküm infaz edildi, sonunda gemi Cudi üzerine oturdu. Ve kendilerine kıyan toplum için Olmaz olsunlar! denildi. (HUD 44)

Allah bu kavmin yaşadığı tufan ve su baskınını bu satırlarda anlattıktan sonra geminin Cudi üzerine oturduğundan bahsediyor. Cudi’nin neresi olduğunu henüz bilmiyoruz. Ancak bilim bir gün bunu saptayacaktır diye inanıyorum. Cudi’nin ve Nuh’un gemisinin oturduğu yerin neresi olduğu hakkında çıkan asılsız haberlere inanmamanızı öneririm. Sadece dikkatinizi çekmek için uyduruk haberler yapılıyor. Allah şu cümlesiyle uyarılarını hiçe sayan toplumu ağır bir şekilde eleştirmekte “Ve kendilerine kıyan toplum için Olmaz olsunlar! denildi” Allah bu uyarıyı takmayan bu toplumu intihar etmiş olarak görüyor olmalı ki “kendilerine kıyan” olarak anıyor. Arapçasında "zalim" ifadesi geçiyor ancak bunlar kendilerine zulmettikleri için zalim oldular. Bu yüzen Mustafa İslamoğlu’nun çevirisini gayet başarılı buluyorum

Bir de Rabbim! diye yalvar, Beni bereketli bir yere ulaştır; zira Sen kişiyi (maksadına) ulaştıranların en hayırlısısın! (29) Elbet bunda, (akleden kimseler için) ayetler (kanıtlar) vardır ve elbet Biz (öncekileri) de sınavdan geçirmişizdir. (MUMİNUN 29-30)

Yukarıdaki Muminun 29 açıkça gösteriyor ki gemi yanlış bir yöne giderse Nuh ve yanındakiler mahvolurdu. Eğer olay gerçekten Basra Körfezinde olduysa geminin ileriye değil denize doğru sürüklenmesi büyük bir felaket olurdu. Ve ayet mükemmel bir kapanış yapıyor ve diyor ki bu tufan olayında kanıtlar, deliller, işaretler vardır. Bu kalıntıları bugün bulabileceğimiz sonucunu çıkarıyorum.

Nuh Gemide 3 Ay Boyunca Kaldı

Bu iddia da delilden yoksundur. Kur’an gemide ne kadar süre kalındığını bize haber vermez. Bu yüzden bu iddia da ateistlerin diğer iddiaları gibi İslam için geçersizdir.

Kur’an Bu Nuh Tufanını Niçin Bize Aktardı?

Klasik İslam anlayışına göre bu olay iman etmeyenleri bekleyen sonu gösterir. Bu tam bir saçmalıktır. Böyle saçma bir anlamı bu olaya giydirenler bizimle Kur’an'ın arasını koparmak isteyenlerdir. Çünkü bu yoruma göre Kur’an’ın Nuh’tan bahseden hiçbir ayeti Müslümanlara hitap etmemektedir. Hepimiz iman ettiğimize göre bizde sıkıntı yok. Bizi ilgilendiren bir bölüm de yok. Klasik İslam anlayışına göre Kur’an’da anlatılan kıssaların Müslümanlara bir dersi ve bir çıkarımı yoktur. Olay inanmayanlarla ilgilidir. Ama Kur’an bu görüşü reddeder ve şöyle der:
 

…Böylece kendilerini insanlığa ibret kıldık (FURKAN 37)

Elbet bu (Nuh kıssası)nda da alınacak bir ders mutlaka vardır; fakat insanların çoğu yine de inanmayacaklardır. (ŞUARA 121)

Ayete dikkat ettiyseniz inanmayanlara ibret kıldık demiyor insanlığa ibret kıldık diyor. O halde bu Nuh tufanı tüm insanlığa bir şeyler anlatmak istiyor. Ben bu konuda hiç kimseden adam akıllı bir şeyler duymadım. Benim aklıma şimdilik gelen tek bir sebep var. İleride bilim geliştikçe daha iyi sebeplerini görme fırsatı bulacağız. Allah bu olayı bize aktardı çünkü yine iklim değişiyor ve buzullar eriyor. Nuh ayetle ölümsüz bir uyarıcı oldu. Nuh iklimin sembolü oldu. Nuh bize şunu diyor “ey insanlık iklimle tehlikeli bir oyun oynayıp Küresel Isınmayı başlattın. Bunu yapma. Kişisel çıkarlarınız için dünyayı su altında bırakacaksınız. Şehirleri sular basacak. Gemiye binip kurtulmak zorunda kalmadan önleminizi alın. Ben de yerel bir su baskınıydı ve ne kadar kötü sonuçlar doğurdu ancak siz dünyayı sular altında bırakacaksınız. Geminizin oturacağı bir kara dahi kalmayacak.”

Şuara 121 mükemmel bir ayet. İnsanlık Nuh kıssasına bakacak ve yine de böyle bir şeyin gerçekleşeceğine inanmayacak, ders almayacaktır. Hem Müslümanlar hem olmayanlar bunu bir masal olarak görmekte günümüze ne anlattığını idrak edememekteler. İklime verilen zarar yüzünden insanlığın yok olacağına çoğu insan halen inanmamaktadır. Benim Nuh kıssasından anladığım küresel ısınma yüzünden insanı aynı akıbetin yeniden beklediğidir. Bu ders alacak bir toplum için uyarıdır. Buna delilim Ankebut 15’tir
 

Fakat onu ve gemi halkının tümünü kurtardık ve bunu bütün bir insanlığa (ibretlik) bir belge kıldık. (ANKEBUT 15)

Bu Olayda Mucize Nerede?

Maalesef Müslümanlar kıssaların kendilerine verdiği mesajı almak yerine olayın masal (mucize) yönüyle ilgilenmekteler. Hâlbuki bu olayda mucize yok. Allah dilediğinde bir elçisi ile iletişime geçebilir. Bu gayet doğal bir olaydır. Bunun doğal olduğunu doğaüstü olmadığını Kur’an iddia etmektedir:

Ne yani, sizi uyarsın, sorumluluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rahmete nail olasınız diye içinizden bir adam eliyle Rabbinizden size bir bildiri gelmesinde şaşılacak ne var? (ARAF 63)

Mucize evren yasalarının beklendiği gibi işlememesi olayıdır. Mesela Nuh kavmini öldüren deniz baskını ve tufan Nuh ve inanlara dokunmasaydı bu bir mucize olurdu. Çünkü su altında kalmasına rağmen bu insanlar evren yasasını delmiş ve nefes alabilmişlerdi diyecektik. Ancak Allah kendisini ve inanları kurtarmak için Nuh’a gemi yapmasını öneriyor. Geminin doğru yönde ilerlemesi için vs. Allah yardım etmiş olabilir zaten Allah’ın yardım etmesi için Nuh’a dua etmesi öneriliyor ayette. Ancak bu yine doğaüstü yasalarla değil Allah’ın fizik kuralları içerisinde gerçekleşmiş olmalıdır.
 

Allah Nuh Halkını Kendisine İman Etmedi Diye Mİ Helak Etti?

Ben böyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Bin yıldan fazla bir süredir Kur’an’da anlatılan peygamber kıssalarına kavimlerin helakı dediler. Allah’a inanmadıkları için Allah tarafından helak edilen kavimler dediler. Ancak bu kesinlikle doğru değil. Kur’an bu bakış açısını birçok ayette destekler gibi görünüyor. Ancak Kur’an’a daha büyük bir teleskopla baktığınızda bunun doğru olmadığını kavimleri helak edenin Allah değil kendi kararları olduğu görülüyor. Ben Kur’an’ın genelinden şu sonucu çıkardım: Kavimleri bekleyen felaketi haber vermek için Allah onlara elçiler gönderdi. Onlara zulmeden Allah değildi, onlar Allah’ın uyarısını dinlemedikleri için kendi kendilerine zulmettiler:
 

O halde, hiç göz önüne almazlar mı, kendilerinden öncekilerin başına gelenleri? Nuh toplumunun (başına gelenleri), 'Ad ve Semud toplumlarının, İbrahim toplumunun, Medyen halkının ve yıkılıp giden bütün o şehirlerin (başına gelenleri)? Bunların hepsine, kendi (içlerinden çıkarılan) elçiler, hakkı ortaya koyan apaçık delillerle gelmişlerdi, (fakat bu toplumlar onlara karşı çıktılar:) dolayısıyla, Allah değildi onlara zulmeden; onların bizzat kendileriydi kendilerine zulmeden. (MUHAMMED ESED MEALİ TEVBE 70)

Yani Nuh’a iman etselerde etmeseler de o tufan gerçekleşecekti. Etselerdi gemide olacak kendilerine zulmetmemiş olacaklardı. Bu benim şahsi görüşümdür. Diğer peygamberlerde de bu şekilde. Mesela Lut kavmi Allah’a tabi olsaydı da olmasaydı da o deprem olacaktı. Lut’a inanmayı seçseydiler Lut ile beraber şehri terk edip kurtulacaklardı. Lut onları depreme karşı uyarmış ama onlar inkâr etmişlerdi. Bu peygamberlerin hepsi Allah’a davet ettiler. Bu kavimler ise peygamberlerden delil istediler. Peygamberler ise gerçekleşecek felaketi delil olarak bildirip ne yapmaları gerektiğini bildirdi. Mesela Nuh gemi yapın dedi yapmadılar. Lut şehri boşaltalım dedi boşaltmadılar. Bu onların deliliydi. Ancak peygamberleri takip etselerdi delillerinin doğru olacağını görmüş bir vaziyette yaşayacaklardı ancak peygamberleri reddettiler ve ömürlerinin son anında doğal felaketin doğru olduğunu anlamış olsalar da her şey için çok geçti. Eğer Allah’a inanmamak doğal afet sebebiyse Allah’a bırakın inanmayı küfreden nice milletlere hiçbir şey olmadı. Bugünü düşünelim. Nice zalim topluluk yaşamına devam ediyor. Bunu başka bir konuda detaylı anlatacağım.
 

Nuh ile ilgili ayetler:

 

Doğrusu Biz Nuh'u kendi toplumuna göndermiştik. Dedi ki: Ey kavmim! Yalnızca Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yok. Kuşkusuz ben, korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum. (59) Toplumun seçkinleri: Şu kesin ki, biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz diye cevap verdiler. (60) Ey kavmim! dedi, Ben sapıtmış değilim, aksine ben alemlerin Rabbi tarafından seçilen bir elçiyim. (61) Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyor ve öğüt veriyorum; çünkü ben Allah'tan gelen (vahiy) sayesinde sizin bilmediklerinizi biliyorum. (62) Ne yani, sizi uyarsın, sorumluluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rahmete nail olasınız diye içinizden bir adam eliyle Rabbinizden size bir bildiri gelmesinde şaşılacak ne var? (63) En sonunda onu yalanladılar. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık; ayetlerimizi yalanlayanları ise boğulmaya terk ettik: Onlar gerçekten de kör bir topluluk idiler. (64) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ A’RAF 59-64)

 

Onlara Nuh'un kıssasını aktar: Hani o bir zamanlar kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah'ın ayetlerini size hatırlatmam zorunuza gidiyorsa, şunu iyi bilin ki ben yalnızca Allah'a güvendim. Haydi, siz de yapacağınız eylemi kararlaştırmak için kendilerine ilahlık yakıştırdıklarınız da dâhil, bir araya toplanın ki, kararlaştırdığınız eylem sizi riske sokmasın: en sonunda bana karşı aldığınız kararı infaz edin: hem de hiç göz açtırmaksızın! (71) Şunu da iyi bilin ki: Eğer yüz çevirirseniz, hatırlayın ki ben zaten sizden (davetime) bir ücret talep etmemiştim; benim ücretimi takdir etmek yalnızca Allah'a düşer; zira ben Allah'a kayıtsız şartsız teslim olmakla emrolundum. (72) Derken, onu yalanladılar; bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık ve onları (yeryüzünün) varisleri kıldık. Ayetlerimizi ısrarla yalan sayan kimseleri ise boğulmaya terk ettik. Dön de bir bak: uyarılan (ama uyanmayan) kimselerin akıbeti nice olurmuş? (73) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ YUNUS 71-73)

Doğrusu, Nuh'u da mesajımızı kavmine taşımak için elçi olarak görevlendirmiştik. (Demişti ki:) Bakın, ben size açık ve net bir uyarıyla geldim. (25) Şöyle ki: Başkasına değil sadece Allah'a kulluk edesiniz! Çünkü ben, can yakan bir Gün'ün cezasına çarptırılmanızdan korkuyorum. (26) Bunun üzerine kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar edenler şöyle dedi: Bakıyoruz da, sen de bizim gibi sadece ölümlü bir insansın. Yine, sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığı görüyoruz. Sonuçta, sizin bize karşı bir üstünlüğünüzün olmadığını düşünüyoruz. Aksine, sizin yalancı olduğunuzdan eminiz! (27) Dedi ki: Ey kavmim! Düşünsenize bir: ya ben Rabbimin katından gelen açık bir delile dayanıyorsam; dahası, ya O bana katından bir rahmet bahşettiği halde siz bunu görmüyorsanız? Şimdi siz, (O'nun delillerini) görmeye dahi tahammül edemezken biz kalkıp da ona (inanmaya) sizi zorlayabilir miyiz? (28) İmdi ey kavmim! (Çabama karşılık) sizden bir bedel beklentisi içerisinde değilim! Benim (çabamın) karşılığı Allah'a aittir. Dahası, (bana) güvenip inanan kimseleri de etrafımdan uzaklaştıracak değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar(ına inanıyorlar). Fakat bu arada, ben de sizin cahilce davranan bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum. (29) Bakın ey kavmim! Eğer onları etrafımdan uzaklaştırırsam, Allah'tan gelebilecek cezaya karşı bana kim yardım eder? Bunu da mı düşünemiyorsunuz? (30) Dahası ben size, Allah'ın hazineleri benim gözetimimdedir demiyorum; görünmezin bilgisine sahip de değilim. Üstelik asla Ben meleğim de demiyorum. Sizin küçük görüp tahkir ettiğiniz kimseler için Allah onlara gelecekte bir hayır vermeyecek demeye ise zaten yanaşmam: Allan onların içlerindekini çok daha iyi bilir; eğer böyle davranırsam o zaman ben de kendisine zulmeden biri olup çıkarım. (31) Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle tartıştın, üstelik aramızdaki tartışmada hayli ileri gittin. Madem öyle, eğer sözünün arkasındaysan hadi bizi tehdit ettiğin cezaya çarptır! (32) Dedi ki: Allah dilesin yeter ki! Onu sizin başınıza öyle bir sarar ki, artık bir daha asla atlatamazsınız! (33) Hem ben size ne kadar öğüt vermeye çalışırsam çalışayım, eğer Allah sizin yoldun sapmanızı dilemiş olsaydı (-hele ki öyle değil-), benim verdiğim öğüt size hiçbir yarar sağlamazdı: O sizin Rabbinizdir, sonunda O'na döndürüleceksiniz. (34) Yoksa Bu (kıssayı) o uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer onu ben uydurmuşsam, bunun sorumluluğu bana aittir: Ama benim, sizin işlediğiniz suçlara ilişkin hiçbir sorumluluğum bulunmamaktadır. (35) Derken Nuh'a şöyle vahyettik: Şu kesin ki, daha önce inanmış olanlar dışında bundan böyle toplumundan kimse inanmayacak: Artık, onların yapa geldikleri şeylerden dolayı sakın üzüleyim deme! (36) Bizim rehberliğimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşa et ve (bundan böyle) sakın kendisini harcayan kimseler hakkında Bana başvurma! Şu kesin: onlar boğulacaklar. (37) Derken o, gemiyi inşa etmeye koyuldu. Şimdi, toplumunun önde gelenleri ne zaman ona rastlasalar, onunla alay ederlerdi. O derdi ki: Siz bizimle alay ediyorsanız, hiç kuşkunuz olmasın ki, (zaman gelecek) tıpkı sizin gibi, biz de sizinle alay edeceğiz. (38) Evet, zamanı gelince siz de öğreneceksiniz alçaltıcı bir cezaya kimin çarptırılacağını, dahası, kalıcı bir azaba kimin mahkûm edileceğini. (39) En nihayet, hükmümüzün vakti gelince tandır kaynadı. (Nuh'a) Yanına her tür (canlıdan) birer çift al; bir de haklarında hüküm kesinleşmiş olanlar dışında aileni ve iman eden kimseleri (al) talimatını vermiştik. Zaten onun inancını paylaşan kimseler çok azdı. (40) Sonunda (Nuh) Haydi, ona binin! Talimatını verdi; yol alması da, demir atması da Allah'ın adıyla olsun: gerçek şu ki, benim Rabbim elbette tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır. (41) Ve gemi dağlar gibi dalgaların arasında yol almaya başladı ve Nuh oğluna -ki o kendi başına bir kenarda duruyordu- seslendi: Yavrucuğum! Gel, bizimle birlikte bin gemiye; inkâra gömülüp gidenlerle birlikte olma! (42) (Oğlu,) Ben bir dağa kaçıp sığınacağım; o beni sulardan korur dedi. (Nuh) Bugün Allah'ın belasından, O'nun rahmet ettikleri hariç, kimse için kaçıp kurtulma ümidi yok! diye seslendi. Derken, aralarına dalga giriverdi... Artık o da boğulanlardan biriydi. (43) Nihayet denildi ki: Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, suyunu tut! Ve sular çekildi ve hüküm infaz edildi, sonunda gemi Cudi üzerine oturdu. Ve kendilerine kıyan toplum için Olmaz olsunlar! denildi. (44) Ve Nuh Rabbine yakardı ve Rabbim dedi, o benim oğlumdu, ailemden biriydi!... Bir kez daha anladım ki, senin sözün (herkesi kapsayan) gerçeğin ta kendisiymiş ve en hakkaniyetli hüküm veren de Senmişsin! (45) (Allah) Ey Nuh! Kesinlikle o senin ailenden sayılamaz; dolayısıyla bu (bu tarz yaklaşım) doğru olmayan bir davranıştır; bundan böyle, iç yüzünü bilmediğin bir şeyi Benden isteme: Elbet Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim! dedi. (46) (Nuh) Rabbim! Hakkında bilgim olmayan bir şey istemekten sana sığınırım! Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamat etmezsen, büsbütün kaybedenlerden olurum! dedi. (47) (Nuh'a) Ey Nuh! Senin ve seninle birlikte olanların nesillerinden (gelecek) olanlara, katımızdan bir esenlik ve mutluluk, bir bereket ve bolluk (muştusuyla) inip yerleş. Ama (gelecek) kuşaklar (arasında öyleleri) bulunacak ki; (önce) onlara geçici zevkleri tattıracağız, sonra tarafımızdan can yakıcı bir azaba çarptıracağız! denildi. (48) Bunlar sana bildirdiğimiz gaybi haberlerdendir; bunları ne sen ne de toplumun daha önce biliyor değildiniz. Şu halde sabret! Unutma ki mutlu son, Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olanlarındır. (49) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ HUD 25-49)

 

Onlardan çok daha önce Nuh da Bize yalvarmış, bunun üzerine Biz de onun duasını kabul etmiş, onu ve onun yakınlarını büyük bir beladan kurtarmıştık. (76) Yine onu, ayetlerimizi yalanlamakta ısrar eden bir topluma karşı desteklemiştik: zira onlar da ahlaken yozlaşmış bir toplumdu; bu yüzden Biz de tümünü boğulmaya terk ettik. (77) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ ENBİYA 76-77)

 

Doğrusu Nuh'u kendi kavmine gönderen de yine Bizdik. Nitekim onlara demiştik ki: Ey kavmim! Yalnız Allah'a kulluk edin! Sizin O'ndan başka bir ilahınız bulunmamaktadır: hala sorumluluk bilinciyle hareket etmeyecek misiniz? (23) Bunun üzerine, kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar eden kimseler şöyle dedi: Bu da, sadece sizin gibi ölümlü bir insan, onun amacı size üstünlük sağlamak; hem eğer Allah isteseydi, gökten bir melek indiriverirdi; (üstelik) bizler, bu konuda önder atalarımızdan bir şey işitmiş de değiliz. (24) O ise, sadece aklını kaçırmış biri: artık siz de onu bir süre gözetim altında tutarsınız. (25) (Nuh) demişti ki: Rabbim! Onların beni yalanlamalarına karşı bana yardım et! (26) Bunun üzerine ona şöyle vahyetmiştik: Bizim rehberliğimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşa et; unutma ki hükmümüzün vakti gelip çattığında, tandır da kaynamaya başlar. Bu takdirde sen yanına her tür (canlıdan) birer çift ve bir de kendileri hakkında hüküm kesinleşmiş olanlar hariç, aile efradını al! Ama sakın kendilerine kıymakta ısrar eden kimseler hakkında Benimle muhatap olayım deme! Karar kesin: onlar boğulacaklar! (27) Ardından sen ve beraberinde bulunanlar gemiye yerleşir yerleşmez deyin ki: Zalim kavimden bizi kurtaran Allah'a sonsuz hamdü senalar olsun! (28) Bir de Rabbim! diye yalvar, Beni bereketli bir yere ulaştır; zira Sen kişiyi (maksadına) ulaştıranların en hayırlısısın! (29) Elbet bunda, (akleden kimseler için) ayetler (kanıtlar) vardır ve elbet Biz (öncekileri) de sınavdan geçirmişizdir. (30) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ MÜMİNUN 23-30)

 

Nuh kavmi de (öyle oldu): tam da elçileri(ni) yalanladıklarında onları suya garkettik. Böylece kendilerini insanlığa ibret kıldık: zira Biz, haddi aşan herkes için can yakıcı bir ceza hazırladık. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ FURKAN 37)

 

Nuh kavmi (de) peygamberlerini yalanladı. (105) Hani bir zamanlar soydaşları Nuh onlara şöyle demişti: Hala sorumlu davranmayacak mısınız? (106) Hem bakın, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; (107) şu halde, Allah'a karşı sorumlu davranın ve beni izleyin! (108) Ben bu (davet) karşılığında sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Benim ecrimi takdir etmek, sadece âlemlerin Rabbine düşer. (109) Haydi artık Allah'a karşı sorumlu davranın ve beni izleyin! (110) Dediler ki: Ne yani, toplumun en düşüklerinin sana tabi olduğunu bile bile sana inanalım mı? (111) (Nuh): Onların öteden beri ne yapıp ettiklerine dair benim bir bilgim yok; (112) Onlar hakkında yargıda bulunmak bana değil, sadece Rabbime düşer: keşke bu kadarını olsun fark etseydiniz! (113) Üstelik ben inananları yanımda kovacak değilim. (114) Çünkü ben, (hakkı) tüm açıklığıyla (ortaya koyan) bir uyarıcıdan başkası değilim. (115) Ey Nuh! dediler, Eğer buna bir son vermezsen, taşlanacaksın. (116) Rabbim! dedi, İşte, sonunda kavmim beni yalanlamış bulunuyor; (117) artık benimle onlar arasında kesin bir hüküm ver ve hem beni, hem de benimle birlikte olan mü'minleri kurtar! (118) Derken, onu ve beraberindekileri yükünü almış olan o gemiyle kurtardık; (119) ve geride kalanları boğulmaya terk ettik. (120) Elbet bu (Nuh kıssası) nda da alınacak bir ders mutlaka vardır; fakat insanların çoğu yine de inanmayacaklardır. (121) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ ŞUARA 105-121)

 

Doğrusu Biz Nuh'u da kendi kavmine elçi göndermiştik: Nuh da onlar arasında -elli yıl eksiğiyle- bin sene kalmıştı ve onlar iyice zulme gömülüp gitmiş bir haldeyken, tufan onları enseleyivermişti. (14) Fakat onu ve gemi halkının tümünü kurtardık ve bunu bütün bir insanlığa (ibretlik) bir belge kıldık. (15) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ ANKEBUT 14,15)

 

Doğrusu, (onlardan biri olan) Nuh da bizden imdat dilemişti ve onun imdadına derhal yetişmemiz de güzeldi (75) zira onu ve (inanç) ailesini büyük bir badireden kurtarmıştık. (76) Onun (inanç) soyunu da baki kıldık (77) geriden gelenlerin zihninde ona dair (örnek) bir hatıra bıraktık.(78) Bütün milletler arasında Nuh'a selam olsun! (79) Elbet Biz, iyi olup güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz; (80) çünkü o, Bizim gerçek iman sahibi kullarımızdandı; (81) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ SAFFAT 75-81)

 

Nûh kavminin, Âd´ın, Semûd´un ve onların ardından gelenlerin serüvenleri gibi. Allah, kulları için zulüm istemiyor." (YAŞAR NURİ ÖZTÜRK MEALİ MÜMİN 31)

 

Onlardan önce, Nuh kavmi de yalanlamıştı: hem kulumuzu yalanlamışlar, hem de dönüp O bir delidir demişlerdi: ama engellendiler. (9) Derken, o Rabbine şöyle yalvardı: Ben artık bittim, şimdi Sen yardım et! (10) Biz de bardaktan boşanırcasına dökülen bir su ile semanın kapılarını açtık (11) ve toprağı fışkıran pınarlara çevirdik ve kararlaştırılmış bir görevi gerçekleştirmek üzere su(lar) birleşti. (12) Ama onu (malzemesi) ahşap ve çiviler olan bir (gemi ile) taşıdık: (13) o (gemi) gözetimimiz altında yol aldı; (bu), nankörlüğe maruz kalan (Nuh'a) verilmiş bir ödüldü. (14) Doğrusu Biz, bu (kıssayı) bir (ibret) belgesi olarak bıraktık: öyleyse yok mudur ders alan? (15) Nitekim uyarımın (dinlenilmemesi) halinde azabım nasıl olurmuş (görün)! (16)  (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ KAMER 9,16)

 

Biz Nuh'u kendi halkına gönderdik; Başlarına elim bir azap gelmezden önce halkını uyar! (dedik). (1) (Nuh) Ey kavmim! dedi, Ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. (2) (Uyarım şu): Yalnız Allah'a kulluk edin ve O'na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; dahası bana uyun ki, (3) geçmiş günahlarınızı bağışlasın ve adı konulmuş bir vakte kadar size süre tanısın; ama unutmayın ki, Allah'ın belirlediği süre gelip çattığında asla ertelenemez: keşke bunu kavrasaydınız. (4) (Nuh) dedi ki: Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz davet ettim. (5) Ne ki benim davetim onları uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramadı. (6) Senin bağışına layık olmaları için onları davet ettiğim her seferinde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, gözlerini (hakikate) kapadılar, (inkârda) direndiler, büyüklendiler de büyüklendiler... (7) Gün oldu ben onları açıktan davet ettim (8) gün oldu hem (davetimi) kendilerine ilan ettim, bir de gizliden gizliye davet ettim. (9) nihayet dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin; unutmayın ki O sürekli bağışlayandır.(10) Göğü üzerinize cömertçe boşaltacaktır; (11) mal ve evlat vererek dünyevi refahınızı artıracak; dahası sizin için tarifsiz cennetler var edecek ve nehirler bahşedecektir. (12) Size ne oluyor da Allah için vakarlı bir tavır takınmıyorsunuz? (13) Nuh Rabbim! dedi, Onlar bana karşı direndiler, malı ve nesli sadece hüsranını artıran kimselere uydular; (21) onlar (propaganda yoluyla) korkunç tuzaklar kurdular; (22) ve İlahlarınızı asla bırakmayın; bırakmayın Vedd'i, Suva'ı, Yeğus'u, Ye'uk'u ve Nesr'i! dediler. (23) Doğrusu böylece onlar birçoklarını yoldan çıkardılar; Sen de (Allah'ım) bu zalimleri hedeflerinden daha fazla saptır! (24) Onlar günahlarından dolayı boğuldular; dahası (ahirette) ateşe atılacaklar ve Allah dışında kendilerine yardım edecek kimse de bulamayacaklar. (25) Nuh Rabbim! diye yalvardı, Yeryüzünde kafirlerden numunelik tek kişi dahi bırakma! (26) Çünkü eğer Sen onları bırakırsan, Senin kullarını yoldan çıkarmaya (çalışacaklar); onlardan fesatçılar ve küfre saplananlardan başkası doğmayacaktır. (27) Rabbim! Beni, ana-babamı ve evime mü'min olarak giren herkesi, dahası tüm mü'min erkekleri ve mü'min kadınları bağışla! Zalimlerinse sadece tükenişini artır! (28) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ NUH 1-13 , 21-28)

O halde, hiç göz önüne almazlar mı, kendilerinden öncekilerin başına gelenleri? Nuh toplumunun (başına gelenleri), 'Ad ve Semud toplumlarının, İbrahim toplumunun, Medyen halkının ve yıkılıp giden bütün o şehirlerin (başına gelenleri)? Bunların hepsine, kendi (içlerinden çıkarılan) elçiler, hakkı ortaya koyan apaçık delillerle gelmişlerdi, (fakat bu toplumlar onlara karşı çıktılar:) dolayısıyla, Allah değildi (azabıyla) onlara zulmeden; onların bizzat kendileriydi kendilerine zulmeden. (MUHAMMED ESED MEALİ TEVBE 70)

Görüntülenme 3,894
Yayın 22 Ağustos 2018

Bazı Sünnilerin iddiasına göre Arapça kutsal bir dildir ve cennette de Arapça konuşulacaktır. Hatta iddialarını bir adım ileri götürüp Âdem’in bile Arapça konuştuğunu iddia edenler olmuş. Bu iddia ilim adamlarının iddiası değildir. Bu iddia sanki İslam’ın iddiasıymış gibi kabul eden İslam karşıtları ise bunu alay konusu edindiklerini gördüm.-- Bu iddianın İslam’a ait olduklarını düşünmeleri ve tartışırken bir argüman olarak önümüze sürmeleri ne kadar cahil olduklarını ve eleştirdikleri dini tıpkı Sünniler gibi kulaktan dolma bilgilerle öğrendiklerini ortaya çıkardı.

Arapça kutsal bir dil değildir. Çoğu Müslüman’ın kendi dini olan İslam’ı bilmemelerinden dolayı böyle bir algı oluşmuştur. Hatta Arapça küfür yazın ve bunun içinde büyü var deyin inanmayacak akıllı çok az Müslüman bulacağınıza eminim. Çünkü Arapça mistik, gizemli, Allah tarafından kutsanmış bir dil olarak görülmekte. Bu hatalı inanç ise İslam karşıtlarınca kullanılmaktadır. Çünkü onlar da Arapçanın kutsal bir dil olduğu bilgisinin İslam’da var olduğunu sanmaktadır. Arapça, Allah tarafından seçilmiş son Kitabın dilidir. Olay bu kadar basit. Âdem’in ise Arapça konuşması pek mümkün değildi. Diller zaman içinde dallanıp budaklandı. Âdem gibi Homo Sapiens türünün insan türüne evrildiği bir dönemde yaşamış bir insanın hangi dili kullandığı bilinmemektedir.

Niçin Kur’an İçin Arapça Seçildi?

Bu soru oldum olası bana absürt gelmiştir. Çünkü Tanrı kutsal bir kitap gönderecekse bunun için hangi kavmin dilinin uygun olacağını milyarlarca olasılığı hesaplayarak seçer ve bunun için birine de danışması gerekmez. Ayrıca Kur’an’a göre İslam Muhammed ile başlayan bir din değildir, Âdem ile başlayan bir dindir. Muhammed ise bu dinin son seçilmiş nebisidir. Musa’ya gönderdiği vahiy nasıl kendi kavminin dilindeyse, İsa’ya gönderdiği İncil de İsa’nın bulunduğu kavmin diliydi.  Bunu Kur’an İbrahim suresi dördüncü ayetinde dile getiriyor. Şu halde kutsal dil diye bir kavram İslam dininde yoktur. Bu çok karışık bir soru değil. Kur’an için Arapça seçildi. Çünkü son vahiy Araplara gönderildi. Bir Arap’a İngilizce bir metin mi gönderilmesi gerekirdi? İngilizce gönderilse bu sefer niçin İtalyanca değil denilecekti. Bu mantıksız bir soru ve bencil bir isteğin sonucudur.

Burada niçin son vahiy Arapça indi sorusuna Allah’tan başka hiç kimse cevap vermez. Ancak bu konudaki yorumumuzu bilimsel çemberden kopmadan ifade edebilirz. Ben Arapça seçilmesinin tesadüf olmadığına inananlardanım. Diller çok hızlı bir değişime uğruyor. 50 yıl önce yazılmış Türkçe bir metni okumakta dahi zorlanıyoruz. Seçilen vahyin dili bu değişimden en az etkilenen dil olmalıydı. Yani öyle bir dil seçilmeliydi ki 1400 yıl boyunca çok az değişime uğramalı ve bilim çağındaki insanlara korunarak gelmeliydi. Bu Kur'an'ın Arapçasını okuduğunda o gününkü anlamıyla anlaşılmasını sağlayacak çok önemli bir detaydı. Kur'an evrenselliğini bu şekilde yakalayacaktı.

Bedevi Araplar çölde yaşadılar. Dış etkilere pek maruz kalmadılar. Bu da Arapçanın 1400 yıl önce indiğinde anlaşılan kavramların korunarak günümüze gelmesine katkı sağladı. Arapça kadim bir dildir ve Allah çölde adeta bir buzdolabına tıkılıp korunarak günümüze gelen bu dili seçti. Dolayısıyla 1400 yıl öncesinin Arapçası ile günümüz Arapçası arasındaki fark çok net değildir. Eğer çok hızlı bir değişime uğrayan örneğin İngilizce, Türkçe vs. bir dil ile gelmiş olsaydı eski İngilizce ve eski Türkçe vs. şu an kullanılmadığından kavramlar değiştiği ve anlam değişikliğine uğradığı bu yüzyılda şuan elimizde bulunan Kur’an’ın dili değişmiş olacak ve anlamı da değişecekti.Bu da Allah’ın kitabının anlam olarak yitip gitmesine sebep olacaktı. Çünkü vahiy inerken kast edilen anlamı bilmiyor olacaktık.

Bazı insanlar her ne kadar Kur’an’ı anlamak için eski Arapçaya ihtiyaç var şu an kullanılan Arapça ile anlaşılamaz dese de bu pek gerçeği yansıtmamaktadır. Bu Arapça bilmeyenleri kandırmak için tasarlanmış bir söz. Elbette anlamı değişen kavramlar var. Ama Kur’an öyle inanılmaz bir kitap ki Allah anlamı değiştirileceğini bildiği kavramların Kur’an’da kullanım şeklini vererek adeta bir sözlük olarak da kendini muhafaza etmesini sağladı. Kaldı ki en eski Arap sözlüklerine baktığımızda bugün çok azı hariç kelimelerin anlamlarının tamamen korunduğu açıkça görülmektedir. Bence bedevi çöl Araplarının dünya ile etkileşiminin az olması dilin değişim geçirmesine engel oldu. Bu yüzden Allah Arapçayı seçti.

Yukarda saydığım ilk sebepti. İkinci sebep olarak aklıma Arapçanın Kur’an’ı evrenselleştirecek bir esnekliğe ve derinliğe sahip olması gelmekte. Kullanılan kinaye ve mecazlar sayesinde Kur’an mesajını çağlara göre güncellemekte ve kendini dinamik bir yapıya sokmaktadır. Türkçede dört kelime ile ifade edceğiniz bir anlamı Arapçada tek kelime ile ifade edebiliyorsunuz. Özellikle Arapçadaki çok anlamlı kelimeler Kur'an'a inanılmaz bir dinamizm katmaktadır.

Cennette Konuşulacak Olan Dil Arapça Mı?

Bu kesinlikle cahil insanların bilgisizce uydurdukları bir şey. Muhtemelen ilk olarak bir Arap milliyetçisi uydurmuştur. Diğer dünyada insanların nasıl iletişim kuracaklarını bile Allah Kur’an’da bize bildirmemiştir. Dil bu dünyanın iletişim aracıdır. Diğer dünyanın iletişim aracını bile bilmezken kalkıp ırkçı duygularla şu dil konuşulacak demenin bir gaflet ve basiretsizlik olduğu kanaatindeyim. İslam’ın böyle bir iddiası yoktur. Bu yüzden İslam karşıtlarının bu noktadaki eleştirileri geçersizdir. Bu eleştirinin kaynağı ise cehalettir. Allah bu cahilce tavırları şu sözlerle eleştirir:
 

Hadi şu bildiğiniz şeylerde tartıştınız fakat bilmediğiniz şey hakkında niçin tartışırsınız? Hâlbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ ALİ İMRAN 66)



 
Görüntülenme 2,389
Yayın 20 Ağustos 2018
21 Ağustos 2018 güncellendi

Bu konuyu yazmama sebep olan iddiayı sizinle paylaşarak başlayayım. Ali İmran suresi yedinci ayetinde Allah "muhkem" ve "müteşabih" ayetlerden bahsetmektedir. Müteşabih ayetler iddiaya göre Allah’tan başka kimsenin anlamayacağı ayetlerdir. Çünkü ayet bunu söylemektedir. Kısacası Allah kendisinden başka kimsenin anlayamayacağı mesajlar bize göndermiştir ve bize düşen sadece bu ayetlere iman etmektir.-- Bu iddiayı ortaya atanlar ayeti Türkçeye şöyle çevirmektedir:
 

Sana Kitabı indiren O´dur. Ondan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan Müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah´tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimiz´in katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.  (ALİ BULAÇ MEALİ ÂLİ İMRAN 7)

İlk olarak muhkem ve müteşabih kelimelerinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Razi tefsirinde bu kelimeyi şöyle açıklıyor: "İki şeyden birinin zihni ayırt etmekten aciz bırakacak bir tarzda diğerine benzemesidir." Bu kavram gerçekten de “benzer” anlamına mı gelir diye Kuran’a bakacağız.
 

Onlar: Bizin için Rabbine yalvar da bize onun tam olarak ne olduğunu açıklasın; çünkü bize göre bütün inekler birbirine benzer (teşâbeha) (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 70)

İman eden ve bu imanla uyumlu iyilikler işleyen kimseleri zemininden ırmaklar çağlayan cennetlerle müjdele! Her zaman oranın nimetlerinden ikram olarak onlara sunulsa Bunlar bize daha önce bahşedilenlerin aynısıymış diyecekler. Oysaki bu, o nimetlerin çağrıştırdığı belli belirsiz bir benzerlik (muteşâbihâ) ( HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 70)

İlimden yoksun olanlar Allah bizimle niçin konuşmuyor ya da niçin bize mucizevi bir belge ulaştırmıyor derler. Onlardan öncekiler de aynen onların söylediğini söylemişlerdi. Akılları da birbirine benzedi. (teşâbehet) Elbet biz gönülden inanacak herkes için ayetlerimizi açık ve anlaşılır kılmışızdır. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 118)

Bu ayetlerin ışığında müteşabih için “benzer” anlamını vermek doğru ama eksik olacaktır. Çünkü müteşabih ayetler, farklı anlamlara gelebilecek fakat Razi’nin dediği gibi zihniniz bu farkı ayırt etmekten aciz olacak kadar birbirine benzer anlama gelebilecek ayetlerdir diyebiliriz. Toparlarsam:
 

Muhkem ayet=Tek bir anlam çıkarılabilen, açık, kesin, mecaz ve soyut barındırmayan, çağdan çağa anlamı kendini güncellemeyen ayetlerdir.
Müteşabih ayet=Farklı şekillerde anlaşılabilen ve bu anlamlar birbirine benzer olabilen, açık ve kesin diyemeyeceğimiz, mecaz ve soyut barındırabilen ve her çağda farklı bir formda anlaşılabilecek ayetlerdir.

İşin en ilginci Allah’ın müteşabih ayet var dediği bu ayetin bizzat kendisinin de müteşabih olmasıdır. Yani Allah bu işin ne olduğunu anlamamız için somut örnek olarak yine Ali İmran 7’yi kullanıyor olması muhteşem bir olay. Ayette geçen şu cümleye bakınız:
 

Oysa onun tevilini (yorumunu) Allah´tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimiz´in katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. 

