Arama Yap
Görüntülenme 12,378
Yayın 17 Eylül 2017
20 Kasım 2020 güncellendi

Namaz konusunda görüşlerimi değiştirdiğim için yazımı geçen yılın ardından yine güncellemiş oldum. Kuran’da resimli bir namaz hocası bulamayan Müslümanların aklına gelen ilk şey hadisler olmadan namaz kılamayacağıdır. Çünkü Kur’an ibadet şekli belirtmemiştir. Bu iddianın ardından Muhammed peygamberin namaz kılmayı Cebrail’den öğrendiğini de ekliyorlar. Namaza gelince. Biz her dini bilgi gibi namazı da Kur'an'dan öğreniyoruz. Bunu söylediğimde bazıları Kur'an'dan resimli namaz hocası sayfalarını açmamı bekliyor. Hâlbuki hiç düşünmüyor ki hadis adı verilen rivayetlerde de resimli bir gösterim yok. Kur'an, rükû ve secde deyince "rükû nedir, secde nedir" biz anlamadık bu yüzden anlamak için hadislere bakmalıyız diyenler bir mantık hatası yapıyor.-- Çünkü hadis adlı rivayetlerde de secde ve rükû kelimesi geçiyor. Resimli bir hadis yok ki. Kur'an'da bu kelimeleri anlamayanlar hadislere bakınca anladık diyorlar. Aynı kelimeler ancak Kur'an'da okuduğunda anlamıyor. Namaz ibadeti hadislerden değil resimli fıkıh ilmihallerinden içinde bulunduğumuz toplumdan öğreniyoruz. Tıpkı Muhammed döneminde insanlar nasıl kendinden önceki toplumlardan bu ibadeti öğrendiyse.
 
Kur'an'da Namaz Kavramı Geçer Mi?
İlk olarak namaz kavramını kullanmayı doğru bulmadığımı belirtmeliyim. Çünkü namaz Farsçadan dilimize geçmiş ve belli kalıpları olan bir ibadet kavramını ifade ediyor. Kur’an’da namaz diye çevrilen kavram “Salat”tır.  Salat kavramını kullanmayı daha isabetli buluyorum. Namaz kavramı Türkçeye Farsçadan geçmiştir. Farsçaya da Hintçeden geçmiştir. Hint filmlerini izleyenler bilir Hintliler birbirlerini selamlarken "namaste" derler. Aynı kökten gelir. Namaz kavramı bugün ki kılınan belli hareketlarin olduğu ve ayetlerin okunduğu bir ibadet formudur. Ancak salat için aynı dar kalıpları söyleyemeyiz. Salat geniş anlamda bir ibadeti temsil eder ve belli kalıpları yoktur. İlla ayet okumanız illa şu anki hareketleri yapmamız gerekmez
 
Muhammed Peygamber Döneminde Salat Biliniyor Muydu?
Yaygın inanışlardan biri de salat ritüelinin peygamberimize miraç gecesinde verildiği ve kılınışının Cebrail tarafından öğretildiğidir. Ancak Kur’an'da bu fikri destekleyecek ayet bulunmamaktadır. Muhammed peygamber ve yanındakiler zaten toplumunda bilinen ve Allah’a yönelme amaçlı bir ibadeti gerçekleştiriyorlardı. Allah'ın Kur'an'da salatın kılınış şeklini vermemesi salatı insana bırakmış olmasındandır diye düşünüyorum. O dönem de adına salat denilen  ibadet ritüeli yapılıyor olmalı. Allah, insanların kendisine yapılan ritüeli değiştirmiyor veya belli bir forma sıkıştırmıyor, insana bırakıyor
 
Salat Müslümanlardan binlerce yıl önce tüm toplumlarca yapılan bir ritüel. Her toplumun kendince Tanrı'ya yöneldiği  farklı ibadet türü olmuştur.İbrahim’in de kendince bir salat ritüeli gerçekleştirdiğini Kur'an'dan çıkarıyorum. Ancak şunu anlamalıyız ki Salat İbrahim peygamberin toplumunda nasıl kılınıyorsa bugün de öyle kılınıyor demiyorum. Zaten bu pek de mümkün değildir. Her toplumun salat şekli farklıdır. Youtube'a girin ve Yahudilerin namaz kılışı diye yazın biz Müslümanlara benzer şekillerde kıldıklarını görürsünüz. Yani salat kadim toplumlardan toplumlara geçmiştir. Allah, insanoğlunu yaratırken Tanrıya yönelme ihtiyacını da içerisine yerleştirmiş. En seküler insana bile baktığımızda bazı liderleri seçip onlara tapınma ritüelini yapma gereği duyduğunu görüyoruz. Allah’ta insanoğlunun salat şekline karışmayıp sadece içeriğini şirkten arındırıp kendisine yöneltmelerini istiyor. Bu yüzden abdest ritüelini en detayına kadar Allah anlatırken aynı şeyi salat için yapmamıştır. Evrensel olan Kur’an salatı belli bir şekilsel formla sınırlandırmayarak evrenselliğini bir kez daha ispatlamıştır. Allah’ın toplumdan beklediği salatı nasıl ikame ederse etsin sadece kendisine yöneltmesidir.

Salatta yaptığımız şekiller olan secde, rükû ve kıyam da insanoğlunun ürünüdür diye düşünüyorum. İnsanoğlu, Adem'den beri bir şekilde Tanrı’ya ibadet ediyordu. Zamanla atalarımızın yaptığı bu şekilsel hareketler kalıplaştı. Allah da saygı ve ibadet için kullandığımız bu hareketleri onayladı. Ancak şu anki namaz hareketlerini de emretmedi bize bıraktı. Aksi halde abdesti detaylı aktaran Kur'an salatı da açıkça tarif etmeliydi. Kur'an, İbrahim peygamberin de salat ibadetini yerine getirdiğini şöyle dile getirir:
 

Hani bir zaman da Kâbe'yi insanlık için daimi bir merkez ve kutsal bir güvenlik bölgesi kılmıştık. Öyleyse İbrahim'in vatanını dua ve ibadet yeri edinin! Nitekim biz İbrahim ve İsmail'e, "Tavaf edecekler, içe kapanacaklar ve uzun uzun rükû ve secde edecekler için mabedimi temiz tutun!" diye emretmiştik (BAKARA 125 )

Bu ayette İbrahim peygambere rükû ve secde edecekler için Kâbe ve çevresini temiz tutması emredilmekte. Tabii bu temizlik soyut mu somut mu o ayrı bir tartışma konusu. Önemli olan salat eyleminin İbrahim peygamber döneminde dahi yapılmasıdır. Tabi bugünkü şekilden muhtemelen çok daha farklıydı. Yukarıdaki ayet salatın miraç gecesi verildiği veya ilk Muhammed peygambere verildiği tezlerini çürütür. Mekke çevre bölgelerden hac için gelinen ve o dönemin kozmopolit şehriydi. Yani çok farklı inançlardan insanlar bulunuyordu. Peygamberimizin İslam'dan önce Yahudilerde muhakkak salatı gördüğünü düşünüyorum. Yahudilerle iç içe yaşayan Araplar nasıl olurda Yahudilerin çok az farkla aynen bizim gibi kıldığı salatı fark etmemiş olabilirler? Aşağıdaki ayet kitap ehlinden bazılarının şekli salat ritüelini yerine getirdiğini haber verir.
 

Onların hepsi bir değildir, önceki vahyin takipçilerinden, gece boyunca Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan onurlu bir topluluk da vardır (ALİ İMRAN 113)

İlginç bir bilgi de İbn-i Kesir’in “Tabakat” adlı eserinde mevcut. Tabakat’ta Şam Yahudilerinden olan İbnül Heyyeban İslam’dan birkaç yıl önce Medine’ye geldiğini insanların onun hakkında “ondan daha güzel beş vakit namaz kılanı görmediklerini” anlattıklarını eserinde bize aktarır. Tabi bu olay gerçekten yaşanmış mı bilmiyorum. Zaten işin bu detayında değilim. Asıl önemli olan 1100 yıl önceki insanların salatın Muhammed peygamber tarafından ilk kez uygulanmadığı daha önceleri de uygulandığı yönünde bilgiler vermeleri ve böyle düşünmeleridir.

İşin başka ilginç noktası da Kur’an’da saklı. Normalde sana ay halinden soruyorlar de ki, sana neyden infak edeceklerini soruyorlar de ki vs. kalıplarla onlarca ayet varken sana salatı nasıl kılacaklarını soruyorlar ayeti yok. Yani o dönem salatın nasıl yapıldığını herkes biliyordu. Herkes atalarından gördüğü veya Yahudilerden gördüğü gibi bir ibadet  yapıyordu.

Peygamberimizin salatı cebrailden öğrendiği iddiası da ayetleri gördüğünüz üzere çok tutarlı değildir. Ayrıca bugün bayanlar ile erkekler arasında namaz kılma şekil farklılıkları var. Peygamberimiz cebrailden tek kılınış formu öğrendiğine göre bugün kadın- erkek ya da mezhepler arası farklı şekiller nasıl açıklanabilir?
 
Salat Hakkındaki Hadisler?
Sadece Buhari bile Sahih-i Buhari adlı eserinde salata yüzlerce bölüm ayırmıştır. Ve işin ilginci şudur ki salatın şeklen bir tarifi net olarak bu hadis kitabında da mevcut değildir. Sadece birkaç hadiste o da mutlak olarak şöyle kılın demeden salattan bahsedilmiş. Peki, hadisler ne üzerinedir? Rivayetler üzerine inşa edilmiş. Yani bize aktarılan metinlerde sahabenin peygamberin nasıl salat ettiğine dair bilgileri mevcut. Yani falanca şahıs ben peygamberi şöyle salat ederken gördüm vs. gibi anlatımları bize kadar ulaşmış. Bizzat peygamberin şöyle kılın dediği hadis neredeyse yok denecek kadar az. Bir hadisinde peygamberin “Beni nasıl salat ederken görüyorsanız siz de öyle kılın” dediği iddia ediliyor. Ancak bu iddia da makul değildir. Bayram salatı adı verdikleri salat toplumca hatırlanmadığından her bayram cami hocası uzun uzun bayram salatının nasıl kılınacağını topluma anlatır. “Beni izleyin, ben nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın” denmez. Öyle denseydi herkes salatı karıştırırdı. Bu yüzden bu hadis olduğu iddia edilen sözün makul olmadığı ortadadır. Tüm bunlar şunu gösteriyor: Peygamber kendi döneminde yaptığı ibadeti zorla başkalarından istememiş herkesin salatı ikame etme noktasında kendi yapmak istediği şeyle başbaşa bırakmıştır. Salatın Allah'ın emrettiği bir şekli ve yapılış formu yoktur.
 
Salat Kur’an’da Tek Bir Anlamda Mı Kullanılmıştır?
Hayır. Kur’an’da salat kavramı tek bir anlamda kullanılmamıştır. “Destek veren, yardım eden, yardım çağrısı, davet, Allah’tan yana olmak, yönünü Allah'a dönmek, uymak, bağlı kalmak” vb. anlamlara da geldiği bilinmektedir. Sözlük anlamları:destek, dua, dua etmek; yalvarma, yakarış; konuşma, söylev, nutuk; övgü, methiye; nimet; meydana getirmek, sebep olmak; yakından takip etmek, izlemek, uymak, bağlı kalmak; irtibata geçmek veya irtibata geçilmek; hayvanın kuyruğunun çıktığı yer, but” Kök anlamı bir şeyi bırakmamak, sürekli onun arkasında durmaktır. (Lisanul Arab sözlüğü)
 

Onlar bir musibete uğradıklarında: "Doğrusu biz Allah'a aitiz ve sonunda yine O'na döneceğiz" derler. (156) İşte bunlar, Rablerinin sürekli destek (salavatun) ve bağışına mazhar olanlardır. Doğru yolda olanlar da bunlardır (157) (BAKARA 156,157)

Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’i destekliyorlar. Ey mü’minler! Siz de o’na destek olun ve tam bir teslimiyetle teslim olun! (AHZAB 56)

Bu ayetlerin haricinde  “salatı ikame edin ve zekâtı verin / Ekimus salate ve atuz zekate” şeklinde birlikte kullanılan bir form var. Kur’an’daki çok fazla ayette bu iki kavram bir kalıpmış gibi birlikte gelir. Bunu “namazı kılın ve zekâtı verin” şeklinde çevirmiş tüm mealler. Hakkı Yılmaz, Sonia Cihangir, Edip yüksel vs. hariç. Onlar burada geçen salatın namaz olarak bildiğimiz ibadet değil de destek veren, yardım eden anlamlarında olduğunu fark eden âlimlerimizden oldu. Yani her salat gördüğümüz yere namaz manasını vermek Kur’an’ın ayet bütünlüğüne zarar vermektedir. Bakara 157'ye baktığınızda salavatun kavramını görürsünüz. Salatın çoğuludur salavat. Allah insanlara namazlar mı kılar? Bunu bildikleri için buraya rahmet, selam, nimet gibi anlamlar vermiş meallerimiz. Ancak salavat'ın bu anlamlara gelmediğini onlar da biliyor. Eğer salavat bu anlamlara geliyorsa niçin diğer ayetlere bu anlamları değil de namaz anlamını veriyorlar? Bu Kur'an metnine sadık olmamak değil midir?
 

Salatı ikame edin, zekâtı gönlünüzden koparak verin. Allah'a rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin! (BAKARA 43)

Bu ayette geçen salatı ikame edin ifadesini namaz olarak çevirmek ayetin anlam bütünlüğüne zarar vermekte ve anlaşılmaz kılmaktadır. Şöyle ki “namaz kılın ve zekât verin. Allah’a rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin” Eğer burada geçen salat namaz demekse niçin tekrardan rükû edenlerle rükû edin diyor. Zaten rükû namazın bir parçası değil mi? Aslında bu ayetler salat kavramının diğer anlamlarının yok edilmesine karşı Allah’ın bıraktığı ipuçlarıdır. Hâlbuki ayet aşağıdaki gibi çevrilirse ayet muazzam bir düzene oturmaktadır.
 

(Allah’ın dinine / İhtiyacı olana) destek olun ve zekât verin. Allah’a boyun eğenlerle birlikte boyun eğin.
Ya da
(ihtiyacı olana) zekât vererek destek olun.Allah’a boyun eğenlerle birlikte boyun eğin

Gördüğünüz gibi Allah kendi dinine ve ihtiyaç sahiplerine destek olmamızı emrederken bunu nasıl yapacağımızı da bir örnek ile açıklıyor: Zekât vererek. Yani ekmeğini yoksulla paylaşarak, fakiri destekleyerek. Zenginliği bir sınıfın egemenliğinde bırakmayarak vs. Ayrıca rükû boyun eğmek anlamını verdiği düşünüldüğünde “Allah’a boyun eğenlerle birlikte boyun eğin” anlamı ayetin bütünlüğünü de en güzel şekilde vermektedir.

Yukarıdaki kalıpta gelip aslında namaz değil de destek anlamına gelen diğer ayetlerden bazıları şöyle: Enbiya 73, Lokman 4, Fatır 29, Bakara 110, Meryem 31, Hac 78, Mücadele 13, Hac 41, Nur 37, Nur 56, Neml 3, Bakara 177, Bakara 238, Bakara 277, Nisa 77, Nisa 162, Maide 55, Maide 91, Tevbe 71, Meryem 55, Müzemmil 20, Tevbe 5, Bakara 83, Beyyine 5 vs. gider. Salatın bu ayetlerde namaz değil de destek verme anlamına geldiğine dair içinizde halen bir şüphe varsa bu ayetler içinden seçtiğim birkaç ayet ile bunu daha net görmenize yardımcı olmak isterim.
 

Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun elçisi, salat eden ve rükû halinde zekâtı veren mü'minlerdir. (MAİDE 55)

Eğer maide 55’te geçen salatı namaz diye çevirirseniz ve rükûyu da çevirmeden olduğu gibi aktarırsanız metin tuhaf bir hal alır. Çünkü rükû halinde zekât vermek ilginç bir yaklaşım olmuş. Ayet şu şekle döner: “Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun elçisi, namaz kılan ve rükû halinde zekâtı veren mü'minlerdir” Şu halde yine salatın yanlış manalandırıldığını rükûnun ise Türkçe anlamının verilmeyerek bedensel eğilme zannedilmesi sağlanmakta ve ayet anlamsız bir cümleye sebep olmaktadır. Oysa ayetin daha doğru çevirisi kanaatimce şöyledir:
 

“Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun elçisi, (ihtiyaç sahiplerine / Allah’ın dinine ) destek olan ve zekâtı boyun eğerek (alçak gönüllü bir tavırla) veren mü'minlerdir”

Burada zekâtı veren kişinin rükû halinde vermesi isteniyor. Yani böbürlenmeden, karşı tarafı rencide etmeden, kendini zekât verdiği kişiden üstün görmeden, kibrini eğerek vermesi isteniyor.

 

Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve salattan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (MAİDE 91)

Yukarıdaki ayette ince detaylar mevcut. Şeytan birilerinin arasına düşmanlık bırakmak istiyor ve bunu yapmak için salattan yani Allah'a yönelmekten veya destekten alıkoymak istiyor. Kumarın tek kazananı vardır. Ancak destekleşmenin birçok kazananı vardır. Ayrıca bu ayet bir hakikati daha dile getirir. Allah’ı anmak ile salat birebir aynı kabul edilecek olgular değildir. Salat içinde Allah'ı anmayı barındırır. Ancak Allah'ı anmak salatı içinde barındırmaz. Bu ayet buna delildir. Salatın Allah’ın dinine destek olmak / Allah’tan yana olmak anlamı olduğunu Kıyame suresi 31 ve 32’den de görüyoruz.
 

Ne sadaka verdi, ne de (salla) namaz kıldı (31) Fakat yalanladı ve sırt döndü (32) (KIYAME 31,32)

Yukarıda Kıyame suresinde cehenneme giden kişiler hakkında yukarıdaki sözler sarf edilir. Ancak salat kavramının yine rayından oynatılmaya çalışılması yüzünden mantık hatası çıkmış. Allah’a inanmayan birinin sadaka vermemesi, şekli salat ritüelinin yapılmaması yüzünden cehenneme gittiği savunulur. İyi de inanmayan bir insanın tek sıkıntısı namaz mı yani? Ayet tamamıyla anlam değişikliğine uğratılmıştır. Burada salat Allah’ın dinine destek olan kişi, Allah’tan yana olan kişi anlamındadır. O zaman ayetler bir anlam bütünlüğüne kavuşmaktadır.
 

Fakat o (insan) dürüst olmadı ve yönünü Allah'a dönmedi/ Allah’ın dinine destek vermedi; (31) fakat yalanladı ve (Allah’a) sırt döndü (32) (KIYAME 31,32)

Bu çevirinin daha mantıklı olduğuna delilimiz bizatihi bu ayetlerin Arapçasıdır. 31’de saddeka derken 32’de saddeka’nın zıttı olan kezzebe ifadesini veriyor. Bu yüzden Saddeka’nın burada sadaka anlamı olmadığını doğru olmak/dürüst olmak anlamı olduğunu anlıyoruz. 31’de Salla ibaresinin tersi olan tevella kavramı 32’de geçer. Yani bu kavramların zıt anlamlarını Kıyame 32’de veriyor zaten. 32’de tevella diyerek o insanların Allah’a sırt döndüğünü anlatıyor. Yani Allah’ın dinine / Allah’tan yana olmaya sırt dönmüşler. Böylelikle 31’de geçen Salla kavramının Allah’tan yana olma/ Allah’ın dinine destek olma olduğunu anlıyoruz.Aynı durum Alak suresinde de geçer ve sallaya namaz kılan kişi dense de ayet çok açık bir şekilde zorlanmaktadır.
 

Baksana şu engel olmaya kalkışana, (9) namaz kılarken (salla) bir kulu (namazdan) ? (10) Gördün mü, ya o doğru yol üzerinde ise, (11) yahut sorumluluğu emrediyorsa? (12) Düşündün mü hiç: eğer o hakikati yalanlıyor (kezzebe) ve (hakikate) sırtını dönüyor (tevella) ise (13) kendisi bilmez mi ki Allah görür mutlaka (14) (ALAK 9-14)


Yukarıdaki ayetten de gördüğünüz gibi salla cümle içinde namaz anlamına gelmemesine rağmen zorlanıyor ve namaz anlamı veriliyor. Ayette kezzebe ve tevella kavramlarının geçmesi de önemli. Bu kavramlara kıyame 32'de de görmüştük.Salla yine burada da tevella nın zıttıdır. Yani hakikate/Allah'a/doğruya/iyiliğe sırt dönmektir tevella. Salla ise bunlara sırt dönmeyen kişidir. Ayetleri birbirine bağladığınız zaman 10.ayette namaz kılan (salla)'nın zıttı tavrı 13. ayette veriyor ve diyor ki salla olmayan kişi hakikati yalanlayan ve sırtını hakikate dönen kişidir. Peki namaz ne alaka? namaz kılıp hakikate sırtını dönen Müslüman yok mu? Ayetin siyak ve sibakına baktığımızda yani bağlamlarına kesinlikle sallanın namaz anlamının zorlama olduğunu görürsünüz. Ayrıca evde namaz kılan birini kim engelleyebilir? Daha isabetli bulduğum çeviri:
 

Baksana şu engel olmaya kalkışana, (9) hakikate destek veren (salla) bir kulu (destekten)? (10) Gördün mü, ya o doğru yol üzerinde ise, (11) yahut sorumluluğu emrediyorsa? (12) Düşündün mü hiç: eğer o hakikati yalanlıyor (kezzebe) ve (hakikate) sırtını dönüyor (tevella) ise (13) kendisi bilmez mi ki Allah görür mutlaka (14) (ALAK 9-14)

Yukarıdaki Alak suresinde dikkat etmenizi istediğim bir başka nokta şu: Allah ayette sallaya engel olunan bir kuldan bahseder. Her canlı Allah'ın kuludur. Eğer salla namaz kılan kişi olsaydı ayetin şöyle olmasını beklerdim."Baksana şu engel olmaya kalkışana namaz kılan bir Müslümanı/Mümini (namazdan)?" Niçin Müslüman ya da Mümin yerine kul diyor. Kul kavramı herkesi kapsar. Tüm insanlığı kapsayan bir kavram niçin kullanılıyor? Çünkü burada geçen salla kavramı namaz olmadığı için hakikate destek veren kişi olduğu için. Müslüman olmayan insanlardan da hakikate değer veren hakikatin ortaya çıkmasına çabalayan iyiliği destekleyen, doğruyu destekleyen insanlar var. Allah bu ayette çok genel bir gerçekten bahsediyor. Müslüman olsun ya da olmasın her zaman iyiliği/doğruyu destekleyen insanları engellemeye kalkışan birileri olur. Kişi zerdüşttür ama erdemliliği iyliği, sorumluluğu yaymaya çalışırsa ona engel olmaya kalkan birileri olacaktır.
 

"Rabbimiz, işte ben, çocuklarımdan bir kısmını ekip-biçmeye elverişsiz bir vadiye, senin mukaddes beytinin yanına yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar (salatı ikame etsinler) diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (İBRAHİM 37)

Emin olun bu ayeti ilk defa Kur’an okuyan ve İslam’dan haberi olmayan birine gösterin çevirinin saçma olduğunu ve anlam bütünlüğünün olmadığı gibi mantığa uymayan bir yönü olduğunu da söyleyecektir. Çünkü salatı yanlış çevirmek ayeti tamamen bozmuş durumda.  İbrahim peygamber sırf namaz kılsınlar diye çocuklarının bazısını ekini olmayan bir vadiye yerleştiriyor. Bu kadar anlamsız bir şey olabilir mi? Şu halde biz de namaz kılmak için ekini olmayan yerlere gidelim. Bu mantıklı mı? Hâlbuki ayet bambaşka bir şeyi ifade ediyor. Salatın kök anlamı olan desteği kullandığımızda sanki yapbozun kaybolan parçasını bulmuş gibi yerli yerine oturuyor her şey.
 

"Rabbimiz, işte ben, çocuklarımdan bir kısmını ekip-biçmeye elverişsiz bir vadiye, senin mukaddes beytinin yanına yerleştirdim; Rabbimiz, (ihtiyaç sahiplerine ekip biçme konusunda) destek olsunlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları bereketli ürünlerle rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (İBRAHİM 37)

Gördüğünüz gibi anlam bütünlüğü muazzam bir şekilde sağlandı. İbrahim peygamber ekip-biçmede verimsiz bir vadide yaşayan insanlara yardımcı / destek olması için çocuklarının bir kısmını oraya yerleştirdiğini söylüyor. Hemen ardından çocuklarının bu ekip biçme olayında başarılı olması için Allah’a dua ediyor ve diyor ki: “Sen, onları bereketli ürünlerle rızıklandır. Umulur ki şükrederler.”  Burada dikkat çekici kısım “insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl” cümlesidir. İbrahim’in bu duadaki kastının ekip biçmede yardım etmek için gittikleri toplumun çocuklarının bunu başaracağına olan inançlarını tazelemesi ve çocuklarının yardımına ilgi duyarak bu işte onlara destek olmalarını sağlamaktır.
 

Sen ancak, görmedikleri halde rablerinden korkanları ve namazı kılanları (ekimus salate) uyarabilirsin. Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Her şeyin sonu Allah’a varır. (FATIR 18)


Yukarıdaki Fatır 18'e dikkat edin. Salata her yerde namaz anlamı verdikleri için ayetlerde mantık hataları da oluşmuş durumda. Allah'tan korkan biri zaten namaz kılıyordur. Ne gerek var Allah'tan korkan "ve namaz kılan" demeye? Niçin "ve oruç tutan" denmemiş ya da "ve zekat veren" denmemiş? Oruç tutan uyarılamıyor mu? Halbuki salatın Allah'tan yana olmak/ Allah'ın dinini desteklemek anlamında olduğunu hatırlarsak ayette oluşturulan mantık hatası da giderilir. Bazıları Allah'ın dininin desteğe ihtiyacı yok dediğini duyuyorum. Burada Allah'ın dinine destek olmak onun dinine olan bağlılıktır. Kötü niyetli olmayan herkes böyle anlıyor zaten. Yoksa Allah'ın kimsenin desteğine ihtiyacı yok. Bu desteğe bizim ihtiyacımız var. Ayetin devamında bu belirtiliyor zaten.
 

Sen ancak, görmedikleri halde rablerinden korkanları ve yönünü Allah'a dönenleri/Allah'ın dinine destek verenleri (ekimus salate) uyarabilirsin. Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Her şeyin sonu Allah’a varır. (FATIR 18)

Bir de Nur 41. inceleyelim. Salat gördüğü yere namaz diye yerleştirenler burada da saçma duracağı için dua anlamı vermeyi tercih etmişlerse de namaz da bir dua şekli olduğu için yine de durumu kurtaramamışlardır.
 

Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah"ı tespih ettiklerini görmez misin? Hepsi duasını (Salatehu) ve tesbihini bilmekte, Allah da onların bütün yaptıklarını bilmektedir. (NUR 41)

Ancak kuşlar nasıl namaz kılabilir? Namaz dua değil midir? Yukarıya dua diye meal vermek cümlenin manasını değiştirmez. Çünkü namaz da bir dua yöntemidir. Burada eğer dua varsa bu namaz olmalıdır. Çünkü salat görülen her yere namaz diye çeviri yapılmış Kur'an'da çok müstesna yerler hariç. Çünkü oralarda tıpkı bu ayette durduğu gibi çok bariz sırıtmaktadır. Bu ayette kast edilenin kuşlar aleminin Allah'ın kurduğu sistemle uyumlu hareket ettikleridir. Yaşam döngüsünde kendilerine verilen vazifeyi büyük bir uyum içerisinde yapmaların onların salatıdır.
 

Onların mallarından sadaka al, bununla onları (günahlarından) temizlersin. Onlar için dua et ( SALLİ ALEYHİM ), çünkü senin duan ( SALATEKE ) onlar için bir sükunettir. Allah işitendir, bilendir. (TEVBE 103)

Yukarıdaki ayette tıpkı nur 41 gibi namaz sırıtacağı için dua şekline çevrilmiş ayetlerden biridir. Can alıcı soru şu: Bir kişinin namazı/duası başkası için nasıl sükunet oluyor? Hani salli namaz kılan kişi anlamındaydı? Şimdi nasıl oluyor da dua eden kişi oluyor? Peki salli dua eden kişi ise diğer yerlerde niçin namaz kılan kişi haline dönüşüyor? Nerede namaz nerede dua buna kim karar veriyor? Kaldı ki namaz da bir dua değil mi? Niçin namaz olarak çevirmekten endişe ediyorlar?
 

Onların mallarından sadaka al, bununla onları (günahlarından) temizlersin. Onları destekle ( SALLİ ALEYHİM ), çünkü senin desteğin ( SALATEKE ) onlar için bir sükunettir. Allah işitendir, bilendir. (TEVBE 103)


Aşağıdaki Hud 87'ye de dikkat etmenizi öneririm. Salat'ın destek anlamı dışında bir anlamı daha olduğunu gösteren bir ayettir.
 

Kavmi ise, "Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın (salatuke) mı emrediyor? Oysa sen uyumlu ve akıllı birisin!" dediler. (HUD 87)

Namaz neyi emreder? Bunu namaz olarak çevirmek mantık dâhilinde midir? Bir kelimenin manası seçilirken ayetin bütününe uyması beklenmez mi? Sırf İslam’ı namaza indirgemek için keyfi olarak ayetin bütününe uymasa da salat gördükleri yerlere namaz anlamı vermeye çalıştıkları çok açık değil mi? Bu ayeti anlamak için salatın başka bir anlamı daha olduğunu kabul etmemiz gerek. Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edecek ve burada geçen salatın ne anlama geldiğini bulmaya çalışacağız. Çünkü buradaki salatın namaz dışında destek anlamında olmadığı da açıktır. Maide 57 ve 58’in bu konuda önümüzü aydınlatmasını umuyorum.
 

Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer müminseniz Allah’a karşı saygılı olun.(57) Salata çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu, onların aklını kullanmaz bir topluluk olmalarındandır. (58) (MAİDE 57,58)

Yukarıda geçen salatı da namaz diye çevirseler de bu kesinlikle mantıksız bir yorumdur. Çünkü adamlar Müslüman bile değil nasıl namaza çağrılırlar? İlk önce İslam’a çağrılmaları gerekir. Tabi amaç net: İslam’ı namaz vb. ibadetlerden ibaret bir din algısı oluşturmak. Müslümanların İslam’ın asıl vurguladığı konuları görmesini engellemek.

Maide 58’de geçen salatın ne olduğunu bir önceki ayetten anlamaya çalışacağız. Maide 57’de “dininizi alay ve eğlence konusu edinenler” den bahseder. Hemen devamındaki ayette ise “salata (dininize) çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar” ifadesi geçiyor. Benim anladığım salat bu ayette din anlamında kullanılmıştır. Çünkü bir önceki ayette din ile yapılan alaydan bahsederken bir sonraki ayette de çağrıldıklarında alay edilen bir salat var. Bu çağrılan şey din olmalıdır diye düşünüyorum Şu halde Maide 58 ve Hud 87 daha anlamlı bir zemine oturmaktadır.
 

Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer müminseniz Allah’a karşı saygılı olun.(57) Dininize çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu, onların aklını kullanmaz bir topluluk olmalarındandır. (58) (MAİDE 57,58)

Kavmi ise, "Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana dinin (salatuke) mi emrediyor? Oysa sen uyumlu ve akıllı birisin!" dediler. (HUD 87)

Ankebut 45'te bu noktada mantıksız çevrildiğine inandığım ayetlerden biridir. Çünkü mantık hatası olduğuna inanıyorum. Ayetin klasik anlamdaki mealini verdikten sonra devam edelim:
 

Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tir. Allah yaptıklarınızı bilir. (ANKEBUT 45)

Bu ayeti dikkatlice incelerseniz metnin orjinalinde olmayan ibadet kelimesi ayete zorla tıkıştırılmıştır. Bu verdiğim mealde hiç olmazsa paranteze alınarak metnin orjinalinde olmadığı belirtilse de çoğu meal paranteze bile almamış. Sanki Arapçasında ibadet kavramı geçiyormuş gibi. Burada aklıma şu soru takılıyor: Bin üç yüz yılı aşkındır İslamiyet'e inandığını iddia eden herkes namaz kıldı. Günümüzde İslamiyet'e inandığını söyleyip de kılmayan kesimi kast etmiyorum. Bunlar tarih boyunca azınlıktı. İslamiyet'e inanıp da namaz kılmama bu çağda yaygınlaşan bir durum. Şu halde çoğunluk hep namaz kıldıysa niçin kötülükler ve çirkin utanmazlıklar Müslümanlar arasında devam etti? Hani namaz çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyardı? Aslında din adamları da namazın kötülüklerden alıkoymadığını biliyor. Bu sefer de aslında burada kast edilen namazın hakkını vererek kılmak (huşu içinde, anlayarak vs.) olduğunu iddia ettiler. Ancak eğer böyle bir durum olsa Allah belirtirdi. Çünkü bir çok ayette Allah işi düzgün yapanları kast ettiğinin altını çiziyor. Salih amel vs. söylemleri buna örnek olabilir. Ben salatın burada da yanlış çevrildiği kanaatindeyim.
 

(EY bu hitabın muhatabı!) Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve (Allah'ın ilkelerine/ihtiyaç sahiplerine) destek ol. Gerçekten (Allah'ın ilkelerine/ihtiyaç sahiplerine) destek olma, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı anmak ise en büyük (boyutu)dur. Allah yaptıklarınızı bilir. (ANKEBUT 45)

Ayette bahsi geçen salat kavramlarını Allah'ın ilkelerine/Allah'ın dinine/ihtiyaç sahiplerine destek ol diye çevirdiğimizde her şey yerine oturuyor. Çünkü destekleşmek, ihtiyaç sahiplerine sürekli destek olmak çirkin işleri ve kötülükleri alıkoyar. Bugün dünyada çirkin işleri ve kötülüklerin başlıca sebebi ekonomidir. Maddi yokluklar; hırsızlıklara, yolsuzluklara, rüşvete, adam kayırmaya, açlığa, savaşlara, kavgalara vs. binlerce kötülüğe ve çirkinliğe sebep olur. Ancak insanoğlu birbirine destek olsaydı servet zenginler arasında dolaşan bir tahakküm aracı olmasaydı dünyada bu kadar çirkinlik ve kötülük olmayacaktı. Bakın tamamen biterdi demedim. İnanılmaz seviyede azalırdı diyorum. Ayetin kastının da bu olduğuna inanıyorum. Bu yüzden ayet desteğin önemini vurgulamaktadır. Cem Karaca "aç koydular beni hırsız ettiler" şarkısı söylediklerim için bir örnek olabilir. Ya da derslerini anlamasına destek vermediğimiz bir öğrenci kopyaya başvurabilir vs. desteğin binbir türlüsü kötülükleri önler.

Burada Allah'ı anmak ile devam ediyor şu halde namaz kastediliyor diyenler olabilir. Ancak bu da çok makul bir yaklaşım değil. Çünkü Kur'an'da Allah'ı anın ki Allah da sizi ansın diyen bir Bakara 152 var. Allah insana namaz mı kılar. Her Allah'ı anmak kavramını gördüğümüz yerde namaz anlamı çıkaramayacağımızı Kur'an'da bir çok ayette görüyoruz. yukarıda Maide 91'de Alahh'ı anın ve salat edin diyor. O halde salat sadece Allah'ı anmak olamaz. Bunu bu yazımın başka yerinde irdeledim zaten. Allah'ı anmak; Allah'ın kurallarına, ilkelerine, dinine, kitabına uymaktır. Kur'an'ı uygulamaya geçirmek Allah'ı anmaktır. Allah'ın bizi anması ise bize bu ilke ve kuralları, bu dini, peygamberi, kitabı göndermesiyle olmuştur diye düşünüyorum. Ayetin bağlamında değerlendirdiğimde ise Allah'ın dinine/ihtiyaç sahiplerine destek olma Allah'ı anmaktır. Çünkü onun istediği bir şeyi yapmış oluyorsunuz. Gerçi bunu Allah emretmeseydi bile insan olduğumuz için yine bunu yapmamız gerekirdi. Zaten din, insan olmayı başaramadığımızdan gönderilmedi mi?
 
Kur’an’da Salat Namaz Anlamında Kullanılmış Mı?
Bazı Müslümanlar namaz denilen şekli ibadetin olmadığını savunmaktadır. Hatta bir adım ileri giderek bunun insanı Müslümanlıktan çıkarabileceğini söyleyecek kadar ileri gidenler de mevcut. Tabi, fikirlere saygılıyız. Ancak ben bu görüşü makul  bulmuyorum şimdilik. Bu görüşü dillendirenler salatın sadece destek anlamı olduğunu ve Kur’an’da her yerde bu anlamda kullanıldığını iddia ediyorlar. Ancak Kur’an’da birçok kelime var ki onlarca farklı anlamda kullanılmıştır. Örneğin Darabe fiili Kur’an’da çok farklı anlamlarda kullanılmış. Bunlar: ittir (2:60), ayırmak (4:34),  çıkmak (4:94), misal vermek (14:24), bırakmak (24:31) vs. anlamlarda kullanılmış. Hac kelimesi Kur’an’da Ali İmran 97’de "ziyaret" anlamında kullanılmışken Bakara 258’de "tartışma" anlamında kullanılmış. Bu kadar örneğin yeterli olduğunu düşünüyorum. Salatın namaz anlamına geldiği yerleri de konu başlığına göre aşağıda zaten vereceğim için bu başlık altında tekrar etmeme gerek yok diye düşünüyorum. Ama dileyenler hemen maide 6’ya bakabilirler. Salat şekli bir ibadet olarak anlaşılmaktadır.

Bir diğer iddia ise rükû, kıyam ve secdenin somut değil soyut olduğu görüşüdür. Evet, bunlar Kur’an’da soyut kullanıldığı yerler mevcuttur. Ancak bu hiçbir yerde somut anlamıyla kullanılmamıştır tezine dayanak oluşturmaz. Ancak basit bir dil kuralı var. O da şu: tüm soyut kavramlar somut kavramlardan türemiştir. Secde somut anlamda fiziksel yere kapanmayı bir zamanlar ifade etmiş olmalı ki daha sonra bu Allah’a boyun eğmedir diye soyut bir anlam kazansın.
 

Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun işaretlerindendir. Eğer gerçekten Allah’a tapıyorsanız güneşe de aya da secde etmeyin, onları yaratan Allah’a secde edin. (FUSSİLET 37)
Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. (NEML 24)

Yukarıdaki ayetler secdenin somut anlamda kullanıldığı yerlerden sadece iki tanesi. Salat ve abdesti sadece soyut arınma olarak algılayan arkadaşlar şunu gözden kaçırıyor: Kur’an’nın indiği toplum kendisi gibi üniversitelerde, liselerde okumadı. Felsefe, edebiyat dersi almadı. Kur’an’da kendisini sadece soyut ve mecazlar kitabı olarak tanımlamıyor.
 

Biz ona şiir öğretmedik; zaten ona yaraşmazdı da. Ona vahyedilen, ancak bir mesaj (zikir) ve apaçık Kur’an’dır. (YASİN 69)

Allah yukarıda bu kitabın şiir olmadığını ve apaçık olduğunu ifade ediyor. Şiire vurgu yapması çok manidardır çünkü şiir çok soyut ve mecaz içeren bir edebi üsluptur. Abdest ayetini soyut arınma olarak görenler olabilir. Buna bir şey söyleme hakkım yok. Bu dinin sahibi Allah’tır. Bazı insanlar soyut düşünüyor. Ben somut olarak okuyorum.
 
Salat Kime Gözetilir?
Salat sadece Allah’a yönelerek yapılması gereken bir ibadettir. Şu halde Allah ile iletişim kurmaya çalıştığımız bu çok özel ibadete başka biri sokulmamalı. Gürkan Engin’in bu konuda çok makul bir yorumu var. Gürkan Engin, Allah’ın salat ibadetinin şekline müdahale etmiyor. Araplar şu an kıldığımız şekliyle bir ibadet yapıyordu. İslamiyet yayılırken İranlıların da kendilerince Tanrıya ibadet etme şekli olan ve adına namaz dedikleri bir ritüelleri vardı. İslam İran’a hâkim olunca hiç zorlanmadan salatın karşılığına namaz kavramını yerleştirdiler. Eğer salat ibadetinin benzeri kendi toplumlarında olmasaydı salatı olduğu gibi alırlardı. Tıpkı bugün İran’da bilgisayar kavramının karşılığı Farsçada olmadığı için İngilizce computer kavramını kullandıkları gibi. Ya da Karahanlılar İslamiyet’i kabul ettiklerinde salat kavramı yerine yükünç kavramını kullanmışlar. Demek ki Türklerde Tanrıya yapılan bir ritüel vardı ve ismi yükünçtü. İslam Türkler arasında yayılınca hiç zorlanmadan salata yükünç ifadesini kullanmışlar. Yani Tanrıya yapılan ritüeller evrensel bir durum. Tabi nasıl bir ritüel uyguluyorlardı bunu araştırmadığım için buradan anlatamıyorum. Eğer Allah bir şekil isteseydi o şekli tarif ederdi. Çünkü Allah Maide 6’da abdestte nasıl bir şekil istediğini açıklıyor.
Kur’an Arap toplumuna değil de İran toplumuna inseydi salat kavramı geçmeyecek namaz kelimesi geçecekti. Allah onların ritüeline karışmayacaktı. Biz de bugün salatı ikame etmek yerine İran toplumunun geleneksel ritüeli olan namazı kılıyor olacaktık. Bunu da İranlıların yaptığı şekilde yapacaktık. Kur’an, Çin toplumuna gelseydi onların ibadet ritüelini yapacaktık. Allah böyle istediği için değil o toplumun ritüeline karışmadığı için. Allah, sadece şu noktada müdahil oluyor ve diyor ki: Sadece Allah’a yönlendirin ritüelinizi ve ne dediğinizi bilinceye kadar bu ritüele yaklaşmayın. İçeriğini de şirk unsurlarından arındırın.
 

O halde salatı da, kurbanı da yalnız Rabbine tahsis et! (KEVSER 2)

Yukarıdaki ayet ibadetlerin yalnızca Allah’a yöneltilmesi gerektiğini dile getirdiğini düşünebilirsiniz. Tabi yukarıdaki çeviri ülkemize hakim olduğu için böyle düşünüyorsunuz. Salatın destek anlamını ve Nahr'ın göğüs anlamı da olduğu düşünülürse ayet şu şekilde çevrilebilir: "Desteğini rabbine tahsis et ve (zorluklara) göğüs ger" ben bu ikinci anlamı daha mantıklı buluyorum. Ettahiyatü denen duada geçen "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" ifadesi çok sorunlu bir ifadedir. Çünkü Allah dışındaki bir varlık muhatap alınmakta ve sanki Allahmış gibi yani seni işitiyormuş gibi doğrudan peygambere seslenilmektedir. Bu yüzden ben Ettahiyatü adlı duanın kesinlikle okunmaması taraftarıyım. Kaldı ki Kur'an'da geçmiş asırlardaki Arapların dualarını namazlarda farzmış gibi okumak ne derece mantıklı? Biz Allah'a söyleyecek bir söz bulamıyor muyuz?
 
Salatın Amacı
İnsanoğlunun ritüele olan ihtiyacı diyebiliriz. Ancak bunu tam olarak cevaplamak mümkün gözükmüyor şu anki verilerle. Tanrıyla bu şekilde iletişime geçme hissi vermesi sebebiyle yapıldığı düşünülebilir. Allah’ta bu tür ritüeli yasaklamadığına göre insanların bunu yapmasında bir sakınca görmüyor.
 
Salatın Müslüman hayatında bir süresi var mı?
Salat hayat boyu gözetilebilir.
 

Onlar ki salatlarında titiz ve devamlıdırlar. (MEARİC 23)

Yukarıdaki ayet şekli salat ritüeli ile alakalı olmadığını düşünüyorum. Ayet daha çok destekleşmeden bahsediyor. Buna delilim ayetin bağlamı. Ayetin daha isabetli bulduğum çevirisini verdikten sonra ayetleri bağlamında görelim. “Onlar ki (Allah’ın dinine/ İhtiyaç sahiplerine) desteklerinde titiz ve devamlıdırlar” Şimdi ayeti bağlamında görelim.
 

KUŞKU yok ki insan pek tatminsiz yaratılmıştır (19) Başına bir kötülük geldiği zaman vaveylayı basar (20) ama kendisine hayır dokundu mu cimrileşir.(21) Ancak namaz kılanlar (musalline) hariç (22) Onlar ki salatlarında (salatihim) titiz ve devamlıdırlar.(23) Onlar ki, malları üzerinde belirli (kimselerin) hakkı olduğunu (bilirler) (24) Hassaten yardım isteyenlerin ve (isteyemediği için) mahrum kalanların (25) (MEARİC 19-25)

Yukarıdaki ayetlere dikkatli bakarsanız konunun tamamen yardımlaşma ve cimriliğin eleştirilmesi olarak görürsünüz. Kendisine hayır dokunduğunda cimrileşen ve başkalarıyla bu nimeti paylaşmayan, destek olmayan, yardım yapmayan kişi eleştirilirken hoppala! Araya alakasız salat ritüeli yerleştiriliyor. Hâlbuki Mearic 22 de kullanılan musalline namaz kılan kişi demek değildir. Bu kavrama bu anlamı verip Kur’an’ı zorluyorlar. Musalline Allahtan yana olan, onun ilkelerini savunan, onun dinine destek veren kişi demektir. Mearic 22’den sonrası da yine kişinin malını cimrilik yapıp insanlara yardım etmemesi eleştiriliyor. Komple mal eline geçince ihtiyaç sahiplerini unutan bir insanın eleştirildiği bir pasajın tam ortasına şekli salatı yerleştirmeye çalışıyorlar. Halbuki salatın destek anlamı bu ayet pasajındaki kopuk yapboz parçalarını birleştirir.Kaldı ki yukarıda ayetin başında ifade tüm insanlığadır. Çünkü Müslüman tatminsiz yaratılmıştır demiyor, insan tatminsiz yaratılmıştır diyor. Yani insanoğlunun bir özelliği vurgulanıyor Müslümanların değil. Tüm insanlar Müslüman olmadığından namaz olarak çevirmek bir kez daha yanlıştır.
 

KUŞKU yok ki insan pek tatminsiz yaratılmıştır. (19) Başına bir kötülük geldiği zaman vaveylayı basar. (20) Ama kendisine hayır dokundu mu cimrileşir. (21) Ancak Allah’tan yana olanlar (musalline) hariç (22) Onlar ki (Allah’ın dinine/ ihtiyaç sahiplerine) desteklerinde (salatihim) titiz ve devamlıdırlar.(23) Onlar ki, malları üzerinde belirli (kimselerin) hakkı olduğunu (bilirler) (24) Hassaten yardım isteyenlerin ve (isteyemediği için) mahrum kalanların (25) (MEARİC 19-25)


Kaza Namaz'ı Kur'an'da Var Mıdır?
Hayır. İslam'da kaza salatı yoktur. Bu peygamberden çok sonra eklenmiştir. Kur'an orucun kazasından bahsediyor ancak salatın kazasından bahsetmiyor. Kimse Kur'an dini bir hükmü unuttu demesin. Allah unutmaz. Kur'an'da yer vermediğine göre böyle bir olgu yok demektir. Nisa 103 kaza salatının olmadığının güçlü bir delilidir.
 

Salatı bitirdiğiniz zaman, ayaktayken, otururken ve uzanmış bir haldeyken (her koşulda) Allah'ı anın ve güvenlik içindeyken salatlarınızı  ikame edin; çünkü salat bütün mü'minler için belirli zamanlarla kayıtlı bir vecibedir. ( NİSA 103)

Salat belirli zamanlarla kayıtlı bir vecibedir ancak bunun hangi zamanlar olduğu Kur'an'da net olarak aktarılmamıştır. Aşağıda bu konuya değineceğim
 
Kur'an'da Salatın Şartı Var Mı?
Evet var. Salat ritüeli için ön hazırlık olan abdest şartı var. Ne dediğimizi bilme şartı ve dengeli bir ses tonu şartı var.
 

Siz Ey iman edenler! Salat'a kalkacağınız  zaman yüzünüzü, ellerinizi ve  dirseklere  kadar kollarınızı yıkayın  ve (ıslak) ellerinizle başınızı meshedin ve  bileklere kadar ayaklarınızı da (yıkayın ve /veya meshedin)… (MAİDE, 6)

Siz ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -seyahat (gibi yıkanmayı güçleştiren haller) hariç- yıkanıncaya kadar salata yaklaşmayın! Fakat eğer hastaysanız ya da yolculuk yapıyorsanız veya ihtiyaç giderdikten sonra yahut kadınlarla birlikte olmuşsanız ve üstelik su da bulamıyorsanız, o zaman temiz bir toprak alıp yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin! Unutmayın ki Allah tarifsiz bir affedicidir, eşsiz bir bağışlayıcıdır (NİSA 43)

Bu ayetlerden şu sonuç çıkar: Abdesti bozan 2 şey var. Bunlar  Cünüp olmak ve Tuvalet ihtiyacını gidermek. Bunun dışında kalan hiçbir şey abdesti bozmaz. Abdest ise salatın şartı. Nisa 43’te bir diğer şart da ne dediğimizi bilmek.
 

De ki: "İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye: O'na hangi biriyle dua ederseniz edin, ama unutmayın ki en güzel nitelikler ve tüm mükemmellikler O'na mahsustur! İmdi (ey muhatap), sen de salatında ne sesini aşırı yükselt, ne de aşırı kıs; bu ikisi arasında dengeli bir yol tut" (İSRA 110)

Yukarıdaki ayette bizden istenen bir diğer şart salatları dengeli bir ses tonuyla salatı ikame etmemizdir
 
Salat Ritüelinde Kıble Şartı Var Mı?
Bakara 115, 142, 143, 144, 145; Hac 25; Yunus 87 ayetlerinde Kıbleden bahseder. Kıble “Yön” demektir.
 

İNSANLAR arasından beyinsizler çıkıp diyecekler ki: "Daha önce yöneldikleri yönden(kıbleden) onları çeviren sebep nedir?" De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır: O dileyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi diler.” (BAKARA 142)

Bu ayetin geçmişten beri yapılan tefsirlerinde kıblenin ilk önce Kudüs olduğunu ve daha sonra ise Mekke’de olan Kâbe’ye çevrildiğini söyleniyor. Yani konunun namaz sırasında dönülecek yön olduğu söyleniyor. İnsanlar da Müslümanların kıblesinin değişmesini sorguluyorlar bize anlatılan rivayetlere göre.

Bu ayette kastedilen fiziksel yön olmadığı açıktır. Bu ayette Muhammed peygamber ve müminlerin daha önceki inançlarını bırakıp yeni bir yön olan İslam’ı seçmelerinin insanların tuhafına gitmesi anlatılır. Ayet bunları eski inanç ve düşüncelerinden yani yönlerinden (kıblelerinden) ayrılıp yeni düşünce ve inanç sistemine (İslam’a) yönlerini çevirmelerini aktarır. “Doğu da batı da Allah'ındır” ifadesine yer verdikten sonra buradaki kıblenin fiziksel kıble olmadığını anlamamızı sağlayan şu cümle gelir : ”O dileyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi diler” Yani aslında şirk dininden İslam’a yönelmeyi anlatır ayet. Yoksa ayette doğru yola iletilmek gibi soyut bir kavram kullanılmazdı.  Hatta yukarıdaki tüm kıble ayetlerine baktığınızda hiçbirinde kıble ile namaz ilişkilendirilmez. Bu ilişki meallerde parantez içi yorumlarla topluma anlatılır ki bu doğru bir bakış değildir.
 

Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir. (BAKARA 115)

Allah bakara 115’te yönümüzü nereye çevirirsek çevirelim orada Allah’ı bulacağımızı söylüyor. Ancak hâkim mitolojik tefsirlerimiz Allah’a yönelmek için Kâbe’ye yönelmemiz gerektiğini söylüyorlar.
 

İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek/orta/dengeli) bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin yönü(kıbleyi) özellikle elçiye uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. (BAKARA 143)

Yukarıdaki ayette ise Allah kıbleyi (yön) elçiye uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt etmek için belirlediğini söylüyor. Eğer bu kıble fiziksel olarak Kâbe’den bahsediyorsa ortada bir anlamsızlık beliriyor. Çünkü sırf Mekke’ye dönülüyor diye bu insanlara niçin ağır gelsin. Çünkü Muhammed peygambere inanan ilk Müslümanlar zaten Mekkeli. Kabeye dönmek onları daha çok mutlu eder. Ayrıca neden hidayet kavramı kullanılıyor. Çok açık ki ayet burada kıble kavramını hayat tarzı olarak kullanıyor. Yani sözcük anlamı olan yön olarak kullanıyor. Allah Muhammed peygamberin yönünü İslam’a çevirince bu Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına ağır geldi.
 

Biz senin yüzünü gökyüzüne çevirip durduğunu görüyorduk. İşte şimdi seni kesinlikle razı olacağın bir yöne(kıbleye) döndürüyoruz: Artık yüzünü Mescid-i Haram'dan yana çevir! Siz de nerede olursanız olunuz yönünüzü o yana çeviriniz. Kendilerine daha önce vahiy emanet edilmiş olanlar, bu emrin Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu iyi bilirler: Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. (BAKARA 144)

Rivayetlere göre peygamberimiz Kudüs’e doğru salatını ikame ediyor fakat bundan rahatsız olmuş. Hatta gökyüzünden kıblenin değişmesi için vahiy beklediği iddia ediliyor. Ancak bu noktada aklıma bir soru geliyor. Allah Kudüs’e yönelmesini istedikten sonra nasıl oluyor da Muhammed peygamber bu kararı beğenmiyor ve bu kararın değiştirilmesini bekliyor? Siz peygamber olsaydınız Allah’ın bu kararı sizi rahatsız eder miydi? Zaten tüm dünyaya yeni bir inanç modeli getirerek tüm dünyayı kendinize düşman edinmişsiniz. Bir tek Kudüs’e dönmek mi sizi rahatsız ederdi?

Bakara 144’te dikkatinizi çekmek istediğim bölüm şu: “Kendilerine daha önce vahiy emanet edilmiş olanlar, bu emrin Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu iyi bilirler” İlginçtir. Eğer bu ayette kast edilen kıblenin Kudüs’ten Mekke’ye doğru çevrilişi ise kitap ehli bu emrin Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu nasıl biliyorlar? Bugün bile kitap ehli için gerçek kıble Kudüs’tür. Mekke değil. Yani bu ayetleri bu şekilde anlarsak görüldüğü üzere bir anlam kopukluğu mevcut oluyor.
 

Ehl-i kitaba her türlü delili getirsen onlar yine de senin yönüne(kıblene)  asla dönmezler. Sen de onların yönüne(kıblesine) uymayacaksın. Onlar birbirinin yönüne(kıblesine) de uymazlar. Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzusuna uyarsan, işte o vakit sen kesinlikle hakkı çiğneyenlerden olursun. (BAKARA 145)

Bu ayete göre Müslümanların kıblesi ile kitap ehlinin kıblesi farklı. Hatta kitap ehlinin (Hristiyan ve Yahudilerin) kıbleleri de farklı. Yani toplamda 3 farklı kıble ortaya çıkıyor. Hâlbuki buradaki kasıt 3 farklı inancın mensuplarının birbirinin inancına yönelmeyeceğini anlatmaktır. Çünkü ayetin devamında onların arzusuna uyarsan hakkı çiğnersin deniliyor. Hâk olan İslam olduğuna göre onların istediği İslam’dan yüz çevirmemiz.
 

Herkesin yüzünü ona doğru çevirdiği bir yönü (kıblesi) vardır. Öyleyse hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizin hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. (BAKARA 148)

Eğer yukarıdaki yönü fiziksel anlamda anlarsak yine ayet bütünlüğü bozuluyor. Kıble ile hayırda yarışma arasında ne tür bir bağ var?
 

Her nereden (yola) çıkarsan yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Bu, elbette rabbinden gelen bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. (149) Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Nerede bulunursanız yüzünüzü yine o tarafa döndürün ki, -haksızlığa saplanmış olanları dışında- insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun. Ve bir de size nimetimi tamamlayayım, siz de hidayete eresiniz. (150) (BAKARA 149, 150)

“Nerede bulunursanız yüzünüzü yine o tarafa döndürün” ibaresi her zaman yapmamızın istendiği bir eylem. Ayette namaz sırasında yönünüzü Mescid-i Harâm‘a çevirin demiyor. Her an bunu yapın diyor. Mescid-i Harâm, çok açık ki İslam’ı sembolize ediyor. Yönümüzü nerede olursak olalım, İslam’a, vahye, Kur’an’a yani Allah’a çevirmeliyiz. Zaten buradaki kıblenin fiziksel anlamı taşımadığı ayetin devamındaki “insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun. Ve bir de size nimetimi tamamlayayım, siz de hidayete eresiniz.” İbaresinden anlıyoruz. Çünkü kimse yönünü Mekke’ye çevirmek ile hidayete ermez. Hidayete Kur’an ile İslam’ın bizatihi kendi prensipleri ile erilir.
 

Mûsâ’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: "Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi kıble yapın ve salatı ikame edin. (Ey Mûsâ!) İnananları müjdele." (YUNUS 87)

Yunus 87’de aslında "salatı ikame edin" kavramının "namaz kılın" anlamına gelmediği yerlerin başında gelmektedir. Firavunun zulmünden kurtulmaları için Musa İsrailoğullarını örgütlüyor. Bu örgütleme sırasında ise evlerinizi kıble yapın diyen ayet çok basit bir gerçeği ifade ediyor: Örgütlenmeyi evlerinizden başlatın. Yani örgütlenmeye başlama yönünüzü evleriniz olarak belirleyin. Ayrıca salatı ikame edin yani firavunun köleliğinden kurtulmak için birbirinize destek olun. Ayetin sonunda ise bu yönteme inananların kurtulacaklarına dair müjdelenmesi isteniyor. Ayetin daha isabetli çevirisi şu olacaktır:
 

Mûsâ’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: "Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi kıble (odak noktası / başlangıç yönü) yapın ve (kölelikten kurtulmak için birbirinize) destek olun. (Ey Mûsâ!) İnananları müjdele." (YUNUS 87)

Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; (Allah’ın ilkelerine/ ihtiyaç sahiplerine) destek olan (salatı ikame eden), zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır. (BAKARA 177)

Görüldüğü gibi şekli dindarlıkla bir yere döndüğü zaman kendini dindar hissedenlere Allah asıl dindarlığı anlatıyor. Tabi yine burada salatı namaz diye çevirmiş mealcilerimiz. Ancak ayetin bütününe baktığınızda bunun doğru olmadığı erdemli bir insanın vasıflarının sayıldığını görürüz. Burada ihtiyacı olan insanlara verilen destek, yardımdan bahsetmektedir. Ayrıca Kur'an'ın evrensel olduğuna inanıyoruz. Yani Mars'a giden biri nereye dönecek. Diyeceksiniz ki orada bulunan bir Müslüman Dünya'ya dönecek. Bu makul olmayan bir cevap çünkü Mars kendi etrafında döünüyor diğer gezegenler gibi. Yani Dünya'ya ters döndüğü zaman ne olacak?

Kıble konusunu toparlarsam. Namaz için şu tarafa dönün diye bir ayet yok. Haa! Bu şu demek değildir ki Mekke’ye dönmemiz yanlış bir davranıştır. Bin yıldan fazladır Müslümanlar yüzünü Mekke’ye çevirmiş. Bizim de bunu yapmamızda bir sakınca yok. Sadece bunu dini bir emir olduğunu düşünmeyelim ve Mekke’nin yönünü saptayamadığımızda ya da başka yönde salat etmek isteyen birinin salat ritüelini engellemeyelim. Sonuçta Doğu da Allah’ın Batı da. Müslümanın kıblesi Allah'tır, Kur'an'dır.
 
