Arama Yap
Görüntülenme 1,705
Yayın 18 Şubat 2019
21 Nisan 2019 güncellendi

Yaygın inanış İslam’ın beş şartı olduğu yönündedir. Bunlar; Kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmektir. Bunlardan kelime-i şehadet, "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü" demektir. Bunu da bilmeyen arkadaşlarımıza açıklamış olalım. Bu inanış bir rivayete dayanmaktadır. Hâlbuki bu referans alınan rivayette bile İslam’ın 5 şartı ifadesi geçmemektedir. İslam 5 esas üzerine kurulmuştur ifadesi yer almaktadır.-- Tabi burada ilginç olan başka rivayetlerde ise 6 veya 8 şartın geçmesidir. Ancak bunlar pek gündeme getirilmemektedir.

Birçok dini bilgimiz gibi ne yazık ki bu bilgimiz de doğruyu yansıtmamaktadır. Çünkü İslam’ın 5 şartı yoktur. İslam’ın tek şartı vardır o da tüm Kur’an’a inanıp onları uygulamaya çabalamaktır. Kur’an, besmeleler hariç 6236 ayettir. Yani İslam’ın 6236 şartı vardır. Kur’an'ın bu şartlarını 5’e indirmek Kur’an’ın ayetleriyle de çelişir. İşte Bakara 85:
 

Şimdi siz vahyin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İyi bilin ki, sizden kim böyle yaparsa, kesinlikle onun cezası dünya hayatında zilletten başka bir şey olmayacaktır. Ahirette ise azabın en acıklısına mahkûm olacaklar. Zira Allah yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir. (BAKARA 85)

Ayette görüldüğü gibi İslam bir bütündür ve bu bütün Kur’an’dır. Din saltanat usulü ile geçmez. Müslüman, Hristiyan, Musevi, Budist, Şamanist doğmaz bir bebek. Din kan ile geçmez. Din seçilir. İslamiyet de bireyin ilerleyen yaşta kendi seçimi olmalıdır. Aksi halde atalarımızın genel inanışını İslam zannetme yanılgısına düşeriz. İşte o zaman 6236 şartı 5’e düşürürüz. Biz dinimizi araştırarak seçmeliyiz. Ben şahsım adıma İslamiyet’i kendim seçtim. Çünkü bu dinleri araştırırken bana en mantıklı gelen İslam oldu.

Kelime-i Şehadet’e gelince bunu İslam’ın bir parçası olarak görmüyorum. Kur’an’da İslam dinine girişte bu cümleleri söyleyin diye bir emir yok. Bu daha sonra İslam’a girişte bir ant olarak kültürümüze girmiş olmalıdır. İslam’ı seçmek için Kelime-i Şehadet getirmeye gerek yoktur. İslam kalben ve fikren seçilir zaten.

Eğer İslam’ın şartları olsaydı emin olun yukardaki 5 şart olmazdı. Çünkü İslam’da olmazsa olmaz şart şirk koşmamaktır. Tüm Kur’an’da en çok eleştirilen şirktir. Şirk, Allah’a karşı yapılan bir haksızlıktır. Şirkten sonra ise masum birinin canına kıymak gelir. Sonra faiz, adam kayırma, rüşvet, emeksiz kazanç (haram para) vs. erdemsiz tavırlar gelir. İslam’ın 5 şartı olsaydı Kur’an’ın önemle durduğu bu konular hakkında olurdu. Düşünsenize İslam dininin 5 şartı olacak ve bunun içinde şirke bulaşmama ve adam öldürmeme olmayacak. Bu olası mı?

Hatta erkek sünneti bu 5 şart arasında olmamasına rağmen İslamiyet’i seçmek isteyen erkekler zorla sünnet ettirilmektedir. Sırf bu yüzden bile bugüne kadar belki yüzbinlerce belki milyonlarca erkek İslam ile arasına duvarlar örmüş, hiç araştırma gereği bile duymamıştır. Erkek sünnetinin İslam’da var olmadığına dair birkaç yazı kaleme almıştım. Bunun için sitemdeki sünnet yazılarıma buradan bakabilirsiniz. İslam’da var olmayan bir uygulamayı ilk önce dinimize sokacaksınız daha sonra bunu İslam’ın şartı ilan edeceksiniz. Bu Allah’ın dinine yapılmış en büyük zulümlerden biridir. İnsan ile İslam arasına bırakılan bu engelin Allah katında ağır bir bedeli olacağına inanıyorum. İslam'ın ilk şartı insan olmaktır
 
Görüntülenme 1,846
Yayın 25 Mart 2019

Halkımız arasında yaygın olan inançlardan biri de erkeklerin altın yüzük takmalarının ve ipek giymelerinin haram olduğudur. Buna delil olarak da bazı bilimsel araştırmaların yoğun altın takan erkeklerin hormonlarında bozukluk meydana getirdiği iddiasıdır. Bu dünyada erkeklere haram olan bu iki nesnenin cennete erkeğe vaat edilmesi de oldukça ilginçtir. Allah’ın gerçekten böyle bir vaadi olmuş mudur? Çünkü bu tıpkı ensest ilişki bu dünyada haram ancak diğer dünyada yapacaksınız demek gibidir.--

Bu haramlar hakkında delil olarak kullanılan hadisler vardır. Bunlara da değindikten sonra sorumuzun cevabını delillerimizle birlikte verelim.
 

Ebu Hureyre şöyle dedi: “Nebi, altın yüzük takmayı yasakladı.” (Buhari- 5906, Müslim-2089/51)

Abdullah İbni Ömer şöyle tahdis etti: “Rasulullah altından bir yüzük yaptırdı. Rasulullah o yüzüğü takındığı zaman kaşını elinin iç kısmında yapardı. Müteakiben insanlar da altından yüzükler yaptırdılar. Sonra Rasulullah minberin üzerine oturdu yüzüğünü çıkarttı ve:
−‘Kuşkusuz ben bu yüzüğü takıyor ve kaşını iç kısımda yapıyordum’ buyurdu ve yüzüğü attı. Sonra Rasulullah :
−‘Vallahi onu ebediyen takmayacağım’ buyurdu. Bunun üzerine insanlar da yüzüklerini çıkardılar.” (Müslim-2091/53)

Amr bin Şuayb babası ve dedesi tariki ile şöyle tahdis etti: “Nebi sahabelerinden bazı kimselerde altından yüzük gördü de ondan yüz çevirdi. O kimse altın yüzüğü atıp demirden bir yüzük edindi. Nebi:
−‘Bu yüzük daha şerlidir, bu ateş ehlinin ziynetidir’ buyurdu. O kimse demir yüzüğü de attı ve gümüş yüzük edindi. Nebi buna sukut etti.” (Ahmed Hanbel 2/163, Buhari 1041-Edebül-Müfred)

Ebu Umame şöyle dedi: “Rasulullah: ‘Herkim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ipek giyinmesin ve altın takınmasın’ buyurdu.” (Ahmed 22311, 22312, Hâkim 4/191)

Abdullah ibni Ömer şöyle dedi: “Ömer bin el-Hattab pazarda ipekten hülle satılırken buldu, müteakiben onu aldı ve Rasulullah’a getirdi ve:
−Ya Rasulallah! Bunu satın alsan da bayram günleri ve heyetler için süslensen dedi.
Rasulullah:
−‘Bu ahirette nasibi olmayan kimselerin giysileridir ancak’ buyurdu.
Bunun üzerine Ömer Allah’ın dilediği kadar öyle kaldı. Sonra Rasulullah Ömer’e ipek bir hülle gönderdi.
Ömer o hülleyi alıp Rasulullah’a getirdi ve dedi ki:
−Ya Rasulallah! ‘Bu ancak ahirette nasibi olmayan kimselerin giysisidir’ yahut ‘Bunu ahirette nasibi olmayan kimseler giyer ancak’ buyurdun, sonra onu bana gönderdir?
Rasulullah:
−‘O hülleyi satarsın ve ihtiyacını giderirsin’ buyurdu.” (Müslim 2068/8, Buhari 857)

 
Yukarıda sıraladığım ve peygamber sözleri olduğu iddia edilen hadisleri gördünüz. Elbetteki bunlar peygamberimiz adına uydurulmuş mitolojik rivayetlerdir. Sünnilik dini bu sözleri dini kaynak olarak görür ve Hz. Muhammed’in söylediğine inanır. Ancak birazdan irdeleyeceğimiz gibi liderimiz Muhammed peygamber asla bunları söyleyecek biri değildir. Buna Kur’an’ı şahit göstereceğim.

Yukarıda nebi yüzüğünü çıkarınca kimse sorgulamadan kendi yüzüğünü çıkarıyor. Peki neden? Belki Peygamberimiz o an yüzükten bir rahatsızlık duydu. Sahabeyi koyun gibi göstermek için uydurulduğu açık. Böylece Emeviler ve Abbasiler körü körüne itaatin önemini halka anlatıyordu. Bir diğer hadiste nebi altın yüzük takmayı yasakladı diyor. Hz. Muhammed bir devlet başkanıydı aynı zamanda. Kıtlığın olduğu bir yıl erkeklerin altın içinde yüzmesinden rahatsız olmuş ve birileri açlıktan kırılırken birilerinin süs eşyası israfına girmesinden rahatsız olmuş olabilir. Yüzük alacağınıza yoksulu doyurun demiş olabilir. Eğer bu olayı hakikat kabul edersek. Hz. Muhammed bu yasağı devlet başkanı sıfatıyla bırakmıştır dini olarak değil. Tıpkı bugün devletimizin bıraktığı kırmızı ışıkta geçme yasağı gibi. Hz. Muhammed’in haram bırakma yetkisi olmadığını Kur’an’dan öğreniyoruz.
 

Sor bakayım: "Allah'ın kulları için yarattığı ziynetlerini, temiz ve helâl rızıkları yasaklayan kimmiş?" Cevap ver: "Bunlar dünya hayatında imana erenler için, Kıyamet Günü ise yalnızca onlara has olacaktır." Kavrama yeteneği olan bir toplum için ayetlerimizi işte böyle açık ve net bir biçimde dile getiriyoruz. (ARAF 32)

Görüldüğü gibi bunun gibi onlarca ayet mevcut. Bu konuda bir yazı yazdım. Yazıya gitmek için tıklayabilirsiniz. Bir haram var deniliyorsa bu haram Kur’an’dan delil getirilerek gösterilmek zorundadır. Aksi takdirde dini anlamda haram olmaz. Yukarıdaki hadislerde peygamberin altın yüzüğe karşı çıktığı sonra gidip demir yüzük alan birine yine karşı çıktığı en sonunda gümüş yüzük alınca sesini çıkarmadığını iddia ediyor. Bu çok net ki bu hadis bir gümüş tüccarı tarafından uydurulmuş. Kendini tarif edecek şekilde altın ve demir yüzük piyasasını sabote etmeye çalışmış. Ancak maalesef Sünnilik dini bu basit gerçeği görmelerine mani oluyor.

Yukarıdaki hadislerden en dramatiği hiç kuşkusuz en sonuncusu. Hiçbir mantık kuralına uymadan uydurulmuş. Ömer, Muhammed peygambere gelerek ipek alması gerektiğini söylüyor. Ancak Hz. Muhammed Ömer’in ipek alma teklifini yanlış buluyor. Yanlış bulduğu şeyi kendisi yapıyor ve gidip o ipek elbiseyi alıp Ömer’e gönderiyor ve diyor ki “satıp ihtiyacını giderirsin” Ancak bu kadar saçma bir kurgu olabilir. İlk olarak Liderimiz Muhammed peygamber önce ipek alınmaz deyip sonra gidip kendisi alacak kadar kendisi ile çelişen bir insan değil. İkincisi Ömer’in madem paraya ihtiyacı var. Niçin gidip ona para vermiyor da gidip ipek alıyor bunu git sat diyor? Bu kadar aklımızla alay eden bir kurgu olabilir mi? Üçüncüsü de yine Sünnilerin bu hadis kitapları Ömer’in yoksul olmayan biri olduğunu dile getiriyor. Bir elbiseye muhtaç olarak gösterilmesi çelişki doğurmaz mı?

Hadislerin peygamberimiz adına uydurulmuş sözler olduğunu keşfettiğimizde bize niçin peygamberi hayatınızdan dışlıyorsunuz, niçin ondan bu kadar korkuyorsunuz deniliyor. Biz Hz. Muhammed'i gerçekten seven ve ona gerçek anlamda sadık olanlarız. Ondan asla uzak durmaya çalışmıyoruz. Peygamberimize atılan bu hadis iftiralarını kabul etmeyişimiz onu sevmediğimizden değil, ona atılan iftiraları sevmediğimizdendir. Muhammed peygamber ben ölünceye kadar benim liderim olarak kalacak. Kimse eline sevgi ölçer alıp biz peygamberimizi seviyoruz siz sevmiyorsunuz demesin. Kimin ne kadar sevdiği kıyamet günü zaten belli olacak. Bekleyin biz de sizinle birlikte bekliyoruz.

Sonuç olarak böyle haramlar yoktur. Kur’an’da bunların erkeğe yasaklandığına dair bir ayet yoktur. İslam’da değil Sünnilik dininde bunlar yasaktır. Ayrıca Allah erkeğe bu dünyada bunları haram kılıp diğer dünyada ise vaat etmemiştir. Helal bırakmışsa her iki dünyada da helal bırakmıştır. Haram kılsaydı her iki dünyada da haram kılardı. Allah, bizatihi yasaklamadığı ama onun adını kullanarak yasak üretenleri uyarır.
 

Hem, kendi uydurduğu yalanları Allah'a yakıştırandan, ya da O'nun mesajlarını yalanlayandan daha zalim kim olabilir? (ENAM 21)

Görüntülenme 2,962
Yayın 23 Mart 2019

Birçok ateist ve deist bu soruyu soruyor ve biz Müslümandan (olma iddiasını taşıyanlardan) tatmin edici bir cevap beklemekteler. Bu, sordukları çok anlamlı ve mantıklı sorulardan biridir. Ateistlerin birçok sorularını anlamsız ve gerçeği arama çabasından çok sadece tartışmak amaçlı olduğunu görüyorum. Ancak bu soru onlardan biri değil. Gerçekten sorulması, tartışılması ve üzerinde derin bir tefekkür isteyen bir soru. Bu sorunun cevabını bildiğimi sanıyorum.  Birazdan sizinle de cevabımı paylaşacağım elbet. Ancak ondan önce bazı kavramların ayrışması gerek. Kavramlar karıştığı için bazı konuları kavrayamıyoruz.--

Müslüman olduğunu ileri süren Türkiye, İran, Mısır, Pakistan, Afganistan, Yemen vs. birçok ülke var. İşin ilginci şu an İslamiyet’e inandığını iddia eden tüm ülkelerde İslam farklı yaşanıyor. Bambaşka uygulamalar, bambaşka felsefi inanışlar var. Örnek vermem gerekirse İran’da ezan farklı okunur biz de farklı. Arabistan’da, Afganistan’da göz dışında kadının bir yerinin açık olması İslam’a aykırı görülürken İran’da yüzün görülebileceği ancak çarşafın giyilmesinin İslam’ın emri olduğu ileri sürülür. Türkiye’de ise başörtüsü İslam için yeterli görülmüştür. Gerçekten düşünen bir insan zamanla şunu soruyor kendi kendine. Aynı Kur’an yani aynı kitap ama neredeyse birbirine zıt uygulamalar ve inançlar. Bu nasıl oluyor?

Toplumun ciddi bir kesimi İslamiyet’in tüm ülkelerde farklı olduğundan bile habersiz. Ne inandığını iddia ettiği İslamiyet’i araştırıyor ne de farklı ülkelerdeki yansımalarını. Toplumun bir kısmına bu farklılığın sebebini sorduğumda kendini ve beni kandıracak yalanı söylemekten çekinmiyor. Çünkü ona da bu ezber cevap öğretilmiş. Fatih Sultan Mehmet’ten sonra medreselerimiz fikir üretmedi. Üretilmiş fikirleri ezberletmeye çalıştı. Eğitim sistemimiz ezbere dayalı bir meslek haline geldi. Diyor ki: “Evet, İslam farklı farklı yaşanıyor ama hepsi de doğru olanı yapıyor.” Durup düşünüyorum. Verilen cevapla aptal yerine konulduğumu hissettiğim için moralim bozuluyor. Karşı tarafın bu cevapla kendini ikna etmiş olması da beni üzen başka bir nokta. Allah tek bir kitap gönderiyor. Herkes farklı uyguluyor ve hepsi doğru oluyor öyle mi? Hayır. Tek bir kitap varsa uygulamada çok açık konularda bu şekil bir farklılık olamaz. Birbirine zıt şeyler yapıp ikisi de doğru diyemezsin. Bu akla ve hakikate uygun bir söylem olmazdı.

Bu cevabın sizi ikna etmediğini söylediğinizde ise karşı taraf size öfkeleniyor. Yanlış dindarlık böyledir. Sinire ve öfke patlamasına her an açıksınızdır. Her an tahammülsüzlüğünüz gözlerinizden fışkırır. Kendimden biliyorum. Ben de Sünni iken aynı öfke bende de vardı. Bu hissi iyi bilirim. Ancak sonraları bu tahammülsüzlüğümün ve öfkemin yanlış olduğunu anladım. Niçin sorulara öfkeleniyordum? Çünkü cevaplar bende yoktu. Derinlerimde biriktirdiğim soruları taşıyamayınca ve yanlış giden bir şeylerin olduğunu bana fısıldayan vicdanım Allah’ın içimdeki alarm sistemi gibi dışarı taşıyordu. Vicdan Allah’ın içimizdeki ses kaseti gibidir. Sürekli yanlışlarınız derinlerden yankılanır. O sesi bastırabilirsiniz ama susturamazsınız. Hafifte olsa o ses hep yankılanır zihninizde.

İslam’a ait olduğunu iddia eden yaklaşık 1.3 Milyar Müslüman mevcut. Lakin bunların çok çok yüksek bir kısmı hayatında hiç Kur’an’ı okumadı. Gerçekten Kur’an’da anlatılan İslamiyet ile ülkemde yaşanan İslamiyet aynı mı diye hiç merak eden olmadı. Başlıktaki soruyu cevaplamadan önce bazı yanlış bilinen konuları açıklamam gerek. Bunlardan ilki Müslümanlık anne babadan saltanat usulü ile geçmez. Müslümanlık bir dindir ve buluğ çağından sonra kişi kendi aklı ve kalbiyle hür iradesiyle seçer. Müslüman bir ülkede doğmanız ya da Müslüman bir anne babadan doğmanız sizi Müslüman yapmaz. Sizi Müslüman yapan şey şu olur: Kur’an’ı okumanız ve onun Allah’tan geldiğine inanmanız durumunda Kur’an’daki tüm ayetleri bilincinizin kuşatabildiği kadar uygulamaya çalışmanız.

Biliyorum toplumumuzda Müslüman olmak çok basittir. Emek verilmeden İslam’ı fethettiğini sananlar İslam’ı ucuz zannedenlerdir. Çocuk doğar ve emek vermediği dine kendini girmiş sayar tıpkı anne ve babası gibi. Ya da yabancı biri Müslüman olacaksa tuhaf bir kelime-i şehadet seremonisi yaptırılır ve cinsel organını kesmesi istenir tabi erkekse. Hâlbuki Kur’an’ı hiç okumamış, onu araştırmamış, ona emek vermemiş, Kur’an’daki yaklaşık 6000 küsür ayeti uygulamaya çalışmamış biri nasıl Müslüman olabilir? Burada amacım şu an kendini Müslüman olarak gören 1.3 milyar insanı din dışı ilan etmek, onları kâfir ilan etmek değil asla. Sadece soruyorum. Allah var deyip Kur’an’ı ömrü boyunca görmemiş yani Kur’an’sız yaşayan bir Müslümanla Allah var ama dünyaya karışmıyor diyen bir deistin farkı nedir? Bazılarınız bir sen misin Müslüman diyebilir? Hayır, Müslüman olma herkes gibi bende de sadece bir iddia. Mustafa İslamoğlu ile yüz yüze görüşmemizde bize çok değerli bir şey söylemişti. “Müslümanlık şimdilerde bir lüks. Şimdilik ilk hedefimiz insan olmak” demişti. Gerçekten inanılmaz bir tespit. Ben de insan olmaya çalışanlardanım. Müslümanlık bir sonraki hedefim. O şerefe nail olarak ölmek yani mümin olarak canımı vermek isterim.

Aslında bu anlattıklarımdan sorumun ön cevabını vermiş oldum. 1.3 milyar Müslüman var. Bu Müslümanların içinde doğmak sizi Müslüman yapmayacağı için Müslüman olmayan bir ülkede doğan bir insandan farklı olarak bir avantajınız yoktur. Dolayısıyla Allah o insanlara haksızlık yapmadı. Şimdide aklınıza en can alıcı soru geliyor ve diyorsunuz ki:” Nasıl yok, Anne babası ona İslam’ı anlatıyor bu onu avantaj sahibi yapar”
 

Müslüman Ülkelerde Anlatılan Din İslam Mıdır?

Şimdi yukarıdaki can alıcı soru aslında başlıktaki sorumuzu da cevaplayacak yanıtı içinde barındırır. Bazı kavramlar karıştırılıyor demiştim. Müslüman tam olarak Müslümanlık dinine inan kişidir diyemeyiz. Çünkü Sünnilik, şialık, Vahhabilik vs. gibi dinlerin mensupları da kendilerini Müslüman olarak tanımlamaktadır. Çünkü aynı kitaba iman ediyoruz. Dünya üzerinde yaşayan 1.3 milyar Müslüman İslam’a ve Müslümanlığa ait olduğunu düşünse de aslında farklı birer din haline gelmiş mezheplere tabidirler. Çoğu insan bilgisiz ve meraksız olduğu için mezheplerin İslamdan koptuğundan habersizdir. Mezhepler, tarikatlar ve cemaatler çoktan İslam’ın rengini üzerlerinden atmıştır. Türkiye’de doğan biri Sünni, İran’da doğan biri Şia, Arabistan’da doğan biri ise Vahhabilik dinine mensuptur. Mustafa İslamoğlu’nun uydurulmuş din dediği din de budur. Hatta bu dinler bile kendi aralarında onlarca mezhebe, tarikata ve cemaate bölünmüştür. Halbu ki Allah Kur'an'da bölünmeyin, fırkalara (mezheplere vs.) ayrılmayın demişti. İslam azınlıkların dinidir. Bunu Kur’an söyler. Aşağıdaki ayetlere dikkat edin. Bu ayetler gayrimüslimlere değil tüm insanlığa hitap ediyor.
 

İnsanların çoğunluğu şükretmez. (BAKARA 243)
Onlardan çoğunluğu körleştiler, sağırlaştılar. (MAİDE 71)
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar (ENAM 116)
İnsanların çoğu küfre sapmıştır. (NAHL 83)
İnsanların çoğu fâsıktır. (MAİDE 49, 81,TEVBE 8, HADİD 16, 27)
İnsanların çoğu müşriktir. (RUM 42)
İnsanların çoğunluğu inanmazlar. (BAKARA 100, HUD 17, RAD 1)
İnsanların çoğu inkârcıdır. (İSRA 89)
İnsanların çoğu gâfildir. (YUNUS 92)
Çoğu haktan hoşlanmaz. (ZUHRUF 78)
Çoğu Kur’an’dan yüz çevirdi. (FUSSİLET 4)
Kâfirlerin çoğu akıl etmez, kafası çalışmaz. (MAİDE 103)
Ölüleri Allah'ın dirilteceğini çoğu bilmez. (NAHL 38)
Kıyametin geleceğine çoğu inanmaz. (MÜMİN 59)
Doğru olan dinin Müslümanlık olduğunu, çoğu bilmez. (RUM 30, YUSUF 40)

Yukarıdaki ayetleri tek tek üşenmeden okumanızı tavsiye ederim. Bakın Allah yukarıda enam 116’da insanların çoğunluğuna uyarsan seni saptırırlar diyor. Bu bahsettiği Müslüman olmayanlar değil. Müslüman ya da Müslüman olmayan fark etmez tüm çoğunluğun bulunduğu yerlerden bahsediyor. Bakın Müslüman olmayanlar gafildir demiyor insanların çoğu gafildir diyor. Buna Müslümanlar dâhildir. Niçin hiçbir Müslüman bu ayetleri üzerine almıyor. Kur’an Müslüman’a değil de Müslüman olmayanlara mı hitap ediyor hep? Fussilet 4’te çoğu Kur’an’dan yüz çevirdi derken Müslüman olmayanları mı kast ediyor? Böyle düşünüyorsanız Kur’an’da size hitap eden 4 veya 5 ayetten fazla ayet bulamazsınız ki bu, sadece kendinizi kandırmak olur. Kur’an yukarıda çoğu haktan hoşlanmaz derken kendini Müslüman ilan biz 1.3 milyar insana da hitap ediyor.

Yuıkarıda Rum 30 çok çarpıcıdır. “Doğru olan dinin Müslümanlık olduğunu, çoğu bilmez” der. Evet Ateist de Deist de Sünniler de Şialar da Vahhabiler de doğru dinin Müslümanlık olduğunu bilmez. Sünniler, Şialar, Vahhabiler, cemaatler ve tarikatlar Müslüman ülkede doğduklarını düşünüp kendilerini şanslı Müslüman olmayan coğrafyada doğanları talihsiz olarak görürken Allah’ın adaletsiz olduğunu düşünürler. Ancak Allah kendilerini kayırdığı için sorun yoktur. Ateist ve deistler de aynen Müslüman topraklarda doğduklarını sandıkları için İslam’ın Allah’ını sevmezler. Çünkü başka coğrafyada doğan insanların suçu neydi? Ortada adaletsizlik olduğunu düşündükleri için faturayı Allah’a keserler. Aynı yanlışı onlarda yapar.

Dediğim gibi 1.3 milyarlık Müslüman sayısı ve coğrafyası sadece bir iddiadır. Sünnilik, Vahhabilik, Şialık, Mevlevilik, Bektaşilik, Kadirilik, Nakşilik vs. niceleri İslam’dan farklı bir din halini almıştır. Bu yüzden Norveç’te doğan birine Allah haksızlık etmemiştir. Çünkü o kişi Mekke de bile doğsa İslami bir devlette değil Vahhabilik dinine inanan bir devlette doğmuş oluyor. Norveç’te doğan biriyle eşit şansa sahip.  Ya da İran’da doğan biri Şialık dinine sahip olarak doğuyor. Çin’deki biriyle eşit koşullarda ve farklı bir inanca ait topraklarda doğuyor. İslam azınlıkların dinidir. İslam’ı ancak emek vererek fethedebilirsiniz. Kanada’da doğan biri de Türkiye’de doğan biri de Afrika’da doğan biri de İslam’ı ve Allah’ı araştırarak emek vererek bulmalıdır.