Bu ayetin tek çevirisi bu değildir. Bu ayet şu şekilde de çevrilebilir:
 

Hâlbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, ”Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır” derler. Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz

Bu iki anlam dünyalar kadar farklı olmasına rağmen ayet iki okuma ve anlayışa açık (birbirine benzer) şekilde Arap dil gramerine uygun şekilde Allah tarafından tasarımlanmış. Bu ayetin çift anlamlılığı asırlar önce yaşamış âlimlerin de gözünden kaçmamış. Razi tefsirinde bu ayetin iki anlamı da savunanların varlığından bahseder ve ilk anlamı doğru bulduğunu ifade eder. Ancak şu kesin ki ilk anlam Kur’an’ın bütünlüğü ile çelişiyor. Bu yüzden ikinci anlamı tercih etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ayetin en uygun çevirisi şu olmalıdır:
 

O´dur sana kitabı indiren. Ondan, bir kısmı muhkem (tek anlamlı/ kesin anlamlı) ayetlerdir ki onlar kitabın anasıdır (özüdür); diğerleri ise müteşabih (Farklı şekillerde anlaşılabilen/ kinaye barındırabilen) anlamlıdır. Kalplerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve tevil (yorum) etmek amacıyla müteşabih (farklı anlamlar yüklenebilecek) olanların peşine düşerler. Hâlbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, ”Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır” derler. Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz (ÂLİ İMRAN 7)

Peki, niçin bu anlam daha doğru olsun? Delilim nedir?

1.  İlk olarak şunu ifade edeyim ki Allah’ın sadece kendisinin anlayacağı ayetleri biz insanlığa mesaj ve öğüt olarak göndermesi çok mantıksız bir iddiadır. Bu ilk delilimdir ve buna Kuran’a dayandırıyorum. İlki zaten Ali İmran 7 yani müteşabih ayetlerin varlığından bahseden ayettir. Bu ayette “Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz” deniyor ve akla vurgu yapıyor. Bunun gibi onlarca ayet var. Eğer müteşabih ayetleri sadece Allah anlıyorsa bu ayetleri nasıl anlayıp da öğüt alacağız?
 

Ki zaten biz, onu anlayabilesiniz diye Arapça bir hitap kıldık (ZUHRUF 3)

Zuhruf suresi üçüncü ayet açıkça Kuran’ın gönderiliş amacının anlamamız olduğunu dile getiriyor. Eğer müteşebih ayetleri sadece Allah anlıyorsa bu Zuhruf 3 ile çelişmez miydi? Bu ayet Kuran’daki hiçbir ayetin anlamayacağımız şekilde olmadığını dile getirmiyor mu?
 

Ve doğrusu Biz bu Kur’an’ı ders alınsın diye kolaylaştırdık: öyleyse yok mudur ders alan? (KAMER 17)

Eğer müteşebih ayetleri sadece Allah anlıyorsa biz bu Kur’an ayetlerinden nasıl ders alacağız? Bu ayetleri anlamıyoruz ki ders alalım. Ayrıca bu nasıl kolaylaştırılmış oluyor?
 

Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken (ENAM 114)
Bak iyice kavrayıp anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz (EN’AM 65)

Allah yukarıdaki ayetlerde anlamanız için detaylı bir şekilde açıklıyoruz diyor ama biz ise hayır Rabbim bu ayetlerin müteşabih olanlarını -ki bu büyük bir kısmı- sadece sen anlarsın diyoruz. Görüldüğü gibi Kur’an müteşabih ayetlerin sadece Allah anlar mantığını desteklemez.

Peki, hem bu ayette hem başka ayette müteşabih (birden fazla anlama gelebilecek) olan ayetlerin hangi anlamının doğru olduğunu nasıl anlayacağız? Bu konuda en mantıklı çözüm yine Kur’an’a sormaktır. Çünkü müteşabih ayetler demek benzer demektir aynı zamanda. Kuran ayetleri birbirine benzer ayetlerle tefsir edilir. Kur'an birçok ayette kendini müfessir olarak da tanıtır.Yani Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edeceğiz ve Kur’an’a soracağız hangi anlamı kullanmalıyım? Kur’an’da bize hangi yorumu anlamamız gerektiğini diğer ayetler aracılığıyla bildirir. Kur’an’a sordum Ali İmran 7’de hangi anlamı kabul etmeliyim ve Kur’an Enam 114, Enam 65, Zuhruf 3 ile bana cevap verdi

2.  İkinci delilim şu: Allah hiçbir ayette şu müteşabih ayet bu muhkem ayet diye bir sınıflandırma yapmamıştır. O halde biz kime göre muhkem ve müteşabih ayetleri ayırt edeceğiz? Her mezhep farklı ayetleri müteşabih kabul etmekte. Bunun için Razi’nin tefsirine bakabilirsiniz. Yazı uzamasın diye bu örnekleri yazıma almıyorum. Böyle bir sınıflandırma olmadığı için hangisini sadece Allah bilir hangisini biz bilebiliriz bunun listesi yok. Hal böyle iken bir ömür sadece Allah’ın bilebileceği ayetlerle uğraşıp zaman kaybetmez miyiz? Bu kadar büyük bir kötülüğü Allah bize yapmış olabilir mi?

3.  Üçüncü delilim de yine Ali İmran suresinde gizli. Ayette geçen şu ifadeye dikkat “ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, 'Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır' derler.” İlimde derinleşenlerin söylediği bu ifadeye dikkat ettiniz mi? Bu cümleyi söylemek için ilimde derinleşmek mi gerekiyor? “Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır” ifadesini tüm Müslümanlar söyler. En cahil Müslüman’ın bile bu cümleyi kurması gerekir. Çünkü Müslüman olmak için Kur'an ayetlerin tümünün Allah katından olduğuna iman etmek gerekir. Bunun için ilimde derinleşmeye gerek yoktur. Peki, niçin Allah bu ayette geçen ifadeyi ilimde derinleşenlerin söyleyeceğini ifade ediyor? Bu adamlar enayi mi ömürlerini ilme verdiler ve en sonunda bilgisiz bir Müslüman’ın dahi bildiği bir gerçeği ifade etsinler. İlimde derinleşenlerin bir artısı olmalı ki Allah bu ayette kendisi ile beraber bu adamları anıyor olsun.

Şunu demek istiyorum: Müteşabih ayetleri sadece Allah anlıyorsa ilimde derinleşenler boşuna derinleşmiş oluyor. Yani enayi konumuna düşüyorlar. Çünkü en cahil Müslüman bile zaten muhkem ayetleri anlıyor. Ayetler açık: Zina etme, sarhoşluk verici maddelerden uzak dur, haksız yere cana kıyma, iyilik yap, fakiri doyur vs. müteşabih ayetleri ise sadece Allah anlayacağından ilimde derinleşmek gereksiz olur. Müteşabih ayetleri yalnız Allah anlar diyen âlimler bile kalkıp tefsir dersleri vermiş, tefsir kitapları yazmıştır. Bu ikiyüzlülük değil midir? Sadece Allah’ın anlayacağı ayetleri açıklamaya kalkmak! Hâlbuki ayet bundan bahsetmiyor. Ayet müteşabih ayetleri Allah ve ilimde derinleşenler anlar diyor. İlimde derinleşenler ise müteşabih ayetlerin bilinçli yapısına hayran kalıyor ve “ona inandık, tümü rabbimiz katındandır” diyorlar. Tüm farklı anlamlarını görüp bu farklı anlamları Allah’ın bilinçli bir şekilde tasarladığını gören ilimde derinleşenler bu tüm anlamların Allah katından olduğuna iman ediyor. Yani müteşabih ayette Allah’ın muradı tek bir anlamı yerleştirmek değil, insanların birden fazla anlamda okumasını sağlamak.

Peki, Allah niçin farklı yorumlara sebep olacak şekilde ayetini gönderiyor?

Bunu da Allah Ali İmran 7’de açıklıyor: Kalplerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarıp çıkarmayacağını gözlemlemek ve çıkarına uygun olan yorumu seçip seçmeyeceğini gözlemlemek. İlimde derinleşenler, yani iyi niyetle işin hakikatini araştırıp Kur’an’ın bütününe uygun yorumu seçenlerle seçmeyenleri ayıklamak. İkinci sebep ise Kur'an üzerinde derin derin düşünülmesini sağlamak. Muhammed 24'te Allah, onlar Kur'an üzerinde derin derin düşünmezler mi? diyor. Bu noktada Hüseyin Kemal GÜRGER'in mantığını çok beğendiğimi ifade edeyim. Peki, niçin Allah Kur'an'ı derin derin düşünmemizi istiyor sorusuna şu ana kadar duyduğum en iyi cevabı verdi. GÜRGER, Allah'ın toplumda ilim adamı, bilgin, entellektüel bilgi birikimi yüksek bir okur kitlesi istediği yorumunu yapıyor. Bu yüzden her ayet muhkem gönderilmedi diye ekliyor. Yani Allah akıl çalışkanı bir Müslüman okur istiyor, tembelliği iman sanan bir Kur'an okuru istemiyor. Ben de bu görüşlere katılıyorum. Ancak Allah’ın elbet daha üstün hesapları vardır. Bu şimdilik benim gördüğüm sebepler. Tüm ayeti izninizle kısaca analiz etmek ve kendi mantıklı bulduğum görüşleri sizinle toplu bir şekilde paylaşmak istiyorum.
 

O´dur sana kitabı indiren. Ondan, bir kısmı muhkem (tek anlamlı/ kesin anlamlı) ayetlerdir ki onlar kitabın anasıdır (özüdür); diğerleri ise müteşabih (Farklı şekillerde anlaşılabilen/ kinaye barındırabilen) anlamlıdır. Kalplerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve tevil (yorum) etmek amacıyla müteşabih (farklı anlamlar yüklenebilecek) olanların peşine düşerler. Hâlbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, ”Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır” derler. Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz (ÂLİ İMRAN 7)

  • “O´dur sana kitabı indiren” Kur’an’ın daha sonra kitap haline getirilmediği, Muhammed peygamber döneminde kitaplaştırıldığı hakikatini bize bildiren cümle.
  • “Ondan, bir kısmı muhkem (tek anlamlı/ kesin anlamlı) ayetlerdir ki onlar kitabın anasıdır (özüdür)” Bu cümlede Allah, Kur’an’da herkesin anladığı açık olan kısımdan herkesin sorumlu olduğu bu açık olan kısmın Kur’an’ın özü olduğu asıl uyulması gereken ana bölümün bu olduğu yazıyor. Yani adama öldürme, öfkeni kontrol et, adama kayırma, torpil yapma, rüşvet alma, fakirlere sadaka ver, iyilik yap vs. gibi Kur’an’da herkesin okuduğunda aynı şeyi anladığı kısımlara odaklanın müteşabih ayetlerin peşine takılmak istiyorsanız da ilimde derinleşin sonra muhkem ayetleri yani kitabın ana esaslarını referans alarak müteşabih ayetleri tefsir edin. Ben bu şekilde anlayanlara katılıyorum.
  • “Kalplerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve tevil (yorum) etmek amacıyla müteşabih (farklı anlamlar yüklenebilecek) olanların peşine düşerler.” Burada kötü niyetli insanların ilim irfana, bilime başvurmaksızın kalkıp Kur’an üzerinde operasyonlar yapması ve çok anlamlı kelimelerden doğru olmayanı seçmeye çalışacağı ve kişinin Kur’an’ı çarpıtmasına Allah’ın izin vereceğini haber veriyor. Çünkü Allah kişinin yanlış olanı seçme iradesini gösterecek bahaneyi de üretmiş oluyor.
  • “Hâlbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler” Kur’an’ın ışığında en doğru anlam bu olmakta.
  • “Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz” Burada da Kur’an’ı tasavvufçuların dediği gibi duygularla değil akılla anlayacağımızı dile getiriyor. Kur’an’ın bilimle, ilimle, mantıkla, akılla anlaşılabileceği, Allah’ın verdiği öğütleri ancak bu kesimin anlayabileceği ifade edilmektedir

Peki, Kur’an’da bahsedilen müteşabih ayetlerden Türkçede yok mu?

İlginç olan bir durum var. O da Kutsal kitaplardaki gramer kurallarının sanki hiçbir dilde yer almayan ilk defa karşılaşılan kurallar olduğu sanılmasıdır. Sanki Kur’an, insan dili olan Arapça ile değil de Da Vinci’nin şifresi ile yazılmış gibi davranılıyor. Müteşabih cümleler için İşte Türkçe örnekler:

“Yaşlı kadına yer verdi” cümlesini analiz edelim. Burada müteşabih bir cümle kurduk. Yaşlı mı kadına yer verdi yoksa yaşlı kadına mı yer verildi? İki farklı anlam çıkıyor. Bu anlam karmaşası virgül ile çözülebilirdi ancak bu cümleyi kuran ben bilinçli olarak iki farklı anlama yer verdim. Allah da bu dil kuralını Kur’an için kullanmıştır. Bir örnek daha vereyim:

“Tavanın kirini bir türlü çıkaramadım.” (Evdeki) tavan’ın mı kirini çıkaramadım yoksa (ocak üzerindeki) tava’nın mı kirini çıkaramadım? Anlam belirsizliği (‘) kesme işareti ile giderilebilirdi ama cümleyi kuran ben bu anlam belirsizliğini bilinçli bir şekilde kurdum

“Küçük ağacın arkasında bir serçe yavrusu buldu” Küçük mü ağacın arkasında bir serçe yavrusu buldu? Yoksa küçük ağacın arkasında mı bir serçe yavrusu bulundu?

Tüm bu örnekleri şunun için verdim: bazı İslam karşıtları Kur’an’daki çok anlamlılığı reddedip müteşabih ayetlerin en anlamsız yorumunu kabul edip burada çok net şu kast ediliyor diye eleştiriler yapıyorlar. Mesela “mâ meleket eymânukum” kavramı müteşabihtir. Bu bir deyimdir. Ancak Ateistler ve Deistler bu kavramın Arapçasını araştırmak yerine Sünni din adamlarından öğrendikleri cariye kelimesinin bu cümlenin karşılığı olduğunda ısrar etmekteler. Ayetin cariye diye bir anlamı olmadığını söylediğimde ise Müslümanların çoğunluğunun bu anlamı verdiği gibi bilimden uzak yorumlar yaptıklarını gördüm. Aslında hakikati çoğunluğa bağladıkları için değil “mâ meleket eymânukum” kavramının cariye olmasını istedikleri için bu kavramda ısrar ediyorlar. Böylece Kur’an’ın Allah’tan gelmediklerini ispatlamış olacaklar. Gerçek umurlarında bile değil.

KAYANKLAR
  1. Sonia CİHANGİR
  2. Mehmet OKUYAN
  3. Gürkan ENGİN
  4. Mustafa İSLAMOĞLU
  5. Hüseyin Kemal GÜRGER
Görüntülenme 5,020
Yayın 12 Ağustos 2018
20 Ağustos 2018 güncellendi

Ateistler ve Sünniler Ankebut 14’ü delil göstererek Nuh peygamberin 950 yıl yaşadığını iddia etmektedirler. Bu iddianın gerçek olup olmadığı hakkında düşüncelerimi delilleriyle beraber size sunmak istedim. Ayeti görelim.--
 

Doğrusu Biz Nuh'u da kendi kavmine elçi göndermiştik: Nuh da onlar arasında -elli yıl eksiğiyle- bin sene kalmıştı ve onlar iyice zulme gömülüp gitmiş bir haldeyken, tufan onları enseleyivermişti. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ ANKEBUT 14)

Bazı mealler direk 950 yıl kalmıştı diyerek çevirmektedir. Fakat bu yanlış bir meallendirmedir. Çünkü ayette 950 yıl kast edilseydi Arapça orijinal metni direk bu ifade ile gelirdi Ancak Allah bu ayette bin seneden elli yıl eksik (elfe senetin illâ hamsine âmen) ifadesini kullanmaktadır. Peki, Allah niçin bin seneden elli yıl eksik gibi garip bir sayısal veri kullanıyor da direkt 950 demiyor? Bu yazımda niçin böyle bir ifade kullanma gereği duyduğuna en mantıklı cevabımı vermeye çalışacağım

Öncelikle bu ayeti vb. sayısal rakamların içerdiği ayetleri anlamak için Kur’an’da rakamların nasıl kullanıldığını bilmemiz lazım. Örneğin şu ayete bakın:
 

…Onlardan her biri ister ki bin sene (elfe senetin) yaşasın. Tut ki bunca ömre sahip olsun; bu dahi onu azaptan uzak tutamaz. Zira Allah tüm yapıp ettiklerini görmektedir (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 96)

Bu ayetin önceki ayetlerine bakarsanız konunun İsrailoğulları olduğunu görürsünüz. Allah, Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edebilmemiz için aynı kavram olan elfe senetin ifadesini buraya yerleştirmiş ve Kur’an’da sayıların hangi anlamda kullanıldığını bize göstermiştir. Birinin bin sene yaşamak istemesinden anlaşılan çok uzun bir ömür yaşamak istemesi olduğu anlaşılır. Yani buradaki bin yıldan kasıt “çok uzun yıllar” olduğu nettir. Rakamsal bir değeri ifade etmez. Bir de şu ayete bakın:
 

Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ KADİR 3)

Yine aynı sayı. Bu ayeti okuyan biri Kadir Gecesi denen gecenin normal sayı olan “1000” aydan mı daha hayırlı olduğunu anlıyor yoksa çok ama çok fazla aydan daha hayırlı olduğunu mu anlıyor? Sayının soyut anlamda “çok aşırı” anlamında kullanıldığını net olarak görüyoruz. Bu ayeti okuyup da Kadir Gecesi 1000 aydan daha hayırlıdır ancak 1001 aydan daha hayırlı değildir şeklinde düz mantık anlayan bir insan hayatımda görmedim. Böyle diyen biri ya daha önce hiç kitap okumadığı için soyut anlatım yollarını bilmiyor ya da Kur’an’ı eleştirmek için bilinçli bir şekilde bahane arayan biridir. Herkes burada gecenin önemine vurgu yapmak için mübalağa yapıldığını görmekte. Yani rakamsal bir değeri ifade etmez buradaki bin ifadesi. Bir örnek daha vermek isterim
 

Onların bağışlanmaları için Allah'tan ister af dile, ister dileme: Onlar için Allah'tan yetmiş kez af dilemiş olsan dahi, artık Allah onları asla affetmeyecektir. Bunun nedeni, onların Allah'a ve O'nun Elçisi'ne ısrarla nankörlük etmeleridir…(HAYAT KİTABI KURAN MEALİ TEVBE 80)

Allah münafık (ikiyüzlü) insanları aktardığı ayetlerden sonra Tevbe 80’de onlar için af dileyen Muhammed peygambere istediğin kadar af dile 70 kez dilesen de Allah onları affetmeyecektir diyor. Şimdi buradaki 70 sayısını bir Allah’ın kulu gerçek rakam değeri olarak anladı mı? Muhammed 70 kezden daha fazla mesela 75 kez dilerse onlar af mı edilecek? Allah burada ne kadar çok af dilersen dile çok bir önemi yok affetmeyeceğim diyor. Buradaki 70 sayısı “çokluğu” ve “sonsuzluğu” ifade ediyor. Bu gösterdiğim örneklerle Kur’an’ın sayıları kullanma üslubunu size göstermek istedim ki Ankebut 14’deki Nuh olayındaki o veciz ifadeyi anlayabilelim. Ayrıca Kuran'da zamanın izafi olarak kullanıldığına daha fazla örnek isteyenler için aşağıdaki ayetleri vereyim:
 

Senin Rabbin katında bir gün, sizin hesabınıza göre tut ki bin senedir (elfe senetin) (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ HAC 47)
Gökten yere kadar bütün bir oluşu O düzenler, en sonunda bütün bir oluş sizin hesabınıza göre bin sene (elfe senetin) kadar süren bir günde O’na yükselir  (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ SECDE 5)
Bütün melaike, ruh ile birlikte, süresi elli bin yıl olan bir günde O’na yükselir (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ MEARİC 4)

Yukarıdaki 3 ayette Kur’an’a göre zamanın izafi yani göreceli olduğunu anlatır. Bu ayetleri okuyan hiç kimse bunları gerçek sayı değeri olarak görmez. Soyut anlatımlar olduğunu açıkça görür. Bu Türkçede de böyledir. Mesela “sittin sene başaramazsın” cümlesini ele alalım. Sittin 60 sene demektir. Ancak biz bunu kullanırken ne kadar çok sene geçerse geçsin başaramazsın anlamında kullanırız. Yoksa 60 yıl başaramazsın ama 61. yıl başarırsın demek istemeyiz. Başka bir örnek vermem gerekirse “Sana bin kez söyledim” cümlesini sık sık kullanırım ben. Bunu söylediğimde karşımdaki muhatap "çok kez söylediğimi" ifade etmek istediğimi hemen idrak ediyor.

Kur’an’a Göre Nuh Kaç Yıl Yaşadı?

Kur’an bize Nuh’un kaç yıl yaşadığını bildirmez. Bugün bilimsel veriler de daha 100 yıl öncesine kadar ortalama ömrün çok az olduğunu göstermektedir. Science dergisinde 10 Mayıs 2002'de yayınlanan makaleye göre 2000 yıl önce ortalama insan ömrü 20 yıldır. 1790’lı yıllarda 24 olan ortalama insan ömrü 1890’lı yıllarda iki katına çıkmış ve 48 olmuştur. Bugün ise her ülkede değişmekle beraber hemen hemen ortalama insan ömrü 75 civarındadır. Teknoloji ve tıbbın gelişmesiyle yaşam kalitemiz arttı. Şu halde Nuh’un 950 yaşında olduğu iddiası bilimsel veriler ile bariz bir şekilde çelişmektedir. Yani bu pek mümkün değildir

Ateistler Kuran’daki şu ibareyi “Elli yıl eksiğiyle bin sene” tamamen somut olarak anlama çabasındadır. Çünkü Kur’an ile bilimi çarpıştırmak ve Kur’an’ı çürütmek gibi bir arzuları var. Ancak birçok iddiaları gibi bu iddiaları da gerçek dışıdır. Kur’an’daki rakamların kullanış üslubunu yukarıda örneklerle açıkladığım gibi ya bilmemelerinden ya da bilinçli olarak bilmezlikten gelme arzusundan ileri gelmektedir. Hâlbuki ayette geçen bin ifadesi bariz bir şekilde çok uzun yıllar anlamında kullanılmaktadır. Bunu yukarıda delil olarak sunduğum ayetler açıkça gösterir ancak bu ayetteki bin yıldan elli yıl eksik (elfe senetin illâ hamsine âmen) ifadesi tamamen bir mecaz anlatımdır. Bunun mecaz olduğuna bir delilimiz de Arap dil grameridir.

Ayetin orijinali şöyle: “elfe senetin illâ hamsine âmen” Şimdi İmam Ferra bu ayetin Arapça detayını bizlere açıklıyor. Lütfen buraya dikkat! Ayet bilinçli olarak Elfe (bin) sayısı senetin (sene) kelimesi ile kullanırken hamsine (50) sayısı âmen (yıl) kelimesi ile kullanılıyor. Niçin Allah her iki ifadeyi de sene ya da yıl olarak kullanmıyor? Sebebini İmam Ferra bize anlatıyor ve diyor ki sene ile yıl Arapçada aynı anlamı karşılamaz. Arapçada sene (senetin) verimsiz geçen zaman dilimini ifade ederken 'âm (yıl) verimli geçen zaman dilimini kast eder. Mükemmel bir açıklama. Arapça’nın derinlikleri her zaman beni şaşırtmıştır. Rağıb’da bize bu iki kelimenin aynı olmadığını bildirir ve der ki: Sene çoğunlukla çetin ve kurak geçen yıl için kullanılırken 'âm, bereketli ve yağışlı geçen yıl için kullanılır. Yani Yıl ve Sene Türkçe’deki gibi eş anlamlı kelimeler değildir. Ferra’nın ve Rağıb’ın bu açıklaması sayesinde yukarıda size sunduğum Bakara 96’da daha net anlaşılacaktır. Ne diyordu Bakara 96
 

Onlardan her biri ister ki bin sene (elfe senetin) yaşasın. Tut ki bunca ömre sahip olsun; bu dahi onu azaptan uzak tutamaz. Zira Allah tüm yapıp ettiklerini görmektedir (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 96)

Burada da Allah yıl değil sene ifadesini kullanıyor. Sene’nin verimsiz geçen zaman dilimi olduğunu artık bildiğimize göre burada Allah münafıkların verimsiz geçen çok uzun yıllar yaşamak istediğini vurguluyor ve ayet şimdi ne demek istediğini bize açıyor. Ayetin devamındaki “Tut ki bunca ömre sahip olsun; bu dahi onu azaptan uzak tutamaz.” İfadesi gerçekten de “Sene” kelimesinin verimsiz geçen yıllar olduğunu kanıtlar niteliktedir. İnanılmaz bir detay değil mi? Allah o istedikleri uzunlukta ömürleri olsaydı bile bunun onları azaptan uzak tutamayacağını söylüyor. Hâlbuki tevbe etmek diye bir şey var. Belki ilerde tevbe edecekler. Ama hayır! Kur’an ne kadar ömürleri de olsa tevbe etmeyeceklerini vurgulamak için “Sene” kelimesini kullanıyor. Yani o istedikleri çok uzun yılları verimsizce harcamak için ve münafıklığa devam etmek için istiyorlar. Ferra’nın ve Rağıb'ın bu inanılmaz detayı bize öğretmeleri sayesinde Allah’ın Bakara 96’da niçin yıl değil sene ifadesini kullandığını da anlamış oluyoruz

Gelgelelim asıl konumuza. Allah bu ayette bin seneden elli yıl eksik (elfe senetin illâ hamsine âmen) mecazını kullanarak şunu ifade ediyor: Nuh ömrünün çok çok uzun yıllarını verimsizce harcadı 50 yıllık süresi hariç. O süreyi verimli bir şekilde insanları hakikate, doğruya, güzele çağırarak harcadı. Buradan çıkardığım sonuç iki tanedir, ilki: Nuh uzun yıllar ömrünü verimsizce tüketti ancak 50 yıl boyunca peygamberlik görevini üstlendi ve artık verimsiz geçen seneler verimli geçen yıllara dönüştü. İkinci çıkardığım sonuç şudur: Nuh ömrünün çok çok uzun yıllarını insanları İslam’a davet etmekle geçirdi ancak bu yıllar verimsiz geçti oğlu dâhil kimse ona kulak asmadı. Kur’an, Nuh’un bu yıllarına verimsiz, çetin ve kurak geçen yıl anlamında “senetin (sene)” ifadesini kullanırken Nuh tufanından sonraki yaşamını ise verimli, bereketli yıllar anlamında “'âm (yıl)”  ifadesini kullanıyor

Peki, başka yorum yapılabilir mi? Elbette. Burada geçen 50 yıl da 1000 sene ifadesindeki gibi soyut olabilir yani bildiğimiz sayı değerini anlatmıyor olabilir. Ben bu yorumu daha mantıklı buluyorum. Ancak sonuç yine değişmez. Nuh çok uzun yıllar verimsiz bir hayat sürdü ancak bunun çok az bir kısmı hariç şeklinde de anlayabiliriz ayeti. Niçin böyle anlayabiliriz? Çünkü bir tarafta 1000 gibi bir rakam var karşısında verimli geçen zaman ise 50 yıl devede kulak gibi bir sayı. Allah 1000 sayısıyla 50 sayısını kıyaslamamızı istemiş olabilir. Bu yüzden 1000 sayısına çok uzun, 50 sayısına ise çok az anlamı verebiliriz. Toparlarsak ayetin bahsettiği Nuh'un yaşı değildir. Ayet Nuh’un hayatının çok az bir kısmı hariç çetin, bereketsiz ve verimsiz geçtiğini ifade etmektedir yorumunu yapabiliriz

Son olarak bir detay bilgi vereyim. Tevrat Nuh'un 950 yıl yaşadığını ifade eder. Bu da biz Müslümanların Tevrat tahrif edildi inancını kanıtlar. Muhtemelen orada geçen ibare de bin yıldan elli yıl eksik vb. bir mecazdı. Ancak Tevrat'ı tahrif edenler bu mecazı anlayamadılar ve Allah bu işi uzatmış kestirmeden 950 yazalım demişler gibi geliyor bana.

KAYNAKLAR
  • Mustafa İslamoğlu Hayat Kitabı Kur'an
  • Mehmet Okuyan, Nuh Kaç Yıl Yaşadı Videosu
Görüntülenme 2,807
Yayın 11 Ağustos 2018

Allah’ın böyle bir emir verip vermediğini yazıda delillerimizle inceleyeceğiz. Önce iddaya konu olan ayetleri verelim sonra konuşmaya devam edelim--
 

Derken çocuk babasıyla yürüyüp gezecek çağa eriştiğinde, (İbrahim) şöyle dedi: Yavrucuğum! Kendimi rüyada seni boğazlarken görüyorum; bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin? (Oğul) Babacığım, dedi Sana emredileni yap; inşallah beni sabredenlerden bulacaksın. (102)  Sonunda o ikisi Allah'a teslimiyetlerinin bir gereği olarak (vardıkları sonuca) uydular ve (babası) onu yüzüstü yatırınca, (103) Biz kendisine Ey İbrahim! diye seslendik: (104) Artık rüyanı gerçekleştirmiş bulunuyorsun! Nitekim Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. (105) Hiç şüphesiz bu, elbet apaçık bir sınavdı. (106) Ve Biz ona fidye olarak muhteşem bir kurban verdik; (107) geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin bir hatıra bıraktık: (108) Selam olsun İbrahim'e! (109) İyileri Biz, işte böyle ödüllendiririz. (110) (SAFFAT 102-110)

Kurban edilme olayını Allah mı emretti yoksa İbrahim mi bunu yapmaya kalkıştı bunu ayeti irdelerken anlayacağız ama ilk önce toplumun tartıştığı ve merak ettiği çok anlamsız bir soruya hemen cevap vermek istiyorum

Kurban edilen İsmail mi yoksa İshak mı?

Müslümanlar kurban edilenin İsmail olduğunu Yahudiler ise Tevrat’a dayanarak kurban edilenin İshak olduğunu söylerler. Yukarıdaki ayetlere baktığınızsa tek bir yerde bile İsmail’in adı geçmez. Bu halk arasında yaygın olan bir yanlıştır. Allah isim vermemiştir. Şu halde önemsiz bir bilgidir. Gerçekten Allah’ın mesajlarını anlamak yerine bu tür magazinsel bilgilerin peşine düşmek ne utanç vericidir. Ben bu çabayı Allah’ın kitabını anlamamak için özel bir çaba olarak yorumluyorum.

Kurban İbrahim peygamberin bu olayı ile başlamadı mı?

Hayır. Elbette kurban olayı İbrahim peygamberle başlamadı. Kuran bu işin Âdem peygamber döneminden beri var olduğunu haber verir
 

Ve onlara Âdem’in iki oğlunun kıssasını gerçek bir amaca matuf olarak anlat: Hani, ikisi de birer kurban sunmuşlardı ve birinden kabul edildiği halde diğerinden kabul edilmemişti! (Bunun üzerine) O (diğerine) demişti ki: Çaresi yok, seni öldüreceğim! (Öteki) cevap vermişti: Allah, yalnızca sorumlu davrananların kurbanını kabul eder! (MAİDE 27)


Konuya geçmeden önce önemli bir hatılatma yapma gereği duyuyorum. Allah Kur’an’da açıkça prensiplerini dile getirmiş ve insan öldürülmesine karşı olduğunu birçok ayette dile getirmiştir. İşte o ayetlerden biri
 

Kim cinayet suçu işlememiş veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Dahası kim de bir hayat kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibi olur. (MAİDE 32)

Allah bunu emretmiş olabilir diyenler büyük bir gaflet içerisindedir. Çünkü Allah testere filmindeki o adam gibi insanları doğrayarak test etmez. Kur’an’ın bize tanıttığı Allah böyle sadist istekleri olan bir Tanrı değil .Şimdi Saffat suresini parça parça anlamaya başlayalım.

“Derken çocuk babasıyla yürüyüp gezecek çağa eriştiğinde” bu cümleden İbrahim’in oğlunun henüz çok küçük yaşta olduğunu anlıyoruz

“Kendimi rüyada seni boğazlarken görüyorum; bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin?” bu cümleden İbrahim’in bunu rüyasında gördüğünü Allah’ın emri olmadığını açıkça dile getirmiştir. Peki, Sünnilerin iddia ettikleri gibi rüya eşittir vahiy midir? Elbette değildir.

Delil 1: Aksi takdirde İbrahim bunu rüyada gördüm şeklinde demez Allah seni boğazlamam gerektiğini bana gösterdi veya Allah seni boğazlamamı emretti şeklinde bir cümle kurması beklenirdi. Yani eğer rüya ile vahiy eşit ise Allah bana vahyetti demesi gerekirdi.

Delil 2: Bazı mealler “boğazlarken gördüm” diye çeviriyor ki bu yanlıştır. Böyle çevirmelerinin sebebi rüya eşittir vahiy demek içindir. Hâlbuki Arap gramerine göre “boğazlarken görüyorum” şeklinde çevrilmesi gerekiyor. Çünkü ayette “innî erâ” geçmektedir. Bu bir süreci ifade eder. Yani birçok kez aynı rüyayı İbrahim peygamber görmüş. Eğer rüya eşittir vahiy olsa idi İbrahim peygamber ilk gördüğünde bunun vahiy olduğunu anlar ve Allah’ın emrini yerine getirmek için beklemezdi. Bu Allah’a isyan olurdu. Peygamberler Allah’a vahyi ikiletip laubali bir tavır takınmaz.

Delil 3: Eğer İbrahim rüyasını vahiy olarak görseydi şu cümleyi kurmazdı: “bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin?” İbrahim rüyası hakkında oğluna danışıyor. Lütfen mantıklı düşünün bir Peygamber Allah’ın vahyini bir çocuğa mı danışır? Bir peygamber Allah’ın vahyini uygulamaya geçirip geçirmemek için kimseye danışmaz. Vahyi direk uygular. Ayetin içinde detaylarda gizli olan bu 3 hakikat sayesinde bu rüyanın Allah’ın emri olmadığını görüyoruz.

Peki, madem Allah emretmedi bu rüya da nedir?

Bu konuda şimdilik sadece yorumlarımız olabilir. Olayın detayı Kur'an'da verilmediği için bu ayeti diğer ayetlerin ışığında ve bilimin rehberliğinde fikir yürütmekten başka çare yok. Dinler Tarihi bize şu bilgiyi veriyor: Batı Samilerinde çocuk kurban etme geleneği vardı. Örnek olarak da Yahuda krallığından Manasse ve Ahaz'ın kendi çocuklarını hinnom vadisinde Fenikelilerin Tanrısı Moloch’a kurban edişlerini anlatır. Bu olay İbrahim’den çok sonradır. İbrahim’in bu rüyası neyin nesidir sorusuna şimdilik kimse net bir cevap veremez ancak şimdilik en mantıklı teori İbrahim döneminde de bu uygulamanın olduğu ve İbrahim’in bundan etkilenmesidir. Yukarıda size aktardığım Saffat suresinin 102 ayetinden 2 ayet önce İbrahim “Rabbim Bana erdemli bir (evlat) bağışla” ayeti gelmektedir. Yan İbrahim uzun süre evladı olmamış ve çaresizlik içinde Allah’a yalvarmıştır. İbrahim peygamber uzun süredir beklediği çocuk olunca da çevresindeki çocuk kurban etme geleneği onu derinden korkuttuğu için rüyalarına kadar girmesine sebep olmuş olabilir.

Olayın böyle geliştiğine güçlü bir delil de çocuğun ayette şöyle demesidir: ”(Oğul) Babacığım, dedi Sana emredileni yap; inşallah beni sabredenlerden bulacaksın” Çocuk da çevresindeki bu gelenekten haberdar. Çocukların İlah’a kurban edilmesi olayını Allah’ın emri olarak algıladığı için İbrahim’in rüyasını Allah’ın emri olarak görüyor. Ve büyük bir olgunlukla buna sabredeceğini ifade ediyor. İbrahim sürekli aynı rüyayı görmesinden ve çevresindeki gelenekten etkilenip oğlunu kurban etmeye karar veriyor. Bunu Allah’a olan teslimiyetin bir gereği olarak görüyor İbrahim. Ancak ayet yine bu işin Allah ile alakasının olmadığını şu cümleyle bize aktarıyor: “Sonunda o ikisi Allah'a teslimiyetlerinin bir gereği olarak (vardıkları sonuca) uydular ve (babası) onu yüzüstü yatırınca,” ifadesinden kurban olayının Allah’ın isteği olduğu sonucuna baba oğul birlikte vardığını anlıyoruz. Bu sonuca varmalarında aynı  rüyanın birkaç kez görülmesi etkili oluyor. Yoksa Allah’ın emri olduğuna dair ne İbrahim’in ne de çocuğunun sağlam bir kanıtı yok. Bazıları İbrahim’in oğlu peygamber değil mi bu rüyanın ne anlama geldiğini nasıl bilmez gibi akla ziyan yorumlarda bulunuyor. Ayet açıkça İbrahim’in oğlunun bu olay sırasında çocuk olduğunu söylüyor. Bir çocuk nasıl peygamber olabilir? Peygamberlik, o insanların olgunlaştığı dönemde onlara verilmiştir. Peygamberlik saltanat mıdır babadan oğula geçsin? Kaldı ki bir insan peygamber bile olsa Allah’ın ona vahiyle bildirdiğinden fazlasını bilemez. Ben bu ayette Allah’ın bize rüyaya bakarak hayatımızı şekillendirmemizin ne derece yanlış olduğunu göstermek istediğini düşünüyorum. İbrahim üzerinden rüyada görülen şeylerin bire bir başımıza geleceği veya gelmesi gerektiği sonucuna varmamamız gerektiği bize öğretiliyor.

İbrahim Kurban olarak çocuğunu Allah’a adayacakken vahiy geliyor ve diyor ki “Biz kendisine Ey İbrahim! diye seslendik: Artık rüyanı gerçekleştirmiş bulunuyorsun!” Allah oğlunu kesme hatasından İbrahim’i döndürüyor ve diyor ki Artık rüyanı gerçekleştirmiş bulunuyorsun. Yani uzun zamandan beri arzuladığın çocuğu kaybetme korkusunun sonucu olan rüyalarını gerçekleştirdin. Bu korkuyla yüzleştin artık ileri gitme. Benim bu yorumumu zorlama olarak görenler olabilir. Ancak delilsiz olarak bu yorumları yapmıyorum. Bakın ayetin devamındaki cümleye: ”Nitekim Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz” İbrahim peygamberi iyilik yapan kimse olarak tanıtan bu ayet İbrahim’i bu büyük hatadan son anda kurtarmayı Allah tarafından ödüllendirmek olarak nitelendiriyor. Allah İbrahim’in çocuğunu kesilmekten kurtarmış bunu da iyilik yapan birine verilmiş bir ödül olarak açıklamıştır. Peki, bu ödül sadece İbrahim’e mi verilmiştir? Elbette hayır. Ayetin devamında bu tür bir hareketin bir daha asla yaşanmaması için insanlığın ortak hafızasına miras olarak bırakıldığını ve her iyinin bu şekilde ödüllendirildiğini ifade eden ayetler gelmektedir.“geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin bir hatıra bıraktık. Selam olsun İbrahim'e! İyileri Biz, işte böyle ödüllendiririz”

Allah bu olay sayesinde bu kötü geleneğin bitirilmesi için İbrahim’e gerçek kurbanlığın ne olduğunu bildirdiği ayetler de şu : “Ve Biz ona fidye olarak muhteşem bir kurban verdik” Bu ayetler mitolojik bazı hadislerle ve Tevrat ışığında açıklanmaya çalışılıyor. Yok, o an gökten bir koç indi bilmem bıçak kesmedi vs. bu tür mitolojik hikâyeler elbette doğru değildir. Ayet bu tür olayların vuku bulduğundan bahsetmez. Zaten aklen bu safsataların gerçek olamayacağını da bilmemiz gerek. Olay sadece İbrahim’e gerçek kurbanlığın insan olmadığını illaki Allah’a kurban adanmak isteniyorsa bu ne olabiliri İbrahim’e bildiriyor o kadar.  Burada dikkat etmenizi istediğim en önemli kelime fidye. Fidye kelimesinin kökeni kurtulmalık ’tır veya bir kimsenin kurtulması için verilen bedel demektir. Allah İbrahim’in çocuğunu fidye karşılığı kurtardığını dile getiriyor. İlla Allah’a adak adamak isteyen insanlara Allah karşı çıkmıyor ancak insan haricinde bir şeylerle yapılması gerektiğini de öğretiyor. Ancak bu ayetlerde bu kurbanın ne olduğu dile getirilmiyor. Koç, olmalı, koyun olmalı vs. diyenler kurbanlık kelimesini kendi dar görüşlerine hapsetmek isteyenlerdir.