Kur'an'da şeklen nasıl namaz kılınacağı var mı?
Salat bize kadim toplumlardan kalmıştır. Bu yüzden salat ibadeti binlerce yıldır ebeveynlerden çocuklara geçerek taşınmıştır. Nesilden nesile aktarıldığı için kılınış şekli kalıplaşmıştır ve çoğu toplumda hemen hemen benzer bir halde yapılmaktadır. Mesela biz Müslümanlarla, Yahudilerin, Dürzilerin, Zerdüştlerin vs. birçok dini inancın veya toplumun salatı birbirine çok benzemektedir. Kur'an, önemli hiçbir konuyu es geçmemiştir. Salatın Allah tarafından onaylanan şekilleri vardır. Kıyam, rükû ve secde üçü de Kur'an'da geçer. Şekli ibadet insanoğluna bırakılmıştır. Bugün kıldığımız şekil ise Arapların -bazı eklemeler sonra yapılsa da- ana hatlarıyla Muhammed peygamber dönemindeki kültürlerinin bir ürünü. Kur’an Araplara inince biz de o kültürün salat şeklini aldık.  Eğer Kur’an Hindistan’a inseydi bu sefer de onların o dönem ki namaz şekilleri bugün hakim olacaktı. Şunu demek istiyorum bugün kıldığımız salat şekli din değil kültürdür. Elimizi kaldırıp tekbir ile başlamamız, rüku, secde, kıyam, son oturuş, sağa ve sola selam vermemiz vs. bunlar dinimizin bahsettiği salatın olmazsa olmaz parçaları değildir. Bunlar Arapların İslam öncesi kültürel ibadet ritüeli olduğu ihtimali son derece güçlü.

Rükû ve secde bakara 43,125; Ali İmran 43; Maide 55; Hac 77 vs.. birçok yerde geçer.  Kıyam, rükû ve secde dahil Kur'an namazda uymak zorunda olduğumuzu haber verdiği bir şekil yok. Yani Allah Kur'an'ın hiçbir yerinde secde edin sonra kıyam edin sonra eğilin vs. bir şekli form ortaya koymamıştır. Şu an kıldığımız namaz şeklinin Muhammed peygamber döneminden farklı olduğu da açıktır. Mezhepsel farklılıklar ve kadın-erkek arasındaki farklılıklar buna delildir. Çünkü şu an ki katı şekil kuralları o dönemde yoktu. O dönem salatın ruhu ile ilgileniliyordu. Yok, elin göbek altında olmalı, yok şu dualar okunmalı, yok şu sureleri okunmalı vs. onlarca radikal insan ürünü anlayış salata sonradan sokulmuştur diye düşünüyorum. Salatta kişi istediği ayeti okur. Hatta eğer istiyorsa içeriğinde Kur’an değil de başka çeşit dualar okur. Kur’an’da salat sırasında şunu oku bunu söyle gibi bir dayatma yoktur. Ancak salat sırasında ne dediğinizi bilmeniz gerekir. Bu kur’an’da getirilen bir şarttır.
 

Nitekim biz İbrahim ve İsmail'e, "Tavaf edecekler, içe kapanacaklar ve uzun uzun rükû ve secde edecekler için mabedimi temiz tutun!" diye emretmiştik (BAKARA 125 )

Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. (NEML 24)

Yine onlar, gecelerini Rablerinin huzurunda secdeye vararak ve kıyama durarak geçirirler. (FURKAN 64)

Tamam, salatın bazı şekilleri Kur'an'da geçiyor. Peki, geçmeyen ve günümüzde uyguladığımız şekiller nerede geçiyor? Hiçbir yerde geçmiyor. Bu şekiller dahil tüm salat kılma şekilleri insan tercihine bırakılmıştır yani farklı şekillere uymak zorunda değiliz. Allah Kur'an'da ruku edenlerden secde ve kıyam edenlerden bahsediyor ama hiçbir ayette bu Allah'ın emridir. Siz de bu şekilde salat etmek zorundasınız demiyor. Dinde iddiasını Kur'an'a dayandırmayan her görüş kişinin şahsi yorumudur. Buna benim tüm dini görüşlerim de dâhildir. Kıyam-rukü-secde sıralamasını nerden biliyoruz? Sıralama dahil tüm ibadet şeklimizi atalarımızda olduğu gibi aldık
 

Hani biz, İbrahim'in (inşa ve ihya etmesi) için bu İbadet Evi'nin yerini tespit ettiğimiz zaman şöyle demiştik: "Bana hiçbir şeyi şirk koşmadığın gibi, Mabedimi de tavaf edecekler ve (ona doğru) kıyama durup rükû ve secdeye kapanacaklar için (şirkten) temiz tutacaksın!" (HAC 26)

Kur'an'da sıralama geçiyor diyenler var ancak yukarıdaki ayetin sıralama ile pek alakası olmadığını görüyoruz. Bu yeterli bir delil değildir. Zaten sıralamanın da bir önemi olduğunu sanmıyorum. Kıyam, rukü ve secdeyi kaç kez yapacağımızı nereden bileceğiz? Kur’an böyle bir sayı belirlemediğine göre o kişinin kendi tercihine bırakılmıştır.

Burada asıl nokta şu: Hadislerde de rükûnun, secdenin şeklen nasıl olduğuna dair bir resim ya da video kayıt yoktur. Biz secdenin, rükûunun ve kıyamın nasıl olduğunu atalarımızdan öğrendik. Kur'an'da zina kelimesini gören bir insan ne olduğunu nereden biliyor? Biliyor çünkü hayatımızda sürekli uygulaması olan bir kavram. Niçin kimse bu ne demiyor? İş secde olunca bu kavramı hadislerden öğreneceğiz diyorlar. Ben de diyorum ki sen zina denilince nasıl anladıysan secde de atalarımızdan uygulamalı olarak nesilden nesile aktarılan bir kavram olarak anlarsın. Ne Allah ne de hadisler secdenin ya da diğer salat şekillerinin tanımını yapmamıştır. Çünkü hem indiği toplum hem biz secdenin ne olduğunu biliyoruz. Tıpkı zinanın tanımının yapılmamasına rağmen ne olduğunu bildiğimiz gibi. Çünkü yaşadığımız çağda bu kavramların bir karşılığı var. Allah belli bir şekil isteseydi tıpkı abdest gibi bunu Kur’an’da tarif ederdi. Peki, cemaatle kılınan salatta ne yapacağız? Bu durumda da toplum nasıl kılıyorsa öyle kılacağız. Bugün toplumumuzda zaten ortak olarak bilinen bir salat şekli var. Biz de toplumla beraber kıldığımızda bu bilinç ile birlikte kılacağız. Tabi içinde şirk barındıran içerikler toplumla beraber bile kılınsa çıkarılmalıdır. Örneğin Ettahiyatü duası vs.
 
Cenaze Namazı Kur'an'da Geçer Mi?
Evet, geçtiğini düşünüyorum. Peygamberimizi bir savaşta yüzüstü bırakan bazı insanların anlatıldığı Tevbe 84'ten önceki ayetler o tür insanların cenaze salatının ikame edilmemesi şeklinde tamamlayan Tevbe 84 ile son bulmuştur. İşte Ayet:
 

Ve onlardan ölen herhangi birinin salatını ikame etme ve kabrinin başında da asla bulunma! Çünkü onlar Allah'a ve elçisine nankörlük ettiler ve yoldan sapmış bir halde öldüler. (TEVBE 84)

Kur'an'da şekli ritüel olan salat yoktur diyenler bu ayetteki salatı da destek anlamıyla karşılamaya çalışsa da bu pek makul bir yorum değildir. Çünkü Allah ayette ölen o kişilere destek olma demiş olması mümkün değil. Çünkü ölmüş birine nasıl destek olmamak gerek sorusu ortaya çıkar. Birileri cenazesini yıkamayıp defnetmeyerek diyebilir. Ancak Allah'ın bir cenazeyi ortada bırakın demiş olduğunu söylemek mantıklı bir yaklaşım değildir, insani de değildir.
 
Cuma Namazı Kur'an'da Geçer Mi?
Evet, geçtiğini düşünüyorum. Bazıları Cuma salatının Kur'an'da geçmediğini hadislerden öğrendiğimizi söylese de bu gerçeği yansıtmaz.
 

Siz ey iman edenler! Cuma günü  (toplantı günü) salata çağrıldığınızda, alışverişi keserek Allah'ı anmaya koşun! Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (CUMA 9)

Cuma salatı kadın-erkek tüm Müslümanlar içindir. Haftada bir Cuma (toplantı) günü Müslümanların belirlediği bir vakitte açık bir duyuru ile çağrılır ve salatı erkek veya kadın bir Müslüman'ın önderliğinde topluca gözettikten sonra ve toplantı gündem maddeleri konuşulur.Bu toplantı konusu o şehrin veya mahallenin veya ülkenin sıkıntılarını içerdiği gibi toplumsal bir eğitim de yapılabilir. Sonra herkes tekrar işine döner. Cuma salatı sadece erkeklere değil kadınlara da farzdır. Bu yanlışı da düzeltmiş olalım. Mescitler topluma açık yerler oldukları için mescitlere gidenler temiz ve güzel giyinmeli. (Araf 31)
 
Bayram Namazı Kur'an'da Geçer Mi?
Hayır, böyle bir salat Kur'an'da yoktur. Dolayısıyla Allah emretmemiştir. İnsanlar üretmiştir.
 
Evde Salatı Gözeten Kadınlar Örtünmeli Midir?
Allah'ın Kur'an'da böyle bir emri yoktur. Örtünme kadın erkek ilişkilerinde cinsel duyguların birinci planda olmasını engellemek için getirilmiş bir emirdir. Allah ile kadın arasında böyle bir düzenleme yoktur. Olması da mantıksız olurdu. Allah, biz kıyafet giysek bile içimizi zaten görüyor. Ya da biz banyodayken bizi çıplak şekilde görmüyor mu? Kadınlar evde salat ritüelini yerine getirecekse örtünmelerine gerek yoktur.  Kaldı ki zaten başörtüsü emrinin dahi Kur'an'da olduğunu düşünmüyorum. Bunu çoğu Müslüman kadında görüyorum. Namaz kılacakken evde dahi olsa başörtüsünü alıyor vücudunu sıkıca örtüyor. Pantolon giyiyorsa çıkarıp etek giyiyor falan. Ben bu tür hareketlerin salatın ruhunu anlayamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Allah'ı bir erkek gibi tasavvur etmenin ürünü olduğunu düşünüyorum.
 
Salatta Arapça Okuduğumuz Sure ve Duaların Anlamını Bilmek Zorunda Mıyız?
Evet, bilmek zorundayız. Okuduğumuz surenin mealini bilmeliyiz. Arapça dua okuyorsak okuduğumuz o duanın tercümesini bilmeliyiz. Yani ne dediğimizi bilmeliyiz ve Allah ile konuştuğumuzun bilincinde olmalıyız. İşte Kur'an'dan delil:
 

Siz ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -seyahat (gibi yıkanmayı güçleştiren haller) hariç- yıkanıncaya kadar salata yaklaşmayın! (NİSA 43)

Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar salata yaklaşmayın diyen Kur'an bize bir edep öğretiyor. Demek ki ne dediğimizi bilmediğimiz için sarhoşken salat ritüeli yasaklanıyor. Eee, an itibariyle kaç Müslüman salatta ağzından çıkanı kulağı duyuyor? Kaçımız ne dediğimizi biliyoruz? Ben bu ayete dayanarak bilinçsizce okuduğum ettahiyatü duasını ve diğer duaları terk ettim. Namazları saygı içerisinde kılmalı (23:2) İhtiyacımıza ve içinde bulunduğumuz duruma uygun olarak Allah'ın herhangi bir ismini (sıfatını) zikredebiliriz. Bu bizim isteğimize kalmış. (17:110)
 
Kur'an'a Göre Ekstra Namaz Kılmanın Bir Sakıncası Var Mı?
Sakıncası yok.
 
Salatta Neler Okunmalıdır?
Kur'an, Fatiha dâhil hangi sureyi okumamız gerektiğini belirtmiyor. Hatta salatta Kur'an'dan ayetler okuyun da denmiyor. Kur'an bir konunun detayına inmiyorsa o konuda serbest olduğumuzu anlarız. Yani herhangi bir ayet okumayıp Allah ile kendi anadilinizde konuşabilirsiniz bile.

Ortak ibadetlerimizde ortak okuduğumuz duaların olması güzel olur diye düşünüyorum. En güzel dualar ise Kur'an ayetleridir. Dediğim gibi salatta ne okuyacağımız ne söyleyeceğimiz bize bırakılmıştır. Fakat salatta Kur’an ayetleri okumak isteyen bir Müslüman o ayetin Türkçe mealini İngilizce mealini okumamalıdır. Çünkü hiçbir meal Kur’an değildir. Mealler konusunda hepimiz ihtilaf ediyoruz. Ancak Arapça orijinali ise değiştirilmemiş vahiy olduğundan manasını değiştirmeden olduğu gibi vahyi aktarmış oluruz dilimize. Yani Kur'an'dan bir şeyler okunacaksa Arapça okunması gerekir diye düşünüyorum. Meallerdeki anlam orjinal anlamıyla farklı olabilme riskinden dolayı. Eğer Kur'an'dan bir şey okunmayacaksa anadilinizde istediğiniz şekilde istediğiniz şeyi söyleyerek Allah ile diyaloğa geçebilirsiniz diye düşünüyorum.
 
 Kur'an'a Göre Kaç Vakit Salat İkame Edeceğimiz Belirtiliyor Mu?
Özellikle hadisleri güvenilmez olarak gören bizim gibi insanlara söylenen soru şudur: Madem Kur'an yeter salat vakitlerini ve rekâtını Kur'an'dan çıkarın da görelim? Gerçekten Müslümanları anlamak çok zor. Kur'an'da Allah, size dininizi tamamladım diyor. Müslümanlar ise hayır dinimizi Allah değil gelenek tamamladı diyor. Muhammed peygamber de Kur'an talebesi değil miydi? O da bizim gibi dinini Kur'an'dan öğrendi. Kur'an peygamberimize demiyor mu "Sen bundan önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin" diye (ŞÜRA 52) Neyse Kur'an'da net olarak kaç vakit salat olduğu konusunda ihtilaflar var. Bunun sebebinin de Allah’ın bu kararı Müslümanlara bırakmasıdır diye düşünüyorum. Kur'an'da ben beş vakit salat çıkacağını da iddia edenler olmuş üç vakitte çıkacağını iddia edenler de olmuş. Salat vakitleri iki ile yedi arasında farklı rakamlar verenler olmuş.Kur’an’dan net olarak salat vakitleri çıkmaz diyenler de olmuş. Ben de şunu söylüyorum Kur’an bir bulmaca kitabı değildir. Ayetlerin orasından burasından şifreler çıkararak alın işte beş vakit ya da alın 3 vakit ya da 2 vakit demek çok anlamsız geliyor. Eğer Allah beş vakit kılmamızı isteseydi bunu bir cümleyle belirtemez miydi? Ayetleri vererek inceleyeceğiz.
 

Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde salatı ikame et! Unutma ki iyilikler kötülükleri giderir: İşte bu, öğüt alacaklara bir hatırlatmadır. (HÛD 114)

Bu ayete göre ise gündüzün iki ucunda yani iki vakit namaz var. "Gecenin gündüze yakın vakitlerinde" kelimesi ise iki vakte daha işaret ediyor. Yani Hud 114'e göre 4 vakit salat çıkar. 
 

Bir de güneşin doğumundan önce ve batımından önce Rabbinin aşkın olan yüce zatını Hamd ile an! Yine gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün belli zamanlarında O'nun yüce zatını an; kim bilir, belki sen de razı olursun! (TAHA 130)

Şimdi Taha 130’da belli vakitlerde Allah’ı anmamız isteniyor.  Bu anma olayı şekilsel salat ritüeli olabileceği gibi Kur’an okuma veya Allah hakkında felsefi ve bilimsel çalışmalar veya tefekküre de işaret ediyor olabilir. Ancak benim tüm Kur’an’dan anladığım yani Allah’ı anmak ile ilgili ayetlere baktığımda Allah’ı anmanın onun kural ve ilkelerini uygulamak olduğunu görüyorum.  Mesela tartıda hile yapmayan bir bakkal Allah'ı anmış olur. Rüşvet almayan bir memur Allah'ı anmış olur vs. O yüzden burada bahsedilen kesin salat ritüelidir demek güç. Çünkü salat ve Allah'ı anmak yanyana kullanıldığı ayetler var. Ancak salatın kendisi de Allah'ı anmadır diyenler de haksız değildir. Bunu salat olarak kabul etsek bile bu ayette belirsiz ama çok sayıda salat vaktinden bahsediyor.

Güneşin zirveyi aşıp (batıya) ağmasından gecenin karanlığının iyice çökmesine kadar salatı ikame et(İSRA -  78)

Bu ayetten sanki öğlen vaktinden akşam vaktine kadar durmadan salat edilmesi emrediliyor.
 

Şu halde akşama ulaştığınızda ya da sabah kalktığınızda, yüceler yücesi Allah'ı anın; (17) Göklerde ve yerde her tür sena ve övgüye layık tek varlık o olduğuna göre, öğleyin ve akşama girerken de (O'nu anın) (18) ( RUM 17, 18)

Bu ayette de tam olarak belli olmayan vakitlerden 4 adet sayılmış. Ancak yine salat kavramı yok. Allah’ı anmak var. Bu ayette de kast edilen salattır diyemeyiz. Benim kanaatime göre Allah salatı emretseydi salat kavramını kullanırdı. Salat ile Allah’ı anmak farklı olgular olmalı. Ancak salat içerisinde Allah’ı anarız mantığı da vardır. Allah’ı başka şekilde de anma yöntemleri mevcut. “Siz Allah’ı anın ki Allah’ta sizi ansın” ayetinden Allah’ın bize salat ritüelini mi yerine getirdiğini anlıyoruz?
 

Siz ey iman edenler! Meşru bir biçimde sahip olduğunuz kimseler ve içinizden ergenlik çağına ulaşmamış olanlar (dahi), günün şu üç (vaktinde) yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler: sabah salatından önce (salatil fecr), öğleyin elbiselerinizi çıkarıp istirahata çekildiğiniz vakit ve yatsı salatından sonra (salatil işai). Bu üç vakit sizin için mahremiyet vakitleridir. Bu vakitler dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda, sizler için de onlar için de herhangi bir beis yoktur. (NUR 58)

Yukarıdaki izinlerin vakitlere ayrılması büyük birer ipucudur. Bu ayetten iki tane salat vakti çıkarabiliyoruz. Şimdi bazıları şöyle düşünebilir: "Burada akşam namazından bahsedilmediği ne malum?" işte burada mantığımızı kullanmalıyız. Akşam namazından sonra bile sosyal hayat devam ediyor. Evimize misafirler gelebilir. Burada öyle bir vakitten bahsediliyor olmalı ki artık uyku vakti gelmiş olsun. O saatten sonra ne misafir ne başka biri eşleri rahatsız etsin. Eşlerin odalarına çekilip yalnız kalabilecekleri bir vakitten bahsediyor olmalı. Çocuğun bile o saatte izinsiz anne babasının odasına dalamayacağı bir vakit kastediliyor. Bu da yatsı namazı tabirine uygundur. Bu ayetten geç bir vakitte salat edilmesini çıkarabiliyoruz.
 

Bir de güneşin doğuşundan ve batışından önce rabbinin aşkın olan yüce zatını hamd ile an; (KAF 39)

Yine burada da salat kavramı geçmiyor anmak geçiyor. Gördüğünüz gibi net olarak Kur'an'dan salat vakitlerini çıkarmak mümkün gözükmüyor. Salat vakitlerini net olarak karar vermek kanımca Müslüman bireylere bırakılmış. Bazıları 10 vakit kılmak ister bazıları beş vakit. Şimdi gelelim Kur'an'dan 3 vakit çıkaranların deliline. Onlar da şöyle düşünüyor. Kur'an'da KAF 39, RUM 17,18, TAHA 130 gibi ayetler Allah'ı an, Allah'ı hamd et diyor, Salat ifadesi yok. Salat ifadesi sadece 3 özel vakit için geçiyor.
  • Salat-el Fecri - Sabah Salatı (24:58; 11:114)
  • Salat-el İşai    - Akşam Salatı (24:58; 17:78; 11:114;38:32)
  • Salat-el Vusta- Orta Salatı (2:238)
Bu da kendi içinde tutarlı gözükse de bu pek isabetli değildir. Çünkü salat el vusta kavramı şekli ibadet olan namazı değil salatın destek anlamını içeriyor. Bakara 238’in namaz ile bağlantısı olmadığını görüyorum. Çünkü Bakara 226’dan 242’ye kadar konu boşanmadır. Aralıksız ve soluksuz tek konu budur. Ancak bu konu bütünlüğünün tam ortası olan Bakara 238 ve 239 alakasız olarak namaz diye çevrilmekte ve konu bütünlüğünü parçalamaktadır. Ben kesitlerle geçeceğim ancak siz bilgisayar başında bir meal açıp Bakara 226’dan itibaren okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınız.
 

Hanımlarına yaklaşmamaya yemin edenlere dört ay bekleme süresi vardır… (226)
Ama eğer ayrılmaya karar verirlerse… (227)
Boşanmış hanımlar, üç temizlenme süresince… (228)
(Dönüşü mümkün olan) boşanma iki defadır…(229)
Ve erkek kadını boşarsa… (230)
Bu şekilde kadınları boşadığınızda… (231)
Kadınları boşadıktan sonra… (232)
Ve (boşanmış) annelerden emzirme süresini… (233)
İçinizden ölen kimselerin geriye bıraktığı eşler… (234)
Ve bu gibi kadınlara evlenme arzunuzu ima etmekte ya da… (235)
Kendilerine henüz dokunmadığınız ya da bir mehir… (236)
Eğer kendilerine dokunmadan fakat mehirlerini… (237)
Salatlarınızı, özellikle en ideal / orta salatı (salatil vusta) ikame etmeye gayret edin ve Allah'ın huzurunda gönülden bir bağlılıkla durun! (238)
Fakat tehlikedeyseniz, yaya ya da binek üzerinde eda edin! Tekrar güvenliğe kavuştuğunuzda, Allah’ı, bilmezken size bildirdiği gibi anın! (239)
İçinizden biri ölür de geride eşler bırakırsa, dul eşlerine… (240)
Ve boşanmış dul kadınlar… (241)
İşte Allah aklınızı kullanabilesiniz diye, size mesajlarını böyle açıklıyor. (242) (BAKARA 226-242)

Gördüğünüz gibi boşanma ve evlilik hayatı ile ilgili bir serinin tam ortasında salatı namaz olarak çevirmek metnin tüm anlamını bozmaktadır. Hâlbuki usul bellidir. Salatın anlamını konunun bağlamından almak zorundayız burada salat eşlerin birbirine boşandıktan sonra da vermesi gereken desteği anlatıyor olmalıdır. Bu yüzden Bakara 238 bağlam içinde namaz değil de daha isabetli çevirisi şu olacaktır.
 

(boşanmadan/boşanıyorken/boşandıktan sonra eşinize) desteklerinizi, özellikle en ideal desteği (salatil vusta) vermeye gayret edin ve Allah'ın huzurunda gönülden bir bağlılıkla durun! (BAKARA 238)

Eğer korkarsanız yaya ya da binek üzerinde bulunduğunuzda da güvenliğe kavuştuğunuzda da Allah’ı, bilmezken size bildirdiği gibi anın! (Erhan AKTAŞ Çevirisi - BAKARA 239)

 
Yani burada anlatmak istediğim şu Bakara 238 ve 239’u ben dâhil herkes biraz daha araştırmalı ve en isabetli anlamı bulmak zorundayız. Ancak ayetin bağlamı namaz manasını desteklememektedir. Bu yüzden salat el vusta orta namazı olarak değil orta/ideal/makul destek anlamı daha isabetli olduğundan Kur’an üç vakit ismi geçiyor iddiası da çok makul görünmemektedir. Yani eğer özel olarak salat isimleri arayacaksak Kur’an sadece iki çeşit salattan bahseder: Salat-el Fecri, Salat-el işai. 
 
Toparlarsam şunu söylerim. Allah o günkü psikolojik durumumuza ya da o günkü boş zamanımıza göre değişken vakitler bize öneriyor. İşte bazen gündüzün iki ucunda bazen sabah bazen gecenin belli vakitlerinde bazen güneşin zirveden inmeye başlayıp akşam karanlığının belli olmasına kadar yani sanki hangi vakti uygun görüyorsak ritüeli o zaman uygulamamızı istiyor gibi. Özetlersek olay şu: Allah ibadet edebileceğimiz zamanları veriyor illa bu zamanlarda ibadet edin demiyor gibi anlıyorum

Kur’an’ın net vakitler ve net bir salat şekli vermemesi onun evrenselliğini bir kez daha göstermektedir. Burada bir ilginç noktaya daha değinmek istiyorum. Eğer Kur’an net vakitler verseydi başka gezegene giden bir Müslüman namaz kılamayacaktı. Çünkü Dünya üzerindeki zaman ile başka gezegenlerdeki zaman çok farklı. Hiç güneş görmeyen bir gezegende yani Güneş sisteminin dışında gündüz olamayacağı için öğlen ve ikindi namazı da olamayacaktı. Bizim en büyük sorunumuz Kur’an evrenseldir dedikten sonra bunun altını doldurmayıp evrensel değilmiş gibi davranmamız. İleride başka gezegenlerde koloni kuracağımız ihtimali çok yüksek bir hal aldı. Şu halde oralarda nasıl namaz kılınacak?
 
Kur'an'a Göre Namaz Kaç Rekâttır?
 

Yeryüzünde sefere çıktığınızda, inkârda ısrar eden kimselerin aniden size zarar vermelerinden korkarsanız, salatı kısaltmanızda bir beis yoktur. Zira inkâr edenler size açıktan düşmanlık yapmaktadırlar (NİSA 101)

 

Sen de onların arasındayken kendilerine salatı ikame ettireceğin zaman, sadece bir kısmı silahlarını kuşanmış olarak seninle salata dursunlar. Onlar secdeye vardıklarında (diğerleri) sizin ardınızda dursunlar. Bu kez salatlarını ikame etmemiş olan diğer grup gelsin, her türlü tehlikeye karşı müteyakkız ve silahlarını kuşanmış bir halde seninle birlikte salata dursunlar. İnkârda direnenler sizi silahsız ve teçhizatsız yakalamak isterler ki, ani bir baskınla sizi gafil avlayabilsinler. Fakat yağmur dolayısıyla zorda kalır ya da hastalıktan muzdarip olursanız, silahlarınızı bırakmanızda bir beis yoktur; yine de siz tehlikeye karşı tetikte olun! Kuşku yok ki Allah, inkârcılar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. (NİSA 102)


Yukarıdaki ayette sefer sırasında peygamberimizin Müslümanlara nasıl salatı ikame ettireceğini anlatıyor. Bu ayetten rekat sayısı çıkaranlar da var ancak dediğim gibi rekat sayısı da namazın kılınış usulünün de belli bir kalıbı yok. Yani Kur'an'da tam olarak rekat sayısına ulaşamayız. Bu da diğer şeyler gibi insanoğluna bırakılmış. Allah bir konuda detaya girmiyorsa onu unuttuğundan ya da Müslümanların doğru uygulayacaklarına inandığından değil, bu kararı Müslümanlara bıraktığındandır. Bazen insanın canı çeker 30 rekât kılar ne olacak. Bazen insan huşu içinde oluyor ve fazla kılmak istiyor. Bazen de az kılmak istiyor.
 
Şekli Salat Ritüeli Olarak Gördüğüm Ayetler
Bakara 125, Ali İmran 39, Nisa 43, Nisa 101, Nisa 102, Nisa 103, Nisa 142 (emin değilim destek anlamı da şekli salat ritüeli de anlaşılabilir), Maide 6, Tevbe 84, Hud 114, İsra 78, İsra 110,Taha 14, Nur 58, Furkan 64, Cuma 9, Cuma 10
 
Salat Etmeyenler Cehenneme Mi Girecek?
Kur'an'da salatı ikame etmeyenlerin cehenneme gideceğine dair bir ayet yoktur. Ancak burada şu bilince varılması gerek. İslam'a ve Allah'ın kurallarına cennete girmek ve cehennemden kurtulmak için değil Allah isteklerini yerine getirmemizi hak eden bir varlık olduğu için yapmalıyız. Hayatta en değer verdiğiniz insanı düşünün. O ne istiyorsa biz istemiyorsak bile yaparız çoğu zaman. Allah o değer verdiğimiz canlıdan daha mı kıymetsiz? Canınız salat ritüelini yerine getirmek istemiyor olabilir. Ancak istesek de istemesek de kılmamız gerek diye inanıyorum.
 
İslam'da Var Olmayan Salat Uygulamaları
  • Namazları birleştirmek (cem etmek),
  • Kaçırılmış namazları kaza etmek,
  • Salatı yolculuk anında kısaltmak,
  • Sünnet namazı diye bir namaz eklemek,
  • Salat kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icat etmek,
  • Kadınların namazda önderlik etmesini yasaklamak,
  • Kadınların salat esnasında örtünmesi,
  • Otururken Ettahiyatü duasını okumak ve bu duada peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek,
  • Eller ve parmakların yeri konusundaki detaylarla meşgul olmak,
  • Namazdan önce ağzı misvaklamanın, sarık veya terlik giyilmesinin daha sevap olacağına inanmak,
  • Salatta Kur'an ayeti okumayı zorunlu tutmak,
  • Salatta Arapça duaları zorunlu tutmak,
  • Salatta belli şekilleri zorunlu tutmak
Gibi nice kurallar ve inançlar Allah istemediği halde o istemiş gibi aktarılmaktadır.