Bu yazımda Sünnilik ve diğer mezheplerin İslam ile farklarını anlatırsam en az 20 sayfalık bir yazı eklemem gerekir. Bu yüzden bunu farklı bir yazıya bırakmak istiyorum. Ancak ben yine de birkaç önemli farka değineyim. Vahhabilik’te kadın ikinci sınıftır. Erkekle aynı sporla uğraşamaz, oy veremez, gözleri hariç her yerini çarşafa sokmalıdır. İslam’da ise kadına pozitif ayrımcılık bile gereklidir. Şialık’ta Mute nikâhı, Mehdi inanışı vs. inançlar vardır. Ancak İslamiyet’te bunlar yoktur. Sünnilikte kölelik, cariyelik, kadını dövme (Nisa 34 yorumları), kadının kocasının kölesi oluşu, mürtet olanın (dinden çıkma) öldürülmesi, muska ve nazar, müzik ve kadın sesinin haramlığı, çarşaf, peçe giyme, erkek ve kadın sünneti, recm (zina edenin taşlanarak öldürülmesi), Mehdi inanışı, sakal ve sarık giyme vs. milyonlarca kural vardır. Ancak bunların hiçbiri Kur’an’da yani İslamiyet’te bulunmamaktadır.

Allah’ın adalete bakışını birçok ayette net görürüz. Mümin 31’de “Allah kullarına haksızlık etmeyi asla istemez” der. Nisa 135, Maide 8, Maide 42 vs. yüzlerce ayette ise adaletin önemine vurgu yapar. Ayetleri gördünüz İslam hep azınlıkların dini olarak kalacak bir sistemle kurulmuştur. Bu yüzden Allah kurduğu bu sistemle Müslüman olmayan coğrafyalardaki insanlara da haksızlık etmenin önüne geçmiştir. Çünkü Kur’an’ı okuduğumda gerçekten insanlığın yüzde doksanından fazlasının yani çoğunluğun uyamayacağı kadar erdemli, iyi kalpli, şefkat ve merhametle donanmış, aklını kullanan, hemen öfkelenmeyen, insanlığa hep katkı sağlayan bireyler inşa etmeye çalıştığını gördüm. Bu toplumların çoğunluğunun istediği şey değil. Çoğu insan dünyayı nasıl bulduysa o halde bırakıyor. Kötülük içinde, karanlıklar içinde. Ancak Kur’an bireye şu zor sorumluluğu yükler: Dünyayı devraldığından daha iyi bir şekilde arkanda bırak.
 
Görüntülenme 2,731
Yayın 23 Kasım 2016
23 Şubat 2019 güncellendi

Peygamberimizin diğer peygamberlerden üstün olduğuna dair elimizde bir dayanak olmadığı gibi Kur'an şöyle demektedir. " Rasul Rabbinden kendine indirilene önce kendisi iman etti, sonra da mü’minler. Hepsi Allah’a, meleklerine, mesajlarına ve elçilerine inandılar: “O’nun elçilerinden hiçbiri arasında  ayrım yapmayız. İşittik ve itaat ettik; bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz: zira varış sanadır!” dediler" (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ -BAKARA 285)-- 

De ki: "Allah'a, bize indirilene,7 7 İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve onun neslinden gelenlere indirilene,- Rablerinden Musa'ya, İsa'ya ve (diğer) tüm peygamberlere bahşedilene inanırız; onlar arasından hiç birini ayırt etmeyiz,- ve biz yalnız O'na teslim oluruz. (ALİ İMRAN 84)

Ayetler açıkça bizden elçilerini yani peygamberleri arasında fark gözetmemeye çağırırken bugünün Müslümanları peygamberimizi diğer peygamberlerden üstünmüş gibi kabul etmelerini sadece zan ve kuruntuların peşine takılmak olarak görüyorum. Peygamberleri birbiriyle kıyaslayıp kendininkini ulu ilan etme mantığı birçok din mensubunda var. Fakat bu bir müslümanda olmaması gereken bir tavır. Çünkü bu bir kabiliyetçilik, ırkçılık yani taassupçuluktur. Bir hastalıktır. Benden olan en iyidir, benim partim en iyidir, benim ırkım en iyidir, benim ailem en iyisidir vb… ben ve benden olan en iyidir mantığıdır bu. Ne hikmetse insanların çoğu liderini ululamayı bir meziyet olarak görüyor.

Peygamberleri ululama yarışına sokmaktansa onların ulu olan özelliklerini alıp rehber edinmemiz en güzeli olacaktır. Kuran birbirinden farklı güzel özelliklere sahip olan peygamberlerin o güzel yanlarını model olarak almamızı istiyorken  Aaa şu peygamberde şu huy var  ama diğerinde yok deyip  modelleri amacından koparıp sulandırmamız Kuranı anlayamadığımızın ya da onu rayından çıkarmak istediğimizin  işareti olarak yorumlamak sanırım en doğrusu.
 

Fakat Allah'a ve elçilerine inanan ve elçiler arasında hiçbir ayrım yapmayanlara gelince: Zamanı geldiğinde Allah onlara ödüllerini tam olarak verecektir; çünkü Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. (NİSA 152)


 
Görüntülenme 1,779
Yayın 19 Şubat 2019

Adı Muhammed Celâleddîn-i Rumi’dir. 1207 yılında Afganistan’ın Belh şehrinde doğdu. Babası Bahaeddin Veled’dir. Daha sonraları Konya’ya gelip vefatına kadar burada yaşamıştır. İran asıllı bir Fars’tır. Hem Farsça konuşmuş hem de yazdığı tüm eserleri Farsça kaleme almıştır.--

İlk olarak Mevlana kelimesinin anlamlarından bahsedeyim. Sahip, efendi, veli, dost gibi anlamlara gelmektedir. Kur’an’da Mevla kelimesi geçmektedir ve yukarıdaki anlamlarda kullanılmıştır. Aşağıda o ayetlerden bazılarını size sundum.
 

…(ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirin) Sen bizim Mevla'mızsın,- Kâfirler güruhuna karşı Sen bize yardım et! (BAKARA 286)
 (Belillâhu mevlâkum, ve hüve hayrun nâsırîn) Hayır! Sizin Mevlanız yalnızca Allah’tır; O‘dur yardıma koşanların en hayırlısı (ALİ İMRAN 150)
Sonunda onlar gerçek Mevlaları (Efendileri/Sahipleri/Velileri/Dostları) olan Allah’a döndürülürler. (ENAM 62)
Onlar asıl (gerçek) Mevlaları olan Allah’a döndürülecekler (YUNUS 30)
Allah’a sımsıkı bağlanın. O’dur sizin Mevla’nız (Efendiniz/Sahibiniz/Veliniz/Dostunuz) (HAC 78)

Ayrıca Enfal 40, Tevbe 51, Tahrim 2, Tahrim 4’te de bu kavram Allah için kullanılır. Yukarıda Ali İmran 150’ye baktığınızda Mevla’mızın yalnızca Allah olduğuna dair ibareler görüyoruz. Enam 62’de ve Yunus 30'da ise gerçek Mevla’nın Allah olduğuna vurgu yapılıyor. Bu ayetler ışığında ben bir insana Mevlana denmesini Bakara 286 ışığında doğru bulmuyorum.

Burada Mevlana kelimesini hangi anlamda kullandığınız önemlidir. Efendi, sahip anlamlarında kullanmak zaten şirk olacaktır. Dost anlamında kullanılsa bile bu bir lakap olamayacak bir kavramdır. Çünkü Allah kendisi için bu tabiri kullanır. Eğer dost anlamında kullanılıyorsa niçin sadece Celaleddin Rumi için kullanılıyor? Bu dünyada başka Mevlana lakabını hak eden peygamber ve âlim bulunmuyor mu? Ayrıca Arapça dost, arkadaş için başka kavramlar da mevcut. Bu açıdan ben bu ismin Celaleddin Rumi’ye verilmesini çok da masum bulmuyorum. Burada onu ululama isteğini görüyorum. Celaleddin Rumi’ye Mevlana diyenleri yargılamıyorum. Günahtasınız, şirktesiniz de demiyorum. Ben sadece Allah için kullanılan ibareler hakkında dikkatli olalım diyorum. Mevlana (sahip, efendi), yalnızca Allah’tır.
 
Görüntülenme 8,506
Yayın 07 Kasım 2015
06 Ocak 2019 güncellendi

Osmanlıda Fatih Sultan Mehmet  neden devlet kademelerini devşirmelerle doldurdu ve neden devlet görevlilerinin malına el koyma sistemi olan Müsadere sistemini getirdiğine deyinmek istedim. Yazar İslamoğlu'nun kaleminden yansıyanlar şöyle:
 

" Osmanlı yönetim sistemi Fatih'e gelinceye kadar tam monarşik bir sistem değildir. İstanbul alınıncaya kadar tam anlamıyla hiçbir osmanlı sultanı "Monark" olamamış, rejim de "mutlakiyet" rejimi değildir. Padişiahın yetkileri sanıldığından daha da sınırlıdır. Bir tür şura sistemi hakimdir. Bu sistemde ilk köklü değişikliği kudretli hükümdar Fatih yaptı. O zamana kadar devlet ahiler, gaziler, akıncı beyleri tarafından ortaklaşa yönetiliyordu.-- Bu güçler isterse sultanı bile tahtından indirebiliyorlardı. Bunun son çarpıcı örneği ahi teşilatının son ünlü liderlerinden Vezir Çandarlı Kara Halil paşa'nın Fatih henüz Fatih değilken birinci saltanatında (12 yaşında iken) tahtından indirip yerine babası Murat'ı geçirmesidir. Bu öyle anlatıldığı gibi "gönül rızasıyla" (Fatih'in babası Murat'a gönderdiği görevine dön mektubu hikayesi) gerçekleşmedi. Bir darbe sonucudur. Çandarlının ve yönetime ortak güçlerin elbirliği ile gerçekleştirdiği son derece zorlu ve çetin bir operasyondur. Bu güçleri Fatih nicedir aklına koyduğu halde devre dışı bırakamamıştır. istanbulu almasının birici amacı elbette "Fethi-ekber"dir. Rızayı ilahiye ermektir. Fakat tali amacı konumunu güçlendirip bu baskı güçlerinden kurtarmaktır. Bu baskı güçlerinin başında da çandarlı ailesi gelmektedir. Çandarlı ailesi, tımar sistemi sayesinde padişahtan sonra Osmanlının en varlıklı ailesidir belki de. Bence istanbul'un fethinde Fatih ne kadar samimi ise Çandarlı Halil de o kadar samimidir. Çandarlı fethi engellemek isterken fethin ardından Fatih'in gerçekleştireceği büyük dönüşüm projesinin geleceğini anlamıştı. Aslında iki taraf birbirine öldürücü darbeyi vurmak için konumlarını güçlendirmek istiyordu. İstanbulun fethi Fatih'e istediği fırsatı kazandırdı. Fatih fetih şenliklerinin bitmesini dahi beklemeden azletmekten bile korktuğu güçlü veziri Kara Halil'i daha fethin ikinci günü bir at arabasına apar topar attırıp Bursa yolunda katlettirmesi başka nasıl izah edilebilir? Bu kadarla da bitmiyor. Hemen ardından devlet örgütünde söz sahibi ne kadar baskı gücü varsa bir bir temizliyor. Osmanlı sisteminde yeni bir devir açan "Devşirme/Kul Bürokrasisi" sistemini kuruyor. Cidden askeri bir dehaya sahip olan Fatih, yerli baskı güçlerinden boşalan yerlere hiçbir sosyal tabanı olmayan devşirme kökenli adamları atıyor. İşte bu köklü değişiklik şüra ve şeriate dayalı "Gazilik" dönemini bitirip örfe dayalı "imparatorluk döneminin" başlaması anlamına gelmektedir. Baskı güçlerinden gelen aşırı tepkiye dayanamayan Fatih, Çandarlının ve diğer yerli paşaların Müsadere sistemiyle el koyduğu mallarını geri vermek zorunda kalacaktır." (Mustafa islamoğlu, Bir Yaradan Kurşun Çıkarır Gibi)

Görüntülenme 2,385
Yayın 24 Ekim 2018

Halk arasında boy abdesti olarak bilinen abdest insanların cinsel ilişkiye girdikten sonra alması gereken abdesttir. Abdest kavramı Farsçadan Türkçeye geçmiştir. Gusül kelimesi ise zaten Arapça yıkanmak anlamına gelir. Kur’an Abdest denilen dini bir temizlenme ritüelinden bahseder. Fakat Kur’an’da gusül abdesti diye bir ritüelden bahsetmez. Sadece cinsel ilişkiye girdiğinizde yıkanın der.-- Bu konuda detayları Kur’an’da bulamayan mezhepler kendilerince aşağıda belirttiğim farklılıklara düşmüşler. Kur’an bu konuda ne diyor verdikten sonra mezheplerin görüşlerine bakalım.
 

Siz Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız  zaman yüzünüzü, ellerinizi ve  dirseklere  kadar kollarınızı yıkayın  ve (ıslak) ellerinizle başınızı meshedin ve  bileklere kadar ayaklarınızı da (yıkayın ve /veya meshedin) Eğer cünüp olmuşsanız baştan ayağı temizlenin! Fakat eğer hastaysanız, ya da yolcuysanız yahut doğal ihtiyacınızı gidermişseniz veya kadınlarla birlikte olmuşsanız ve su da bulamıyorsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelerek onunla yüzlerinizi ve kollarınızı meşhedin. Allah sizi zora sokmak istemez; fakat sizi pırıl pırıl yapmak ve nimetlerinin tamamını size bahşetmek ister ki şükredenlerden olasınız. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- MAİDE, 6)

Siz ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de –seyahat(gibi yıkanmayı güçleştiren haller) hariç- yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın! Fakat eğer hastaysanız ya da yolculuk yapıyorsanız veya ihtiyaç giderdikten sonra yahut kadınlarla birlikte olmuşsanız ve üstelik su da bulamıyorsanız, o zaman temiz bir toprak alıp yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin! Unutmayın ki Allah tarifsiz bir affedicidir, eşsiz bir bağışlayıcıdır.  (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- NİSA, 43)

 

Gusülün sebepleri ve sayısı kaçtır?

Hanefi, Maliki, Şafi, Hanbeli = Cünüplük, doğum, hayız ve nifas, ölüm, Müslümanlığa girmek (Hanbeli)

Düzeltme: İslam’ın tek kaynağı olan Kur’an’da yukarıdaki sebepler yoktur. Bu sebepler mezhepler tarafından uydurulmuştur. Kur’an’a göre gusül baştan aşağı yapılan bir duştan ibarettir. Dini bir ritüel değildir ve cinsel ilişki sonrası yapılması istenir. Gusülün Kur’an’a göre tek sebebi vardır o da cinsel ilişki sonrası banyo yapmayan toplum ve bireylere temizlik bilincini kazandırmaktır.

Gusül abdestinin farzları kaçtır?

Hanefi=3
Maliki=5
Şafi=2
Hanbeli=5

Düzeltme: Kur’an’da guslün farzları diye bir ayet yoktur. Kur’an’a göre gusül bugün bildiğimiz anlamda banyoda yıkanmaktır. Abdest gibi dini bir yönü yoktur. Yukarıdaki farzlar da mezhepler tarafından uydurulmuştur. Ayrıca çok önemli bir noktaya dikkat etmenizi isterim ki farzlar Allah’ın mutlak yerine getirilmesi gereken emirleridir. Yukarıdaki farzlara bakarsanız Allah’ın mutlak emirlerinin sayısının farklı verildiğini görürsünüz. Nasıl olur da Allah’ın mutlak emirleri konusunda farklı rakamlar veriliyor? Bir mezhebe göre Allah’ın mutlak emri olan bir emir gördüğünüz üzere diğer mezhep için Allah’ın emri olarak görülmemekte. Bu farzları neye göre belirlemişler? Çok açık ki bir şeyler uydurulunca böyle farklılıkların çıkması kaçınılmaz oluyor.

Gusül abdestinin farzları neler?

Hanefi= ağıza su vermek, buruna su vermek, tüm bedeni yıkamak
Maliki= Niyet, bedeni yıkamak, vücudu ovalamak, gusül işlemlerinin arasını açmamak, el ve ayak parmaklarının arasını yıkamak
Şafi= Niyet etmek, Tüm bedeni yıkamak
Hanbeli= Niyet, Besmele (boy abdesti sırasında hatırlarsa farz, unutursa farz olmaz) ağıza su vermek, buruna su vermek, tüm bedeni yıkamak

Düzeltme: Yukarıdaki farzlar tamamıyla uydurma olduğu açıktır. Çünkü Kur’an’da Allah’ın emir ve yasakları net olarak görülmektedir. Yukarıdaki hükümlere göre Şafi mezhebi küfürdedir. Çünkü Allah’ın farzlarına uymamaktadır. Zaten yukarıdaki tabloya göre en az farz uyduran da Şafi mezhebi olmuş. Arapça gusül dediğimiz yıkanma işlemi yaparken niyet etmemiz gerekseydi Kur’an bunu söylerdi nitekim Hanefi mezhebinde farz olmadığı görülüyor. Bu da niyet olayının bile uydurma olduğunu bir kez daha gösteriyor. Kur’an farz bırakma yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu belirtiyor. Bu konuda bir yazı yazacağım için buna girmiyorum.

Mezheplerin diğer tartıştığı ve dine zam yaptıkları konular şöyle: Cinsel ilişkiye giren kimseler uyumak için abdest almalı mıdır, Sünnet olan gusüller nelerdir, diş dolgusu gusül abdestini engeller mi, lezzetsiz çıkan meni gusül gerektirir mi, ölüye dokunmak gusül gerektirir mi, çift cinsiyetli insanlarla cinsel ilişki gusül gerektirir mi vs. onlarca yanlış ve gereksiz hükmü İslam’a sokmuşlardır. Tabi ben bu mezheplerin İslam’dan farklı birer din olduklarını bilsem de toplumumuzun çoğunluğu bu mezhepleri İslam’ın mezhepleri sanmaktadır. Baksanıza diş dolgusu gusülü engeller mi gibi abuk sabuk sorular sorup cevap vermişler ve Kur’an’ın cinsel ilişkiden sonra duş alın emrini saptırdıkça saptırmışlardır. Mezheplerin ne denli sapkın sorularla uğraştığı da “çift cinsiyetli insanlarla cinsel ilişki gusül gerektirir mi?” sorusuna cevap aramalarından anlaşılıyor. Bu uydurma mezheplerle fazla zaman kaybetmeden Kur’an’ın bize anlattıklarına dönelim. Zira mezheplerin İslam’la bir ilgisi yoktur. Gusul hakkındaki sorular Kur’an temel alındığında çok basit birer cevaba dönüşür.

Gusül nedir?

Maide 6 ve Nisa 43 ışığında gusül bildiğimi anlamda tüm vücudumuzu yıkamaktır. Halk arasında Duş almak, ya da banyo yapmak dediğimiz yıkanma şeklidir.

Gusül niçin alınır?

Kur’an, cinsel ilişkiye giren insanların temizlenmesini istediği için guslü önerir.

Gusül ne zaman alınır?

Cinsel ilişkiden sonra alınır.

Gusül nasıl alınır?

Özel bir yöntemi yoktur. Gusül Arapça yıkanmak demektir. Yani tek yapmanız gereken vücudunuzu yıkamanızdır. Normal duş almak yeterlidir. Yok önce sağıma mı yok soluma mı su dökeceğim, yok kuru yerim kalsa olur mu gibi gereksiz sorularla Allah’ın emri sulandırılmaya çalışılmaktadır. Allah banyo yap diyor. Buradan anlamamız gereken her zaman nasıl duş alıyorsak öyle duş almamızdır.

Su bulunmazsa ne yapılabilir?

Normal hayatta su bulamama ihtimali çok çok zayıftır.  Kur’an’ın bu durumu açıklaması dahi Allah’ın gerekli konularda en detayına kadar nasıl indiğinin delilidir. Allah detayları vermez bu yüzden mezheplere ihtiyaç var diyen insanlara da güzel bir cevap oluyor. Allah gerekli olan tüm detayları verir. Eğer vermiyorsa demek ki onu insanoğlunun kararına bırakmıştır. Su yoksa temiz bir toprağa teyemmüm yapılır. Burada Allah bize usul öğretiyor. Çünkü her yerde temiz toprak da bulunmaz. Allah ayetin devamında “Allah sizi zora sokmak istemez; fakat sizi pırıl pırıl yapmak ve nimetlerinin tamamını size bahşetmek ister ki şükredenlerden olasınız.” diyor. Yani su yoksa temiz bir bez olur vs. çevrendeki temiz bir şeyle elimizi yüzümüzü temizlememizi istiyor, bizi zorlayıp çıkmaza sokmak istemiyor. Amaç temizlik.
 
Görüntülenme 3,404
Yayın 12 Ekim 2018

Siteme yorum yapan ve inancını belirtmeyen bir arkadaşımız İslam’ın kurallarının Hammurabi’nin kurallarıyla aynı olduğunu iddia edip niçin aynı olduklarını sordu. Bu yazımda önce Hammurabi kim ona cevap verdikten sonra Hammurabi’nin kanunları sizinle paylaşacağım. Bakalım gerçekten de iddia edildiği gibi Muhammed Kur’an’ı Allah’tan değil de Hammurabi ’den mi aldı!--

Hammurabi Babil Kralıydı. Babilliler Milattan önce 1800 ile 1700’lü yıllar arasında Irak, Suriye, Filistin ve Türkiye’nin Güney ve Doğu bölgesinde hüküm sürdü. Hammurabi kanunları, Babil’in koruyucusu olan Marduk tanrısı Esagila Tapınağı’nda bir taş üzerine Akatça olarak kaleme alınmıştır. Arkeolog Jean Vincent Scheil 1901’de Irak’ta buldu ve Fransa’ya taşıdığı Hammurabi kanunlarının yazılı olduğu stel bu gün Louvre müzesinde sergileniyor. Yaklaşık 2 metrelik silindirik bir taşın üstüne çivi yazısı ile yazılmış olan kanunlar tam 282 maddedir. Fakat Hammurabi kanunlarının 33 maddesi okunamamıştır. 13 sayısı Babilliler tarafından uğursuz sayıldığı için de 13. madde Hammurabi kanunlarına eklenmemiştir. Hammurabi kendisine bu kanunları yazdıranın Şamas yani güneş tanrısı olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla kanunlar da tanrı sözü sayılıyordu. Yazı uzun olmasın diye tüm Hammurabi Kanunlarını paylaşmayacağım ama yüzde seksenini vereceğim.

Bazı Hammurabi Kanunları ve İslam ile Karşılaştırması

 

Eğer bir yargıç bir davaya bakar ve bir karara varırsa verdiği hükmü yazılı olarak takdim eder; daha sonra verdiği kararda bir hata ortaya çıkarsa ve bu kendi hatasından kaynaklanırsa o zaman davada onun tarafından kararlaştırılan para cezasının on iki katını öder ve halka ilan edilerek yargıçlık makamından el çektirilir ve bir daha asla yargıçlık icra etmek için oraya oturamaz.

Bu kanun çok hoşuma gitti. Fakat Kur’an’ın hiçbir yerinde yukarıdaki hüküm bulunmaz. İslam’ın Hammurabi kanunları ile aynı olduğunu söylemek Kur’an’ı reddetmek için kılıf bulmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Aksi halde bir insan inanmıyorum der geçer. Ben Kur’an’a inanmayanlara saygı duyuyorum. Bu en doğal hakları. Fakat İslam’ı reddetmek için iftira atılmasını kabul etmem. Aşağıda birçok Hammurabi kanununu verdim. İslam ile alakası olmayanları kısaca belirtip geçeceğim. İslam’ın tek kaynağı Kur’an’dır. Bu unutulmamalıdır.
 

Eğer tanık bulunamıyorsa yargıç azami sekiz ay olmak üzere bir süre tanır. Sekiz aylık süre içinde tanık ortaya çıkmamışsa suçludur ve henüz karara bağlanmamış davadaki para cezasını üstlenir.

Eğer bir kişi açık alanda kadın ya da erkek bir kaçak köle bulursa ve onu efendisine getirirse kölenin sahibi ona iki Şikel gümüş ödeyecektir.

Eğer köle efendisinin adını söylemezse onu bulan kişi saraya getirecektir; daha fazla araştırma yapıldıktan sonra efendisine geri götürülecektir.

Eğer bir kabile reisi ya da bir adam savaşta ele geçirilir ve bir tüccar onların özgürlüğünü satın alırsa ve onları saraya geri getirirse kendi evinde özgürlüğünü satın almaya yetecek araçlarının olması halinde kendisinin özgürlüğünü satın alır. Evinde kendi özgürlüğünü satın almaya yetecek hiçbir şey yoksa kendi topluluğunun mabedi tarafından özgürlüğü satın alınır. Onun özgürlüğünü satın almak için tapınakta bir şey yoksa mahkeme onun özgürlüğünü satın alır. Arazisi, bahçesi ve evi özgürlüğünü satın almak için verilemez.


Kur’an’da kölelik yoktur. Kaldı ki yukarıdaki gibi bir kanun da Kur’an’da yoktur. Kur’an’da köleliğin olmadığına dair detaylı yazımı okumak için tıklayabilirsiniz.
 

Eğer bir kabile reisi ya da bir adam evini, bahçesini ya da arazisini terk eder veya ücret karşılığı kiraya verirse ve başka biri onun evinin, bahçesinin ve arazisinin zilyedi olursa ayrıca onları üç yıl süresince kullanırsa onların ilk sahibinin geri dönüp evini, bahçesini ve arazisini geri istemesi halinde ona geri verilmez ve onların zilyedi olan ve kullanan kişi onları kullanmaya devam eder.

Eğer onları bir yıllığına kiralar ve bir yıl sonra geri dönerse evi, bahçesi ve arazisi ona geri verilecek ve onlara tekrar sahip olacaktır.

Her hangi bir kişi kralın kabile reislerine hediye ettiği sığırı ya da koyunu satın alırsa parasını kaybeder.

Bir kabile reisinin, bir adamın ya da bir tebaanın kiraladığı arazisi, bahçesi ve evi satılamaz.

Her hangi bir kimse bir kabile reisinin, bir adamın ya da bir tebaanın kiradaki arazisini, bahçesini ya da evini satın alırsa onun satış sözleşmesi tableti kırılır (geçersiz ilan edilir) ve parası yanar. Arazi, bahçe ve ev sahibine geri verilir.

Bir mülkün kirasının ödeyerek başka her türlü yükümlülükten muaf olma hakkına sahip olan bir kabile reisi, adam ya da tebaa tarlası, evi ve bahçesi üzerindeki bu imtiyazını karısına ya da kızına devredemez; borcuna karşılık veremez.