“Hiç şüphesiz bu, elbet apaçık bir sınavdı.” cümlesi o kadar şey anlatıyor ki. İbrahim’in uzun süre arzuladığı evladını kaybetme korkusu, bu korkunun rüyalarına sirayet etmesi, bu rüyayı tekrar tekrar görmesi, çocuğuna danışıp ikisinin de gelenekten etkilenip bunun Allah’ın emri olabilir sonucuna varmaları vs. peki sınav bunun neresinde? Bence sınav şu noktada başlıyor İbrahim ile oğlu bunun Allah’ın isteği olabilir olarak yorumladıklarında Allah vahiy gönderip hayır ben böyle bir caniliği emretmem demedi ve İbrahim’in ne yapacağı konusunda seçimini bekledi. İbrahim korkularının ürünü olan rüyalarının peşinden giderken Allah’ın vahiy indirip müdahale etmemesi büyük bir sınavdı. İbrahim seçimini yapıp yanlış olanı seçti. Rüyasını kesin bir vahiy inmeden Allah’ın isteği olarak yorumladı. Allah bu seçimin sonunda İbrahim’in böyle bir hata yapmasını ise engelledi.

Bu olayın hadis vb mitolojilerdeki anlatımı nasıldır?

 

İsmail, yedi yaşına bastığı sıralarda, İbrahim, Şam'­daki evinde uyurken, rüyasında, oğlu İsmail, kurban ettiğini görmüştü. Hemen Burak'a binip Mekke'ye geldi. Onu, annesinin yanında buldu. İsmail:
"Oğulcuğum! Bir ip ve büyük bir bıçak al. Sonra, şu vadiye gidelim " dedi. Rabbinin, kendisine emrettiği şeyden hiç bahsetmedi. Baba-Oğul Şıb Vadisine doğru yöneldikleri zaman, şeytan, bir adam suretine girip, Allah'ın emrini yerine getirmekten vaz geçirmek için, İbrahim yolunu kesti:
-"Ey ihtiyar! Nereye gidiyor ve ne yapmak istiyorsun?" diye sordu.
-İbrahim: "Şu vadiye gidip oradaki bir işimi görmek istiyorum!" dedi.
-Şeytan: "Sen, her halde, İsmail'i boğazlamak istiyorsun?" dedi.
-İbrahim: "Sen, hiç bir babanın, çocuğunu boğazladığını gördün mü?" diye sordu.
-Şeytan: "Evet, O baba sensin!" dedi.
-İbrahim: "Ben, çocuğumu, ne için boğazlayacak mışım?" diye sordu.
-Şeytan: "Sen, bunu, Allah’ın, sana emrettiğini sanıyor ve söylüyorsun!" dedi.
-İbrahim: "Eğer, Allah, bunu, yapmamı, bana emretti ise, Allah'a boyun eğip onun emri­ni yerine getirmeyi, uygun bulurum!" dedi.
-Şeytan: "Vallahi, sanıyorum ki: Şeytan, rüyanda, sana gelip şu oğlunu, boğazlamanı, emretmiştir. Sen, onu boğazlamağa gidiyorsun!" deyince, İbrahim, onun, şey­tan olduğunu anladı: "Ey Allah düşmanı! Vallahi, ben, Allah'ın emrini, o vadide mutlaka yerine getireceğim!" dedi.
-Şeytan, İbrahim ümidini kesince, İbrahim ar­kasında ip ve bıçak taşıyan İsmail önünü kesti. Ona: 'Ey çocuk! Baban, seni, nereye götürüyor biliyor musun?" diye sordu.
-İsmail: "Ev halkımıza, şu vadiden odun toplayacağız!" dedi.
-Şeytan: 'Vallahi, baban, seni, boğazlamak istiyor, boğazlamağa götürüyor!" dedi.
-İsmail: "O, beni, ne için boğazlayacak? Sen, bir babanın, çocuğunu boğazladığını gördün mü!" diye sordu.
-Şeytan: 'İşte, o baba, budur!" dedi. İsmail: "Babam, beni, ne için boğazlayacakmış?" diye sordu.
-Şeytan: "Rab’ının, bunu, kendisine, emrettiğini sanıyor!" dedi.
-İsmail: "O, Rabbinin, kendisine, emrettiği şeyi yapsın!  Onun, her nerede olsa, Rabbine boyun eğmesi, Rabbinin buyruğunu, yerine getirmesi, daha iyidir! Ben de, emri dinler ve ona, boyun eğerim!" dedi. Şeytan, İsmail’in de, kendisini dinlemekten kaçındığını görünce, hemen, onun annesine gitti. Hâcer, o sırada evinde bulunuyordu. Ona:
-"Ey İsmail'in annesi! İbrahim'in, İsmail'i nereye götürdüğünü biliyor musun?" diye sordu.
-Hâcer : "Şu vadiden, bize odun toplamağa götürdü." dedi.
-Şeytan: "O, İsmail'i, ancak, boğazlamak için, götürdü!" dedi.
-Hâcer "Bir babanın, çocuğunu, boğazlayabileceğini, nasıl düşünebiliyorsun! Hayır! Öyle değildir. O, oğluna karşı, çok şefkatlidir!" dedi.
-Şeytan: "O, bunu, Allah'ın, kendisine emrettiğini söylüyor ve sanıyor!" dedi.
-Hâcer: "Eğer, Rabbi, bunu, emretti ise, Allah'ın emrine boyun eğmek gerekir. Her nerede olsa, onun, Allah'a boyun eğmesi, Allah'ın buyruğunu yerine ge­tirmesi, daha iyidir!" dedi.
Şeytan, İbrahim ve onun ev halkına bir şey yapamadığına kızgın bir halde, geri döndü. Hepsi de, Allah’ın buyruğunu dinlemek ve ona boyun eğmekte birleştiler. İbrahim, Sebîr vadisinde, oğlu ile baş başa kalınca, ona: "Oğulcuğum! Ben, seni, rüyamda boğazlıyorum gördüm!" diyerek kendisine emrolunanı, haber verdi.
-İsmail: "Babacığım! Sana emrolunanı, yap! İnşallah, beni, sabredenlerden bulacaksın! Allah'ın emrine boyun eğ! Her iyilik, Rabbinin emrine boyun eğmektedir!" dedikten sonra, "Sen, bunu, anneme bildirdin mi?" diye sordu.
-İbrahim: "Hayır! Bildirmedim!" dedi.
-İsmail: "Bildirmediğine, iyi ettin." dedi. Sonra da: "Babacığım! Boğazlamak istediğin zaman, beni, iple sıkıca bağla ki benden, sana karşı, bir şey isabet edip de, ecrim eksilmesin! Çünkü ölüm, çok çetin ve zordur. Bıçağın, tenime dokunduğunu hissedince, çırpınmayacağımdan emin değilim! Bıçağını, iyice bileyip keskinleştir ve boğazıma, hemen çalıver ki, beni çabuk öldürsün! Rahata, kavuştursun! Hem, sen, beni, boğazlamak için, yatıracağın zaman, yüzükoyun yatır, alnı yere getir. Yanımın üzerine, yatırma. Çünkü yüzüme bakınca, rıkkata gelip de, benim hakkımda Allah'ın, sana emrettiği şeyi yerine getirmene engel olabileceğinden korkarım! Eğer, gömleğimi, anneme götürüp vermeyi uygun görürsen, öyle yap! Belki, bu, onun için, bir teselli olur, gönlünü, onunla eğler!" dedi.
-İbrahim: "Oğulcağızım! Sen, bana, Allah'ın emrettiği şey hakkında ne güzel yardımda bulundun!" dedi ve onu, istediği gibi, sımsıkı bağladı. Bıçağı, iyice biledi. Sonra, onu, yüzükoyun yatırdı! Yüzüne, bakmaktan sakındı. İbrahim, bıçağı, İsmail boğazına bastırınca, sanki bıçak, bakır bir levha ile karşılaştı! Büyük bıçağın ağzı, İsmail boğazını kesmedi! İbrahim, bileği taşıyla iki veya üç kere biledi. Fakat her defasında da, kestirmeğe muvaffak olamadı. "Her halde, bu iş, Allah’tandır!" dedi.
İbrahim elindeki bıçağın ağzı, tersine dönmüştü. O sırada, Yüce Allah tarafından:
"Ey İbrahim! Rüyana, sadâkat gösterdin! İşte, sana, oğlunun yerine boğazlayacağın kurbanlık! Boğazla onu!" buyruldu.  İbrahim, doğrulup bakınca, Cebrail yanında, iri boynuzlu bir koçun veya önünde iri bir dağ tekesinin dikilip durduğunu gördü.
-"Kalk yavrucuğum! Sana, bir fidye indi!" dedi. O Teke’yi, orada, Mina'da kurban etti. Bu Teke’nin, Sebîr dağından inip geldiği rivayet edildiği gibi, iri boynuzlu, gü­zel bir koç olduğu da, rivayet edilir. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi)

 
Bu mitolojik hikaye nereden tutarsanız İslam'a iftiralarla dolu olduğu görülür. Ayrıca  olaylar bir film senaryo metni gibi. Sanki üçüncü bir şahıs olayı görüyormuş gibi aktarıyor. Olayda Şeeytan denen varlık canı kiminle isterse görüşme yapıyor. Bu akla ziyan olayı sanki Şeytan istemiyormuş gibi bir hava verip Kur'an ayetlerine bire bir zıt bir anlam yüklenmiş. Bu metne göre İbrahim oğlunu götürürken yalan söylemiştir. Yani bu mitolojik metinlere göre İbrahim bir yalancıdır. Kura'nın detaylandırmadığı birçok detay bu insan ürünü metinlerde var. İbrahim'in öldürülmek istenen oğlunun İsmail olduğu annesinin adının hacer olduğu vs. birçok bilgi var. Bunlardan en garibi Şeytan'ın bunları ikna edememesine kızdığını bile söylüyor. Yani yukarıdaki mitolojiyi kim uydurduysa Şeytan'ın aklını da okuyor. Şimdi Sünniler hem İşid, El Kaide vb. örgütleri terörist olarak görüyor hem de Dini görüş açısından onlarla tıpa tıp aynı görüşü savunuyorlar. Evet, bu örgütler gerçekten terör örgütüdür. Ancak bu örgütlerin dini inanıştaki kaynakları tamamen sünnilerin yukarıda belirttiğim mitolojileridir.

Peki, İbrahim’in bu hatasıyla Allah bize ne anlatmak istiyor?

Bu kıssayı Allah bize aktararak ne amaçlamış olabilir? Bu konuda benim iki düşüncem var: İlki rüyaların peşine takılıp gerçek hayattan kopmanın vereceği zararlar, yaptıracağı kötülükleri görmemiz. Kaldı ki bugün rüya yorumları vs. şarlatanlıkların olduğu bilim çağında bile bu kıssanın anlaşılmadığı ve binlerce yıl önce yaşayan İbrahim’in hatasını bugün sözde modern insanların devam ettirdiğini açıkça görmekteyiz.

İkinci düşüncem şu: Allah’a akıldan arındırılmış bir sadakat ile yaklaşılmaz. İbrahim Allah’a olan teslimiyetini göstermek için en arzuladığı varlığı kesmeye kalktı. Çünkü İbrahim gibi putların ilah olmayacağını, ayın, güneşin ve yıldızların ilah olamayacağını akli delillerle insanlara anlatmaya çalışan biri bile akıldan arındırılmış bir teslimiyete başvurabilir. Hepimiz insanız. Bu ayetler akıldan arıtılmış bir imanın, akıldan arındırılmış bir teslimiyetin ne denli korkunç şeyler yaptıracağını anlatıyor. İhsan Eliaçık’ın dediği gibi Allah ile olan sadakatınıza, teslimiyetinize, bağlılığınıza yani imanınıza muhakkak akıl damlatın. İbrahim Allah ile olan ilişkisinde aklı aradan çıkardığı an hata yaptı. “Geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin bir hatıra bıraktık” diyen Allah aynı hatayı bizim yapmamamız için uyarıyor.

Bu acı hatıra hepimize ders olmalı. Aklı aradan çıkarmayı kabullenmiş Cemaat ve Tarikat mensuplarına, Sünnilere, Şialara vs. binlerce mezhebe sesleniyorum. Aklın olmadığı bir iman nicelerini korkunç hatalara sürükledi. Atamız İbrahim buna örnek değil midir? O ki Nisa 125’te “Allah İbrahim’i dost edinmiştir” ayeti ile şereflenmiş bir peygamberdir. Allah Hz. Muhammed dahi hiç kimse için dost ifadesini kullanmazken İbrahim için kullandı. 1970’li yıllarda Şeyhi kendisine en sevdiği varlığı İbrahim gibi kurban etmesini söylediği için mağaraya gidip çocuğunun kafasını kesen nice baba oldu. Bu o dönemin gazetelerinde yer aldı. İşte Tarikatların gerçek yüzü bu. Tarikatlar İbrahim’in hatasının aynısını yapmayı teklif ederler – tabi Şeyh bunu yapmaz müritlere emreder- Hâlbuki Allah İbrahim’i bu hatasından dolayı durdurmuştu. Kuran ayetlerini anlamaktan bu kadar uzak olan Tarikat ve Cemaatlerin tek amacı var: imanın her zerresinden aklı çıkarmak. İşte Kuran bu tür imanı pohpohlayanlara karşı İbrahim kıssasını anlattı ve Allah başta kendisi adına söylenenler dahil olmak üzere  hiçbir şeye körü körüne bağlanmamamız gerektiğini hatırlattı. Allah kendisine olan teslimiyet adına her türlü değeri çiğnemeye hazır bir imanı değerli bulmadığını bize bir kez daha gösterdi.

 
Görüntülenme 1,984
Yayın 01 Ağustos 2018

Muska, büyü veya nazar karşısında koruma yaptığı iddia edilen; Kur’an ayetleri, Arapça dua ya da Arapça normal yazılardan oluşan belge veya nesnedir. İslam’da muska denilen bir belge yoktur. Kur’an, muska ve etkilerinden hiç bahsetmez. Çünkü İslam’a ait olduğunu söylenen diğer birçok şey gibi bu da ilkel inançlardan bize geçmiştir. Muska vb. büyü koruma nesnelerinin putperest kültürlerden günümüze geldiği bilinen bir gerçektir.-- Hatta Antik Mısır ve Roma’da muska benzeri cisimler, tılsımlar büyük bir önem taşımıştır.

İlk olarak muskanın koruduğunu iddia ettikleri iki şey var: Nazar ve büyü. İşin komik tarafı nazar denilen olay tamamıyla insan uydurması olmasıdır. Nazarın var olduğuna dair ne bir bilimsel çalışma ne de dini bir bilgi elimizde yoktur. Bu noktada getirilen uydurma hadisler dinin kaynağı olamaz. Bu hurafe Kur’an’da geçmez. İnsan korku ve kaygılarının ürünüdür. Eğer ilerde bilim nazara inanan birinin psikolojik olarak nazara maruz kalması olasıdır derse bile bundan kurtulmanın yolu muska değil psikolojik destek merkezleridir. Yani o şahıs doktora gitmelidir. Kur’an hiçbir ayetinde tıp doktoru olduğunu ve psikolojik hastalıkları tedavi ettiğini iddia etmez. Nazar uydurma olduğuna göre nazardan koruyan cisim olan muskanın da uydurma olduğu aşikârdır.

Nazardan koruduğu iddia edilen ayet var mıdır?

Birazdan muskacıların nazardan bahseden ve koruyan ayet olduğunu iddia ettikleri ayeti vereceğim ancak izninizle nazarın tanımını yapalım. Nazar, kişinin kıskançlık, haset dolu bakışla bakıp başkasında var olup kendisinde var olmayan şeylere imrenmesi onları arzulaması olayıdır. Muskacıların nazardan korusun diye yazdıkları ayet Kalem 51
 

O inkâr edenler, zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. “O, gerçekten bir delidir” (KALEM 51)

“seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi” ifadesini nazara delil gösteriyorlar. Ancak bu ayetin nazarla hiçbir alakası yoktur. Çünkü nazarda başkasında olan iyi şeyi arzulama vardır. Hangi insan bir deliye nazarla bakar? Kim deliliği arzular? Ayette bir mecaz kullanılıyor. Amaç peygamberimize olan öfkenin ne denli büyük olduğunu bize aktarmak. Adamların öfkesi o kadar büyük ki o enerji ile neredeyse peygamberimizi devirecekler diyor Allah. Ve ayetin devamında peygamberimize mecnun (deli) dediklerini aktarıyor ayet. İnkâr edenler bir deliyi mi kıskanacak ve nazar değdirecek? Bu ayetin nazarla hiçbir alakası yoktur.

Muska büyüden ve cinlerden korur mu?

Kur’an ve Muhammed peygamber ve hatta tüm peygamberler mistisizm ile savaşmış insanları akla, mantığa, gerçeğe ve bilime davet etmişlerdir. Kur’an’da yüzlerce ayette peygamberler insanları akletmeye ve hakikate (gerçeğe) çağırır. Kur’an defaten ayetlerinde büyü diye bir şeyin olmadığını bu adamların bize yaptığı şeyin illüzyon olduğunu yani sadece bizi kandırdıklarını söyler ve yine bizi akla ve bilime davet eder. Büyü olmadığı için büyüden korunmak için gerekli olan nesne yani muska diye bir şey de olamaz.

Sihir ve Büyü var mıdır linkini verdiğim bu yazımda sihir ve büyünün olmadığını açıklamaya çalışmıştım. Muhammed peygamberin büyülendiği ve bunun üzerine Felak ve Nas surelerinin geldiğini iddia eden hadisçiler çelişkili ifadeler içinde bocalamaktadır. Çünkü Felak ve Nas surelerinin Mekke’de peygamberliğin ilk dönemlerinde geldiğini söylüyorlar. Peygamberimize büyü yapıldığı iddia edilen yer ise Medine’dir. Yani anlayacağınız yalan bile söylemeyi bilmiyorlar. Cahil Müslümanları büyüye inandırmak için Muhammed peygamberin büyülendiğini ve yazacakları muskaya kaynak olsun diye Nas ve Felak surelerinin bu yüzden indiği yalanını söylüyorlar ancak büyü için indiği iddia edilen ayetler Mekke’de inmiş büyü ise Medine’de yapılmış yani Nas ve Felak’ın inişinden onlarca yıl sonra gerçekleşmiştir. Tabi ki bu büyük bir iftiradır. Büyü diye bir şey olmadığından Muhammed peygambere yapılmış da olamaz. Büyü olsaydı bile Allah kendi peygamberini bundan koruyacak güçtedir. Şimdi size Kur’an’ın büyüyü reddettiği ayetleri vereyim
 

“Ey Musa! Sihrin ile bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?” (57) “Biz de sana karşı onun gibi bir sihirle geleceğiz. Bunun için seninle bizim aramızda bir mekân ve zaman tayin et ki bize de sana da eşit şekilde uygun olsun” (58) “Buluşma vaktimiz, süs günü (ulusal bayram ya da festival) insanların toplandığı kuşluk vaktidir” dedi (59) Bunun üzerine Firavun ayrılıp, tuzak kurucularını topladı, sonra geldi (60) Musa: “Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azap ile yok eder. Uyduranlar umutsuzluğa uğramıştır” (61) Derken aralarında tartışarak plan yaptılar, fakat bunu gizlediler (62) diyorlardı ki: “şüphesiz bu ikisi, sihirleriyle sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak ve sizin oluşturduğunuz ideal yaşam tarzınıza son vermek isteyen büyücülerden başkası değil!” (63) İşte bu nedenle, tüm hile ve tuzaklarınızı bir araya getirecek tek saf halinde üzerlerine gidin; zira bugün galip gelen taraf, kesin bir başarı kazanmış olacaktır. (64) “Ey Musa! Ya sen at ya da biz önce atanlardan olalım” dediler. (65) “Önce siz atın” dedi. Bir de ne görsün, ipleri ve değnekleri yaptıkları sihirden dolayı hareket ediyormuş gibi geldi (66) Bunun üzerine Musa, içinde bir korku hissetti (67) Ona korkma dedik, şüphe yok ki sonunda üstün gelecek olan sen olacaksın, elbette sen! (68) sağ elindekini at ki, yaptıklarını yutuversin. Çünkü onların yaptığı, sihirbazların gözbağcılığından başka bir şey değil. Kaldı ki, bir sihirbaz ne amaç güderse gütsün, asla kalıcı bir başarı elde edemez.(69) Nihayet sihirbazlar secdeye kapanarak dediler ki: Biz Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik! (70) (TAHA 57-70)

Bu ayetlerde iki kesime hitap var: Sihirbazlık ile uğraşanlara ve bunlara inanlara. Yukarıdaki ayetlerde Musa ile Firavun arasında bir düello belirleme diyaloğu anlatılır. Akabinde sihirbaz olduğunu iddia edenlerle Firavun halkın olduğu bir mekânda ve tam da festival günlerinde buluşmak için Musa ile anlaşırlar. Taha 60 aslında sihirbaz ve büyücülerin gerçek yüzlerini ortaya çıkarır ve der ki “Bunun üzerine Firavun ayrılıp, tuzak kurucularını topladı, sonra geldi” bakın Kur’an, büyücüleri olağanüstü efsunlu kişiler olarak görmüyor sadece birer tuzak kurucu olduklarından bahsediyor. Akabinde Musa: “Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azap ile yok eder. Uyduranlar umutsuzluğa uğramıştır” diyor. Yani sihirbazların büyücülük iddiasını yalancılık olarak görüyor ve yüzlerine vuruyor

Yukarıdaki en önemli ayet şüphesiz Taha 66’dır “Önce siz atın” dedi. Bir de ne görsün, ipleri ve değnekleri yaptıkları sihirden dolayı hareket ediyormuş gibi geldi” dikkat ederseniz ayette bu illüzyonistlerin yaptıklarının sadece birer göz bağı olduğunu ifade ediyor. Yani David Copperfield numaraları. Ne diyor ayette “ediyormuş gibi geldi” yani aslında böyle bir şey olmuyordu sadece adamlar bu numaralarda ustaydılar ve insanlara gerçekmiş gibi görünen bir takım şeyler gösterdiler. Tıpkı bugün insanı ortadan ikiye ayırma numaraları gibi. Gerçekte ikiye ayrılmıyorlar ama izleyen öyleymiş gibi algılıyor. Tabi bir sonraki ayette Musa’nın bile bu şarlatanlara inandığını ve korktuğunu ifade ediyor ve Allah Musa’yı teskin ediyor.

İşte can alıcı ayet “Çünkü onların yaptığı, sihirbazların gözbağcılığından başka bir şey değil” yani Allah büyücülük ve sihirbazlık iddiasında bulunan kişilerin sahtekâr olduğunu gerçekte böyle şeylerin olmadığını bildirdiği ayet. Ayet çok önemli bir mesajla devam ediyor “Kaldı ki, bir sihirbaz ne amaç güderse gütsün, asla kalıcı bir başarı elde edemez” Yani er ya da geç numarası anlaşılacaktır. Sihirbazlıkla ömür tüketmek boşunadır. Sihirbazlığa meyledenlere bir öğüt var. Ne yaparsan yap illüzyondan fazlasını yapamayacaksın diyor ve âdete şunu ifade ediyor Harry Potter izleyip gaza gelmeyin onlar sadece filmlerde olur smiley

Verdiğim son ayet şu şekilde “Nihayet sihirbazlar secdeye kapanarak dediler ki: Biz Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik!” Büyücülük iddiasından saniyeler içinde vazgeçerek yalancı olduklarını itiraf etmelerine ne sebep oldu? Bu konuda benim yorumum şu şekilde: Musa bu illüzyonistlerden başka hiç kimsenin bilemeyeceği numaralarını ve düzeneklerinin nasıl çalıştığını Allah’tan öğrendi ve halkın içinde bunu ifşa etti. Dehşete kapılan bu sihirbazlarımız bunun Tanrı işi olduğuna kani oldular ve tevbe ettiler. “sağ elindekini at ki, yaptıklarını yutuversin.” Ayetini ben bu şekilde anlıyorum. Foyalarını meydana çıkardı Musa. Tabi siz başka yerlerde bu ayetlere bakarsanız Sünni din adamları yok Musa asa attı ejderha oldu diğerlerinin yılanlarını yuttu falan vs. masalsı bir sürü uydurma efsane işitirsiniz. Ancak onlar ayetleri çarpıtıp kendi kitaplarındaki masalları ve mitolojileri Kur’an’a yamamaya çalışıyorlar. Çok önemli bir ayet daha vereyim.
 

Doğrusu Biz Musa’yı mesajlarımızla ve apaçık bir belgeyle elçi göndermiştik. (23) Firavun’a, Haman’a ve Karun’a. Fakat onlar Yalancı sihirbazın teki demişlerdi. (24) (MÜMİN 23-24)

Allah aşkına bakın. Firavun Musa’yı düelloya çağırdığı zaman sihre ve büyüye inanıyormuş gibi davranıyordu. Aslında büyü diye bir şeyin olmadığını da biliyor. Allah onu Mümin suresi 24’te ifşa ediyor. Musa’nın yalancı bir sihirbaz olduğunu söylüyor. Yani onun da kendi sihirbazları gibi numaralar öğrenmiş bir illüzyonist olarak görüyor. Zariyat 52’de oldukça dikkat çekicidir.
 

İşte böyle! Onlardan öncekiler, kendilerine gelen her peygambere mutlaka sihirbaz ya da mecnun dediler (ZARİYAT 52)

Baksanıza Kur’an peygamberlerin tamamına toplumu tarafından sihirbaz, büyücü yaftasının atıldığını söyler. Demek ki toplum kendi gibi düşünmeyen ve toplumları etkileyen marjinal insanları büyücü olarak yaftalıyor. Hatırlayın Orta Çağ’da Avrupa’da ve birkaç asır öncesi Amerika’da kadınlara cadı denmiş büyücülükle suçlamış ve yakmışlardı. Hatırlayın bin yıl önce halüsinasyon gören sağlığı bozuk insanların içine cin veya şeytan girmiş deyip yaktıkları günleri. Büyü ve sihir olmadığına ya da cin vb şeylerin bizlere musallat olmadıklarını Kur’an ve bilim sayesinde artık biliyoruz. Şu halde olmayan şeyi koruyan muska da nedir?

Bir arkadaşım bu yıl bana muska getirmişti. Aç içinde ne var diye. Bende içini açtım ve Arapça Allah, Muhammed ve Allah’ın sıfatlarının yazıldığını gördüm. Yani anlayacağınız uyduruk bir Arapçayla birkaç Arapça kelime yazmıştı o kadar. Ama insanlara sorsanız çok efsunlu kelimeler. Ben anlamıyorum Arapça niçin insanlara efsunlu, korkunç büyülerin yapıldığı ve bozulduğu bir dil olarak görünüyor? Muska yapan istisnasız herkes yalancıdır. Yazdığı şeyler normal ayetler ya da Arapça birkaç kelime. Hiçbir gizemi, efsunu yok. Kur’an büyü yapma ya da bozma kitabı değildir. Müslümanlar bunu yaparak Kur’an’ı aşağıladıklarının farkında değil mi? Kur’an âlemlere gerçeği hatırlatma misyonunu yüklenmiş bir kitaptır, büyü yapboz kitabı değildir.

Muska yapıp bundan para kazanan insanlar açıkça haram lokmayı boğazlarına tıktıklarını elbette biliyorlar. Benim istediğim sizlerin bu şarlatanların yanlarına gitmemeniz. Allah adına düşünün eğer büyü ve sihir gerçekten var olsaydı ve bu işin yolu muskadan geçiyor olsaydı ve muskanın içine de ayet yazılıyorsa niçin Allah’ın ayetlerini parayla satıyorlar? Allah Kur’an’da ayetlerini az bir para karşılığı satan insanlara cehennemi vaat etmiyor mu? Aklımızı kullanmazsak Allah bizi pisliğe mahkûm eder (yunus 100) Kur’an’da büyüden koruyan ayet diye bir ayet yoktur. Şu halde bu muskacılar hangi ayetleri ve duaları yazacaklarını yani bu ilmi kimden öğrendiler? Ebetteki halkı dolandıran ustalarından bu sahtekârlığı öğrendiler. Geçmişten beridir bazı insanlar şizofrendir, bazı insanlar halüsinasyon görmüştür. Bunlar bu hayatın gizemi değil tıbbi sağlık sorunlarıdır. İçinize cin girmiş diyenlere umut bağlamayın. Doğrudur. Hastaneler her hastalığı çözemiyor. Ancak bu sizi büyük yanlışlara sürüklemesin. Muskacılar size şifa değil umut satıyorlar. Eğer muskaları işe yarasaydı emin olun size değil sadece kendilerine yaparlardı. Cem Yılmaz’ın dediği gibi David Copperfield uçsaydı paralı gösteri yapmazdı. Muskacının ayetleri işe yarasaydı iki üç kuruşa size para karşılığı satmazlardı emin olun. Hepimizi kendilerine köle yapmaya uğraşırlardı. Mesela kendilerini zengin yapan, çocuklarını sınavı hiç çalışmadan kazanan, hepimizi kendi hizmetçisi yapan cinleri musallat eden şeylerle uğraşırlardı.

Biliyorum sır, gizem insanlığın en büyük zaafı. Filmlerde bile gizem varsa daha çok beğenilir.  Belki bu yüzden hayatını define aramaya adayan insanlar var. Büyü, sihir insanın hoşuna giden şeyler. Mesela ben en çok Yüzüklerin Efendisi kitap serisi ile Harry Potter kitap serisini beğenirim. Sihir, büyü bol. Ancak bunun gerçek olmadığının sadece hayallerimizde arzuladığımız şeyler olduğunun bilincindeyim. Gerçek ile hayali ayırt edebiliyorum. Hayallerimize sınır bırakmak elbette doğru değil. Ancak hayalleri gerçek gibi insanlara satıp onları korkutmak ve “sadece korunmanın yolu benim yaptığım muskadan geçer” deyip insanları dolandırmak ahlaksızlıktır.

Allah, başkasının iradesini yok edecek bir güç yaratmış olamaz benim inancıma göre. Çünkü Kur'an'da kendisini inkar edip kendisine küfredenlere bile izin verdiğini onların iradelerine saygı duyduğunu ifade ediyor. Şeytan "bana mühlet ver" diyor Allah "vedim" diyor. Bu kadar iradeye saygı gösteren bir Allah nasıl olur da insan iradesini yok eden büyüye, cin musallatlarına vs. saçmalıklara izin verir? Ayrıca böyle bir güç varsa korunma yolundan da bahsetmiyor? Bizi üfürükçülerin para karşılığı yaptıkları muskalara mı mecbur bıraktı? Kur'an'ın Allah'ı böyle bir Allah değil. Niçin aklımızı kullanmıyoruz?
 
Görüntülenme 3,210
Yayın 09 Eylül 2018

İddiaya göre Musa peygamber bir kayaya asası ile vurur ve o kayadan 12 kaynak fışkırır. Yani büyük bir mucize gerçekleşir. İddia sahipleri buna delil olarak Bakara suresi 60’ıncı ayeti sunarlar. Ayeti verip mutlak olarak bu anlam mı çıkar bunu ele alacağım.--
 

Musa kavmini suvarmak istediği zaman da dedik ki: Değneğini kayaya vur! Bunun ardından ondan on iki kaynak fışkırmıştı. Bu sayede herkes içeceği yeri bilmişti. Haydi, Allah'ın rızkından yiyin, için; fakat yeryüzünün fesadıyla sonuçlanacak düzenbazlıklara tevessül etmeyin. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 60)

Eğer ayeti denildiği gibi Musa’nın bir taştan yoktan su fışkırtması olarak alacaksak niçin ayetin devamında “Bu sayede herkes içeceği yeri bilmişti” ifadesi geliyor. Bu bir anlatım bozukluğuna ya da anlam bozukluğuna sebep olmuyor mu? Ayet bir su çıkarma mucizesi anlamına geliyorsa ayetin devamı şu şekilde gelmesi beklenirdi: “Bu sayede herkes suya kavuştu” Bu ayetin yanlış anlaşıldığına delildir.

Ben bu ayeti nasıl anladığımı sizinle paylaşayım. Öncelikle ben kayadan su fışkırtma gibi bir mucize olduğuna inanmıyorum. Çünkü bugün temiz su kaynaklarına ulaşamayan ve perişan halde bulunan birçok Afrikalı var. Hatta temiz su bulamadıkları için ölen binlerce Afrikalı kardeşlerimiz var. Allah böyle bir ayrıcalığı İsrailoğullarına yapmış olsaydı bugün Afrika halkına da yapardı. Allah adildir. Musa’nın su bulamayan İsrailoğulları için asası ile su fışkırtması Allah’ı –haşa- adaletsiz yapar. Çünkü bugün su sıkıntısı çeken insanlar da Allah’ın bu yardımına muhtaçtır. O zaman ayeti nasıl anlamalıyız?

Ben bu ayetten su için İsrailoğullarının kavga ettiği sonucunu çıkarıyorum. İsrailoğulları Mısır’dan kurtulduktan sonra ya gittikleri yerde su sıkıntısı yaşadılar ya da bencilce tavırları yüzünden bir su problemi yaşadılar. Bu yüzden muhtemelen kavga ettiler. Allah ise Musa’nın olaya el atmasını istedi. Türkçedeki “elini artık masaya vur” deriz olaya ağırlığını bırak anlamında. “Değneğini kayaya vur” ifadesinin bu anlamı taşıyabileceğini düşünüyorum. Musa kavgaya el attı ve İsrailoğullarının 12 boyu arasında suyu paylaştırdı. Bu yüzden ayette “Bu sayede herkes içeceği yeri bilmişti” ifadesi geliyor.

“Değneğini kayaya vur/ittir/uzaklaştır” ifadesi başka bir gerçeği de anlatıyor olabilir. Bir ihtimal de İsrailoğullarının 12 boyu su için kavga etti ve su kaynağını bir taş ile tıkadılar. Anlaşamadıkları için kimse içmesin diye suyu tıkadılar. Allah da Musa’ya git “asanla taşa vur” veya diğer anlamıyla “asanla taşı uzaklaştır/böl/aç” diyerek su kaynağını açmasını istedi. Böylece “Bunun ardından ondan on iki kaynak fışkırmıştı” ifadesi de anlam kazanıyor. Burada zımnen Musa bu 12 boyun anlaşmazlığını gidererek onlara suyu paylaştırması 12 kaynağın fışkırması olarak ifade ediliyor. Adil olsalar kaynak 12 boy için yeterli sonucunu çıkarıyorum.  “Bu sayede herkes içeceği yeri bilmişti” ifadesi ise Musa’nın kavgayı çözüme ulaştırması ve su kaynağını 12’ye ayırarak ve her boya nereden içeceğini göstermesi ile sonuçlanan bir durum aktarılıyor.

Bu iddiamı ayetin devamı da destekler niteliktedir: “Haydi, Allah'ın rızkından yiyin, için; fakat yeryüzünün fesadıyla sonuçlanacak düzenbazlıklara tevessül etmeyin” Allah burada sanki şu eleştiriyi yapıyor: “O su sizin babanızın malı değil kavga ediyorsunuz. O su Allah’ın malı.” Bunu “Allah’ın rızkından yiyin, için” ifadesinden anlıyorum. Çünkü ayette “Allah’ın” ifadesine vurgu yapılıyor.

Yeryüzünde fesat çıkarmayın uyarısı ile bitmesi bu kavmin su için kavga ettiği tezini güçlendiriyor. Eğer aniden var olmayan bir su taştan çıkarıldıysa Allah niçin fesat çıkarmayın (bozgunculuk) uyarısında bulunuyor. Adamlar su istiyor Musa ise mucize ile su çıkarıyorsa bu uyarı niçin yapılıyor? Bir şeyi bozmak için ilk önce var olması gerekir. Bu da benim iddiama delildir. Su vardı. Su için kavga edip suyun önünü taşla vs. kapatıp kimseye içirtmedikleri için bozgunculuk yapmakla suçlandılar. Ben bu ayette mucize olabilecek bir durum görmüyorum. Bugün köylerimizde bile su paylaşım sorunu yüzünden kavgalar çıkmaktadır. Eğer olaya böyle yaklaşırsak ayeti günümüze taşıyabiliriz ve ayetin bize verdiği bir ders olur. Aksi halde bugün hiçbir devlette Musa yok ki asasını taşa vurup su çıkarsın. Yani ayetin bugüne bir mesajı olmazdı. Bu ayet geçmişin masalı olarak kalırdı.

Ayetten anladığım soyut ve somut mesajları sizinle paylaşmak istedim. Çünkü bu ayet sürekli olağanüstü (mucize) bir olayı anlatan ayet olarak açıklanmaya çalışılıyor. Bunun sebebi ise Musa’nın bir peygamber olması. Bir insan peygamber olunca inanılmaz doğaüstü tavırlar sergilemesi gerektiğine inanmış Müslümanlar. Bu yüzden ayeti de mucizeye yormaya çalışıyorlar. Hâlbuki Allah Musa’ya taşı ittir/uzaklaştır/böl/aç da diyor olabilir. Ayette geçen “idrib” kelimesini sadece "vur" olarak çeviremeyiz. Bu kavram darabe kökünden türer ve "vurmak, dövmek, uzaklaşmak, uzaklaştırmak, terk etmek, bırakmak, atmak, çarpmak, açmak, ateş etmek, ayırmak, bölmek" anlamlarına da gelmektedir. Yani “Değneğini kayaya vur” anlamını niçin seçelim? Değneğinle Kayayı aç, kayayı uzaklaştır, kayayı at, kayaya çarp, kayayı ayır, kayayı böl anlamlarını niçin tercih etmeyelim? Bu anlamları seçersek işin mucize yönü kaybolur diye mi korkuluyor?

Yunanlı filozofların dediği gibi bir problem çok karmaşıksa muhtemelen cevap en basit olanıdır. Ayet Musa’ya "kayadan aniden su var et" değil de belki düz mantık "hiçbir mecaz olmadan" suyun önünden taşı atması/parçalaması/bölmesi isteniyor da olabilir. Taşın bir su kaynağını tıkamadığını nereden biliyoruz? Sanki taşı ileri ittiğinde arkasından var olmayan bir suyun aniden fışkırıyormuş gibi anlatılmasına delil nedir? Suyun taşın içinden imkânsız bir şekilde aniden var olduğu inancına hiçbir delil yoktur. Müslümanlar bu şekilde inanmayı tercih ediyor çünkü Müslüman âlimler bin yıldır böyle bir masal anlatıyorlar. İleride bu konuda daha kaliteli bir yorum okursam yazımı gelip güncelleyeceğim.
 
Görüntülenme 4,616
Yayın 09 Eylül 2018

İlk önce iddia nedir onu sizinle paylaşayım. Peygamberin hayatını yazanlar ve sonraki tarihçiler bize Beni Kaynuka ve daha sonra Beni el-Nadir kabilelerinin Müslümanları kışkırttığını bu yüzden kuşatıldıklarını, teslim olmaya karar verdiklerini ve sonuçta alabilecekleriyle birlikte terk etmelerine izin verildiğini söylüyor. Bundan sonra Hayber kalesi ve Fedek boşaltılmıştır. İbn-i İshak’ın Siyer ’inde yazdığına göre olay şöyle gerçekleşmiş:--
 

Hendek Savaşı sona erince, derhal Benî Kureyza Yahudileri üzerine hareket emri verdi. Benî Kureyza Yahudileri Peygamberimizle anlaşma yaptıkları halde Hendek Savaşı’nın en kritik anında, müşrikler tarafına geçmişler, Müslümanları arkadan vurmaya kalkmışlardı. Sa’d bin Muaz böyle yapmamaları için onları ikaz etmiş. Fakat dinlememişlerdi. Bu sebeple Hendek Savaşı’ndan hemen sonra Benî Kureyza Yahudileri muhasara altına alındı. Bu kuşatma bir ay sürdü. Sonunda teslim oldular. Haklarında verilecek hüküm için Sa’d bin Muaz’ı hakem olarak istediler. Onların bu isteği üzerine Peygamberimiz, Sa’d bin Muaz’ı yattığı çadırından getirtti. O Yahudilere “Ne hüküm verirsem razı mısınız?” dedi. Evet, razıyız dediler. Bunun üzerine Sa’d bin Muaz, Benî Kureyza erkeklerinin boynunun vurulmasına hükmetti. Bu hüküm gereğince erkeklerin boynu vuruldu. Kadınlar ve çocuklar esîr alınıp, mallarına el konuldu. Benî Kureyza’dan bazı erkekler ise Müslüman olup, kurtuldular. Sa’d bin Muaz bu hükmü verince Peygamberimiz “Onlar hakkında Allah’ın ve Resulünün hükmüyle hükmettin.” buyurdu.