Son olarak şunu da ifade etmek isterim. Dinin direği namaz değildir. Dinimizin direği Kur’an’dır. Kur’an ile meşgul olmayalım diye bizi sürekli ibadet içeren bir kafese sokmak istiyorlar ki bazıları bu dünyada istediği gibi at koştururken ve zulmü yayarken biz evde ibadetle meşgul olalım. Bugün dindar kim dediğinizde namaz kılan ve oruç tutan kişi olarak görülüyor. Yani namaz Kur’an’ın bile üstüne çıkmış durumda. Hâlbuki Kur’an’da en çok üzerinde durulan konular çok çok farklı. Zekat vermek, şirke bulaşmamak, yetimi kollamak, adil olmak, haksız cana kıymamak, öfkelendiğinde bunu kontrol etmek, tartıda hile yapmamak, eşlerin birbirinin hakkını koruması, yalan söylememek, sözünde durmak, haksızlıklara karşı mücadele etmek, zalimlerin zulmüne sessiz kalmamak, darda kalana yardım etmek, yoksulu doyurmak vs. binlerce önemli konu var. İbadetler Kur’an’da en az yer ayrılan konulardandır. Çünkü önem sırası çok arkalardadır. Şimdi bakıyorsunuz dindar kesim Kur’an’ı kesinlikle uygulamıyor namaz ve oruç ile kendilerini bir peygamber kadar dindar görüyorlar. Bu şekilde kendilerini kandırarak Allah’ın cennetine hak kazandıklarını düşünüyorlar.
 
Kaynaklar
  1. Gürkan Engin
  2. Mustafa İslamoğlu
  3. Hakkı Yılmaz
  4. Sonia Cihangir
  5. Süleymaniye Vakfı
  6. Diyanet İşleri Başkanlığı
Görüntülenme 2,316
Yayın 09 Haziran 2017
13 Ekim 2020 güncellendi

Evrim görüşünün Charles  Darwin ile ortaya çıktığı yaygın kanaattir. Ancak işin aslı bundan çok farklıdır. Evrim görüşünü Charles , dedesi olan Erasmus Darwin'den öğrenmiştir. Erasmus Darwin'in günümüzde bilinen evrim ile ilgili şiirleri ve düzyazıları mevcuttur. Evrim görüşünü ilk olarak 1731'de doğan Erasmus Darwin olduğunu düşünüyorsanız bir kez daha yanıldınız.-- Erasmus'tan yaklaşık 1000 yıl önce yaşamış olan İslam alimi Al-Jahiz (El-Cahız) evrim görüşünü savunmuş ve diğer Müslüman bilginlerin yolunu aydıtlatmıştır. Müslümanlar, evrimsel yaratılışı savunan alimler ve onların bilimsel metodları yerine mitolojik efsaneler anlatan vaizleri takip etmişler ve halen  etmekteler. Bu durum çok acı. Aşağıda isimlerini ve görüşlerini sizlere sunacağım alimleri birçoğunuz hiç duymadı. Çünkü bu tür insanların seslerine set çekildi, kitapları yakıldı, öğretileri şeytan işi olarak yaftalandı. Kendi dönemlerinde kafir, mürted, şeytanın ele geçirdiği insanlar olarak tanıtıldı. Sonra meydan din tüccarlarına kaldı. Hal böyle olunca biz Allah'ın yeryüzü kanunlarından biri olan evrimi alimlerimizden öğrenmek yerine ateistlerden ya da batının ilginç kalemlerinden öğrenmek zorunda kaldık. Evrimi Müslüman alimlerin kaleminden öğrenmesi halinde Kur’an’a olan sadakati daha da artacak olan aklını kullanan Müslüman çocuklarından bir nicesi, evrimi Batılı agnostikler ve ateistlerin kaleminden öğrendikleri için dine mesafe koymuş, hatta bazıları dinleri safsata olarak görüp inançlarından soğumuşlardır.

El-Cahiz (El-Jahiz)

 
781-869 yılları arasında (Darwin’den 1000 yıl önce) yaşamış, Basra doğumlu, Müslüman Arap bilim insanıdır. Gözündeki kusur yüzünden “pörtlek göz” anlamındaki El-Cahiz (Al-Jahiz) takma adını kullanmıştır. Cahız bilinen ilk Müslüman biyolog ve zoologtur. Hayatı boyunca teoloji, İslam felsefesi, filoloji gibi konularla ilgilendiği gibi zooloji, hayvan psikolojisi, sosyal psikoloji konuları da dahil 200’e yakın kitap yazmıştır. Aynı zamanda hayvanlara dair ilk ansiklopedinin sahibidir. Bu  eseri 7 ciltten oluşan, 350’ye yakın canlıyı incelediği “Kitab al-Hayawan (Hayvanlar Kitabı)”dır. sahibidir  Bu kitap, doğal çevrenin hayvanlar üzerindeki etkisinden bahseden, çevresel faktörlerin bir bireyin fiziksel özelliklerini nasıl değiştirebileceğini açıklamaya çalışan ilk eser olarak anılır. Besin zinciri ve çevrenin bir hayvanın hayatta kalma olasılığını nasıl etkileyebileceğini özel olarak incelemiştir: 
 

“Sıçan, yemek aramaya çıkar, bulur, yakalar ve yer. Küçük kuşlar ve diğer küçük hayvanları yer. Bebeklerini yılanlardan ve kuşlardan korumak için yer altı tünellerinde saklar. Yılanlar sıçanları yemeyi çok sever. Yılanlar da kendilerini kendinden büyük olan kunduzların ve sırtlanların tehlikesinden korur. Sırtlan tilkiyi ve kendinden küçük diğer hayvanları korkutur. Varoluş, başkasının yemeği olmaktan geçer, esas kural budur. Bütün küçük hayvanlar kendinden küçükleri yer ama her büyük hayvan kendinden büyüğünü yiyemez. İnsanlar da hayvanlar gibidir. Allah bazı bedenlerin ölümünü diğerinin yaşamı için sebeplendirmiştir ya da diğerinin yaşamını bir başkasının ölümü için.”
“Kaç kuşak sonra siyah beyaz, beyaz siyah olur?”

 
Kitaptaki alıntılardan, çok rahatlıkla, El-Cahiz’in, fiziksel özelliklerin kuşaklar arasında değişebileceğini, üstelik bu değişimin yumurtalar sayesinde olabileceğini, çevrenin fiziksel özellikleri etkileyebileceğini ve hayatta kalma güdüsü ile doğal seçilim kanunlarını dile getirdiğini söyleyebiliriz. Bu İslam bilginlerinin düşünceleri evrim teorisiyle uyuşur. Ancak günümüzün modern bilgi birikimi ve teknolojisi o dönemlerde olmadığından onları tam bir evrim teorisyeni olarak düşünmek onlara haksızlık olur.

Cabir b. Hayyan

Canlıların ilahi tabiat yasalarına bağlı olarak kendiliğinden oluştuğu görüşünü savundu. Bu görüşün en büyük ismidir. Cabir  İslam bilgini ve aynı zamanda ünlü bir kimyagerdir. (Ö. 815) Kadim Hermetizmin “canlıların kendiliğinden oluştuğu” tezini islamla ıslah ederek savunmuştur. Taşların,  madenlere, madenlerin bitkilere, bitkinin canlılara evrildiği kanaatindedir. Bu türler üzerinden türlerin köken birliğini savunur. (Cabir b. Hayyan, Resail/Kitabu’s- Seb’in, neşt: A.ferid el- Mezidi, Beyrut 1427, s.425)

Cabir, Tedbiru’l- İksir’de, örneğin balıklarla insanlar arasında evrimsel bir bağ olduğuna atıf yapar ve okurunu buna şaşırmaması için uyarır. Yine o, Allah’ın hayvanları taş-bitki-hayvan üçlüsünün en şereflisi yaptığını,akıllı ve konuşan varlık olan insanı da hayvanların en şereflisi yaptığını söyler. (Age, Kitabu’l- Mevazini’s- Sağir, s. 181)  Hatta insanlık tarihinde mineral, bitki, hayvan ve insanların yapay yolla üretileceği fikrini ilk ortaya atan isim Cabir’dir. (Dinimize göre bunun sakıncası olur mu peki? Tabi ki olmaz. Hayat üretmeyi hiçbir kutsal kitap yasaklamaz) Fakat o ilahi yaratma ile beşeri imal etmeyi birbirinden kavramsal düzeyde ayırır.

El-Farabi 

 
870-950 yılları arasında yaşamış ünlü İslam bilgini ve filozof. Orta Çağ İslam aydınları arasında Muallim-i Sani (İkinci Üstat/Magister secundus) olarak bilinir. Birinci üstat Aristo’dur. Batı’da Alfarabius adıyla bilinir. Mantık, matematik, felsefe, doğa felsefesi, psikoloji, müzik, siyaset dallarında kendini geliştirmiştir. Hakkında sonradan yazılan biyografilerde verilen listelerde 100 ila 160 arasında eserin Farabi'ye atfedildiği görülür ancak bu eserlerin küçük bir kısmına ulaşılabilmiştir. "El-Medinetü'l Fâzıla (Faziletli Şehir- İdeal Devlet)” kitabı bunlardan biridir. Bu kitapta “Varolmada heyulani (maddi) cisimlerin mertebeleri hakkında” bölümü, varlıkların basitten başlayarak birbirlerine dönüştüklerini anlattığı aşağıdaki paragrafla başlar:
 

“Evvelâ ustukuslar (hava, su, ateş, toprak/cevher) hasıl olurlar. Sonra o cins ve tabiâtteki cisimler hasıl olurlar ki buhar ve bu zümreden olan bulutlar, rüzgârlar ve havada vuku bulan diğer şeyler ve yerin dolayında, altında, suda ve ateşte olan şeyler bu kabildendir. Bunlardan da sair cisimlerin var olması gerekir öyle ki: evvela ustukuslar birbirleriyle karışarak bunlardan birbirine zıd olan birçok cisimler hasıl olur. Sonra, bu zıdların bir kısmı yalnız birbiriyle karışır; diğer bir kısmı ise hem birbiriyle hem ustukuslarla karışarak ikinci bir karışma hasıl eder ki bundan da suretçe birbirine zıd olan birçok cisimler hasıl olur. … Böylece karışa karışa eski terkiplerden (sentezlerden) daha karışık yeni terkipler hasıl olmakla, öyle bir raddeye gelirler ki artık karışma imkânını gaip ederler ve onların karışmalarından hasıl olacak cisimler, onlardan da ustukuslar kadar uzak kalarak ihtilat (karışım) son bulmuş olur. Böylece bazı cisimler ilk ihtilattan, bazıları ikincisinden, diğerleri üçüncüsünden bazıları da son ihtilattan hasıl olurlar. Madenler nispeten sade ve ustukuslara daha yakın ihtilatlardan hasıl olmakla ustukuslardan az uzaktadırlar. Nebat (bitki) daha girift olup ustukuslardan daha uzak terkiplerle hasıl olur ki evvelkilere nispetle ustukuslardan daha uzakta kalır. Nâtık olmayan hayvan (konuşamayan hayvan) bitkiden daha karışık bir terkipten husule gelir. İnsan ise, müstesna suretle, son terkipten hasıl olur.”

 
Yukarıda gördüğünüz gibi canlıların birbirinden evrildiği görüşünü net bir şekilde dile getiriyor Farabi. Görülebileceği gibi bu görüşler modern evrim görüşüyle tam olarak uyumlu olmasa da, yine de canlılar arasındaki kademeli evrimsel değişime dair çok önemli tespitlerdir. Canlıların statik, değişmez, son halleriyle yaratılmış olduğunu değil; kademeli ve birikimli bir evrimsel sürücün ürünleri olduğunu ileri sürmektedir. Bu, İslam tarihinde evrimin ne kadar güçlü bir temelde geliştiğine çok önemli bir göndermedir.

İbn-i Miskeveyh (İbn Miskawayh)

 
932-1030 yılları arasında İran’da yaşamış İslam filozofudur. Farabi okuluna mensup düşünürlerdendir. Doğanın işleyişiyle ilgili düşünceleri El-Cahız kadar bilimsel olmasa da felsefi düzeyde “El-Fevz el-Aşgar (Küçük Başarı)” isimli kitabında belirgindir. Düşünüre göre doğanın ilerleme süreci cansız maddeden bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan maymuna, maymundan insana doğrudur. Miskeveyh’in eserlerini inceleyen Dr. Muhammed Hamidullah, Miskeveyh’in kitabındaki görüşlerini şu şekilde özetlemiştir:
 

“Miskeveyh’e göre; Allah maddeyi ve gücü yarattı. Madde zamanla buhara ve suya dönüştü. Bir sonraki basamak mineral dünyası oluştu. Belli zamanda farklı mineraller oluştu. Daha sonra mineral dünyası bitki dünyasını oluşturdu. Bitkiler, hayvan özellikleri taşıyana kadar evrildiler, dişi ve erkek cinsleri oluştu. Bu hurma ağacıdır. Hurma ağacı bitkiler aleminin en yüksek, hayvanlar aleminin en düşük seviyeli canlısıdır.”


Miskeveyh’e göre bitkilerin lif ve köklerden kurtulması hayvanlar alemine geçiş olmuştur, hareket, dokunma ve yön ilk basamaktır. Hayvanlar alemi dört bacaklılarda “at”, uçan hayvanlarda “şahin” ile en üst mertebeye erişmiştir. En sonunda insanlık sınırındaki maymun yer alır. Miskeveyh’in evrimle ilgili görüşleri bugünkü bilgilerimizin yanında ilkel kalmaktadır ancak “hepimiz yıldız tozuyuz” fikrinin özünü ilk benimseyenlerden olması oldukça dikkat çekicidir. 

İhvan El-Safa (Ikhwan El-Safa) 

 
İhvan el-Safa (Halis Kardeşler) bir kişi değil, kimlikleri gizli alimlerden oluşmuş, doğa bilimleri, matematik, astronomi, felsefe ve İslami bilgiler içeren 52 kitaptan oluşan, Rasa'il Ikhwan al-Safa adlı ansiklopedik eser vermiş bir topluluktur (10. yy). Yazarların kimlikleri hakkında öngörüler bulunsa da kesin bir bilgi yoktur. Muhtemelen bilim ile uğraşan insanlar din tüccarları tarafından fişleniyordu. Canlılığın oluşum süreci hakkındaki fikirler aşağıdaki şekilde tarif edilmiştir: 
 

“… Üç alem bulunur. Her son üye, kendinden sonra gelen bir sonraki basamağın ilk üyesine bağlıdır. Mineraller, kendinden alttaki su ve toprağa ve onların da alt tipi olan aluminyum sülfat, demir sülfat ve zirkona bağlıdır. Kırmızı altın minerallerin en üst basamağıdır ve bitkilere yakındır. Bitkiler arasında yosun en alt kademededir, buna karşılık hurma, dişi ve erkeğinin bulunuşuyla hayvanlar ve bitkiler arasındadır. Salyangoz bitkilere en yakın hayvandır, fil ise -zekası gereği- insana en yakın hayvandır…”
 


 İbn El-Heysem (İbn Al-Haytham)

965-1039 yılları arasında yaşamış, Basra doğumlu, Müslüman Arap fizikçi, matematikçi, filozof. Zamanının çoğunu din ve fen bilimlerine adamış olan El-Heysem, çok önemli bir fizikçi ve optik biliminin kurucusu olarak kabul edilir. Bazı kaynaklar Heysem’i, bilimsel yöntemleri kullanma şeklini göz önünde bulundurarak “ilk bilim insanı” olarak kabul eder. Batı dünyasında “Alhazen” adıyla bilinir. Newton ve Kepler’den yüzlerce yıl önce, Dünya merkezli bir kainat sisteminin gerçek olmayabileceğini, uzayda başka sistemlerin de olabileceğini ve Dünya’nın Güneş sistemine tabi olduğunu söylemiştir. Optik ve ışık konusunda en yüksek düzeyde deneysel çalışmalar yapmıştır. “Bir ortamdan geçen bir ışık ışınının en kolay ve çabuk olan yoldan gideceğini” bildirmiştir. Böylece, Pierre de Fermat’ın (1601-1665) “en küçük süre ilkesi”ne birkaç yüzyıl önceden katkıda bulunmuştur. Ayrıca, daha sonraları Isaac Newton’ın (1642-1726) “Birinci Hareket Yasası” olacak olan Eylemsizlik Yasası’ndan söz etmiştir: 
 

“Her cisim, hareketini değiştirecek kuvvetler uygulanmadığı sürece bulunduğu konumu korur ya da doğrusal bir yörüngede düzgün hareketini sürdürür.” 

 
Eserlerinden birinde kurduğu şu cümle, bilimsel düşünce yapısını ortaya koymaktadır:
 

“Bilim insanının gayesi doğruyu öğrenmekse, kendini okuduğu her şeye düşman etmelidir.” 

 
 

Al-Biruni (Alberuni)

 
Biruni 973-1048 yılları arasında bugünkü Özbekistan-Afganistan bölgesinde yaşamış, zamanının en önemli ve en bilinen İslam alimlerindendir. Fizik, matematik, astronomi, tıp, farmakoloji (İlaç Bilimi), doğa bilimleri, tarih, kronoloji ve dil biliminde kendini geliştirmiş ve bu alanlarda çağının alimlerini etkilemiş önemli eserler vermiştir. İlginç şekilde Hintolog (Hindistan uzmanı) olarak da tanınır. Çünkü 1017 yılında Gazneli Mahmut’un Hindistan’a yaptığı 12. seferinde orduyla beraber gitmiş ve Hindistan’da uzun yıllar kalıp çalışmalar yapmış, “Tarikh Al-Hind (Hindistan Tarihi)” adında bir kitap yazmıştır. Kitabın 47. bölümü aşağıdaki paragrafla başlar. Burada Biruni’nin coğrafi dağılım, doğal seçilim, yapay seçilim kavramlarının tohumlarını attığını görebiliriz:
 

“Dünyanın yaşamı ekime (tohum) ve üremeye bağlıdır. Her iki olay da zamanla artar ve bu artış sonsuzdur, Dünya sonlu olduğu halde. Bir bitki veya hayvan sınıfı kendi formunda artmadığında ve kendine has cinsi kendi türü olarak belirlendiğinde, onun her bir bireyi sadece bir kez var olmak ve yok olmakla kalmaz, bunun yanında kendi gibi bir veya birçok varlık yaratır, sadece bir kez değil birçok kez, o zaman bu tek bir hayvan veya bitki türü, dünyayı işgal edip kendini ve kendi cinsini ulaşabildiği her yere yayacaktır. Çiftçiler mısırı seçerler, istedikleri kadar büyümesine izin verirler, söküp çıkarırlar. Oduncu mükemmele ulaşıncaya kadar o dalları bırakır, diğerlerini söküp atar. Arılar kovanda çalışmayıp sadece yemek yiyen arıları yerler. Ancak doğa ayrım yapmaz, hamlesi her koşulda tek ve aynıdır. Ağaçların yapraklarının ve meyvelerinin çürümesine izin verir; bu, doğa ekonomisinde üreme eğilimiyle sonuçlanmasını engeller. Diğerlerine yer açmak için onları kaldırır.”

İbni-i Haldun (İbn Khaldun) 

 
1332-1406 yılları arasında yaşamış, Tunuslu Müslüman tarihçi-filozoftur. Tam ismi Abd Ar Rahman bin Muhammed ibn Khaldun’dur. En ünlü eseri 1250 sayfalık; tarih felsefesi, sosyal bilimler, ekonomi, çevre, kültürel tarih, İslam teolojisi ve politik konuları içeren ve zamanının önemli isimlerinin başucu kitabı olmuş “Mukaddimah (Mukaddime)”dir. İbn Haldun anlık sıçrama (mutasyon) yoluyla evrimi kabul eder. Ona göre varlıklar hiyerarşi içinde birbiriyle bitişme halindedir. Mukaddime adlı eserinde evrimle ilgili görüşlerini aşağıdaki şekilde ifade etmiştir:
 

“… Yaratılış dünyasına bakmak gerekir. Önce madde oluşmuştur. Dereceli bir şekilde ilerlemiş, bitki ve hayvan oluşmuştur. Minerallerin son basamağı, bitkilerin ilk basamağıdır, tıpkı çimen ve tohumsuz bitkiler gibi. Üzüm ve hurma gibi bitkilerin son basamağı da hayvanların ilk basamağını oluşturur, tıpkı yılanlar ve kabuklu deniz hayvanları gibi. Buradaki “bağlantı” son basamaktaki her grubun bir üst basamağa geçmek için hazır olma durumudur. Daha sonra hayvanlar alemi sürekli genişler, çoğalır, yaratılış basamağında son olarak, düşünen ve ifade eden “insan” oluşur. İnsanların en üst basamağına, zeka ve idrakın olduğu ancak aktif düşünme ve ifadenin olmadığı maymunlar aleminden ulaşılmıştır…” 

Not: İbn Haldun’un Mukaddime eserinin bazı nüshalarında maymun anlamına gelen “kırade” kelimesini, kudret şeklinde okuyanlar olmuştur. Fakat hem cümle içindeki anlam hem de İbn Haldun’un evrimci olmasından çıkan sonuç kırade kelimesinin doğru okunuşunun "maymun" olduğudur.

Celaleddin Rumi

Maddeyle başlayıp manen devam eden evrim görüşünü savunmuştur. Onun öncekilerin evrimci düşüncesine katkısı, bir sonraki türün bir önceki türü özümseyerek dönüştürdüğü görüşüdür. Bitki, su ile mineralleri bitkiye dönüştürür. Hayvan yediği bitkileri canlılığa dönüştürür. Böylece bir alt bir üst türe dönüşerek tekamül devam eder. Rumi’nin şu dizelerine dikkat.
 

Bir madendim, öldüm ve bitki oldum
Bitkiydim, öldüm ve hayvan oldum
Hayvandım, öldüm ve insan oldum


Sonuç olarak, doğa üzerine kafa yormuş en önemli İslam alimleri evrimsel süreçlerin varlığından açık şekilde bahsetmişlerdir. “Maymundan gelme” fikrinin hiç de aşağılık bir durum olmaması, her aklıselim bilim insanı için olağan gözükmektedir. Hangi yüzyılda, hangi coğrafyada olursa olsun. Evrim görüşünü sadece bu alimler savunmadı. Kınalızade Ali Efendi 1500'lü yıllarda Erzurumlu İbrahim hakkı 1700'lü yıllarda evrimi savundu. Endülüslü simyacı el mecriti (madridli),ibnu’n- Nefis, Muhammed ikbal, Elmalılı Hamdi Yazır, Ahmed Hamdi Akseki,Muhammed Hamidullah, Muhammed Esed vs.
 

KAYNAKLAR

  • evrimagaci.org
  • Yaratılış ve Evrim , Mustafa İslamoğlu
  • İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Mehmet Bayraktar, Ankara 2001


Bu serinin diğer yazılarını okudunuz mu?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-1) Evrenin Evrimi

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-2) Dünyanın Evrimi

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-3): Kur’an’ın Evrim’e Bakışı?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-4): İslam Evrim ile Çelişir Mi?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-5) Allah Evreni 6 Günde Mi Yarattı?


Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-6) : Evrime İnanmak İçin Ateist mi Olmak Gerekir?
 

Görüntülenme 5,730
Yayın 15 Ocak 2018
19 Ekim 2019 güncellendi

Hırsızlığın türleri farklıdır ve her hırsızlık türüne aynı cezai müeyyide uygulanamaz. Bu adaletsizce bir tutum olur. Kur’an hırsızın elini kesin dememiştir. Bu hem mantıkla hem Kur’an’ın diğer ayetleriyle çelişir. Şimdi ben birazdan bu iddiaya sebep olan ayeti verip size delilleriyle birlikte sunacağım. Bu delillerim size mantıklı gelmezse almayın. Ben dâhil hiç kimsenin delillerini görmeden o düşünceyi mutlak kabul etmeyin. Her insan yanılabilir, buna âlimler ve peygamberler de dâhildir.-- Fakat peygamber yanıldığında Allah onu düzeltti. Peki, bizi kim düzeltecek? Elbette ki biz bir konuyu tüm delillerimizle ve olaya farklı bakabilen her insanla konuşarak, tartışarak, kritik ederek hakikate ulaşmaya çalışacağız. Bizi yine biz düzeltmeye çalışacağız. Şimdi bu hükmün Kur’an’da yer aldığı iddia edilen ayetini vererek başlayalım. Tabii olayı Arap gramerinden inceleyeceğimiz için Arapçasını da vermek zorundayız. Dilin inceliği hakikati ortaya çıkarsın.
 

Ves sâriku ves sârikatu faktaû eydiyehumâ cezâen bimâ kesebâ nekâlen minallâh (minallâhi) vallâhu azîzun hakîm (hakîmun)

Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini, yaptıklarına karşılık kesin.  Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir. Zira Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet sahibidir (MAİDE 38)

Yukarıda kırmızı renkle yazdığım kavramlar hayati derecede önemlidir. Ayetin Türkçeye birebir aktarıldığında Kur’an hırsızın elini kesmeyi emrediyor iddiaları haklıymış gibi gözükür ama değil. Bu ayet önündeki ve arkasındaki ayetlerden koparılmıştır. Ayrıca el kesmek gerçekten fizyolojik anlamıyla mı kullanılmıştır bunu gramer detayına girerek anlayacağız. Peki, madem el kesmek yok asırlardır âlimler niçin böyle yorumladı? Ayrıca halen niçin böyle yorumlanıyor? Tek sorun Kur’an’ın Kur’an ile tefsir metodunun uygulanmaması. Sebebi nüzul, hadis ve mitolojilerle Kur’an’ı yorumladıkları için bu sıkıntıları yaşıyoruz. Öncelikle hırsızın eli kesilir diyenlere bazı sorular sorup eleştirilerde bulunacağım. Bu konunun gramerine girmek için bir ön hazırlık olacak.

1.  Abdest alırken dirseklere kadar, ayaklarda topuklara kadar yıkayın diyecek kadar detay veren Kur’an niçin bu kadar ciddi ve geri dönüşü olmayacak bir konuda eli neresinden keseceğimizi belirtmiyor? Allah detaya girmekten üşendi mi?

2.  Kur’an’da adam öldürmenin bile cezasını kısas olarak belirleyen Kur’an, Müslümanlara “eğer bilirseniz affetmek sizin için daha hayırlıdır” diyor. Yani kısas'ın bile Müslümana yakışan tavır olmadığını ifade ediyor. Adam öldüreni bile affedin diyen Kur’an bin kat daha hafif suç olan hırsızlık için nasıl bu kadar ağır bir müeyyide emreder?

3.  Rüşvet, yolsuzluk, tecavüzden daha mı ağır bir suç hırsızlık?

4.  Hukuk ahlakına göre suç ve ceza orantılı ve dengeli olmak zorundadır. Hırsızlık ile el kesilmesi orantılı mıdır? Bu adaletsizlik değil midir?

5.  Kişinin elleri kesildikten sonra bir yanlışlık olduğu ortaya çıktı ve hâkimin yanlış karar verdiği anlaşıldı, şu halde geri dönüşü olmayan bu ceza ne olacak? Özür dileriz yanlışlık oldu mu diyeceğiz?

6.  Madem Maide 38 hırsızın eli kesilmeli diyor niçin hangi tür hırsızlıkta keseceğimiz detaylandırılmıyor? Mesela aç olduğu için bir simit çalan insanın elinin kesilmesi Allah’ın adaletine sığar mı? Çünkü mecbur olduğu için hırsızlık yapanlar hariç diye bir ibare yok ayette.(Tabi bu seferde hangi hırsızlık türünde el kesiliri bulmak için uyduruk hadis ve fıkıh kaynaklarına başvuracaksınız. Çünkü Allah detay vermeyi insan vicdanına bıraktı sizin mantığınıza göre)

7.  Eli kesilen kişi bir ömür boyu sürecek bir aşağılanma ile karşı karşıya kalacak. Bırakın psikolojik tramvayı o kişi intihar etmeyi bile isteyecektir. Çünkü her elini gören hırsız geldi deyip uzaklaşacak, alay edecek. Maide 38’de Allah “Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir” demiyor mu? Bu nasıl caydırma yöntemi? Bu bir sosyal yara açmaz mı? Allah bir yeri tedavi ederken başka yerleri bozmuş olmaz mı?

8.  Bugün Suudi Arabistan ve benzeri sözde Allah’ın yasağını uygulayan yerlere giderseniz sürekli eli kesik insanlar görürsünüz. Maide 38’de Allah “Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir” demiyor mu? Madem bu caydırıyor niçin hala hırsızlık tamamen bitmemiş durumda ki eli kesiklere yenileri ekleniyor?

9.  El kesmek hırsızın en tâbi hakkı olan tevbe hakkını elinden almış olmuyor mu?

10.  Tarihi bir asır olan yani yeni keşfedilen bir hastalık türü bulundu: Kleptomani. Yani çalma hastalığı. Bu psikolojik bir rahatsızlık. Hırsız, bir kleptomani hastası olabilir. Şu halde hasta birini elinde olmayan bir sebeple yaptığı hırsızlık yüzünden onu tedavi merkezine götürmek yerine elini  kesmek ne derece adildir? Müslümanlar şunu mu demek istiyor: Allah Kur’an’ı gönderirken bu hastalığın hep var olduğunu bilmiyordu. Bu korkunç bir iddia olur. Asıl bu hastalığı hesap edemeyenler Kur’an’a hırsızın elini kestirme yorumunu sokmaya çalışan zenginlerdir. Kapitalist Müslümanlar bunu hesap edemediler.

11. Her şeyi geçtim. Elleri kesilen kişi para nasıl kazanacak? Geçimini neyle temin edecek?
 
Şimdi gelelim Maide 38’de Allah’ın muradını anlamaya. İki kavrama yoğunlaşmanızı istiyorum. Bunlardan ilki ayette geçen “eydiyehumâ” ikincisi  “faktaû =fe iktaû” kelimesidir. Bu iki kelimeyi anladık mı tamamdır. İlk kavramdan başlayalım. Eyd, Arapçada eş sesli kelimelerden biridir. Bir anlamı "güç, kudret, kuvvet" iken diğer anlamı "Eller"dir. Her iki anlamı da verip Allah’ın ayetteki amacını anlamaya çalışacağız. Peki Kuran’da “Eyd” kelimesinin kuvvet, güç anlamında kullanıldığına delil var mıdır? Elbette.
 