Ancak, satın aldığı bir tarlayı, bahçeyi ya da evi karısına ya da kızına devredebilir, onların mülkiyetine katabilir veya borcuna karşılık olarak verebilir.

Tarlasını, bahçesini ve evini bir tüccara ya da başka bir kamu görevlisine satabilir, alıcı ise tarlayı, evi ve bahçeyi yararlanma hakkı karşılığında elinde tutabilir.
Yukarıdaki kabile reisi kanunlarının İslam ile bir ilgisi yoktur.

Eğer bir kişi işlemek üzere bir tarlayı teslim alır ve o tarladan hiçbir mahsul elde edemezse bu onun tarlada çalışmadığını ispatlar ve komşusunun yetiştirdiği kadar tahılı tarla sahibine teslim etmelidir.

Eğer tarlayı işlemeyip nadasa bırakmışsa komşularının ki kadar tahılı tarla sahibine verecektir ve nadasa bıraktığı tarlayı sabanla sürüp tohum ektikten sonra sahibine iade edecektir.

Bir kimse çorak bir araziyi ekilebilir bir hale getirmek için teslim almış; ancak, tembellik yaparak o araziyi ekilebilir bir hale getirmemişse dördüncü yılda araziyi sabanla sürmeli, tırmıklamalı ve çift sürmeli ve ondan sonra sahibine geri vermeli ve ayrıca on gan (bir arazi ölçüm birimi)’lık bir arazi için on gur (bir ölçü birimi) tahılı arazi sahibine vermelidir.

Bir kimse tarlasını sabit bir kira karşılığı ziraat için kiralıyor ve kira bedelini de alıyorsa; ancak, havaların kötü gitmesi nedeniyle ürün yok oluyorsa zarar toprağı işleyene aittir.

Tarladan sabit bir kira almaz ve ürünün yarısı ya da üçte biri karşılığı kiralarsa tarladan elde edilen mahsul mal sahibi ile araziyi işleyen arasında orantılı olarak taksim edilir.

İlk yıl ürün almada başarılı olamadığı için başkalarınca işlenen bir tarlayı teslim alırsa ilk tarlanın sahibi itiraz edemez, tarla işlenir ve anlaşmaya göre mahsulü toplanır.
Yukarıdaki tarla sözleşme kanunlarının İslam ile bir ilgisi yoktur.

Bir kimse borçlanmışsa ve bir fırtına tahılları yere yatırmış ya da hasat başarılı olamamışsa veya susuzluktan tahıllar büyüyememişse o yıl alacaklısına tahıl vermesi gerekmez; borç tabletini suda yıkar ve o yıl için hiçbir kira ödemez.

Bir kimse bir tüccardan para alır ve tüccara susam ya da mısır ekilebilen bir tarlayı verir ve tarlaya susam ya da mısır ekilmesini sipariş ederse ve yetiştirici tarlaya susam ve mısır ekerse hasat edilen susamlar tarla sahibine aittir ve tarla sahibi tüccardan aldığı para ve yetiştiricinin geçimini sağlamak için tüccara mısır ile ödemede bulunur.

Ekili bir mısır ya da susam tarlası verilirse tarladaki mısır ve susamlar tarla sahibine aittir ve kira olarak tüccara para ile ödeme yapar.

Ödeme için hiç parası yoksa o zaman kraliyet tarifesine göre tüccardan aldığına karşılık kira olarak para yerine susam ya da mısır ile ödeme yapar.
Yukarıdaki kanunlar Kur’an’da geçmez. İslam ile değil aynı olmak benzerliği bile yoktur.

 

Bir kimse su bendini uygun koşullarda tutmaz ve bakımını yapmaz ve bu nedenle bend yıkılır ve tarlalar su altında kalırsa, o zaman barajı yıkılan kişi para karşılığı satılır ve elde edilen para harap olmasına yol açtığı mısırın karşılığı olarak verilir.

Yukarıdaki tüm kanunların da İslam ile bir bağı yoktur. Son kanun ise açıkça Kur'an'a aykırıdır. Kur’an köleleştirmeye izin vermez.
 

Eğer bu mısırların karşılığı olarak yeterli gelmiyorsa malları da mısırları sular altında kalan çiftçiler arasında paylaştırılır.

Bir kimse mısırlarını sulamak için ark açarsa; ancak, dikkatsizliği nedeniyle sular komşusunun tarlasını basarsa o zaman komşusunun mısır kaybını öder.

Bir kimse suyun önünü açar ve komşusunun arazisinde su taşkınına yol açarsa her on gan’lık arazi için on gur mısır ödemelidir.

Eğer bir çoban, arazi sahibinin izni ve koyunların sahibinin bilgisi olmaksızın otlamaları için koyunların tarlalara girmesine izin verirse, o zaman tarla sahibi mahsulünü hasat eder ve tarla sahibinin izni olmaksızın sürüsünü tarlada otlatan çoban her on gan’lık arazi için 20 gur’luk mısırı tarla sahibine öder.

Sürü otlamayı bıraktıktan ve şehrin kapısında ortak sürüye katıldıktan sonra her hangi bir çoban onların tarlaya girmesine müsaade eder ve onları orada otlatırsa bu çoban otlatmaya müsaade ettiği tarlanın zilyedi olur ve hasatta her on gan’lık arazi için 60 gur mısır öder.

Bahçe sahibinin izni olmaksızın her hangi bir adam bir ağacı kesip bahçeye devirirse yarım mina para öder.

Her hangi bir kimse bir tarlayı bahçıvana bahçe haline getirmesi için bırakırsa ve o da bahçede çalışıp dört yıl süre ile bahçeye bakarsa beşinci yılda bahçıvan ile bahçenin sahibi bu bahçeyi ikiye bölerler ve bahçe sahibi kendi payını alır.

Bahçıvan bahçenin bir kısmını hiç kullanılmamış bir vaziyette bırakarak tarlayı bahçe haline getirmeyi tamamlamamışsa işlenmemiş kısım onun payı olarak tahsis edilir.

Bahçe olarak ona verilen tarlayı ekip biçmiyorsa ve ekilebilir (mısır ya da susam) bir arazi ise, komşu tarladaki ürünlere göre, nadasa bıraktığı yıllar süresince tarladan elde edilecek mahsulü arazi sahibine verir ve tarlayı ekilebilir konuma getirdikten sonra sahibine iade eder.

Çorak arazileri ekilebilir hale getirdikten sonra sahibine geri verirse tarla sahibi ona bir yıl için on gan başına on gur öder.

Her hangi bir kişi bahçesini bir bahçıvana işlemesi için devrederse bahçıvan bahçenin mülkiyetine sahip oluncaya dek bahçe sahibine bahçede üretilen ürünlerin 2/3’ünü verir.

Eğer bahçıvan bahçeyi işlemezse ve bahçedeki mahsul perişan olursa, bahçıvan komşu bahçelerdeki ürünle orantılı olarak ödemede bulunur. (Burada paragrafın ¾’üne karşılık gelen bir kısım kayıptır.

Gördüğünüz üzere hala İslam ile aynı olduğu iddia edilen kanunları göremedik.
 

Gittiği ülkelerle ticaret anlaşması yoksa kazandığı bütün parayı tüccara vermek amacıyla simsara bırakacaktır.

Bir tüccar yatırım için bir miktar parayı simsara emanet ederse ve simsar gittiği yerde bir miktar zarar ederse anaparayı tüccara vermek zorundadır.

Seyahatte iken düşmanlar sahip olduğu her şeyi ondan alırlarsa simsar Tanrı adına yemin eder ve yükümlülükten kurtulur.

bir tüccar nakletmesi için simsara mısır, yün, yağ veya başka bir mal verirse aracı aldığı miktarı belirten bir makbuzu tüccara vermelidir. Bundan sonra tüccara verdiği para için de ondan bir makbuz alır.

Simsar dikkatsiz ise ve tüccara verdiği para için bir makbuz almamışsa faturalanmamış parayı kendi parası olarak sayamaz.

Simsar tüccardan parayı teslim alırsa; ancak, tüccarla arasında bir anlaşmazlık varsa (makbuzu reddediyorsa) o zaman tüccar Tanrı ve parayı simsara verdiğine tanıklık eden şahitlerin huzurunda yemin eder ve simsar toplam meblağın üç katını ona öder.

Eğer tüccar simsarı aldatırsa, yani simsar kendisine verilen her şeyi geri getirdiği halde, tüccar kendisine geri verilen şeylere ilişkin makbuzu inkar ediyorsa o zaman simsar tüccarı yargıçlar ve Tanrı önünde suçlar ve simsarın kendisine verdiği şeyleri aldığını hala inkar ederse simsara toplam meblağın altı katını öder.

Yukarıdaki tüm kanunlar da Kur’an ile bağlantısızdır.
 

Eğer bir meyhaneci (kadın) içilen içkinin bedeli olarak brüt ağırlığına göre mısır kabul etmiyorsa ve para alıyorsa ve içki için aldığı para mısırın değerinden daha az ise tutuklanır ve suya atılır.

Yukarıdaki akla aykırı kanun Kur’an’da yoktur. Kur’an’da içki içmek yasaklanmıştır. Kaldı ki bunun bir hukuku yoktur. Olsaydı bile bu adam öldürme cezası olmazdı.
 

Eğer bir kişi seyahate çıkar ve başka birisine gümüş, altın, değerli taşlar veya başka her hangi bir taşınır mal emanet ederse ve ondan tekrar geri almayı isterse ve emanet edilen kişi bütün malları belirlenen yere getirmez ve tam aksine onları kendisi kullanırsa o zaman malları geri getirmeyen bu kişi mahkûm edilir ve kendisine emanet edilen her şeyin beş katını öder.
Kur’an bir kötülüğün cezası ancak dengi bir kötülük olabilir der. Suç ceza ile orantılı olmak zorundadır. Yukarıdaki kanun Kur’an ile zıttır.

Her hangi bir kişinin para veya mısır sevkiyatı varsa ve onları sahibinin bilgisi olmaksızın bir tahıl ambarından ya da bir kutudan almışsa; bu durumda sahibinin bilgisi olmaksızın tahıl ambarından mısırı ya da kutudan parayı alan kişi mahkum edilir ve aldığı mısırı geri öder. Ve ödediği komisyonu kaybeder.

Eğer para veya mısır karşılığında bir hak talep etmez ve güç kullanarak hakkını almaya kalkışırsa her bir olay için bir mina (yarım kilo)’nın 1/3’ü kadar gümüş verir.

Bu kanunlar da İslam ile bağlantısızdır.
 

Eğer bir kişinin diğerinden para veya mısır alacağı varsa ve onu buna karşılık hapsetmişse ve mahkûm hapishanede doğal yollardan ölmüşse, olay kapanır.

Yukarıdaki kanun son derece acımasız ve adaletsizce bir kanundur ve Kur’an ile zıttır.
 

Eğer her hangi bir kişi borcunu ödeyemezse ve para için kendisini, karısını, oğlunu ya da kızını satarsa veya zorla çalıştırılmalarına izin verirse onları satın alan adamın ya da mal sahibinin evinde üç yıl süresince çalışırlar ve dördüncü yılda özgür bırakılırlar.

Kur’an’da borç karşılığı köle olmak yoktur. Kur’an köleleştirmeyi eleştirir.
 

Zorla çalıştırılmaları için kadın ya da erkek bir köleyi vermeleri halinde tüccarın bunları kiraya vermesi ya da para ile satması durumunda buna itiraz edilebilir.

Eğer bir kişi borcunu ödemekte başarısız olursa ve kendisine bir çocuk doğuran kadın hizmetçiyi para karşılığı satarsa tüccarın ona ödediği para köle sahibine geri verilir ve kadın hizmetçi özgür bırakılır.

Her hangi bir kişi diğer bir kişinin evinde muhafaza için mısırlarını depolamışsa ve depolanan mısırlara her hangi bir zarar gelmişse ya da evin sahibi tahıl ambarını açmış ve bir miktar mısır almışsa veya özellikle mısırların kendi evinde depolandığını inkar ediyorsa; o zaman, mısırların sahibi Tanrı’nın huzurunda (yeminle) hak iddia eder ve ev sahibi aldığı bütün mısırları sahibine geri verir.

Her kim ki başkasının evinde mısırlarını depolar her yıl için her beş ka mısır başına bir gur oranında ardiye ücreti öder.

Eğer bir kişi başkasına saklaması için gümüş, altın ya da başka bir şey verirse verdiği her şeyi birkaç şahide göstermelidir, bir sözleşme hazırlanmalıdır ve ondan sonra saklanması için teslim edilmelidir.

Eğer şahit ve sözleşme olmaksızın saklanması amacıyla teslim ediliyorsa ve teslim alan kişi bunu inkâr ediyorsa o zaman yasal olarak talep edebileceği bir hak yoktur.

Eğer her hangi bir kişi gümüş, altın ya da başka bir şeyi şahitler huzurunda saklanması için birisine teslim eder de teslim edilen kişi bunu inkâr ederse bu kişi bir hâkimin huzuruna çıkarılmalı ve inkâr ettiği her şeyi sahibine tam olarak geri vermelidir.
Yukarıdaki sözleşme ile ilgili olan kanunlar normal hukuk kurallarıdır.

Eğer bir kişi mallarını muhafazası için başka birine bırakırsa ve hırsız ya da soyguncular sayesinde onun ve diğer adamın malları ortadan kaybolursa ihmali nedeniyle kaybın oluşmasına yol açan evin sahibi ücret karşılığında kendisine teslim edilen bütün malları tazmin eder. Ancak, evin sahibi malların peşine düşerek onları hırsızlardan geri alabilir.

Mallarını kaybetmeyen bir kişi kaybettiğini belirtiyor ve yanlış iddialarda bulunuyorsa; onları kaybetmemiş olsa bile eğer Tanrı huzurunda mallarını kaybettiğini miktarı ile birlikte iddia ediyorsa kaybettiğini iddia ettiği bütün malları tazmin edilir.

Eğer her hangi bir kişi rahibelere (Tanrı’nın kız kardeşlerine) ya da her hangi bir kişinin karısına iftira atarsa ve bunu ispat edemezse bu adam hâkim huzuruna çıkarılır ve alnı işaretlenir (derisi çizilerek ya da belki de saçı kesilerek).

Yukarıdaki zina iftirasına verilen cezanın İslam ile alakası yoktur. İslam kamusal alanda cinsel ilişkiye karşıdır. Bu yüzden 4 şahidin görmesi ile kadın ve erkeğe derilerini acıtmayacak şekilde kırbaç cezası verilir. Amaç rencide etmektir. İşaretleme cezası yoktur.
 

Bir adam bir kadını karı olarak alır; ancak, aralarında her hangi bir ilişki söz konusu olmazsa bu kadın o adamın karısı olmaz.

Bu kanun da İslam’a muhaliftir. İslam’a göre evlenen kişi cinsel ilişkiye girmese bile evlidir ve boşanmadığı takdirde hala eş olarak hayatına devam eder. İslam ile aynı olduğu iddia edilen kanunlar İslam ile nasıl bir zıtlık içinde görüyorsunuz.
 

Bir adamın karısı başka bir adam ile basılırsa (suçüstü halinde) her ikisi de bağlanır ve suya atılır; ancak, koca karısını, kral da kölelerini affedebilir.
Aldatma kanunu sayılan yukarıdaki kanun ile İslam’ın hiçbir bağı yoktur. İslam’da bu şekil bir ceza yoktur. Evli bir kadın zina eder ve 4 şahit bunu görürse o kadın ve cinsel ilişkiye girdiği erkek toplum içinde rencide edilir, öldürülmez.

Bir kişi, henüz erkek olarak bilinmeyen, hala babasının evinde yaşayan ve onunla uyuyan başka bir adamın karısına (nişanlı ya da çocuk annesi) tecavüz ederse ve bu adam öldürülür; ancak kadın masumdur.

Kur’an’da tecavüz için doğrudan bir ceza öngörülmemiş. Bu Kur’an’ın genel ilkesi gözetilmek koşuluyla insan hukukuna bırakılmıştır. Yukarıdaki kanun ile de İslam’ın bir bağlantısı yoktur.
 

Eğer bir adam başka birisinin karısını itham ederse; ancak, o kadın başka bir adamla basılmazsa kadın yemin etmek zorundadır ve ancak ondan sonra kendi evine dönebilir.

Bir adamın karısının başka bir adam ile ilgili olarak dedikodusu yapılırsa; ancak, kadın diğer adamla uyurken yakalanamazsa kadın, kocası için nehre atılır.

Yukarıdaki adaletsiz kanunda İslam’a aykırıdır. İslam’a göre evli bir kadına zina iftirası atılırsa mü’minler bu muhakkak iftiradır demeli. İşin aslı ortaya çıkıncaya kadar o kadından yana tavır almalıdır. Modern hukuk sistemi buna masumiyet karinesi der. Fakat Hammurabi’ye göre bir dedikodu ile kadın öldürülmeli.
 

Eğer bir kişi savaşta esir alınırsa ve evinde geçimi sağlayacak şeyler olduğu halde karısı evini ve bahçesini terk edip başka bir eve giderse; bahçesine bakmadığı ve başka bir eve gittiği için yasal olarak suçlu bulunur ve nehre atılır.

Hammurabi kadın öldürmek için adeta bahane üretmektedir. Kur’an’a aykırı bir kanundur. Kur’an masum birinin öldürülmesini tüm insanlığın öldürülmesi olarak görür.
 

Eğer bir kişi savaşta esir alınırsa ve evinde geçimi sağlayacak şeyler olmazsa ve bu durumda karısı evini terk edip başka bir eve giderse masumdur.

Eğer bir kişi savaşta tutsak edilirse ve evinde geçimi sağlayacak şeyler olmazsa ve karısı başka bir eve giderek orada çocuklarına bakarsa ve kocası geri geldiğinde evine dönerse, o zaman kadın evine geri dönebilir; ancak, çocuklar babalarına ait olur.

Eğer bir kişi evinden ayrılırsa, kaçarsa bu kaçağın karısı kocasına geri dönmeyebilir.

Bir adam kendisine bir çocuk veren karısından ya da kendisine bir çocuk veren kadından ayrılmak isterse, o zaman karısına çeyizini geri verir ve çocuklarına baksın diye tarlanın, bahçenin ve malların bir kısmının kullanım hakkını verir. Çocuklarını büyüttüğü zaman çocuklara verilenlerden bir parça, oğlanınkine eşit olan bir parça da ona verilir. Ondan sonra kalbinin erkeği ile evlenebilir.

Eğer bir adam kendisine çocuk vermeyen karısından ayrılmak isterse ona babasının evinden getirdiği çeyizi ve başlık parasını verir ve ondan sonra onun gitmesine izin verir.

Başlık parası yoksa ayrılma parası olarak yarım kilo altını ona vermelidir.

Eğer adam azad edilmiş bir köle ise yarım kilonun 1/3’ü kadar altın verir.

Eğer bir adamın birlikte yaşadığı karısı onu terk etmek isterse, borç altına sokarsa, evini virane haline getirirse ve kocasını ihmal ederse yargı kararıyla suçlu bulunur. Kocası onun serbest kalmasını teklif ederse kendi yoluna gider ve ayrılma parası olarak kadına hiçbir şey ödemez. Kocası onun serbest kalmasını istemezse ve başka bir kadın alırsa kocasının evinde hizmetçi olarak kalır.

Yukarıdaki son verdiğim kanun çoğu erkeğin hoşuna gitse de Kur’an bu kanunlarla da uyuşmaz :)))
 

Bir kadın kocası ile kavga ederse ve ona “Benim için uygun biri değilsin” derse bu peşin hükmünün nedenlerini ileri sürmek zorundadır. Eğer kadın suçsuzsa ve onun payına düşen bir hatası yoksa buna karşılık kocası onu terk etmiş ve ihmal etmişse, o zaman bu kadına hiçbir suç ithaf edilemez, çeyizini alır ve babasının evine geri döner.

Eğer kadın masum değilse ve buna rağmen kocasını terk etmiş, evine bakmamış ve kocasını ihmal etmişse bu kadın suya atılır.

Bir adam bir kadın alır da bu kadın ona bir kadın hizmetçi verirse ve çocuklarına bakarsa; ancak, buna rağmen adam başka bir kadın almak isterse ona izin verilmez; bu adam ikinci bir kadın alamaz.

Bir adam bir kadını alır da kadın hiçbir çocuğa bakmazsa ve bu durumda adam başka bir kadın almak isterse ve o kadını alıp evine getirirse bu ikinci kadın karısı ile eşit düzeyde olmasına izin verilmez.

Eğer bir adam bir kadın alır da bu kadın ona karılık yapsın diye bir kadın hizmetçi verir ve çocuklarına da bakarsa ve ondan sonra bu hizmetçi kadın onun karısı ile eşit olmak isterse ona çocuk doğurduğu için onun efendisi para karşılığı satamaz; ancak, onu kadın hizmetçiler arasında addederek ve bir köle olarak tutabilir.

Eğer ona bir çocuk vermemişse o takdirde onun hanımı onu para karşılığı satabilir.

Bir adam bir kadın alır da kadın hastalığa yakalanırsa ve adam ikinci bir kadın almak isterse hastalığa yakalanan karısını boşayamaz; bunun yerine onu inşa ettiği bir eve yerleştirir ve yaşadığı sürece ona yardım eder.

Bu kadın kocasının evinde kalmak istemezse babasının evinden getirdiği çeyizi tazmin edilir ve kadın gidebilir.

Eğer bir adam karısına bir tarla, bahçe ve ev ile bunlara ait bir vesika verirse ve kocasının ölümünden sonra oğulları buna itiraz etmezlerse, o zaman anne tercih ettiği oğullarından birine mirasının tümünü bırakabilir ve kardeşlerine hiçbir şey bırakmayabilir.

Bir adamın evinde yaşayan bir kadın kocasıyla hiçbir alacaklının onu tutuklayamayacağına dair bir anlaşma yapar ve buna ilişkin bir belge alırsa bu kadınla evlenmeden önce adamın borcu varsa alacaklı borca karşılık kadını alamaz. Adamın evine girmeden önce kadın bir borç sözleşmesi yapmışsa alacaklı da bu borç için kocayı alıkoyamaz.

Kadının eve girmesinden sonra her ikisi birlikte bir borcun altına girmişlerse her ikisi de tüccara borcu ödemek zorundadır.

Bir kadın başka bir adamın hesabına her ikisinin eşlerini öldürürse suça katılın çiftlerin her ikisi de kazığa oturtulur.

Bu son verdiğim kanun çok komik :))
 

Bir adam kendi kızıyla ensest ilişki içine girerse bulunduğu yerden sürülür.

Bir kişi bir kızı kendi oğlu ile nişanlarsa ve oğlu da o kızla ilişkiye girerse ve bundan sonra baba kızı kirletirse ve birlikte basılırlarsa baba bağlanarak suya atılır.

Yukarıdaki kanunlar Hammurabi döneminde bile ne tür pisliklerin görüldüğüne kanıttır. Çoğu insan dünyadaki bu kokuşmuşluğun yeni oluştuğunu sanır. Fakat dünya hep aynıydı aslında.
 

Bir kişi bir kızı kendi oğlu ile nişanlarsa ve oğlu o kızla ilişkiye girmeden babası kızı kirletirse yarım mina (250 gr) altın verir ve kızın babasının evinden getirdiği her şeyi tazmin eder. Kız ise gönlünün erkeği ile evlenebilir.

Her hangi bir kişi babasından sonra annesi ile ensest ilişki suçunu işlerse her ikisi de yakılır.

Her hangi bir kişi babasından sonra çocuk doğuran şef anne ile basılırsa babasının evinden kovulur.

Kayınpederinin evine menkul mal getiren ve başlık parasını ödeyen her hangi bir kişi başka bir karı ararsa ve kayınpederine “senin kızını istemiyorum” derse kızın babası onun getirdiği her şeyin sahibi olur.

Eğer bir kişi kayınpederinin evine taşınır mal getirir ve karısı için başlık parası öderse ve ondan sonra kızın babası “Sana kızımı vermeyeceğim” derse kendisi ile birlikte getirdiği her şeyi geri götürür.

Eğer bir kişi kayınpederinin evine taşınır mal getirir ve karısı için başlık parası öderse ve ondan sonra arkadaşı ona iftira eder ve kayınpederi genç kocaya “Sen benim kızımla evlenemezsin” derse kendisinin yanı sıra getirdiği her şeyi eksiksiz ona vermek zorundadır; ancak, karısı arkadaşı ile evlenemez.

Hammurabi döneminde arkadaşının sevgilisine göz koyma da varmış.Bunu beklemiyordum o dönemde. Sanırım hiçbir günah yeni değil :)))
 

Bir adam bir kadınla evlenir ve kadın adama oğullar doğurursa ve daha sonra bu kadın ölürse kadının babasının çeyiz üzerinde hiçbir hakkı yoktur; çeyizler oğlanlara aittir.

Bir adam bir kadınla evlenir ve kadın adama oğullar doğurursa ve daha sonra bu kadın ölürse kayınpederinin evine ödediği başlık parası ona geri verilmişse kadının kocası kadının çeyizi üzerinde hiçbir hak iddia edemez; çeyiz kadının babasının evine aittir.

Eğer kayınpederi ona başlık parasını geri ödemezse başlık parasını çeyizden alır ve arta kalanı kadının babasının evine verir.

Bir kişi seçtiği oğullarından birine bir tarla, bahçe ve ev ile bunlara ait bir vesika verirse ve daha sonra baba ölürse ve kardeşler malı-mülkü pay ederlerse; o zaman ilk önce babasının hediyesini ona vermelidirler ve o da kabul etmelidir. Daha sonra babadan kalan mallar pay edilebilir.

Bir kişi oğlu için kadınlar alır da küçük oğlu için hiçbir kadın almazsa ve ondan sonra ölürse kardeşler kalan malı paylaştıklarında küçük kardeşin payının yanı sıra henüz hiç karı almamış olan küçük kardeşe bir kadın sağlaması için bir başlık parasını ayırmalıdırlar.

Bir adam bir kadınla evlenir de kadın adama çocuklar verirse ve bu kadın öldükten sonra adam bir kadın daha alır ve o da adama çocuklar verirse ve bundan sonra baba ölürse oğlanlar malları annelerinin durumuna göre pay edemezler, sadece çeyizleri bu şekilde pay edebilirler; babadan kalan mallar herkese eşit bir şekilde pay edilmelidir.

Bir kişi oğlunu evden kovmak ister ve bunu hakimin önünde “Ben oğlumu kovmak istiyorum” diye ilan ederse hakim onun gerekçelerine bakar. Oğlanın babanın onu haklı bir şekilde evden uzaklaştıracağı kadar büyük bir suçu yoksa babası onu evden uzaklaştıramaz.