Bunun sonucunda Medine’nin pazar yerinde çukurlar kazıldı ve sayıları 400 ile 900 arası değişen yetişkin erkek gruplar halinde getirilerek boyunları vuruldu. Yani büyük bir katliam yapıldı. Bu da tarihe Beni Kureyza Yahudileri katliamı olarak geçecekti. Fakat İbn-i İshak’ın anlattığı ve diğer mezhepçilerin de bu adamı referans göstererek yazdıkları bu olay gerçekleşti mi? Bu yazımda bu soruyu cevaplamaya çalışacağım. Ama önce İbn-i İshak’ı ve o dönemlerde yaşamış diğer insanların onun hakkındaki görüşlerini paylaşayım.

Asıl adı Muhammed bin İshak’tır. Tarihçidir. Konuyla ilgili geniş detayları içeren en eski kaynak olarak Peygamber’in biyografisi İbn İshak’ın "Siyer" adlı kitabıdır. Siyer, aynı zamanda en uzun süre ve en sıklıkla alıntılanan kitaptır. Sonraki tarihçiler ona koşulsuz, sorgusuz güvendiler. Ancak bu çok sorunludur. Çünkü İbn-i İshak Muhammed peygamberin ölümünden yaklaşık 140 yıl sonra vefat etmiş biridir. Bu eseri peygamberimizin vefatından 100 yıl sonra yazdığını kabul etsek bile yine sorun ortadan kalkmaz. Çünkü İbn-i İshak ne Muhammed peygamberi ne de Muhammed peygamberin hayatına tanıklık etmiş birini görmüştür. Yani biyografisi tamamen halktan dinlediği dedikodu ve hikâyelerden oluşmaktadır. Bilimsel açıdan bir biyografi kabul edilecek hiçbir kanıt sunmamıştır. Ne bir arkeolojik bulgu, ne bir belge, ne o dönemde yazılmış bir anı kitabı. Hiçbir şey. Sadece gidip o dönemi görmemiş insanlara anlatın demiş ve o anlatılanların doğru olup olmadığını umursamadan alıp kitabına yerleştirmiştir. Durum bu iken Muhammed peygamberin hayatı adlı tüm eserlerin uydurma olduğunu. İçlerinde doğrulardan daha fazla mitoloji barındırdığını görüyoruz.

Elbette İbn-i İshak’ın bu eserini kabul etmeyen insanlar vardır ancak çoğunluk peygamber düşmanlığı ile suçlanmamak için susmayı tercih etmiştir. İbn Hacer bu ve buna benzer hikâyelerin doğru olmadığını söyler. İbn İshak ile çağdaş olan hukukçu Malik İbn İshak’ı yalanlar ve sırf böyle hikâyeler naklettiği için onu bir yalancı ve münafık olmakla suçlar. Bununla da kalmaz ve onu Yahudilerden hikâye aktaran biri olarak eleştirir. (bkz. Uyun al-athar, I, 12 :ibid, I, 16.)

Sonraki dönemde İbn Hacer Malik’in İbn İshak’ı suçlamasının sebebini şöyle açıkladı: “Malik, İbn İshak’ı suçladı çünkü Medine Yahudilerini özellikle arayıp bulup babalarının dedelerinin anlattıkları hikâyeleri almaya çalıştı.” İbn Hacer daha sonra bu hikâyeleri Kureyza ve Al-Nadir kabilelerinin hikâyeleri gibi acayip hikâyeler olarak tanımlayıp reddetti. Yani anlayacağınız İbn-i İshak Hayber’de Yahudilerle Muhammed arasında ne gerçekleştiği konusunu gidip Yahudilerden öğrenmeye çalışmış. Bu işin saçmalığına bakar mısınız? Muhammed peygamberle savaşmış Yahudilerin olaya hiç şahit olmamış nesillerine gidip Muhammed size ne yaptı diye soruyorsunuz ve gerçeği duymayı umuyorsunuz. Elbette ki bizi katletti ve bize tecavüz etti diyecekler. Atalarına karşı savaşmış birini lekelemekten başka ne yapmalarını umuyordu İbn-i İshak? Bu tıpkı şuna benziyor: Gidip bugün bir Yunan’a soruyorsunuz Kurtuluş Savaşı’nda ne oldu diye. O da size Türkler bize o dönem tecavüz etti ve bizi katletti demesinden başka nasıl objektif bir yorum beklersiniz ki. Aynı şey Türkiye’deki insanlar için de geçerli. Bu yüzden tarih bilimi belgelere dayanır. Belge yoksa bu sadece bir mitoloji ve dedikodudur.

İbn-i İshak’ın anlattığı bu katliamın olup olmadığını Müslümanların tek güvenmesi gereken kaynak olan Kur’an’a soracağız. Olayla ilgili olan Haşr suresinin ilk ayetleri ile Ahzab suresinin iki ayeti mevcut.
 

Yine o, geçmiş vahyin mensuplarından düşmana destek verenleri kalelerinden çıkarmış ve kalplerine korku salmıştır; (baksanıza), bir kısmını öldürüyor bir kısmını da esir alıyorsunuz. (26) Böylece O sizi onların arazilerine, yurtlarına ve mallarına mirasçı kıldı; dahası ayak basmadığınız bir nice toprağı da. Zira Allah her şeye kadirdir.(27) (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ AHZAB 26-27)

Olayla direkt bağlantılı ayetler bunlardır. Olayın yanlış aktarıldığını bu ayetlerden hemen anlıyoruz. Ayette geçen "bir kısmını öldürüyor bir kısmını da esir alıyordunuz" ifadesine dikkat edin. Bu ifadenin kullanılması için ortada bir savaşın olması gerekmektedir. Hâlbuki İbn-i İshak ve diğerlerinin hikâyelerinde Muhammed peygamber Hayber kalesini kuşatmış ve bir ayın sonunda Yahudiler teslim olmuştu. Kur’an bu olayın savaş şeklinde gerçekleştiğini söyler ve mitolojik tarihçilik yapan İbn-i İshak gibilerinin iddialarını reddeder. Ayette ifade edilen “bir kısmı” ifadesi de önemlidir. Allah bu savaşta sadece savaşan küçük bir kısmın öldürüldüğünü ve esir edildiğini ifade eder. Bu da Hayber’de bahsi geçen 900 kişilik katliamın mümkün olmadığını gösterir. Çünkü 900 kişinin katledilmesi “bir kısmını öldürüyordunuz” ifadesini karşılamaz. Ayetin “çoğunu öldürüyordunuz” şeklinde gelmesi gerekirdi.

Bazılarınız ayette “bir kısmı esir alındı” diyor. Şu halde İbn-i İshak’ın dediği doğru olabilir. Esir alınanlar katledilmiş olabilir diye düşünebilir. Ancak yine yanılmış olursunuz. Çünkü Kur’an esirlere ne yapılacağını da açıklamış ve şüpheleri bertaraf etmiştir. İşte o ayet:
 

Artık inkârda direnip (onu dayatanlarla) savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarına vurun! Nihayet kızışmış bir savaşın sonuna dayandığınızda durmayın, (kalanların) ipini sıkı bağlayın. Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın ki, savaş tüm ağır sonuçlarıyla ortadan kalksın: böyle yapın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MUHAMMED 4)

Allah bu ayette “ya bir lütuf olarak ya da fidye karşılığı serbest bırakın” diyerek esirlerin savaşın devam etme tehlikesi ortadan kalktıktan sonra serbest bırakılmasını emrediyor katledilmelerini değil. Konuyla ilgili olduğu için Haşr suresini de vereyim:
 

O'dur kitap ehlinden nankörlük edenleri ilk kalkışmada yurtlarından çıkaran. Siz onların bırakıp gideceklerine zerrece ihtimal vermemiştiniz, onlar da kalelerinin kendilerini Allah'a karşı savunacağını sanmışlardı. Allah onların (üzerine) hiç beklemedikleri yerden geldi ve kalplerine korku saldı: hanelerini kendi elleriyle ve mü'minler eliyle harap ettiler. Şu halde, ibret alın ey ileri görüş sahipleri! (2) Allah onlar için sürgünü takdir etmemiş olsaydı, elbet onlara dünyada (daha beter) mahrumiyet yaşatırdı; zaten, öbür dünyadaki ateşin azabı onları beklemektedir. (3) Bu onların Allah'a ve O'nun elçisine karşı konuşlanmaları yüzündendir; kim de Allah'a karşı konuşlanırsa, unutmasın ki Allah'ın azabı çetindir. (4) (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ HAŞR 2-4)

Yukarıdaki ayetlerin Hayber olayını anlattığı iddiası hem mezhepçilerin hem de Turan Dursun gibi düşünen ateistlerin iddiasıdır. Ben de bu durumun böyle olduğunu varsayayım. Yine de delil gösterdikleri ayetler katliam yapılmadığını söylüyor. Haşr 3'te “Allah onlar için sürgünü takdir etmemiş olsaydı” ifadesi kullanıyor. Yani eğer bu ayet Hayber olayından bahsediyorsa bile Müslümanlarla savaşan Yahudiler Hayber kalesinden sürgün edilmiştir. Katledilmediklerini ayet ortaya çıkarıyor.
Muhammed peygamberin Hayber’de katliam yapmadığına hatta bu anlatılan hikayenin tamamının kurgu olduğuna dair delillerimizi size sıralayayım:

1.   İlk olarak Muhammed suresi 4’te belirtildiğine göre savaş esirleri mutlak olarak serbest bırakılmalıdır.

2.   Haşr 3 eğer her kesimin iddia ettiği gibi Hayber için inmişse ayette sürgün edildiklerini belirtiyor.

3.   Kur’an Ahzab suresinde olayın iki taraf arasındaki bir savaş olduğunu iddia etmektedir. Fakat anlatılan hikâyede Müslümanlar kaleyi kuşatmış ve bir ay boyunca teslim olmalarını beklemişlerdir. Yani bu hikâye Kur’an ile çelişmiştir.

4.   Ahzab suresinde öldürülenlerin ve esir alınanların Hayber’de savaşanların küçük bir kısmı olduğu vurgulanıyor. Hâlbuki rivayetlere göre 900 civarında tüm Yahudi erkekler topluca katledildi. Kur’an ile rivayet yine çelişti.

5.   Bu olay İslam’ın adalet anlayışı ile çelişmektedir. Fatır suresi 18. Ayette Allah “Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenecek değildir” demektedir. Fakat hikâyeye göre Muhammed masum ve suçlu ayırmadan herkesi katletmiştir. Kadın ve çocukları da esir almıştır. Kadın ve çocukları esir aldığı iddiası ise tüm Kur’an ayetleri ile çelişmektedir. Muhammed suresi 4’te sadece savaşan kişilerin esir alındığı açıkça belirtilmiştir.

6.   Hikâyeye göre Beni Kureyza’dan önce ve sonra teslim olan Yahudi topluluklarına hoşgörülü davranılıp gitmelerine izin verilmişken sadece Beni Kureyza’nın katliama uğratılması pek de mantıklı değildir. Yani hikâye kendi içinde de çelişmektedir. Hikaye bir kabilenin bırakılıp diğerinin niçin sadece birinin katledildiğini açıklayamamaktadır

7.   900’e yakın insanın idamı gerçekleştirilmiş ve pazar yerinde toplu mezarlar açılmışsa bunlarla ilgili arkeolojik kanıtlar nerededir? Bugün olayın gerçekleştiği iddia edilen yer bilinmektedir. Burada toplu bir mezar bulunmuş mudur?

8.   İbn Kesir, Hicri 300 yılında Hayber Yahudileri bizzat Peygamber tarafından kendilerine verilmiş olan ve onları kelle vergisi vermekten bağışlayan bir belgeye sahip olduklarını iddia ettiler. Ancak bu sahte bir belgeydi ve detaylıca çürütüldü. O tarihte ölü olan şahısların isimleri geçmekteydi ve çok sonra literatüre girmiş terimler kullanılıyordu, Muaviye bin Ebu Süfyan’ın şahit olduğu iddia ediliyordu ama o tarihte Muaviye henüz Müslüman bile değildi gibi. (Edip Yüksel’in kişisel sitesi)

Tüm bu deliller ışığında Muhammed peygamberin katliam yapmadığını bunun İslam’a aykırı olduğunu açıklamaya çalıştım. Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Niçin Müslümanlar bu hikâyelere Kur’an’a aykırı olmasına rağmen tepki göstermedi? Bunun sebebi çok karışık değil. Halife Ömer’den sonraki süreçte İslam dünyası hızla büyüdü. Kur’an ahlakı ile tanışmayan kitlelerce İslam, din olarak kabul edildi. Emeviler ve Abbasiler ise zaten Kur’an ahlakına karşıydı. Bu hikâye onların işine geliyordu. Böylece bir bölgeye savaş açtıklarında onları bu olaya dayanarak katledebilecek, kadın ve çocuklarını esir alıp köle ve cariye yapabileceklerdi. Kur’an bunların hiçbirine izin vermiyordu. Bu yüzden Kur’an terkedildi.

Yahudilerin atalarına ait katliam yapıldığı iddiasını niçin İbn-i İshak’a aktardıklarına dair Edip Yüksel’in bilimsel bir analizi var. Dileyen onun sitesinden okuyabilir. Edip’e göre bu katliam olayı Roma döneminde vb. daha geçmiş dönemlerde yaşandı. Olay daha sonra Hayber ile ilişkilendirildi. Edip Yüksel katliam için bahsi geçen 900’lü sayıların bile Roma döneminde yapılan Yahudi katliam sayısı ile benzerlik gösterdiğini güzel bir şekilde tespit etmiş. Ancak ben işin bu noktasını çok da umursamadığım için yazıma taşımadım. Merakı olanlar şu linke tıklayarak bakabilirler.
 
Görüntülenme 2,100
Yayın 03 Eylül 2018

Abdullah İbn Ömer anlatıyor
"Peygamber, Beni Mustalık üzerine gece baskım yaptı. Onlar ansızın yakalanmışlardı. Hayvanları da su basında sulanıyordu. Peygamber, savaşabilir durumda olanlarını öldürttü; çocuklarını da tutsak olarak aldı. O sırada Cüveyriye'yi kendine seçti." (Bkz. Buhari, Kitabu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1117 Müslim, Kitabul-Cihâd/1, hadis no: 1730; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'l-Cihâd/lOO, hadis no: 2633.)
"Cüveyriyye", "cariyecik" demek. Çok küçük yastaydı o sırada. 13 yasında. Asıl adı "Berre" iken, Muhammed'in el koymasından sonra bu adı almıştı. (Din Bu s. 28)--

Tabi Turan Dursun yine hadisleri önümüze bıraktı. Çünkü Kur’an üzerinden İslam’ı eleştirmek çok daha zor bir iş. Geçen yazımda hadislerin İslam’ı eleştirmek için yanlış bir yol olduğunu kanıtlarımla sundum. Dileyen şu yazıma baksın: Turan Dursun'un “Din Bu” Adlı Kitabına Cevaplar Turan Dursun'un Bu Din Kitabına Cevaplar. Yukarıdaki olayların Muhammed’in yaptığına dair hiçbir kanıt ve delil yoktur. Yukarıdaki söylentiler savaş sonrası katliamı meşru göstermek isteyen, pedofil insanların İslam’a sokmaya çalıştığı günahlardır.  Kur’an ile çelişen tavırlarla doludur. Kur’an’da savaş anında öldürmeye izin olsa da savaş sonrası öldürmeye izin yoktur ve savaş sonunda köle alınamaz. İşte ayet:
 

Artık inkârda direnip (onu dayatanlarla) savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarına vurun! Nihayet kızışmış bir savaşın sonuna dayandığınızda durmayın, (kalanların) ipini sıkı bağlayın. Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın ki, savaş tüm ağır sonuçlarıyla ortadan kalksın: böyle yapın! (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – MUHAMMED 4)

Muhammed peygamberin savaşları adlı savaşların tamamı uydurmadır. Muhammed dönemi ile ilgili savaşlar hakkında elimizde bilimsel veriler yoktur. Hadislerin bahsettiği savaşlar Kur’an’da geçmez. Bu da olmadıklarına inanmam için yeterlidir.
 

Gün, Muhammed'in karılarından Hafsa'nın günüydü. O gün Muhammed, Hafsa'yla cinsel ilişkide bulunmak üzere kalkıp gider. Hafsa'nın odasına varır. Ama Hafsa'yı bulamaz. Tam o sırada da, bir zamanlar, Mısır Mukavkısı'nın kendisine armağan ettiği cariyelerden Marya ortaya çıkmıştır. O anda, Muhammed cinsel ilişki için tam hazırlıklıdır. Cariyeyi tutup yatırır, Hafsa'nın yatağına. Ve isini görmeye baslar. Muhammed'in, cariyesiyle yatması doğal. Kur'an da, karılarının dışında cariyeleriyle de yatmasına olanak veriyor. (Bkz. Ahzab Suresi, ayet: 50, 52.) işin bu noktası olağan olmasına olağan. Ne var ki cariyeyi özgür (hurre) olan bir kadının, üstelik Ömer kızının, Hafsa’nın "yatağında" koynuna alıyor. İşte bu olağan değil. Terslik bu ya, o sırada, Hafsa da çıkagelmiştir. Muhammed'in Marya (Mariye) ile ilişkisini görür. Bir süre kendine egemen olup kapıda bekler. Muhammed işini bitirmiştir. Hafsa tepkisini gösterir:
"Tanrının Elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın. Öyle bir şey yaptın ki, benzerini hiçbir karma yapmadın! Benim günümde, benim sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatırıp yapıyorsun!" Muhammed ne desin? Sonra Muhammed'le Hafsa arasında su konuşma geçer:
Muhammed: "Vallahi Billahi Marya ile bir daha yatmayacağım!"
- "Hafsa! Marya'yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaşmasam; bundan hoşnut olur musun?
- Evet!
Muhammed hemen ant içmiştir. Hafsa! Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı?
- Tamam!
Ne ki, Hafsa bu durumu Ayşe’ye anlatır. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyân, 28/102.)
Muhammed'in, Marya'yı kendisine "haram" etmesi, yani bu cariyeyle bir daha yatmayacağına ant içmesi üzerine ayetler gelir:
- "Ey Peygamber! Kanlarını hoşnut edeceksin diye, Allah’ın sana helâl kılmış olanı kendine neden haram yaparsın? Allah bağışlayan ve acıyandır." (Bkz. Tahrim Suresi, ayet 1. Bu ayetin anlatılan Marya olayı nedeniyle geldiğine ilişkin hadisler ve yorumlar için aynı tefsirlere bkz.) (Bu Din s. 32)

Bence RÜTÜK hadisleri ve Turan Dursun’un bu iddialarından habersiz yoksa ikisine de sansür uygular :))) Hadisler porno senaryosu gibi. Turan Dursun ise daha da kaliteli bir senaryo yazmaya çalışıyor :)) Geçen yazımda yazdığım gibi cariyelik diye bir müessese Kur’an’da mevcut değil. Muhammed’in cariyelerle yatmasına Ahzab suresi izin veriyor diyen Turan Dursun bu yorumu da başka hadislerden almıştı. Burada çok saçma bir mantık kuruyor. Ahzab suresini hadisler ve din adamlarının tefsirini delil göstererek Muhammed’in cariyeleri ile yatabileceğini kabul etmişti. Sonra da bu kabulü unutup hadisin doğruluğunu da Ahzab suresine dayandırıyor. Zaten Kur’an’dan o anlamı hadise bakarak çıkarmıştın. Şimdi de hadisin doğru olabileceğini hadislerle yorumladığı Ahzab suresine dayandırıyor.

Yukarıdaki uydurma hadislerde bir şey dikkatinizi çekti mi bilmem ama olay üçüncü ağızdan anlatılıyor. Sanki kameraman da oradaymış gibi an be an bilgi veriliyor. Yok Muhammed yatağa yatırdı sonra şöyle yaptı vs. tam bir senaryo. Bu olayı kim gördü de Taberi’ye anlattı? Muhammed ve eşlerinin arasında olabilecek bu çok özel anları kim anlattı? Hadi hafsa Aişe’ye anlattı. Aişe de Medine’ye mi yaydı? Bu kadar mantık dışı bir kurgu olamaz.

Turan Dursun Tecavüzcü Coşkun filmleri için bir ilham kaynağı olabilirdi. Çünkü örnek verdiği Taberi Muhammed peygamberin vefatından yaklaşık 226 yıl sonra Camiu'l-Beyân adlı eserini yazdığını kabul edelim. Muhammed’in yatak odasına gizli kamera bırakmış olması hariç bu bilgileri birinden elde edemezsin. Turan Dursun ne Muhammed’i tanıyanları, ne çocukları, ne torunları, ne torunlarının torunlarını görmemiş olan Taberi’nin bu haberini gerçek olarak kabul ediyor. Hem Turan Dursun hem de Taberi bilimsel belge ve kanıt göstermeden bu çirkin iddiaları gerçek kabul ettikleri için iftira atmaktalar. Ama tabi iş Muhammed’i sapık ilan etmekse bilimsel bulgu ve belgelere gerek yok. 200 yıl sonra gelmiş Taberi gibi din adamlarının o dönemi hiç görmemiş insanlara Muhammed ne yaptı diye sorup karşılığında o dönem insanların “ben dedemden işittim ki o da dedesinin arkadaşının dedesinden işitmiş ki o da Ebu Hureyre’den işitmiş ki, Ebu Hureyre’de Muhammed’den işitmiş” şeklindeki akıllara zarar ciddiyetsizlikle tarih kitabı yazmaya kalksan ancak bu kadar olur.

Turan Dursun Tahrim 1’in yukarıdaki porno senaryosunun ardından indiğini söylüyor ve buna delil olarak Muhammed’den yaklaşık 220 yıl sonra yaşamış birini delil gösteriyor. Bu tıpkı şuna benziyor: Şuan 2500 yılındayız ve Turan Dursun kimdi sorusuna 2200 yılında yaşamış birini delil göstererek cevap vermeye çalışmak gibi. Bu son derece saçma bir tavır olurdu. İşte Turan Dursun ve hadislerin peşine düşen ateistlerin düştüğü durum da budur. Muhammed kimdi sorusunu soruyorlar ve Muhammed’den 200, 300, 400, 500, 700 hatta İbn Hanbel’in Müsned’ini katarsam 1000 yıl sonra yazılmış eserleri referans olarak alıyorlar.
 

Câbir bin Abdullah anlatıyor:
Peygamber bir kadın gördü; hemen Zeynep’e gitti. Ki Zeynep o sırada bir derisini ovup işliyordu. Peygamber hemen cinsel ihtiyacını gördü. (Bu Din s. 33)

Ya bu hadislerin uydurma olduğunu anlamamak için tam bir geri zekâlı olmalı insan. Cabir Muhammed’in kadın gördükten sonra Zeynep’e gittiğini nasıl anladı? Belki diğer eşlerinden birine gitmiştir. O halde Cabir Muhammed’i takip etti. Hadisin devamına baksanıza “Zeynep o sırada bir derisini ovup işliyordu” yahu sadece Muhammed’in görebileceği bir manzara üçüncü kişi ağzından anlatılıyor bu nedir? Bu hadisleri 0-5 yaş grubu uydurmamışsa kim uydurdu? Bu kesinlikle 0-5 yaş arası zekâya hitap ediyor. Cabir, Muhammed Zeynep’e gitti deyip kime gittiğini tahmin ediyor sonra da oturduğu yerden Muhammed’in içine giriyor ve onun gözüyle Zeynep’in o an neyle meşgul olduğunu görüp Muhammed adlı avatardan çıkıyor. Belki de Avatar filmi senaryosu bu hadis öğrenildikten sonra yazılmıştır :))
 

Aynı hadise yer veren Gazalî de," şehvetin önemini ve cinsel ilişkide bulunup rahatlamanın sağladığı yaran uzun uzun anlatıyor; bu arada da, Muhammed'in şehvetine ve gereksinimini nasıl karşıladığına geniş yer veriyor. (Bkz. Gazalî, ihyau Ulûmiddin, Arapça, 2/27-29.) (Bu Din s. 33)

Turan Dursun İslamiyet’i o kadar ciddiyetsiz bir şekilde eleştiriyor ki ciddi olmakta zorlanıyorum. Bir din adamı olan Gazali, 1058 yılında Tus’da (İran) doğmuş ve ölmüştür. Muhammed’in şehvetine ve gereksinimini nasıl karşıladığına geniş yer veren bu arkadaşımız Muhammed’in vefatından yaklaşık 426 yıl sonra doğmuş. Ve Turan Dursun Muhammed’in şehvetini karşılama yöntemlerini bu arkadaşı kaynak göstererek öğreniyor. Sadece Turan Dursun değil Türkiye’deki çoğu ateist aynı ciddiyetsizlikle olaya yaklaşıyor. Şimdi kalkıp Turan Dursun hakkında Müslümanların yazdıkları yazıları kaynak kabul etsem ateistler hemen sinirlenir. Haklılarda. Çünkü bir insanı hiç tanımamış, yakın çevresinden olmayan hatta tanısa bile kendisine nefret beslediği için doğru bilgileri o kişiden alamayız. Ama iş Muhammed’e gelince değil Muhammed’i Muhammed’den 12 kuşak sonrasını bile görmemiş bir adam kalkıp Muhammed’in şehvet doyurma yöntemleri adlı yazı yazıyor ve bu kaynak oluyor öyle mi?

Ben ateist olsaydım İslam’ı eleştireceğim derken bu kadar laubali bir tavır takınmayı sindiremezdim doğrusu. Ben bir Müslüman olarak bir Ateisti, Deisti, Agnostiği, Musevi’yi, Hristiyan’ı vs. asla delilsiz, kanıtsız sırf onları haksız ve sapkın çıkarmak için eleştirmedim. Muhammed’den 400 yıl sonra yaşamış insanları delil göstererek Muhammed sapıktı demek ahlaksızlıktır. Müslüman olmasaydım bile bir dinin peygamberini haksız çıkarmak için iffetine iftiralar atmayı eleştiri kılıfı adı altında yapmazdım. Bunu onursuzluk olarak görüyorum.
 

Zeynep Bint Cahş, Muhammed'in oğulluğu Zeyd'in karısıdır. Zeyd'i Muhammed kendisine "oğul" edindiği için herkes ondan "Muhammed'in Oğlu (Zeyd bin Muhammed)" diye söz eder. Muhammed bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz, Zeyd'in karısı Zeyneb'le karşılaşır. Birden tutulur Zeynep’e. Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed'in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu öğrenir öğrenmez Muhammed'e gidip konuşur (Bu Din s. 33)

Bu yalanlara başka bir yazıda tüm detaylarıyla cevap verdim o yüzden Zeynep olayını şu yazıdan okumanızı öneririm: Hz. Muhammed Evlatlığının (Zeyd) Eşiyle Evlendi Mi? Bunun dışında burada bir iki cümle tekrar etmiş olayım. Turan Dursun’un verdiği bu hadis tamamen kendi içinde çelişkilerle dolu, mantık hataları ile doludur. Diğer hadisler gibi ancak mitolojinin konusu olabilir. Zeyd yine Turan Dursun’un koşulsuz doğru kabul ettiği hadislere göre çocukken Hatice’nin kölesi olur ve o da kocası Muhammed’e hediye eder. Muhammed köleliğe karşıdır ve onu evlat edinir. Yukarıdaki hadise göre "Muhammed eve gidiyor Zeyd'i bulamıyor ve karısı Zeynep’le karşılaşır." İşte mantık hatası buradan itibaren patlak veriyor. Turan Dursun’un yüzde yüz doğru kabul ettiği hadislere göre Zeynep Muhammed’in halasının kızıdır ve onu Zeyd ile evlendiren de bizzat Muhammed’dir. Bu ne saçma şey. Muhammed çocuk yaştan itibaren Zeyd’in yanındadır. Zeyd hangi ara evlendi de Muhammed görmedi. Medine’nin o dönem nüfusu 50 milyondu ve Zeyd başka semtte mi yaşıyordu? Muhammed babası olarak Zeynep’i isteyen kişi olmuş olmalı. Ama yukarıdaki rivayete göre Muhammed eve girince şok. Tecavüzcü Coşkun gibi Zeynep’e vurulur. Turan Dursun tam bu noktada büyük bir yalan söyler ve der ki: “Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed'in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır.” Turan Dursun bu sonucu hangi kaynağa dayanarak doğurduğunu yazmıyor. Çünkü Muhammed’e olan kini onu yalan söylemeye zorluyor. Bu hadsilerin kaynak gösterildiği yalanı daha fazla konuşma gereği yok.
 

Güzel bir vahanın ortasında kurulmuş olan Hayber Kasabası’nın görülebilen en nefis hurmalıklarından yüzlercesi Muhammed'in buyruğuyla kesilmişti. "Tanrı'nın buyruğudur" diye. Her zaman olduğu gibi... İşte Kur'an ayeti: (Çev. Diyanet'in)
"inkârcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah'ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanların böylece rezilliğe uğratır." (Haşr Suresi, ayet 5.)
Bu ayet, Muhammed'in Benû Nadir'in hurmalıklarını yakmasına yöneltilen eleştirilere cevaptır. (Bkz. Buhari, e's-Sahih Kitabu'l-Cihad / 154; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad /' 10; h. no: 1746; Ebu Davud, Sünen, Kiatbu'l-Cihad / 91, h. no: 2615.) " Hurma soykırımıyla birlikte "insan soykırımı" da yapılmıştı. Özellikle Yahudilerin yerleşim bölgelerinde. Bunlardan biri de "Hayber"de gerçekleştiriliyordu. (Bu Din s. 37)

Muhammed peygamberin hayatı ile ilgili yapılan en büyük yalanlardan biri Muhammed peygamberin Hayber denilen bir kalenin fethinde katliam yaptığı ve köle aldığı iddiasıdır. Bu hadis savaş döneminde köle almak isteyen ve katliam yapmak isteyenlerin uydurduğu hadislerdir. Tamamen mitolojidir. Gerçekleşmemiştir. Muhammed suresi 4’te savaş sonrası bırakın köleyi esir almayı bile yasaklıyor. Yukarıda ayeti verdiğim için tekrar vermiyorum. Şimdi Turan Dursun’un yalanını kanıtlarıyla göstereyim.

Evvela Turan Dursun’un iman ettiği hadis kaynaklarına göre Yahudiler antlaşma yapmalarına rağmen bir savaşta Müslümanlara ihanet ederler ve sonra Medine’den kaçıp Hayber’e giderler. Muhammed peygamberde savaşta yapılan ihanet üzerine bunların peşine düşer ve Hayber’e dayanır. Savaş sırasında 2 ile 6 ağaç arasında hurma ağacı kestiği söylenir ve nihayet Hayber teslim olur. Turan Dursun bu uydurma rivayetlerin hepsini anlatmayarak Muhammed’in kendi kendine etrafa saldıran bir insan olduğu algısını oluşturmaya çalışır. Ama tabi ki bu masalın başı da sonu da yalandan başka bir şey değildir. Kölelik ve katliam meraklısı sözde İslam komutanları ve devletleri bu namussuzluklarını meşrulaştırmak için Haşr suresini seçmiş ve ayetlerin sözde iniş sebebi diye bir masal uydurmuşlardır. Haşr suresi Müslümanlarla kitap ehli arasında bir çarpışmadan bahsediyor. Fakat bunlar Hristiyan mı yoksa Yahudi mi bunu bile belirtmiyor. Bu ayetlerin Hayber denen yeri kast edip etmediği bile meçhuldür ki bence olayla alakasız.

Bu konuyu başka bir yazıda detaylıca açıklayacağım. Ancak Turan Dursun’un ağaç kesiminden insan katliamı çıkarması büyük bir iftiradır. Çünkü aşağıdaki ayette Allah bu kuşatmada katliam yapılmadığını sürgün cezası verildiğini bu dünyada başka ceza verilmeyeceğini ifade eder ve hadislerle birlikte Turan Dursun’un yalanı ortaya çıkmış oldu.
 

Allah onlar için sürgünü takdir etmemiş olsaydı, elbet onlara dünyada (daha beter) mahrumiyet yaşatırdı; zaten, öbür dünyadaki ateşin azabı onları beklemektedir. (Haşr 3)

Kur'an'ın Tevrat'tan aktarılma Tanrısı İsrailoğullarını, yani Yahudi toplumunu, "tüm toplumlardan üstün yaptığını" duyuruyor. (Bkz. Bakara, ayet: 47, 122; A'raf, ayet:140.) Ama "Hayber Savaşı’nda Yahudilere yardım etmemişti. Ganimetler, tutsaklar. Bunlar içinde de kadın ve çocuklar. Ağlaşmalar, sızlanmalar... (Bu Din s. 37)

Bakara 47’de kast edilen İsrailoğullarının o dönemde tüm toplumlardan üstün olduğudur. Her dönem olduğu değil. Bu üstünlük de ırksal değil. Kendi dönemlerindeki en erdemli toplum olmalarındandır. Çünkü Kur’an üstünlük takvadadır der. Takva ise sorumluluk bilincidir. Kur’an’ı Kur’an ile tefsir ettiğimizde çıkan sonuç budur. Şu an, Allah Yahudilere yardım etmemişti diyen Turan Dursun’un mantığını anlamak zor. Bir kavim zulme sebep olan taraftaysa Allah niçin yardım etsin. Zulme uğrayan taraftayken Allah yardım etmişse bu zalim olduğunda da mı yardımı gerektirir. Geçersiz bir mantık.

Ganimetler, tutsaklar. Bunlar içinde de kadın ve çocuklar. Muhammed suresi 4, Haşr suresi 3 Turan Dursun’un bu iddiasının yalan olduğunu gösterir.
 

Leoni Caetani, "Muhammed, ihtimal ki güzel Safiyye'ye göz koymuş olduğu, zevcinden (kocasından) kurtulmak istediği için Kinane / Ibn Rebia / Ibn Ebi'l-Hukayk'i celbetti; Ebi'l-Hukayk ailesinin meşhur mücevheratını teslim etmesini istedi..." dedikten sonra birtakım bilgiler aktarıyor. Bu bilgilere göre, gerek Kinane, gerekse kardeşi hazinenin yerini söylemiyorlar. Ama hazinenin bir kesimi sonradan bulunuyor. Ne var ki, Muhammed tümünü elde etme kararında. Başlıyor işkence ettirmeye. Bu Kinane, Safiyye'nin kısa bir süre önce evlendiği kocasıdır. Bir süre sonra Muhammed'in koynuna sokulacak olan Safiyye'nin kocası... (Bu Din s. 38)

Turan Dursun inanılmaz bir olaya daha imza atarak Leoni Caetani’yi kaynak olarak gösteriyor. Bu arkadaşımız 1869’da Roma’da doğmuştur. Ölüm tarihi 1935. Muhammed’den yaklaşık 1240 yıl sonra yaşamış biri Muhammed’in iffetsizliğine delil olmuş oluyor. Muhammed’e iftira atmak için daha 80 yıl önce yaşamış insanlar bile kanıt olarak sunuluyor. Bu durumu aklı biraz dahi çalışan insanların mantığına bırakıyorum. Yukarıda anlatılan olaylar tamamen masaldır. Muhammed suresi 4. ayet bırakın cariyeyi açıkça esir bile alamazsınız der. Ayrıca Haşr 3 bu olayda sadece düşmanın sürgün edildiğini açıkça belirtir.

Turan Dursun sayfa 41’de Muhammed’in niçin çok evlilik yaptığını Muhammed peygamberden yaklaşık 426 yıl sonra dünyaya gelmiş Gazali’yi delil göstererek şehvete bağlar. İslamcıların saçma yorumlarına yer verir ve bunların hangisi mantıklı diye sorar. İşte siyasi sebeplerden, acıma duygusundan falan söylemlerin mantıksızlığına vurgu yapar. Bu yorumlar İslamcıların değil mezhepçilerin yorumudur. Muhammed’in kaç eşi olduğunu hangi sebeplerle bu evlilikleri yaptığını aynı anda kaç kadın ile evliydi bunu bilmiyoruz. Kur’an Muhammed peygamberin çok eşinin olduğunu söylemese çok eşli olduğunu dahi söyleyemezdik. Muhammed’in evliliklerini Kur’an ayetleri üzerinden konuşabiliriz, hadisler ve başka mitolojiler üzerinden değil. Muhammed’in niçin çok eşli olduğunu bilemeyiz. Bunun da bir önemi yok.

Bir insanın çok eşli olması onun peygamber olmadığına İslam’ın ise Allah’tan gelmediğine kanıt değildir. Çok eşlilik dünya üzerinde çok eskilerden beri var olan bir uygulama. Muhammed’de kendi toplumunda var olan bir uygulamayı devam ettirmiş. Bunu yanlış yapan bir durum yok. Çok eşlilik günümüz dünyasında yeri olmayan bir uygulama ancak geçmişte böyle bir algı yok. Muhammed peygamber dönemini günümüz örf ve adetlerine göre yargılamak mantıksızdır. Kur’an’da çok eşlilik bir zorunluluktur diye bir ayet yok. Dileyen erkek ve kadınlar çok eşliliği onaylıyorsa yapabilir. Dilemeyen yapmaz. Ben çok eşliliği kendim için uygun görmüyorum. Fakat 1400 yıl önce yaşasaydım toplumun bu geleneği bana normal gelirdi. Bunu Muhammed’e saldırmak için kullanmak anlamsız.

Muhammed bir insandı. Onun aile hayatından yola çıkıp insani bir şey gördükten sonra aha peygamber olmadığı ortaya çıktı söylemlerinin yapılması gerçekçi bir yaklaşım değildir. Kur’an birkaç ayette Muhammed’in tıpkı bizler gibi bir beşer olduğunu dile getirir. Evlilikleri şehvet yüzündendi diyor Turan Dursun sanki inanılmaz bir keşif yapmış gibi. O çok modern sayılan günümüz insanında bile evlilik sebeplerinden biri şehvettir. Muhammed’in evliliklerinde de sebeplerden biri şehvet olabilir. Ama tek sebebin bu olduğuna bir delil yoktur. Kaldı ki Turan Dursun’un çok güvendiği hadislere göre Muhammed’in eşlerinin hepsi genç değil çoğunluğu yaşlıdır. Bunu da gizleme gereği duymuş. Zaten Muhammed’i kötüleyen hadisleri sadece kitabında kullanmış. Turan Dursun hadisleri doğru kabul ettiğine göre ve evliliklerinin temel nedeninin de şehvet olduğunu iddia ettiğine göre bu yaşlı kadınlarla ne diye evlendi Muhammed?

Turan Dursun’un bu kitaptaki diğer iddialarını tek tek ele alıp cevaplayacağım. Çünkü tek bir yazıda cevaplanamayacak kadar fazla iddiası var. Turan Dursun'un kitabından çıkardığım sonuç şudur: İslam'dan ve Muhammed'den nefret ettiği için kendisinin doğumundan 1 yıl sonra ölmüş birini bile delil gösterdiğini görüyorum. Biraz bilime saygı duyan biri bunların hadislerin İslam'ı yargılamak için yeterli olmadığını görürü. Çünkü bu hadis denilen zırvalıklar birkaç asır sonra uydurulmuş halk dedikoduları. Bugün İslam'ın tek kaynağının Kur'an olduğu artık bilinmektedir. Bu da Turan Dursun ve Türkiye'deki hadisçi Ateistlerin iddialarını geçersiz kılmaktadır. Sanırım bu konuda Edip Yüksel haklıydı. Türkiye'deki ateistler bilimden çok uzak, bağnaz ve Sünniler.
 
Görüntülenme 4,404
Yayın 01 Eylül 2018

Turan Dursun bir düşünürdür. İlk önce bunu belirtmem gerek. Fakat bir insanın düşünür olması onu hatasız ya da kusursuz yapmaz. Dindarlar nasıl kendi kutsalını savunduğu için bazı bilginleri yücelttilerse ateistler de kendi değerlerini savunduğu için Turan Dursun vb. insanları yüceltmiştir. Sanki İslam’ı çürütebilmiş gibi bu kitabını da önümüze sürmekteler. Bu kitap Sünnileri ve mezhepçileri çürütmüş olabilir ancak İslam’ı çürütememiştir.-- Bu yazımı okuyan arkadaşlarımızın şu ayrımı artık iyi yapmaları gerek. İslam farklı bir din İslam’ın mezhepleri olduğunu iddia eden Sünnilik, Şialık, Vahhabilik vs. yüzlerce mezhep farklı bir dindir. Şimdi Turan Dursun’un iddialarına cevap vermeye geçelim.
 