Sen onların bu tür laflarına karşı dirençli ol ve Eyd (güç) sahibi kulumuz Davud’u hatırla! (SAD 17)

Bütün bir göğü kendi Eyd’imizle (güç ve kudretimizle) biz inşa ettik ve onu sürekli genişleten de biziz. (ZARİYAT 47)

SAD 45’i de bu örneklere ekleyebiliriz. Amacım bu anlamı Kur’an’dan çıkardığımızı yani Kur’an’ı Kur’an ile tefsir ettiğimizi göstermek. Şimdi bu anlamı Maide 38’e ekleyelim bakalım ayete uyuyor mu?

Erkek hırsızın ve kadın hırsızın gücünü, yaptıklarına karşılık kesin (MAİDE 38)

Ayeti bu şekilde çevirirsek el kesmek denilen kavramın güç kesmek şekline dönüştüğünü ve bir mecaz olduğunu görürüz. Bu mecazdan da şunu anlarız. Hırsızlık fırsatının önünü kesin. Ekonomiyi düzeltin, ödemediğiniz zekâtı ve sadakaları ödeyin ki toplumda birilerinin hırsızlığa ihtiyacı kalmasın. Ekonomik tedbirler ve yardımlaşmayı arttırıcı tedbirler alın şeklinde yorumlayabiliriz. Bu yukarıdaki mecazdan benim anladığım. Siz farklı anlayabilir, farklı yorumlar yapabilirsiniz. Kimsenin yorumu mutlak değildir sonuçta. Veya hırsızlığa karşı olan bilinçli bir nesil yetiştirin şeklinde de anlıyorum doğrusu. Bir insan aç kalmış ve bunun için çalmış olabilir bu tür insanlara ceza bile uygulanmaz, uygulanmamalı.

Şimdi gelelim “Eyd” kelimesinin eller anlamına. Belki de “Eyd” bu ayette “eller” anlamında kullanıldı. Bu ihtimal de olasıdır ancak sonuç yine değişmez. Açıklayayım: Arapçada tekillik, çoğulluk kavramlarına ek olarak bir de iki şey için kullanılan ayrı bir tür daha var. Buna tesniye denir.
 

Yed= Bir el
Yeda= iki el
Eyd=eller (Üç veya daha çok el için kullanılır)

Gördüğünüz gibi Eyd üç veya daha fazla eli karşılayan bir kelime ve insanda da 3 el olmadığına göre “ellerini kesin” ifadesini mecaz olarak kabul etmek zorundayız. Yani insanların hırsızlık yapmalarına mani olacak bir ortam oluşturun anlamı kendiliğinden çıkar. Ama bir dakika! Kur’an el kelimesini hiç mecaz anlamında kullanmış mı? Kur’an’dan buna delilimiz var mı? Tabii ki kullanmış. Dediğim gibi Kur’an’ı doğru anlamak için ayetleri birbiriyle tefsir etmeliyiz hadis vb.. hikayelerle değil. Kur’an’da el yaklaşık 110 ayette 120 kez kullanılır. Bunların sadece 30 kadarı fiziksel anlamda el anlamını taşırken diğer 90 kadarı mecaz olarak kullanılmıştır. Birkaç örnek verelim.
 

Siz ey iman edenler! Hatırlayın Allah’ın üzerinizdeki nimetini! Hani size bir toplum el (eyd) uzatmaya kalkmıştı da, onların elinden sizi kurtarmıştı! (MAİDE 11)

Yahudiler Allah’ın eli (yed=tek el) sıkıdır! Dediler; Sıkı olan onların elidir (eyd=elleri). Ve bu düşüncelerinden dolayı rahmetten dışlandılar.  Aksine onun iki eli (yedâ= iki el) de sonsuzca açıktır (MAİDE 64)

Maide 64 elin hem tekil hem çoğul hem tesniye formunda kullanımına harika bir örnektir. Görüldüğü gibi Kur’an yukarıdaki ayetlerde el tabirini mecazen kullanmıştır. Araştırmak isteyenleriniz için elin mecazen kullanımına şu örnekleri de vereyim: 80:15, 48:24, 3:182, 42:30, 2:95, 2:79, 36:83, 60:2, 30:36 vs..

Şu itiraz yapılabilir: Maide 38’de kadın ve erkek hırsız diyor toplamda 4 el oluyor ve “Eyd” yani “Eller” ile bu 4 el kast ediliyor. Ancak bu iddia hatalı bir okuma olur. Peki niçin? Çünkü ayette geçen kavram “eydiyehumâ” dır. Dikkat ettiyseniz eyd yani eller kelimesine yapışık bir humâ zamiri var. Humâ zamiri iki kişiye işaret eder. Bu iki kişi ayrı ayrı bir erkek ve bir kadın olduğu anlamını verir. Yani ayete  “her ikisinin de ellerini kesin” anlamını verir. “Eyd” kelimesi de en az  3 “el”den başlayacağı için Bu ellerin biyolojik el olması mümkün değildir. Mecaz olduğu barizdir. Çünkü humâ yani her ikisi dediği için 3 el erkekten 3 el de kadından kesilmelidir ki 3 el kimsede mevcut değil.

“Eyd” eller kelimesinin mecaz olduğunu anladık. Bu kavramı öğrendikten sonra şöyle düşünüyor olmalısınız. Bin yıldır kimse fark etmedi de siz mi fark ettiniz. Ben de diyorum ki tabii ki din adamları burada geçen mecazı fark etti. Ancak hadis ve sebebi nüzul dediğimiz zehirli bilgilerle bu ayeti tefsir etmekten kendilerini alıkoyamadılar. Bu yüzden yanlış yorumu bile bile tercih ettiler.  Hatta, yanlış yorumu seçtiklerine delilim nedir derseniz şunu derim: “eyd” ile en az üç el kesin diyor. Bunun mecaz olduğu açık. Ama fıkıh âlimleri sağ eli kesin diyor. Kur'an'da hiçbir yerde sağ eli kesin ibaresi yok. Kendileri de “Eyd”in mecaz el anlamına geldiklerini bildikleri için uyduruk hadis adlı rivayetlere başvuruyorlar ve orada sağ el kesilir kuralını buluyorlar ki o hadisi sizinle paylaşacağım. Maide 38 gayet açık bir ayet ama din adamları ve müfessirler karıştırıyorlar, bulandırıyorlar tıpkı birçok ayet gibi. Kur’an sürekli apaçık ve anlaşılır olduğunu öne sürüyor. Peki biz niçin ayetleri anlamakta bu kadar zorluk çekiyoruz diyenler olabilir. Sebebini söylüyorum: din adamları. O kadar mitolojik rivayetlerle, uydurulmuş hadislerle, tevratla ayetleri tefsir etmeye kalkmışlar ki ayetler bulandıkça bulanmış. Hâlbuki bıraksalardı ve zihnimize hırsızın elini kesin hükmünün fiziksel kesme olduğunu yerleştirmeselerdi bunu ilk okuyan herkes anlayacak ve mecaz olduğunu apaçık şekilde görecekti. Özellikle arapça bilen herkes grameri bildiğinden bunu derhal anlayacaktı.

Şimdi gelelim kesmek fiili olan “iktaû” kelimesine. Şimdi “iktaû” yani “kesmek” fiili gerçekten somut anlamıyla mı yoksa mecazen mi kullanılmıştır görelim. Bunun da mecaz olduğunu delilleriyle birlikte verdikten sonra “elleri kesin” ibaresinin mecaz bir anlamı olduğuna dair içinizdeki şüpheler kalkacaktır. “iktaû” kelimesinin gerçekten de "kesmek" gibi bir anlamı vardır. Ancak Kur’an bu ifadeyi 18 yerde kullanır ve 16 yerde mecazen kullanır. Geriye kalan iki yerde ise mecaz olup olmadığı yoruma açıktır. Ben mecaz olduklarını görürken bazıları mecaz olmadığını iddia ediyor. Peki, biz kesmek fiilini fiziksel anlamda mı yoksa mecaz anlamında mı kullanacağımızı nasıl bileceğiz? Bu sorunun cevabı basit. Kur’an’a yaklaşırken samimi ve iyi niyetli olursak ve tek derdimiz Allah’ın muradını anlamak olursa Kur’an kendini açıyor. Kesmek fiilinin hangi anlamını kullanacağımızı Kur’an’ın genel ruhundan ve ayetin içindeki amacın ne olduğunu gördükten sonra kolayca anlarız. Şimdi mecaz olarak kullanıldığı bir iki ayeti size verdikten sonra mecaz olup olmadığı tartışmalı olan iki ayeti de size sunacağım.
 

Allah’ın kurulmasını emrettiği bağları keserler (BAKARA 27) (Bağ kesmek, Mecaz)

İnkâr edenlerin bir kısmını kessin (Al-i imran 127) (burada mahvetmek anlamında mecaz kullanılmış)

Sanki zifiri bir gecenin karanlığı sıvanmış gibi suratları (utanç ve zilletten) kapkara kesilir (YUNUS 27) (kapkara kesilmek mecaz bir deyimdir)

Yukarıda verdiğim ayetlerde mecaz kullanım açıktır. Ayrıca 16 yerde kullanılır ve hepsinde mecazdır dedik. Araştıranlar için diğer ayetlerin bazılarını da vereyim. Enam 45, Tevbe 121, Hud 81, Rad 4, Hacc 15, Araf 72, Enfal 7, Neml 32, Ankebut 29 vs.. gider. Şimdi de gelelim mecaz olup olmadığı tartışmalı son iki ayete. Bunlar: Hakka 46 ve Haşr 5’dir.
 

Ve eğer (Peygamber) kısmen dahi, söylemediğimiz sözler uydurarak Bize isnat etseydi (44) onu sağ kolundan şiddetle yakalar(45) ve şah damarını kesip koparırdık (HAKKA 46)

Ben bu ayetti okuduğumda Allah’ın gelip birinin şah damarını keseceği şeklinde anlamıyorum. Ayet bana göre mecazen peygamberi mahvederdik demeye getiriyor. Ancak bu ayetleri somut şah damar kesme operasyonu olarak da anlayanlar var. Tartışmalıdır. Diğer ayete bakalım.
 

Bu onların Allah’a ve O’nun elçisine karşı konuşlanmaları yüzündendir; her kim de Allah’a karşı konuşlanırsa, unutmasın ki Allah’ın azabı çetindir(4) Onların hurma ağaçlarından her ne kesmiş veya kökü üzere bırakmışsanız, hepsi de Allah’ın izniyle olmuştur; gerekçesi de sapkınları cezalandırmaktır (HAŞR 5)


Yukarıda gördüğünüz haşr suresinin başlangıcından beri konu kitap ehlinden peygamberimize nankörlük edenlerdir. Haşr 5’te ise Allah mecaz bir ifade ile onların hurma ağaçlarını kesmekten bahsediyor ki mecaz olduğu çok açıktır. Çünkü ayetin devamında sapkınları bu şekilde cezalandırdığını ifade ediyor. Hurma ağacını kesmek karşı tarafa değil doğayı cezalandırmak olur. Ayrıca Kur’an’i anlayışa göre sebepsiz ağaç yani bitki ve hayvan kesilemez, öldürülemez. Ancak soyut ve mecaza uzak din adamları bu ayeti de ağaç kesmek şeklinde anlamışlardır.

Peki, Kur’an fiziksel kesme anlamında hangi kelimeyi kullanır? “iktaû” kelimesinin şeddeli formu olan “QattaA“ kelimesini kullanır. Fiziksel kesme anlamı için kuran bu formu kullanır. Kesip atmak anlamına gelir. (5:33, 7:124, 20:71, 26:49, 13:31)
 

(Firavun) dedi ki:”demek siz ben izin vermeden ona inandınız, öyle mi? Anlaşıldı ki o size büyüyü öğreten üstadınızdır; fakat pek yakında gününüzü göreceksiniz: dönekliğinizden dolayı ellerinizi ve ayaklarınızı mutlaka keseceğim ve topunuzu asacağım” (ŞUARA 49)

Yukarıda gördüğünüz gibi Musa peygambere iman eden firavunun ilizyonistlerini firavun ellerini ve ayaklarını kesmekle tehdit ediyor. Fiziksel anlamda kesmek fiili için “QattaA“ kullanılıyor. Peki QattaA kavramı mecazen kullanılmış mı Kur’an’da? Evet mecaz olarak ilişkiyi kesmek anlamında kullanılmıştır. Buna örnek olarak 2:166, 6:94, 7:160, 9:110, 47:15, 47:22, 21:93, 22:19, 23:53 verilebilir.
 

Bu (emre) karşın, onlar aralarındaki birliği keserek… (MÜMİNUN 53)

 
Bu “QattaA” formunun başka anlamı var mı? Bir anlamı daha var. O da “kesik atma, yarmak”. Bu kullanıma da iki örnek verebiliriz: 12:31 ve 12:50
 

(Kadın) onların (bu tür) dedikodularını işitince, onları davet ederek kendileri için dayalı döşeli bir ziyafet sofrası hazırladı, her birinin eline de birer bıçak tutuşturdu ve (Yusuf’a) çık karşılarına! Dedi. Hanımlar onu görünce kendilerinden geçip hayran kaldılar; dahası (bu yüzden) ellerini kestiler ve olamaz! Dediler, aman Allah’ım Bu bir insan olamaz, olsa olsa bu yüce bir melektir! (YUSUF 31)

Yukarıdaki ayette kadınların ellerini kesip koparmadıkları açıktır. Biz dahi salata hazırlarken bazen elimizi keseriz. Burada kast edilen kesmek, kesik anlamında olduğu çok nettir. Kadınlar Yusuf’u görünce bıçakları unutmuş ve ellerine kesik atmışlardır. Yoksa meyve bıçağı ile elin kopması mümkün değildir. Testere filmini izleyerek bu ayeti yorumlamayın :)) Din adamlarını anlamak imkânsızdır. Maide 38’de geçen ibarenin aynısı bu ayette geçiyor “Ellerini kestiler” ancak bu ayeti yorumlarken istisnasız her din adamı ellerine kesik attılar şeklinde anlarken iş maide 38’e gelince hırsızın elini kesmek kavramından kesip koparmak sonucunu çıkarıyorlar. Din adamları çok azı hariç her daim zengindiler. Sanırım kendi kapitalist düzenlerini korumak için bu şekilde anlamak işlerine geliyordu. Faiz yiyene, savaş çıkarana, soykırım yapana, tecavüzcüye el kesmek yok ama zenginlerin malına el uzatma en ağır cezayla cezalandırılıyor. Ayeti bu şekilde bize öğretenlerin zenginler olduğunu görmelisiniz. Zenginler, yoksulların kendi mallarına dokunmamaları için aleme ibret cezayı islam'a yerleştiriyorlar: el kesme. İş faiz almaya gelince el kesme yok. Çünkü Faiz alan zenginler. Kur'an'ı kapitalistlerden öğrenmemelisiniz. Ama Kur’an’ı sadece onların okuyup yorumladıkları dönemler bitti. Artık biz de Kur’an’da ne var görebiliyoruz. Ve söyledikleri nice yalanı…

Tüm bu kanıtların ışığında Maide 38 şu şekilde çevrilebilir:
 

Erkek hırsızın ve kadın hırsızın gücünü, kuvvetini, yaptıklarına karşılık kesin. Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir. Zira Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet sahibidir (MAİDE 38)

Burada şu soruyu sorabilirsiniz madem elleri kesmek mecaz niçin o şekilde çevirmedin? Aslında o şekilde çevrilmesi daha doğru ancak anlamı bin yıldır kirletildiği için. Kur’an’dan önce Müslümanlarla tanışmış biri bu ayetin fiziksel el kesmeden bahsettiğini sanacaktır. Bunu engellemek için yukarıdaki çeviri daha doğru geliyor.

Peki hırsızın eli kesilmeli diyen ve halen ikna olmayan kesimler için biraz daha delillere devam edelim. Ayetin devamında “Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir” deniliyor. Bin yıldır el kesme barbarlığı islam’ın içine sokulmuş ve uygulanmıştır. Ne hırsızlık bitti, ne de hırsız. Bu ne biçim caydırma ki işe yaramıyor. Ayrıca o da ne!! Ayet bağlamından koparılmış. Maide 38’den bir sonraki ayette bakalım din adamları neler saklamış?
 

Bu zulmü işledikten sonra kim tevbe eder ve kendini düzeltirse, elbet Allah’da onun tevbesini kabul eder; Zira Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır (MAİDE 39)

Evet, bu ayet her şeyi açıklıyor. Hırsızlık yapan kişi için tevbe kapısı açıktır. Tevbe eder ve kendini düzeltirse Allah onu affeder. Şu halde elini kestikten sonra tevbenin ne anlamı kalır? Bu yüzden diyorum ki hırsızın ellerini kesip bunu Allah emrediyor diyenler ölünce iftira attığınız varlığın yanına gideceğinizi unutmuşsunuz. Ama unutkanlığınızı diğer dünyada Allah giderecektir. Tesadüf müdür bilmiyorum ama Maide suresi 41. Ayette çok mükemmel bir ayrıntı var. Bu işi ilginç kılan bu detayın Maide 38’den iki ayet sonra gelmesidir. Ayette Yahudi din adamlarının yaptığı bir tavırdan bahsediyor nedir o tavır? “Onlar sözleri asıl bağlamından kopararak manalarını çarpıtırlar, Eğer size şu tür bir öğreti verilirse hemen alın; yok verilmezse sakın yaklaşmayın derler.” (MAİDE 41) Kesinlikle mükemmel bir detay ve Allah şu anki Müslüman din adamlarının yaptığını O zaman ki Yahudi din adamlarının üzerinden ifşa etmektedir. Çünkü o zaman Müslümanların din adamı makamları yoktu. Çoğu Müslüman bu ayetler bizden bahsetmiyor demekte ve bu ayetlerin kendisine hiçbir sunumu olmadığını iddia etmektedir. Sanki Allah masal olsun diye bunları anlatmış gibi davranmaktadır. Hâlbuki Yahudilerin yaptığı tavrın bizde de görüleceği uyarısı için yani ders almamız için bu ayetler gönderildi.

Kur’an’ın ve İslam’ın hırsızın elini kesin demediğine güçlü bir kanıtım daha var. Yusuf suresi 73, 74 ve 75 ayetleri. Firavunun kupası kayıptır ve Yusuf’un kardeşleri hırsızlıkla suçlanır. Aralarında şöyle bir konuşma geçer.
 

“Hayret vallahi” dediler, “Doğrusu ülkede bozgunculuk çıkarmak gibi bir amaçla (buraya) gelmediğimizi ve bizim hırsızlık yapan birileri olmadığımızı siz de biliyorsunuz” (73) “Evet ama, eğer yalan söylüyorsanız bunun cezası (size göre) nedir?” dediler. (74) “Onun cezası” dediler, “kimin yanında bulunursa, onun ona karşılık rehin alınmasıdır: biz bu (suçu işleyen) zalimleri işte böyle cezalandırırız!” (YUSUF 75)

Yukarıdaki olaylarda bir detay var. Bildiğiniz gibi Yusuf’un kardeşleri Yakup peygamberin oğullarıdır. Mısırlı yetkililer onlardan hırsızlığın cezasının sizin inancınıza göre nedir? Diye sorduğunda onlar yakup peygamberden öğrendiklerini ifade ettiler: Yani hırsızın cezası İslam peygamberi Yakup ve oğullarına göre “alıkoyulmadır”. Yakup İsrailoğullarının değil kendi devrindeki tüm Müslümanların peygamberidir. Dönemin Müslümanları ise İsrailoğullarıdır. Ve o dönemin hırsızlığın İslami hükmü “rehin tutulmadır” Allah o gün bile el kesme gibi barbarca bir hükmü uygulamamışsa ki o dönemler insanoğlu daha vahşi ve daha durdurulamazdı bugün bu hükmü ihdas ettiği fikri anlamsızdır. Peki rehin tutulma ne demek? İşte burada yorum devreye girer bazıları hapse atılmak şeklinde yorumlamış ki mantıklıdır. Ama daha mantıklı yorum şudur. Kişi rehin tutulur ve bedava çalıştırılır. Ta ki çaldığı eşyanın değerini ödeyecek kadar çalışır ve rehinlik biter. Bu mükemmel bir yorum ve çözümdür. Peki sen hırsızlığa karşı günümüzde ne önerirsin dediğinizde ben bu çözümü öneririm. Hırsız çaldığı değer kadar çalıştırılmalı ve rehinliğine daha sonra son verilmelidir. Çünkü hapse atmak çözüm değildir. 21.yy hukuk sisteminin işe yaramadığı açıktır. Hırsız çaldığı eşyanın değeri kadar çalıştırılarak emek bilinci kazandırılmalı ve bu şekilde topluma kazandırılmalıdır.

Bazı kadın ve erkek alimlerden şu yorumu duyuyorum. El kesmek'ten kasıt ele çizik atmaktır. Yani hırsızı damgalamak. Ancak bu doğru bir okuyuş değildir. Çünkü ilerde damgalanmış bu insan bir daha iş bulamaz, alay edilir, toplumdan dışlanır, elindeki o damgayı gören herkes ona cüzzamlı muamelesi yapar. Terkedilmişlik ve dışlanmışlık onu topluma kazandırmaz düşman eder. Bu bir çözüm olmadığı gibi sosyal ve psikolojik yaralara sebep olur. Ha eline çzik atıp işşaretledin ha kestin ikisi de aynı sonuca çıkar.

Son olarak bu yanlışa sebep olan mitolojik hadise yer verip yazımı sonlandırıyorum. Hadis Kütübi Sitte’de geçen 1603 numaralı hadistir. Bu kitap Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai, Tirmizi ve İbn Mace’nin derlediği 6 hadis kitabından oluşur. Müslümanların çoğu bu mitoloji kitabını Kur’an’dan sonraki İslam’ın en büyük kaynağı olarak kabul ediyor. Ancak bu kitap ancak masallara kaynak olabilir islam’a değil.
 

Hz. Cabir (r.a) anlatıyor "Resulullah aleyhissalatu vesselam)'a bir hırsız getirilmişti.
"-Öldürün onu!" diye emretti. Kendisine:
"-Ey Allah’ın Resulü, bu adam sadece çaldı" denildi. Bunun üzerine
"-Öyleyse (elini) kesin!" dedi ve derhal eli kesildi. Sonra ayni adam ikinci sefer getirildi. Yine:
"-Öldürün onu!" diye emretti. Kendisine:
"-Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı" dendi. Bunun üzerine
"-Öyleyse kesin!" dedi ve derhal (sol ayagi) kesildi. Sonra üçüncü sefer getirildi ve hırsızlık yaptığı söylendi. Hz. Peygamber:
"-Öldürün onu!" diye emretti. Kendisine:
"Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı" denildi. Bunun üzerine :
"-(Sol elini) kesin!" diye emretti. Sonra ayni adamı dördüncü kere getirdiler.
"-Öldürün onu !" buyurdu. Kendisine:
"-Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı" dediler. Bunun üzerine
"-(Sağ ayağını da) kesin!" diye emir buyurdu. Ayni adam besinci sefer getirildi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam):
"Öldürün onu" diye emretti. Hz. Cabir (radiyallahu anh) der ki: "Adamı götürüp öldürdük. Sonra sürüyerek götürüp bir kuyuya attık. Üzerini de tasla doldurduk."
Ebu Davud, Hudud 20, (4410); Nesai, Sarik 15, (890, 91)

Şimdi soruyorum bu peygamberimize iftira değil midir? Bir kere eli kesilen biri nasıl hırsızlık yapabilir, kaldı ki daha sonra ayakları da kesiliyor ama hırsızlığı neresiyle yaptıysa tekrar getiriliyor. Peygamber birinin suçunu bile dinlemeden öldürün onu diyen bir diktatör olarak lanse ediliyor. Yukarıdaki safsatadan başka bir şey değildir. Sonuç olarak ayet, hırsızın elini kesmeyi değil el ile suçun arasındaki bağlantıyı kesmemizi istiyor.

Zenginden çalarsanız bu bir suç olur, ancak fakirden çalarsanız bu bir suç değildir bunun adı kapitalizm'dir.

Yararlandığım Kaynaklar
  • Bayraktar Bayraklı
  • Sonia Cihangir
  • Hüseyin Kemal Gürger
  • Yazının yüzde doksanlık bölümü Gürkan Engin'den alınmıştır. Emeklerinden dolayı kendisine teşekkür ederim

 
Görüntülenme 1,940
Yayın 08 Temmuz 2019

İslam dünyasında doğru bilinen yanlışlardan biri de yeni doğan çocuğun kulağına ezan okunması ve Arapça bir isim (Ayşe, Fatma, Mehmet, Muhammet vs.) bırakılmasıdır. Kur’an’ın hiçbir yerinde bu tür uygulamalar emredilmemiştir. Ezan Kur’an’da geçmez. Yani bir kutsallığı yoktur. Tamamen insan ürünüdür. Rivayetlere inanmayı seçenler bile ezanın peygamber tarafından öğretilmediğini bilir.--

Hikâye şu şekilde anlatılır: Peygamberimiz sahabeleriyle Müslümanları namaza nasıl çağrı yapacakları hakkında istişare yapmış. Herkes farklı farklı  önerilerde bulunmuş. Kimi; namaz vakitlerinin boru çalınarak, ateş yakılarak, çan çalınarak veya yüksekçe bir yere bayrak dikilerek haber verilmesi tekliflerinde bulunmuş. Fakat Peygamberimiz, bu tekliflerin her birini, başka millet ve dinlere ait olması nedeniyle uygun görmemiş. Topluluk bir karara varamadan dağılmış. Bir gece Abdullah bin Zeyd, rüyasında salat’a (namaza) insan sesi ile çağırıldığını görmüş ve rüyasını Peygambere anlatmış. Peygamberimiz bu ifadeleri çok beğenmiş ve "Gördüğünü Bilal'e öğret; çünkü onun sesi güzeldir." buyurmuş. Bilal, Medine'nin en yüksek yerine çıkarak öğrendiklerini okumuş.

Bu hikâyelerin elbette doğruluğunu sorguluyorum. Çünkü mantık dışı bir kurgusu var. Ezan olgusu bulunmadan önce hikâyeye göre zaten Bilal-i Habeşi, “hayya alesalah” yani  "Haydi namaza" diyerek sahabeleri namaza çağırırmış. Hikâyede Zeyd ilk defa insan sesi ile namaza çağırıldığını rüyasında görmüş ve bunu peygamberimize anlatmış. Hâlbuki hikâyenin başında zaten Bilal’in bu şekilde (insan sesiyle) çağırdığını anlatıyorlar. Neyse, önemli olan ezanın ne ilahi ne de peygamberimiz tarafından keşfedilmiş olmasıdır. Eğer anlatılanları doğru kabul edersek bir insanın rüyasını peygamberimizin makul görmesidir. Ancak bugün ezan kutsallaştırılmış, dinin olmazsa olmazı haline getirilmiştir. Hatta hızlarını alamayanlar yeni doğan çocuğun kulağına ezan okutma geleneğini başlatmış. Ne alakaysa. Çocuk doğduktan sonra ona Arapça haydi namaza demek ne kadar mantıklı? Bu uygulama birçokları gibi İslam’a değil Sünnilik vb. dinlere özgü bir uygulamadır.

Çocuklarımıza Arapça isim vermeye gelince bu da başka bir anlamsızlık. Bir Türk’ün çocuğuna Türkçe isim vermemesi bir Kürt’ün çocuğuna Kürtçe isimler vermemesi kültür yozlaşmasını da beraberinde getirir. İlla böyle olacak demiyorum. Biri Japonca bir isimden çok etkilenir çocuğuna Japonca bir isim bırakır. Ya da tarihe mal olmuş bir kişinin ismini beğenir bırakır. Fakat bu kitleleri ardına alırsa bu kültürü kaybetmeye neden olmaz mı? Muhammed peygamber Amerikalı olsaydı herkes çocuğuna George, Michael, John vs. isimlerini bırakacaktı. Şunu iyi anlamak gerek Arap kültürünü İslam kültürü zannedip sahiplenmemek gerek. Muhammed peygamber bir Arap’tı. Bu yüzden kabilesindeki insanlar gibi sakal bırakır, sarık takar, misvak kullanır, hurma yerdi. Bunlar Arap kültürüdür, İslam kültürü değil. İslam kültürünü Kur’an oluşturur. Bunu artık ayırt etmek gerekir.  Peygamberimize atılan iftira pompalama makinesi olan hadislere göre Muhammed ismi kutsal. Bakınız:
 

Benim ismimle isimlenin ama künyemle künyelenmeyin" (Müslim, Edep 1)
Muhammed adını koyduklarınıza vurmayın ve onları iyilikten mahrum etmeyin. Çocuğa Muhammed adını koyduğunuzda ona iyi davranın, meclisi onun için açın, ona yüz ekşitmeyin (Hindî, age XVI/48, Suyutî, el-Camiu's-sağir (Feyzu'1-Kadîr i1e), I/35)
Üç oğlu olup da birisine Muhammed adını koymayan cahillik etmiştir (Hindî, age (Taberani'den),XVI/419)

Bu rivayetlere göre haşa Muhammed peygamber faşisttir. Günümüzdeki Kuzey Kore’nin ergen diktatöründen farksızdır. Kendi ismini yüceltiyor, insanları kendi ismiyle isimlenmeye zorluyor, adı Muhammed olanları iyi davranarak kayırmamızı ve son olarak Muhammed ismini bırakmamayı cehalet olarak görmemizi istiyor. Bu insanlar kendi peygamberlerine bu ifadeleri nasıl yakıştırıyor? Yukarıdaki sözleri günümüzde bir siyasetçi söyleseydi sosyal medya karışırdı? Toplum böyle bir faşistin kendi adını kutsallaştırmasına büyük tepki verirdi. Elbette ki yukardaki rivayetler diğerleri gibi uydurmadır. Kur’an Muhammed isminin ya da herhangi bir Arap isminin kutsallığından bahsetmez.