Babanın oğlunu baba-oğul ilişkisinden mahrum edeceği kadar büyük bir suçu varsa baba onu bir kerelik affeder; ancak, oğlan ikinci defa aynı suçu işlerse baba onu bütün baba-oğul ilişkisinden mahrum edebilir.

Bir adama karısı oğullar doğurursa ve kadın hizmetçisi de oğullar doğurursa ve baba hala yaşarken kadın hizmetçinin doğurduğu oğullarına “Benim oğullarım” derse ve onları da karısının oğulları arasında sayarsa ve ondan sonra baba ölürse karısının ve kadın hizmetçinin oğulları babadan kalan malları ortak bir şekilde bölüşürler. Karısının oğlu pay eder ve seçer.

Bu kadın gittiği yerdeki ikinci kocasına oğullar doğurursa ve ondan sonra ölürse onun daha önceki ve sonraki oğulları çeyizi aralarında paylaşırlar.

Eğer ikinci kocasına hiçbir oğul vermezse ilk kocasının oğulları çeyize sahip olurlar.

Eğer bir devlet kölesi ya da azad edilmiş birinin kölesi özgür birinin kızıyla evlenirse ve çocukları olursa kölenin efendisinin özgür olanın çocuğunu köleleştirmeye hiçbir hakkı yoktur.

Çocukları henüz büyümemiş olan bir dul başka bir eve girmek (evlenmek) isterse hâkim kararı olmaksızın bunu yapamaz. Eğer başka bir eve girerse hâkim ilk kocasının evinin durumunu inceler. Bundan sonra ilk kocasının evi ikinci kocasına tevdi edilir ve kadın yönetici olur. Ve orada bir de kayıt tutulmalıdır. O evin düzenini sağlar, çocuklarını büyütür ve evde bulunan kapları satamaz. Dul bir kadının çocuklarının aletlerini satın alan kimsenin parası yanar ve eşyalar sahiplerine iade edilir.

Bir adam bir çocuğu evlatlık alır ve oğlu olarak ona ismini verirse ve onu besleyip büyütürse büyümüş bu çocuk bir daha geri istenemez.
Kur’an’a göre evlatlığa kendi ismimiz verilemez. Onu öz babasının ismi (soyismi) ile çağırmak gerek.
Bir adam bir çocuğu evlatlık alırsa ve o çocuğu aldıktan sonra analığına ve babalığına zarar verirse evlatlık alınan bu oğlan babasının evine geri döner.

Saray hizmetlerinde çalışan bir metresin ya da bir fahişenin oğlu geri alınamaz.

Bir zanaatkar bir çocuğu besleyip büyütmek için yanına alırsa ve ona mesleğini öğretirse o çocuk geri alınamaz.

Bir adam çocuğuna bir sütanne tutarda çocuk onun ellerinde ölürse ve sütanne anne ve babaya haber vermeksizin başka bir çocuğu emzirirse onlar sütanne haber vermeksizin başka bir çocuğu emzirmekle suçlayabilirler ve onun memeleri kesilir.

Eğer bir oğul babasına vurursa onun elleri balta ile kesilir.

Yukarıdaki hiçbir kanun İslam ile ilişkili değildir. İslam'da hırsızın elini kesme diye bir ceza olduğunu düşünmüyorum. Bu konu hakkında yazdığım yazıyı okumak için tıklayın.
 

Eğer bir adam başka bir adamın gözünü çıkarırsa onun gözü de çıkarılır.

Eğer bir kişi başkasının kemiğini kırarsa onun kemiği de kırılır.

Eğer bir kişi azad edilmiş bir adamın gözünü çıkarırsa ya da kemiğini kırarsa bir mina (yarım kilo) altın öder.

Eğer bir adamın kölesinin gözünü çıkarırsa ya da kemiğini kırarsa onun değerinin yarısını öder.

Bir adam kendisi ile eşit olan birinin dişini kırarsa onun da dişi kırılır.

Bir kişi azad edilmiş bir adamın dişini kırarsa bir mina altının 1/3’ünü verir.

Bir adam rütbece kendisinden daha üstün olan bir adamın vücuduna vurursa halkın önünde öküz kırbacı ile 60 kırbacı hak eder.

Doğuştan özgür bir adam başka bir özgür doğan adama ya da eşit derecedeki birine vurursa bir mina altın öder.

Azad edilmiş bir adam başka bir azad edilmiş adama vurursa on şikel para öder.

Azad edilmiş bir adamın kölesi azad edilmiş bir adama vurursa kulağı kesilir.

Bir kavga sırasında bir adam diğerine vurur ve onu yaralarsa ve daha sonra “Onu kasıtlı olarak yaralamadım” diye yemin ederse doktorların masrafını öder.

Bu adam yarası nedeniyle ölürse, öldüren benzer bir şekilde yine yemin eder ve ölen kişi doğuştan özgür ise yarım mina para verir.

Eğer azâd edilmiş biri ise bir minanın 1/3’ü kadar öder.

Bir adam henüz doğmamış çocuğunu kaybedecek şekilde doğuştan özgür bir kadına saldırırsa onun kaybı için on Şikel öder.

Bu kadın ölürse öldüren kişinin kızı öldürülür.

Özgür sınıfa ait bir kadın bir darbe nedeniyle çocuğunu kaybederse buna neden olan para olarak beş Şikel öder.

Bu kadın ölürse yarım mina öder.

Bir adam, başka bir adamın kadın hizmetçisine saldırır ve kadın çocuğunu kaybederse o para olarak iki şikel öder.

Bu hizmetçi ölürse bir minanın 1/3’ü kadar öder.

Bir doktor operatör bıçağı ile derin bir yarık açarsa ve onu tedavi ederse ya da bir operatör bıçağı ile (gözün üstünde) bir tümörü açarsa ve gözü kurtarırsa on Şikel alır.

Hasta eğer azad edilmiş bir adamsa beş Şikel alır.

Başka birinin kölesi ise sahibi doktora iki Şikel verir.

Bir doktor operatör bıçağı ile derin bir yarık açarsa ve hastayı öldürürse ya da bıçak ile bir tümörü açıp gözü keserse doktorun elleri kesilir.

Bir doktor operatör bıçağı ile azad edilmiş bir adamın kölesinde derin bir yarık açarsa ve onu öldürürse o köleyi başka bir köle ile ikame etmelidir.

Eğer operatör bıçağı ile bir tümörü açar ve gözünü çıkarırsa kölenin değerinin yarısını öder.

Eğer bir doktor kırık bir kemiği ya da insanların hastalıklı kısımlarını iyileştirirse hastalar ona nakit olarak beş Şikel verirler.

Azad edilmiş bir adam ise üç şikel verir.

Köle ise sahibi doktora iki şikel verir.

Bir veteriner cerrah bir eşek ya da bir öküz üzerinde ciddi bir ameliyat yapar ve tedavi ederse ücret olarak sahibi cerraha bir şikelin 1/6'sını öder.

Bir veteriner cerrah bir eşek ya da bir öküz üzerinde ciddi bir ameliyat yapar ve onu öldürürse sahibine değerinin ¼’ünü öder.

Ustasının bilgisi olmaksızın bir berber satılmayan bir kölenin üzerindeki kölelik işaretini silerse bu berberin elleri kesilir.

Her hangi bir kişi bir berberi aldatır ve köle işaretini satılık olmayan köle işaretiyle değiştirirse öldürülür ve evi yakılır. Berber “Onu kasıtlı olarak işaretlemedim” diye yemin ederse suçlanmaz.

Bir inşaatçı bir bina inşa eder ve binayı tamamlarsa her bir sar’lık yüzey için iki Şikel ona ücret verir.

Bir inşaatçı her hangi bir kişi için bir bina inşa eder ve bu binayı uygun bir şekilde yapmazsa ve onun inşa ettiği bina yıkılıp sahibini öldürürse inşaatı yapan öldürülür.

Eğer bina ev sahibinin oğlunu öldürürse inşaatı yapanın da oğlu öldürülür.

Bina sahibinin kölesini öldürürse evin sahibine köle için bir köle ödeme yapar.

Binanın bir kısmı harap olursa harap olan kısmın tümünü tazmin eder ve inşa ettiği binayı düzgün bir şekilde inşa edinceye dek kendi imkânlarıyla evi yeniden inşa eder.

Bir kişi başkası için bina yapıyorsa, bina henüz tamamlanmamış olsa bile, duvarı devrilmişse inşaatı yapan kişi kendi imkanlarıyla duvarı daha sağlam bir şekilde yapmalıdır.

Tekne inşa eden bir kişi birisi için 60 gur uzunluğunda bir tekne yaparsa nakit olarak iki şikel ücret alır.

Tekne inşa eden bir kişi birisi için bir tekne yaparsa ve tekneyi sıkı yapmazsa ve aynı yıl içerisinde tekne denize açıldığında hasar görürse tekne yapımcısı tekneyi alır ve kendi imkanlarıyla sağlamlaştırır. Sağlam tekneyi, tekne sahibine verir.

Bir kişi kendi teknesini bir gemiciye kiralarsa ve gemicinin dikkatsizliğinden tekne enkaz haline gelir ve batarsa gemici tekne sahibine tazminat olarak başka bir tekne verir.

Bir kişi bir gemici ve onun teknesini kiralarsa ve onu mısır, giyecek, yağ, hurma ve benzeri uygun şeylerle doldurursa; ancak gemicinin dikkatsizliğinden gemi batarsa ve taşıdıkları harap olursa o zaman gemici hem enkaz haline gelen gemiyi hem de içindekileri tazmin etmelidir.

Yukarıdaki kanunlar da iddia edildiği gibi İslam ile aynı değildir.
 

Bir gemici her hangi bir kimsenin gemisini kazaya uğratır da gemiyi muhafaza ederse geminin değerinin yarısını öder.

Bir kişi bir gemici kiralarsa yıl başına altı gur mısır öder.

Bir tüccar bir feribota çarpar ve onu enkaz haline getirirse kaza geçiren teknenin sahibi Tanrı önünde adalet arar; feribot ile çarpışan tüccar gemisinin sahibi diğer botun sahibine bütün hasar için tazminat ödemelidir.

Her hangi bir kimse angarya için bir öküzü zorla alırsa nakit olarak bir minanın 1/3’ünü öder.

Her hangi bir kişi bir yıllığına öküzleri kiralarsa sabana koşulan öküzler için dört gur mısır öder.

Sığır sürüsünün kirası olarak sahibine üç gur mısır ödenir.

Bir kimse bir öküz ya da bir eşek kiralarsa ve bir aslan onu otlakta öldürürse zarar sahibine aittir.

Bir kimse bir öküzleri kiralar da onları kötü muamele ya da darbe sonucu öldürürse öküze karşı öküz vererek tazmin etmelidir.

Bir kimse bir öküz kiralar da onun bacağını kırarsa ya da boyun bağlarını keserse öküze karşı öküz vererek tazmin eder.

Bir kimse bir öküz kiralar da onun gözünü çıkarırsa sahibine değerinin yarısını öder.

Bir kimse bir öküz kiralar da onun bir boynuzunu kırarsa ya da kuyruğunu keserse veya burnunu yaralarsa sahibine değerinin dörtte birini öder.

Bir kimse bir öküz kiralar da Tanrı ölsün diye ona vurursa onu kiralayan kişi Tanrı adına yemin eder ve suçsuz olduğu kabul edilir.

Bir öküz caddeden (pazardan) karşı karşıya geçerken birileri onu itip öldürürlerse sahibi mahkemede (kiralayana karşı) her hangi bir hak talebinde bulunamaz.

Bir öküz boynuzla yaralanmış ise ve bu da onun boynuzlayan bir öküz olduğunu gösteriyorsa ve onun boynuzları bağlanmamışsa ve öküz doğuştan özgür olan birini boynuzlayıp öldürmüşse sahibi nakit olarak yarım mina altın verir.

Eğer bir kişinin kölesini öldürürse bir minanın 1/3’ünü verir.

Bir kişi başka biriyle tarlasını işlemesi için anlaşır ve ona ekmesi için tohum verirse, boyunduruğa koşulmuş bir çift öküz verirse ve o kişi mısırı ya da diğer ürünü çalar ve kendisine ayırırsa elleri baltayla kesilir.

Eğer kendisine tohumluk mısır ayırır ve boyunduruğa koşulmuş öküz de kullanmazsa aldığı miktar kadar tohumluk mısır verir.

Eğer öküz boyunduruğunu başkasına kiraya verirse ya da tarlaya ekmeyerek tohumluk mısırı çalarsa suçlu bulunur ve her bir yüz gan için altmış gur mısır öder.

Onun topluluğu onun adına bunu ödemezse sığırlarla birlikte (çalışması için) tarlaya gönderilir.

Bir kimse tarla işçisi kiralarsa bir yıl için sekiz gur mısır öder.

Onlar başka bir ülkeden ise alıcı onlar için tüccara ödediği parayı deklare eder ve kadın ve erkek köleyi elinde tutar.

Bir köle efendisine “Sen benim efendim değilsin” derse ve onlar o köleyi suçlarsa efendisi onun kulağını keser.

Görüldüğü gibi Hammurabi Kanunların İslam ile bir ilgisi yoktur. İslam’ı reddetmek isteyen insanların Muhammed'in Kur’an’ı Mezapotamya halklarından öğrendi iftirasına gerek yoktur. İslam’ı seçmek istemiyorsa sadece İslam’ı beğenmedim demesi yeterlidir. Böylece İslam niçin Hammurabi kanunları ile aynıdır iftirasına cevap vermiş olduk. Hem Hammurabi kanunlarını hem de Kur’an’ı bilmeyen insanların bunların aynı olduğunu sanması doğaldır.

 
Görüntülenme 15,205
Yayın 06 Ekim 2018

Müslüman olmayan bazı arkadaşlar siteme girip yorum olarak bu soruyu sordular. Bazı ateistlerin ve deistlerin de bu soru üzerinde ciddi şekilde durduğunu görünce bir konu olarak bu iddiayı ele almaya karar verdim. Dinozorların Kur’an’da geçip geçmediği ya da geçmiyorsa niçin geçmediğine dair cevaplar vermeden önce bu bir bilimsel argüman (kanıt) olarak kabul edilmeli midir bunu da tartışmak gerek.--

Dinozorlar Kur’an’da geçmez. Fakat Kur’an’da dinozorlar ile birlikte milyonlarca canlının da ismi geçmez. Bunun sebebi de Kur’an’ın bir biyoloji kitabı olmamasıdır. Siz Kur’an’da neden dinozorlar geçmiyor diye sormanız için Kur’an’ın canlıların sıralı listesinin bulunduğu bir kitap olması ve Kur’an’ın kendisi hakkında  ben de her canlının ismi var iddiasını barındırması gerekmektedir. Fakat Kur’an’ın böyle bir iddiası yoktur. Ayrıca dinozorlar neden yok derseniz ben de diğer milyonlarca canlı niye yok? diye sorarım. Bu soru aslında mantıkla ve bilimle ters düşmektedir. Çünkü ahlaki bir rehberlik iddiasında bulunan bir kitapta canlı isimlerini aramak mantıksızdır. Kur’an insan isimlerini bile vermez. Mesela Ramses demez Firavun der. İsim vermez Nemrut der. Kur’an sadece verdiği mesaja odaklanmasını bir tarih kitabı olmadığını bize göstermek ister. Bu yüzden bu sordukları soru bilimsel bir argüman olarak kabul edilemez. Bu Kur'an'ın insan ürünü olduğuna kanıt oluşturmaz.

Dinozorları da yazsaydı insanların iman etmeleri hususunda yardımcı olmayacak mıydı?

Hayır, olmayacaktı. Çünkü Kur’an insanlara iman etmelerine yardımcı olmak için yeterli bilimsel kanıt zaten sunmuştur . Mesela Kur’an Bigbang hadisesinden Muhammed’in o gün bilemeyeceği bir ifade ile yer verir. Ancak o dönemin insanları Bigbang olayını bilmedikleri için bu ayetleri tam olarak kavrayamadılar. İşte ayet:
 

İnkârda ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık ve (hareket edebilen) her canlıyı sudan var ettik? Buna rağmen hala inanmayacaklar mı? (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ ENBİYA 30)

O dönem bilinmeyen bilgilerden bir tanesi de evrenin genişlediği bilimsel gerçeğidir. Ancak o dönem Müslümanları evrenin genişlediğini bilmediği için bu ayeti farklı şekilde çeviriyorlardı ki bu başka bir yazının konusu olsun. Kur’an’da evren için de gök tabiri kullanılır. Bu bilgiyi es geçmeyelim. Bunu aktaran ayet şudur:
 

“Bütün bir göğü kendi güç ve kudretimizle Biz inşa ettik ve onu sürekli genişleten de biziz.” (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ ZARİYAT 47)

Yukarıdaki ayetler imana yardımcı olmuyorsa bırakın dinozorları, dinozor türünün ismini ve şeklini bile söyleseydi Kur’an'a yine iman edilmezdi ki nitekim öyle de oluyor. Ne iman için ne imansızlık için bir bahane üretmenin bir anlamı yok. İslam’a inanmayı kabul edecek olan tüm deist ve ateistlerin en doğal hakkı inanmak için delil istemeleridir. Fakat bu noktada gerçek mi isteniyor sorusu akla geliyor. Gerçekten delil sunulursa iman edilecek mi? Bence edilmeyecek. Çünkü Kur’an’da Muhammed peygamberin bilemeyeceği bilgileri sıraladığımızda Muhammed antik Yunan filozoflarını okudu oradan öğrendi iddiası ortaya atılıyor. Hatta bazı ateistler Muhammed elbette bunları bilemezdi Kur’an’ı bir bilginler komisyonu yazdı diyenleri bile gördüm. Bilimsel ayetleri görünce Muhammed filozofları okuyan döneminin bilgini olurken iş dinozora gelince Muhammed bilmiyordu bu yüzden unuttu. Allah olsa bilirdi ve Kur’an’a yazardı demeye getiriyorlar. Burada kritik bir soru aklıma takılıyor. Allah olsaydı neyi Kur’an’a alıp neyi almayacağını nasıl bilebiliyorlar?
 

Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: “Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin.” (NEML 18, TEFHİMU'l KUR’AN)

Muhammed peygamber döneminde karıncaların bu şekilde organize sosyal bir hayvan topluluğu olduğu bilinmiyordu. Ancak ayette bu belirtiliyor. Karıncaların sistemli iletişiminden bahsediliyor. Burada asıl önemli nokta dişi karıncadan bahsedilmesidir. Çünkü ne Muhammed ne o zamanın dünyasının bilemeyeceği bir bilgi Kur’an’da geçer. Şimdilik karıncalar hakkında bilimsel birkaç bilgi size sunayım.

Erkek karıncaların tek görevi olgunlaştıklarında genç bir kraliçe karınca ile çiftleşmektir. Erkek karıncalar bu çiftleşmeden kısa süre sonra ölmekteler. Koloninin bütün işlerini yapan işçi karıncalar kısır dişilerdir. Karınca kolonisi anne ve kızlarının hâkim olduğu bir dünyadır. Eğer Kur’an Muhammed tarafından yazılsaydı Süleyman’ın ordularını haber veren dişi karınca değil erkek karınca olurdu. Çünkü Araplar erkek egemen bir topluluktur. Muhammed peygamberde onların bir üyesi olduğuna göre bu ince detayı düşünmüş olması olası değildir. Çünkü bu kadar ince bir detayı atmış ve tutturmuş olamazsınız. Bu çok düşük bir olasılık. Bu yüzden Allah dinozorları yazsaydı da iman etmelerine yardımcı olmayacaktı. Çünkü Muhammed dinozorları Yunan filozoflarından öğrendiğini iddia edip yine herkes bildiği doğruya tapacaktı.

Allah Kur’an’ın insan ürünü olmadığını anlamamız için yeterli bilimsel kanıt serpmiş zaten. Dinozor aramak bence hakikati arayan bir insanın tavrı değil. Reddetmek isteyen ama sanki bilimsel kanıt bulmuş gibi kendini rahatlatmak isteyen insanların tavrı. Ayrıca işin şu noktası da var. Allah cemaatçi mantığında değildir. Sayıların İslam’da bir değeri yoktur. Allah cemaatçiler gibi sayımız çok olsun mantığında değildir. Bu yüzden Allah bizi ikna etsin mantığında olan insanların yapacakları en güzel şey İslam’a girip bu dini kendi kibirli ruhlarıyla kirletmemeleridir.

Birileri sitemde yaptığı yorumda Allah geçmişte yaşamış kavimleri helak ettiyse şimdikileri neden helak etmiyor demişti ve eklemişti hadi cevapla Müslüman olacağım. Benim bu sorusuna cevabım vardı. Çünkü bu soruya cevap olacak bir yazı hazırlıyorum kafamda tam 1 yıldır. Ama onun terbiyeden yoksun üslubu yüzünden cevaplamadım. Çünkü hakikati aramadığı çok açıktı. Tartışmak için gelmişti. Bir insan bu kadar kibirli olmamalı. İslam’ın ve Allah’ın bu yüce insanın inanmasına muhtaç olduğunu sanması ne üzücü. İnsanların çoğu Tanrının kudretini, noksansızlığını ve muhtaçsızlığını bir türlü kavrayamıyorlar. Cevaplayın Müslüman olacağım tarzında olaya yaklaşan insanların Müslüman olmamasını tavsiye ederim. Çünkü İslamiyet’in tek bir insana bile ihtiyacı yok. Sanki inandığı zaman İslamiyet’in kendisine bir şey katmayıp kendisinin İslamiyet’e şeref katacağınız sanan gafiller var. 1 tane sağlam Müslümanı 1 milyar tane bozuk Müslümana değişmem. Burada yapılan en büyük hata Allah'ın insanların iman etmesi için özel çaba sarf edeceği yanılgısıdır.

Ateist ve deistlerin en büyük çelişkileri herhangi bir dine inanmamalarına rağmen sürekli dini sitelerde gezmeleri ve dini videolar izlemeleridir. Bu gerçekten mantıksız bir davranıştır. Çünkü bu kesimlerin belki yüzde doksanı zaten Kur'an'ı Muhammed'in yazdığını yüzde yüz kabul etmişlerdir. Siteme giren deist ve ateistler bu ön kabulle Kur'an'a yaklaştıkları için soru sormaları çok mantıksız. Çünkü cevap ne kadar doyurucu olursa olsun Kur'an'ı Muhammed yazdı ön kabulune her şeyi dayandırdığı için yine de o insan için verilen cevaplar saçma gelecektir. Çünkü aradığı cevap hakikat değil. Soru sorarken bile İslam'ı çürütmeye çalışan üslupları çok açık. Hakikati bulmayı değil, Kur'an'ı çürütmeyi hedeflemiş.

Birileri çıkıp İslam'ın kuralları ile Hammurabinin kuralları niçin aynı ? diye sordu. Böyle bir şeyin olmadığı ile ilgili bir yazı yazacağım fakat reddetme ve çürütme hırsı o kadar kalplerini doldurmuş ki var olmayan kanıtlar bile sunmaya çalışıyorlar. İftira atmaktan, İslam'a ait olmayan görüşleri İslam'a mal etmekten çekinmiyorlar. Tamam Kur'an'ı beğenmemiş olabilirsiniz. Şu halde bir ateist ve deiste düşen boş işler olarak gördükleri dinleri görmezden gelmek ve kendi hayatlarına bakmaları ve işlerine odaklanmaları olmalıdır. Ben Ateist veya deist olsaydım safsata olarak gördüğüm dinlerin yüzüne ölünceye kadar bakmazdım. Dinlerle uğraşmayı zaman kaybı olarak görürdüm. Belki de dünyanın tamamının ateist ve deist olmaması bu görüşleri savunan insanları rahatsız ettiği için sürekli din ile meşgul oluyorlar. İşin ilginci dindarlar bile bu insanlar kadar dinlerle içli dışlı değil. Bu Çok komik geliyor bana :))
 
Görüntülenme 1,821
Yayın 05 Ekim 2018

Asırlardır kadınlara özel günlerinde oruç tutamayacağı ve namaz kılamayacağı (salatı ikame etmesi) söylenmiştir. Kuran hayızlı kadın için ne söyler bir bakalım:--
 

"Sana kadınların ay hali hakkında soruyorlar: De ki: "O sıkıntı verici bir rahatsızlıktır. Ay hali sırasında kadınları (rahat) bırakın ve onlar temizleninceye kadar (cinsel) ilişkiye girmeyin! Temizlendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği gibi yaklaşın!" Hiç kuşkusuz Allah özden tevbe edenleri sever, özden temizlenenleri de sever." (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ- BAKARA 222)

Ayetten de açıkça gördüğünüz üzere Allah, kadınların özel günlerinde yapamayacağı herhangi bir şeyden Kuran’da bahsetmez. Yani hayız döneminde kadına yasaklanan ya da emredilen bir sorumluluk yoktur. Kuran, kadınların özel günleri için kadına değil erkeğe yapamayacağı şeyleri anlatır. Bakara 222’de görüldüğü üzere Allah, erkeklerin kadınları o dönemde cinsel ilişki talebi ile rahatsız etmelerini yasaklar. Ancak kadın için bir sorumluluk Kuran’ın hiçbir yerinde geçmez. Yani kadınlar bu dönemde tıpkı erkekler gibi tüm ibadetlerini yerine getirmek sorumluluğundadır.

Allah salatı ikame (namaz) edemeyecekleri Nisa 43’te sıralar. Bu ayete göre sarhoş iken, cinsel ilişki sonrası yıkanmamışsanız ve tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra abdest almadan namaz ibadeti yerine getirilemez. Yani toplamda 3 durum var. Kadınların özel gününden bahsedilmez.
 

Siz ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -seyahat (gibi yıkanmayı güçleştiren haller) hariç- yıkanıncaya kadar salata yaklaşmayın! Fakat eğer hastaysanız ya da yolculuk yapıyorsanız veya ihtiyaç giderdikten sonra yahut kadınlarla birlikte olmuşsanız ve üstelik su da bulamıyorsanız, o zaman temiz bir toprak alıp yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin! Unutmayın ki Allah tarifsiz bir affedicidir, eşsiz bir bağışlayıcıdır (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 43)

Kadını özel günlerinde ibadetten men eden Yahudilik inancıdır. Sünnilik inancına mensup insanlar ise Kuran’ı değil Tevrat’ı kendilerine rehber edinmişlerdir. Temel sorun buradan kaynaklanmaktadır. İslam’ın tek kaynağı olan Kur’an, hayızlı kadının değil namaz kılamaması onlar için hiçbir yasak bırakmaz. Şu halde kadın o günlerde de ibadetini rahatça yerine getirmelidir.
 