Artık, İslâm'daki özel deyimiyle "mesaili müstetire"yi, yani dince "kapalı kalması gereken konular"ı gün ışığına çıkarabilecektim. Ve koyuldum. (Din Bu s. 4)

İslam’da kapalı kalması gereken konu diye bir ilke yoktur. Kapalı kalması gereken konular mezhepçilerin, tarikatçıların ve cemaatçilerin ilkesidir, İslam’ın değil. İslam, mensuplarının yanlışlarından dolayı sorumlu olamaz. Kur’an hiçbir yerinde "sus düşünme ve sorgulama" dememiş akletmez misiniz, aklınızı kullanmayacak mısınız, yalnızca akıl sahipleri öğüt alır vs. gibi düşünceyi kışkırtmıştır. İslam’a göre Allah dahi tartışılabilirdir. Allah Kur’an’da samimi olarak Tanrı var mı sorusunu soran insanların kendisini bulacağından emindir. Hiçbir tabusu yoktur "Bu Din"in. Bu iddia bu yüzden tamamıyla yanlıştır.
 

Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları (Din Bu s. 5)

Bir kere her ateistin bu noktada vicdanlı olması gerekir. Çünkü her ilim erbabı bilir ki İslam’da “Din Adamı” adlı sınıf yoktur. İmam, Müftü, Diyanet İşleri Başkanı, Şeyh, Evliya, Molla vs. tüm makamlar daha sonra İslam’a sokulmuştur. Bu sınıfların Kur’an’dan ve İslam’dan dayanakları yoktur. Toplumsal geriliklerin tarih boyunca bir sebebinin de din adamları olduğuna zaten Kur’an’a inanan her Müslüman da kabul eder. Bu gerçekten doğrudur. Ancak ateistlerin geriliklerin tüm sebebini din adamlarına yüklemesi gerçekçi bir yaklaşım değildir. Bu resmi iyi okuyamadıklarının bir göstergesidir. İslam eşittir Müslüman olduğunu iddia eden bizler değiliz. İslam eşittir Kur’an’dır. Kur’an ise birçok ayetinde din adamlarını eleştirir. Fakat Muhammed peygamber döneminde henüz İslam’a din adamı kavramı bulaşmamışken yani din bazı adamların malı gibi görünmediğinden o dönemki Müslümanlar bu sözleri üzerlerine almadılar. Fakat Kur’an evrenseldi ve gelecek nesillere din adamlarının gerçek yüzünü haykırıyordu. Elbette burada hepsini kast etmiyorum, çoğunluğu kast ediyorum.

Kur’an’a inanan biri olarak ben de burada Turan Dursun ile aynı görüşteyim. Din adamlarının ciddi bir bölümü güç için, para için ve iktidar için Allah’ı kullanmaktan çekinmeyen insanlardır. İslam’da yüz âdeti geçmeyecek emir ve yasağı gün itibariyle 2 milyon emir ve yasağa çıkararak inanılmaz bir zam yapmışlardır. İşte Kur’an’ın din adamlarını ifşa edişi
 

Ey iman edenler, gerçek şu ki, Yahudi ve Hristiyan din adamlarının çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar… Onlara acı bir azabı müjdele. (TEVBE 34)

Her ne kadar da Müslümanlar bu ayetleri üzerine almasalar da bu ayetler Müslümanlara da hitap etmektedir. Elbet bir gün Müslümanlar Kur’an’ın başkalarına değil kendilerine hitap ettiğini idrak edecektir. Aşağıdaki ayette ise din adamları vs. yanlış önderleri körü körüne takip etmenin yaratacağı felaketten bahsedilir:
 

Hepsi toplu halde, Allah’ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: ‘Biz sizin izleyicileriniz idik. Şimdi siz Allah’ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?’ Cevap verecekler: ‘Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok.’ (İBRAHİM 21)

Nerede ki akıl özgürdür ve egemendir, orada din adamına yer yoktur. (Din Bu s. 8)

Yukarıda belirttiğim gibi bu mantık İslam’ın karşı olduğu bir mantık değil desteklediği bir mantıktır.
 

Karılarından Aişe, Muhammed'e söyle diyor
- "Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke". (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-Nikâh/29; Diyanet yayınlarından Tecrîd, hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih, Kitabu'r- Rıdâ'/49, hadis no: 1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57, hadis no: 200; Ahmed ibn Hanbel, 6/134,158.)
Nedir bu sözün Türkçesi? îste dini çevrelerden üç çeviri:
- "Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum." (Ahmed Davutoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Serhi. 7/ 402.)
- "Rabbin süphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir." (Haydar Hatiboğlu Sünen-i Ibn-i Mace Tercümesi ve Serhil, 5/495.)
- "Rabbin Teâlâ (kadınlarının degil) ancak senin arzunun tahakkukuna müsâraat ediyor." (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîdi Sarih Tercemesi, hadis no: 1721, çev. Kamil Miras, Diyanet yayınlarından.)
Aişe’nin sözü dilimize söyle de çevrilebilir:
"Bakıyorum da, senin Efendi Tanrın (Rabb), yalnızca senin şeyinin keyfini (nevanı) yerine getirmek için koşuyor." (Din Bu s.11)

Bu iddiaya cevap vereceğim ancak şu kesinlikle bilinmelidir ki bu tür iddialar bilimsel belgelerle değil söylentilere dayandırılıyor. Türkiye’deki ateistler çok ilim sahibi değildir Celal Şengör vb. insanlar hariç. Hadis dediğimiz mitolojinin Muhammed peygambere ait olmadığını ilk keşfeden Batı oryantalistleri idi. Fakat o dönemler din adamları yine Mezhepçi ve cahil Müslümanları kandırmış ve Batı sizin dininizi elinizden almak için hadislere saldırıyor gibi vaazlar vermişti. Fakat İnternetin ortaya çıkmasıyla bilim ve bilgi yayılmış hadislerin Hz. Muhammed’den gelmedikleri ortaya çıkmıştır. Buhari, Tirmizi, Ebu Davud, Ahmed ibn Hanbel vs. hadisçiler Muhammed peygamberden yaklaşık 200 yıl sonra ortada dolaşan dedikoduları derlemiş ve insanlara gerçek gibi sunmuşlardır. Fakat Türkiye’nin bilim adamlarından Fuat Sezgin ise aslında bu hadislerin Buhari, Tirmizi, Ebu Davud, Ahmed İbn Hanbel’den bile gelmeyebileceğini başarılı bir şekilde ortaya çıkardı. Çünkü orijinal nüshalar ortada yok. Bu adamlara ait olduğu iddia edilen hadis kitapları bile bunlardan yüzyıllar sonra yazılmıştı.

İlk olarak sahabe görünümlü münafıklar peygamberden işittim ki yalanlarını ortaya atmaya başladı. Sonraki yıllarda ise Müslüman oldum deyip İslam’a girdiğini açıklayan ancak gerçek amacı İslam’ı içten çürütmek olan insanlar hadis uydurmaya başladı. Öyle ki siyasi çıkarlarını korumak isteyen Emeviler ve Abbasilerde bu bir gelenek halini aldı. Hâlbuki dinin kaynağı Muhammed peygamber değil Kur’an’dır. Bunu bizzat Kur’an söylemektedir. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum... (YUNUS 15)  Kur’an Muhammed peygambere dinin kaynağını bu şekilde açıklamasını söylüyordu.
 

Onu (Kur’an’ı) aceleye getirip dilini oynatma. Onu toplamak da okutmak da bize düşer. O halde, biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak da bizim işimiz olacak (KIYAME 16,17,18,19)

Gördüğünüz gibi Kur’an değil dedikodu Lügatı olan hadisleri başka hiçbir kaynağı dini kaynak olarak görmez ve Kur’an’ı açıklayanın da Muhammed peygamber değil bizzat yine Kur’an olacağını biz Kıyame suresi haber verir. Her konuda bilimsel belge deyip bilim dışında bir kaynak olmaz diyen ateistler uydurma oldukları ortada olan hadislere sarılmakta bir etiksizlik görmüyorlar. Şu an dünyada İslam tarihi ile ilgilenen her bilim adamı çok iyi bilmektedir ki Muhammed dönemi ve sonraki 30 yıl neler oldu elimizde tek bilimsel veri yok. Muhammed’in hayatı diye önümüze sürülen tüm kitaplar Muhammed peygamberin vefatından en az 200 ile 500 yıl sonra derlenmiş dedikodu ve masallardan oluşmaktadır. Masallar ne zamandan beri bilimsel bilgi kabul edilmektedir?

Turan Dursun’un yukarıdaki iddianın doğru olduğunu kabul etmemiz için bize o döneme ait tablet, anıt, arkeolojik belge, o dönem yaşamış birinin yazdığı anı defteri vs. bilimsel bir kanıt sunması gerekmez mi? Bunun yerine peygamberi hiç görmemiş vefatından sonra 200 yıl geçtikten sonra yaşamış bazı şahsiyetlerin sanki Muhammed’i görmüş gibi yazdıkları hadisleri nasıl bize kanıt olarak sunar? Kaldı ki o delil olarak gösterdiği Buhari ve diğer hadisçilerin orijinal metinleri bile yok. Ahmed ibn Hanbel’in olduğu iddia edilen Müsned adlı eser kendisinden yaklaşık 950 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu kadar ciddiyetsiz kaynaklar delil gösterilerek Muhammed’i eleştirmek bilimsel değildir. Bu yüzden Din Bu kitabında İslam’ı eleştirirken Kur’an’dan delil getirilmeden kanıt olarak sunulan tüm kaynaklar geçersizdir. Çünkü bir belge ve kanıta dayanmaz. Muhammed peygamberden 800 yıl sonra bile uydurulduğu ispatlanmış hadisler var. Turan Dursun kendi görüşünü desteklediği için bu kitaplara iman ediyor. Burada söylenenleri mutlak doğru kabul ediyor ve İslam’ı bu insan ürünü kitaplarla değerlendiriyor. Bu bana etik gelen bir tavır değil.
 

Muhammed'in çok karısı var. 1, 2, 3,4, 5... Böyle gidiyor. Yaşlanmış olan Sevde Bint Zema'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel. Ve hepsi de cinsel istekli. "Adalet" olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel birleşmesi "sıra"ya konmuştur. Sevde'nin dışında kimse, sırasını başkasına kaptırmak istemiyor, iste bu böyleyken, "âyet" geliyor; durumu değiştiriyor: Muhammed'in "heva"sı, "adalet”in önüne geçiyor:
Muhammed'in kadın seçimi, cinsel alandaki isteği, hadisteki sözcüğüyle "hevâ"sı, "adalete baskın geliyor ve "sıra" Muhammed'in isteği doğrultusunda, "ayetle bozuluyor. Buhari ve Müslim'in "e's-Sahih"lerinin de içinde bulunduğu hadis kaynaklarına göre ayet, Ahzab Suresinin 51. ayeti. Ve şu anlamdaki sözle başlıyor:
- "(Ey Muhammedi) Onlardan (yani kanlarından) dilediğini geriye bırakır, dilediğini öne alabilirsin..."
Ne demek bu?
Hadis ve yorumlara göre şu demek:
- "Ey Muhammedi Artık nöbet, sıra zorunlu değil senin için. Nöbeti, sırası gelse bile, dilediğin karınla cinsel birleşmeyi erteleyebilir, ondan önce dilediğin karınla yatabilirsin." (Bkz. Aişe’nin sözünün yer aldığı, gösterilen hadis kaynaklan. Ayrıca bkz. Tefsirler, örneğin Tefsiru'n-Nesefî, 3/309; Râzî, e't-Tefsinı'l-Kebîr, 25/221; Taberî, Cami-u'l-Beyân, 22/20; Celâleyn, 2/111.) (Din Bu s.11, 12)

Muhammed’in çok karısı var deyip sayı sıralanmış. Bu sayılar Kur’an’da geçmez. Bu noktada hadisler kaynak olamazlar. Sevde’nin yaşlı diğerlerinin genç ve güzel olduğunu nerden öğreniyoruz? Hadis derleyicilerin duydukları hikâyelerden. Ve hepsi de cinsel istekli diyen Turan Dursun Muhammed peygamberin evine de kamera yerleştirdiğini itiraf etmiş oluyor. Aksi halde bu kadar detay bilgiyi bilmesini nasıl açıklayabiliriz? İlk önce Muhammed’den 200 ile 500 yıl sonra yaşamış insanların dedikodularını (hadisler) yer veriyor. Daha sonra Kur’an’ı toplumun dedikodularına göre tefsir ediyor. Hatta tefsircileri referans göstererek bakın İslam bilginleri de böyle yorumlamış diyor. Bu bilimden uzak bir metottur. Kur’an yukarıda verdiğim Kıyame suresinde açıkça Kur’an’ın Kur’an ile tefsir edileceği söyleniyor. Kur’an’ın indiği dönemden 300, 500 yıl sonra yaşamış insanların masallarına göre çevrilemeyeceğini belirtir.

Ayrıca yukarıda din adamlarının kötülük kaynağı olduğunu belirten Turan Dursun iş İslam’ı yorumlayan din adamlarına gelince onlara güvenmeyi tercih ediyor. Bu ikiyüzlü bir tavırdır. İslam din adamları tarafından tahrif edilmiş ve ortaya Sünnilik ve Şiilik adlı iki din çıkarmış. Bu dinler de kendi aralarında yüzlerce mezhebe ayrılıp Sünnilik ve Şiilik dininden bile epey uzaklaşmışlardır. İşlerine geldiğinde din adamları sahtekâr diyeceksin işine gelmediğinde hadis ve Kur’an yorumunda o sahtekâr dediğin adamlara güveneceksin. Bunun anlamı şu: İslam’a çamur atan Kur’an’ı yanlış yorumlayan din adamlarına güvenirim gerisi işime yaramadığı için sahtekâr öyle mi?

Turan Dursun hızını alamıyor ve Muhammed’i aşağılayan tüm (sahtekâr dediği) din adamlarını Muhammed’den asırlar sonra geldiklerini bilmesine rağmen referans gösteriyor. Ahzap 50’de ise “Ev mâ meleket eymânukum” deyimini cariye diye çeviriyor. Eğer Kur’an’ı Muhammed yazsaydı niçin bu deyimi kullanmak yerine açıkça “cariye” kelimesini kullanmadı. Turan Dursun bu deyimin cariye anlamına geldiğine gerçekten inandığını düşünmüyorum. Çünkü müftü olduğu için derin bir Arapçası olmasa bile Kur’an’a mana verebilecek kadar Arapça bildiğini varsayıyorum. Bu kelime cariye anlamına gelmez. Ancak Türkçeye din adamları böyle çevirmekte ısrar ediyorlar. Bu da Turan Dursun’un fikrine uygun olduğu için direk alıp kullanmayı tercih ediyor. Bu deyimin anlamı için şu yazımı okuyabilirsiniz: İslam'da Kölelik ve Cariyelik (Kadın Köle) Var Mıdır?  Kuran’a cariyelik kavramı Muhammed peygamberden çok sonra yerleştiriliyor. Emeviler ve Abbasiler döneminde erkek egemen zihniyetin ürünüdür.
 

F.Râzî'nin yorumuna göre Muhammed'e öylesine bir ayrıcalık sağlanmıştı ki, kadın konusunda; o bir kadını görüp de o kadına gönlü düştüğünde, kocasının o kadını boşaması şarttı. (Din Bu s. 14)

İnanılmaz iddialar. Muhammed’e hakaret içeren bu cümleleri ilk olarak Turan Dursun’dan duymuyoruz tabi ki. Ben Turan Dursun’u tanımadan önce sözde İslam âlimlerinin kendi peygamberlerine hakaret içeren bu sözlerden daha ağır olanlarına rastladım. Turan Dursun İslam’ı eleştirirken çok anlamsız bir metot izliyor. Bırakın Muhammed’i Muhammed’in torunun torunu dönemini bile görmemiş Râzî'nin Muhammed’in komşusuymuş gibi anlattığı, sanki Muhammed ile anılarını anlatıyormuş gibi yazdığı yorumu İslam’a mal ediyor. Turan Dursun’un bu satırlardaki temel problemi İslam’a olan nefretinin kendisini duygusal tepkilere yönlendirmesidir. 1800’lü yıllarda yaşamış biri çıkıp Muhammed sapıktı dese o adamı da kaynak gösterecek kadar tarafsız bakış açısını kaybetmiştir.
 

Tefsirlerin de yer verdiği bir hadis, İslam dünyasında sağlam kabul edilen kitaplarda da yer alıyor. Hadise göre, Aişe söyle bir açıklama yapıyor:
- "Peygamber, kendisine kadınlar (sınırsız olarak) helâl kılınmadan ölmedi." (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/34, hadis no; 3216.) (Din Bu s. 15)

İslam dünyasında sağlam kabul edilen tek kaynak Kur’an’dır. Turan Dursun’un İslam dünyası dediği Sünni dünyasıdır. İkisi farklı dinler. Turan Dursun İslam’ı yargılarken Kur’an hariç her kaynaktan besleniyor. Kur’an’dan beslenmeye karar verirken de Kur’an’ı sahtekâr dediği din adamlarının mitolojik yorumlarıyla tefsir ediyor. Turan Dursun’un sağlam kabul edilen dediği Tirmizi 824’te Özbekistan’da doğmuş. Bir Farstır kendisi. Abartıp kendisinin 15 yaşında Arapçayı çok iyi öğrendiğini ve hadis işleriyle uğraşmaya başladığını kabul edeyim. Yani 839 yılında. Muhammed peygamber ise Medine’de 632 yılında vefat etti. Coğrafya farkına bakar mısınız? Kaldı ki arada 207 yıl mevcut. Tüm bunları geçtim. Turan Dursun’un sağlam kaynak dediği bu hadisçinin orijinal hadis kitapları ortada yok. Yani Tirmizi diye önümüze sundukları kaynak bile şaibeli. Tirmizi hiçbir resmi belge ve bilimsel bir arkeolojik kanıta dayanmaksızın Aişe’ye dinleme cihazı bırakmış gibi hadis naklediyor. Bunu nasıl yapıyor? İşin ne kadar ciddiyetsiz yapıldığını size anlatayım. Mesela Tirmizi gidiyor bir kasabaya. Kasabanın önceki sözde İslam bilgini bunlara bir hadis aktarmış. Zaten aynı yanlış herkese bulaşmış oluyor. Tirmizi’de 70 farklı kişiden duydum deyip kitabına alıyor. Diğer hadisçilerde aynı ciddiyetsizliği gösteriyor. Hatta çoğu masa başında hadis yazıyor. Dedikodular böylece kaynak olmuş oluyor. Tabi eğer Turan Dursun ve Sünnilerin dediği gibi elimizde bulunan şu an ki kitap Tirmizi’ye aitse. Orijinal metinler elimizde olmadığından doğru olup olmadığı müphemdir. (Belirsiz)
 

Aişe'nin anlattığına göre: Muhammed'e, herhangi bir karısının gününü, sırasını gözetmeksizin; dilediği karısıyla dilediği zaman yatma özgürlüğü veren âyet, yani Ahzâb Suresinin 51. ayeti geldikten sonra da, Muhammed "Aişe’nin gününde başka kadınla yatmak istediğinde Ayşe’den "izin" alma gereğini duyardı. İzin isterdi; ama Aişe geri çevirirdi:
- "Eğer izin verme, vermeme yetkim varsa vermek istemiyorum. Tanrının Elçisi! Bilesin ki hiçbir kimseyi sana (seninle yatmaya) yeğ tutmam." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/33/7; Tecrîd, hadis no: 1722; Ahmed İbn Hanbel, Musned, 1/220,225.) (Din Bu s.16)

Turan Dursun ve Sünnilerin hadis kitabı inanılmaz komik. Biri bizi gözetliyor seti Muhammed’in evine kurulmuş. Tüm Medine’de Muhammed’in cinsel hayatını izlemiş. Bu hadisler Muhammed’i dönemin porno yıldızına çevirmiş durumda. Ayşe ile Muhammed arasında geçen bu çok özel konuşmayı Özbekistan’da doğmuş ve Muhammed’den yaklaşık 193 yıl sonra yaşamış Buhari ve Muhammed peygamberden yaklaşık 163 yıl sonra Bağdat’ta doğmuş Ahmed bin Hanbel nereden bildi? Türkiye’nin en değerli bilim insanlarından olan Fuat Sezgin “Buhari’nin Kaynakları” adlı eserinde hadisçilerin yalanlarını orijinal nüshaların olmadığını ve birçok sahtekârlığı bilimsel yöntemlerle ortaya dökmüştür. Buhari’ye ait olduğu söylenen “sahih” adlı kitabın orijinal tek bir sayfası bile yok. Buhari’den kopyalandığı iddia edilen Firebri ve Nesefi denen nüshalardan bahsediliyor. Ancak gelin görün ki bu kopyalar da şuan ortada yok. Hatta bu adamlardan kopyalandığı iddia edilen kopyalarda ortada yok. Buhari’nin vefatından yaklaşık 500 yıl sonrasına kadar bu sahih denen kitap yok. 1301 yılında ölmüş olan el-yuğnini denen bir adam çıkıyor ve “alın size Buhari’nin topladığı hadisler olan sahih adlı kitap” diyor. Sonra birkaç yıl sonra iki kişi daha çıkıyor ve “durun bizde de Buhari’nin hadisleri var” diyor. Aynî denen şahıs -ki kadılık da yapmıştır- Buhari’nin sahihini şerh ettiğini ifade ediyor ve “bu da Buhari’nin kitabıdır” diyor. Sonra ibn Hacer el Askalani denen bir adam çıkıyor ve Fethul Bari diye bir şerh yazıyor Buhari’nin kitabına ve “Bu da Buhari’nin kitabı” diyor.  Bu 3 kitabı incelediğinizde inanılmaz farklar görüyorsunuz. Hangisi Buhari’nin kitabı?

Turan Dursun’un kaynak olarak verdiği Ahmed bin Hanbel’in Müsned’ine bakalım. Ahmed bin Hanbel’e ait olduğu iddia edilen Müsned adlı hadis kitabı 17. yy’ın sonlarına doğru ortaya çıkıncaya kadar bu kitap ortada yok. Sünni din adamları Ahmed bin Hanbel’den yaklaşık 950 yıl sonra yazılmış bir eseri alın size Ahmed bin Hanbel’in hadis kitabı diye önümüze seriyorlar. Ciddiyetsizliğe bakar mısınız? Muhammed’den yaklaşık 710 yıl sonra yazılmış Buhari’nin eseri ile Muhammed’den yaklaşık 1040 yıl sonra yazılmış Müsned adlı eseri Turan Dursun kaynak kabul ediyor. Niçin olaya bu kadar ciddiyetsiz yaklaşıyor derseniz şu cevabı veririm: Çünkü Muhammed’in peygamber olup olmadığı Turan Dursun’un umurunda değil. Gerçeğin peşinde değil. Muhammed ona göre sapık ve bunu ispatlamak için etik dışı ve bilim dışı da olsa her kaynaktan yararlanılır. Muhammed’den 1000 yıl sonra yaşamış insanlar Muhammed peygamberin sapık olduğunu bilmeyecek de kim bilecek? :)))
 

 "Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumdayken bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada bana vahiy gelir.” Bunun üzerine Ümmü Seleme söyle dedi: Bunun üzerine ben de dedim ki:
- Ey Tanrı Elçisi! Seni üzdüğüm için Tanrı'ya sığınıp tevbe ediyorum!" (Din Bu s. 17)

Bu nasıl bir elçi profilidir? Arabistan putperestlik inancı ile çalkalanırken bir kişi de çıkıp demedi mi sen ne biçim elçisin kadın koynunda vahiy alan adamdan elçi mi olur diye? Muhammed’in Ümmü Seleme ile arasında geçen bu diyaloğu diğer insanlar nasıl öğrendi? Hadi bu çok özel bilgiyi öğrendiler. O kadar önemli bilgi varken kim bunu 200 yıl boyunca hafızasında tuttu da Buhari ve diğerlerine yetiştirdi. Bir ay önce haberlerde ne vardı, Türkiye’nin gündemi neydi diye sorsam bir Allah’ın kulu düşünmeden cevap veremeyecek hatta çoğunluk hiç cevap veremeyecekken ömür boyu bu bilgi nasıl hafızadan hafızaya taşındı? Ateistlerin sahtekâr dediği din adamları Muhammed’e ve İslam’a iftira ve hakaret ediyorlar diye bu İslam’ı eleştirmek için yeterli mi olur, sahtekârlıkları bir anda sona mı ermiş olur?

Turan Dursun uzun uzun peygamber ve karıları dediği bölümde Sünni din adamlarının iftiralarını ve sanki Muhammed’in tüm hayatını videoya çekmiş gibi aktardığı olayları geçiyorum. Dileyen kitabı okusun. Hadislerin kaynak olamayacağını kanıtlarla ortaya döktüğümüz için bu kısmın hiçbirini İslam’a yapılmış ciddi bir eleştiri olarak görmüyorum. Muhammed’e olan bireysel öfkenin iftiraya dönüşmüş hali olarak görüyorum.
 

 Aişe 9 yasındayken Muhammed'in koynuna sokulmuş olunca, İslâm hukuku bundan bir sonuç çıkarıyor: "9 yasındaki bir kız, müstehât (şehvete konu olabilecek çağda) sayılır." diyor. Ve bu nedenle de 9 yasındaki bir kızla evlenilebileceğini bildiriyor. (Bu fıkıh hükmünü görmek için bkz. Muhammed Ali Tehanevî, Kessâfu Istılâhâ-ti'l-Fünûn, 1/788.) (Din Bu s. 21)

Bunun Sünni din adamlarının yalanı olduğunu “Aişe Validemiz Hz. Muhammed İle Kaç Yaşında Evlendi?” adlı yazımda delillerimle birlikte sundum. Turan Dursun’un delil olarak gösterdiği aynı hadisler Aişe’nin Muhammed peygamberden önce Cübeyr ibn Mut’im ile nişanlı olduğunu yazar. İlkini kabul eden Turan niçin bu rivayetleri göz ardı ediyor. Tabi ben ikisini de kabul etmiyorum. Ne Muhammed’in hayatı, ne eşleri ne eşleri ile evlendiği yaşları Turan Dursun dahi hiç kimse bilmiyor. İlk dönem Müslümanları bunu önemsememiş ve yazıya geçirmemiştir. Bunlar 9 yaşındaki kızlarla evlenmek isteyen pedofil din adamlarının uydurduğu yalanlardır. Hadislerde 6 yaşında Aişe ile Muhammed’in evlendiği yazar. Turan Dursun insanların buna pek inanmayacağını düşünmüş olmalı ki Aişe ile Muhammed peygamberin gerdeğe girdikleri yaş iftirasını olan 9 yaşı seçmiştir. İslam fıkhı böyle bir sapkınlığa izin vermez. Bu izni veren Sünnilik dinidir. Eğer 6 yaşındaki kızlarla evlenilebilir olsaydı bu Kur’an’da geçmeliydi. Muhammed’den asırlar sonra yazılmış kaynaklara bakarak Muhammed’in pedofil olduğunu söylemek keyfi bir tavırdır. Gerçeklerden uzaktır.

Turan Dursun kitabının 17. Sayfasında şu hadisi nakletmişti: "Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumdayken bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada bana vahiy gelir.” Ancak sayfa 24’te Aişe validemize aktarılan iftiradan sonra Aişe validemizin baba evine döndüğünü Muhammed’in ise yalnız başınayken vahiy aldığı hadisi naklediyor. Bu bariz çelişki hadis denen derlemelerin tamamen uydurma ve çelişkilerle dolu güvenilmez kaynaklar olduğuna delildir. Turan Dursun düşüncelerini ispatlamak için birbiri ile çelişen rivayetleri vermekten de geri durmuyor. Zina olayını aktarırken Kur’an’daki bilgileri tefsir etmeden önce yine hadislerdeki uyduruk bilgileri verip istediği senaryoyu hazırlayan Turan Dursun sonra ayetleri verip hadisler ışığında tefsir ediyor. Gerçekten böyle saçmalık olamaz. Hadislerin doğru olduğuna dair bilimsel belgeler nerededir? Neye dayanarak Sünni bir din adamı gibi Kur’an’ı hikayelerle tefsire kalkışıyor. Hadisleri vermeyip sadece Kur’an ayetlerini verse Turan Dursun aynı eleştiri ve yargıları yapamayacağının farkında.
 

Nur 11-12. ve 13. ayetlerde, Aişe konusunda söylentiler çıktığında bu söylentileri duyanlar, "Bu, apaçık bir iftiradır. Bu, büyük bir iftiradır." demedikleri için kınanıyorlar. Ayetlerin bu kınaması, Muhammed'in yakın çevresini, hatta kendisini de içine almıyor mu? Çünkü onlar da "açık bir iftira, büyük bir iftira" olduğu kanısını taşımıyorlardı: Ali'yi ele alalım. Böyle bir kanıyı taşımadığı için, Muhammed'e Ayşe’yi boşamayı önerdiği anlamına gelen sözler bile söylemişti.
- Muhammed'in kendisini ele alalım: Böyle bir kanıyı (iftira olduğu kanısını) taşımadığı içindir ki, Ayşe’ye, eğer ileri sürüldüğü gibi bir suç islediyse, bundan dolayı "Tevbe" etmesini önermişti. (Din Bu s.26)

Dikkatli bakarsanız ayetlere getirdiği eleştirilerin hepsini hadislere dayandırıyor. Ali’nin o sözü söylediğini, Muhammed’in olaya karşı tavrı tümünü hadislerden öğreniyor ve eleştirisini de bu sayede şekillendiriyor. Bu yüzden bu eleştiriler geçersizdir. Çünkü olayın nasıl olduğu hakkında Kur’an bize bilgi vermiyor. Hadisler ise olaya şahit olan insanlar tarafından yazılmadığından bilimsel birer kanıt değildir.
 

Ayrıca, kimsenin elinde herhangi bir kanıt bulunmadan, "iftira" olduğu konusunda kesin bir yargıya varması nasıl beklenebilir? Kuşkusuz "kanıt" bulunmadığı için "zina" suçunun işlendiğine de yargıda bulunulamaz. Ama tersine bir kanıya varmadılar ve "iftiradır", hem de "apaçık bir iftiradır, büyük bir iftiradır" demediler diye insanlar nasıl kınanabiliyor? (Din Bu s.26)

Turan Dursun Kur’an’ı ve İslam’ı eleştirirken ne yapacağını bilmez bir tavırda. İnsan aklına hakaret içeren yukarıdaki yorumu yapıyor. Diyor ki "iftira" olduğuna kesin bir yargıda nasıl bulunabilir? Şimdi Turan Dursun’un adalet anlayışında bir problem var. Çünkü günümüz yargı dünyasında masumiyet karinesi diye bir olgu var. Ne demek bu: Suçu ispatlanıncaya kadar herkes masumdur. Biri kalkıp benim uzaylı olduğumu iddia ederse ben uzaylı olmadığımı ispat etmeliyim Turan Dursun’a göre. Hâlbuki aslolan iddia sahibinin iddiasını ispatlayıncaya kadar bunun bir iftira olabileceği görüşünün insanlarda hâkim olmasıdır. Ayrıca Kur’an “bu iftiradır” demediler diye kınamıyor. Turan Dursun ayetleri bağlamından kopararak istediği anlamı ayetlere söylettiği için böyle bir algı oluşuyor. Kur’an Turan Dursun’un iddiasına yer verdiği aynı ayette şöyle diyor : ”Onu dilinize dolamıştınız Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz.” Yani Kur’an insanların iftira, dedikodu, başkasının iffetine olan saldırıyı kınıyor. Yoksa inanan kendi iç dünyasında inanır. Fakat Kur’an bu iftiranın bilgisizce desteklenmesini ve yayma çabalarını eleştirmesini Turan Dursun anlaşılmaz olarak değerlendiriyor
 
Görüntülenme 3,130
Yayın 23 Ağustos 2018

Bu yazıyı yazmaktaki amacım bu olay üzerinden İslam’a saldıranların yalanlarını ortaya dökmek ve genç Müslümanların kafalarındaki sorulara cevap vermektir. Bu noktada şu ayrımı iyi yapmak gerek. İslam düşmanları ile ateist, deist, agnostik, Hristiyan, Yahudi vs. inançları kast etmiyorum. Ateistlerin içinde kendi felsefesiyle ilgilenenler olduğu gibi işi gücü bırakıp İslam’ı yok etmek isteyenler de mevcut.-- Ben İslam’ı yok etmek isteyenlere İslam düşmanı tabirini kullanıyorum yoksa diğer ateistlere sözüm yok. Kur’an’da Nuh hakkında geçen tüm ayetleri en alta kısma yazdım. Yalan ile gerçeği ayırt etmeniz için tümünü okumanızı öneririm. Tabi Nuh’un da içinde olduğu ve peygamberlerin adının sayıldığı ayetlere yer vermedim. Onlar içerikten bahsetmediği için bu yazının konusu değiller. Bu kıssada Allah bize ne anlatmaya çalışıyor buna da değineceğim

Kur’an’ Nuh’un 950 yıl Yaşadığını Söylüyor?

Bu iddia bir yalandan ibarettir. Kur’an Nuh’un yaşı ile ilgili bir bilgi vermez. Ankebut 14’te Allah Nuh’un hayatının çok azı hariç verimsiz bir hayat yaşadığını bildiren bir mecaz kullanıyor. Bu konuda daha detaylı bir yazı yazdım onu şu linkten inceleyebilirsiniz: Nuh 950 yıl yaşadı mı?

Nuh Tufanı Nasıl Tüm Dünyayı Kapladı?

Bu iddia tamamıyla Kur’an’ın reddettiği bir iddiadır. Kur’an’a göre Nuh tufanı tüm dünyayı değil yerel bir kabilede gerçekleşmiş ve yerel bir alanda oluşmuştur. Ancak Kur’an tüm dünyada olduğunu söylüyor şeklinde yalan söylemekten ise utanmıyorlar. Geçen yıl kendisi de Türkiye’de tanınmış ateistlerden olan Celal Şengör Kur’an’ın böyle bir iddiası olmadığını bir programda açıkladı. Bir ateistin kendi görüşünü ispatlamak için Kur’an’a iftira atmaması gerçekten takdir edilecek bir davranış artık Türkiye’de. Olayın yerel olduğunu gösteren ayetler:
 

Doğrusu Biz Nuh'u kendi toplumuna göndermiştik (ARAF 59)

Bu ayette Nuh’un dünyaya değil kendi kavmine gönderildiği açıkça belirtiliyor.
 

En sonunda onu yalanladılar. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık; ayetlerimizi yalanlayanları ise boğulmaya terk ettik: Onlar gerçekten de kör bir topluluk idiler. (ARAF 64)

Allah bu ayette ise bu tufanda boğulanın tüm dünya olmadığı sadece oradaki yerel kavmin olduğunu dile getiriyor. En altta verdiğim ayetlerin tümünü okuyan herkes bunu net görecektir.

Yeryüzündeki Tüm Hayvanlardan Birer Çift Gemiye Nasıl Sığdı?

Bu hayvan türü sayısını bazı ciddiyetsiz kaynakların 30.000 şeklinde belirlediklerini gördüm. Bu iddiada baştan sona yalanlarla doludur. Nuh tufanı Kur’an’a göre yerel bir bölgede yerel bir halkın başına gelmiştir. Şu halde bırakın dünyadaki tüm hayvan türlerini almayı Nuh kendi yaşadığı bölgedeki tüm hayvan türlerini bile gemiye aldığına dair bir ayet yoktur. Kaldı ki bu konuda verilen tüm rakamlar uydurulmuştur.
 

En nihayet, hükmümüzün vakti gelince tandır kaynadı. (Nuh'a) Yanına her tür (canlıdan) birer çift al; bir de haklarında hüküm kesinleşmiş olanlar dışında aileni ve iman eden kimseleri (al) talimatını vermiştik. Zaten onun inancını paylaşan kimseler çok azdı. (HUD 40)

Yukarıda olayın yerel bir bölgede yaşandığını ayetlerle delillendirdim. Şu halde Nuh nasıl tüm dünyadaki 8 milyondan fazla hayvan türünü gemiye alsın? Gemi 10 tane Titanik büyüklüğünde olsa yine sığmazlar. Kaldı ki bu hayvanları yeme ve içme sorunu, birbirine zarar verme olasılıklarından bahsetmiyorum bile. HUD 40’ta Allah Nuh’a yaşadığı yerde gözüne çarpan hayvanları boğulmaktan kurtarmasını emrediyor. Aksi halde git küçücük sivrisinek türünden bir erkek ve bir dişi bul demiyor smiley İslam düşmanları ilk önce böyle deniliyormuş gibi gösteriyor sonra bakın millet Kur’an ne saçma bir iddiada bulunuyor deyip saldırıyorlar. Bu ayette Allah hayvana nasıl davranmamız gerektiğini bize öğretiyor. Doğal afetlerde bile hayvanları kurtarmamız gerektiği terbiyesi bize öğretiliyor. Nuh bu emri aldığında çevrede gözüne kestirdiği hayvanları da gemiye alıyor olmalı. Belki de sadece kendi bölgesinde var olan ve nesli tükenme tehlikesi altında olanları gemiye aldı. Bilemiyoruz. Kur’an bu konuda detay vermiyor. Bu konudaki detayları İslam düşmanlarından alıyoruz. Kendileri senaryo yazma konusunda ustalaşmışlardır. Sonra bize dönüp buna nasıl inandınız diye soruyorlar. Bu yazdığınız senaryoya inanmadık zaten.

Ayrıca olayın yerel bir bölgede (kasaba, şehir ya da köy) olması tüm hayvan ırkı yok olacaktı bu yüzden Nuh tüm hayvan ırkını kurtarmak için hepsini gemiye aldı iddiasının ne denli anlamsız bir iddia olduğunu da göstermektedir. Ayrıca 1769-1832 yılları arasında yaşamış Georges Cuvier hayvan fosillerini inceliyor ve büyük afetler sonucu hayvan topluluklarının öldüğünü ve yerine yenilerin geldiğini fark ediyor. Georges Cuvier birden fazla tufanın gerçekleştiği ve bunlardan en sonuncusunun Nuh Tufanı olduğu sonucuna ulaşıyor.
 

Nuh Tufanı Nasıl Gerçekleşti?

Nuh tufanının Tevrat’ta ortaya atılmış bir iddia olduğu düşünülüyordu. Ancak günümüzde bu tufana dair Asur, Akad, Sümer ve Hitit metinlerinde de bilgilere rastlandı. Yani Tevrat ve Kur'an dışında bu tufan farklı uygarlıklarda da not edilmişti. Allah bu durumu şöyle açıklıyor:
 

Geriden gelenlerin zihninde ona dair (örnek) bir hatıra bıraktık. (SAFFAT 78)

Tevrat Nuh tufanının tüm dünyayı kapladığını ve her hayvan türünün gemiye binerek kurtulduğunu anlatır. İslam düşmanları ise Kur’an’dan bihaber oldukları için aynı olayın Kur’an’da da geçtiğini sanmaktadırlar. Ancak bunun doğru olmadığını yukarıdaki ayetlerde gösterdim. Peki, Kuran’a göre olay nasıl oldu?

İlk olarak Nuh, tufanın gerçekleşeceğine dair Allah’tan haberi alınca kavmini uyardı. Kavmi ise ona ayette geçen şu cevabı verdi:
 

Bunun üzerine kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar edenler şöyle dedi: Bakıyoruz da, sen de bizim gibi sadece ölümlü bir insansın. Yine, sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığı görüyoruz. Sonuçta, sizin bize karşı bir üstünlüğünüzün olmadığını düşünüyoruz. Aksine, sizin yalancı olduğunuzdan eminiz! (HUD 27)

Nuh’un Allah’tan vahiy aldığını düşünmediklerini belirtip “sen de bizim gibi sadece ölümlü bir insansın” diyorlar. Sonra da toplumun yönetici kesiminden olmayan insanların Nuh’a inanmasından dolayı Nuh’u aşağılıyorlar “Yine, sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığı görüyoruz” Böylece hakikatin ölçüsünü çoklukta ve zenginlikte arayan insanlar olduklarını gösteriyorlar. Güçlüler Nuh’tan yana tavır gösterse bu gafiller ona inanacaktı. En sonunda Nuh’un tufan ile ilgili iddiasını yalanlıyorlar: "Aksine, sizin yalancı olduğunuzdan eminiz!"
 