Gözlerimi kapattığım zaman yukarıdaki rivayetleri uyduran insanların simalarını görüyorum. Sözde peygamberini çok sevdiği için masum gördüğü hadis uydurmayı çok büyük bir günah olarak görmeyen bu kişilerin İslam’a verdikleri zarar ortadadır. Açık ki dönemin din adamları toplumun en cahil kesimlerinden oluştuğu için bu rivayetler onlara makul gelmiş ve bunu İslam dinine eklemişlerdir. Bir toplumun âlimleri o toplumun cahillerinden oluşuyorsa bu, o toplum için yeterli bir felakettir. Ne yazık ki İslam dünyası bin iki yüz yıldan fazla bir süredir bu felaketi hala atlatamadı. Batı bilime hükmedip en akıllılarını âlim yapmaya devam ederken doğu hala en cahilini sesi çok çıkmaz, hakikate değil üstlerine sadık olur diye âlim yapmaya çalışmaktadır. Bu kafayla biz karanlık çağdan çıkamaz Batı’yı yakalayıp geçemeyiz.

 
Görüntülenme 3,798
Yayın 07 Temmuz 2019

Halkımız arasında doğru bilinen yanlışlardan biri de mezar yönünün kıble olmasının zorunlu olduğudur. Bu Sünnilik dininin bir zorunluluğudur. İslam ile yakından uzaktan alakası yoktur. Kur’an böyle bir uygulamadan bahsetmez. Bazıları niçin yön kıbleye bakmalı sorusunu şöyle cevaplamakta: Dua isabet etsin diye.Biliyorum bilime, akla, mantığa, felsefeye ve en önemlisi Kur’an’ı her şeyin üzerinde gören arkadaşlarımızı bu cevap rahatsız etti.-- Çünkü bu bizi salak yerine koymaktan başka bir şey değil. Adama sorarlar sen Kur’an’da yazmayan bu uygulamayı Allah’tan öğrenmediysen nereden ve kimden öğrendin? Kaldı ki bunun sebebinin bu olduğunu Allah söylemiyorsa kimi referans alıyorsunuz?

Sünnilik dininin en büyük sorunu şu: din koyucunun kim olduğunu tam olarak anlayamıyorlar. Din koyucu tek otorite Allah’tır. Allah ise bunu Kur’an ile bize bildirir. Sünniler ise Kur’an dışı dini otoriteler aramaktalar. Bize söyledikleri bu otoritenin Muhammed peygamber olduğu. Fakat bize delil olarak gösterdikleri kaynaklar ise Peygamberimizden asırlar sonra yaşamış insanların duydukları söylentiler. Yani peygamberimiz bile değil. Bu söz ve uygulamaların ona ait olduğuna inanan insanların doğru söylediğine inanmamız bekleniyor. Kaldı ki binlerce çelişki, Kur’an ile zıtlık, bilim dışı inanış vs. içeren bu kaynaklar sorgulanmak istenmiyor.

Allah Kur’an’da bu konudan bahsetmiyorsa bu önemli olmadığındandır. Öldükten sonra sorumluluk biter. Ne tarafa gömüldüğünüzün bir önemi yoktur. Böyle ilkel dönem inanışlarını çağdaşlığı hedefleyen ve bilime gönlünü vermiş insanların dini olan İslam’a monte etmek beyhudedir. Çünkü bu vidalar bu tahtaya girmez. Dinimiz İslam, bu tür ayrıntılarla değil insanla, sorumlulukla, ahlak ile, akıl ile ilgilenir. İslam’ın hükümleri ölüler için değil diriler içindir.

Dünyadaki en temel sıkıntı günümüzde şu: Sünniler, Şialar, Vehhabiler, Nakşiler, Hanefiler, Şafiler, Hanbeliler, Malikiler vs. yüzlerce dinin mensubu kendini tıpkı İslam dinine inananlar gibi Müslüman olarak tanımlamakta ve İslam’a inandığını düşünmektedir. Ayrıca İslam ile aynı kitaba (Kur’an) inandıklarını iddia etmekteler. Bu yüzden İslam dini karmaşıklaşmıştır. Çünkü ne İslam’a ait ne değil bunu anlamak Kur’an ile haşir neşir olmayan insanlar için imkânsız hale gelmiştir. Kaldı ki Kur’an ile ilgili sürekli araştırma yapanlar için bile ayırt edilmesi çok zorlaşmıştır.

Sünniler (ehli kitap) mezar yönü kıble olmalıdır diyor bir başkası ölüye Fatiha okunur diyor bir diğeri mezarları kutsal ilan edip türbe yapıyor. Bunları söyleyenler bunları İslam söylüyor dedikleri için insanın kafası karışıyor. Hâlbuki bunları İslam emretmiyor. Sünnilik ve Şiilik dini emrediyor. Halk ekmek parası derdine düştüğü için bu konuları araştırmıyor. Çoğunluk ne derse ona inanıyor, çoğunluk neyi takip ediyorsa onu takip ediyor. Çünkü çoğunluk her zaman insana bir güven hissi verir. Sürüden ayrılmak insanı korkutur. Bu psikolojik bir gerçek. Ancak işe bakın ki Kur’an’ın en çok eleştirdiği konuların başında ataları, çoğunluğu körü körüne takip etmektir.
 
Görüntülenme 22,224
Yayın 30 Mayıs 2018
31 Mayıs 2019 güncellendi

Bu durum hakkında birçok görüşü dinledim. Ateistler peygamberimizin kendi oğlunun eşine göz koyduğunu iddia etmekteler. Ancak bu konu Müslüman kesimin de kafasını karıştırmaktadır. Bu yüzden bu konuda kendi görüşümü belirtmek istedim. İlk önce iddia edilen olay nedir ona bakalım:-- Cahş kızı Zeynep: 35 yaşlarında bir duldur. Zeyd b. Haris ile evliydi boşandılar. Usame adını verdikleri çocukları Hz. Peygamber tarafından çok sevilirdi. Türkiye’de ateistlerin kendine kaynak olarak edindikleri Turan Dursun; şöyle diyor:
 

Zeynep Bint Cahş, Muhammed’in evlatlığı Zeyd’in karısıdır. Zeyd’i Muhammed kendisine “oğul” edindiği için herkes ondan “Muhammed’in oğlu (Zeyd İbn Muhammed)” diye söz eder.
Muhammed bir gün, Zeyd’i görmek için onun evine gider. Zeyd’i bulamaz, Zeyd’in karısı Zeynep’le karşılaşır. Birden tutulur Zeynep’e. Bir kadına Muhammed’in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed’in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu öğrenir öğrenmez Muhammed’e gidip konuşur:
— Karımdan ayrılmak istiyorum.
— Neden? Seni kuşkuya düşürecek bir şey mi yaptı?
—Vallahi hayır. Beni kuşkuya düşürecek hiçbir şeyi olmadı. Onun iyilikten başka bir şeyini görmedim.
—Öyleyse karını bırakma, Tanrı’dan kork!
Muhammed “karını bırakma” derken, gerçekte sevdiği Zeynep’in boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın.

Yukarıdaki olay hadis ve rivayetler ile günümüze gelmiş mitolojik hikâyedir. Bu noktada Turan Dursun’u suçlamıyorum. Bu iftirayı Peygamberimize ateistlerden çok kendilerine Müslüman diyen hadisçiler yapmıştır. Turan Dursun da bu hadisleri yorumlayarak doğal olarak bu sonuca ulaşmıştır. Turan Dursun ve onun gibileri eleştirdiğim nokta konuyu araştırmadan hadisleri dinin kaynağı olarak görmeleri. Bu açıdan ateistler ile sünniler aynı kaynaktan beslenir. Turan Dursun 2000’e doğru dergisinde bu uydurulmuş hadisin devamını anlatıyor:
 

Muhammed bir gün Zeyd’i aramak üzere evine gider, Zeyd’i bulamaz. Evde Zeyd’in güzel karısı Zeynep vardır. O sırada içeride çamaşır yıkamaktadır. Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir. Peygamber Zeynep’in güzelliği karşısında coşkuya kapılır ve şu sözleri söylemekten kendini alamayarak ... evden çıkar. Zeyd eve gelince Zeynep olayı anlatır. Zeyd içinde karısını yitireceği önsezisiyle Peygamber’e koşar: Zeynep’i sevdinse hemen boşayım, sen al, der. Muhammed’in karşılığı:   O nasıl söz, karını boşama! Ancak içten içe boşanmasını da ister.

Turan Dursun hadisleri aktarmaya devam eder ve dergide şunları ilave eder : 
 

… Peygamberin Zeynep’e olan aşkı, evlendikten sonra da uzun süre devam eder. Hadislerin anlattığına göre, Peygamber nerede güzel bir kadın görse hemen eve koşar, Zeynep’le yatardı  (Buhari – Hibe/8 – Tecrîd hadis no: 1130)


Burada hem ateistlerin hem de hadisleri dinin kaynağı olarak gören Sünnilerin iddiası şudur ki tam bu olaylar sırasında Ahzab suresi 37'nci ayet indi. Tabii ki bu iddianın da yalan olduğunu delillerimizle ifşa edeceğiz.
 

Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de iyilikte bulunduğun kimseye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!” Ama Allah’ın açıklayacağını sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden çekinmen gereken sadece Allah’tı. Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kesip boşadıklarında kişilerin onlarla evlenmelerinin önünde hiçbir engel bulunmasın: sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ – AHZAB 37)

Turan Dursun ve birçokları burada Muhammed’in içinde sakladığı şeyin, Zeynep’e olan aşkıydı. Bu ayeti derinlemesine inceleyeceğiz ve bunun kanıt olmadan bol keseden iftira içerdiğini göstereceğim. Şimdi hikâyenin son kısmına dönelim. Turan Dursun'un buraya kadar anlattığı öykünün devamını Arif Tekin' in "Kuran'ın Kökeni" adlı kitabın 166. sayfasından itibaren görelim:
 

… Muhammed, Zeyd' i çağırıp bu ayeti (Ahzab, 37) anlattıktan sonra ona şu görevi veriyor: "Git Zeynep'e  bu olayları anlat ve onu bana iste.” Zeyd, kapıya varınca içeri giremiyor ve yüzünü çevirerek, -kendi anlatımına göre ter içinde- sanki dünya başına yıkılmış gibi bir ruh hali içinde kendisinin Muhammed'in elçisi olduğunu ve onu istemeye geldiğini söylüyor. Zeynep ise o sırada hamur işi yapmaktadır. Zeyd'i dinledikten sonra olumlu yanıt vermiyor ve "düşünmem lazım" diyerek ibadet odasına çekiliyor. Zeyd, bu olumsuz haberi Muhammed' e bildirince Muhammed artık buna dayanamıyor ve doğruca Zeynep'in evine giderek ona el koyuyor. Gerekçe, o sırada inen Ahzab Suresi'nin 37. ayetindeki "Ey Habibim, Zeynep'i biz sana nikâhladık" cümlesidir. Artık bu ayete dayanarak ne Zeynep'e mehir ücretini veriyor, ne evlenme için şahit tutuyor ve ne de Zeynep'in akrabasından izin alıyor. Bu sırada Muhammed 58 yaşında Zeynep ise 35 yaşında idi. Üstelik Muhammed'in yanında şu hanımları vardı: Aişe (12 yaşında) , Hafsa (23 yaşında), Ümmü Seleme (30 yaşlarında)
Olay burada da bitmiyor. Muhammed'in Zeynep ile evlenmesinden kısa bir süre sonra (Hicri 6. yıl) Zeyd, Muhammed tarafından üst üste 6 küçük savaşa-baskına gönderiliyor. Bunlar şunlardır: Beni Süleym, İys , Taraf, Hisma, Vadi'l Kura,  Ümmü Kirfe.

Zeyd, bunların hiç birinde vurulmayarak başarıyla dönüyor. Sonunda Muhammed Zeyd'i tarihte "Mute Savaşı" olarak bilinen savaşta 3000 kişilik Müslüman ordusuyla yaklaşık 100.000 kişilik Rum ordusunun karşısına çıkarıyor. Üstelik Halit Bin Velid gibi daha usta bir komutan var iken Zeyd komutan seçiliyor. Zeyd bu sefer öldürülüyor.

Her neyse şimdi yukarıda hadisçilerin uydurduğu safsatanın ne denli çelişkili ve mantıksız olduğunu inceleyeceğiz. Ancak yukarıdaki mitolojik masalın çelişkilerini göstermeden önce şu iyice bilinmelidir ki hadisler, rivayetler, dedemden işittimler dinin kaynağı olmazlar. Hadis ve rivayetler Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a hakaret etmek için İslam’a sokulmuş Truva Atı’dır. Çünkü aslında dünyada hiç kimse Hz. Muhammed döneminde ne oldu, kaç eşi vardı, ismi geçen sahabelerin hayatları, peygamberin yaptığı savaşlar vs.. bilmiyor. Peygamberimizin hayatı vefatından en erken 149 küsür yıl sonra yazılmıştır. O da kısıtlı bilgiler. Elimizde o döneme ait hiçbir sağlıklı veri yoktur. Müslümanlar yok ben dedemden işittim, yok bana dedemin arkadaşının babası anlatmıştı vs. diye diye dedikodularla ve yalanlarla örülmüş “Muhammed peygamber ve arkadaşlarının hayatı” lügati ortaya çıkmıştır. Ve şu da ilginçtir ki o kadar bariz yalanlar atmışlar ki her olayda bin tane farklı anlatım bize sunulmuştur. Hadisleri aktaran Kişi pedofil ise Aişe validemiz 6 yaşındayken evlendi demiş, Kişi olgun bayanlardan hoşlanıyorsa Muhammed kızı Fatma’yı küçük olduğu için Ali’nin evlilik teklifini reddetti diye hadis uydurmuş. Kişi gümüş tüccarıysa peygamber sadece gümüş yüzüğe onay vermiştir diye bir hadis uydurmuş. İnanmayanlar gümüş yüzük hadisine bakabilir. Yani anlayacağınız hadisler kişilerin ihtiyacına göre dizayn edilmiş.
 

Peki, Hiç mi doğru bilgi bize ulaşmadı?


Bu soruyu soranlarınıza şu cevabı vermek isterim. Türkiye 90 yıl önce bir Milli Mücadele dönemi geçirdi. Bu mücadelede lider Mustafa Kemal’di. 90 yıl öncesi hakkında bile bir milyon abartı, yalan, mitoloji piyasayı kavurmaktadır. Bazıları Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşında hiç aktif rol almadı derken, bazıları onun sayesinde kazandığımızı, bazıları Mustafa Kemal’i Kurtuluş Savaşını başlatması için Vahdettin tarafından Anadolu’ya gönderdiğini iddia ederken bazıları Vahdettin’in vatan haini olduğunu dillendirmektedir. Bazıları Kurtuluş Savaşı olmadı sadece Türk-Yunan savaşıydı derken bazıları buna şiddetle karşı çıkmaktadır. Hatta Mustafa Kemal’in dini inancı neydi? Sorusu bile tartışılır hale geldi. Tüm bunlar sadece iddiaların bir bölümü. Tüm görüşleri yazsam kitap olur. Sadece 90 yıl önce olmuş, fotoğrafların ve daha net bilimsel bulguların olduğu 20.yy.da bile elimizde net bilgiler olmayıp bulanık bilgilerle çevrelenmişken nasıl olur da 1450 küsür yıl önce hayata gelmiş birinin -ki o dönem tarihsel kayıt tutulmamış- 150 yıl sonra hatta Muhammed peygamberin günümüzdeki şekliyle hayatının yazılması vefatından yaklaşık 230 yıl sonradır. Bugün Müslümanların hatta hadisleri kaynak gösteren sünnilerin ve ateistlerin Hz. Muhammed’in hayatını net şekilde biliyor gibi davranmalarının ne denli tutarsız olduğunu görmelisiniz.
 

Peki, Muhammed Peygamberin hayatını nasıl öğreneceğiz?

Aslında buna gerek yok. Biz Kur’an ile ilgilenmeliyiz ve Kur’an peygamberimizin hayatından bilmemiz gereken kısımları zaten bize sunmuştur. Yani en güzel siyer (Muhammed’in hayatını anlatan kitap) Kur’an’dır. Ve bir önemli nokta daha: Kur’an’ı uyduruk hadislerle değil, Kur’an’ı, Allah'ın diğer ayetleri ile tefsir edeceğiz. Allah diğer ayetleri hangisi: diğer Kur'an ayetleri ve bilim. Bilim, Allah'ın evrendeki ayetleridir. İslam’da usul budur.
 

Yukarıda anlatılan rivayetin bir izahı var mıdır?

Şimdi yukarıdaki rivayetin ne denli mitolojik olduğunu anlatayım.

1.  Muhammed peygamberin Zeyd’i öldürmek için savaşlara gönderdiği söyleniyorken bir yandan da Muhammed’in Zeyd’in oğlu olan Üsame’yi çok sevdiğinden bahsediyor. Babasını öldürmek isteyen biri çocuğunu nasıl seviyor?

2.  Zeynep 35 yaşlarındadır. Kesinlikle böyle mutlak bir bilgi elimizde yoktur. Zeynep Muhammed peygamberin halasının kızıdır ve kaç yaşında olduğu net değildir. Bırakın Zeynep’i Muhammed peygamber haricinde ne eşlerinin ne sahabenin ne o dönemde yaşamış herhangi birinin yaşı net olarak bilinmektedir. Yaş ile ilgili olan tüm rivayetler çelişkilidir ve bugünün tabiriyle atmasyondur. Müslümanların kim kaç yaşında bilmedikleri o kadar açıktır ki Aişe validemizin yaşı bile 100 yıldır tartışılmaktadır. Ateistler ise Kur’an’a güvenmemekte, Muhammed’in peygamber olduğunu söyleyen hadislere inanmamakta ancak Aişe’nin evlenirken yaşının 6 olduğuna ve Zeynep’in 35 yaşında olduğuna iman etmekteler. Bu da ne kadar çelişki içinde olduklarını gösterir. Zeynep peygamberimizle evlenirken 50’li yaşlarında bile olabilir. Çünkü halasının kızı. Belki de aynı yaştaydılar. Zeyd’in yaşına gelince kimse Zeyd’in yaşını da bilmiyor. O da 50’li yaşlarında olabilir. Kimse net bir bilgiye sahip değil.

3.  “Zeynep Bint Cahş, Muhammed’in evlatlığı Zeyd’in karısıdır. Zeyd’i Muhammed kendisine “oğul” edindiği için herkes ondan “Muhammed’in oğlu (Zeyd İbn Muhammed)” diye söz eder.

Evet, ateistlerin iddia ettikleri gibi Muhammed peygamber bir köle olan Zeyd’i önce özgürlüğüne kavuşturur sonra da onu evlatlık edinir. Ancak Kur’an bu evlatlık konusunu “öz oğulluktan” çıkarır. Muhammed’in Zeyd’in babası olmadığını Ahzab suresinde dile getirir.
 

Yine evlatlıklarınızı da sizin gerçek çocuklarınız kılmamıştır: bütün bunlar (düşünmeden) ağzınıza aldığınız boş laflardır; ne ki Allah yalın gerçeği söyler ve O hep doğru yolu gösterir. (4) (Şu halde evlatlıkları öz) babalarına nispet ederek çağırın, bu Allah katında daha hakkaniyetli bir davranıştır; eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zaten unutmayın ki onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır; bu konudaki yanılgılarınızdan dolayı size bir vebal yoktur; fakat asıl kalbinizdeki kasıt (belirleyicidir) (5) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – AHZAB 4,5)

Yukarıdaki ayetlerin tahrif edilmek istenen Ahzab 37’nci ayetle aynı surede yer alması ilginçtir. Allah yukarıdaki ayette Müslümanların evlat edinebileceğini ancak asla öz evlat olarak görülmemesini kişiden gerçeği saklamayarak biyolojik babasına nispet edilmesini istiyor. Yani ayete göre “bu benim çocuğum” demek onu sizin çocuğunuz yapmaz. Kur’an günümüz evlatlık anlayışını reddeder. Kan bağını şart koşar. Peki, Neden? Sebebi açıktır. Bu ileride sorunlara neden olabilir. Bilmem izlediniz mi ama Türkan Şoray’ın bir filmi mevcut. Türkan Şoray evlatlıktır ve evde Abi dediği adama âşık olur. Tabii abi de ona. Beraber büyümüş olsalar da böyle bir sosyal problemi ve iki kardeşin psikolojik travmasını anlatan güzel bir filmdi. Şimdi dünyanın iki ucundan bir erkek ve bir kız çocuğu evlat edinirseniz ve bunlar ileride birbirini severse nasıl olur? Kur’an bu gerçeği ön görmüş ve evlatlık edinirken onların öz çocuklar gibi olmayacağını dile getirmiştir. Bu yüzden evlatlık edinirken hepsinin kız ya da erkek çocuğu olmasına dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ileride doğacak bir yakınlaşma o çocukların da psikolojisini bozacaktır.

Zeyd’in peygamberin gerçek oğlu gibi olamayacağını yukarıdaki ayet belirttikten sonra artık Zeyd Muhammed’in adı ile çağrılmadı. Artık ona biyolojik babasının ismiyle seslenilmeye başlandı: Zeyd b. Harise. Zeyd’in peygamberle öz oğul ilişkisi olmadığını belirten diğer ayet de çok ilginçtir ki yine Ahzab suresindedir.
 

(Ey mü’minler!) Muhammed sizin erkeklerinizden herhangi birinin babası değildir; fakat o Allah’ın Rasulü ve nebilerin sonuncusudur: ve zaten Allah her şeyi ince ayrıntısına kadar bilmektedir. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – AHZAB 40)


4.  “Muhammed bir gün, Zeyd’i görmek için onun evine gider. Zeyd’i bulamaz, Zeyd’in karısı Zeynep’le karşılaşır. Birden tutulur Zeynep’e.”

Dünyanın en iyi yalan yarışması düzenlense hadisler yarışmayı birincilikle tamamlar. Zeynep peygamberimizin hala kızıdır ayrıca yukarıdaki uyduruk hadislere göre Zeyd ile halasının kızını evlendiren Muhammed peygamberdir. Şu halde nasıl oluyor da Zeyd’in evine gittiğinde Zeynep’i ilk defa görüyor? Rivayetlerin çelişkisine bakar mısınız? Evlatlığı Zeyd evlenirken Muhammed yurt dışında mıydı? :)) O dönemler Medine’yi hesaplasak toplam 15 bin kişi ya var ya yok. Hatta ben abartayım ve 30 bin kişi yapayım. Allah aşkına 30 bin nüfuslu bir yer köyden farksızdır. Herkes birbirini tanır. Kaldı ki Zeynep hadislere göre Muhammed peygamberin hala kızıdır. Onu nasıl görmemiş olabilir? Ayrıca Zeyd'e kız istemeye giden Muhammed peygamber değil mi? Düğünde de mi görmedi halasının kızını? Dediğim gibi rivayetler tutarsızlıklarla doludur.

5.  “Bir kadına Muhammed’in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed’in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır.”

Bu cümle ise tamamen Muhammed peygambere iftiradır. Bu sonucu doğuran bu rivayeti uyduran hastalıklı kişilerdir. Onlara göre Muhammed’in canı kimi istese o kişi bunu reddedemezdi. Bu ahlaksızlıktır. Baştan sona Kur’an’a ve Kur’an’ın prensiplerine aykırıdır. Nisa 23’e göre sapkınlıktır. Muhammed’in kaç evlilik yaptığı bile net olarak bilinmiyor. Aişe, Zeynep ve Hatice hariç diğer tüm eşlerin hayali bile olabilir. Bu üç isim hariç diğerleri çelişkili ifadelerle günümüze ulaşmıştır. Aişe validemiz ve Zeynep validemiz Kur’an’da geçtiği için emin olabiliyorken Hatice validemiz ise tüm kaynaklar ittifak halinde olduğu için eşi olarak kabul ediyorum. Ancak bunlarla ilgili detayların uydurulduğuna da şüphem yok. Çünkü hiç kimse detayları unutmadan söz ile 200 yıl sonraya taşıyamaz.

6.  “Muhammed 'karını bırakma' derken, gerçekte sevdiği Zeynep’in boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın”

Sünni ve Şii Müslümanların uydurdukları hadisler sonucunda ortaya çıkan sonuç Muhammed peygamberin evli bir kadına göz koymasıdır ki bu katiyen doğru değildir. Ayrıca bu rivayette Muhammed peygamberin niyetini de okuyorlar. Aksi halde Muhammed'in aslında Zeyd'in karısını boşamasını istediğini nasıl anlayacaklar. Hadisler üzerinden zihin okuma da yapılıyor. Ateistlerin bu konuda anlamadıkları bir şey var. Biz Muhammed peygambere güvenip Kur’an’a iman etmedik. Biz Kur’an’a iman ettik ve Kur’an, Muhammed’in peygamber olduğunu söylediği için biz peygamber olduğuna inandık. Ve yine aynı Kur’an Muhammed için şunu söylüyordu:
 

Çünkü sen, muhteşem bir ahlaka sahipsin (KALEM 4)

Evet, Kur’an Muhammed’in inanılmaz bir ahlaka sahip olduğunu söylerkenbir yandan da peygamber olarak seçilmesinin de gerekçesini veriyordu. Ahlaksız bir insan başkasının eşine göz koyar. Muhammed peygamber ’in bunu yaptığına dair hiçbir delil yoktur. Ateistlerin tek delili uydurulmuş rivayetlerdir. Hani ateistler için önemli olan bilimdi. Hani bilimsel veriler olmadan konuşmamalıydık. İşlerine gelince tam bir hadisçi kesilmek çok mu bilimsel? Peygamberimizden 2 asır sonra uydurulmuş metinlerin kaynak olamayacağını onlar da biliyorlar ancak bu kendi düşüncelerini desteklemediği için göz ardı ediyorlar ve Muhammed’e iftirayı daha cazip buluyorlar.

7.  “Muhammed bir gün Zeyd’i aramak üzere evine gider, Zeyd’i bulamaz. Evde Zeyd’in güzel karısı Zeynep vardır. O sırada içeride çamaşır yıkamaktadır. Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir. “

Bu metni ne zaman görsem gülerim. Komik bir rivayet. O dönem Medine’nin küçük odalı evinde çamaşır yıkamak ha! Detaya bakın “Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle” :))) Helal olsun 200 yüz yıl boyunca Zeynep’in yorgunluktan pembeleşmiş yüzünü insanlar hatırladı ve naklettiler. Kaldı ki sadece Muhammed’in görebileceği bir sahneyi üçüncü ağızdan anlatıyorlar. Bu kadar detayı ancak orada o an bulunmuş biri nakledebilir. Algıya bakar mısınız :”Zeyd’in güzel karısı” Zeynep’in güzel ve genç olduğunu nereden biliyorsunuz? Böyle bir bilgi yok. Genç ve güzel kadın algısı oluşturularak beynimizin tek yere odaklanmasını sağlamaya çalışıyorlar. Bu rivayeti okurken aklıma Yeşilçam geldi. Nuri Alço’da çamaşır yıkayan kadına tecavüz ederdi her filmde. O filmlerde de kadınların yüzleri pembeleşirdi ve kadın eteğini çok yukarı çekmiş halde olurdu. :)) Demek ki 1200 yıl önce de hadis uyduran erkeklerin kafasında aynı senaryo yer almakta :)) Her açıdan bu rivayetin kurgulanmış bir senaryo olduğu açıktır.

Bu iddianın başka saçma noktası da Muhammed peygamberin bodoslama Zeyd'in evine dalmasıdır. Kapı çalma yok mu? Ya da perde falan yok mu? Kur'an'da Ahzab 53'te Müslümanların  peygamberin evine bodoslama girip üstüne üstlük çıkmaz bilmeyen tavırlar sergilemelerinden vazgeçmelerini söylüyor. Şu halde Muhammed peygamber kendisi bu ayete aykırı davranır mıydı? Asla. Kur'an'daki her ayete ilk önce Muhammed peygamber uydu. Asla Zeyd'in evine kapı çalmadan vs. içeri girmezdi. Ha eğer Muhammed Kur'an ayetlerini takmıyordu diyen ateistler varsa şunu sorarım: o zaman niçin Zeynep ile evlenmek için ayet uydurdu diyorsunuz? Madem ayetlere uymuyordu. Ayrıca Nur 31’de “mü’min erkeklere söyle bakışlarını yasak olandan sakındırsınlar” ayeti ortadadır. Muhammed peygamberin yarı çıplak bir kadına bakacağı iddiası Kur'an ile çelişmektedir. Ateistlere göre Zeynep ile evlenmek için Muhammed ayet uydurmuştur. Peki Nur 31 nedir? Muhammed peygamber madem yarı çıplak kadınları dikizleyen bir adamdır niçin kendisini de kısıtlayan nur 31 “mü’min erkeklere söyle bakışlarını yasak olandan sakındırsınlar” ayetini Kur'an'a eklemiştir?

8. “Zeyd eve gelince Zeynep olayı anlatır. Zeyd içinde karısını yitireceği önsezisiyle Peygamber’e koşar: Zeynep’i sevdinse hemen boşayım, sen al, der.”

Bu iddia da diğerleri kadar bomba. Bir an için ateistlerin mantıklı bir iddiada bulunduklarını varsayalım. Allah aşkına hangi erkek, peygamber olduğunu düşündüğü kişi eve gelince karısına göz koyduğunu düşünüp gidip karısını ona sunar? Hadi Muhammed sapkın, Zeyd de mi sapkın? Hangi şerefli erkek bunu sindirir? Kaldı ki Zeynep peygamberin halasının kızıdır. Muhammed peygamber kör olsaydı bile küçücük nüfuslu Medine’de halasının kızıyla karşılaşırdı. O dönem güçlü akrabalık ve kabiliyetçiliği saymıyorum bile.