Görüntülenme 1,705
Yayın 18 Şubat 2019
21 Nisan 2019 güncellendi

Yaygın inanış İslam’ın beş şartı olduğu yönündedir. Bunlar; Kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmektir. Bunlardan kelime-i şehadet, "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü" demektir. Bunu da bilmeyen arkadaşlarımıza açıklamış olalım. Bu inanış bir rivayete dayanmaktadır. Hâlbuki bu referans alınan rivayette bile İslam’ın 5 şartı ifadesi geçmemektedir. İslam 5 esas üzerine kurulmuştur ifadesi yer almaktadır.-- Tabi burada ilginç olan başka rivayetlerde ise 6 veya 8 şartın geçmesidir. Ancak bunlar pek gündeme getirilmemektedir.

Birçok dini bilgimiz gibi ne yazık ki bu bilgimiz de doğruyu yansıtmamaktadır. Çünkü İslam’ın 5 şartı yoktur. İslam’ın tek şartı vardır o da tüm Kur’an’a inanıp onları uygulamaya çabalamaktır. Kur’an, besmeleler hariç 6236 ayettir. Yani İslam’ın 6236 şartı vardır. Kur’an'ın bu şartlarını 5’e indirmek Kur’an’ın ayetleriyle de çelişir. İşte Bakara 85:
 

Şimdi siz vahyin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İyi bilin ki, sizden kim böyle yaparsa, kesinlikle onun cezası dünya hayatında zilletten başka bir şey olmayacaktır. Ahirette ise azabın en acıklısına mahkûm olacaklar. Zira Allah yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir. (BAKARA 85)

Ayette görüldüğü gibi İslam bir bütündür ve bu bütün Kur’an’dır. Din saltanat usulü ile geçmez. Müslüman, Hristiyan, Musevi, Budist, Şamanist doğmaz bir bebek. Din kan ile geçmez. Din seçilir. İslamiyet de bireyin ilerleyen yaşta kendi seçimi olmalıdır. Aksi halde atalarımızın genel inanışını İslam zannetme yanılgısına düşeriz. İşte o zaman 6236 şartı 5’e düşürürüz. Biz dinimizi araştırarak seçmeliyiz. Ben şahsım adıma İslamiyet’i kendim seçtim. Çünkü bu dinleri araştırırken bana en mantıklı gelen İslam oldu.

Kelime-i Şehadet’e gelince bunu İslam’ın bir parçası olarak görmüyorum. Kur’an’da İslam dinine girişte bu cümleleri söyleyin diye bir emir yok. Bu daha sonra İslam’a girişte bir ant olarak kültürümüze girmiş olmalıdır. İslam’ı seçmek için Kelime-i Şehadet getirmeye gerek yoktur. İslam kalben ve fikren seçilir zaten.

Eğer İslam’ın şartları olsaydı emin olun yukardaki 5 şart olmazdı. Çünkü İslam’da olmazsa olmaz şart şirk koşmamaktır. Tüm Kur’an’da en çok eleştirilen şirktir. Şirk, Allah’a karşı yapılan bir haksızlıktır. Şirkten sonra ise masum birinin canına kıymak gelir. Sonra faiz, adam kayırma, rüşvet, emeksiz kazanç (haram para) vs. erdemsiz tavırlar gelir. İslam’ın 5 şartı olsaydı Kur’an’ın önemle durduğu bu konular hakkında olurdu. Düşünsenize İslam dininin 5 şartı olacak ve bunun içinde şirke bulaşmama ve adam öldürmeme olmayacak. Bu olası mı?

Hatta erkek sünneti bu 5 şart arasında olmamasına rağmen İslamiyet’i seçmek isteyen erkekler zorla sünnet ettirilmektedir. Sırf bu yüzden bile bugüne kadar belki yüzbinlerce belki milyonlarca erkek İslam ile arasına duvarlar örmüş, hiç araştırma gereği bile duymamıştır. Erkek sünnetinin İslam’da var olmadığına dair birkaç yazı kaleme almıştım. Bunun için sitemdeki sünnet yazılarıma buradan bakabilirsiniz. İslam’da var olmayan bir uygulamayı ilk önce dinimize sokacaksınız daha sonra bunu İslam’ın şartı ilan edeceksiniz. Bu Allah’ın dinine yapılmış en büyük zulümlerden biridir. İnsan ile İslam arasına bırakılan bu engelin Allah katında ağır bir bedeli olacağına inanıyorum. İslam'ın ilk şartı insan olmaktır
 
Görüntülenme 1,846
Yayın 25 Mart 2019

Halkımız arasında yaygın olan inançlardan biri de erkeklerin altın yüzük takmalarının ve ipek giymelerinin haram olduğudur. Buna delil olarak da bazı bilimsel araştırmaların yoğun altın takan erkeklerin hormonlarında bozukluk meydana getirdiği iddiasıdır. Bu dünyada erkeklere haram olan bu iki nesnenin cennete erkeğe vaat edilmesi de oldukça ilginçtir. Allah’ın gerçekten böyle bir vaadi olmuş mudur? Çünkü bu tıpkı ensest ilişki bu dünyada haram ancak diğer dünyada yapacaksınız demek gibidir.--

Bu haramlar hakkında delil olarak kullanılan hadisler vardır. Bunlara da değindikten sonra sorumuzun cevabını delillerimizle birlikte verelim.
 

Ebu Hureyre şöyle dedi: “Nebi, altın yüzük takmayı yasakladı.” (Buhari- 5906, Müslim-2089/51)

Abdullah İbni Ömer şöyle tahdis etti: “Rasulullah altından bir yüzük yaptırdı. Rasulullah o yüzüğü takındığı zaman kaşını elinin iç kısmında yapardı. Müteakiben insanlar da altından yüzükler yaptırdılar. Sonra Rasulullah minberin üzerine oturdu yüzüğünü çıkarttı ve:
−‘Kuşkusuz ben bu yüzüğü takıyor ve kaşını iç kısımda yapıyordum’ buyurdu ve yüzüğü attı. Sonra Rasulullah :
−‘Vallahi onu ebediyen takmayacağım’ buyurdu. Bunun üzerine insanlar da yüzüklerini çıkardılar.” (Müslim-2091/53)

Amr bin Şuayb babası ve dedesi tariki ile şöyle tahdis etti: “Nebi sahabelerinden bazı kimselerde altından yüzük gördü de ondan yüz çevirdi. O kimse altın yüzüğü atıp demirden bir yüzük edindi. Nebi:
−‘Bu yüzük daha şerlidir, bu ateş ehlinin ziynetidir’ buyurdu. O kimse demir yüzüğü de attı ve gümüş yüzük edindi. Nebi buna sukut etti.” (Ahmed Hanbel 2/163, Buhari 1041-Edebül-Müfred)

Ebu Umame şöyle dedi: “Rasulullah: ‘Herkim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ipek giyinmesin ve altın takınmasın’ buyurdu.” (Ahmed 22311, 22312, Hâkim 4/191)

Abdullah ibni Ömer şöyle dedi: “Ömer bin el-Hattab pazarda ipekten hülle satılırken buldu, müteakiben onu aldı ve Rasulullah’a getirdi ve:
−Ya Rasulallah! Bunu satın alsan da bayram günleri ve heyetler için süslensen dedi.
Rasulullah:
−‘Bu ahirette nasibi olmayan kimselerin giysileridir ancak’ buyurdu.
Bunun üzerine Ömer Allah’ın dilediği kadar öyle kaldı. Sonra Rasulullah Ömer’e ipek bir hülle gönderdi.
Ömer o hülleyi alıp Rasulullah’a getirdi ve dedi ki:
−Ya Rasulallah! ‘Bu ancak ahirette nasibi olmayan kimselerin giysisidir’ yahut ‘Bunu ahirette nasibi olmayan kimseler giyer ancak’ buyurdun, sonra onu bana gönderdir?
Rasulullah:
−‘O hülleyi satarsın ve ihtiyacını giderirsin’ buyurdu.” (Müslim 2068/8, Buhari 857)

 
Yukarıda sıraladığım ve peygamber sözleri olduğu iddia edilen hadisleri gördünüz. Elbetteki bunlar peygamberimiz adına uydurulmuş mitolojik rivayetlerdir. Sünnilik dini bu sözleri dini kaynak olarak görür ve Hz. Muhammed’in söylediğine inanır. Ancak birazdan irdeleyeceğimiz gibi liderimiz Muhammed peygamber asla bunları söyleyecek biri değildir. Buna Kur’an’ı şahit göstereceğim.

Yukarıda nebi yüzüğünü çıkarınca kimse sorgulamadan kendi yüzüğünü çıkarıyor. Peki neden? Belki Peygamberimiz o an yüzükten bir rahatsızlık duydu. Sahabeyi koyun gibi göstermek için uydurulduğu açık. Böylece Emeviler ve Abbasiler körü körüne itaatin önemini halka anlatıyordu. Bir diğer hadiste nebi altın yüzük takmayı yasakladı diyor. Hz. Muhammed bir devlet başkanıydı aynı zamanda. Kıtlığın olduğu bir yıl erkeklerin altın içinde yüzmesinden rahatsız olmuş ve birileri açlıktan kırılırken birilerinin süs eşyası israfına girmesinden rahatsız olmuş olabilir. Yüzük alacağınıza yoksulu doyurun demiş olabilir. Eğer bu olayı hakikat kabul edersek. Hz. Muhammed bu yasağı devlet başkanı sıfatıyla bırakmıştır dini olarak değil. Tıpkı bugün devletimizin bıraktığı kırmızı ışıkta geçme yasağı gibi. Hz. Muhammed’in haram bırakma yetkisi olmadığını Kur’an’dan öğreniyoruz.
 

Sor bakayım: "Allah'ın kulları için yarattığı ziynetlerini, temiz ve helâl rızıkları yasaklayan kimmiş?" Cevap ver: "Bunlar dünya hayatında imana erenler için, Kıyamet Günü ise yalnızca onlara has olacaktır." Kavrama yeteneği olan bir toplum için ayetlerimizi işte böyle açık ve net bir biçimde dile getiriyoruz. (ARAF 32)

Görüldüğü gibi bunun gibi onlarca ayet mevcut. Bu konuda bir yazı yazdım. Yazıya gitmek için tıklayabilirsiniz. Bir haram var deniliyorsa bu haram Kur’an’dan delil getirilerek gösterilmek zorundadır. Aksi takdirde dini anlamda haram olmaz. Yukarıdaki hadislerde peygamberin altın yüzüğe karşı çıktığı sonra gidip demir yüzük alan birine yine karşı çıktığı en sonunda gümüş yüzük alınca sesini çıkarmadığını iddia ediyor. Bu çok net ki bu hadis bir gümüş tüccarı tarafından uydurulmuş. Kendini tarif edecek şekilde altın ve demir yüzük piyasasını sabote etmeye çalışmış. Ancak maalesef Sünnilik dini bu basit gerçeği görmelerine mani oluyor.

Yukarıdaki hadislerden en dramatiği hiç kuşkusuz en sonuncusu. Hiçbir mantık kuralına uymadan uydurulmuş. Ömer, Muhammed peygambere gelerek ipek alması gerektiğini söylüyor. Ancak Hz. Muhammed Ömer’in ipek alma teklifini yanlış buluyor. Yanlış bulduğu şeyi kendisi yapıyor ve gidip o ipek elbiseyi alıp Ömer’e gönderiyor ve diyor ki “satıp ihtiyacını giderirsin” Ancak bu kadar saçma bir kurgu olabilir. İlk olarak Liderimiz Muhammed peygamber önce ipek alınmaz deyip sonra gidip kendisi alacak kadar kendisi ile çelişen bir insan değil. İkincisi Ömer’in madem paraya ihtiyacı var. Niçin gidip ona para vermiyor da gidip ipek alıyor bunu git sat diyor? Bu kadar aklımızla alay eden bir kurgu olabilir mi? Üçüncüsü de yine Sünnilerin bu hadis kitapları Ömer’in yoksul olmayan biri olduğunu dile getiriyor. Bir elbiseye muhtaç olarak gösterilmesi çelişki doğurmaz mı?

Hadislerin peygamberimiz adına uydurulmuş sözler olduğunu keşfettiğimizde bize niçin peygamberi hayatınızdan dışlıyorsunuz, niçin ondan bu kadar korkuyorsunuz deniliyor. Biz Hz. Muhammed'i gerçekten seven ve ona gerçek anlamda sadık olanlarız. Ondan asla uzak durmaya çalışmıyoruz. Peygamberimize atılan bu hadis iftiralarını kabul etmeyişimiz onu sevmediğimizden değil, ona atılan iftiraları sevmediğimizdendir. Muhammed peygamber ben ölünceye kadar benim liderim olarak kalacak. Kimse eline sevgi ölçer alıp biz peygamberimizi seviyoruz siz sevmiyorsunuz demesin. Kimin ne kadar sevdiği kıyamet günü zaten belli olacak. Bekleyin biz de sizinle birlikte bekliyoruz.

Sonuç olarak böyle haramlar yoktur. Kur’an’da bunların erkeğe yasaklandığına dair bir ayet yoktur. İslam’da değil Sünnilik dininde bunlar yasaktır. Ayrıca Allah erkeğe bu dünyada bunları haram kılıp diğer dünyada ise vaat etmemiştir. Helal bırakmışsa her iki dünyada da helal bırakmıştır. Haram kılsaydı her iki dünyada da haram kılardı. Allah, bizatihi yasaklamadığı ama onun adını kullanarak yasak üretenleri uyarır.
 

Hem, kendi uydurduğu yalanları Allah'a yakıştırandan, ya da O'nun mesajlarını yalanlayandan daha zalim kim olabilir? (ENAM 21)

Görüntülenme 2,962
Yayın 23 Mart 2019

Birçok ateist ve deist bu soruyu soruyor ve biz Müslümandan (olma iddiasını taşıyanlardan) tatmin edici bir cevap beklemekteler. Bu, sordukları çok anlamlı ve mantıklı sorulardan biridir. Ateistlerin birçok sorularını anlamsız ve gerçeği arama çabasından çok sadece tartışmak amaçlı olduğunu görüyorum. Ancak bu soru onlardan biri değil. Gerçekten sorulması, tartışılması ve üzerinde derin bir tefekkür isteyen bir soru. Bu sorunun cevabını bildiğimi sanıyorum.  Birazdan sizinle de cevabımı paylaşacağım elbet. Ancak ondan önce bazı kavramların ayrışması gerek. Kavramlar karıştığı için bazı konuları kavrayamıyoruz.--

Müslüman olduğunu ileri süren Türkiye, İran, Mısır, Pakistan, Afganistan, Yemen vs. birçok ülke var. İşin ilginci şu an İslamiyet’e inandığını iddia eden tüm ülkelerde İslam farklı yaşanıyor. Bambaşka uygulamalar, bambaşka felsefi inanışlar var. Örnek vermem gerekirse İran’da ezan farklı okunur biz de farklı. Arabistan’da, Afganistan’da göz dışında kadının bir yerinin açık olması İslam’a aykırı görülürken İran’da yüzün görülebileceği ancak çarşafın giyilmesinin İslam’ın emri olduğu ileri sürülür. Türkiye’de ise başörtüsü İslam için yeterli görülmüştür. Gerçekten düşünen bir insan zamanla şunu soruyor kendi kendine. Aynı Kur’an yani aynı kitap ama neredeyse birbirine zıt uygulamalar ve inançlar. Bu nasıl oluyor?

Toplumun ciddi bir kesimi İslamiyet’in tüm ülkelerde farklı olduğundan bile habersiz. Ne inandığını iddia ettiği İslamiyet’i araştırıyor ne de farklı ülkelerdeki yansımalarını. Toplumun bir kısmına bu farklılığın sebebini sorduğumda kendini ve beni kandıracak yalanı söylemekten çekinmiyor. Çünkü ona da bu ezber cevap öğretilmiş. Fatih Sultan Mehmet’ten sonra medreselerimiz fikir üretmedi. Üretilmiş fikirleri ezberletmeye çalıştı. Eğitim sistemimiz ezbere dayalı bir meslek haline geldi. Diyor ki: “Evet, İslam farklı farklı yaşanıyor ama hepsi de doğru olanı yapıyor.” Durup düşünüyorum. Verilen cevapla aptal yerine konulduğumu hissettiğim için moralim bozuluyor. Karşı tarafın bu cevapla kendini ikna etmiş olması da beni üzen başka bir nokta. Allah tek bir kitap gönderiyor. Herkes farklı uyguluyor ve hepsi doğru oluyor öyle mi? Hayır. Tek bir kitap varsa uygulamada çok açık konularda bu şekil bir farklılık olamaz. Birbirine zıt şeyler yapıp ikisi de doğru diyemezsin. Bu akla ve hakikate uygun bir söylem olmazdı.

Bu cevabın sizi ikna etmediğini söylediğinizde ise karşı taraf size öfkeleniyor. Yanlış dindarlık böyledir. Sinire ve öfke patlamasına her an açıksınızdır. Her an tahammülsüzlüğünüz gözlerinizden fışkırır. Kendimden biliyorum. Ben de Sünni iken aynı öfke bende de vardı. Bu hissi iyi bilirim. Ancak sonraları bu tahammülsüzlüğümün ve öfkemin yanlış olduğunu anladım. Niçin sorulara öfkeleniyordum? Çünkü cevaplar bende yoktu. Derinlerimde biriktirdiğim soruları taşıyamayınca ve yanlış giden bir şeylerin olduğunu bana fısıldayan vicdanım Allah’ın içimdeki alarm sistemi gibi dışarı taşıyordu. Vicdan Allah’ın içimizdeki ses kaseti gibidir. Sürekli yanlışlarınız derinlerden yankılanır. O sesi bastırabilirsiniz ama susturamazsınız. Hafifte olsa o ses hep yankılanır zihninizde.

İslam’a ait olduğunu iddia eden yaklaşık 1.3 Milyar Müslüman mevcut. Lakin bunların çok çok yüksek bir kısmı hayatında hiç Kur’an’ı okumadı. Gerçekten Kur’an’da anlatılan İslamiyet ile ülkemde yaşanan İslamiyet aynı mı diye hiç merak eden olmadı. Başlıktaki soruyu cevaplamadan önce bazı yanlış bilinen konuları açıklamam gerek. Bunlardan ilki Müslümanlık anne babadan saltanat usulü ile geçmez. Müslümanlık bir dindir ve buluğ çağından sonra kişi kendi aklı ve kalbiyle hür iradesiyle seçer. Müslüman bir ülkede doğmanız ya da Müslüman bir anne babadan doğmanız sizi Müslüman yapmaz. Sizi Müslüman yapan şey şu olur: Kur’an’ı okumanız ve onun Allah’tan geldiğine inanmanız durumunda Kur’an’daki tüm ayetleri bilincinizin kuşatabildiği kadar uygulamaya çalışmanız.

Biliyorum toplumumuzda Müslüman olmak çok basittir. Emek verilmeden İslam’ı fethettiğini sananlar İslam’ı ucuz zannedenlerdir. Çocuk doğar ve emek vermediği dine kendini girmiş sayar tıpkı anne ve babası gibi. Ya da yabancı biri Müslüman olacaksa tuhaf bir kelime-i şehadet seremonisi yaptırılır ve cinsel organını kesmesi istenir tabi erkekse. Hâlbuki Kur’an’ı hiç okumamış, onu araştırmamış, ona emek vermemiş, Kur’an’daki yaklaşık 6000 küsür ayeti uygulamaya çalışmamış biri nasıl Müslüman olabilir? Burada amacım şu an kendini Müslüman olarak gören 1.3 milyar insanı din dışı ilan etmek, onları kâfir ilan etmek değil asla. Sadece soruyorum. Allah var deyip Kur’an’ı ömrü boyunca görmemiş yani Kur’an’sız yaşayan bir Müslümanla Allah var ama dünyaya karışmıyor diyen bir deistin farkı nedir? Bazılarınız bir sen misin Müslüman diyebilir? Hayır, Müslüman olma herkes gibi bende de sadece bir iddia. Mustafa İslamoğlu ile yüz yüze görüşmemizde bize çok değerli bir şey söylemişti. “Müslümanlık şimdilerde bir lüks. Şimdilik ilk hedefimiz insan olmak” demişti. Gerçekten inanılmaz bir tespit. Ben de insan olmaya çalışanlardanım. Müslümanlık bir sonraki hedefim. O şerefe nail olarak ölmek yani mümin olarak canımı vermek isterim.

Aslında bu anlattıklarımdan sorumun ön cevabını vermiş oldum. 1.3 milyar Müslüman var. Bu Müslümanların içinde doğmak sizi Müslüman yapmayacağı için Müslüman olmayan bir ülkede doğan bir insandan farklı olarak bir avantajınız yoktur. Dolayısıyla Allah o insanlara haksızlık yapmadı. Şimdide aklınıza en can alıcı soru geliyor ve diyorsunuz ki:” Nasıl yok, Anne babası ona İslam’ı anlatıyor bu onu avantaj sahibi yapar”
 

Müslüman Ülkelerde Anlatılan Din İslam Mıdır?

Şimdi yukarıdaki can alıcı soru aslında başlıktaki sorumuzu da cevaplayacak yanıtı içinde barındırır. Bazı kavramlar karıştırılıyor demiştim. Müslüman tam olarak Müslümanlık dinine inan kişidir diyemeyiz. Çünkü Sünnilik, şialık, Vahhabilik vs. gibi dinlerin mensupları da kendilerini Müslüman olarak tanımlamaktadır. Çünkü aynı kitaba iman ediyoruz. Dünya üzerinde yaşayan 1.3 milyar Müslüman İslam’a ve Müslümanlığa ait olduğunu düşünse de aslında farklı birer din haline gelmiş mezheplere tabidirler. Çoğu insan bilgisiz ve meraksız olduğu için mezheplerin İslamdan koptuğundan habersizdir. Mezhepler, tarikatlar ve cemaatler çoktan İslam’ın rengini üzerlerinden atmıştır. Türkiye’de doğan biri Sünni, İran’da doğan biri Şia, Arabistan’da doğan biri ise Vahhabilik dinine mensuptur. Mustafa İslamoğlu’nun uydurulmuş din dediği din de budur. Hatta bu dinler bile kendi aralarında onlarca mezhebe, tarikata ve cemaate bölünmüştür. Halbu ki Allah Kur'an'da bölünmeyin, fırkalara (mezheplere vs.) ayrılmayın demişti. İslam azınlıkların dinidir. Bunu Kur’an söyler. Aşağıdaki ayetlere dikkat edin. Bu ayetler gayrimüslimlere değil tüm insanlığa hitap ediyor.
 

İnsanların çoğunluğu şükretmez. (BAKARA 243)
Onlardan çoğunluğu körleştiler, sağırlaştılar. (MAİDE 71)
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar (ENAM 116)
İnsanların çoğu küfre sapmıştır. (NAHL 83)
İnsanların çoğu fâsıktır. (MAİDE 49, 81,TEVBE 8, HADİD 16, 27)
İnsanların çoğu müşriktir. (RUM 42)
İnsanların çoğunluğu inanmazlar. (BAKARA 100, HUD 17, RAD 1)
İnsanların çoğu inkârcıdır. (İSRA 89)
İnsanların çoğu gâfildir. (YUNUS 92)
Çoğu haktan hoşlanmaz. (ZUHRUF 78)
Çoğu Kur’an’dan yüz çevirdi. (FUSSİLET 4)
Kâfirlerin çoğu akıl etmez, kafası çalışmaz. (MAİDE 103)
Ölüleri Allah'ın dirilteceğini çoğu bilmez. (NAHL 38)
Kıyametin geleceğine çoğu inanmaz. (MÜMİN 59)
Doğru olan dinin Müslümanlık olduğunu, çoğu bilmez. (RUM 30, YUSUF 40)

Yukarıdaki ayetleri tek tek üşenmeden okumanızı tavsiye ederim. Bakın Allah yukarıda enam 116’da insanların çoğunluğuna uyarsan seni saptırırlar diyor. Bu bahsettiği Müslüman olmayanlar değil. Müslüman ya da Müslüman olmayan fark etmez tüm çoğunluğun bulunduğu yerlerden bahsediyor. Bakın Müslüman olmayanlar gafildir demiyor insanların çoğu gafildir diyor. Buna Müslümanlar dâhildir. Niçin hiçbir Müslüman bu ayetleri üzerine almıyor. Kur’an Müslüman’a değil de Müslüman olmayanlara mı hitap ediyor hep? Fussilet 4’te çoğu Kur’an’dan yüz çevirdi derken Müslüman olmayanları mı kast ediyor? Böyle düşünüyorsanız Kur’an’da size hitap eden 4 veya 5 ayetten fazla ayet bulamazsınız ki bu, sadece kendinizi kandırmak olur. Kur’an yukarıda çoğu haktan hoşlanmaz derken kendini Müslüman ilan biz 1.3 milyar insana da hitap ediyor.

Yuıkarıda Rum 30 çok çarpıcıdır. “Doğru olan dinin Müslümanlık olduğunu, çoğu bilmez” der. Evet Ateist de Deist de Sünniler de Şialar da Vahhabiler de doğru dinin Müslümanlık olduğunu bilmez. Sünniler, Şialar, Vahhabiler, cemaatler ve tarikatlar Müslüman ülkede doğduklarını düşünüp kendilerini şanslı Müslüman olmayan coğrafyada doğanları talihsiz olarak görürken Allah’ın adaletsiz olduğunu düşünürler. Ancak Allah kendilerini kayırdığı için sorun yoktur. Ateist ve deistler de aynen Müslüman topraklarda doğduklarını sandıkları için İslam’ın Allah’ını sevmezler. Çünkü başka coğrafyada doğan insanların suçu neydi? Ortada adaletsizlik olduğunu düşündükleri için faturayı Allah’a keserler. Aynı yanlışı onlarda yapar.

Dediğim gibi 1.3 milyarlık Müslüman sayısı ve coğrafyası sadece bir iddiadır. Sünnilik, Vahhabilik, Şialık, Mevlevilik, Bektaşilik, Kadirilik, Nakşilik vs. niceleri İslam’dan farklı bir din halini almıştır. Bu yüzden Norveç’te doğan birine Allah haksızlık etmemiştir. Çünkü o kişi Mekke de bile doğsa İslami bir devlette değil Vahhabilik dinine inanan bir devlette doğmuş oluyor. Norveç’te doğan biriyle eşit şansa sahip.  Ya da İran’da doğan biri Şialık dinine sahip olarak doğuyor. Çin’deki biriyle eşit koşullarda ve farklı bir inanca ait topraklarda doğuyor. İslam azınlıkların dinidir. İslam’ı ancak emek vererek fethedebilirsiniz. Kanada’da doğan biri de Türkiye’de doğan biri de Afrika’da doğan biri de İslam’ı ve Allah’ı araştırarak emek vererek bulmalıdır.