Bunun üzerine, kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar eden kimseler şöyle dedi: Bu da, sadece sizin gibi ölümlü bir insan, onun amacı size üstünlük sağlamak; hem eğer Allah isteseydi, gökten bir melek indiriverirdi; (üstelik) bizler, bu konuda önder atalarımızdan bir şey işitmiş de değiliz. (MÜMİNUN 24)

Nuh kavmi tufan haberini bir insandan değil bir melekten bekliyorlar. Onların anlayışına göre bunu Allah haber veriyorsa bu haberi insanla göndermezdi. Ayrıca şu ifadeyi de ekliyorlar “bizler, bu konuda önder atalarımızdan bir şey işitmiş de değiliz” Yani daha önce böyle bir su baskını ve tufan olduğuna dair atalarından bir söz işitmemişler. Nasıl işiteceklerdi ki? Muhtemel olaydan önce 10 bin yıl boyunca buzul çağı yaşanıyordu. Akabinde Nuh onları ikna etme sürecine başlıyor ve şunları söylüyor:
 

Dedi ki: Ey kavmim! Düşünsenize bir: ya ben Rabbimin katından gelen açık bir delile dayanıyorsam; dahası, ya O bana katından bir rahmet bahşettiği halde siz bunu görmüyorsanız? Şimdi siz, (O'nun delillerini) görmeye dahi tahammül edemezken biz kalkıp da ona (inanmaya) sizi zorlayabilir miyiz? (HUD 28)

Hud bu ayette halkının Allah’ın delillerini bile dinlemeye tahammül göstermemelerini eleştiriyor. Muhtemelen toplumuna tufanın yaklaştığını gösteren bilimsel iklim belirtilerini göstermek istedi ama kavmi buna yaklaşmadı.
 

İmdi ey kavmim! (Çabama karşılık) sizden bir bedel beklentisi içerisinde değilim! Benim (çabamın) karşılığı Allah'a aittir. Dahası, (bana) güvenip inanan kimseleri de etrafımdan uzaklaştıracak değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar. Fakat bu arada, ben de sizin cahilce davranan bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum. (HUD 29)

Nuh yukarıdaki ayette belirtildiği gibi büyük bir çaba gösterdiğini ve bunu ücretsiz yaptığını belirttikten sonra yanındaki arkadaşlarını aşağılayanlara  "onları bırakacak değilim" diyor ve ekliyor “siz cahilce davranan bir topluluksunuz.” Bunu söylemesinin nedeni göstermek istediği bilimsel delillerin bile dinlenilmemesi olarak yorumluyorum. Tam da cahil bir toplumdan bekleneni yapıyorlar ve Nuh bizden daha mı iyi bileceksin moduna giriyorlar.
 

Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle tartıştın, üstelik aramızdaki tartışmada hayli ileri gittin. Madem öyle, eğer sözünün arkasındaysan hadi bizi tehdit ettiğin cezaya çarptır! (HUD 32)


Gerçeği öğrenmek isteyen bir toplum hadi söylediğin felaketi getir mi der yoksa bu felaketin geleceğine dair delillerin nedir Nuh deyip oturup bu kadar ciddi bir iddiada bulunan şahsı mı dinler? Bence ikincisi. İlk tavrı cahil ve ciddiyetsiz toplumlar alay etmek için takınır.
 

Derken Nuh'a şöyle vahyettik: Şu kesin ki, daha önce inanmış olanlar dışında bundan böyle toplumundan kimse inanmayacak: Artık, onların yapa geldikleri şeylerden dolayı sakın üzüleyim deme! (HUD 36) Bizim rehberliğimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşa et ve (bundan böyle) sakın kendisini harcayan kimseler hakkında Bana başvurma! Şu kesin: onlar boğulacaklar. (HUD 37)

Allah, Nuh’a artık hiç kimsenin kendisine inanmayacağı bilgisini paylaşıyor ve gemi inşa etmeye başla tufan yakında uyarısını yapıyor. Nuh insanların kendisine inanmadığı için ölecek olmalarına aşırı derecede üzülüyor ve Allah’a onları ikna etmek için daha farklı bir yol göstermesini istiyor. Belki de mucizevi bir işaret istiyor ama Allah reddediyor ve şu harika cümleyi kuruyor: ”kendisini harcayan kimseler hakkında Bana başvurma!” Allah tufandan kurtulmaları için kendi içlerinden bir peygamber göndermiş ve üzerine düşeni yapmıştı. Nuh'un bu toplum için ayrı torpiller istemesini Allah reddetti. Onlar kendilerini harcamayı seçtiler.
 

Derken o, gemiyi inşa etmeye koyuldu. Şimdi, toplumunun önde gelenleri ne zaman ona rastlasalar, onunla alay ederlerdi (HUD 38)

Nuh’un iddialarına karşı laubali bir tavır sergileyen bu toplum gemiden dolayı Nuh ile alay etmeye başlamıştı
 

En nihayet, hükmümüzün vakti gelince tandır kaynadı. (Nuh'a) Yanına her tür (canlıdan) birer çift al; bir de haklarında hüküm kesinleşmiş olanlar dışında aileni ve iman eden kimseleri (al) talimatını vermiştik. Zaten onun inancını paylaşan kimseler çok azdı. (40) Sonunda (Nuh) Haydi, ona binin! Talimatını verdi; yol alması da, demir atması da Allah'ın adıyla olsun: gerçek şu ki, benim Rabbim elbette tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır. (41) Ve gemi dağlar gibi dalgaların arasında yol almaya başladı ve Nuh oğluna -ki o kendi başına bir kenarda duruyordu- seslendi: Yavrucuğum! Gel, bizimle birlikte bin gemiye; inkâra gömülüp gidenlerle birlikte olma! (42) (Oğlu,) Ben bir dağa kaçıp sığınacağım; o beni sulardan korur dedi. (Nuh) Bugün Allah'ın belasından, O'nun rahmet ettikleri hariç, kimse için kaçıp kurtulma ümidi yok! diye seslendi. Derken, aralarına dalga giriverdi... Artık o da boğulanlardan biriydi. (43) Nihayet denildi ki: Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, suyunu tut! Ve sular çekildi ve hüküm infaz edildi, sonunda gemi Cudi üzerine oturdu. Ve kendilerine kıyan toplum için Olmaz olsunlar! denildi. (44) (HUD 40-44)

Biz de bardaktan boşanırcasına dökülen bir su ile semanın kapılarını açtık (11) ve toprağı fışkıran pınarlara çevirdik ve kararlaştırılmış bir görevi gerçekleştirmek üzere su(lar) birleşti. (KAMER 12)

Hud 40’taki tandır kaynadı mecazından suyun yerden de aniden fışkırdığını görüyoruz. Bunun bilimsel açıklamalarını yapan çok insan tanımadım. Çünkü herkes bu olayın bilimsel yönüyle değil masalsı yönüyle ilgilenmiş. Ancak bu işin bilimsel yönünü bize jeoloji ilmini bilen biri aktarmalıdır. Ben Batılı bir bilim insanının açıklamasını İnternet’ten değerli bilim insanımız Celal Şengör’den duydum. Olay bilimsel olarak şu şekilde gerçekleşmiş olmalı deyip anlattı. Bu fırtınanın Basra Körfezine doğru gerçekleştiği ve suyun yerden de fışkırıyor olması bilimin “Fırtına Kabarması” denen olayın gerçekleştiğini gösteriyor.

Nuh Tufanı Basra Körfezi

Olay Fırat ve Dicle nehirlerinin Basra körfezinde birleştiği Şattülarap denilen suyolunun uç kısmında olduğu düşünülüyor. Bundan 24 bin ile 14 bin yıl arasında son buzul dönemi yaşandı ve yukarıdaki resimde gördüğünüz gibi son buzul çağında Basra körfezindeki deniz sahilden epey geriye çekilmişti. Nuh kavmi ise eskiden deniz olan bu topraklar üzerinde yaşıyordu. Nuh kavmi yakında buzul çağının bitmek üzere olduğundan habersizdi. Deniz içeri sokulacaktı ve eski yerine doğru yol alacaktı. Bu bilimsel açıklama mükemmel şekilde tatmin edici. Çünkü Allah’ın tandır kaynadı mecazını da en iyi açıklayan bilimsel teori. Buzullar erimek üzereydi. İşte bu tandırın kaynamasıydı. Bilimsel bulgular Basra Körfezinin o dönem ani su baskınlarına uğradığını ve 6 bin yıl boyunca deniz seviyesinin 100 metre yükseldiğini göstermekte. Daha sonraki yıllarda 20 metre daha yükselecekti. Devam edelim
 

(Oğlu,) Ben bir dağa kaçıp sığınacağım; o beni sulardan korur dedi. (Nuh) Bugün Allah'ın belasından, O'nun rahmet ettikleri hariç, kimse için kaçıp kurtulma ümidi yok! diye seslendi. Derken, aralarına dalga giriverdi... Artık o da boğulanlardan biriydi. (HUD 43)

Yağmur ve yerden yükselen suyun belli seviye yükseleceğini sanan Nuh’un oğlu dağa çıkmanın yeterli olacağı kanaatindeydi. Ancak bölgeyi sadece yağmur suyu beslemiyordu. Basra Körfezindeki deniz içeriye akmak üzereydi.
 

Nihayet denildi ki: Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, suyunu tut! Ve sular çekildi ve hüküm infaz edildi, sonunda gemi Cudi üzerine oturdu. Ve kendilerine kıyan toplum için Olmaz olsunlar! denildi. (HUD 44)

Allah bu kavmin yaşadığı tufan ve su baskınını bu satırlarda anlattıktan sonra geminin Cudi üzerine oturduğundan bahsediyor. Cudi’nin neresi olduğunu henüz bilmiyoruz. Ancak bilim bir gün bunu saptayacaktır diye inanıyorum. Cudi’nin ve Nuh’un gemisinin oturduğu yerin neresi olduğu hakkında çıkan asılsız haberlere inanmamanızı öneririm. Sadece dikkatinizi çekmek için uyduruk haberler yapılıyor. Allah şu cümlesiyle uyarılarını hiçe sayan toplumu ağır bir şekilde eleştirmekte “Ve kendilerine kıyan toplum için Olmaz olsunlar! denildi” Allah bu uyarıyı takmayan bu toplumu intihar etmiş olarak görüyor olmalı ki “kendilerine kıyan” olarak anıyor. Arapçasında "zalim" ifadesi geçiyor ancak bunlar kendilerine zulmettikleri için zalim oldular. Bu yüzen Mustafa İslamoğlu’nun çevirisini gayet başarılı buluyorum

Bir de Rabbim! diye yalvar, Beni bereketli bir yere ulaştır; zira Sen kişiyi (maksadına) ulaştıranların en hayırlısısın! (29) Elbet bunda, (akleden kimseler için) ayetler (kanıtlar) vardır ve elbet Biz (öncekileri) de sınavdan geçirmişizdir. (MUMİNUN 29-30)

Yukarıdaki Muminun 29 açıkça gösteriyor ki gemi yanlış bir yöne giderse Nuh ve yanındakiler mahvolurdu. Eğer olay gerçekten Basra Körfezinde olduysa geminin ileriye değil denize doğru sürüklenmesi büyük bir felaket olurdu. Ve ayet mükemmel bir kapanış yapıyor ve diyor ki bu tufan olayında kanıtlar, deliller, işaretler vardır. Bu kalıntıları bugün bulabileceğimiz sonucunu çıkarıyorum.

Nuh Gemide 3 Ay Boyunca Kaldı

Bu iddia da delilden yoksundur. Kur’an gemide ne kadar süre kalındığını bize haber vermez. Bu yüzden bu iddia da ateistlerin diğer iddiaları gibi İslam için geçersizdir.

Kur’an Bu Nuh Tufanını Niçin Bize Aktardı?

Klasik İslam anlayışına göre bu olay iman etmeyenleri bekleyen sonu gösterir. Bu tam bir saçmalıktır. Böyle saçma bir anlamı bu olaya giydirenler bizimle Kur’an'ın arasını koparmak isteyenlerdir. Çünkü bu yoruma göre Kur’an’ın Nuh’tan bahseden hiçbir ayeti Müslümanlara hitap etmemektedir. Hepimiz iman ettiğimize göre bizde sıkıntı yok. Bizi ilgilendiren bir bölüm de yok. Klasik İslam anlayışına göre Kur’an’da anlatılan kıssaların Müslümanlara bir dersi ve bir çıkarımı yoktur. Olay inanmayanlarla ilgilidir. Ama Kur’an bu görüşü reddeder ve şöyle der:
 

…Böylece kendilerini insanlığa ibret kıldık (FURKAN 37)

Elbet bu (Nuh kıssası)nda da alınacak bir ders mutlaka vardır; fakat insanların çoğu yine de inanmayacaklardır. (ŞUARA 121)

Ayete dikkat ettiyseniz inanmayanlara ibret kıldık demiyor insanlığa ibret kıldık diyor. O halde bu Nuh tufanı tüm insanlığa bir şeyler anlatmak istiyor. Ben bu konuda hiç kimseden adam akıllı bir şeyler duymadım. Benim aklıma şimdilik gelen tek bir sebep var. İleride bilim geliştikçe daha iyi sebeplerini görme fırsatı bulacağız. Allah bu olayı bize aktardı çünkü yine iklim değişiyor ve buzullar eriyor. Nuh ayetle ölümsüz bir uyarıcı oldu. Nuh iklimin sembolü oldu. Nuh bize şunu diyor “ey insanlık iklimle tehlikeli bir oyun oynayıp Küresel Isınmayı başlattın. Bunu yapma. Kişisel çıkarlarınız için dünyayı su altında bırakacaksınız. Şehirleri sular basacak. Gemiye binip kurtulmak zorunda kalmadan önleminizi alın. Ben de yerel bir su baskınıydı ve ne kadar kötü sonuçlar doğurdu ancak siz dünyayı sular altında bırakacaksınız. Geminizin oturacağı bir kara dahi kalmayacak.”

Şuara 121 mükemmel bir ayet. İnsanlık Nuh kıssasına bakacak ve yine de böyle bir şeyin gerçekleşeceğine inanmayacak, ders almayacaktır. Hem Müslümanlar hem olmayanlar bunu bir masal olarak görmekte günümüze ne anlattığını idrak edememekteler. İklime verilen zarar yüzünden insanlığın yok olacağına çoğu insan halen inanmamaktadır. Benim Nuh kıssasından anladığım küresel ısınma yüzünden insanı aynı akıbetin yeniden beklediğidir. Bu ders alacak bir toplum için uyarıdır. Buna delilim Ankebut 15’tir
 

Fakat onu ve gemi halkının tümünü kurtardık ve bunu bütün bir insanlığa (ibretlik) bir belge kıldık. (ANKEBUT 15)

Bu Olayda Mucize Nerede?

Maalesef Müslümanlar kıssaların kendilerine verdiği mesajı almak yerine olayın masal (mucize) yönüyle ilgilenmekteler. Hâlbuki bu olayda mucize yok. Allah dilediğinde bir elçisi ile iletişime geçebilir. Bu gayet doğal bir olaydır. Bunun doğal olduğunu doğaüstü olmadığını Kur’an iddia etmektedir:

Ne yani, sizi uyarsın, sorumluluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rahmete nail olasınız diye içinizden bir adam eliyle Rabbinizden size bir bildiri gelmesinde şaşılacak ne var? (ARAF 63)

Mucize evren yasalarının beklendiği gibi işlememesi olayıdır. Mesela Nuh kavmini öldüren deniz baskını ve tufan Nuh ve inanlara dokunmasaydı bu bir mucize olurdu. Çünkü su altında kalmasına rağmen bu insanlar evren yasasını delmiş ve nefes alabilmişlerdi diyecektik. Ancak Allah kendisini ve inanları kurtarmak için Nuh’a gemi yapmasını öneriyor. Geminin doğru yönde ilerlemesi için vs. Allah yardım etmiş olabilir zaten Allah’ın yardım etmesi için Nuh’a dua etmesi öneriliyor ayette. Ancak bu yine doğaüstü yasalarla değil Allah’ın fizik kuralları içerisinde gerçekleşmiş olmalıdır.
 

Allah Nuh Halkını Kendisine İman Etmedi Diye Mİ Helak Etti?

Ben böyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Bin yıldan fazla bir süredir Kur’an’da anlatılan peygamber kıssalarına kavimlerin helakı dediler. Allah’a inanmadıkları için Allah tarafından helak edilen kavimler dediler. Ancak bu kesinlikle doğru değil. Kur’an bu bakış açısını birçok ayette destekler gibi görünüyor. Ancak Kur’an’a daha büyük bir teleskopla baktığınızda bunun doğru olmadığını kavimleri helak edenin Allah değil kendi kararları olduğu görülüyor. Ben Kur’an’ın genelinden şu sonucu çıkardım: Kavimleri bekleyen felaketi haber vermek için Allah onlara elçiler gönderdi. Onlara zulmeden Allah değildi, onlar Allah’ın uyarısını dinlemedikleri için kendi kendilerine zulmettiler:
 

O halde, hiç göz önüne almazlar mı, kendilerinden öncekilerin başına gelenleri? Nuh toplumunun (başına gelenleri), 'Ad ve Semud toplumlarının, İbrahim toplumunun, Medyen halkının ve yıkılıp giden bütün o şehirlerin (başına gelenleri)? Bunların hepsine, kendi (içlerinden çıkarılan) elçiler, hakkı ortaya koyan apaçık delillerle gelmişlerdi, (fakat bu toplumlar onlara karşı çıktılar:) dolayısıyla, Allah değildi onlara zulmeden; onların bizzat kendileriydi kendilerine zulmeden. (MUHAMMED ESED MEALİ TEVBE 70)

Yani Nuh’a iman etselerde etmeseler de o tufan gerçekleşecekti. Etselerdi gemide olacak kendilerine zulmetmemiş olacaklardı. Bu benim şahsi görüşümdür. Diğer peygamberlerde de bu şekilde. Mesela Lut kavmi Allah’a tabi olsaydı da olmasaydı da o deprem olacaktı. Lut’a inanmayı seçseydiler Lut ile beraber şehri terk edip kurtulacaklardı. Lut onları depreme karşı uyarmış ama onlar inkâr etmişlerdi. Bu peygamberlerin hepsi Allah’a davet ettiler. Bu kavimler ise peygamberlerden delil istediler. Peygamberler ise gerçekleşecek felaketi delil olarak bildirip ne yapmaları gerektiğini bildirdi. Mesela Nuh gemi yapın dedi yapmadılar. Lut şehri boşaltalım dedi boşaltmadılar. Bu onların deliliydi. Ancak peygamberleri takip etselerdi delillerinin doğru olacağını görmüş bir vaziyette yaşayacaklardı ancak peygamberleri reddettiler ve ömürlerinin son anında doğal felaketin doğru olduğunu anlamış olsalar da her şey için çok geçti. Eğer Allah’a inanmamak doğal afet sebebiyse Allah’a bırakın inanmayı küfreden nice milletlere hiçbir şey olmadı. Bugünü düşünelim. Nice zalim topluluk yaşamına devam ediyor. Bunu başka bir konuda detaylı anlatacağım.
 

Nuh ile ilgili ayetler:

 

Doğrusu Biz Nuh'u kendi toplumuna göndermiştik. Dedi ki: Ey kavmim! Yalnızca Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yok. Kuşkusuz ben, korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum. (59) Toplumun seçkinleri: Şu kesin ki, biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz diye cevap verdiler. (60) Ey kavmim! dedi, Ben sapıtmış değilim, aksine ben alemlerin Rabbi tarafından seçilen bir elçiyim. (61) Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyor ve öğüt veriyorum; çünkü ben Allah'tan gelen (vahiy) sayesinde sizin bilmediklerinizi biliyorum. (62) Ne yani, sizi uyarsın, sorumluluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rahmete nail olasınız diye içinizden bir adam eliyle Rabbinizden size bir bildiri gelmesinde şaşılacak ne var? (63) En sonunda onu yalanladılar. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık; ayetlerimizi yalanlayanları ise boğulmaya terk ettik: Onlar gerçekten de kör bir topluluk idiler. (64) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ A’RAF 59-64)

 

Onlara Nuh'un kıssasını aktar: Hani o bir zamanlar kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah'ın ayetlerini size hatırlatmam zorunuza gidiyorsa, şunu iyi bilin ki ben yalnızca Allah'a güvendim. Haydi, siz de yapacağınız eylemi kararlaştırmak için kendilerine ilahlık yakıştırdıklarınız da dâhil, bir araya toplanın ki, kararlaştırdığınız eylem sizi riske sokmasın: en sonunda bana karşı aldığınız kararı infaz edin: hem de hiç göz açtırmaksızın! (71) Şunu da iyi bilin ki: Eğer yüz çevirirseniz, hatırlayın ki ben zaten sizden (davetime) bir ücret talep etmemiştim; benim ücretimi takdir etmek yalnızca Allah'a düşer; zira ben Allah'a kayıtsız şartsız teslim olmakla emrolundum. (72) Derken, onu yalanladılar; bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık ve onları (yeryüzünün) varisleri kıldık. Ayetlerimizi ısrarla yalan sayan kimseleri ise boğulmaya terk ettik. Dön de bir bak: uyarılan (ama uyanmayan) kimselerin akıbeti nice olurmuş? (73) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ YUNUS 71-73)

Doğrusu, Nuh'u da mesajımızı kavmine taşımak için elçi olarak görevlendirmiştik. (Demişti ki:) Bakın, ben size açık ve net bir uyarıyla geldim. (25) Şöyle ki: Başkasına değil sadece Allah'a kulluk edesiniz! Çünkü ben, can yakan bir Gün'ün cezasına çarptırılmanızdan korkuyorum. (26) Bunun üzerine kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar edenler şöyle dedi: Bakıyoruz da, sen de bizim gibi sadece ölümlü bir insansın. Yine, sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığı görüyoruz. Sonuçta, sizin bize karşı bir üstünlüğünüzün olmadığını düşünüyoruz. Aksine, sizin yalancı olduğunuzdan eminiz! (27) Dedi ki: Ey kavmim! Düşünsenize bir: ya ben Rabbimin katından gelen açık bir delile dayanıyorsam; dahası, ya O bana katından bir rahmet bahşettiği halde siz bunu görmüyorsanız? Şimdi siz, (O'nun delillerini) görmeye dahi tahammül edemezken biz kalkıp da ona (inanmaya) sizi zorlayabilir miyiz? (28) İmdi ey kavmim! (Çabama karşılık) sizden bir bedel beklentisi içerisinde değilim! Benim (çabamın) karşılığı Allah'a aittir. Dahası, (bana) güvenip inanan kimseleri de etrafımdan uzaklaştıracak değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar(ına inanıyorlar). Fakat bu arada, ben de sizin cahilce davranan bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum. (29) Bakın ey kavmim! Eğer onları etrafımdan uzaklaştırırsam, Allah'tan gelebilecek cezaya karşı bana kim yardım eder? Bunu da mı düşünemiyorsunuz? (30) Dahası ben size, Allah'ın hazineleri benim gözetimimdedir demiyorum; görünmezin bilgisine sahip de değilim. Üstelik asla Ben meleğim de demiyorum. Sizin küçük görüp tahkir ettiğiniz kimseler için Allah onlara gelecekte bir hayır vermeyecek demeye ise zaten yanaşmam: Allan onların içlerindekini çok daha iyi bilir; eğer böyle davranırsam o zaman ben de kendisine zulmeden biri olup çıkarım. (31) Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle tartıştın, üstelik aramızdaki tartışmada hayli ileri gittin. Madem öyle, eğer sözünün arkasındaysan hadi bizi tehdit ettiğin cezaya çarptır! (32) Dedi ki: Allah dilesin yeter ki! Onu sizin başınıza öyle bir sarar ki, artık bir daha asla atlatamazsınız! (33) Hem ben size ne kadar öğüt vermeye çalışırsam çalışayım, eğer Allah sizin yoldun sapmanızı dilemiş olsaydı (-hele ki öyle değil-), benim verdiğim öğüt size hiçbir yarar sağlamazdı: O sizin Rabbinizdir, sonunda O'na döndürüleceksiniz. (34) Yoksa Bu (kıssayı) o uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer onu ben uydurmuşsam, bunun sorumluluğu bana aittir: Ama benim, sizin işlediğiniz suçlara ilişkin hiçbir sorumluluğum bulunmamaktadır. (35) Derken Nuh'a şöyle vahyettik: Şu kesin ki, daha önce inanmış olanlar dışında bundan böyle toplumundan kimse inanmayacak: Artık, onların yapa geldikleri şeylerden dolayı sakın üzüleyim deme! (36) Bizim rehberliğimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşa et ve (bundan böyle) sakın kendisini harcayan kimseler hakkında Bana başvurma! Şu kesin: onlar boğulacaklar. (37) Derken o, gemiyi inşa etmeye koyuldu. Şimdi, toplumunun önde gelenleri ne zaman ona rastlasalar, onunla alay ederlerdi. O derdi ki: Siz bizimle alay ediyorsanız, hiç kuşkunuz olmasın ki, (zaman gelecek) tıpkı sizin gibi, biz de sizinle alay edeceğiz. (38) Evet, zamanı gelince siz de öğreneceksiniz alçaltıcı bir cezaya kimin çarptırılacağını, dahası, kalıcı bir azaba kimin mahkûm edileceğini. (39) En nihayet, hükmümüzün vakti gelince tandır kaynadı. (Nuh'a) Yanına her tür (canlıdan) birer çift al; bir de haklarında hüküm kesinleşmiş olanlar dışında aileni ve iman eden kimseleri (al) talimatını vermiştik. Zaten onun inancını paylaşan kimseler çok azdı. (40) Sonunda (Nuh) Haydi, ona binin! Talimatını verdi; yol alması da, demir atması da Allah'ın adıyla olsun: gerçek şu ki, benim Rabbim elbette tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır. (41) Ve gemi dağlar gibi dalgaların arasında yol almaya başladı ve Nuh oğluna -ki o kendi başına bir kenarda duruyordu- seslendi: Yavrucuğum! Gel, bizimle birlikte bin gemiye; inkâra gömülüp gidenlerle birlikte olma! (42) (Oğlu,) Ben bir dağa kaçıp sığınacağım; o beni sulardan korur dedi. (Nuh) Bugün Allah'ın belasından, O'nun rahmet ettikleri hariç, kimse için kaçıp kurtulma ümidi yok! diye seslendi. Derken, aralarına dalga giriverdi... Artık o da boğulanlardan biriydi. (43) Nihayet denildi ki: Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, suyunu tut! Ve sular çekildi ve hüküm infaz edildi, sonunda gemi Cudi üzerine oturdu. Ve kendilerine kıyan toplum için Olmaz olsunlar! denildi. (44) Ve Nuh Rabbine yakardı ve Rabbim dedi, o benim oğlumdu, ailemden biriydi!... Bir kez daha anladım ki, senin sözün (herkesi kapsayan) gerçeğin ta kendisiymiş ve en hakkaniyetli hüküm veren de Senmişsin! (45) (Allah) Ey Nuh! Kesinlikle o senin ailenden sayılamaz; dolayısıyla bu (bu tarz yaklaşım) doğru olmayan bir davranıştır; bundan böyle, iç yüzünü bilmediğin bir şeyi Benden isteme: Elbet Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim! dedi. (46) (Nuh) Rabbim! Hakkında bilgim olmayan bir şey istemekten sana sığınırım! Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamat etmezsen, büsbütün kaybedenlerden olurum! dedi. (47) (Nuh'a) Ey Nuh! Senin ve seninle birlikte olanların nesillerinden (gelecek) olanlara, katımızdan bir esenlik ve mutluluk, bir bereket ve bolluk (muştusuyla) inip yerleş. Ama (gelecek) kuşaklar (arasında öyleleri) bulunacak ki; (önce) onlara geçici zevkleri tattıracağız, sonra tarafımızdan can yakıcı bir azaba çarptıracağız! denildi. (48) Bunlar sana bildirdiğimiz gaybi haberlerdendir; bunları ne sen ne de toplumun daha önce biliyor değildiniz. Şu halde sabret! Unutma ki mutlu son, Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olanlarındır. (49) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ HUD 25-49)

 

Onlardan çok daha önce Nuh da Bize yalvarmış, bunun üzerine Biz de onun duasını kabul etmiş, onu ve onun yakınlarını büyük bir beladan kurtarmıştık. (76) Yine onu, ayetlerimizi yalanlamakta ısrar eden bir topluma karşı desteklemiştik: zira onlar da ahlaken yozlaşmış bir toplumdu; bu yüzden Biz de tümünü boğulmaya terk ettik. (77) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ ENBİYA 76-77)

 

Doğrusu Nuh'u kendi kavmine gönderen de yine Bizdik. Nitekim onlara demiştik ki: Ey kavmim! Yalnız Allah'a kulluk edin! Sizin O'ndan başka bir ilahınız bulunmamaktadır: hala sorumluluk bilinciyle hareket etmeyecek misiniz? (23) Bunun üzerine, kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar eden kimseler şöyle dedi: Bu da, sadece sizin gibi ölümlü bir insan, onun amacı size üstünlük sağlamak; hem eğer Allah isteseydi, gökten bir melek indiriverirdi; (üstelik) bizler, bu konuda önder atalarımızdan bir şey işitmiş de değiliz. (24) O ise, sadece aklını kaçırmış biri: artık siz de onu bir süre gözetim altında tutarsınız. (25) (Nuh) demişti ki: Rabbim! Onların beni yalanlamalarına karşı bana yardım et! (26) Bunun üzerine ona şöyle vahyetmiştik: Bizim rehberliğimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşa et; unutma ki hükmümüzün vakti gelip çattığında, tandır da kaynamaya başlar. Bu takdirde sen yanına her tür (canlıdan) birer çift ve bir de kendileri hakkında hüküm kesinleşmiş olanlar hariç, aile efradını al! Ama sakın kendilerine kıymakta ısrar eden kimseler hakkında Benimle muhatap olayım deme! Karar kesin: onlar boğulacaklar! (27) Ardından sen ve beraberinde bulunanlar gemiye yerleşir yerleşmez deyin ki: Zalim kavimden bizi kurtaran Allah'a sonsuz hamdü senalar olsun! (28) Bir de Rabbim! diye yalvar, Beni bereketli bir yere ulaştır; zira Sen kişiyi (maksadına) ulaştıranların en hayırlısısın! (29) Elbet bunda, (akleden kimseler için) ayetler (kanıtlar) vardır ve elbet Biz (öncekileri) de sınavdan geçirmişizdir. (30) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ MÜMİNUN 23-30)

 

Nuh kavmi de (öyle oldu): tam da elçileri(ni) yalanladıklarında onları suya garkettik. Böylece kendilerini insanlığa ibret kıldık: zira Biz, haddi aşan herkes için can yakıcı bir ceza hazırladık. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ FURKAN 37)

 

Nuh kavmi (de) peygamberlerini yalanladı. (105) Hani bir zamanlar soydaşları Nuh onlara şöyle demişti: Hala sorumlu davranmayacak mısınız? (106) Hem bakın, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; (107) şu halde, Allah'a karşı sorumlu davranın ve beni izleyin! (108) Ben bu (davet) karşılığında sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Benim ecrimi takdir etmek, sadece âlemlerin Rabbine düşer. (109) Haydi artık Allah'a karşı sorumlu davranın ve beni izleyin! (110) Dediler ki: Ne yani, toplumun en düşüklerinin sana tabi olduğunu bile bile sana inanalım mı? (111) (Nuh): Onların öteden beri ne yapıp ettiklerine dair benim bir bilgim yok; (112) Onlar hakkında yargıda bulunmak bana değil, sadece Rabbime düşer: keşke bu kadarını olsun fark etseydiniz! (113) Üstelik ben inananları yanımda kovacak değilim. (114) Çünkü ben, (hakkı) tüm açıklığıyla (ortaya koyan) bir uyarıcıdan başkası değilim. (115) Ey Nuh! dediler, Eğer buna bir son vermezsen, taşlanacaksın. (116) Rabbim! dedi, İşte, sonunda kavmim beni yalanlamış bulunuyor; (117) artık benimle onlar arasında kesin bir hüküm ver ve hem beni, hem de benimle birlikte olan mü'minleri kurtar! (118) Derken, onu ve beraberindekileri yükünü almış olan o gemiyle kurtardık; (119) ve geride kalanları boğulmaya terk ettik. (120) Elbet bu (Nuh kıssası) nda da alınacak bir ders mutlaka vardır; fakat insanların çoğu yine de inanmayacaklardır. (121) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ ŞUARA 105-121)

 

Doğrusu Biz Nuh'u da kendi kavmine elçi göndermiştik: Nuh da onlar arasında -elli yıl eksiğiyle- bin sene kalmıştı ve onlar iyice zulme gömülüp gitmiş bir haldeyken, tufan onları enseleyivermişti. (14) Fakat onu ve gemi halkının tümünü kurtardık ve bunu bütün bir insanlığa (ibretlik) bir belge kıldık. (15) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ ANKEBUT 14,15)

 

Doğrusu, (onlardan biri olan) Nuh da bizden imdat dilemişti ve onun imdadına derhal yetişmemiz de güzeldi (75) zira onu ve (inanç) ailesini büyük bir badireden kurtarmıştık. (76) Onun (inanç) soyunu da baki kıldık (77) geriden gelenlerin zihninde ona dair (örnek) bir hatıra bıraktık.(78) Bütün milletler arasında Nuh'a selam olsun! (79) Elbet Biz, iyi olup güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz; (80) çünkü o, Bizim gerçek iman sahibi kullarımızdandı; (81) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ SAFFAT 75-81)

 

Nûh kavminin, Âd´ın, Semûd´un ve onların ardından gelenlerin serüvenleri gibi. Allah, kulları için zulüm istemiyor." (YAŞAR NURİ ÖZTÜRK MEALİ MÜMİN 31)

 

Onlardan önce, Nuh kavmi de yalanlamıştı: hem kulumuzu yalanlamışlar, hem de dönüp O bir delidir demişlerdi: ama engellendiler. (9) Derken, o Rabbine şöyle yalvardı: Ben artık bittim, şimdi Sen yardım et! (10) Biz de bardaktan boşanırcasına dökülen bir su ile semanın kapılarını açtık (11) ve toprağı fışkıran pınarlara çevirdik ve kararlaştırılmış bir görevi gerçekleştirmek üzere su(lar) birleşti. (12) Ama onu (malzemesi) ahşap ve çiviler olan bir (gemi ile) taşıdık: (13) o (gemi) gözetimimiz altında yol aldı; (bu), nankörlüğe maruz kalan (Nuh'a) verilmiş bir ödüldü. (14) Doğrusu Biz, bu (kıssayı) bir (ibret) belgesi olarak bıraktık: öyleyse yok mudur ders alan? (15) Nitekim uyarımın (dinlenilmemesi) halinde azabım nasıl olurmuş (görün)! (16)  (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ KAMER 9,16)

 

Biz Nuh'u kendi halkına gönderdik; Başlarına elim bir azap gelmezden önce halkını uyar! (dedik). (1) (Nuh) Ey kavmim! dedi, Ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. (2) (Uyarım şu): Yalnız Allah'a kulluk edin ve O'na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; dahası bana uyun ki, (3) geçmiş günahlarınızı bağışlasın ve adı konulmuş bir vakte kadar size süre tanısın; ama unutmayın ki, Allah'ın belirlediği süre gelip çattığında asla ertelenemez: keşke bunu kavrasaydınız. (4) (Nuh) dedi ki: Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz davet ettim. (5) Ne ki benim davetim onları uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramadı. (6) Senin bağışına layık olmaları için onları davet ettiğim her seferinde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, gözlerini (hakikate) kapadılar, (inkârda) direndiler, büyüklendiler de büyüklendiler... (7) Gün oldu ben onları açıktan davet ettim (8) gün oldu hem (davetimi) kendilerine ilan ettim, bir de gizliden gizliye davet ettim. (9) nihayet dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin; unutmayın ki O sürekli bağışlayandır.(10) Göğü üzerinize cömertçe boşaltacaktır; (11) mal ve evlat vererek dünyevi refahınızı artıracak; dahası sizin için tarifsiz cennetler var edecek ve nehirler bahşedecektir. (12) Size ne oluyor da Allah için vakarlı bir tavır takınmıyorsunuz? (13) Nuh Rabbim! dedi, Onlar bana karşı direndiler, malı ve nesli sadece hüsranını artıran kimselere uydular; (21) onlar (propaganda yoluyla) korkunç tuzaklar kurdular; (22) ve İlahlarınızı asla bırakmayın; bırakmayın Vedd'i, Suva'ı, Yeğus'u, Ye'uk'u ve Nesr'i! dediler. (23) Doğrusu böylece onlar birçoklarını yoldan çıkardılar; Sen de (Allah'ım) bu zalimleri hedeflerinden daha fazla saptır! (24) Onlar günahlarından dolayı boğuldular; dahası (ahirette) ateşe atılacaklar ve Allah dışında kendilerine yardım edecek kimse de bulamayacaklar. (25) Nuh Rabbim! diye yalvardı, Yeryüzünde kafirlerden numunelik tek kişi dahi bırakma! (26) Çünkü eğer Sen onları bırakırsan, Senin kullarını yoldan çıkarmaya (çalışacaklar); onlardan fesatçılar ve küfre saplananlardan başkası doğmayacaktır. (27) Rabbim! Beni, ana-babamı ve evime mü'min olarak giren herkesi, dahası tüm mü'min erkekleri ve mü'min kadınları bağışla! Zalimlerinse sadece tükenişini artır! (28) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ NUH 1-13 , 21-28)

O halde, hiç göz önüne almazlar mı, kendilerinden öncekilerin başına gelenleri? Nuh toplumunun (başına gelenleri), 'Ad ve Semud toplumlarının, İbrahim toplumunun, Medyen halkının ve yıkılıp giden bütün o şehirlerin (başına gelenleri)? Bunların hepsine, kendi (içlerinden çıkarılan) elçiler, hakkı ortaya koyan apaçık delillerle gelmişlerdi, (fakat bu toplumlar onlara karşı çıktılar:) dolayısıyla, Allah değildi (azabıyla) onlara zulmeden; onların bizzat kendileriydi kendilerine zulmeden. (MUHAMMED ESED MEALİ TEVBE 70)

Görüntülenme 3,894
Yayın 22 Ağustos 2018

Bazı Sünnilerin iddiasına göre Arapça kutsal bir dildir ve cennette de Arapça konuşulacaktır. Hatta iddialarını bir adım ileri götürüp Âdem’in bile Arapça konuştuğunu iddia edenler olmuş. Bu iddia ilim adamlarının iddiası değildir. Bu iddia sanki İslam’ın iddiasıymış gibi kabul eden İslam karşıtları ise bunu alay konusu edindiklerini gördüm.-- Bu iddianın İslam’a ait olduklarını düşünmeleri ve tartışırken bir argüman olarak önümüze sürmeleri ne kadar cahil olduklarını ve eleştirdikleri dini tıpkı Sünniler gibi kulaktan dolma bilgilerle öğrendiklerini ortaya çıkardı.

Arapça kutsal bir dil değildir. Çoğu Müslüman’ın kendi dini olan İslam’ı bilmemelerinden dolayı böyle bir algı oluşmuştur. Hatta Arapça küfür yazın ve bunun içinde büyü var deyin inanmayacak akıllı çok az Müslüman bulacağınıza eminim. Çünkü Arapça mistik, gizemli, Allah tarafından kutsanmış bir dil olarak görülmekte. Bu hatalı inanç ise İslam karşıtlarınca kullanılmaktadır. Çünkü onlar da Arapçanın kutsal bir dil olduğu bilgisinin İslam’da var olduğunu sanmaktadır. Arapça, Allah tarafından seçilmiş son Kitabın dilidir. Olay bu kadar basit. Âdem’in ise Arapça konuşması pek mümkün değildi. Diller zaman içinde dallanıp budaklandı. Âdem gibi Homo Sapiens türünün insan türüne evrildiği bir dönemde yaşamış bir insanın hangi dili kullandığı bilinmemektedir.

Niçin Kur’an İçin Arapça Seçildi?