9.  “Hadislerin anlattığına göre, Peygamber nerede güzel bir kadın görse hemen eve koşar, Zeynep’le yatardı.” 

Bu iddia da Buhari ve diğer hadisçilerin iftirasıdır. İftira olduğu şu açıdan bellidir ki hiçbir erkek ben güzel kadın gördüm dur eve gidip seks yapayım demez. Hele bir topluluğun lideri olarak göz önünde olan biri bunu yapamaz. Ayrıca peygamberin eve gidip seks yaptığını Buhari ve diğerleri nereden biliyor? Odasını mı dikizlemiş bazı sahabeler? Nereden bakarsak bakalım hadisler ve rivayetler safsatadan öteye geçemiyor. Hani o günlerde herkes çarşaflıydı? Peygamber çarşafın içindekinin güzel olduğunu nerden biliyordu da Zeynep’e koşuyordu? İçinde erkek bile olabilir. Neyse bu iddiaları ciddiye bile almak gereksiz.

10.  “Muhammed, Zeyd' i çağırıp bu ayeti (Ahzab, 37) anlattıktan sonra ona şu görevi veriyor: "Git Zeynep’e bu olayları anlat ve onu bana iste.” 

Bir kere uydurdunuz mu bu işin arkası gelmez. Gerçekten bu akıl dışı iddiaların hangisini ciddiye alıp da cevap versem bilemedim. Siz birinin karısına göz dikeceksiniz, onu ayıracaksınız bir de yetmezmiş gibi eski kocasını elçi olarak göndereceksiniz öyle mi? Bir gram beyni olan bir insanın değil 1450 yıl önce bir Arap’ın bunu normal karşılaması bugün modern çağda bu olsa var ya kesin öldürülürsünüz. Ayrıca Muhammed peygamber bu kadar ahlaksız bir insansa nasıl binlerce insan Kur’an’a iman etti. İşin garibi İslamiyet’i ilk kabul edenler Mekke’nin entelektüel kesimiydi. Böyle ahlaksız bir şarlatana kimse iman etmezdi. Çünkü o dönem Araplar çok daha katıydılar.

11. “Zeynep ise o sırada hamur işi yapmaktadır. Zeyd'i dinledikten sonra olumlu yanıt vermiyor ve "düşünmem lazım" diyerek ibadet odasına çekiliyor.”

Dikkat ediyorsanız bu olaylar film senaryosu gibi aktarılıyor. O kadar aile büyüğü varken zeyd’in istemeye gitmesinden tutun da Zeyd’den başka kimsenin göremeyeceği evde ne pişirildiğine kadar mükemmel detaylar. Şu cümleye de dikkatinizi çekmek isterim : ” ibadet odasına çekiliyor” Belli ki 200 yıl sonra zenginleşen Araplar kendilerine ibadet odası yapmışlar. Bu rivayeti uydururken de Muhammed peygamber döneminde de böyle bir odanın olduğunu sanmışlar. Muhammed peygamber döneminde Medine’de ibadet odası ne arasın? Şaka gibi. Ayrıca birçok rivayet peygamber dâhil birçok sahabenin evinin tek odalı olduğunu kaydediyor. Aişe’nin önde uzandığı halde peygamberin yer olmadığı için onun önünde namaz kıldığına dair rivayetlere ne demeli? Hangisine inanacağız? Yani anlayacağınız tüm rivayetler birbiriyle çelişiyor.

12.  “Bu sırada Muhammed 58 yaşında Zeynep ise 35 yaşında idi. Üstelik Muhammed'in yanında şu hanımları vardı: Aişe (12 yaşında) , Hafsa (23 yaşında), Ümmü Seleme (30 yaşlarında)”

Yukarıda değindiğim gibi değil Zeynep’in peygamberimiz hariç kimsenin yaşı net değil. Zeynep 50 yaşında ya da 60 yaşında da olabilir. Peygamberin ne kaç eşi olduğunu biliyoruz ne de net olarak isimlerini. Verilen isimler ve yaşlar tamamen dedikoduların hadis adı altında derlenmesidir.

13. “Zeyd, Muhammed tarafından üst üste 6 küçük savaşa-baskına gönderiliyor. Bunlar şunlardır: Beni Süleym, İys , Taraf, Hisma, Vadi'l Kura,  Ümmü Kirfe.”

Bu en bomba iddiaya da cevap verelim. Bizim için önemli olan Ahzab 37’nin ne anlattığıdır. Yoksa bu safsatalar ile bir yere varamayız. Şunu ateistler dâhil herkes bilmekte ama kimse itiraf edememektedir: Muhammed peygamber dönemi ile ilgili sağlıklı tek veri elimizde yok. Onun vefatından sonra halk arasında dedikoduların derlenmesiyle oluşturulmuş hadisler birer tarihi kaynak olamazlar. Bu bilime aykırı bir metoddur. Yukarıdaki iddialar ve peygamberimizin yaptığı savaşlar adlı kitaplar hepsi hayal ürünüdür. Muhtemelen başka ülkeleri işgal etmek isteyen emeviler döneminde uyduruldu. Bu rivayetlere göre peygamberimiz yememiş, içmemiş, insanlara Kur’an’ı tebliğ etmemiş sürekli savaşmış.

27 savaşa bizzat katılıp 47 savaşa da küçük birlikler gönderdiğini iddia ediyor rivayetler. Ancak bu savaşların vuku bulduğuna dair hiçbir tarihi delil mevcut değildir. Sadece gücü eline geçirdiğinde ortalıktaki her kabileye saldıran peygamber inancına sahip olmamzı istedikleri için bu iftiraları peygamberimize attılar. İlk önce cihat kavramını değiştirip işgal manası verdiler. Sözde Allah adına tabii! Sonrada Müslümanları kandırmak için Muhammed’in yaptığı savaşlar diye bir kitaplık savaş peyda ettiler. Yukarıda sayılan savaşların olduğuna ve Zeyd’in bu savaşlara gönderildiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Bizanslılar ile ilgili bir savaştan haberimiz var tabi bunun günümüze gelmesi de uluslararası bir savaş olmasından kaynaklanıyor. Ama bu savaşta kim öldü, Zeyd bu savaşın neresindeydi? gibi bilgiler net değil. Dolayısıyla bu iddia da diğerleri kadar net olmayan bir iddiadır. Asıl soru şu: bu kadar zanna dayalı bilgi ile Muhammed’in sapkın olduğuna nasıl kanaat getiriliyor? Muhammed peygambere olan nefret yüzünden onun sapkın olduğunu iddia eden her kaynağı güvenilir ve doğru mu kabul etmeliyiz?

14.  "Muhammed artık buna dayanamıyor ve doğruca Zeynep'in evine giderek ona el koyuyor. Gerekçe, o sırada inen Ahzab Suresi'nin 37. ayetindeki 'Ey Habibim, Zeynep'i biz sana nikâhladık' cümlesidir."

Bu cümle tüm rivayetin yalan olduğunun en bariz delilidir. Riivayeti uyduran kişi Kur'an'da "Habibim" kelimesinin geçmediğini bile bilmeyecek kadar Kur'an'a uzaktır. Değil Ahzab 37'de Kur'an'ın hiçbir yerinde "Ey Habibim" diye bir kelime yoktur.
 

Kur’an ne tür evlilikleri yasaklar?

1.  Babalarınızın daha önce evlilik yaptığı kadınlarla evlilik yapmayın, fakat geçmişte yapılanlar geçmişte kalmıştır. Bu davranış yüz kızartıcı bir hayâsızlık, çirkin bir günah, kötü bir gelenek idi. (NİSA 22) Yani üvey annelerle evlilik yasak
2.  Anneleriniz – kızlarınız- kız kardeşleriniz – halalarınız – teyzeleriniz ile yasak (NİSA 23)
3.  Erkek ve kız kardeşlerinizin kızları (NİSA 23) Yani yeğenlerinizle evlilik yasak
4.  Sütannelerle ve sütkardeşlerle evlilik yasak (NİSA 23)
5.  Eşlerin anneleri (kayınvalide) ile evlilik yasak (NİSA 23)
6.  Cinsel ilişkiye girdiğimiz kadınların kızları ile evlilik yasak (NİSA 23) Yani eğer bir kadınla evlenir ancak cinsel ilişkiye girmeden ayrılırsanız o kadının kızı ile evlenmek yasak değil. Ancak bir kez dahi cinsel ilişkiye girildiyse artık o kız Kur’an’a göre üvey kızınız kabul edilir ve evlilik yasak olur.
7.  Öz oğulların eşleri de size haramdır (NİSA 23) Gelin ile kayınpederi evlenemez. Bu ayette dikkat edilmesi gereken öz oğul ifadesidir. Evlatlıkların eşleri Kur’an’a göre evlenilemezler listesinde değildir.
8.  Aynı anda iki kız kardeşle evlenmek de yasaktır (NİSA 23)
 
Biz Müslümanlara göre bir konuda sapkınlığı Allah belirler. Ahlaki ilkemizi de Kur’an belirler. Kuran yukarıda ahlaksızlık olarak nitelediği evlilikleri saymıştır. Bunun dışındakiler ahlaksızlık değil o toplumun kültürüdür. Mesela en iyi arkadaşımız boşanırsa onun eşiyle evlenmek ne haram ne ayıp ne de suçtur Kur’an’a göre. Ancak çoğumuz doğup büyüdüğümüz kültürden dolayı bunu çok ayıp görürüz. Ben de ayıp olarak görürüm. Ancak böyle görmemin sebebi Türkiye’de doğup büyümüş olmam. Buradaki insanların değer yargısı olduğu gibi bana da geçti. Ama kalkıp da bunu yapan birini ahlaksızlıkla suçlayamam. Kur’an böyle bir evliliğin ayıp olmadığını söyler. Ayıp olanları tek tek sayar.

Ateistlere gelince bırakın evlatlığın eşiyle evlenmenin ayıp olması samimi çoğu ateiste göre ensest ilişki bile doğaldır. Kaç tane Amerikalı ateisti dinledim. “Ensest ilişkinin yanlış olduğuna dair bir kanıtımız yok. Bu dinlerin yanlış kabul ettiği bir şey” diyerek kendi algılarına göre doğru olanı zaten söylüyorlar. Ancak Türkiye’de bulunan ateistler ensest ilişkiye karşıdır. Sebebi tıpkı benim gibi doğduğumuz ülkenin dini değer yargılarını benimsemeleridir. Hâlbuki bunun ahlaksızlık olduğunu iddia eden İslam’dır. Bugün evlatlığın eşiyle evlenmeyi doğru bulmayan herkes bunu yaşadığı çevreden dolayı doğru bulmamaktadır. Türkiye’de “vay nasıl evlatlığın eşiyle evlenilir” diyenler Peru veya Hawai’deki bazı topluluklarla yaşasaydı ensest ilişki normaldir diyeceklerdi. Kaldı ki dün homoseksüellik ve lezbiyenlik Türkiye’de büyük bir ahlaksızlık olarak görülürken bugün Batı’nın etkisiyle Türkiye’de bu çoğu kesimler için normalleşti.

Burada sorulması gereken soru şu: Kişi ahlakı, doğru değerleri nereden alır? Biz Müslümanlar bu değerleri Kur’an’dan alırız. Ateistler ise yaşadıkları ülkelerin yasalarından. Ancak bu iddia yazıda durduğu gibi durmaz. İnsanların doğru ve yanlışlarını maalesef toplumun çoğunluğu belirliyor.
 

Muhammed peygamber evli bir kadına göz koydu mu? Kur’an ne diyor?

 

Hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği, senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!” Ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden çekinmen gereken sadece Allah’tı.  Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kesip boşadıklarında kişilerin onlarla evlenmelerinin önünde hiçbir engel bulunmasın: sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ – AHZAB 37)

Ateistler ve rivayet ile beslenen Müslümanlar bu ayetin yukarıda incelediğimiz olay üzere indiğini savunur ki bu tamamen kanıtsız bir iddiadır. Yukarıdaki masalı bu ayete uyarlamak için uyduranlar Kur’an’ın dil bilgisi kurallarına çarptılar. Bu ayet Allah tarafından Muhammed peygamberle Zeynep’in evlendirildiğini bildiren ayet değildir. Bu ayet Muhammed peygamberle Zeynep evlendikten çok sonra inmiştir. Bunu ayetin Arapçasından anlıyoruz. Şöyle ki:

Ayet “Ve iz” ile başlıyor. "Bir zamanlar" olarak çevrilebilir. Yani geçmişteki bir olay aktarılıyor. Tüm ayet boyunca da geçmiş zaman kullanılıyor: diyordun, saklıyordun, çekiniyordun, Allah’tı, boşayınca, evlendirdik, gelmiş oldu gibi. Hz. Muhammed ile Zeynep bu ayetler inmeden çok önce evlenmiş zaten. Bu yüzden geçmişteki bir olay anlatılıyor. Yani Muhammed Zeynep’e göz koydu o yüzden gidip kendine ayet yazdı. Zeynep’i ve toplumu ikna etmek için iddiası tamamen ayet tarafından çürütülmektedir. Çünkü ayet dil bilgisi kurallarına göre geçmişte olan bir olayı aktarmaktadır.

Bu ayet Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğine en büyük delildir. Çünkü Muhammed peygamber üçkâğıtçı olsa niçin yanlış anlaşılmaya kendisinin ahlaksız biriymiş gibi göstermeye müsait bu ayeti Kur’an’a dâhil etsin ki? Hadi etti diyelim ölmeden evvel bu ayetin hükmü kalktı deyip gelecek nesillerden evlatlığının eşiyle evlendiği gerçeğini saklayabilirdi. Her açıdan bu ayet rivayetler ışığında okunduğunda Muhammed peygamberi zor duruma düşürmüştür. Bu ayetin hem ona hem bize bir test olduğuna inanıyorum. Muhammed Kur’an’ı yazsa idi yanlış anlaşılacağı çok bariz olan “Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun” cümlesini yazar mıydı? Ateistler Muhammed peygamber Zeynep’i ve toplumu ikna etmek için bu ayeti Muhammed peygamberin uydurduğunu iddia ediyorlar. Hadi bunu kabul edelim peki “Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun” cümlesini niye eklesin? Bu iddialarını tamamen mantıktan yoksundur.

Her neyse bu ayette en önemli nokta geçmiş zamanda yaşanan bir olaydan bahsetmesidir. Yani bu ayetten sonra Muhammed ve Zeynep evliliği gerçekleşmiyor. Bu ayetten yıllar önce gerçekleşmiş olay aktarılıyor. Bu ilk delilimdi. Ayeti irdelemeye devam edelim.

1.  Hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği, senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!”

Ayetin bu kısmından şunu anlıyoruz: Muhammed Zeynep ile Zeyd’in boşanmasına sıcak bakmıyor. Hatta ayetten Zeyd’in ilk defa bu taleple gelmediğini anlıyoruz. Peki, niçin boşanmak istiyor? Rivayetler iki farklı sebep sunuyor. İlki sınıf farklılığı. Zeynep soylu bir aileden gelir ancak Zeyd kölelikten gelmedir bu kültür farklılığı Zeynep’in sürekli evde huzursuzluk çıkartmasına sebep olmuş, Zeyd de bu durumdan bıkmış ve sürekli boşanmak için Muhammed’e gelmektedir. Ancak bu rivayet güvenilmezdir. Zanna dayalı bilgiye göre ayeti yorumlayamayız. Rivayetlerde geçen diğer bilgi ise Zeyd, Muhammed peygamberin karısına aşık olduğunu anladı ve bu yüzden boşamak istedi. Yukarıda 7 sayfa boyunca bu rivayetin uydurma olduğunu ve böyle bir sebebin imkânsız olduğunu göstermeye çalıştım

Dediğim gibi Kur’an, Kur’an ve bilimle tefsir edilir. Uydurulmuş hadislerle değil. Gerçekte Zeyd’in niçin boşanmak istediğini bilmiyoruz. Ayet önemli görmediğinden ya da başka sebeple bilinçli bir suskunluk içinde. Ancak ayet bize ipucu veriyor: Zeynep’i artık istemeyen Zeyd b. Harise'dir. Bunu  “Eşini tut ve Allah’tan sakın!”  cümlesinden çıkarıyoruz. Muhammed peygamber ise Zeyd’in boşanma gerekçesini eleştiriyor ve Allah’a karşı saygılı ol diyor. Hâlbuki boşanma Allah’a karşı saygısızlık değildir. Demek ki Zeynep’le evliliğini bozmak isteyen Zeyd’in gerekçesini Muhammed peygamber uygunsuzluk olarak görüyor.

Peki, Zeyd niçin boşanmak istiyor olabilir? Peygamberimiz Zeyd’i eşinin hakkını yemekle azarladığına göre Zeynep'te bir değişiklik olduğunu anlıyoruz. Hastalanmış olabilir, Zeynep belli bir süre yataklara düşmüş ve Zeyd’in artık ona bakmak istememesi olabilir, Zeynep’i artık kendince yaşlı bulmuş olabilir. Çünkü aradaki yaş farkını da bilmiyoruz vs. bir milyon ihtimal var.

2.  Ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun.

Bu ayetin en önemli kısmı burası. Hem Muhammed peygamberin hem biz Müslümanların sınandığı bölüm de burası. Burada mantığınıza sesleniyorum. Eğer Zeynep ile olan bu masalları duymasaydınız bu ayeti okuduğunuzda aklınıza ilk gelecek olan Muhammed'in Zeyneb'e olan aşını içinde gizlemesi mi olacaktı? Hiç rivayet bilmeyen ve daha önce Kur'an tefsiri görmemiş birine bu ayetleri gösterirseniz bu ayette saklanan şeyin "aşk" olmadığını söyleyecektir. Peygamberinn Zeynep’e aşık olmadığını biliyoruz. Bunu şuradan biliyoruz ki halasının kızı Zeynep'ten hoşlansaydı onu Zeyd ile evlendirmezdi kendisi evlenirdi. Hangi erkek hoşlandığı kadını başkasıyla evlendirir ve boşanmasını bekler? Ateistlerin ve rivayetlerin tüm iddiaları Muhammed Zeynep'i ilk defa Zeyd'in evine gidince gördü iddiasına dayanır. Halbuki Muhammed'in halasının kızını daha önce görmemiş olması ki görmedi farz edelim. Yine de evlatlığı Zeyd'e halasının kızını isterken veya düğününde görmemiş olması imkansızdır.

Burada olay Peygamberin Zeyd'in Zeynep'le boşanma isteğinin arkasında yatan gerekçeyi peygamberin içinde saklaması ve topluma açıklamaktan çekinmesidir. Çünkü o dönem de tıpkı bugün kültürümüzde olduğu gibi hatta çok daha katı olarak boşanmak hele mantıklı bir izahı yoksa büyük bir ayıptır. Kur'an'ın “içinde saklıyordun dediği Zeynep ile evlenme kararı veya Zeynep evliyken ona âşık olması değildir. Bize böyle düşündüren şey rivayetlerdir. Kafamızda bir ön algı oluştuğu için ayeti ne kadar okursak okuyalım aklımız içinde saklanılan şeyin "aşk" olduğu ihtimaline bizi götürmeye çalışıyor. Halbuki dediğim gibi Zeynep peygamberin hala kızıdır. Rivayetlerin aksine Zeynep'i ilk defa çamaşır yıkarken değil çocukluktan beri tanıyor olmalıdır. Hiç görmemişse bile Zeyd'e Zeynep'i istemeye giderken görmüş olmalıdır. Eğer peygamberimiz Zeynep’ten hoşlansaydı kendisi evlenirdi.Niçin halasının kızını Zeyd ile evlendirsin?

İlk olarak içinde sakladığı şeyi ayet direk söylemiyor. Fakat bunun Zeyd'in boşanma sebebi olduğunu cümlenin bağlamından hemen çıkarıyoruz. Nur 31’de “mü’min erkeklere söyle bakışlarını yasak olandan sakındırsınlar” ayeti açıkça Kur’an’ın yaklaşımını göstermektedir. Kadına şehvetle bakılmasını bile doğru bulmayan Kur'an nasıl olur da peygamberin başkasının eşine göz koymasını kabul eder. Bu olası bir durum değildir. 

Şunu da ekleyeyim."Allah’ın açıklayacağı" ifadesinde açıklayacağı fiilinin gelecek zaman ile çekimlendiğine dikkat ettiniz mi bilmiyorum. Bu da Zeyd'in boşanma gerekçesinin toplum tarafından Ahzap 37'den çok önce öğrenildiğini gösterir. Burada Allah'ın gelecekte açıklayacağı şey toplum tarafından öğrenilmiş ki Allah Ahzab 37'de "Allah’ın açıklayacağı şeyi içinde saklıyordun" cümlesini kursun.


3.  Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki

Burası hakkında size kişisel düşüncelerimi sunmadan önce Kur’an’ın vazgeçilmez bir kuralını hatırlatmak isterim. Allah bir ayette ya da ardı ardınca aynı konudan bahsettiği ayetlerde zamanları keserek anlatıyor. Hangi olay ne zaman yaşandı anlamıyorsunuz. Bazen yıllar sonraki bir olayı anlatırken sanki bir sonraki gün olmuş gibi aktarıyor. Kur’an, zamana takılmadığı için yaşanmış olayları zaman belirtmeden kullanıyor. Buna somut örnekler vereyim:
 

Ve gece karardığında bir yıldız gördü ve haykırdı: “Benim rabbim bu!” Fakat yıldız batınca dedi ki: ”Ben batanları sevmem” (76) Sonra ayın doğuşunu görünce “İşte rabbim bu!” dedi. Fakat o da batınca dedi ki: “Doğrusu eğer rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!” (77) Nihayet güneşin doğuşunu gördü ve “Benim Rabbim bu; zira bu en büyüğü!” dedi. Fakat o da kaybolunca “Ey kavmim!” diye seslendi, “Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum!” (78) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – ENAM 76, 77, 78)

Gördüğünüz gibi İbrahim peygamberin Allah’tan başkasına tapanları ikna etmek için uyguladığı metod sanki 3 gün içinde gerçekleşmiş gibi anlatıyor. Kuran olayları keserek gerekli olanları birleştiriyor. Biz de sanki hemen olayın ardından yaşanmış gibi bir algı oluşuyor. Bunun sebebi insanoğlunun zamandan bağımsız düşünememesi. İbrahim yıldıza tapanların yanında belki yıllarca kaldı. Ama ayete bakınca sanki dün gece oradaydı ve yıldızın battığını o saniye görünce çark etti gibi anlatılsa da bu çok uzun sürede olmuş bir olaydır. Başka delilim de var: Taha suresi
 

Bunun üzerine biz de “Ey Âdem” demiştik, “işte bu, sana ve eşine tarifsiz bir düşmanlık beslemektedir; dolayısıyla, onun sizi bu has bahçeden çıkarma girişimlerine karşı çok dikkatli olun; yoksa bedbaht olursun! (117) Zira aklından çıkarma ki burada aç değilsin, açık değilsin; (118) yine unutma ki burada ne susuzluk çekersin, ne de sıcağa maruz kalırsın!” (119) Hal böyleyken Şeytan onu vehimlere sürükleyerek “Ey Âdem” dedi “sana sonsuzluk ağacını ve sonu gelmez bir saltanatın (yolunu) göstereyim mi?” (120) Derken o ikisi ondan yediler… (121) (78) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ –TAHA 117-121)

Dikkat ederseniz olaylar sanki anlık oluyormuş gibi görünüyor. Ancak durum böyle değil. Farklı zamanlarda olmuş olayları ardı ardınca oluyormuş gibi sunmak Kur’an’ın anlatım metotlarındandır. Allah, Âdem’e tavsiye veriyor ama sanki hemen ardından şeytan Âdem ile konuşmuş gibi sunuluyor konuşma biter bitmez “Derken o ikisi ondan yediler” cümlesi geliyor. Bunlar ardı ardına olmuş olaylar değil. Âdem’i kandırmak belli bir süre almış olmalıyken ayet sanki her şey o an olmuş gibi sunuyor. Bu durumun aynısı Ahzab 37’de de mevcut. Ahzab 37 tamamen farklı zamanlarda olan olayları ele alıyor ve sanki ardı ardınca oluyormuş gibi gösteriyor:
 

Hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği, senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!” Ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden çekinmen gereken sadece Allah’tı.  Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki,

Ayette zamanlar belirtilmiyor olsa da olayların ard arda olmadığını biliyoruz. Buna delilim Bakara 228'dir. Muhammed Zeyd’e "boşanma!" diyor. Sonraki süreçte Zeyd boşanıyor. Muhammed peygamber ise Zeynep ile bir sebeple evleniyor. Sebebini bilmiyoruz. Ama bunun sebebinin "aşk" olmadığını yukarıda delillendirdim.Eminim ki ilerleyen zamanlarda evlenme kararını almasının çok mantıklı bir izahı vardır. Ancak maalesef Kur'an bu sebebi bize açıklamıyor. Bu ayette olaylar arasında geçen zaman Allah tarafından kırpılmış. Buna delilim Bakara 228’dir.
 

Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'ay hali ve temizlenme süresi' beklerler. (BAKARA 228)

Yani Muhammed peygamberin Zeynep ile evlenmesi için minimum yukarıdaki süreyi beklemesi gerekir. Ayette ise "Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik "  diyor. Sanki boşandığı saniye Muhammed ve Zeynep evlenmiş gibi sunuluyor. Ancak dediğim gibi Kur'an'da boşanma süreci uzundur. Eşler yataklarını ayırır, sonra evlerini ayırır. Sonra eşler barıştırılmaya çalışılır. Ailelerden hakem seçilir. Bu sağlanamazsa kadın boşandıktan sonra yeni bir evlilik için minimum 3 ay bekler. Eğer Muhammed peygamber keyfine göre ayet uyduruyorsa ve Zeynep ile hemen evlenmek istiyorsa Bakara 228'in geçersiz olduğunu söyleyip Kur'an'dan sildirmesi gerekir veya hiç eklememesi gerekirdi.

Peki, niçin biz evlendirdik ifadesi kullanılıyor? Bunun sebebi de bu evliliğin Allah’ın planladığı gibi gittiğini anlatmak içindir. Yoksa Allah sizi kendi katında nikâhladı vs. mitolojik bir olayı anlatmıyor. Cümle geçmiş zaman içerdiğinden ateistlerin Muhammed Zeynep ile evlenmek için ayet uydurdu iddiasını da çürütmektedir. Olayları sanki doğrudan kendi yapıyormuş gibi sunması Allah'ın başka bir anlatım metodudur. Buna delilim Rahman 2, Alak 4 ve Enfal 17’dir.
 

Rahman (1) Kur’an’ı O öğretti (2) (RAHMAN – 1,2)


Kur’an’ı öğretme işini Allah bizzat kendisi yapmış gibi sunuyor.
 

O insana kalemle öğretti. (ALAK 4)


Bu tür ayetler şunu anlatmaya çalışır: Siz kalemle öğrendiyseniz, yazma yetisini size yerleştiren Allah sayesinde yaptınız ya da Kur’an’ı öğreniyorsanız size verdiği akıl sayesinde öğreniyorsunuz gibi. Enfal 17’de ise bir savaş sonucu Müslümanların galip gelmesini Allah kendisine bağlıyor.
 

Hem onları siz öldürmediniz; amma velakin, onları asıl öldüren Allah’tı. Attığın zaman da atan sen değildin, ama asıl Allah attı. Zira o, inananları inayetiyle takdir ettiği güzel bir sınava tabi tuttu (ENFAL 17)


Allah’ın kullandığı anlatım metotlardan biri de budur. Allah kimseyi öldürmedi ama ayette bunu bizzat yapmış gibi sunuyor. Aslında demek istediği her olayın perde arkasında kendisinin olduğu, öldürme yetisini bile bize onun verdiğidir. Yani dolaylı olarak gerçekleşen her şey kendi yarattığı sistemle var olduğu için olayları doğrudan kendisine nispet ediyor. “Biz seni evlendirdik” derken de aynı metodu kullanıyor. Yoksa doğrudan biz seni nikâhladık, şahide gerek yok, Zeynep’in rızasına gerek yok vs. sonuçlar bu ayetten çıkarılamaz. Muhammed peygamber bu ayet indiğinde çoktan Zeynep ile evlenmiştir.
 

Konuyu özetlersek bu ayetten benim çıkardığım sonuçlar şöyle:


1.  Hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği, senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!”

Peygamber Zeyd ile Zeynep’in boşanmasını hoş karşılamıyor. Özellikle Peygamberin "Allah'tan sakın" demesi Zeyd'in gerekçesinin makul olmadığını gösterir. Çünkü boşanma hakkı İslam'da mevcut.

2.  Ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden çekinmen gereken sadece Allah’tı.

Zeyd'in boşanma sebebini peygamber içinde saklıyor ve topluma aktarmaktan çekiniyor. Ancak bu sebep daha sonra toplum tarafından öğrenilmiş olmalı ki "Allah'ın açıklayacağı şeyi" ifadesine yer verilmiş. Allah tıpkı biz seni evlendirdik, insana kalemle öğretti vs. ayetlerinde olduğu gibi Allah bu sırrın da ortaya çıkarılmasını kendi üzerine alıyor. Yani Allah'ın kurduğu sistemde sırlar çok fazla gizli kalmıyor. Bu cümleden çok net anlıyoruz ki Ahzab 37 bu olaydan çok sonra inmiş. Çünkü peygamberin içinde sakladığı boşanma gerekçesini Allah Ahzab 37 indirmeden önce topluma açıklamış. Bu açıklama Allah'ın bizzatihi topluma vahyi ile değil. Sırlar pek gizli kalmaz yasasıyla yani bir şekilde toplum bu boşanma haberini ve gerekçesini öğreniyor. Bu yüzden Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun deniliyor. Ayetin devamında Allah'tan değil insanlardan çekindiği için peygamberimiz eleştiriliyor.