Bu yazımda Sünnilik ve diğer mezheplerin İslam ile farklarını anlatırsam en az 20 sayfalık bir yazı eklemem gerekir. Bu yüzden bunu farklı bir yazıya bırakmak istiyorum. Ancak ben yine de birkaç önemli farka değineyim. Vahhabilik’te kadın ikinci sınıftır. Erkekle aynı sporla uğraşamaz, oy veremez, gözleri hariç her yerini çarşafa sokmalıdır. İslam’da ise kadına pozitif ayrımcılık bile gereklidir. Şialık’ta Mute nikâhı, Mehdi inanışı vs. inançlar vardır. Ancak İslamiyet’te bunlar yoktur. Sünnilikte kölelik, cariyelik, kadını dövme (Nisa 34 yorumları), kadının kocasının kölesi oluşu, mürtet olanın (dinden çıkma) öldürülmesi, muska ve nazar, müzik ve kadın sesinin haramlığı, çarşaf, peçe giyme, erkek ve kadın sünneti, recm (zina edenin taşlanarak öldürülmesi), Mehdi inanışı, sakal ve sarık giyme vs. milyonlarca kural vardır. Ancak bunların hiçbiri Kur’an’da yani İslamiyet’te bulunmamaktadır.

Allah’ın adalete bakışını birçok ayette net görürüz. Mümin 31’de “Allah kullarına haksızlık etmeyi asla istemez” der. Nisa 135, Maide 8, Maide 42 vs. yüzlerce ayette ise adaletin önemine vurgu yapar. Ayetleri gördünüz İslam hep azınlıkların dini olarak kalacak bir sistemle kurulmuştur. Bu yüzden Allah kurduğu bu sistemle Müslüman olmayan coğrafyalardaki insanlara da haksızlık etmenin önüne geçmiştir. Çünkü Kur’an’ı okuduğumda gerçekten insanlığın yüzde doksanından fazlasının yani çoğunluğun uyamayacağı kadar erdemli, iyi kalpli, şefkat ve merhametle donanmış, aklını kullanan, hemen öfkelenmeyen, insanlığa hep katkı sağlayan bireyler inşa etmeye çalıştığını gördüm. Bu toplumların çoğunluğunun istediği şey değil. Çoğu insan dünyayı nasıl bulduysa o halde bırakıyor. Kötülük içinde, karanlıklar içinde. Ancak Kur’an bireye şu zor sorumluluğu yükler: Dünyayı devraldığından daha iyi bir şekilde arkanda bırak.
 
Görüntülenme 2,731
Yayın 23 Kasım 2016
23 Şubat 2019 güncellendi

Peygamberimizin diğer peygamberlerden üstün olduğuna dair elimizde bir dayanak olmadığı gibi Kur'an şöyle demektedir. " Rasul Rabbinden kendine indirilene önce kendisi iman etti, sonra da mü’minler. Hepsi Allah’a, meleklerine, mesajlarına ve elçilerine inandılar: “O’nun elçilerinden hiçbiri arasında  ayrım yapmayız. İşittik ve itaat ettik; bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz: zira varış sanadır!” dediler" (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ -BAKARA 285)-- 

De ki: "Allah'a, bize indirilene,7 7 İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve onun neslinden gelenlere indirilene,- Rablerinden Musa'ya, İsa'ya ve (diğer) tüm peygamberlere bahşedilene inanırız; onlar arasından hiç birini ayırt etmeyiz,- ve biz yalnız O'na teslim oluruz. (ALİ İMRAN 84)

Ayetler açıkça bizden elçilerini yani peygamberleri arasında fark gözetmemeye çağırırken bugünün Müslümanları peygamberimizi diğer peygamberlerden üstünmüş gibi kabul etmelerini sadece zan ve kuruntuların peşine takılmak olarak görüyorum. Peygamberleri birbiriyle kıyaslayıp kendininkini ulu ilan etme mantığı birçok din mensubunda var. Fakat bu bir müslümanda olmaması gereken bir tavır. Çünkü bu bir kabiliyetçilik, ırkçılık yani taassupçuluktur. Bir hastalıktır. Benden olan en iyidir, benim partim en iyidir, benim ırkım en iyidir, benim ailem en iyisidir vb… ben ve benden olan en iyidir mantığıdır bu. Ne hikmetse insanların çoğu liderini ululamayı bir meziyet olarak görüyor.

Peygamberleri ululama yarışına sokmaktansa onların ulu olan özelliklerini alıp rehber edinmemiz en güzeli olacaktır. Kuran birbirinden farklı güzel özelliklere sahip olan peygamberlerin o güzel yanlarını model olarak almamızı istiyorken  Aaa şu peygamberde şu huy var  ama diğerinde yok deyip  modelleri amacından koparıp sulandırmamız Kuranı anlayamadığımızın ya da onu rayından çıkarmak istediğimizin  işareti olarak yorumlamak sanırım en doğrusu.
 

Fakat Allah'a ve elçilerine inanan ve elçiler arasında hiçbir ayrım yapmayanlara gelince: Zamanı geldiğinde Allah onlara ödüllerini tam olarak verecektir; çünkü Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. (NİSA 152)


 
Görüntülenme 1,779
Yayın 19 Şubat 2019

Adı Muhammed Celâleddîn-i Rumi’dir. 1207 yılında Afganistan’ın Belh şehrinde doğdu. Babası Bahaeddin Veled’dir. Daha sonraları Konya’ya gelip vefatına kadar burada yaşamıştır. İran asıllı bir Fars’tır. Hem Farsça konuşmuş hem de yazdığı tüm eserleri Farsça kaleme almıştır.--

İlk olarak Mevlana kelimesinin anlamlarından bahsedeyim. Sahip, efendi, veli, dost gibi anlamlara gelmektedir. Kur’an’da Mevla kelimesi geçmektedir ve yukarıdaki anlamlarda kullanılmıştır. Aşağıda o ayetlerden bazılarını size sundum.
 

…(ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirin) Sen bizim Mevla'mızsın,- Kâfirler güruhuna karşı Sen bize yardım et! (BAKARA 286)
 (Belillâhu mevlâkum, ve hüve hayrun nâsırîn) Hayır! Sizin Mevlanız yalnızca Allah’tır; O‘dur yardıma koşanların en hayırlısı (ALİ İMRAN 150)
Sonunda onlar gerçek Mevlaları (Efendileri/Sahipleri/Velileri/Dostları) olan Allah’a döndürülürler. (ENAM 62)
Onlar asıl (gerçek) Mevlaları olan Allah’a döndürülecekler (YUNUS 30)
Allah’a sımsıkı bağlanın. O’dur sizin Mevla’nız (Efendiniz/Sahibiniz/Veliniz/Dostunuz) (HAC 78)

Ayrıca Enfal 40, Tevbe 51, Tahrim 2, Tahrim 4’te de bu kavram Allah için kullanılır. Yukarıda Ali İmran 150’ye baktığınızda Mevla’mızın yalnızca Allah olduğuna dair ibareler görüyoruz. Enam 62’de ve Yunus 30'da ise gerçek Mevla’nın Allah olduğuna vurgu yapılıyor. Bu ayetler ışığında ben bir insana Mevlana denmesini Bakara 286 ışığında doğru bulmuyorum.

Burada Mevlana kelimesini hangi anlamda kullandığınız önemlidir. Efendi, sahip anlamlarında kullanmak zaten şirk olacaktır. Dost anlamında kullanılsa bile bu bir lakap olamayacak bir kavramdır. Çünkü Allah kendisi için bu tabiri kullanır. Eğer dost anlamında kullanılıyorsa niçin sadece Celaleddin Rumi için kullanılıyor? Bu dünyada başka Mevlana lakabını hak eden peygamber ve âlim bulunmuyor mu? Ayrıca Arapça dost, arkadaş için başka kavramlar da mevcut. Bu açıdan ben bu ismin Celaleddin Rumi’ye verilmesini çok da masum bulmuyorum. Burada onu ululama isteğini görüyorum. Celaleddin Rumi’ye Mevlana diyenleri yargılamıyorum. Günahtasınız, şirktesiniz de demiyorum. Ben sadece Allah için kullanılan ibareler hakkında dikkatli olalım diyorum. Mevlana (sahip, efendi), yalnızca Allah’tır.
 
Görüntülenme 8,506
Yayın 07 Kasım 2015
06 Ocak 2019 güncellendi

Osmanlıda Fatih Sultan Mehmet  neden devlet kademelerini devşirmelerle doldurdu ve neden devlet görevlilerinin malına el koyma sistemi olan Müsadere sistemini getirdiğine deyinmek istedim. Yazar İslamoğlu'nun kaleminden yansıyanlar şöyle:
 

" Osmanlı yönetim sistemi Fatih'e gelinceye kadar tam monarşik bir sistem değildir. İstanbul alınıncaya kadar tam anlamıyla hiçbir osmanlı sultanı "Monark" olamamış, rejim de "mutlakiyet" rejimi değildir. Padişiahın yetkileri sanıldığından daha da sınırlıdır. Bir tür şura sistemi hakimdir. Bu sistemde ilk köklü değişikliği kudretli hükümdar Fatih yaptı. O zamana kadar devlet ahiler, gaziler, akıncı beyleri tarafından ortaklaşa yönetiliyordu.-- Bu güçler isterse sultanı bile tahtından indirebiliyorlardı. Bunun son çarpıcı örneği ahi teşilatının son ünlü liderlerinden Vezir Çandarlı Kara Halil paşa'nın Fatih henüz Fatih değilken birinci saltanatında (12 yaşında iken) tahtından indirip yerine babası Murat'ı geçirmesidir. Bu öyle anlatıldığı gibi "gönül rızasıyla" (Fatih'in babası Murat'a gönderdiği görevine dön mektubu hikayesi) gerçekleşmedi. Bir darbe sonucudur. Çandarlının ve yönetime ortak güçlerin elbirliği ile gerçekleştirdiği son derece zorlu ve çetin bir operasyondur. Bu güçleri Fatih nicedir aklına koyduğu halde devre dışı bırakamamıştır. istanbulu almasının birici amacı elbette "Fethi-ekber"dir. Rızayı ilahiye ermektir. Fakat tali amacı konumunu güçlendirip bu baskı güçlerinden kurtarmaktır. Bu baskı güçlerinin başında da çandarlı ailesi gelmektedir. Çandarlı ailesi, tımar sistemi sayesinde padişahtan sonra Osmanlının en varlıklı ailesidir belki de. Bence istanbul'un fethinde Fatih ne kadar samimi ise Çandarlı Halil de o kadar samimidir. Çandarlı fethi engellemek isterken fethin ardından Fatih'in gerçekleştireceği büyük dönüşüm projesinin geleceğini anlamıştı. Aslında iki taraf birbirine öldürücü darbeyi vurmak için konumlarını güçlendirmek istiyordu. İstanbulun fethi Fatih'e istediği fırsatı kazandırdı. Fatih fetih şenliklerinin bitmesini dahi beklemeden azletmekten bile korktuğu güçlü veziri Kara Halil'i daha fethin ikinci günü bir at arabasına apar topar attırıp Bursa yolunda katlettirmesi başka nasıl izah edilebilir? Bu kadarla da bitmiyor. Hemen ardından devlet örgütünde söz sahibi ne kadar baskı gücü varsa bir bir temizliyor. Osmanlı sisteminde yeni bir devir açan "Devşirme/Kul Bürokrasisi" sistemini kuruyor. Cidden askeri bir dehaya sahip olan Fatih, yerli baskı güçlerinden boşalan yerlere hiçbir sosyal tabanı olmayan devşirme kökenli adamları atıyor. İşte bu köklü değişiklik şüra ve şeriate dayalı "Gazilik" dönemini bitirip örfe dayalı "imparatorluk döneminin" başlaması anlamına gelmektedir. Baskı güçlerinden gelen aşırı tepkiye dayanamayan Fatih, Çandarlının ve diğer yerli paşaların Müsadere sistemiyle el koyduğu mallarını geri vermek zorunda kalacaktır." (Mustafa islamoğlu, Bir Yaradan Kurşun Çıkarır Gibi)

Görüntülenme 2,385
Yayın 24 Ekim 2018

Halk arasında boy abdesti olarak bilinen abdest insanların cinsel ilişkiye girdikten sonra alması gereken abdesttir. Abdest kavramı Farsçadan Türkçeye geçmiştir. Gusül kelimesi ise zaten Arapça yıkanmak anlamına gelir. Kur’an Abdest denilen dini bir temizlenme ritüelinden bahseder. Fakat Kur’an’da gusül abdesti diye bir ritüelden bahsetmez. Sadece cinsel ilişkiye girdiğinizde yıkanın der.-- Bu konuda detayları Kur’an’da bulamayan mezhepler kendilerince aşağıda belirttiğim farklılıklara düşmüşler. Kur’an bu konuda ne diyor verdikten sonra mezheplerin görüşlerine bakalım.
 

Siz Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız  zaman yüzünüzü, ellerinizi ve  dirseklere  kadar kollarınızı yıkayın  ve (ıslak) ellerinizle başınızı meshedin ve  bileklere kadar ayaklarınızı da (yıkayın ve /veya meshedin) Eğer cünüp olmuşsanız baştan ayağı temizlenin! Fakat eğer hastaysanız, ya da yolcuysanız yahut doğal ihtiyacınızı gidermişseniz veya kadınlarla birlikte olmuşsanız ve su da bulamıyorsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelerek onunla yüzlerinizi ve kollarınızı meşhedin. Allah sizi zora sokmak istemez; fakat sizi pırıl pırıl yapmak ve nimetlerinin tamamını size bahşetmek ister ki şükredenlerden olasınız. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- MAİDE, 6)

Siz ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de –seyahat(gibi yıkanmayı güçleştiren haller) hariç- yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın! Fakat eğer hastaysanız ya da yolculuk yapıyorsanız veya ihtiyaç giderdikten sonra yahut kadınlarla birlikte olmuşsanız ve üstelik su da bulamıyorsanız, o zaman temiz bir toprak alıp yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin! Unutmayın ki Allah tarifsiz bir affedicidir, eşsiz bir bağışlayıcıdır.  (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- NİSA, 43)

 

Gusülün sebepleri ve sayısı kaçtır?

Hanefi, Maliki, Şafi, Hanbeli = Cünüplük, doğum, hayız ve nifas, ölüm, Müslümanlığa girmek (Hanbeli)

Düzeltme: İslam’ın tek kaynağı olan Kur’an’da yukarıdaki sebepler yoktur. Bu sebepler mezhepler tarafından uydurulmuştur. Kur’an’a göre gusül baştan aşağı yapılan bir duştan ibarettir. Dini bir ritüel değildir ve cinsel ilişki sonrası yapılması istenir. Gusülün Kur’an’a göre tek sebebi vardır o da cinsel ilişki sonrası banyo yapmayan toplum ve bireylere temizlik bilincini kazandırmaktır.

Gusül abdestinin farzları kaçtır?

Hanefi=3
Maliki=5
Şafi=2
Hanbeli=5

Düzeltme: Kur’an’da guslün farzları diye bir ayet yoktur. Kur’an’a göre gusül bugün bildiğimiz anlamda banyoda yıkanmaktır. Abdest gibi dini bir yönü yoktur. Yukarıdaki farzlar da mezhepler tarafından uydurulmuştur. Ayrıca çok önemli bir noktaya dikkat etmenizi isterim ki farzlar Allah’ın mutlak yerine getirilmesi gereken emirleridir. Yukarıdaki farzlara bakarsanız Allah’ın mutlak emirlerinin sayısının farklı verildiğini görürsünüz. Nasıl olur da Allah’ın mutlak emirleri konusunda farklı rakamlar veriliyor? Bir mezhebe göre Allah’ın mutlak emri olan bir emir gördüğünüz üzere diğer mezhep için Allah’ın emri olarak görülmemekte. Bu farzları neye göre belirlemişler? Çok açık ki bir şeyler uydurulunca böyle farklılıkların çıkması kaçınılmaz oluyor.

Gusül abdestinin farzları neler?

Hanefi= ağıza su vermek, buruna su vermek, tüm bedeni yıkamak
Maliki= Niyet, bedeni yıkamak, vücudu ovalamak, gusül işlemlerinin arasını açmamak, el ve ayak parmaklarının arasını yıkamak
Şafi= Niyet etmek, Tüm bedeni yıkamak
Hanbeli= Niyet, Besmele (boy abdesti sırasında hatırlarsa farz, unutursa farz olmaz) ağıza su vermek, buruna su vermek, tüm bedeni yıkamak

Düzeltme: Yukarıdaki farzlar tamamıyla uydurma olduğu açıktır. Çünkü Kur’an’da Allah’ın emir ve yasakları net olarak görülmektedir. Yukarıdaki hükümlere göre Şafi mezhebi küfürdedir. Çünkü Allah’ın farzlarına uymamaktadır. Zaten yukarıdaki tabloya göre en az farz uyduran da Şafi mezhebi olmuş. Arapça gusül dediğimiz yıkanma işlemi yaparken niyet etmemiz gerekseydi Kur’an bunu söylerdi nitekim Hanefi mezhebinde farz olmadığı görülüyor. Bu da niyet olayının bile uydurma olduğunu bir kez daha gösteriyor. Kur’an farz bırakma yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu belirtiyor. Bu konuda bir yazı yazacağım için buna girmiyorum.

Mezheplerin diğer tartıştığı ve dine zam yaptıkları konular şöyle: Cinsel ilişkiye giren kimseler uyumak için abdest almalı mıdır, Sünnet olan gusüller nelerdir, diş dolgusu gusül abdestini engeller mi, lezzetsiz çıkan meni gusül gerektirir mi, ölüye dokunmak gusül gerektirir mi, çift cinsiyetli insanlarla cinsel ilişki gusül gerektirir mi vs. onlarca yanlış ve gereksiz hükmü İslam’a sokmuşlardır. Tabi ben bu mezheplerin İslam’dan farklı birer din olduklarını bilsem de toplumumuzun çoğunluğu bu mezhepleri İslam’ın mezhepleri sanmaktadır. Baksanıza diş dolgusu gusülü engeller mi gibi abuk sabuk sorular sorup cevap vermişler ve Kur’an’ın cinsel ilişkiden sonra duş alın emrini saptırdıkça saptırmışlardır. Mezheplerin ne denli sapkın sorularla uğraştığı da “çift cinsiyetli insanlarla cinsel ilişki gusül gerektirir mi?” sorusuna cevap aramalarından anlaşılıyor. Bu uydurma mezheplerle fazla zaman kaybetmeden Kur’an’ın bize anlattıklarına dönelim. Zira mezheplerin İslam’la bir ilgisi yoktur. Gusul hakkındaki sorular Kur’an temel alındığında çok basit birer cevaba dönüşür.

Gusül nedir?

Maide 6 ve Nisa 43 ışığında gusül bildiğimi anlamda tüm vücudumuzu yıkamaktır. Halk arasında Duş almak, ya da banyo yapmak dediğimiz yıkanma şeklidir.

Gusül niçin alınır?

Kur’an, cinsel ilişkiye giren insanların temizlenmesini istediği için guslü önerir.

Gusül ne zaman alınır?

Cinsel ilişkiden sonra alınır.

Gusül nasıl alınır?

Özel bir yöntemi yoktur. Gusül Arapça yıkanmak demektir. Yani tek yapmanız gereken vücudunuzu yıkamanızdır. Normal duş almak yeterlidir. Yok önce sağıma mı yok soluma mı su dökeceğim, yok kuru yerim kalsa olur mu gibi gereksiz sorularla Allah’ın emri sulandırılmaya çalışılmaktadır. Allah banyo yap diyor. Buradan anlamamız gereken her zaman nasıl duş alıyorsak öyle duş almamızdır.

Su bulunmazsa ne yapılabilir?

Normal hayatta su bulamama ihtimali çok çok zayıftır.  Kur’an’ın bu durumu açıklaması dahi Allah’ın gerekli konularda en detayına kadar nasıl indiğinin delilidir. Allah detayları vermez bu yüzden mezheplere ihtiyaç var diyen insanlara da güzel bir cevap oluyor. Allah gerekli olan tüm detayları verir. Eğer vermiyorsa demek ki onu insanoğlunun kararına bırakmıştır. Su yoksa temiz bir toprağa teyemmüm yapılır. Burada Allah bize usul öğretiyor. Çünkü her yerde temiz toprak da bulunmaz. Allah ayetin devamında “Allah sizi zora sokmak istemez; fakat sizi pırıl pırıl yapmak ve nimetlerinin tamamını size bahşetmek ister ki şükredenlerden olasınız.” diyor. Yani su yoksa temiz bir bez olur vs. çevrendeki temiz bir şeyle elimizi yüzümüzü temizlememizi istiyor, bizi zorlayıp çıkmaza sokmak istemiyor. Amaç temizlik.
 
Görüntülenme 3,404
Yayın 12 Ekim 2018

Siteme yorum yapan ve inancını belirtmeyen bir arkadaşımız İslam’ın kurallarının Hammurabi’nin kurallarıyla aynı olduğunu iddia edip niçin aynı olduklarını sordu. Bu yazımda önce Hammurabi kim ona cevap verdikten sonra Hammurabi’nin kanunları sizinle paylaşacağım. Bakalım gerçekten de iddia edildiği gibi Muhammed Kur’an’ı Allah’tan değil de Hammurabi ’den mi aldı!--

Hammurabi Babil Kralıydı. Babilliler Milattan önce 1800 ile 1700’lü yıllar arasında Irak, Suriye, Filistin ve Türkiye’nin Güney ve Doğu bölgesinde hüküm sürdü. Hammurabi kanunları, Babil’in koruyucusu olan Marduk tanrısı Esagila Tapınağı’nda bir taş üzerine Akatça olarak kaleme alınmıştır. Arkeolog Jean Vincent Scheil 1901’de Irak’ta buldu ve Fransa’ya taşıdığı Hammurabi kanunlarının yazılı olduğu stel bu gün Louvre müzesinde sergileniyor. Yaklaşık 2 metrelik silindirik bir taşın üstüne çivi yazısı ile yazılmış olan kanunlar tam 282 maddedir. Fakat Hammurabi kanunlarının 33 maddesi okunamamıştır. 13 sayısı Babilliler tarafından uğursuz sayıldığı için de 13. madde Hammurabi kanunlarına eklenmemiştir. Hammurabi kendisine bu kanunları yazdıranın Şamas yani güneş tanrısı olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla kanunlar da tanrı sözü sayılıyordu. Yazı uzun olmasın diye tüm Hammurabi Kanunlarını paylaşmayacağım ama yüzde seksenini vereceğim.

Bazı Hammurabi Kanunları ve İslam ile Karşılaştırması

 

Eğer bir yargıç bir davaya bakar ve bir karara varırsa verdiği hükmü yazılı olarak takdim eder; daha sonra verdiği kararda bir hata ortaya çıkarsa ve bu kendi hatasından kaynaklanırsa o zaman davada onun tarafından kararlaştırılan para cezasının on iki katını öder ve halka ilan edilerek yargıçlık makamından el çektirilir ve bir daha asla yargıçlık icra etmek için oraya oturamaz.

Bu kanun çok hoşuma gitti. Fakat Kur’an’ın hiçbir yerinde yukarıdaki hüküm bulunmaz. İslam’ın Hammurabi kanunları ile aynı olduğunu söylemek Kur’an’ı reddetmek için kılıf bulmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Aksi halde bir insan inanmıyorum der geçer. Ben Kur’an’a inanmayanlara saygı duyuyorum. Bu en doğal hakları. Fakat İslam’ı reddetmek için iftira atılmasını kabul etmem. Aşağıda birçok Hammurabi kanununu verdim. İslam ile alakası olmayanları kısaca belirtip geçeceğim. İslam’ın tek kaynağı Kur’an’dır. Bu unutulmamalıdır.
 

Eğer tanık bulunamıyorsa yargıç azami sekiz ay olmak üzere bir süre tanır. Sekiz aylık süre içinde tanık ortaya çıkmamışsa suçludur ve henüz karara bağlanmamış davadaki para cezasını üstlenir.

Eğer bir kişi açık alanda kadın ya da erkek bir kaçak köle bulursa ve onu efendisine getirirse kölenin sahibi ona iki Şikel gümüş ödeyecektir.

Eğer köle efendisinin adını söylemezse onu bulan kişi saraya getirecektir; daha fazla araştırma yapıldıktan sonra efendisine geri götürülecektir.

Eğer bir kabile reisi ya da bir adam savaşta ele geçirilir ve bir tüccar onların özgürlüğünü satın alırsa ve onları saraya geri getirirse kendi evinde özgürlüğünü satın almaya yetecek araçlarının olması halinde kendisinin özgürlüğünü satın alır. Evinde kendi özgürlüğünü satın almaya yetecek hiçbir şey yoksa kendi topluluğunun mabedi tarafından özgürlüğü satın alınır. Onun özgürlüğünü satın almak için tapınakta bir şey yoksa mahkeme onun özgürlüğünü satın alır. Arazisi, bahçesi ve evi özgürlüğünü satın almak için verilemez.


Kur’an’da kölelik yoktur. Kaldı ki yukarıdaki gibi bir kanun da Kur’an’da yoktur. Kur’an’da köleliğin olmadığına dair detaylı yazımı okumak için tıklayabilirsiniz.
 

Eğer bir kabile reisi ya da bir adam evini, bahçesini ya da arazisini terk eder veya ücret karşılığı kiraya verirse ve başka biri onun evinin, bahçesinin ve arazisinin zilyedi olursa ayrıca onları üç yıl süresince kullanırsa onların ilk sahibinin geri dönüp evini, bahçesini ve arazisini geri istemesi halinde ona geri verilmez ve onların zilyedi olan ve kullanan kişi onları kullanmaya devam eder.

Eğer onları bir yıllığına kiralar ve bir yıl sonra geri dönerse evi, bahçesi ve arazisi ona geri verilecek ve onlara tekrar sahip olacaktır.

Her hangi bir kişi kralın kabile reislerine hediye ettiği sığırı ya da koyunu satın alırsa parasını kaybeder.

Bir kabile reisinin, bir adamın ya da bir tebaanın kiraladığı arazisi, bahçesi ve evi satılamaz.

Her hangi bir kimse bir kabile reisinin, bir adamın ya da bir tebaanın kiradaki arazisini, bahçesini ya da evini satın alırsa onun satış sözleşmesi tableti kırılır (geçersiz ilan edilir) ve parası yanar. Arazi, bahçe ve ev sahibine geri verilir.

Bir mülkün kirasının ödeyerek başka her türlü yükümlülükten muaf olma hakkına sahip olan bir kabile reisi, adam ya da tebaa tarlası, evi ve bahçesi üzerindeki bu imtiyazını karısına ya da kızına devredemez; borcuna karşılık veremez.