Bu soru oldum olası bana absürt gelmiştir. Çünkü Tanrı kutsal bir kitap gönderecekse bunun için hangi kavmin dilinin uygun olacağını milyarlarca olasılığı hesaplayarak seçer ve bunun için birine de danışması gerekmez. Ayrıca Kur’an’a göre İslam Muhammed ile başlayan bir din değildir, Âdem ile başlayan bir dindir. Muhammed ise bu dinin son seçilmiş nebisidir. Musa’ya gönderdiği vahiy nasıl kendi kavminin dilindeyse, İsa’ya gönderdiği İncil de İsa’nın bulunduğu kavmin diliydi.  Bunu Kur’an İbrahim suresi dördüncü ayetinde dile getiriyor. Şu halde kutsal dil diye bir kavram İslam dininde yoktur. Bu çok karışık bir soru değil. Kur’an için Arapça seçildi. Çünkü son vahiy Araplara gönderildi. Bir Arap’a İngilizce bir metin mi gönderilmesi gerekirdi? İngilizce gönderilse bu sefer niçin İtalyanca değil denilecekti. Bu mantıksız bir soru ve bencil bir isteğin sonucudur.

Burada niçin son vahiy Arapça indi sorusuna Allah’tan başka hiç kimse cevap vermez. Ancak bu konudaki yorumumuzu bilimsel çemberden kopmadan ifade edebilirz. Ben Arapça seçilmesinin tesadüf olmadığına inananlardanım. Diller çok hızlı bir değişime uğruyor. 50 yıl önce yazılmış Türkçe bir metni okumakta dahi zorlanıyoruz. Seçilen vahyin dili bu değişimden en az etkilenen dil olmalıydı. Yani öyle bir dil seçilmeliydi ki 1400 yıl boyunca çok az değişime uğramalı ve bilim çağındaki insanlara korunarak gelmeliydi. Bu Kur'an'ın Arapçasını okuduğunda o gününkü anlamıyla anlaşılmasını sağlayacak çok önemli bir detaydı. Kur'an evrenselliğini bu şekilde yakalayacaktı.

Bedevi Araplar çölde yaşadılar. Dış etkilere pek maruz kalmadılar. Bu da Arapçanın 1400 yıl önce indiğinde anlaşılan kavramların korunarak günümüze gelmesine katkı sağladı. Arapça kadim bir dildir ve Allah çölde adeta bir buzdolabına tıkılıp korunarak günümüze gelen bu dili seçti. Dolayısıyla 1400 yıl öncesinin Arapçası ile günümüz Arapçası arasındaki fark çok net değildir. Eğer çok hızlı bir değişime uğrayan örneğin İngilizce, Türkçe vs. bir dil ile gelmiş olsaydı eski İngilizce ve eski Türkçe vs. şu an kullanılmadığından kavramlar değiştiği ve anlam değişikliğine uğradığı bu yüzyılda şuan elimizde bulunan Kur’an’ın dili değişmiş olacak ve anlamı da değişecekti.Bu da Allah’ın kitabının anlam olarak yitip gitmesine sebep olacaktı. Çünkü vahiy inerken kast edilen anlamı bilmiyor olacaktık.

Bazı insanlar her ne kadar Kur’an’ı anlamak için eski Arapçaya ihtiyaç var şu an kullanılan Arapça ile anlaşılamaz dese de bu pek gerçeği yansıtmamaktadır. Bu Arapça bilmeyenleri kandırmak için tasarlanmış bir söz. Elbette anlamı değişen kavramlar var. Ama Kur’an öyle inanılmaz bir kitap ki Allah anlamı değiştirileceğini bildiği kavramların Kur’an’da kullanım şeklini vererek adeta bir sözlük olarak da kendini muhafaza etmesini sağladı. Kaldı ki en eski Arap sözlüklerine baktığımızda bugün çok azı hariç kelimelerin anlamlarının tamamen korunduğu açıkça görülmektedir. Bence bedevi çöl Araplarının dünya ile etkileşiminin az olması dilin değişim geçirmesine engel oldu. Bu yüzden Allah Arapçayı seçti.

Yukarda saydığım ilk sebepti. İkinci sebep olarak aklıma Arapçanın Kur’an’ı evrenselleştirecek bir esnekliğe ve derinliğe sahip olması gelmekte. Kullanılan kinaye ve mecazlar sayesinde Kur’an mesajını çağlara göre güncellemekte ve kendini dinamik bir yapıya sokmaktadır. Türkçede dört kelime ile ifade edceğiniz bir anlamı Arapçada tek kelime ile ifade edebiliyorsunuz. Özellikle Arapçadaki çok anlamlı kelimeler Kur'an'a inanılmaz bir dinamizm katmaktadır.

Cennette Konuşulacak Olan Dil Arapça Mı?

Bu kesinlikle cahil insanların bilgisizce uydurdukları bir şey. Muhtemelen ilk olarak bir Arap milliyetçisi uydurmuştur. Diğer dünyada insanların nasıl iletişim kuracaklarını bile Allah Kur’an’da bize bildirmemiştir. Dil bu dünyanın iletişim aracıdır. Diğer dünyanın iletişim aracını bile bilmezken kalkıp ırkçı duygularla şu dil konuşulacak demenin bir gaflet ve basiretsizlik olduğu kanaatindeyim. İslam’ın böyle bir iddiası yoktur. Bu yüzden İslam karşıtlarının bu noktadaki eleştirileri geçersizdir. Bu eleştirinin kaynağı ise cehalettir. Allah bu cahilce tavırları şu sözlerle eleştirir:
 

Hadi şu bildiğiniz şeylerde tartıştınız fakat bilmediğiniz şey hakkında niçin tartışırsınız? Hâlbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ ALİ İMRAN 66)



 
Görüntülenme 2,389
Yayın 20 Ağustos 2018
21 Ağustos 2018 güncellendi

Bu konuyu yazmama sebep olan iddiayı sizinle paylaşarak başlayayım. Ali İmran suresi yedinci ayetinde Allah "muhkem" ve "müteşabih" ayetlerden bahsetmektedir. Müteşabih ayetler iddiaya göre Allah’tan başka kimsenin anlamayacağı ayetlerdir. Çünkü ayet bunu söylemektedir. Kısacası Allah kendisinden başka kimsenin anlayamayacağı mesajlar bize göndermiştir ve bize düşen sadece bu ayetlere iman etmektir.-- Bu iddiayı ortaya atanlar ayeti Türkçeye şöyle çevirmektedir:
 

Sana Kitabı indiren O´dur. Ondan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan Müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah´tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimiz´in katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.  (ALİ BULAÇ MEALİ ÂLİ İMRAN 7)

İlk olarak muhkem ve müteşabih kelimelerinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Razi tefsirinde bu kelimeyi şöyle açıklıyor: "İki şeyden birinin zihni ayırt etmekten aciz bırakacak bir tarzda diğerine benzemesidir." Bu kavram gerçekten de “benzer” anlamına mı gelir diye Kuran’a bakacağız.
 

Onlar: Bizin için Rabbine yalvar da bize onun tam olarak ne olduğunu açıklasın; çünkü bize göre bütün inekler birbirine benzer (teşâbeha) (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 70)

İman eden ve bu imanla uyumlu iyilikler işleyen kimseleri zemininden ırmaklar çağlayan cennetlerle müjdele! Her zaman oranın nimetlerinden ikram olarak onlara sunulsa Bunlar bize daha önce bahşedilenlerin aynısıymış diyecekler. Oysaki bu, o nimetlerin çağrıştırdığı belli belirsiz bir benzerlik (muteşâbihâ) ( HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 70)

İlimden yoksun olanlar Allah bizimle niçin konuşmuyor ya da niçin bize mucizevi bir belge ulaştırmıyor derler. Onlardan öncekiler de aynen onların söylediğini söylemişlerdi. Akılları da birbirine benzedi. (teşâbehet) Elbet biz gönülden inanacak herkes için ayetlerimizi açık ve anlaşılır kılmışızdır. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 118)

Bu ayetlerin ışığında müteşabih için “benzer” anlamını vermek doğru ama eksik olacaktır. Çünkü müteşabih ayetler, farklı anlamlara gelebilecek fakat Razi’nin dediği gibi zihniniz bu farkı ayırt etmekten aciz olacak kadar birbirine benzer anlama gelebilecek ayetlerdir diyebiliriz. Toparlarsam:
 

Muhkem ayet=Tek bir anlam çıkarılabilen, açık, kesin, mecaz ve soyut barındırmayan, çağdan çağa anlamı kendini güncellemeyen ayetlerdir.
Müteşabih ayet=Farklı şekillerde anlaşılabilen ve bu anlamlar birbirine benzer olabilen, açık ve kesin diyemeyeceğimiz, mecaz ve soyut barındırabilen ve her çağda farklı bir formda anlaşılabilecek ayetlerdir.

İşin en ilginci Allah’ın müteşabih ayet var dediği bu ayetin bizzat kendisinin de müteşabih olmasıdır. Yani Allah bu işin ne olduğunu anlamamız için somut örnek olarak yine Ali İmran 7’yi kullanıyor olması muhteşem bir olay. Ayette geçen şu cümleye bakınız:
 

Oysa onun tevilini (yorumunu) Allah´tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimiz´in katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. 

Bu ayetin tek çevirisi bu değildir. Bu ayet şu şekilde de çevrilebilir:
 

Hâlbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, ”Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır” derler. Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz

Bu iki anlam dünyalar kadar farklı olmasına rağmen ayet iki okuma ve anlayışa açık (birbirine benzer) şekilde Arap dil gramerine uygun şekilde Allah tarafından tasarımlanmış. Bu ayetin çift anlamlılığı asırlar önce yaşamış âlimlerin de gözünden kaçmamış. Razi tefsirinde bu ayetin iki anlamı da savunanların varlığından bahseder ve ilk anlamı doğru bulduğunu ifade eder. Ancak şu kesin ki ilk anlam Kur’an’ın bütünlüğü ile çelişiyor. Bu yüzden ikinci anlamı tercih etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ayetin en uygun çevirisi şu olmalıdır:
 

O´dur sana kitabı indiren. Ondan, bir kısmı muhkem (tek anlamlı/ kesin anlamlı) ayetlerdir ki onlar kitabın anasıdır (özüdür); diğerleri ise müteşabih (Farklı şekillerde anlaşılabilen/ kinaye barındırabilen) anlamlıdır. Kalplerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve tevil (yorum) etmek amacıyla müteşabih (farklı anlamlar yüklenebilecek) olanların peşine düşerler. Hâlbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, ”Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır” derler. Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz (ÂLİ İMRAN 7)

Peki, niçin bu anlam daha doğru olsun? Delilim nedir?

1.  İlk olarak şunu ifade edeyim ki Allah’ın sadece kendisinin anlayacağı ayetleri biz insanlığa mesaj ve öğüt olarak göndermesi çok mantıksız bir iddiadır. Bu ilk delilimdir ve buna Kuran’a dayandırıyorum. İlki zaten Ali İmran 7 yani müteşabih ayetlerin varlığından bahseden ayettir. Bu ayette “Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz” deniyor ve akla vurgu yapıyor. Bunun gibi onlarca ayet var. Eğer müteşabih ayetleri sadece Allah anlıyorsa bu ayetleri nasıl anlayıp da öğüt alacağız?
 

Ki zaten biz, onu anlayabilesiniz diye Arapça bir hitap kıldık (ZUHRUF 3)

Zuhruf suresi üçüncü ayet açıkça Kuran’ın gönderiliş amacının anlamamız olduğunu dile getiriyor. Eğer müteşebih ayetleri sadece Allah anlıyorsa bu Zuhruf 3 ile çelişmez miydi? Bu ayet Kuran’daki hiçbir ayetin anlamayacağımız şekilde olmadığını dile getirmiyor mu?
 

Ve doğrusu Biz bu Kur’an’ı ders alınsın diye kolaylaştırdık: öyleyse yok mudur ders alan? (KAMER 17)

Eğer müteşebih ayetleri sadece Allah anlıyorsa biz bu Kur’an ayetlerinden nasıl ders alacağız? Bu ayetleri anlamıyoruz ki ders alalım. Ayrıca bu nasıl kolaylaştırılmış oluyor?
 

Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken (ENAM 114)
Bak iyice kavrayıp anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz (EN’AM 65)

Allah yukarıdaki ayetlerde anlamanız için detaylı bir şekilde açıklıyoruz diyor ama biz ise hayır Rabbim bu ayetlerin müteşabih olanlarını -ki bu büyük bir kısmı- sadece sen anlarsın diyoruz. Görüldüğü gibi Kur’an müteşabih ayetlerin sadece Allah anlar mantığını desteklemez.

Peki, hem bu ayette hem başka ayette müteşabih (birden fazla anlama gelebilecek) olan ayetlerin hangi anlamının doğru olduğunu nasıl anlayacağız? Bu konuda en mantıklı çözüm yine Kur’an’a sormaktır. Çünkü müteşabih ayetler demek benzer demektir aynı zamanda. Kuran ayetleri birbirine benzer ayetlerle tefsir edilir. Kur'an birçok ayette kendini müfessir olarak da tanıtır.Yani Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edeceğiz ve Kur’an’a soracağız hangi anlamı kullanmalıyım? Kur’an’da bize hangi yorumu anlamamız gerektiğini diğer ayetler aracılığıyla bildirir. Kur’an’a sordum Ali İmran 7’de hangi anlamı kabul etmeliyim ve Kur’an Enam 114, Enam 65, Zuhruf 3 ile bana cevap verdi

2.  İkinci delilim şu: Allah hiçbir ayette şu müteşabih ayet bu muhkem ayet diye bir sınıflandırma yapmamıştır. O halde biz kime göre muhkem ve müteşabih ayetleri ayırt edeceğiz? Her mezhep farklı ayetleri müteşabih kabul etmekte. Bunun için Razi’nin tefsirine bakabilirsiniz. Yazı uzamasın diye bu örnekleri yazıma almıyorum. Böyle bir sınıflandırma olmadığı için hangisini sadece Allah bilir hangisini biz bilebiliriz bunun listesi yok. Hal böyle iken bir ömür sadece Allah’ın bilebileceği ayetlerle uğraşıp zaman kaybetmez miyiz? Bu kadar büyük bir kötülüğü Allah bize yapmış olabilir mi?

3.  Üçüncü delilim de yine Ali İmran suresinde gizli. Ayette geçen şu ifadeye dikkat “ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, 'Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır' derler.” İlimde derinleşenlerin söylediği bu ifadeye dikkat ettiniz mi? Bu cümleyi söylemek için ilimde derinleşmek mi gerekiyor? “Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır” ifadesini tüm Müslümanlar söyler. En cahil Müslüman’ın bile bu cümleyi kurması gerekir. Çünkü Müslüman olmak için Kur'an ayetlerin tümünün Allah katından olduğuna iman etmek gerekir. Bunun için ilimde derinleşmeye gerek yoktur. Peki, niçin Allah bu ayette geçen ifadeyi ilimde derinleşenlerin söyleyeceğini ifade ediyor? Bu adamlar enayi mi ömürlerini ilme verdiler ve en sonunda bilgisiz bir Müslüman’ın dahi bildiği bir gerçeği ifade etsinler. İlimde derinleşenlerin bir artısı olmalı ki Allah bu ayette kendisi ile beraber bu adamları anıyor olsun.

Şunu demek istiyorum: Müteşabih ayetleri sadece Allah anlıyorsa ilimde derinleşenler boşuna derinleşmiş oluyor. Yani enayi konumuna düşüyorlar. Çünkü en cahil Müslüman bile zaten muhkem ayetleri anlıyor. Ayetler açık: Zina etme, sarhoşluk verici maddelerden uzak dur, haksız yere cana kıyma, iyilik yap, fakiri doyur vs. müteşabih ayetleri ise sadece Allah anlayacağından ilimde derinleşmek gereksiz olur. Müteşabih ayetleri yalnız Allah anlar diyen âlimler bile kalkıp tefsir dersleri vermiş, tefsir kitapları yazmıştır. Bu ikiyüzlülük değil midir? Sadece Allah’ın anlayacağı ayetleri açıklamaya kalkmak! Hâlbuki ayet bundan bahsetmiyor. Ayet müteşabih ayetleri Allah ve ilimde derinleşenler anlar diyor. İlimde derinleşenler ise müteşabih ayetlerin bilinçli yapısına hayran kalıyor ve “ona inandık, tümü rabbimiz katındandır” diyorlar. Tüm farklı anlamlarını görüp bu farklı anlamları Allah’ın bilinçli bir şekilde tasarladığını gören ilimde derinleşenler bu tüm anlamların Allah katından olduğuna iman ediyor. Yani müteşabih ayette Allah’ın muradı tek bir anlamı yerleştirmek değil, insanların birden fazla anlamda okumasını sağlamak.

Peki, Allah niçin farklı yorumlara sebep olacak şekilde ayetini gönderiyor?

Bunu da Allah Ali İmran 7’de açıklıyor: Kalplerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarıp çıkarmayacağını gözlemlemek ve çıkarına uygun olan yorumu seçip seçmeyeceğini gözlemlemek. İlimde derinleşenler, yani iyi niyetle işin hakikatini araştırıp Kur’an’ın bütününe uygun yorumu seçenlerle seçmeyenleri ayıklamak. İkinci sebep ise Kur'an üzerinde derin derin düşünülmesini sağlamak. Muhammed 24'te Allah, onlar Kur'an üzerinde derin derin düşünmezler mi? diyor. Bu noktada Hüseyin Kemal GÜRGER'in mantığını çok beğendiğimi ifade edeyim. Peki, niçin Allah Kur'an'ı derin derin düşünmemizi istiyor sorusuna şu ana kadar duyduğum en iyi cevabı verdi. GÜRGER, Allah'ın toplumda ilim adamı, bilgin, entellektüel bilgi birikimi yüksek bir okur kitlesi istediği yorumunu yapıyor. Bu yüzden her ayet muhkem gönderilmedi diye ekliyor. Yani Allah akıl çalışkanı bir Müslüman okur istiyor, tembelliği iman sanan bir Kur'an okuru istemiyor. Ben de bu görüşlere katılıyorum. Ancak Allah’ın elbet daha üstün hesapları vardır. Bu şimdilik benim gördüğüm sebepler. Tüm ayeti izninizle kısaca analiz etmek ve kendi mantıklı bulduğum görüşleri sizinle toplu bir şekilde paylaşmak istiyorum.
 

O´dur sana kitabı indiren. Ondan, bir kısmı muhkem (tek anlamlı/ kesin anlamlı) ayetlerdir ki onlar kitabın anasıdır (özüdür); diğerleri ise müteşabih (Farklı şekillerde anlaşılabilen/ kinaye barındırabilen) anlamlıdır. Kalplerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve tevil (yorum) etmek amacıyla müteşabih (farklı anlamlar yüklenebilecek) olanların peşine düşerler. Hâlbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler ki onlar, ”Ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır” derler. Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz (ÂLİ İMRAN 7)

  • “O´dur sana kitabı indiren” Kur’an’ın daha sonra kitap haline getirilmediği, Muhammed peygamber döneminde kitaplaştırıldığı hakikatini bize bildiren cümle.
  • “Ondan, bir kısmı muhkem (tek anlamlı/ kesin anlamlı) ayetlerdir ki onlar kitabın anasıdır (özüdür)” Bu cümlede Allah, Kur’an’da herkesin anladığı açık olan kısımdan herkesin sorumlu olduğu bu açık olan kısmın Kur’an’ın özü olduğu asıl uyulması gereken ana bölümün bu olduğu yazıyor. Yani adama öldürme, öfkeni kontrol et, adama kayırma, torpil yapma, rüşvet alma, fakirlere sadaka ver, iyilik yap vs. gibi Kur’an’da herkesin okuduğunda aynı şeyi anladığı kısımlara odaklanın müteşabih ayetlerin peşine takılmak istiyorsanız da ilimde derinleşin sonra muhkem ayetleri yani kitabın ana esaslarını referans alarak müteşabih ayetleri tefsir edin. Ben bu şekilde anlayanlara katılıyorum.
  • “Kalplerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarmak ve tevil (yorum) etmek amacıyla müteşabih (farklı anlamlar yüklenebilecek) olanların peşine düşerler.” Burada kötü niyetli insanların ilim irfana, bilime başvurmaksızın kalkıp Kur’an üzerinde operasyonlar yapması ve çok anlamlı kelimelerden doğru olmayanı seçmeye çalışacağı ve kişinin Kur’an’ı çarpıtmasına Allah’ın izin vereceğini haber veriyor. Çünkü Allah kişinin yanlış olanı seçme iradesini gösterecek bahaneyi de üretmiş oluyor.
  • “Hâlbuki onların doğru yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilirler” Kur’an’ın ışığında en doğru anlam bu olmakta.
  • “Akıl sahiplerinden başkası da öğüt almaz” Burada da Kur’an’ı tasavvufçuların dediği gibi duygularla değil akılla anlayacağımızı dile getiriyor. Kur’an’ın bilimle, ilimle, mantıkla, akılla anlaşılabileceği, Allah’ın verdiği öğütleri ancak bu kesimin anlayabileceği ifade edilmektedir

Peki, Kur’an’da bahsedilen müteşabih ayetlerden Türkçede yok mu?

İlginç olan bir durum var. O da Kutsal kitaplardaki gramer kurallarının sanki hiçbir dilde yer almayan ilk defa karşılaşılan kurallar olduğu sanılmasıdır. Sanki Kur’an, insan dili olan Arapça ile değil de Da Vinci’nin şifresi ile yazılmış gibi davranılıyor. Müteşabih cümleler için İşte Türkçe örnekler:

“Yaşlı kadına yer verdi” cümlesini analiz edelim. Burada müteşabih bir cümle kurduk. Yaşlı mı kadına yer verdi yoksa yaşlı kadına mı yer verildi? İki farklı anlam çıkıyor. Bu anlam karmaşası virgül ile çözülebilirdi ancak bu cümleyi kuran ben bilinçli olarak iki farklı anlama yer verdim. Allah da bu dil kuralını Kur’an için kullanmıştır. Bir örnek daha vereyim:

“Tavanın kirini bir türlü çıkaramadım.” (Evdeki) tavan’ın mı kirini çıkaramadım yoksa (ocak üzerindeki) tava’nın mı kirini çıkaramadım? Anlam belirsizliği (‘) kesme işareti ile giderilebilirdi ama cümleyi kuran ben bu anlam belirsizliğini bilinçli bir şekilde kurdum

“Küçük ağacın arkasında bir serçe yavrusu buldu” Küçük mü ağacın arkasında bir serçe yavrusu buldu? Yoksa küçük ağacın arkasında mı bir serçe yavrusu bulundu?

Tüm bu örnekleri şunun için verdim: bazı İslam karşıtları Kur’an’daki çok anlamlılığı reddedip müteşabih ayetlerin en anlamsız yorumunu kabul edip burada çok net şu kast ediliyor diye eleştiriler yapıyorlar. Mesela “mâ meleket eymânukum” kavramı müteşabihtir. Bu bir deyimdir. Ancak Ateistler ve Deistler bu kavramın Arapçasını araştırmak yerine Sünni din adamlarından öğrendikleri cariye kelimesinin bu cümlenin karşılığı olduğunda ısrar etmekteler. Ayetin cariye diye bir anlamı olmadığını söylediğimde ise Müslümanların çoğunluğunun bu anlamı verdiği gibi bilimden uzak yorumlar yaptıklarını gördüm. Aslında hakikati çoğunluğa bağladıkları için değil “mâ meleket eymânukum” kavramının cariye olmasını istedikleri için bu kavramda ısrar ediyorlar. Böylece Kur’an’ın Allah’tan gelmediklerini ispatlamış olacaklar. Gerçek umurlarında bile değil.

KAYANKLAR
  1. Sonia CİHANGİR
  2. Mehmet OKUYAN
  3. Gürkan ENGİN
  4. Mustafa İSLAMOĞLU
  5. Hüseyin Kemal GÜRGER
Görüntülenme 5,020
Yayın 12 Ağustos 2018
20 Ağustos 2018 güncellendi

Ateistler ve Sünniler Ankebut 14’ü delil göstererek Nuh peygamberin 950 yıl yaşadığını iddia etmektedirler. Bu iddianın gerçek olup olmadığı hakkında düşüncelerimi delilleriyle beraber size sunmak istedim. Ayeti görelim.--
 

Doğrusu Biz Nuh'u da kendi kavmine elçi göndermiştik: Nuh da onlar arasında -elli yıl eksiğiyle- bin sene kalmıştı ve onlar iyice zulme gömülüp gitmiş bir haldeyken, tufan onları enseleyivermişti. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ ANKEBUT 14)

Bazı mealler direk 950 yıl kalmıştı diyerek çevirmektedir. Fakat bu yanlış bir meallendirmedir. Çünkü ayette 950 yıl kast edilseydi Arapça orijinal metni direk bu ifade ile gelirdi Ancak Allah bu ayette bin seneden elli yıl eksik (elfe senetin illâ hamsine âmen) ifadesini kullanmaktadır. Peki, Allah niçin bin seneden elli yıl eksik gibi garip bir sayısal veri kullanıyor da direkt 950 demiyor? Bu yazımda niçin böyle bir ifade kullanma gereği duyduğuna en mantıklı cevabımı vermeye çalışacağım

Öncelikle bu ayeti vb. sayısal rakamların içerdiği ayetleri anlamak için Kur’an’da rakamların nasıl kullanıldığını bilmemiz lazım. Örneğin şu ayete bakın:
 

…Onlardan her biri ister ki bin sene (elfe senetin) yaşasın. Tut ki bunca ömre sahip olsun; bu dahi onu azaptan uzak tutamaz. Zira Allah tüm yapıp ettiklerini görmektedir (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 96)

Bu ayetin önceki ayetlerine bakarsanız konunun İsrailoğulları olduğunu görürsünüz. Allah, Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edebilmemiz için aynı kavram olan elfe senetin ifadesini buraya yerleştirmiş ve Kur’an’da sayıların hangi anlamda kullanıldığını bize göstermiştir. Birinin bin sene yaşamak istemesinden anlaşılan çok uzun bir ömür yaşamak istemesi olduğu anlaşılır. Yani buradaki bin yıldan kasıt “çok uzun yıllar” olduğu nettir. Rakamsal bir değeri ifade etmez. Bir de şu ayete bakın:
 

Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ KADİR 3)

Yine aynı sayı. Bu ayeti okuyan biri Kadir Gecesi denen gecenin normal sayı olan “1000” aydan mı daha hayırlı olduğunu anlıyor yoksa çok ama çok fazla aydan daha hayırlı olduğunu mu anlıyor? Sayının soyut anlamda “çok aşırı” anlamında kullanıldığını net olarak görüyoruz. Bu ayeti okuyup da Kadir Gecesi 1000 aydan daha hayırlıdır ancak 1001 aydan daha hayırlı değildir şeklinde düz mantık anlayan bir insan hayatımda görmedim. Böyle diyen biri ya daha önce hiç kitap okumadığı için soyut anlatım yollarını bilmiyor ya da Kur’an’ı eleştirmek için bilinçli bir şekilde bahane arayan biridir. Herkes burada gecenin önemine vurgu yapmak için mübalağa yapıldığını görmekte. Yani rakamsal bir değeri ifade etmez buradaki bin ifadesi. Bir örnek daha vermek isterim
 

Onların bağışlanmaları için Allah'tan ister af dile, ister dileme: Onlar için Allah'tan yetmiş kez af dilemiş olsan dahi, artık Allah onları asla affetmeyecektir. Bunun nedeni, onların Allah'a ve O'nun Elçisi'ne ısrarla nankörlük etmeleridir…(HAYAT KİTABI KURAN MEALİ TEVBE 80)

Allah münafık (ikiyüzlü) insanları aktardığı ayetlerden sonra Tevbe 80’de onlar için af dileyen Muhammed peygambere istediğin kadar af dile 70 kez dilesen de Allah onları affetmeyecektir diyor. Şimdi buradaki 70 sayısını bir Allah’ın kulu gerçek rakam değeri olarak anladı mı? Muhammed 70 kezden daha fazla mesela 75 kez dilerse onlar af mı edilecek? Allah burada ne kadar çok af dilersen dile çok bir önemi yok affetmeyeceğim diyor. Buradaki 70 sayısı “çokluğu” ve “sonsuzluğu” ifade ediyor. Bu gösterdiğim örneklerle Kur’an’ın sayıları kullanma üslubunu size göstermek istedim ki Ankebut 14’deki Nuh olayındaki o veciz ifadeyi anlayabilelim. Ayrıca Kuran'da zamanın izafi olarak kullanıldığına daha fazla örnek isteyenler için aşağıdaki ayetleri vereyim:
 

Senin Rabbin katında bir gün, sizin hesabınıza göre tut ki bin senedir (elfe senetin) (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ HAC 47)
Gökten yere kadar bütün bir oluşu O düzenler, en sonunda bütün bir oluş sizin hesabınıza göre bin sene (elfe senetin) kadar süren bir günde O’na yükselir  (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ SECDE 5)
Bütün melaike, ruh ile birlikte, süresi elli bin yıl olan bir günde O’na yükselir (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ MEARİC 4)

Yukarıdaki 3 ayette Kur’an’a göre zamanın izafi yani göreceli olduğunu anlatır. Bu ayetleri okuyan hiç kimse bunları gerçek sayı değeri olarak görmez. Soyut anlatımlar olduğunu açıkça görür. Bu Türkçede de böyledir. Mesela “sittin sene başaramazsın” cümlesini ele alalım. Sittin 60 sene demektir. Ancak biz bunu kullanırken ne kadar çok sene geçerse geçsin başaramazsın anlamında kullanırız. Yoksa 60 yıl başaramazsın ama 61. yıl başarırsın demek istemeyiz. Başka bir örnek vermem gerekirse “Sana bin kez söyledim” cümlesini sık sık kullanırım ben. Bunu söylediğimde karşımdaki muhatap "çok kez söylediğimi" ifade etmek istediğimi hemen idrak ediyor.

Kur’an’a Göre Nuh Kaç Yıl Yaşadı?

Kur’an bize Nuh’un kaç yıl yaşadığını bildirmez. Bugün bilimsel veriler de daha 100 yıl öncesine kadar ortalama ömrün çok az olduğunu göstermektedir. Science dergisinde 10 Mayıs 2002'de yayınlanan makaleye göre 2000 yıl önce ortalama insan ömrü 20 yıldır. 1790’lı yıllarda 24 olan ortalama insan ömrü 1890’lı yıllarda iki katına çıkmış ve 48 olmuştur. Bugün ise her ülkede değişmekle beraber hemen hemen ortalama insan ömrü 75 civarındadır. Teknoloji ve tıbbın gelişmesiyle yaşam kalitemiz arttı. Şu halde Nuh’un 950 yaşında olduğu iddiası bilimsel veriler ile bariz bir şekilde çelişmektedir. Yani bu pek mümkün değildir

Ateistler Kuran’daki şu ibareyi “Elli yıl eksiğiyle bin sene” tamamen somut olarak anlama çabasındadır. Çünkü Kur’an ile bilimi çarpıştırmak ve Kur’an’ı çürütmek gibi bir arzuları var. Ancak birçok iddiaları gibi bu iddiaları da gerçek dışıdır. Kur’an’daki rakamların kullanış üslubunu yukarıda örneklerle açıkladığım gibi ya bilmemelerinden ya da bilinçli olarak bilmezlikten gelme arzusundan ileri gelmektedir. Hâlbuki ayette geçen bin ifadesi bariz bir şekilde çok uzun yıllar anlamında kullanılmaktadır. Bunu yukarıda delil olarak sunduğum ayetler açıkça gösterir ancak bu ayetteki bin yıldan elli yıl eksik (elfe senetin illâ hamsine âmen) ifadesi tamamen bir mecaz anlatımdır. Bunun mecaz olduğuna bir delilimiz de Arap dil grameridir.

Ayetin orijinali şöyle: “elfe senetin illâ hamsine âmen” Şimdi İmam Ferra bu ayetin Arapça detayını bizlere açıklıyor. Lütfen buraya dikkat! Ayet bilinçli olarak Elfe (bin) sayısı senetin (sene) kelimesi ile kullanırken hamsine (50) sayısı âmen (yıl) kelimesi ile kullanılıyor. Niçin Allah her iki ifadeyi de sene ya da yıl olarak kullanmıyor? Sebebini İmam Ferra bize anlatıyor ve diyor ki sene ile yıl Arapçada aynı anlamı karşılamaz. Arapçada sene (senetin) verimsiz geçen zaman dilimini ifade ederken 'âm (yıl) verimli geçen zaman dilimini kast eder. Mükemmel bir açıklama. Arapça’nın derinlikleri her zaman beni şaşırtmıştır. Rağıb’da bize bu iki kelimenin aynı olmadığını bildirir ve der ki: Sene çoğunlukla çetin ve kurak geçen yıl için kullanılırken 'âm, bereketli ve yağışlı geçen yıl için kullanılır. Yani Yıl ve Sene Türkçe’deki gibi eş anlamlı kelimeler değildir. Ferra’nın ve Rağıb’ın bu açıklaması sayesinde yukarıda size sunduğum Bakara 96’da daha net anlaşılacaktır. Ne diyordu Bakara 96
 

Onlardan her biri ister ki bin sene (elfe senetin) yaşasın. Tut ki bunca ömre sahip olsun; bu dahi onu azaptan uzak tutamaz. Zira Allah tüm yapıp ettiklerini görmektedir (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 96)

Burada da Allah yıl değil sene ifadesini kullanıyor. Sene’nin verimsiz geçen zaman dilimi olduğunu artık bildiğimize göre burada Allah münafıkların verimsiz geçen çok uzun yıllar yaşamak istediğini vurguluyor ve ayet şimdi ne demek istediğini bize açıyor. Ayetin devamındaki “Tut ki bunca ömre sahip olsun; bu dahi onu azaptan uzak tutamaz.” İfadesi gerçekten de “Sene” kelimesinin verimsiz geçen yıllar olduğunu kanıtlar niteliktedir. İnanılmaz bir detay değil mi? Allah o istedikleri uzunlukta ömürleri olsaydı bile bunun onları azaptan uzak tutamayacağını söylüyor. Hâlbuki tevbe etmek diye bir şey var. Belki ilerde tevbe edecekler. Ama hayır! Kur’an ne kadar ömürleri de olsa tevbe etmeyeceklerini vurgulamak için “Sene” kelimesini kullanıyor. Yani o istedikleri çok uzun yılları verimsizce harcamak için ve münafıklığa devam etmek için istiyorlar. Ferra’nın ve Rağıb'ın bu inanılmaz detayı bize öğretmeleri sayesinde Allah’ın Bakara 96’da niçin yıl değil sene ifadesini kullandığını da anlamış oluyoruz

Gelgelelim asıl konumuza. Allah bu ayette bin seneden elli yıl eksik (elfe senetin illâ hamsine âmen) mecazını kullanarak şunu ifade ediyor: Nuh ömrünün çok çok uzun yıllarını verimsizce harcadı 50 yıllık süresi hariç. O süreyi verimli bir şekilde insanları hakikate, doğruya, güzele çağırarak harcadı. Buradan çıkardığım sonuç iki tanedir, ilki: Nuh uzun yıllar ömrünü verimsizce tüketti ancak 50 yıl boyunca peygamberlik görevini üstlendi ve artık verimsiz geçen seneler verimli geçen yıllara dönüştü. İkinci çıkardığım sonuç şudur: Nuh ömrünün çok çok uzun yıllarını insanları İslam’a davet etmekle geçirdi ancak bu yıllar verimsiz geçti oğlu dâhil kimse ona kulak asmadı. Kur’an, Nuh’un bu yıllarına verimsiz, çetin ve kurak geçen yıl anlamında “senetin (sene)” ifadesini kullanırken Nuh tufanından sonraki yaşamını ise verimli, bereketli yıllar anlamında “'âm (yıl)”  ifadesini kullanıyor

Peki, başka yorum yapılabilir mi? Elbette. Burada geçen 50 yıl da 1000 sene ifadesindeki gibi soyut olabilir yani bildiğimiz sayı değerini anlatmıyor olabilir. Ben bu yorumu daha mantıklı buluyorum. Ancak sonuç yine değişmez. Nuh çok uzun yıllar verimsiz bir hayat sürdü ancak bunun çok az bir kısmı hariç şeklinde de anlayabiliriz ayeti. Niçin böyle anlayabiliriz? Çünkü bir tarafta 1000 gibi bir rakam var karşısında verimli geçen zaman ise 50 yıl devede kulak gibi bir sayı. Allah 1000 sayısıyla 50 sayısını kıyaslamamızı istemiş olabilir. Bu yüzden 1000 sayısına çok uzun, 50 sayısına ise çok az anlamı verebiliriz. Toparlarsak ayetin bahsettiği Nuh'un yaşı değildir. Ayet Nuh’un hayatının çok az bir kısmı hariç çetin, bereketsiz ve verimsiz geçtiğini ifade etmektedir yorumunu yapabiliriz

Son olarak bir detay bilgi vereyim. Tevrat Nuh'un 950 yıl yaşadığını ifade eder. Bu da biz Müslümanların Tevrat tahrif edildi inancını kanıtlar. Muhtemelen orada geçen ibare de bin yıldan elli yıl eksik vb. bir mecazdı. Ancak Tevrat'ı tahrif edenler bu mecazı anlayamadılar ve Allah bu işi uzatmış kestirmeden 950 yazalım demişler gibi geliyor bana.

KAYNAKLAR
  • Mustafa İslamoğlu Hayat Kitabı Kur'an
  • Mehmet Okuyan, Nuh Kaç Yıl Yaşadı Videosu
Görüntülenme 2,807
Yayın 11 Ağustos 2018

Allah’ın böyle bir emir verip vermediğini yazıda delillerimizle inceleyeceğiz. Önce iddaya konu olan ayetleri verelim sonra konuşmaya devam edelim--
 

Derken çocuk babasıyla yürüyüp gezecek çağa eriştiğinde, (İbrahim) şöyle dedi: Yavrucuğum! Kendimi rüyada seni boğazlarken görüyorum; bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin? (Oğul) Babacığım, dedi Sana emredileni yap; inşallah beni sabredenlerden bulacaksın. (102)  Sonunda o ikisi Allah'a teslimiyetlerinin bir gereği olarak (vardıkları sonuca) uydular ve (babası) onu yüzüstü yatırınca, (103) Biz kendisine Ey İbrahim! diye seslendik: (104) Artık rüyanı gerçekleştirmiş bulunuyorsun! Nitekim Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. (105) Hiç şüphesiz bu, elbet apaçık bir sınavdı. (106) Ve Biz ona fidye olarak muhteşem bir kurban verdik; (107) geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin bir hatıra bıraktık: (108) Selam olsun İbrahim'e! (109) İyileri Biz, işte böyle ödüllendiririz. (110) (SAFFAT 102-110)

Kurban edilme olayını Allah mı emretti yoksa İbrahim mi bunu yapmaya kalkıştı bunu ayeti irdelerken anlayacağız ama ilk önce toplumun tartıştığı ve merak ettiği çok anlamsız bir soruya hemen cevap vermek istiyorum

Kurban edilen İsmail mi yoksa İshak mı?

Müslümanlar kurban edilenin İsmail olduğunu Yahudiler ise Tevrat’a dayanarak kurban edilenin İshak olduğunu söylerler. Yukarıdaki ayetlere baktığınızsa tek bir yerde bile İsmail’in adı geçmez. Bu halk arasında yaygın olan bir yanlıştır. Allah isim vermemiştir. Şu halde önemsiz bir bilgidir. Gerçekten Allah’ın mesajlarını anlamak yerine bu tür magazinsel bilgilerin peşine düşmek ne utanç vericidir. Ben bu çabayı Allah’ın kitabını anlamamak için özel bir çaba olarak yorumluyorum.

Kurban İbrahim peygamberin bu olayı ile başlamadı mı?