Ancak, satın aldığı bir tarlayı, bahçeyi ya da evi karısına ya da kızına devredebilir, onların mülkiyetine katabilir veya borcuna karşılık olarak verebilir.

Tarlasını, bahçesini ve evini bir tüccara ya da başka bir kamu görevlisine satabilir, alıcı ise tarlayı, evi ve bahçeyi yararlanma hakkı karşılığında elinde tutabilir.
Yukarıdaki kabile reisi kanunlarının İslam ile bir ilgisi yoktur.

Eğer bir kişi işlemek üzere bir tarlayı teslim alır ve o tarladan hiçbir mahsul elde edemezse bu onun tarlada çalışmadığını ispatlar ve komşusunun yetiştirdiği kadar tahılı tarla sahibine teslim etmelidir.

Eğer tarlayı işlemeyip nadasa bırakmışsa komşularının ki kadar tahılı tarla sahibine verecektir ve nadasa bıraktığı tarlayı sabanla sürüp tohum ektikten sonra sahibine iade edecektir.

Bir kimse çorak bir araziyi ekilebilir bir hale getirmek için teslim almış; ancak, tembellik yaparak o araziyi ekilebilir bir hale getirmemişse dördüncü yılda araziyi sabanla sürmeli, tırmıklamalı ve çift sürmeli ve ondan sonra sahibine geri vermeli ve ayrıca on gan (bir arazi ölçüm birimi)’lık bir arazi için on gur (bir ölçü birimi) tahılı arazi sahibine vermelidir.

Bir kimse tarlasını sabit bir kira karşılığı ziraat için kiralıyor ve kira bedelini de alıyorsa; ancak, havaların kötü gitmesi nedeniyle ürün yok oluyorsa zarar toprağı işleyene aittir.

Tarladan sabit bir kira almaz ve ürünün yarısı ya da üçte biri karşılığı kiralarsa tarladan elde edilen mahsul mal sahibi ile araziyi işleyen arasında orantılı olarak taksim edilir.

İlk yıl ürün almada başarılı olamadığı için başkalarınca işlenen bir tarlayı teslim alırsa ilk tarlanın sahibi itiraz edemez, tarla işlenir ve anlaşmaya göre mahsulü toplanır.
Yukarıdaki tarla sözleşme kanunlarının İslam ile bir ilgisi yoktur.

Bir kimse borçlanmışsa ve bir fırtına tahılları yere yatırmış ya da hasat başarılı olamamışsa veya susuzluktan tahıllar büyüyememişse o yıl alacaklısına tahıl vermesi gerekmez; borç tabletini suda yıkar ve o yıl için hiçbir kira ödemez.

Bir kimse bir tüccardan para alır ve tüccara susam ya da mısır ekilebilen bir tarlayı verir ve tarlaya susam ya da mısır ekilmesini sipariş ederse ve yetiştirici tarlaya susam ve mısır ekerse hasat edilen susamlar tarla sahibine aittir ve tarla sahibi tüccardan aldığı para ve yetiştiricinin geçimini sağlamak için tüccara mısır ile ödemede bulunur.

Ekili bir mısır ya da susam tarlası verilirse tarladaki mısır ve susamlar tarla sahibine aittir ve kira olarak tüccara para ile ödeme yapar.

Ödeme için hiç parası yoksa o zaman kraliyet tarifesine göre tüccardan aldığına karşılık kira olarak para yerine susam ya da mısır ile ödeme yapar.
Yukarıdaki kanunlar Kur’an’da geçmez. İslam ile değil aynı olmak benzerliği bile yoktur.

 

Bir kimse su bendini uygun koşullarda tutmaz ve bakımını yapmaz ve bu nedenle bend yıkılır ve tarlalar su altında kalırsa, o zaman barajı yıkılan kişi para karşılığı satılır ve elde edilen para harap olmasına yol açtığı mısırın karşılığı olarak verilir.

Yukarıdaki tüm kanunların da İslam ile bir bağı yoktur. Son kanun ise açıkça Kur'an'a aykırıdır. Kur’an köleleştirmeye izin vermez.
 

Eğer bu mısırların karşılığı olarak yeterli gelmiyorsa malları da mısırları sular altında kalan çiftçiler arasında paylaştırılır.

Bir kimse mısırlarını sulamak için ark açarsa; ancak, dikkatsizliği nedeniyle sular komşusunun tarlasını basarsa o zaman komşusunun mısır kaybını öder.

Bir kimse suyun önünü açar ve komşusunun arazisinde su taşkınına yol açarsa her on gan’lık arazi için on gur mısır ödemelidir.

Eğer bir çoban, arazi sahibinin izni ve koyunların sahibinin bilgisi olmaksızın otlamaları için koyunların tarlalara girmesine izin verirse, o zaman tarla sahibi mahsulünü hasat eder ve tarla sahibinin izni olmaksızın sürüsünü tarlada otlatan çoban her on gan’lık arazi için 20 gur’luk mısırı tarla sahibine öder.

Sürü otlamayı bıraktıktan ve şehrin kapısında ortak sürüye katıldıktan sonra her hangi bir çoban onların tarlaya girmesine müsaade eder ve onları orada otlatırsa bu çoban otlatmaya müsaade ettiği tarlanın zilyedi olur ve hasatta her on gan’lık arazi için 60 gur mısır öder.

Bahçe sahibinin izni olmaksızın her hangi bir adam bir ağacı kesip bahçeye devirirse yarım mina para öder.

Her hangi bir kimse bir tarlayı bahçıvana bahçe haline getirmesi için bırakırsa ve o da bahçede çalışıp dört yıl süre ile bahçeye bakarsa beşinci yılda bahçıvan ile bahçenin sahibi bu bahçeyi ikiye bölerler ve bahçe sahibi kendi payını alır.

Bahçıvan bahçenin bir kısmını hiç kullanılmamış bir vaziyette bırakarak tarlayı bahçe haline getirmeyi tamamlamamışsa işlenmemiş kısım onun payı olarak tahsis edilir.

Bahçe olarak ona verilen tarlayı ekip biçmiyorsa ve ekilebilir (mısır ya da susam) bir arazi ise, komşu tarladaki ürünlere göre, nadasa bıraktığı yıllar süresince tarladan elde edilecek mahsulü arazi sahibine verir ve tarlayı ekilebilir konuma getirdikten sonra sahibine iade eder.

Çorak arazileri ekilebilir hale getirdikten sonra sahibine geri verirse tarla sahibi ona bir yıl için on gan başına on gur öder.

Her hangi bir kişi bahçesini bir bahçıvana işlemesi için devrederse bahçıvan bahçenin mülkiyetine sahip oluncaya dek bahçe sahibine bahçede üretilen ürünlerin 2/3’ünü verir.

Eğer bahçıvan bahçeyi işlemezse ve bahçedeki mahsul perişan olursa, bahçıvan komşu bahçelerdeki ürünle orantılı olarak ödemede bulunur. (Burada paragrafın ¾’üne karşılık gelen bir kısım kayıptır.

Gördüğünüz üzere hala İslam ile aynı olduğu iddia edilen kanunları göremedik.
 

Gittiği ülkelerle ticaret anlaşması yoksa kazandığı bütün parayı tüccara vermek amacıyla simsara bırakacaktır.

Bir tüccar yatırım için bir miktar parayı simsara emanet ederse ve simsar gittiği yerde bir miktar zarar ederse anaparayı tüccara vermek zorundadır.

Seyahatte iken düşmanlar sahip olduğu her şeyi ondan alırlarsa simsar Tanrı adına yemin eder ve yükümlülükten kurtulur.

bir tüccar nakletmesi için simsara mısır, yün, yağ veya başka bir mal verirse aracı aldığı miktarı belirten bir makbuzu tüccara vermelidir. Bundan sonra tüccara verdiği para için de ondan bir makbuz alır.

Simsar dikkatsiz ise ve tüccara verdiği para için bir makbuz almamışsa faturalanmamış parayı kendi parası olarak sayamaz.

Simsar tüccardan parayı teslim alırsa; ancak, tüccarla arasında bir anlaşmazlık varsa (makbuzu reddediyorsa) o zaman tüccar Tanrı ve parayı simsara verdiğine tanıklık eden şahitlerin huzurunda yemin eder ve simsar toplam meblağın üç katını ona öder.

Eğer tüccar simsarı aldatırsa, yani simsar kendisine verilen her şeyi geri getirdiği halde, tüccar kendisine geri verilen şeylere ilişkin makbuzu inkar ediyorsa o zaman simsar tüccarı yargıçlar ve Tanrı önünde suçlar ve simsarın kendisine verdiği şeyleri aldığını hala inkar ederse simsara toplam meblağın altı katını öder.

Yukarıdaki tüm kanunlar da Kur’an ile bağlantısızdır.
 

Eğer bir meyhaneci (kadın) içilen içkinin bedeli olarak brüt ağırlığına göre mısır kabul etmiyorsa ve para alıyorsa ve içki için aldığı para mısırın değerinden daha az ise tutuklanır ve suya atılır.

Yukarıdaki akla aykırı kanun Kur’an’da yoktur. Kur’an’da içki içmek yasaklanmıştır. Kaldı ki bunun bir hukuku yoktur. Olsaydı bile bu adam öldürme cezası olmazdı.
 

Eğer bir kişi seyahate çıkar ve başka birisine gümüş, altın, değerli taşlar veya başka her hangi bir taşınır mal emanet ederse ve ondan tekrar geri almayı isterse ve emanet edilen kişi bütün malları belirlenen yere getirmez ve tam aksine onları kendisi kullanırsa o zaman malları geri getirmeyen bu kişi mahkûm edilir ve kendisine emanet edilen her şeyin beş katını öder.
Kur’an bir kötülüğün cezası ancak dengi bir kötülük olabilir der. Suç ceza ile orantılı olmak zorundadır. Yukarıdaki kanun Kur’an ile zıttır.

Her hangi bir kişinin para veya mısır sevkiyatı varsa ve onları sahibinin bilgisi olmaksızın bir tahıl ambarından ya da bir kutudan almışsa; bu durumda sahibinin bilgisi olmaksızın tahıl ambarından mısırı ya da kutudan parayı alan kişi mahkum edilir ve aldığı mısırı geri öder. Ve ödediği komisyonu kaybeder.

Eğer para veya mısır karşılığında bir hak talep etmez ve güç kullanarak hakkını almaya kalkışırsa her bir olay için bir mina (yarım kilo)’nın 1/3’ü kadar gümüş verir.

Bu kanunlar da İslam ile bağlantısızdır.
 

Eğer bir kişinin diğerinden para veya mısır alacağı varsa ve onu buna karşılık hapsetmişse ve mahkûm hapishanede doğal yollardan ölmüşse, olay kapanır.

Yukarıdaki kanun son derece acımasız ve adaletsizce bir kanundur ve Kur’an ile zıttır.
 

Eğer her hangi bir kişi borcunu ödeyemezse ve para için kendisini, karısını, oğlunu ya da kızını satarsa veya zorla çalıştırılmalarına izin verirse onları satın alan adamın ya da mal sahibinin evinde üç yıl süresince çalışırlar ve dördüncü yılda özgür bırakılırlar.

Kur’an’da borç karşılığı köle olmak yoktur. Kur’an köleleştirmeyi eleştirir.
 

Zorla çalıştırılmaları için kadın ya da erkek bir köleyi vermeleri halinde tüccarın bunları kiraya vermesi ya da para ile satması durumunda buna itiraz edilebilir.

Eğer bir kişi borcunu ödemekte başarısız olursa ve kendisine bir çocuk doğuran kadın hizmetçiyi para karşılığı satarsa tüccarın ona ödediği para köle sahibine geri verilir ve kadın hizmetçi özgür bırakılır.

Her hangi bir kişi diğer bir kişinin evinde muhafaza için mısırlarını depolamışsa ve depolanan mısırlara her hangi bir zarar gelmişse ya da evin sahibi tahıl ambarını açmış ve bir miktar mısır almışsa veya özellikle mısırların kendi evinde depolandığını inkar ediyorsa; o zaman, mısırların sahibi Tanrı’nın huzurunda (yeminle) hak iddia eder ve ev sahibi aldığı bütün mısırları sahibine geri verir.

Her kim ki başkasının evinde mısırlarını depolar her yıl için her beş ka mısır başına bir gur oranında ardiye ücreti öder.

Eğer bir kişi başkasına saklaması için gümüş, altın ya da başka bir şey verirse verdiği her şeyi birkaç şahide göstermelidir, bir sözleşme hazırlanmalıdır ve ondan sonra saklanması için teslim edilmelidir.

Eğer şahit ve sözleşme olmaksızın saklanması amacıyla teslim ediliyorsa ve teslim alan kişi bunu inkâr ediyorsa o zaman yasal olarak talep edebileceği bir hak yoktur.

Eğer her hangi bir kişi gümüş, altın ya da başka bir şeyi şahitler huzurunda saklanması için birisine teslim eder de teslim edilen kişi bunu inkâr ederse bu kişi bir hâkimin huzuruna çıkarılmalı ve inkâr ettiği her şeyi sahibine tam olarak geri vermelidir.
Yukarıdaki sözleşme ile ilgili olan kanunlar normal hukuk kurallarıdır.

Eğer bir kişi mallarını muhafazası için başka birine bırakırsa ve hırsız ya da soyguncular sayesinde onun ve diğer adamın malları ortadan kaybolursa ihmali nedeniyle kaybın oluşmasına yol açan evin sahibi ücret karşılığında kendisine teslim edilen bütün malları tazmin eder. Ancak, evin sahibi malların peşine düşerek onları hırsızlardan geri alabilir.

Mallarını kaybetmeyen bir kişi kaybettiğini belirtiyor ve yanlış iddialarda bulunuyorsa; onları kaybetmemiş olsa bile eğer Tanrı huzurunda mallarını kaybettiğini miktarı ile birlikte iddia ediyorsa kaybettiğini iddia ettiği bütün malları tazmin edilir.

Eğer her hangi bir kişi rahibelere (Tanrı’nın kız kardeşlerine) ya da her hangi bir kişinin karısına iftira atarsa ve bunu ispat edemezse bu adam hâkim huzuruna çıkarılır ve alnı işaretlenir (derisi çizilerek ya da belki de saçı kesilerek).

Yukarıdaki zina iftirasına verilen cezanın İslam ile alakası yoktur. İslam kamusal alanda cinsel ilişkiye karşıdır. Bu yüzden 4 şahidin görmesi ile kadın ve erkeğe derilerini acıtmayacak şekilde kırbaç cezası verilir. Amaç rencide etmektir. İşaretleme cezası yoktur.
 

Bir adam bir kadını karı olarak alır; ancak, aralarında her hangi bir ilişki söz konusu olmazsa bu kadın o adamın karısı olmaz.

Bu kanun da İslam’a muhaliftir. İslam’a göre evlenen kişi cinsel ilişkiye girmese bile evlidir ve boşanmadığı takdirde hala eş olarak hayatına devam eder. İslam ile aynı olduğu iddia edilen kanunlar İslam ile nasıl bir zıtlık içinde görüyorsunuz.
 

Bir adamın karısı başka bir adam ile basılırsa (suçüstü halinde) her ikisi de bağlanır ve suya atılır; ancak, koca karısını, kral da kölelerini affedebilir.
Aldatma kanunu sayılan yukarıdaki kanun ile İslam’ın hiçbir bağı yoktur. İslam’da bu şekil bir ceza yoktur. Evli bir kadın zina eder ve 4 şahit bunu görürse o kadın ve cinsel ilişkiye girdiği erkek toplum içinde rencide edilir, öldürülmez.

Bir kişi, henüz erkek olarak bilinmeyen, hala babasının evinde yaşayan ve onunla uyuyan başka bir adamın karısına (nişanlı ya da çocuk annesi) tecavüz ederse ve bu adam öldürülür; ancak kadın masumdur.

Kur’an’da tecavüz için doğrudan bir ceza öngörülmemiş. Bu Kur’an’ın genel ilkesi gözetilmek koşuluyla insan hukukuna bırakılmıştır. Yukarıdaki kanun ile de İslam’ın bir bağlantısı yoktur.
 

Eğer bir adam başka birisinin karısını itham ederse; ancak, o kadın başka bir adamla basılmazsa kadın yemin etmek zorundadır ve ancak ondan sonra kendi evine dönebilir.

Bir adamın karısının başka bir adam ile ilgili olarak dedikodusu yapılırsa; ancak, kadın diğer adamla uyurken yakalanamazsa kadın, kocası için nehre atılır.

Yukarıdaki adaletsiz kanunda İslam’a aykırıdır. İslam’a göre evli bir kadına zina iftirası atılırsa mü’minler bu muhakkak iftiradır demeli. İşin aslı ortaya çıkıncaya kadar o kadından yana tavır almalıdır. Modern hukuk sistemi buna masumiyet karinesi der. Fakat Hammurabi’ye göre bir dedikodu ile kadın öldürülmeli.
 

Eğer bir kişi savaşta esir alınırsa ve evinde geçimi sağlayacak şeyler olduğu halde karısı evini ve bahçesini terk edip başka bir eve giderse; bahçesine bakmadığı ve başka bir eve gittiği için yasal olarak suçlu bulunur ve nehre atılır.

Hammurabi kadın öldürmek için adeta bahane üretmektedir. Kur’an’a aykırı bir kanundur. Kur’an masum birinin öldürülmesini tüm insanlığın öldürülmesi olarak görür.
 

Eğer bir kişi savaşta esir alınırsa ve evinde geçimi sağlayacak şeyler olmazsa ve bu durumda karısı evini terk edip başka bir eve giderse masumdur.

Eğer bir kişi savaşta tutsak edilirse ve evinde geçimi sağlayacak şeyler olmazsa ve karısı başka bir eve giderek orada çocuklarına bakarsa ve kocası geri geldiğinde evine dönerse, o zaman kadın evine geri dönebilir; ancak, çocuklar babalarına ait olur.

Eğer bir kişi evinden ayrılırsa, kaçarsa bu kaçağın karısı kocasına geri dönmeyebilir.

Bir adam kendisine bir çocuk veren karısından ya da kendisine bir çocuk veren kadından ayrılmak isterse, o zaman karısına çeyizini geri verir ve çocuklarına baksın diye tarlanın, bahçenin ve malların bir kısmının kullanım hakkını verir. Çocuklarını büyüttüğü zaman çocuklara verilenlerden bir parça, oğlanınkine eşit olan bir parça da ona verilir. Ondan sonra kalbinin erkeği ile evlenebilir.

Eğer bir adam kendisine çocuk vermeyen karısından ayrılmak isterse ona babasının evinden getirdiği çeyizi ve başlık parasını verir ve ondan sonra onun gitmesine izin verir.

Başlık parası yoksa ayrılma parası olarak yarım kilo altını ona vermelidir.

Eğer adam azad edilmiş bir köle ise yarım kilonun 1/3’ü kadar altın verir.

Eğer bir adamın birlikte yaşadığı karısı onu terk etmek isterse, borç altına sokarsa, evini virane haline getirirse ve kocasını ihmal ederse yargı kararıyla suçlu bulunur. Kocası onun serbest kalmasını teklif ederse kendi yoluna gider ve ayrılma parası olarak kadına hiçbir şey ödemez. Kocası onun serbest kalmasını istemezse ve başka bir kadın alırsa kocasının evinde hizmetçi olarak kalır.

Yukarıdaki son verdiğim kanun çoğu erkeğin hoşuna gitse de Kur’an bu kanunlarla da uyuşmaz :)))
 

Bir kadın kocası ile kavga ederse ve ona “Benim için uygun biri değilsin” derse bu peşin hükmünün nedenlerini ileri sürmek zorundadır. Eğer kadın suçsuzsa ve onun payına düşen bir hatası yoksa buna karşılık kocası onu terk etmiş ve ihmal etmişse, o zaman bu kadına hiçbir suç ithaf edilemez, çeyizini alır ve babasının evine geri döner.

Eğer kadın masum değilse ve buna rağmen kocasını terk etmiş, evine bakmamış ve kocasını ihmal etmişse bu kadın suya atılır.

Bir adam bir kadın alır da bu kadın ona bir kadın hizmetçi verirse ve çocuklarına bakarsa; ancak, buna rağmen adam başka bir kadın almak isterse ona izin verilmez; bu adam ikinci bir kadın alamaz.

Bir adam bir kadını alır da kadın hiçbir çocuğa bakmazsa ve bu durumda adam başka bir kadın almak isterse ve o kadını alıp evine getirirse bu ikinci kadın karısı ile eşit düzeyde olmasına izin verilmez.

Eğer bir adam bir kadın alır da bu kadın ona karılık yapsın diye bir kadın hizmetçi verir ve çocuklarına da bakarsa ve ondan sonra bu hizmetçi kadın onun karısı ile eşit olmak isterse ona çocuk doğurduğu için onun efendisi para karşılığı satamaz; ancak, onu kadın hizmetçiler arasında addederek ve bir köle olarak tutabilir.

Eğer ona bir çocuk vermemişse o takdirde onun hanımı onu para karşılığı satabilir.

Bir adam bir kadın alır da kadın hastalığa yakalanırsa ve adam ikinci bir kadın almak isterse hastalığa yakalanan karısını boşayamaz; bunun yerine onu inşa ettiği bir eve yerleştirir ve yaşadığı sürece ona yardım eder.

Bu kadın kocasının evinde kalmak istemezse babasının evinden getirdiği çeyizi tazmin edilir ve kadın gidebilir.

Eğer bir adam karısına bir tarla, bahçe ve ev ile bunlara ait bir vesika verirse ve kocasının ölümünden sonra oğulları buna itiraz etmezlerse, o zaman anne tercih ettiği oğullarından birine mirasının tümünü bırakabilir ve kardeşlerine hiçbir şey bırakmayabilir.

Bir adamın evinde yaşayan bir kadın kocasıyla hiçbir alacaklının onu tutuklayamayacağına dair bir anlaşma yapar ve buna ilişkin bir belge alırsa bu kadınla evlenmeden önce adamın borcu varsa alacaklı borca karşılık kadını alamaz. Adamın evine girmeden önce kadın bir borç sözleşmesi yapmışsa alacaklı da bu borç için kocayı alıkoyamaz.

Kadının eve girmesinden sonra her ikisi birlikte bir borcun altına girmişlerse her ikisi de tüccara borcu ödemek zorundadır.

Bir kadın başka bir adamın hesabına her ikisinin eşlerini öldürürse suça katılın çiftlerin her ikisi de kazığa oturtulur.

Bu son verdiğim kanun çok komik :))
 

Bir adam kendi kızıyla ensest ilişki içine girerse bulunduğu yerden sürülür.

Bir kişi bir kızı kendi oğlu ile nişanlarsa ve oğlu da o kızla ilişkiye girerse ve bundan sonra baba kızı kirletirse ve birlikte basılırlarsa baba bağlanarak suya atılır.

Yukarıdaki kanunlar Hammurabi döneminde bile ne tür pisliklerin görüldüğüne kanıttır. Çoğu insan dünyadaki bu kokuşmuşluğun yeni oluştuğunu sanır. Fakat dünya hep aynıydı aslında.
 

Bir kişi bir kızı kendi oğlu ile nişanlarsa ve oğlu o kızla ilişkiye girmeden babası kızı kirletirse yarım mina (250 gr) altın verir ve kızın babasının evinden getirdiği her şeyi tazmin eder. Kız ise gönlünün erkeği ile evlenebilir.

Her hangi bir kişi babasından sonra annesi ile ensest ilişki suçunu işlerse her ikisi de yakılır.

Her hangi bir kişi babasından sonra çocuk doğuran şef anne ile basılırsa babasının evinden kovulur.

Kayınpederinin evine menkul mal getiren ve başlık parasını ödeyen her hangi bir kişi başka bir karı ararsa ve kayınpederine “senin kızını istemiyorum” derse kızın babası onun getirdiği her şeyin sahibi olur.

Eğer bir kişi kayınpederinin evine taşınır mal getirir ve karısı için başlık parası öderse ve ondan sonra kızın babası “Sana kızımı vermeyeceğim” derse kendisi ile birlikte getirdiği her şeyi geri götürür.

Eğer bir kişi kayınpederinin evine taşınır mal getirir ve karısı için başlık parası öderse ve ondan sonra arkadaşı ona iftira eder ve kayınpederi genç kocaya “Sen benim kızımla evlenemezsin” derse kendisinin yanı sıra getirdiği her şeyi eksiksiz ona vermek zorundadır; ancak, karısı arkadaşı ile evlenemez.

Hammurabi döneminde arkadaşının sevgilisine göz koyma da varmış.Bunu beklemiyordum o dönemde. Sanırım hiçbir günah yeni değil :)))
 

Bir adam bir kadınla evlenir ve kadın adama oğullar doğurursa ve daha sonra bu kadın ölürse kadının babasının çeyiz üzerinde hiçbir hakkı yoktur; çeyizler oğlanlara aittir.

Bir adam bir kadınla evlenir ve kadın adama oğullar doğurursa ve daha sonra bu kadın ölürse kayınpederinin evine ödediği başlık parası ona geri verilmişse kadının kocası kadının çeyizi üzerinde hiçbir hak iddia edemez; çeyiz kadının babasının evine aittir.

Eğer kayınpederi ona başlık parasını geri ödemezse başlık parasını çeyizden alır ve arta kalanı kadının babasının evine verir.

Bir kişi seçtiği oğullarından birine bir tarla, bahçe ve ev ile bunlara ait bir vesika verirse ve daha sonra baba ölürse ve kardeşler malı-mülkü pay ederlerse; o zaman ilk önce babasının hediyesini ona vermelidirler ve o da kabul etmelidir. Daha sonra babadan kalan mallar pay edilebilir.

Bir kişi oğlu için kadınlar alır da küçük oğlu için hiçbir kadın almazsa ve ondan sonra ölürse kardeşler kalan malı paylaştıklarında küçük kardeşin payının yanı sıra henüz hiç karı almamış olan küçük kardeşe bir kadın sağlaması için bir başlık parasını ayırmalıdırlar.

Bir adam bir kadınla evlenir de kadın adama çocuklar verirse ve bu kadın öldükten sonra adam bir kadın daha alır ve o da adama çocuklar verirse ve bundan sonra baba ölürse oğlanlar malları annelerinin durumuna göre pay edemezler, sadece çeyizleri bu şekilde pay edebilirler; babadan kalan mallar herkese eşit bir şekilde pay edilmelidir.

Bir kişi oğlunu evden kovmak ister ve bunu hakimin önünde “Ben oğlumu kovmak istiyorum” diye ilan ederse hakim onun gerekçelerine bakar. Oğlanın babanın onu haklı bir şekilde evden uzaklaştıracağı kadar büyük bir suçu yoksa babası onu evden uzaklaştıramaz.

Babanın oğlunu baba-oğul ilişkisinden mahrum edeceği kadar büyük bir suçu varsa baba onu bir kerelik affeder; ancak, oğlan ikinci defa aynı suçu işlerse baba onu bütün baba-oğul ilişkisinden mahrum edebilir.

Bir adama karısı oğullar doğurursa ve kadın hizmetçisi de oğullar doğurursa ve baba hala yaşarken kadın hizmetçinin doğurduğu oğullarına “Benim oğullarım” derse ve onları da karısının oğulları arasında sayarsa ve ondan sonra baba ölürse karısının ve kadın hizmetçinin oğulları babadan kalan malları ortak bir şekilde bölüşürler. Karısının oğlu pay eder ve seçer.

Bu kadın gittiği yerdeki ikinci kocasına oğullar doğurursa ve ondan sonra ölürse onun daha önceki ve sonraki oğulları çeyizi aralarında paylaşırlar.

Eğer ikinci kocasına hiçbir oğul vermezse ilk kocasının oğulları çeyize sahip olurlar.

Eğer bir devlet kölesi ya da azad edilmiş birinin kölesi özgür birinin kızıyla evlenirse ve çocukları olursa kölenin efendisinin özgür olanın çocuğunu köleleştirmeye hiçbir hakkı yoktur.

Çocukları henüz büyümemiş olan bir dul başka bir eve girmek (evlenmek) isterse hâkim kararı olmaksızın bunu yapamaz. Eğer başka bir eve girerse hâkim ilk kocasının evinin durumunu inceler. Bundan sonra ilk kocasının evi ikinci kocasına tevdi edilir ve kadın yönetici olur. Ve orada bir de kayıt tutulmalıdır. O evin düzenini sağlar, çocuklarını büyütür ve evde bulunan kapları satamaz. Dul bir kadının çocuklarının aletlerini satın alan kimsenin parası yanar ve eşyalar sahiplerine iade edilir.

Bir adam bir çocuğu evlatlık alır ve oğlu olarak ona ismini verirse ve onu besleyip büyütürse büyümüş bu çocuk bir daha geri istenemez.
Kur’an’a göre evlatlığa kendi ismimiz verilemez. Onu öz babasının ismi (soyismi) ile çağırmak gerek.
Bir adam bir çocuğu evlatlık alırsa ve o çocuğu aldıktan sonra analığına ve babalığına zarar verirse evlatlık alınan bu oğlan babasının evine geri döner.

Saray hizmetlerinde çalışan bir metresin ya da bir fahişenin oğlu geri alınamaz.

Bir zanaatkar bir çocuğu besleyip büyütmek için yanına alırsa ve ona mesleğini öğretirse o çocuk geri alınamaz.

Bir adam çocuğuna bir sütanne tutarda çocuk onun ellerinde ölürse ve sütanne anne ve babaya haber vermeksizin başka bir çocuğu emzirirse onlar sütanne haber vermeksizin başka bir çocuğu emzirmekle suçlayabilirler ve onun memeleri kesilir.

Eğer bir oğul babasına vurursa onun elleri balta ile kesilir.

Yukarıdaki hiçbir kanun İslam ile ilişkili değildir. İslam'da hırsızın elini kesme diye bir ceza olduğunu düşünmüyorum. Bu konu hakkında yazdığım yazıyı okumak için tıklayın.
 

Eğer bir adam başka bir adamın gözünü çıkarırsa onun gözü de çıkarılır.

Eğer bir kişi başkasının kemiğini kırarsa onun kemiği de kırılır.

Eğer bir kişi azad edilmiş bir adamın gözünü çıkarırsa ya da kemiğini kırarsa bir mina (yarım kilo) altın öder.

Eğer bir adamın kölesinin gözünü çıkarırsa ya da kemiğini kırarsa onun değerinin yarısını öder.

Bir adam kendisi ile eşit olan birinin dişini kırarsa onun da dişi kırılır.

Bir kişi azad edilmiş bir adamın dişini kırarsa bir mina altının 1/3’ünü verir.

Bir adam rütbece kendisinden daha üstün olan bir adamın vücuduna vurursa halkın önünde öküz kırbacı ile 60 kırbacı hak eder.

Doğuştan özgür bir adam başka bir özgür doğan adama ya da eşit derecedeki birine vurursa bir mina altın öder.

Azad edilmiş bir adam başka bir azad edilmiş adama vurursa on şikel para öder.

Azad edilmiş bir adamın kölesi azad edilmiş bir adama vurursa kulağı kesilir.

Bir kavga sırasında bir adam diğerine vurur ve onu yaralarsa ve daha sonra “Onu kasıtlı olarak yaralamadım” diye yemin ederse doktorların masrafını öder.

Bu adam yarası nedeniyle ölürse, öldüren benzer bir şekilde yine yemin eder ve ölen kişi doğuştan özgür ise yarım mina para verir.

Eğer azâd edilmiş biri ise bir minanın 1/3’ü kadar öder.

Bir adam henüz doğmamış çocuğunu kaybedecek şekilde doğuştan özgür bir kadına saldırırsa onun kaybı için on Şikel öder.

Bu kadın ölürse öldüren kişinin kızı öldürülür.

Özgür sınıfa ait bir kadın bir darbe nedeniyle çocuğunu kaybederse buna neden olan para olarak beş Şikel öder.

Bu kadın ölürse yarım mina öder.

Bir adam, başka bir adamın kadın hizmetçisine saldırır ve kadın çocuğunu kaybederse o para olarak iki şikel öder.

Bu hizmetçi ölürse bir minanın 1/3’ü kadar öder.

Bir doktor operatör bıçağı ile derin bir yarık açarsa ve onu tedavi ederse ya da bir operatör bıçağı ile (gözün üstünde) bir tümörü açarsa ve gözü kurtarırsa on Şikel alır.

Hasta eğer azad edilmiş bir adamsa beş Şikel alır.

Başka birinin kölesi ise sahibi doktora iki Şikel verir.

Bir doktor operatör bıçağı ile derin bir yarık açarsa ve hastayı öldürürse ya da bıçak ile bir tümörü açıp gözü keserse doktorun elleri kesilir.

Bir doktor operatör bıçağı ile azad edilmiş bir adamın kölesinde derin bir yarık açarsa ve onu öldürürse o köleyi başka bir köle ile ikame etmelidir.

Eğer operatör bıçağı ile bir tümörü açar ve gözünü çıkarırsa kölenin değerinin yarısını öder.

Eğer bir doktor kırık bir kemiği ya da insanların hastalıklı kısımlarını iyileştirirse hastalar ona nakit olarak beş Şikel verirler.

Azad edilmiş bir adam ise üç şikel verir.

Köle ise sahibi doktora iki şikel verir.

Bir veteriner cerrah bir eşek ya da bir öküz üzerinde ciddi bir ameliyat yapar ve tedavi ederse ücret olarak sahibi cerraha bir şikelin 1/6'sını öder.

Bir veteriner cerrah bir eşek ya da bir öküz üzerinde ciddi bir ameliyat yapar ve onu öldürürse sahibine değerinin ¼’ünü öder.

Ustasının bilgisi olmaksızın bir berber satılmayan bir kölenin üzerindeki kölelik işaretini silerse bu berberin elleri kesilir.

Her hangi bir kişi bir berberi aldatır ve köle işaretini satılık olmayan köle işaretiyle değiştirirse öldürülür ve evi yakılır. Berber “Onu kasıtlı olarak işaretlemedim” diye yemin ederse suçlanmaz.

Bir inşaatçı bir bina inşa eder ve binayı tamamlarsa her bir sar’lık yüzey için iki Şikel ona ücret verir.

Bir inşaatçı her hangi bir kişi için bir bina inşa eder ve bu binayı uygun bir şekilde yapmazsa ve onun inşa ettiği bina yıkılıp sahibini öldürürse inşaatı yapan öldürülür.

Eğer bina ev sahibinin oğlunu öldürürse inşaatı yapanın da oğlu öldürülür.

Bina sahibinin kölesini öldürürse evin sahibine köle için bir köle ödeme yapar.

Binanın bir kısmı harap olursa harap olan kısmın tümünü tazmin eder ve inşa ettiği binayı düzgün bir şekilde inşa edinceye dek kendi imkânlarıyla evi yeniden inşa eder.

Bir kişi başkası için bina yapıyorsa, bina henüz tamamlanmamış olsa bile, duvarı devrilmişse inşaatı yapan kişi kendi imkanlarıyla duvarı daha sağlam bir şekilde yapmalıdır.

Tekne inşa eden bir kişi birisi için 60 gur uzunluğunda bir tekne yaparsa nakit olarak iki şikel ücret alır.

Tekne inşa eden bir kişi birisi için bir tekne yaparsa ve tekneyi sıkı yapmazsa ve aynı yıl içerisinde tekne denize açıldığında hasar görürse tekne yapımcısı tekneyi alır ve kendi imkanlarıyla sağlamlaştırır. Sağlam tekneyi, tekne sahibine verir.

Bir kişi kendi teknesini bir gemiciye kiralarsa ve gemicinin dikkatsizliğinden tekne enkaz haline gelir ve batarsa gemici tekne sahibine tazminat olarak başka bir tekne verir.

Bir kişi bir gemici ve onun teknesini kiralarsa ve onu mısır, giyecek, yağ, hurma ve benzeri uygun şeylerle doldurursa; ancak gemicinin dikkatsizliğinden gemi batarsa ve taşıdıkları harap olursa o zaman gemici hem enkaz haline gelen gemiyi hem de içindekileri tazmin etmelidir.

Yukarıdaki kanunlar da iddia edildiği gibi İslam ile aynı değildir.
 

Bir gemici her hangi bir kimsenin gemisini kazaya uğratır da gemiyi muhafaza ederse geminin değerinin yarısını öder.

Bir kişi bir gemici kiralarsa yıl başına altı gur mısır öder.

Bir tüccar bir feribota çarpar ve onu enkaz haline getirirse kaza geçiren teknenin sahibi Tanrı önünde adalet arar; feribot ile çarpışan tüccar gemisinin sahibi diğer botun sahibine bütün hasar için tazminat ödemelidir.

Her hangi bir kimse angarya için bir öküzü zorla alırsa nakit olarak bir minanın 1/3’ünü öder.

Her hangi bir kişi bir yıllığına öküzleri kiralarsa sabana koşulan öküzler için dört gur mısır öder.

Sığır sürüsünün kirası olarak sahibine üç gur mısır ödenir.

Bir kimse bir öküz ya da bir eşek kiralarsa ve bir aslan onu otlakta öldürürse zarar sahibine aittir.

Bir kimse bir öküzleri kiralar da onları kötü muamele ya da darbe sonucu öldürürse öküze karşı öküz vererek tazmin etmelidir.

Bir kimse bir öküz kiralar da onun bacağını kırarsa ya da boyun bağlarını keserse öküze karşı öküz vererek tazmin eder.

Bir kimse bir öküz kiralar da onun gözünü çıkarırsa sahibine değerinin yarısını öder.

Bir kimse bir öküz kiralar da onun bir boynuzunu kırarsa ya da kuyruğunu keserse veya burnunu yaralarsa sahibine değerinin dörtte birini öder.

Bir kimse bir öküz kiralar da Tanrı ölsün diye ona vurursa onu kiralayan kişi Tanrı adına yemin eder ve suçsuz olduğu kabul edilir.

Bir öküz caddeden (pazardan) karşı karşıya geçerken birileri onu itip öldürürlerse sahibi mahkemede (kiralayana karşı) her hangi bir hak talebinde bulunamaz.

Bir öküz boynuzla yaralanmış ise ve bu da onun boynuzlayan bir öküz olduğunu gösteriyorsa ve onun boynuzları bağlanmamışsa ve öküz doğuştan özgür olan birini boynuzlayıp öldürmüşse sahibi nakit olarak yarım mina altın verir.

Eğer bir kişinin kölesini öldürürse bir minanın 1/3’ünü verir.

Bir kişi başka biriyle tarlasını işlemesi için anlaşır ve ona ekmesi için tohum verirse, boyunduruğa koşulmuş bir çift öküz verirse ve o kişi mısırı ya da diğer ürünü çalar ve kendisine ayırırsa elleri baltayla kesilir.

Eğer kendisine tohumluk mısır ayırır ve boyunduruğa koşulmuş öküz de kullanmazsa aldığı miktar kadar tohumluk mısır verir.

Eğer öküz boyunduruğunu başkasına kiraya verirse ya da tarlaya ekmeyerek tohumluk mısırı çalarsa suçlu bulunur ve her bir yüz gan için altmış gur mısır öder.

Onun topluluğu onun adına bunu ödemezse sığırlarla birlikte (çalışması için) tarlaya gönderilir.

Bir kimse tarla işçisi kiralarsa bir yıl için sekiz gur mısır öder.

Onlar başka bir ülkeden ise alıcı onlar için tüccara ödediği parayı deklare eder ve kadın ve erkek köleyi elinde tutar.

Bir köle efendisine “Sen benim efendim değilsin” derse ve onlar o köleyi suçlarsa efendisi onun kulağını keser.

Görüldüğü gibi Hammurabi Kanunların İslam ile bir ilgisi yoktur. İslam’ı reddetmek isteyen insanların Muhammed'in Kur’an’ı Mezapotamya halklarından öğrendi iftirasına gerek yoktur. İslam’ı seçmek istemiyorsa sadece İslam’ı beğenmedim demesi yeterlidir. Böylece İslam niçin Hammurabi kanunları ile aynıdır iftirasına cevap vermiş olduk. Hem Hammurabi kanunlarını hem de Kur’an’ı bilmeyen insanların bunların aynı olduğunu sanması doğaldır.

 
Görüntülenme 15,205
Yayın 06 Ekim 2018

Müslüman olmayan bazı arkadaşlar siteme girip yorum olarak bu soruyu sordular. Bazı ateistlerin ve deistlerin de bu soru üzerinde ciddi şekilde durduğunu görünce bir konu olarak bu iddiayı ele almaya karar verdim. Dinozorların Kur’an’da geçip geçmediği ya da geçmiyorsa niçin geçmediğine dair cevaplar vermeden önce bu bir bilimsel argüman (kanıt) olarak kabul edilmeli midir bunu da tartışmak gerek.--

Dinozorlar Kur’an’da geçmez. Fakat Kur’an’da dinozorlar ile birlikte milyonlarca canlının da ismi geçmez. Bunun sebebi de Kur’an’ın bir biyoloji kitabı olmamasıdır. Siz Kur’an’da neden dinozorlar geçmiyor diye sormanız için Kur’an’ın canlıların sıralı listesinin bulunduğu bir kitap olması ve Kur’an’ın kendisi hakkında  ben de her canlının ismi var iddiasını barındırması gerekmektedir. Fakat Kur’an’ın böyle bir iddiası yoktur. Ayrıca dinozorlar neden yok derseniz ben de diğer milyonlarca canlı niye yok? diye sorarım. Bu soru aslında mantıkla ve bilimle ters düşmektedir. Çünkü ahlaki bir rehberlik iddiasında bulunan bir kitapta canlı isimlerini aramak mantıksızdır. Kur’an insan isimlerini bile vermez. Mesela Ramses demez Firavun der. İsim vermez Nemrut der. Kur’an sadece verdiği mesaja odaklanmasını bir tarih kitabı olmadığını bize göstermek ister. Bu yüzden bu sordukları soru bilimsel bir argüman olarak kabul edilemez. Bu Kur'an'ın insan ürünü olduğuna kanıt oluşturmaz.

Dinozorları da yazsaydı insanların iman etmeleri hususunda yardımcı olmayacak mıydı?

Hayır, olmayacaktı. Çünkü Kur’an insanlara iman etmelerine yardımcı olmak için yeterli bilimsel kanıt zaten sunmuştur . Mesela Kur’an Bigbang hadisesinden Muhammed’in o gün bilemeyeceği bir ifade ile yer verir. Ancak o dönemin insanları Bigbang olayını bilmedikleri için bu ayetleri tam olarak kavrayamadılar. İşte ayet:
 

İnkârda ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık ve (hareket edebilen) her canlıyı sudan var ettik? Buna rağmen hala inanmayacaklar mı? (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ ENBİYA 30)

O dönem bilinmeyen bilgilerden bir tanesi de evrenin genişlediği bilimsel gerçeğidir. Ancak o dönem Müslümanları evrenin genişlediğini bilmediği için bu ayeti farklı şekilde çeviriyorlardı ki bu başka bir yazının konusu olsun. Kur’an’da evren için de gök tabiri kullanılır. Bu bilgiyi es geçmeyelim. Bunu aktaran ayet şudur:
 

“Bütün bir göğü kendi güç ve kudretimizle Biz inşa ettik ve onu sürekli genişleten de biziz.” (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ ZARİYAT 47)

Yukarıdaki ayetler imana yardımcı olmuyorsa bırakın dinozorları, dinozor türünün ismini ve şeklini bile söyleseydi Kur’an'a yine iman edilmezdi ki nitekim öyle de oluyor. Ne iman için ne imansızlık için bir bahane üretmenin bir anlamı yok. İslam’a inanmayı kabul edecek olan tüm deist ve ateistlerin en doğal hakkı inanmak için delil istemeleridir. Fakat bu noktada gerçek mi isteniyor sorusu akla geliyor. Gerçekten delil sunulursa iman edilecek mi? Bence edilmeyecek. Çünkü Kur’an’da Muhammed peygamberin bilemeyeceği bilgileri sıraladığımızda Muhammed antik Yunan filozoflarını okudu oradan öğrendi iddiası ortaya atılıyor. Hatta bazı ateistler Muhammed elbette bunları bilemezdi Kur’an’ı bir bilginler komisyonu yazdı diyenleri bile gördüm. Bilimsel ayetleri görünce Muhammed filozofları okuyan döneminin bilgini olurken iş dinozora gelince Muhammed bilmiyordu bu yüzden unuttu. Allah olsa bilirdi ve Kur’an’a yazardı demeye getiriyorlar. Burada kritik bir soru aklıma takılıyor. Allah olsaydı neyi Kur’an’a alıp neyi almayacağını nasıl bilebiliyorlar?
 

Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: “Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin.” (NEML 18, TEFHİMU'l KUR’AN)

Muhammed peygamber döneminde karıncaların bu şekilde organize sosyal bir hayvan topluluğu olduğu bilinmiyordu. Ancak ayette bu belirtiliyor. Karıncaların sistemli iletişiminden bahsediliyor. Burada asıl önemli nokta dişi karıncadan bahsedilmesidir. Çünkü ne Muhammed ne o zamanın dünyasının bilemeyeceği bir bilgi Kur’an’da geçer. Şimdilik karıncalar hakkında bilimsel birkaç bilgi size sunayım.

Erkek karıncaların tek görevi olgunlaştıklarında genç bir kraliçe karınca ile çiftleşmektir. Erkek karıncalar bu çiftleşmeden kısa süre sonra ölmekteler. Koloninin bütün işlerini yapan işçi karıncalar kısır dişilerdir. Karınca kolonisi anne ve kızlarının hâkim olduğu bir dünyadır. Eğer Kur’an Muhammed tarafından yazılsaydı Süleyman’ın ordularını haber veren dişi karınca değil erkek karınca olurdu. Çünkü Araplar erkek egemen bir topluluktur. Muhammed peygamberde onların bir üyesi olduğuna göre bu ince detayı düşünmüş olması olası değildir. Çünkü bu kadar ince bir detayı atmış ve tutturmuş olamazsınız. Bu çok düşük bir olasılık. Bu yüzden Allah dinozorları yazsaydı da iman etmelerine yardımcı olmayacaktı. Çünkü Muhammed dinozorları Yunan filozoflarından öğrendiğini iddia edip yine herkes bildiği doğruya tapacaktı.

Allah Kur’an’ın insan ürünü olmadığını anlamamız için yeterli bilimsel kanıt serpmiş zaten. Dinozor aramak bence hakikati arayan bir insanın tavrı değil. Reddetmek isteyen ama sanki bilimsel kanıt bulmuş gibi kendini rahatlatmak isteyen insanların tavrı. Ayrıca işin şu noktası da var. Allah cemaatçi mantığında değildir. Sayıların İslam’da bir değeri yoktur. Allah cemaatçiler gibi sayımız çok olsun mantığında değildir. Bu yüzden Allah bizi ikna etsin mantığında olan insanların yapacakları en güzel şey İslam’a girip bu dini kendi kibirli ruhlarıyla kirletmemeleridir.

Birileri sitemde yaptığı yorumda Allah geçmişte yaşamış kavimleri helak ettiyse şimdikileri neden helak etmiyor demişti ve eklemişti hadi cevapla Müslüman olacağım. Benim bu sorusuna cevabım vardı. Çünkü bu soruya cevap olacak bir yazı hazırlıyorum kafamda tam 1 yıldır. Ama onun terbiyeden yoksun üslubu yüzünden cevaplamadım. Çünkü hakikati aramadığı çok açıktı. Tartışmak için gelmişti. Bir insan bu kadar kibirli olmamalı. İslam’ın ve Allah’ın bu yüce insanın inanmasına muhtaç olduğunu sanması ne üzücü. İnsanların çoğu Tanrının kudretini, noksansızlığını ve muhtaçsızlığını bir türlü kavrayamıyorlar. Cevaplayın Müslüman olacağım tarzında olaya yaklaşan insanların Müslüman olmamasını tavsiye ederim. Çünkü İslamiyet’in tek bir insana bile ihtiyacı yok. Sanki inandığı zaman İslamiyet’in kendisine bir şey katmayıp kendisinin İslamiyet’e şeref katacağınız sanan gafiller var. 1 tane sağlam Müslümanı 1 milyar tane bozuk Müslümana değişmem. Burada yapılan en büyük hata Allah'ın insanların iman etmesi için özel çaba sarf edeceği yanılgısıdır.

Ateist ve deistlerin en büyük çelişkileri herhangi bir dine inanmamalarına rağmen sürekli dini sitelerde gezmeleri ve dini videolar izlemeleridir. Bu gerçekten mantıksız bir davranıştır. Çünkü bu kesimlerin belki yüzde doksanı zaten Kur'an'ı Muhammed'in yazdığını yüzde yüz kabul etmişlerdir. Siteme giren deist ve ateistler bu ön kabulle Kur'an'a yaklaştıkları için soru sormaları çok mantıksız. Çünkü cevap ne kadar doyurucu olursa olsun Kur'an'ı Muhammed yazdı ön kabulune her şeyi dayandırdığı için yine de o insan için verilen cevaplar saçma gelecektir. Çünkü aradığı cevap hakikat değil. Soru sorarken bile İslam'ı çürütmeye çalışan üslupları çok açık. Hakikati bulmayı değil, Kur'an'ı çürütmeyi hedeflemiş.

Birileri çıkıp İslam'ın kuralları ile Hammurabinin kuralları niçin aynı ? diye sordu. Böyle bir şeyin olmadığı ile ilgili bir yazı yazacağım fakat reddetme ve çürütme hırsı o kadar kalplerini doldurmuş ki var olmayan kanıtlar bile sunmaya çalışıyorlar. İftira atmaktan, İslam'a ait olmayan görüşleri İslam'a mal etmekten çekinmiyorlar. Tamam Kur'an'ı beğenmemiş olabilirsiniz. Şu halde bir ateist ve deiste düşen boş işler olarak gördükleri dinleri görmezden gelmek ve kendi hayatlarına bakmaları ve işlerine odaklanmaları olmalıdır. Ben Ateist veya deist olsaydım safsata olarak gördüğüm dinlerin yüzüne ölünceye kadar bakmazdım. Dinlerle uğraşmayı zaman kaybı olarak görürdüm. Belki de dünyanın tamamının ateist ve deist olmaması bu görüşleri savunan insanları rahatsız ettiği için sürekli din ile meşgul oluyorlar. İşin ilginci dindarlar bile bu insanlar kadar dinlerle içli dışlı değil. Bu Çok komik geliyor bana :))
 
Görüntülenme 1,821
Yayın 05 Ekim 2018

Asırlardır kadınlara özel günlerinde oruç tutamayacağı ve namaz kılamayacağı (salatı ikame etmesi) söylenmiştir. Kuran hayızlı kadın için ne söyler bir bakalım:--
 

"Sana kadınların ay hali hakkında soruyorlar: De ki: "O sıkıntı verici bir rahatsızlıktır. Ay hali sırasında kadınları (rahat) bırakın ve onlar temizleninceye kadar (cinsel) ilişkiye girmeyin! Temizlendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği gibi yaklaşın!" Hiç kuşkusuz Allah özden tevbe edenleri sever, özden temizlenenleri de sever." (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ- BAKARA 222)

Ayetten de açıkça gördüğünüz üzere Allah, kadınların özel günlerinde yapamayacağı herhangi bir şeyden Kuran’da bahsetmez. Yani hayız döneminde kadına yasaklanan ya da emredilen bir sorumluluk yoktur. Kuran, kadınların özel günleri için kadına değil erkeğe yapamayacağı şeyleri anlatır. Bakara 222’de görüldüğü üzere Allah, erkeklerin kadınları o dönemde cinsel ilişki talebi ile rahatsız etmelerini yasaklar. Ancak kadın için bir sorumluluk Kuran’ın hiçbir yerinde geçmez. Yani kadınlar bu dönemde tıpkı erkekler gibi tüm ibadetlerini yerine getirmek sorumluluğundadır.

Allah salatı ikame (namaz) edemeyecekleri Nisa 43’te sıralar. Bu ayete göre sarhoş iken, cinsel ilişki sonrası yıkanmamışsanız ve tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra abdest almadan namaz ibadeti yerine getirilemez. Yani toplamda 3 durum var. Kadınların özel gününden bahsedilmez.
 

Siz ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -seyahat (gibi yıkanmayı güçleştiren haller) hariç- yıkanıncaya kadar salata yaklaşmayın! Fakat eğer hastaysanız ya da yolculuk yapıyorsanız veya ihtiyaç giderdikten sonra yahut kadınlarla birlikte olmuşsanız ve üstelik su da bulamıyorsanız, o zaman temiz bir toprak alıp yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin! Unutmayın ki Allah tarifsiz bir affedicidir, eşsiz bir bağışlayıcıdır (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ – NİSA 43)

Kadını özel günlerinde ibadetten men eden Yahudilik inancıdır. Sünnilik inancına mensup insanlar ise Kuran’ı değil Tevrat’ı kendilerine rehber edinmişlerdir. Temel sorun buradan kaynaklanmaktadır. İslam’ın tek kaynağı olan Kur’an, hayızlı kadının değil namaz kılamaması onlar için hiçbir yasak bırakmaz. Şu halde kadın o günlerde de ibadetini rahatça yerine getirmelidir.
 
yukarı çık butonu