Hayır. Elbette kurban olayı İbrahim peygamberle başlamadı. Kuran bu işin Âdem peygamber döneminden beri var olduğunu haber verir
 

Ve onlara Âdem’in iki oğlunun kıssasını gerçek bir amaca matuf olarak anlat: Hani, ikisi de birer kurban sunmuşlardı ve birinden kabul edildiği halde diğerinden kabul edilmemişti! (Bunun üzerine) O (diğerine) demişti ki: Çaresi yok, seni öldüreceğim! (Öteki) cevap vermişti: Allah, yalnızca sorumlu davrananların kurbanını kabul eder! (MAİDE 27)


Konuya geçmeden önce önemli bir hatılatma yapma gereği duyuyorum. Allah Kur’an’da açıkça prensiplerini dile getirmiş ve insan öldürülmesine karşı olduğunu birçok ayette dile getirmiştir. İşte o ayetlerden biri
 

Kim cinayet suçu işlememiş veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Dahası kim de bir hayat kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibi olur. (MAİDE 32)

Allah bunu emretmiş olabilir diyenler büyük bir gaflet içerisindedir. Çünkü Allah testere filmindeki o adam gibi insanları doğrayarak test etmez. Kur’an’ın bize tanıttığı Allah böyle sadist istekleri olan bir Tanrı değil .Şimdi Saffat suresini parça parça anlamaya başlayalım.

“Derken çocuk babasıyla yürüyüp gezecek çağa eriştiğinde” bu cümleden İbrahim’in oğlunun henüz çok küçük yaşta olduğunu anlıyoruz

“Kendimi rüyada seni boğazlarken görüyorum; bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin?” bu cümleden İbrahim’in bunu rüyasında gördüğünü Allah’ın emri olmadığını açıkça dile getirmiştir. Peki, Sünnilerin iddia ettikleri gibi rüya eşittir vahiy midir? Elbette değildir.

Delil 1: Aksi takdirde İbrahim bunu rüyada gördüm şeklinde demez Allah seni boğazlamam gerektiğini bana gösterdi veya Allah seni boğazlamamı emretti şeklinde bir cümle kurması beklenirdi. Yani eğer rüya ile vahiy eşit ise Allah bana vahyetti demesi gerekirdi.

Delil 2: Bazı mealler “boğazlarken gördüm” diye çeviriyor ki bu yanlıştır. Böyle çevirmelerinin sebebi rüya eşittir vahiy demek içindir. Hâlbuki Arap gramerine göre “boğazlarken görüyorum” şeklinde çevrilmesi gerekiyor. Çünkü ayette “innî erâ” geçmektedir. Bu bir süreci ifade eder. Yani birçok kez aynı rüyayı İbrahim peygamber görmüş. Eğer rüya eşittir vahiy olsa idi İbrahim peygamber ilk gördüğünde bunun vahiy olduğunu anlar ve Allah’ın emrini yerine getirmek için beklemezdi. Bu Allah’a isyan olurdu. Peygamberler Allah’a vahyi ikiletip laubali bir tavır takınmaz.

Delil 3: Eğer İbrahim rüyasını vahiy olarak görseydi şu cümleyi kurmazdı: “bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin?” İbrahim rüyası hakkında oğluna danışıyor. Lütfen mantıklı düşünün bir Peygamber Allah’ın vahyini bir çocuğa mı danışır? Bir peygamber Allah’ın vahyini uygulamaya geçirip geçirmemek için kimseye danışmaz. Vahyi direk uygular. Ayetin içinde detaylarda gizli olan bu 3 hakikat sayesinde bu rüyanın Allah’ın emri olmadığını görüyoruz.

Peki, madem Allah emretmedi bu rüya da nedir?

Bu konuda şimdilik sadece yorumlarımız olabilir. Olayın detayı Kur'an'da verilmediği için bu ayeti diğer ayetlerin ışığında ve bilimin rehberliğinde fikir yürütmekten başka çare yok. Dinler Tarihi bize şu bilgiyi veriyor: Batı Samilerinde çocuk kurban etme geleneği vardı. Örnek olarak da Yahuda krallığından Manasse ve Ahaz'ın kendi çocuklarını hinnom vadisinde Fenikelilerin Tanrısı Moloch’a kurban edişlerini anlatır. Bu olay İbrahim’den çok sonradır. İbrahim’in bu rüyası neyin nesidir sorusuna şimdilik kimse net bir cevap veremez ancak şimdilik en mantıklı teori İbrahim döneminde de bu uygulamanın olduğu ve İbrahim’in bundan etkilenmesidir. Yukarıda size aktardığım Saffat suresinin 102 ayetinden 2 ayet önce İbrahim “Rabbim Bana erdemli bir (evlat) bağışla” ayeti gelmektedir. Yan İbrahim uzun süre evladı olmamış ve çaresizlik içinde Allah’a yalvarmıştır. İbrahim peygamber uzun süredir beklediği çocuk olunca da çevresindeki çocuk kurban etme geleneği onu derinden korkuttuğu için rüyalarına kadar girmesine sebep olmuş olabilir.

Olayın böyle geliştiğine güçlü bir delil de çocuğun ayette şöyle demesidir: ”(Oğul) Babacığım, dedi Sana emredileni yap; inşallah beni sabredenlerden bulacaksın” Çocuk da çevresindeki bu gelenekten haberdar. Çocukların İlah’a kurban edilmesi olayını Allah’ın emri olarak algıladığı için İbrahim’in rüyasını Allah’ın emri olarak görüyor. Ve büyük bir olgunlukla buna sabredeceğini ifade ediyor. İbrahim sürekli aynı rüyayı görmesinden ve çevresindeki gelenekten etkilenip oğlunu kurban etmeye karar veriyor. Bunu Allah’a olan teslimiyetin bir gereği olarak görüyor İbrahim. Ancak ayet yine bu işin Allah ile alakasının olmadığını şu cümleyle bize aktarıyor: “Sonunda o ikisi Allah'a teslimiyetlerinin bir gereği olarak (vardıkları sonuca) uydular ve (babası) onu yüzüstü yatırınca,” ifadesinden kurban olayının Allah’ın isteği olduğu sonucuna baba oğul birlikte vardığını anlıyoruz. Bu sonuca varmalarında aynı  rüyanın birkaç kez görülmesi etkili oluyor. Yoksa Allah’ın emri olduğuna dair ne İbrahim’in ne de çocuğunun sağlam bir kanıtı yok. Bazıları İbrahim’in oğlu peygamber değil mi bu rüyanın ne anlama geldiğini nasıl bilmez gibi akla ziyan yorumlarda bulunuyor. Ayet açıkça İbrahim’in oğlunun bu olay sırasında çocuk olduğunu söylüyor. Bir çocuk nasıl peygamber olabilir? Peygamberlik, o insanların olgunlaştığı dönemde onlara verilmiştir. Peygamberlik saltanat mıdır babadan oğula geçsin? Kaldı ki bir insan peygamber bile olsa Allah’ın ona vahiyle bildirdiğinden fazlasını bilemez. Ben bu ayette Allah’ın bize rüyaya bakarak hayatımızı şekillendirmemizin ne derece yanlış olduğunu göstermek istediğini düşünüyorum. İbrahim üzerinden rüyada görülen şeylerin bire bir başımıza geleceği veya gelmesi gerektiği sonucuna varmamamız gerektiği bize öğretiliyor.

İbrahim Kurban olarak çocuğunu Allah’a adayacakken vahiy geliyor ve diyor ki “Biz kendisine Ey İbrahim! diye seslendik: Artık rüyanı gerçekleştirmiş bulunuyorsun!” Allah oğlunu kesme hatasından İbrahim’i döndürüyor ve diyor ki Artık rüyanı gerçekleştirmiş bulunuyorsun. Yani uzun zamandan beri arzuladığın çocuğu kaybetme korkusunun sonucu olan rüyalarını gerçekleştirdin. Bu korkuyla yüzleştin artık ileri gitme. Benim bu yorumumu zorlama olarak görenler olabilir. Ancak delilsiz olarak bu yorumları yapmıyorum. Bakın ayetin devamındaki cümleye: ”Nitekim Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz” İbrahim peygamberi iyilik yapan kimse olarak tanıtan bu ayet İbrahim’i bu büyük hatadan son anda kurtarmayı Allah tarafından ödüllendirmek olarak nitelendiriyor. Allah İbrahim’in çocuğunu kesilmekten kurtarmış bunu da iyilik yapan birine verilmiş bir ödül olarak açıklamıştır. Peki, bu ödül sadece İbrahim’e mi verilmiştir? Elbette hayır. Ayetin devamında bu tür bir hareketin bir daha asla yaşanmaması için insanlığın ortak hafızasına miras olarak bırakıldığını ve her iyinin bu şekilde ödüllendirildiğini ifade eden ayetler gelmektedir.“geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin bir hatıra bıraktık. Selam olsun İbrahim'e! İyileri Biz, işte böyle ödüllendiririz”

Allah bu olay sayesinde bu kötü geleneğin bitirilmesi için İbrahim’e gerçek kurbanlığın ne olduğunu bildirdiği ayetler de şu : “Ve Biz ona fidye olarak muhteşem bir kurban verdik” Bu ayetler mitolojik bazı hadislerle ve Tevrat ışığında açıklanmaya çalışılıyor. Yok, o an gökten bir koç indi bilmem bıçak kesmedi vs. bu tür mitolojik hikâyeler elbette doğru değildir. Ayet bu tür olayların vuku bulduğundan bahsetmez. Zaten aklen bu safsataların gerçek olamayacağını da bilmemiz gerek. Olay sadece İbrahim’e gerçek kurbanlığın insan olmadığını illaki Allah’a kurban adanmak isteniyorsa bu ne olabiliri İbrahim’e bildiriyor o kadar.  Burada dikkat etmenizi istediğim en önemli kelime fidye. Fidye kelimesinin kökeni kurtulmalık ’tır veya bir kimsenin kurtulması için verilen bedel demektir. Allah İbrahim’in çocuğunu fidye karşılığı kurtardığını dile getiriyor. İlla Allah’a adak adamak isteyen insanlara Allah karşı çıkmıyor ancak insan haricinde bir şeylerle yapılması gerektiğini de öğretiyor. Ancak bu ayetlerde bu kurbanın ne olduğu dile getirilmiyor. Koç, olmalı, koyun olmalı vs. diyenler kurbanlık kelimesini kendi dar görüşlerine hapsetmek isteyenlerdir.

“Hiç şüphesiz bu, elbet apaçık bir sınavdı.” cümlesi o kadar şey anlatıyor ki. İbrahim’in uzun süre arzuladığı evladını kaybetme korkusu, bu korkunun rüyalarına sirayet etmesi, bu rüyayı tekrar tekrar görmesi, çocuğuna danışıp ikisinin de gelenekten etkilenip bunun Allah’ın emri olabilir sonucuna varmaları vs. peki sınav bunun neresinde? Bence sınav şu noktada başlıyor İbrahim ile oğlu bunun Allah’ın isteği olabilir olarak yorumladıklarında Allah vahiy gönderip hayır ben böyle bir caniliği emretmem demedi ve İbrahim’in ne yapacağı konusunda seçimini bekledi. İbrahim korkularının ürünü olan rüyalarının peşinden giderken Allah’ın vahiy indirip müdahale etmemesi büyük bir sınavdı. İbrahim seçimini yapıp yanlış olanı seçti. Rüyasını kesin bir vahiy inmeden Allah’ın isteği olarak yorumladı. Allah bu seçimin sonunda İbrahim’in böyle bir hata yapmasını ise engelledi.

Bu olayın hadis vb mitolojilerdeki anlatımı nasıldır?

 

İsmail, yedi yaşına bastığı sıralarda, İbrahim, Şam'­daki evinde uyurken, rüyasında, oğlu İsmail, kurban ettiğini görmüştü. Hemen Burak'a binip Mekke'ye geldi. Onu, annesinin yanında buldu. İsmail:
"Oğulcuğum! Bir ip ve büyük bir bıçak al. Sonra, şu vadiye gidelim " dedi. Rabbinin, kendisine emrettiği şeyden hiç bahsetmedi. Baba-Oğul Şıb Vadisine doğru yöneldikleri zaman, şeytan, bir adam suretine girip, Allah'ın emrini yerine getirmekten vaz geçirmek için, İbrahim yolunu kesti:
-"Ey ihtiyar! Nereye gidiyor ve ne yapmak istiyorsun?" diye sordu.
-İbrahim: "Şu vadiye gidip oradaki bir işimi görmek istiyorum!" dedi.
-Şeytan: "Sen, her halde, İsmail'i boğazlamak istiyorsun?" dedi.
-İbrahim: "Sen, hiç bir babanın, çocuğunu boğazladığını gördün mü?" diye sordu.
-Şeytan: "Evet, O baba sensin!" dedi.
-İbrahim: "Ben, çocuğumu, ne için boğazlayacak mışım?" diye sordu.
-Şeytan: "Sen, bunu, Allah’ın, sana emrettiğini sanıyor ve söylüyorsun!" dedi.
-İbrahim: "Eğer, Allah, bunu, yapmamı, bana emretti ise, Allah'a boyun eğip onun emri­ni yerine getirmeyi, uygun bulurum!" dedi.
-Şeytan: "Vallahi, sanıyorum ki: Şeytan, rüyanda, sana gelip şu oğlunu, boğazlamanı, emretmiştir. Sen, onu boğazlamağa gidiyorsun!" deyince, İbrahim, onun, şey­tan olduğunu anladı: "Ey Allah düşmanı! Vallahi, ben, Allah'ın emrini, o vadide mutlaka yerine getireceğim!" dedi.
-Şeytan, İbrahim ümidini kesince, İbrahim ar­kasında ip ve bıçak taşıyan İsmail önünü kesti. Ona: 'Ey çocuk! Baban, seni, nereye götürüyor biliyor musun?" diye sordu.
-İsmail: "Ev halkımıza, şu vadiden odun toplayacağız!" dedi.
-Şeytan: 'Vallahi, baban, seni, boğazlamak istiyor, boğazlamağa götürüyor!" dedi.
-İsmail: "O, beni, ne için boğazlayacak? Sen, bir babanın, çocuğunu boğazladığını gördün mü!" diye sordu.
-Şeytan: 'İşte, o baba, budur!" dedi. İsmail: "Babam, beni, ne için boğazlayacakmış?" diye sordu.
-Şeytan: "Rab’ının, bunu, kendisine, emrettiğini sanıyor!" dedi.
-İsmail: "O, Rabbinin, kendisine, emrettiği şeyi yapsın!  Onun, her nerede olsa, Rabbine boyun eğmesi, Rabbinin buyruğunu, yerine getirmesi, daha iyidir! Ben de, emri dinler ve ona, boyun eğerim!" dedi. Şeytan, İsmail’in de, kendisini dinlemekten kaçındığını görünce, hemen, onun annesine gitti. Hâcer, o sırada evinde bulunuyordu. Ona:
-"Ey İsmail'in annesi! İbrahim'in, İsmail'i nereye götürdüğünü biliyor musun?" diye sordu.
-Hâcer : "Şu vadiden, bize odun toplamağa götürdü." dedi.
-Şeytan: "O, İsmail'i, ancak, boğazlamak için, götürdü!" dedi.
-Hâcer "Bir babanın, çocuğunu, boğazlayabileceğini, nasıl düşünebiliyorsun! Hayır! Öyle değildir. O, oğluna karşı, çok şefkatlidir!" dedi.
-Şeytan: "O, bunu, Allah'ın, kendisine emrettiğini söylüyor ve sanıyor!" dedi.
-Hâcer: "Eğer, Rabbi, bunu, emretti ise, Allah'ın emrine boyun eğmek gerekir. Her nerede olsa, onun, Allah'a boyun eğmesi, Allah'ın buyruğunu yerine ge­tirmesi, daha iyidir!" dedi.
Şeytan, İbrahim ve onun ev halkına bir şey yapamadığına kızgın bir halde, geri döndü. Hepsi de, Allah’ın buyruğunu dinlemek ve ona boyun eğmekte birleştiler. İbrahim, Sebîr vadisinde, oğlu ile baş başa kalınca, ona: "Oğulcuğum! Ben, seni, rüyamda boğazlıyorum gördüm!" diyerek kendisine emrolunanı, haber verdi.
-İsmail: "Babacığım! Sana emrolunanı, yap! İnşallah, beni, sabredenlerden bulacaksın! Allah'ın emrine boyun eğ! Her iyilik, Rabbinin emrine boyun eğmektedir!" dedikten sonra, "Sen, bunu, anneme bildirdin mi?" diye sordu.
-İbrahim: "Hayır! Bildirmedim!" dedi.
-İsmail: "Bildirmediğine, iyi ettin." dedi. Sonra da: "Babacığım! Boğazlamak istediğin zaman, beni, iple sıkıca bağla ki benden, sana karşı, bir şey isabet edip de, ecrim eksilmesin! Çünkü ölüm, çok çetin ve zordur. Bıçağın, tenime dokunduğunu hissedince, çırpınmayacağımdan emin değilim! Bıçağını, iyice bileyip keskinleştir ve boğazıma, hemen çalıver ki, beni çabuk öldürsün! Rahata, kavuştursun! Hem, sen, beni, boğazlamak için, yatıracağın zaman, yüzükoyun yatır, alnı yere getir. Yanımın üzerine, yatırma. Çünkü yüzüme bakınca, rıkkata gelip de, benim hakkımda Allah'ın, sana emrettiği şeyi yerine getirmene engel olabileceğinden korkarım! Eğer, gömleğimi, anneme götürüp vermeyi uygun görürsen, öyle yap! Belki, bu, onun için, bir teselli olur, gönlünü, onunla eğler!" dedi.
-İbrahim: "Oğulcağızım! Sen, bana, Allah'ın emrettiği şey hakkında ne güzel yardımda bulundun!" dedi ve onu, istediği gibi, sımsıkı bağladı. Bıçağı, iyice biledi. Sonra, onu, yüzükoyun yatırdı! Yüzüne, bakmaktan sakındı. İbrahim, bıçağı, İsmail boğazına bastırınca, sanki bıçak, bakır bir levha ile karşılaştı! Büyük bıçağın ağzı, İsmail boğazını kesmedi! İbrahim, bileği taşıyla iki veya üç kere biledi. Fakat her defasında da, kestirmeğe muvaffak olamadı. "Her halde, bu iş, Allah’tandır!" dedi.
İbrahim elindeki bıçağın ağzı, tersine dönmüştü. O sırada, Yüce Allah tarafından:
"Ey İbrahim! Rüyana, sadâkat gösterdin! İşte, sana, oğlunun yerine boğazlayacağın kurbanlık! Boğazla onu!" buyruldu.  İbrahim, doğrulup bakınca, Cebrail yanında, iri boynuzlu bir koçun veya önünde iri bir dağ tekesinin dikilip durduğunu gördü.
-"Kalk yavrucuğum! Sana, bir fidye indi!" dedi. O Teke’yi, orada, Mina'da kurban etti. Bu Teke’nin, Sebîr dağından inip geldiği rivayet edildiği gibi, iri boynuzlu, gü­zel bir koç olduğu da, rivayet edilir. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi)

 
Bu mitolojik hikaye nereden tutarsanız İslam'a iftiralarla dolu olduğu görülür. Ayrıca  olaylar bir film senaryo metni gibi. Sanki üçüncü bir şahıs olayı görüyormuş gibi aktarıyor. Olayda Şeeytan denen varlık canı kiminle isterse görüşme yapıyor. Bu akla ziyan olayı sanki Şeytan istemiyormuş gibi bir hava verip Kur'an ayetlerine bire bir zıt bir anlam yüklenmiş. Bu metne göre İbrahim oğlunu götürürken yalan söylemiştir. Yani bu mitolojik metinlere göre İbrahim bir yalancıdır. Kura'nın detaylandırmadığı birçok detay bu insan ürünü metinlerde var. İbrahim'in öldürülmek istenen oğlunun İsmail olduğu annesinin adının hacer olduğu vs. birçok bilgi var. Bunlardan en garibi Şeytan'ın bunları ikna edememesine kızdığını bile söylüyor. Yani yukarıdaki mitolojiyi kim uydurduysa Şeytan'ın aklını da okuyor. Şimdi Sünniler hem İşid, El Kaide vb. örgütleri terörist olarak görüyor hem de Dini görüş açısından onlarla tıpa tıp aynı görüşü savunuyorlar. Evet, bu örgütler gerçekten terör örgütüdür. Ancak bu örgütlerin dini inanıştaki kaynakları tamamen sünnilerin yukarıda belirttiğim mitolojileridir.

Peki, İbrahim’in bu hatasıyla Allah bize ne anlatmak istiyor?

Bu kıssayı Allah bize aktararak ne amaçlamış olabilir? Bu konuda benim iki düşüncem var: İlki rüyaların peşine takılıp gerçek hayattan kopmanın vereceği zararlar, yaptıracağı kötülükleri görmemiz. Kaldı ki bugün rüya yorumları vs. şarlatanlıkların olduğu bilim çağında bile bu kıssanın anlaşılmadığı ve binlerce yıl önce yaşayan İbrahim’in hatasını bugün sözde modern insanların devam ettirdiğini açıkça görmekteyiz.

İkinci düşüncem şu: Allah’a akıldan arındırılmış bir sadakat ile yaklaşılmaz. İbrahim Allah’a olan teslimiyetini göstermek için en arzuladığı varlığı kesmeye kalktı. Çünkü İbrahim gibi putların ilah olmayacağını, ayın, güneşin ve yıldızların ilah olamayacağını akli delillerle insanlara anlatmaya çalışan biri bile akıldan arındırılmış bir teslimiyete başvurabilir. Hepimiz insanız. Bu ayetler akıldan arıtılmış bir imanın, akıldan arındırılmış bir teslimiyetin ne denli korkunç şeyler yaptıracağını anlatıyor. İhsan Eliaçık’ın dediği gibi Allah ile olan sadakatınıza, teslimiyetinize, bağlılığınıza yani imanınıza muhakkak akıl damlatın. İbrahim Allah ile olan ilişkisinde aklı aradan çıkardığı an hata yaptı. “Geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin bir hatıra bıraktık” diyen Allah aynı hatayı bizim yapmamamız için uyarıyor.

Bu acı hatıra hepimize ders olmalı. Aklı aradan çıkarmayı kabullenmiş Cemaat ve Tarikat mensuplarına, Sünnilere, Şialara vs. binlerce mezhebe sesleniyorum. Aklın olmadığı bir iman nicelerini korkunç hatalara sürükledi. Atamız İbrahim buna örnek değil midir? O ki Nisa 125’te “Allah İbrahim’i dost edinmiştir” ayeti ile şereflenmiş bir peygamberdir. Allah Hz. Muhammed dahi hiç kimse için dost ifadesini kullanmazken İbrahim için kullandı. 1970’li yıllarda Şeyhi kendisine en sevdiği varlığı İbrahim gibi kurban etmesini söylediği için mağaraya gidip çocuğunun kafasını kesen nice baba oldu. Bu o dönemin gazetelerinde yer aldı. İşte Tarikatların gerçek yüzü bu. Tarikatlar İbrahim’in hatasının aynısını yapmayı teklif ederler – tabi Şeyh bunu yapmaz müritlere emreder- Hâlbuki Allah İbrahim’i bu hatasından dolayı durdurmuştu. Kuran ayetlerini anlamaktan bu kadar uzak olan Tarikat ve Cemaatlerin tek amacı var: imanın her zerresinden aklı çıkarmak. İşte Kuran bu tür imanı pohpohlayanlara karşı İbrahim kıssasını anlattı ve Allah başta kendisi adına söylenenler dahil olmak üzere  hiçbir şeye körü körüne bağlanmamamız gerektiğini hatırlattı. Allah kendisine olan teslimiyet adına her türlü değeri çiğnemeye hazır bir imanı değerli bulmadığını bize bir kez daha gösterdi.

 
Görüntülenme 1,984
Yayın 01 Ağustos 2018

Muska, büyü veya nazar karşısında koruma yaptığı iddia edilen; Kur’an ayetleri, Arapça dua ya da Arapça normal yazılardan oluşan belge veya nesnedir. İslam’da muska denilen bir belge yoktur. Kur’an, muska ve etkilerinden hiç bahsetmez. Çünkü İslam’a ait olduğunu söylenen diğer birçok şey gibi bu da ilkel inançlardan bize geçmiştir. Muska vb. büyü koruma nesnelerinin putperest kültürlerden günümüze geldiği bilinen bir gerçektir.-- Hatta Antik Mısır ve Roma’da muska benzeri cisimler, tılsımlar büyük bir önem taşımıştır.

İlk olarak muskanın koruduğunu iddia ettikleri iki şey var: Nazar ve büyü. İşin komik tarafı nazar denilen olay tamamıyla insan uydurması olmasıdır. Nazarın var olduğuna dair ne bir bilimsel çalışma ne de dini bir bilgi elimizde yoktur. Bu noktada getirilen uydurma hadisler dinin kaynağı olamaz. Bu hurafe Kur’an’da geçmez. İnsan korku ve kaygılarının ürünüdür. Eğer ilerde bilim nazara inanan birinin psikolojik olarak nazara maruz kalması olasıdır derse bile bundan kurtulmanın yolu muska değil psikolojik destek merkezleridir. Yani o şahıs doktora gitmelidir. Kur’an hiçbir ayetinde tıp doktoru olduğunu ve psikolojik hastalıkları tedavi ettiğini iddia etmez. Nazar uydurma olduğuna göre nazardan koruyan cisim olan muskanın da uydurma olduğu aşikârdır.

Nazardan koruduğu iddia edilen ayet var mıdır?

Birazdan muskacıların nazardan bahseden ve koruyan ayet olduğunu iddia ettikleri ayeti vereceğim ancak izninizle nazarın tanımını yapalım. Nazar, kişinin kıskançlık, haset dolu bakışla bakıp başkasında var olup kendisinde var olmayan şeylere imrenmesi onları arzulaması olayıdır. Muskacıların nazardan korusun diye yazdıkları ayet Kalem 51
 

O inkâr edenler, zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. “O, gerçekten bir delidir” (KALEM 51)

“seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi” ifadesini nazara delil gösteriyorlar. Ancak bu ayetin nazarla hiçbir alakası yoktur. Çünkü nazarda başkasında olan iyi şeyi arzulama vardır. Hangi insan bir deliye nazarla bakar? Kim deliliği arzular? Ayette bir mecaz kullanılıyor. Amaç peygamberimize olan öfkenin ne denli büyük olduğunu bize aktarmak. Adamların öfkesi o kadar büyük ki o enerji ile neredeyse peygamberimizi devirecekler diyor Allah. Ve ayetin devamında peygamberimize mecnun (deli) dediklerini aktarıyor ayet. İnkâr edenler bir deliyi mi kıskanacak ve nazar değdirecek? Bu ayetin nazarla hiçbir alakası yoktur.

Muska büyüden ve cinlerden korur mu?

Kur’an ve Muhammed peygamber ve hatta tüm peygamberler mistisizm ile savaşmış insanları akla, mantığa, gerçeğe ve bilime davet etmişlerdir. Kur’an’da yüzlerce ayette peygamberler insanları akletmeye ve hakikate (gerçeğe) çağırır. Kur’an defaten ayetlerinde büyü diye bir şeyin olmadığını bu adamların bize yaptığı şeyin illüzyon olduğunu yani sadece bizi kandırdıklarını söyler ve yine bizi akla ve bilime davet eder. Büyü olmadığı için büyüden korunmak için gerekli olan nesne yani muska diye bir şey de olamaz.

Sihir ve Büyü var mıdır linkini verdiğim bu yazımda sihir ve büyünün olmadığını açıklamaya çalışmıştım. Muhammed peygamberin büyülendiği ve bunun üzerine Felak ve Nas surelerinin geldiğini iddia eden hadisçiler çelişkili ifadeler içinde bocalamaktadır. Çünkü Felak ve Nas surelerinin Mekke’de peygamberliğin ilk dönemlerinde geldiğini söylüyorlar. Peygamberimize büyü yapıldığı iddia edilen yer ise Medine’dir. Yani anlayacağınız yalan bile söylemeyi bilmiyorlar. Cahil Müslümanları büyüye inandırmak için Muhammed peygamberin büyülendiğini ve yazacakları muskaya kaynak olsun diye Nas ve Felak surelerinin bu yüzden indiği yalanını söylüyorlar ancak büyü için indiği iddia edilen ayetler Mekke’de inmiş büyü ise Medine’de yapılmış yani Nas ve Felak’ın inişinden onlarca yıl sonra gerçekleşmiştir. Tabi ki bu büyük bir iftiradır. Büyü diye bir şey olmadığından Muhammed peygambere yapılmış da olamaz. Büyü olsaydı bile Allah kendi peygamberini bundan koruyacak güçtedir. Şimdi size Kur’an’ın büyüyü reddettiği ayetleri vereyim
 

“Ey Musa! Sihrin ile bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?” (57) “Biz de sana karşı onun gibi bir sihirle geleceğiz. Bunun için seninle bizim aramızda bir mekân ve zaman tayin et ki bize de sana da eşit şekilde uygun olsun” (58) “Buluşma vaktimiz, süs günü (ulusal bayram ya da festival) insanların toplandığı kuşluk vaktidir” dedi (59) Bunun üzerine Firavun ayrılıp, tuzak kurucularını topladı, sonra geldi (60) Musa: “Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azap ile yok eder. Uyduranlar umutsuzluğa uğramıştır” (61) Derken aralarında tartışarak plan yaptılar, fakat bunu gizlediler (62) diyorlardı ki: “şüphesiz bu ikisi, sihirleriyle sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak ve sizin oluşturduğunuz ideal yaşam tarzınıza son vermek isteyen büyücülerden başkası değil!” (63) İşte bu nedenle, tüm hile ve tuzaklarınızı bir araya getirecek tek saf halinde üzerlerine gidin; zira bugün galip gelen taraf, kesin bir başarı kazanmış olacaktır. (64) “Ey Musa! Ya sen at ya da biz önce atanlardan olalım” dediler. (65) “Önce siz atın” dedi. Bir de ne görsün, ipleri ve değnekleri yaptıkları sihirden dolayı hareket ediyormuş gibi geldi (66) Bunun üzerine Musa, içinde bir korku hissetti (67) Ona korkma dedik, şüphe yok ki sonunda üstün gelecek olan sen olacaksın, elbette sen! (68) sağ elindekini at ki, yaptıklarını yutuversin. Çünkü onların yaptığı, sihirbazların gözbağcılığından başka bir şey değil. Kaldı ki, bir sihirbaz ne amaç güderse gütsün, asla kalıcı bir başarı elde edemez.(69) Nihayet sihirbazlar secdeye kapanarak dediler ki: Biz Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik! (70) (TAHA 57-70)

Bu ayetlerde iki kesime hitap var: Sihirbazlık ile uğraşanlara ve bunlara inanlara. Yukarıdaki ayetlerde Musa ile Firavun arasında bir düello belirleme diyaloğu anlatılır. Akabinde sihirbaz olduğunu iddia edenlerle Firavun halkın olduğu bir mekânda ve tam da festival günlerinde buluşmak için Musa ile anlaşırlar. Taha 60 aslında sihirbaz ve büyücülerin gerçek yüzlerini ortaya çıkarır ve der ki “Bunun üzerine Firavun ayrılıp, tuzak kurucularını topladı, sonra geldi” bakın Kur’an, büyücüleri olağanüstü efsunlu kişiler olarak görmüyor sadece birer tuzak kurucu olduklarından bahsediyor. Akabinde Musa: “Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azap ile yok eder. Uyduranlar umutsuzluğa uğramıştır” diyor. Yani sihirbazların büyücülük iddiasını yalancılık olarak görüyor ve yüzlerine vuruyor

Yukarıdaki en önemli ayet şüphesiz Taha 66’dır “Önce siz atın” dedi. Bir de ne görsün, ipleri ve değnekleri yaptıkları sihirden dolayı hareket ediyormuş gibi geldi” dikkat ederseniz ayette bu illüzyonistlerin yaptıklarının sadece birer göz bağı olduğunu ifade ediyor. Yani David Copperfield numaraları. Ne diyor ayette “ediyormuş gibi geldi” yani aslında böyle bir şey olmuyordu sadece adamlar bu numaralarda ustaydılar ve insanlara gerçekmiş gibi görünen bir takım şeyler gösterdiler. Tıpkı bugün insanı ortadan ikiye ayırma numaraları gibi. Gerçekte ikiye ayrılmıyorlar ama izleyen öyleymiş gibi algılıyor. Tabi bir sonraki ayette Musa’nın bile bu şarlatanlara inandığını ve korktuğunu ifade ediyor ve Allah Musa’yı teskin ediyor.

İşte can alıcı ayet “Çünkü onların yaptığı, sihirbazların gözbağcılığından başka bir şey değil” yani Allah büyücülük ve sihirbazlık iddiasında bulunan kişilerin sahtekâr olduğunu gerçekte böyle şeylerin olmadığını bildirdiği ayet. Ayet çok önemli bir mesajla devam ediyor “Kaldı ki, bir sihirbaz ne amaç güderse gütsün, asla kalıcı bir başarı elde edemez” Yani er ya da geç numarası anlaşılacaktır. Sihirbazlıkla ömür tüketmek boşunadır. Sihirbazlığa meyledenlere bir öğüt var. Ne yaparsan yap illüzyondan fazlasını yapamayacaksın diyor ve âdete şunu ifade ediyor Harry Potter izleyip gaza gelmeyin onlar sadece filmlerde olur smiley

Verdiğim son ayet şu şekilde “Nihayet sihirbazlar secdeye kapanarak dediler ki: Biz Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik!” Büyücülük iddiasından saniyeler içinde vazgeçerek yalancı olduklarını itiraf etmelerine ne sebep oldu? Bu konuda benim yorumum şu şekilde: Musa bu illüzyonistlerden başka hiç kimsenin bilemeyeceği numaralarını ve düzeneklerinin nasıl çalıştığını Allah’tan öğrendi ve halkın içinde bunu ifşa etti. Dehşete kapılan bu sihirbazlarımız bunun Tanrı işi olduğuna kani oldular ve tevbe ettiler. “sağ elindekini at ki, yaptıklarını yutuversin.” Ayetini ben bu şekilde anlıyorum. Foyalarını meydana çıkardı Musa. Tabi siz başka yerlerde bu ayetlere bakarsanız Sünni din adamları yok Musa asa attı ejderha oldu diğerlerinin yılanlarını yuttu falan vs. masalsı bir sürü uydurma efsane işitirsiniz. Ancak onlar ayetleri çarpıtıp kendi kitaplarındaki masalları ve mitolojileri Kur’an’a yamamaya çalışıyorlar. Çok önemli bir ayet daha vereyim.
 

Doğrusu Biz Musa’yı mesajlarımızla ve apaçık bir belgeyle elçi göndermiştik. (23) Firavun’a, Haman’a ve Karun’a. Fakat onlar Yalancı sihirbazın teki demişlerdi. (24) (MÜMİN 23-24)

Allah aşkına bakın. Firavun Musa’yı düelloya çağırdığı zaman sihre ve büyüye inanıyormuş gibi davranıyordu. Aslında büyü diye bir şeyin olmadığını da biliyor. Allah onu Mümin suresi 24’te ifşa ediyor. Musa’nın yalancı bir sihirbaz olduğunu söylüyor. Yani onun da kendi sihirbazları gibi numaralar öğrenmiş bir illüzyonist olarak görüyor. Zariyat 52’de oldukça dikkat çekicidir.
 

İşte böyle! Onlardan öncekiler, kendilerine gelen her peygambere mutlaka sihirbaz ya da mecnun dediler (ZARİYAT 52)

Baksanıza Kur’an peygamberlerin tamamına toplumu tarafından sihirbaz, büyücü yaftasının atıldığını söyler. Demek ki toplum kendi gibi düşünmeyen ve toplumları etkileyen marjinal insanları büyücü olarak yaftalıyor. Hatırlayın Orta Çağ’da Avrupa’da ve birkaç asır öncesi Amerika’da kadınlara cadı denmiş büyücülükle suçlamış ve yakmışlardı. Hatırlayın bin yıl önce halüsinasyon gören sağlığı bozuk insanların içine cin veya şeytan girmiş deyip yaktıkları günleri. Büyü ve sihir olmadığına ya da cin vb şeylerin bizlere musallat olmadıklarını Kur’an ve bilim sayesinde artık biliyoruz. Şu halde olmayan şeyi koruyan muska da nedir?

Bir arkadaşım bu yıl bana muska getirmişti. Aç içinde ne var diye. Bende içini açtım ve Arapça Allah, Muhammed ve Allah’ın sıfatlarının yazıldığını gördüm. Yani anlayacağınız uyduruk bir Arapçayla birkaç Arapça kelime yazmıştı o kadar. Ama insanlara sorsanız çok efsunlu kelimeler. Ben anlamıyorum Arapça niçin insanlara efsunlu, korkunç büyülerin yapıldığı ve bozulduğu bir dil olarak görünüyor? Muska yapan istisnasız herkes yalancıdır. Yazdığı şeyler normal ayetler ya da Arapça birkaç kelime. Hiçbir gizemi, efsunu yok. Kur’an büyü yapma ya da bozma kitabı değildir. Müslümanlar bunu yaparak Kur’an’ı aşağıladıklarının farkında değil mi? Kur’an âlemlere gerçeği hatırlatma misyonunu yüklenmiş bir kitaptır, büyü yapboz kitabı değildir.

Muska yapıp bundan para kazanan insanlar açıkça haram lokmayı boğazlarına tıktıklarını elbette biliyorlar. Benim istediğim sizlerin bu şarlatanların yanlarına gitmemeniz. Allah adına düşünün eğer büyü ve sihir gerçekten var olsaydı ve bu işin yolu muskadan geçiyor olsaydı ve muskanın içine de ayet yazılıyorsa niçin Allah’ın ayetlerini parayla satıyorlar? Allah Kur’an’da ayetlerini az bir para karşılığı satan insanlara cehennemi vaat etmiyor mu? Aklımızı kullanmazsak Allah bizi pisliğe mahkûm eder (yunus 100) Kur’an’da büyüden koruyan ayet diye bir ayet yoktur. Şu halde bu muskacılar hangi ayetleri ve duaları yazacaklarını yani bu ilmi kimden öğrendiler? Ebetteki halkı dolandıran ustalarından bu sahtekârlığı öğrendiler. Geçmişten beridir bazı insanlar şizofrendir, bazı insanlar halüsinasyon görmüştür. Bunlar bu hayatın gizemi değil tıbbi sağlık sorunlarıdır. İçinize cin girmiş diyenlere umut bağlamayın. Doğrudur. Hastaneler her hastalığı çözemiyor. Ancak bu sizi büyük yanlışlara sürüklemesin. Muskacılar size şifa değil umut satıyorlar. Eğer muskaları işe yarasaydı emin olun size değil sadece kendilerine yaparlardı. Cem Yılmaz’ın dediği gibi David Copperfield uçsaydı paralı gösteri yapmazdı. Muskacının ayetleri işe yarasaydı iki üç kuruşa size para karşılığı satmazlardı emin olun. Hepimizi kendilerine köle yapmaya uğraşırlardı. Mesela kendilerini zengin yapan, çocuklarını sınavı hiç çalışmadan kazanan, hepimizi kendi hizmetçisi yapan cinleri musallat eden şeylerle uğraşırlardı.

Biliyorum sır, gizem insanlığın en büyük zaafı. Filmlerde bile gizem varsa daha çok beğenilir.  Belki bu yüzden hayatını define aramaya adayan insanlar var. Büyü, sihir insanın hoşuna giden şeyler. Mesela ben en çok Yüzüklerin Efendisi kitap serisi ile Harry Potter kitap serisini beğenirim. Sihir, büyü bol. Ancak bunun gerçek olmadığının sadece hayallerimizde arzuladığımız şeyler olduğunun bilincindeyim. Gerçek ile hayali ayırt edebiliyorum. Hayallerimize sınır bırakmak elbette doğru değil. Ancak hayalleri gerçek gibi insanlara satıp onları korkutmak ve “sadece korunmanın yolu benim yaptığım muskadan geçer” deyip insanları dolandırmak ahlaksızlıktır.

Allah, başkasının iradesini yok edecek bir güç yaratmış olamaz benim inancıma göre. Çünkü Kur'an'da kendisini inkar edip kendisine küfredenlere bile izin verdiğini onların iradelerine saygı duyduğunu ifade ediyor. Şeytan "bana mühlet ver" diyor Allah "vedim" diyor. Bu kadar iradeye saygı gösteren bir Allah nasıl olur da insan iradesini yok eden büyüye, cin musallatlarına vs. saçmalıklara izin verir? Ayrıca böyle bir güç varsa korunma yolundan da bahsetmiyor? Bizi üfürükçülerin para karşılığı yaptıkları muskalara mı mecbur bıraktı? Kur'an'ın Allah'ı böyle bir Allah değil. Niçin aklımızı kullanmıyoruz?
 
yukarı çık butonu