3.  Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kesip boşadıklarında kişilerin onlarla evlenmelerinin önünde hiçbir engel bulunmasın: sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu

Zeyd boşandıktan sonra Muhammed peygamber bir sebeple Zeynep ile evlenme kararı veriyor. Ancak evlenme sebebini Kur'an bize sunmuyor. Peygamberimiz bir şekilde evleniyor ve daha sonraki yıllarda Allah bunu “Biz onu seninle evlendirdik” diyerek onaylıyor ve bunun da Müslümanlara uygulamalı örnek olması açısından da iyi olduğunu ifade ediyor. Buna delilim şu cümledir:"sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu" Yani Muhammed peygamber Allah'ın emri olmadan bunu yaptı ancak Allah sonuç olarak benim emrim yerine gelmiş oldu diyerek bu evliliği onaylıyor. Ateistler bu noktada şu soruyu soruyor: Allah evlatlıkların eşiyle evlenebilirsiniz diye bir ayet getirse yeterli olmaz mıydı? Elbette yeterli olurdu. Ancak Zeynep ile Muhammed’in evliliği gerçekleştikten çok sonraları Allah, Ahzab 37'yi indiriyor. Buna delillerimi yukarıda sundum. Ayet, peygamberin geçmişte Zeynep ile olan evliliğinin bu tür vakalara örnek oluşturması açısından iyi oldu diyor. Yoksa ayette evlatlıkların eşiyle evlenmeyi uygulamalı olarak göster diye bir emir yok. Zaten dediğim gibi ayette geçmiş zaman ifadeleri var. Yani Muhammed ile Zeynep bu ayetten çok önce evlenmiş olmalı.
 

Allah evlatlıkların eşiyle evlenebilirsiniz diye bir ayet getirse yeterli olmaz mıydı?


Yukarıda açıkladığım gibi elbette yeterli olurdu. Zaten Allah ahzab 37'de evlatlıklarınızın eşiyle evlenebilirsiniz ayetidir. Muhammed sen evlen ki evlenebileceğinizi görün ayeti değildir. Bu evliliğin bu ayet inmeden çok önce gerçekleştiğini yukarıda kaç kez sebepleri ile birlikte dile getirdim. Araplar için evlatlığın eşi ile evlenmek ayıptı. Bu ayette Allah'ın haram kılmadığı bir şeyin insanlar tarafından haram kılınmasının önemli olmadığını Peygamberimizin uygulaması ile gösterilmiş olduğu anlatılıyor. Muhammed toplumun kendince mutlaklaştırdığı geleneklere aykırı hareket etti. Ancak Allah'ın emrine aykırı değildi bu yaptığı. Ayet, sizde toplumun ayıpladığı bir şeyi Allah ayıplamıyorsa yapabilirsiniz diyor ve bunu bir toplumun ayıpladığı bir evlilik üzerinden örneklendiriyor.

Ahzap 37, Allah tarafından öyle dizayn edilmiş ki Muhammed peygamber hakkında test edildiğimiz kanaatini taşıyorum. Kendi dönemindeki insanlar Muhammed peygamberin evli bir kadına göz koymadığını biliyordu. Bunun rahatsızlığını yaşamadı. Ancak biz gelecek nesiller için son derece yanlış anlaşılmaya açık yerleri var bu ayetin. Ben bu noktada Allah’ın bizim Muhammed peygamber hakkında ahlaksızdı diyenlerden mi  yoksa o böyle bir şey yapmış olamaz diyenlerden mi olacağımızı görmek için test etti. İfk hadisesini bilirsiniz. Muhammed’in eşi Aişe’ye Muhammed’i aldattı iftirası yapılır. O dönem insanlar da Muhammed’in eşi ile test edildiler ama çoğunun sınıfta kaldığını Kur’an haber verir:
 

Bu (iftirayı) işittiğinizde, mü’min erkekler ve kadınlar birbirleri hakkında iyi zanda bulunup da “Bu düpedüz bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? (12) (İftiracılar) iddialarını ispat için dört şahit getirselerdi ya! Mademki bu şahitleri getiremediler, bu takdirde onlar Allah katında yalancının ta kendisidirler. (13) Bakın, eğer Allah’ın dünya ve ahirette sizin üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, bulaştığınız bu (iftiradan) dolayı mutlaka size korkunç bir azap dokunurdu; (14) tam da dillerinize dolayıp, hiçbir bilginiz olmadığı halde basite alarak ağızlarınızda gevelediğiniz sırada… Oysaki bu, Allah katında çok ağır bir (vebaldir) (15) İşte bu yüzden, onu işitir işitmez: “Bu konuda konuşmak bize düşmez! (Allah’ım, böyle bir iftiradan) senin yüce zatına sığınırız! Bu dehşet bir iftiradır!” demeniz gerekmez miydi? (16) eğer imanda sebat gösteren kimselerseniz, Allah bu tür bir (iftiraya) bir daha asla bulaşmamanızı öğütler (17) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – NUR 12,13,14,15,16,17)

Muhammed peygamber yaşarken eşine çok namussuzca bir iftira atılmış ve çok azı hariç tüm Müslümanlar da bu iftiraya inanmıştı. Allah ise Bu (iftirayı) işittiğinizde Bu düpedüz bir iftiradır demeleri gerekmez miydi? diyerek çok ince ama anlamı derin bir mesaj veriyordu. Şimdi aynısı Muhammed’in kendisine yapılıyor ve Müslümanlar kalkıp Bu düpedüz bir iftiradır diyeceklerine Muhammed benim için bitti diyorlar. Muhammed birileri için biterse bundan Muhammed'in kaybı olmaz. Kimin kaybettiğini öldükten sonra göreceğiz. Ayetin devamında şahit getiremezlerse” Allah katında yalancının ta kendisidirler.” diyor. Bakıyorum da Muhammed hakkında bir şahitleri yok zanları var. 200 yıl sonra yazılmış metinleri var. Onu hiç görmemiş insanlar asırlar sonra Muhammed’in ahlaksız olduğuna şahit oluyorlar. Bu nasıl bir şahitlik? Yalancılar. “dillerinize dolayıp, hiçbir bilginiz olmadığı halde basite alarak ağızlarınızda gevelediğiniz” ayeti de ne güzel özetliyor. Muhammed’in evli kadınlara göz koyduğu iddiası hiçbir net bilgiye dayanmadan basite alarak insanların gevelediğini görmek ne sarsıcı.

Son olarak sözü Allah’a bırakıyorum : “onu işitir işitmez: ‘Bu konuda konuşmak bize düşmez! (Allah’ım, böyle bir iftiradan) senin yüce zatına sığınırız! Bu dehşet bir iftiradır!’ demeniz gerekmez miydi?” ve Allah ekliyor : "Allah bu tür bir (iftiraya) bir daha asla bulaşmamanızı öğütler"

 
Görüntülenme 30,063
Yayın 01 Mart 2017
31 Mayıs 2019 güncellendi

"Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ben 6 yaşında iken benimle evlendi. Medine'ye geldik. Beni'l-Hâris İbnu'l-Hazrec kabîlesine indik. Ben hummaya yakalandım. Saçlarım döküldü. (İyileşince) saçım yine uzadı.  Annem Ummu Rûman, ben arkadaşlarımla salıncakta oynarken, bana geldi, benden ne istediğini bilmeksizin yanına gittim. Elimden tuttu. Evin kapısında beni durdurdu. Evimizde, ensârdan bir grup kadın vardı. "Hayırlı, bereketli olsun!", "Uğurlu mubarek olsun!" diye dualar, tebrikler ettiler.  Annem beni onlara teslim etti. Onlar kılık kıyafetime çeki düzen verdiler.-- Beni, Rasûlullah (ın gelişinden) başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni O'na teslim etti. O gün ben 9 yaşında idim."
(Buhârî, Nikâh 38, 39, 57, 59, 61; Muslim, Nikâh 69, (1422); Ebu Dâvud, Nikâh 34, (2121); Edeb 63, (4933,4934,4935, 4936, 4937); Nesâî, Nikâh 29, (6, 82). Ayrıca Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayın: 15/486.)

Bu rivayet baştan sona yalan ve iftiradır. Yukarıdaki olayda anlatılan olay çocuk gelin olayı değildir, bebek gelin olayıdır. Baştan sona kan donduran bir hikaye ve sadece bir kurgu. Peygamberimizi sübyancı olarak ya da şehvet düşkünü bir pedofil (sübyancı) olarak göstermek ve kendi sapkın arzularını meşrulaştırmak isteyenler tarafından uyduruldu. Biz “böyle bir olayın tarihsel olarak kanıtlayacak bir durum olmadığı gibi aksini gösteren birçok delil olduğunu” söylediğimizde bize “siz  batıya bu durumu açıklama ezikliği içinde olan modernistlersiniz” diyerek bizi kendi tabanlarına hedef göstermeye çalışıyorlar. O  dönem için Arap kültüründe bu normaldi deyip olayı izah ettiklerini sanıyorlar. Evet o zaman yaşayan Araplar için bu normaldi fakat Muhammed peygamber Araplar dahil dünyaya normal gelen yanlışları düzeltmek için gönderilmişti. Eee Allah’a şirk koşmak  Arap kültüründe normaldi peygamber niçin Allah’a şirk koşmadı?  İçki içmek Araplar için normaldi peygamber niçin içki içmeye devam etmedi? Cariye (kadın köle) tutmak hem de sınırsızca tutmak normaldi peygamber niçin hayatı boyunca böyle bir olaya bulaşmadı? 

Bana göre bu yalanı ortaya atan insanlar kendi sübyancılıklarına dini zemin hazırlamaya çalışmışlardır. Küçük kızların ırzına geçip sonra “bunu bize İslam emretti, bakın Muhammed peygamber de aynısını yaptı “ demek istiyorlar. Bugün dünya Müslümanları çok büyük bir hataya imza atıyorlar ve Kur’an’ın dinini terk edip, hadis denilen rivayetlerin peşine takılıyor ve o rivayetleri din olarak kabul ediyorlar. Öyle ki çoğu Müslüman Buhari’nin hadis kitaplarını Kur’an ile eşdeğer görüyor ve orada geçen her hadisi mantık dışı da olsa Kur’an’a aykırı da olsa kabul ediyor. Böylece Kur’an’a  paralel bir kaynak ürettikleri gibi İslam’a paralel bir din de üretmiş oldular. Bazılarının bu rivayete inanmak için gerekçeleri şunlar;

1.  1400 yıl önce bu kadar erken yaşta evlilik yapmak normaldi. Asya’da, Afrika’da ve Avrupa’da birçok örnekleri vardır. Saint Augustine (d.354 M.S) 10 yaşındaki bir kızla evlenmiştir. Kral II. Richard (MS  d.1367) 7 yaşındaki bir kızla evlenmiştir. VIII Henry (d. 1491) 6 yaşındaki bir kadınla evlenmiştir. Amerika’da 1880’de Dalaware Eyaletinde minimum evlenme yaşı 7 idi. Kaliforniya’da 10’du. Sonuç olarak 1880’li yıllarda tüm dünyada ortalama evlilik yaşı 10-12 arasıydı. Günümüzde bile Amerika’nın birçok eyaletinde evlilik yaş sınırı 12-13-14 arasıdır (Tabi ailelerinin izniyle). Fakat bu bahaneyi kullanarak Hz. Muhammed’in 6  yaşındaki bir kızla evlenmesi ve 9 yaşındaki bir çocuk ile cinsel ilişkiye girmesine  normal bakan her Müslüman kusura bakmasın psikoseksüel bir rahatsızlığı vardır ve derhal tedavi olamlıdır. Kur’an Hz. Muhammed için “çünkü sen, muhteşem bir ahlaka sahipsin” (KALEM, 4) diyor . Ama bazı sübyancı Müslümanlar!  kendi sapkınlıklarının önü açılsın diye peygamberi pedofil ilan ediyorlar. Merak ediyorum. Bu rivayeti doğru kabul eden insanlar eğer söylediklerinde samimi iseler kendi kızlarını niçin 6 yaşında evlendirmiyor? Mesela Buhari ve diğer Hadisçiler kendi kızlarını 6 yaşında evlendirmiş mi?

2.  Bir başka bahaneleri ise Arabistan’ın sıcak iklim olması nedeniyle 9 yaşındaki bir kız 18 yaşında bir kız gibi oluyormuş. Ergenliğe de erken giriyormuş. Eğer Aişe validemizin evlilik yaşı o zaman ki insanlar için normal olmasaymış Ebu cehiller bu konu üzerinden peygambere saldırırmış. Saldırdıklarına dair bir kayıt olmadığına göre Mekke müşrikleri bu durumu normal karşılamış. Ama kaçırdıkları bir nokta var. Ebu cehiller bu yüzden peygambere saldırmadıysa peygamberimizin böyle bir şey yapmadığı için olabilir mi?. Sözüm ona kendi kafalarında çok tutarlı açıklamalar yaptıklarını sanan bu güruh Allah Rasulü’ne iftira atmaya devam etsin. Allah yalancılar hakkında hükmünü verecektir.
 

Aişe Validemiz Peygamberle Evlenirken Kaç  Yaşındaydı?

Elbette bu soruya karşılık delillerimizi aşağıda sıralayacağım. Ancak şu bilinmelidir ki Hz. Muhammed , Aişe validemizle  evlendiğinde Aişe validemiz kesinlikle  18 yaşından daha aşağıda değildi. Biz Aişe validemizin yaşını henüz mutlak olarak bilmiyoruz. Çünkü ilk 200 yıl bu konu hiç kimse tarafından kayda geçirilmedi ve önemsenmedi. Çünkü peygamber normal bir evlilik yapmıştı. Belki ilerde bu konuyla ilgili kesin kayıtlara rastlanırsa bu tartışma tamamen sonlanır. Bu iftira Peygamberden yaklaşık  100 yıl sonra  yaşamış insanlar tarafından ortaya atıldı ve dünya toplumlarında çocuk gelin olayı normal karşılandığı için 20.yüzyıla kadar kimse bu rivayeti tartışmadı. 20. yüzyıl Batı Oryantalistleri tarafından tartışmaya açılan bu konu kısa zamanda büyük yankılara sebep oldu. Ama asıl sorun şuydu: İslam'a dolayısıyla Kur'an'a ve Hadislere inanmayan insanlar bir anda hoşlarına giden bu rivayeti hadis olarak kabul edip bu rivayete iman ettiler. Bilim, bilim diye inleyenler ellerinde bilimsel bir kanıt olmadığı için bilime ihanet edip başımıza hadisçi kesildiler. O tür insanların samimiyetini vicdanlarınıza bırakıyorum. Aişe niçin evlendiğinde 6 yaşında olamaz ona bakalım ve çok uzatmadan delillerimizi sunalım:

1.  Hadislerin tamamı peygamberimizin vefatından yaklaşık 130 yıl sonra birkaç sayfa olacak şekilde ve halkın dedikodularından oluşmuştur. Bugün Sünnilerin iman ettiği hadisler ise peygamberimizin vefatından yaklaşık 200 yıl sonra yazılmıştır. İslam tarihi ve siyer dedikleri Muhammed peygamberin hayatı adlı kitaplar ise yine peygamberimizin vefatından bir buçuk asır sonra dedikodulardan derlenerek oluşturulmuştur. Bilimsel hiçbir metodun kullanılmadığı bu eserler bizim için mitolojiden başka bir şey değildir. İslam'a ömrünü adamış Müslümanlar ve bu konuyu detaylı araştırmış Batı ateistleri hadislerin ve İslam tarihi, Muhammed'in hayatı adlı kitapların uydurma bilgilerden başka bir şey olmadığını bilir. Bu yüzden Buhari vs. insanların peygamberden 200 yıl sonra duydukları hikayelerle Aişe'nin evlilik yaşını tespit edemeyiz. Aişe validemiz ile Muhammed peygamberin evlilik yaşı kimse tarafından bilinmiyor. Bunu bilmek için arkeoloji vb. bilimlerden yararlanılmalı o döneme ait kalıntılar, tabletler, kitap sayfaları araştırılmalı, bilimsel metod ve yöntemlerle bilgiye ulaşılmalı.

2.  Buhari'nin dedikoduları kayda alıp Aişe validemizin evlilik yaşını 6 olarak belirlediğinden bile emin değiliz. Çünkü Buhari Sahih dediği kitabının orjinalini bırakın kopyasının kopyası bile ortada yok. Buhari'nin vefatından yaklaşık 500 yıl sonra el-yuğnini denilen bir adam çıkıyor. El-yuğnini Buhari'nin Sahihi adlı bir kitap yazıyor ve bize diyorki alın size Buhari'nin Sahih'i. Yani anlayacağınız Şu an Buhari'ye ait olduğu söylenen hadisler bile Buhari'den 500 yıl sonra yazılmıştır. Yani Muhammed peygamberin vefatından yaklaşık 700 yıl sonra. Gördüğünüz gibi hadis ilmi ve hadislere dayanarak yazılan Peygamberin hayatı adlı kitaplar tamamen kurgu ve masallara dayanır. Bu kaynalara  bakarak Aişe'nin evlilik yaşı asla tespit edilemez. Yıllardır yaptığım araştırmalar bana şunu gösterdi. Hiç kimse Muhammed peygamber döneminde ne oldu bilmiyor. Sadece onun ölümünden asırlar sonra onun hakkında ortada dolaşan hikayeler, dedikodular, iftira ve yalanlar derlenmiş ve adına siyer (Muhammed'in Hayatı) demişler İslam Tarihi demişler, Hadis demişler.

3.  Eğer hadis denilen rivayetleri ve bu rivayetlere dayanan tarihi kaynakları delil kabul ediyorsanız bu kaynaklar bir konuda net bir bilgi verir bize. O da Aişe validemizin Hz. Muhammed ile evlenmeden önce Mut’im İbn Adiyy’in oğlu Cübeyr ibn Mut’im ile nişanlı olmasıydı. Ebubekir  islamı seçince Mut’im ibn Adiyy Müslüman birinin kızını almak  istemedi ve nişanı bozdu. Bu nişan bozulduktan yıllar sonra Aişe validemiz Hz. Muhammed ile evlendi. Şimdi biz bu tarihi notlardan çok önemli bir bilgiyi öğrenmiş olduk. Aişe validemiz peygamberimizle evlenmeden  yıllar önce evlilik çağındaydı.

Peki, Buhari ve diğerlerinin bu sahte rivayetini baz alarak bu konuyu tekrar inceleyelim. Rivayete göre Aişe validemiz 6 yaşında Hz. Muhammed ile evlendi. Hadi Aişe 5 yaşındayken Cübeyr ibn Mut’im’in nişanı bozduğunu varsayalım. O halde Aişe validemiz Cübeyr ile 3 ya da 4 yaşında mı nişanlandı? Bunu hangi akıl izah edebilir? Sadece bu tarihi rivayet bile bu rivayetin hiçbir mantıki izahının olmadığını kanıtlamaya yeter de artar. Eğer hadisleri kabul ediyorsanız bu rivayete ne diyorsunuz?

4.  Bir başka görüşte şudur:  Bazı Arap kabileleri diri diri kız çocuklarını toprağa gömerlerdi. Bakın hepsi değil. Bu yüzden bunu yapan aileler genel itibari ile kız çocuklarının yaşlarını tutmazlardı. Toplumun tüm kınamasına rağmen kızlarını gömmeyip onları büyütenler, çocukları buluğa erdiklerinde yaşlarını hesaplamaya başlarlardı. Buhari'nin 6 yaş rivayetine inananların kabul ettiği yine başka rivayetlere göre cahiliyye Arapları kız çocuklarını bebekken değil buluğ  çağına erince gömerlerdi. Gömmeyenler kızının yaşı olarak buluğ çağını sıfır kabul ederek hesaplarlardı. Örneğin kızını 8 yaşında diri diri gömmek isteyen bir baba bu kararından vazgeçerse kızının o yılki yaşını sıfır kabul ediyor bir sonraki sene kızı  9 yaşına  geldiğinde onu 1 yaşında kabul ediyordu. Ve bu böyle devam ediyordu. Yani Cahiliyye Arapları için bir kızın yaşı 9 ise o kız yaklaşık 17- 18 yaşlarında oluyordu.

Tabi bu rivayetler de Buhari'nin Aişe 6 yaşında evlendi rivayeti kadar uydurmadır ama biz doğruymuş gibi yaklaşalım. Çünkü Ebubekir gibi zengin ve elit ailelerin kızlarını gömmediğini yine biz bu rivayetlerden biliyoruz. Dediğim gibi her aile kızlarını gömmüyordu ki bu yöntem uygulansın. Aişe için bu metod uygulanmamış olabilir. O yüzden bu bilgi de bizi kesin bir kanaate ulaştırmaz.

5.  Eğer Buhari'nin rivayetlerini kaynak alıyorsanız yine rivayete dayalı birçok tarihi kaynak Aişe validemiz ile ablası Esma arasındaki yaş farkının 10 olduğunu ifade ediyorlar. (Nevevi,Tehzib'ül-Esma 2/597,Hakim, Müstedrek 3/635) Hicretin 73. yılında 100 yaşında vefat etmiş olan Esma hicret sırasında yaklaşık 28 yaşlarında idi. Onun, Aişe validemizden de 10 yaş büyük olduğu da bilindiğine göre, Aişe validemizde  hicret sırasında 18 yaşlarında olduğu açıkça görülür. (Hatemü’l Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ali Himmet BERKİ, Osman KESKİNOĞLU, s:210)  Aişe validemiz Hicretten yaklaşık 1 yıl sonra evlendiği de bilindiğine göre Aişe validemiz Hz . Muhammed ile evlendiğinde yaklaşık 19 yaşındaydı. Elbette dediğim gibi Buhari'nin 6 yaş rivayeti ne kadar sağlamsa bunlar da o kadar sağlam. Bu da sadece rivayetlerden oluştuğu için güvenilmezdir. Esma'nın yaşını da Aişe olan yaş farkını da rivayetlere bakarak belirleyemeyiz. Bizim kabul edeceğimiz şey bilimsel kanıtlar olabilir.

6.  Bu konuda farklı bir görüş daha var. Araplar yaşı söylerken ilk rakamı telafuz etmezlerdi. Bunun birçok örneği var. Mesela 19 yaşındaki bir erkek ya da kız çocuğunun yaşını soranlara ailesi "o, dokuz yaşında" derlerdi. Çocuğa bakan kişi onun 9 mu 19 mu 29 mu olduğunu anlardı. Arap kültüründe böyle bir olgudan bahsediliyor. Buna Hazif Üslubu, ya da mantığı denir. Hazif Üslubu bazı harfleri kullanmadan gerçekleştirilen söz sanatıdır. Örnek vereyim: Arapça’da “Besmele” diye bir kelime yoktur. Arapça’ya göre anlamlı bir kelimede değildir. Aslında besmele kelimesi “Bismillahirahmanirahim” cümlesinin içindeki belirgin harfleri seçerek oluşturulmuş bir isimdir. Başka bir örnek verelim. Havkale kelimesi. Aslında Arapçada böyle bir isim yoktur.  Bu kelime La Havle Vela Kuvvete İlla Billah’ın adıdır. Cümlenin belirgin sesleri alınarak uydurma bir isim yapılmıştır. (Mustafa İslamoğlu) Arapça’daki Hazif kültürünü araştırabilirsiniz. Tabi bu da olayı açıklamaktan çok uzak.

7.  Muhammed peygamber Buhari'ye ait olduğu söylenen rivayetlere bakılarak  eğer bir pedofil olduğunu söylüyorsak aynı kaynaklar Muhammed peygamberin gençliğinin en güzel yıllarını kendinden 15 yaş daha büyük Hatice ile geçirmesini nasıl izah ediyor? Hatice vefat edinceye kadar Muhammed peygamber tek eşli ve eşi ile sakin bir hayatı var. Ne oldu da yaklaşık 53 yaşına kadar hiçbir sapkınlığı olmayan bu adam Hatice öldükten sonra pedofil ve sapık ilan edildi? Siz pedofil birinin kendisinden 15 yaş büyük bir kadınla o kadın vefat edinceye kadar sakin bir hayat süreceğini mi iddia ediyorsunuz? Niçin genlik çağında 6 yaşındaki bir çocuk ile evlenme fırsatı varken bunu yapmadı? Sonuçta aynı rivayetler bunun o toplumda normal karşılandığını yazıyor.
 
Bu konuyu Müslümanların tekrar düşünmesi gerekir. Kendi peygamberini  pedofili hastası olarak tanıtan rivayet kültüründen uzaklaşmalı herkes. Bu rivayetler olmasa Kur’an anlaşılmaz diyenlere sesleniyorum inanın bu rivayetler olmasa İslam pınarı bu kadar bulanık akmayacak tüm dünaydaki Müslüman oranı bugün olduğunun iki katı olacaktı. Rivayetin dinimizde oluşturduğu kirleri temizlemekten Müslüman olmayanlara islam’ı anlatacak vakit bulamıyoruz.Şundan emin olunki hangi kaynağı araştırırsanız araştırın Muhammed peygamber dönemi tamamen karanlık. Çünkü o dönem yazı kültürü gelişmemiş ve o dönem kayıt altına alınmamıştır. Belki de Muhammed peygamber Kur'an kadar kutsal kabul edilir endişesi ile buna izin vermedi. Muhammed peygamber döneminde ne oldu Aişe'nin yaşı, Hatice'nin yaşı, evlilikler bunların hiçbirini bilmiyoruz. Peygamberden 700 yıl sonra yazılmış ve Buhari'nin olduğu iddia edilen bir kitabı referans göstererek Muhammed pedofildi demek kadar ciddiyetsiz bir yaklaşım olabilir mi? Bu ben sana iftira atacağım alakalı alakasız bir kaynak arıyorum mantığı değil midir?
 

Hz. Muhammed  şehvet düşkünü bir pedofil midir?

Elbette ki hayır. Bunu destekleyen tek bir kanıt bile yok. Rivayet  var ya diyenleri duyar gibiyim. Ne Aişe validemiz ne de Rasulullah’ı görmemiş insanların 200 yıl sonra yazdıklarına göre mi gideceğiz. Ateist çevreler peygamberimizden 200 yıl sonra yazılmış hadis kitaplarını referans alıyorlar. Burada yaptıkları tavrı bir türlü anlamıyorum. Peygamberden 200 yıl sonra yaşamış ve onu hiç görmemiş kesimlere inanmayı seçiyorlar. Ateizm bu noktada bir inanca dönüştü. Adına hadis dedikleri rivayetleri kendilerine kaynak olarak seçiyorlar. Düşünsenize bir ateistin gidip hadis denilen rivayetleri ezberleyip bana Buhari hadislerini kaynak göstermesine akıl sır erdiremiyorum. Samimi bir ateist Kur’an’a inanmıyorsa nasıl olur da hadis edebiyatına inanır? Madem hadis inancı içeriyor o zaman niçin geri kalan hadislere de inanıp islamı seçmiyor? Hani bilimsel olmayan kaynaklar kabul edilmezdi?

Eğer peygamberimiz pedofil  olsaydı niçin peygamberimiz 25 yaşında şehvet arzusunun en sağlam olduğu yıllarda kalkıp iki evlilik yapmış ve bu evliliklerden iki çocuğu olan bazı rivayetlerde üç çocuğu olan 40 yaşındaki bir dul kadınla evlendi? O rivayeti kabul ediyorsanız bu rivayetleri de kabul etmeniz gerekir. Tutarlılık bunu gerektirir. Hatice bint-i Hüveylid ile evlenmek yerine gidip 6 yaşında bir kız neden almadı? Çünkü iddia edildiği gibi peygamberimiz hiçbir zaman 9 yaşındaki bir kıza o gözle bakmadı. O hiçbir zaman bir pedofil olmadı. Ayrıca şehvet düşkünü olsa kendi dönemindeki erkeklerin  yaptığını yapıp 5,7,9,11,13 hatta 15 kadınla evlenebilirdi. Ya da bir çok cariye tutabilirdi. Sonuçta henüz Allah onu İslam ile tanıştırmamıştı. Bu tür bir hareket  o dönemde sık sık yapılan normal bir kültürdü. Eğer gerçekten denildiği gibi o dönemde 6 yaşındaki bir kızla evlenmek normalse peygamber niçin gençliğinde şehvetinin doruklarında 6 yaşındaki çocuklarla evlilik yapmıyor? Nasıl kendisinden 15 yaş büyük birine 25 yıl sadık kalıyor? 

Peygamberin yaşadığı toplum poligami (çok eşlilik) yapısını normal karşılarken monogamiyi (tek eşliliği) garipseyen bir toplumdu. Aynı rivayetlere göre Hz. Muhammed , Hatice validemiz ölünceye kadar yaklaşık 25 küsür yıl tek eşliliği tercih etti. Hatta Hatice vefat ettikten sonra bile 2,5 yıl peygamberimiz başka evlilik yapmadı. İçindeki acının hafiflemesi için kendine zaman tanıdı. Mekke’yi fethettiği zaman da  çadırını Hatice’nin mezarının hemen yanı başına yerleştirdiği rivayet ediliyor. Aynı rivayetlere göre Peygamberimiz, Hatice'nin ölümünden sonra, Havla bint-i Hakim'in tavsiyesiyle Sevde bint-i  Zem’a ile evlendi. Sevde validemiz  Rasulullah  ile evlendiğinde 50-55 arası yaşlarında ve 5 çocuklu bir duldu. Yani bir pedofile göre yine aşırı yaşlı biriyle evlenmiş olmadı mı? Pedofil hastası birinin yapacağı bir tavır mı bu?

Bazı işi sulandırmaya çalışan çevreler ise diyor ki "varsayalım ki 19 yaşındaydı yine çok büyük bir sapkınlık olur, Muhammed 53 yaşındaydı". Bu tür insanları ciddiye bile almanın bir gereği yoktur. Zaten Aişe validemizin Peygamberimizle evlendiğinde 19 yaşında olduğunu düşünmüyorum. Belki 30 yaşındaydı belki 40 bunu bilemeyiz diyorum. Çünkü elimizde o dönem bunu kayda alan bir papirus kağıdı vs. bilimsel materyal yok. Ben Aişe'nin 19'dan çok daha ileri yaşlarda olduğunu düşünsem de bu iddianın doğru olduğunu varsayalım. Bugün Türkiye'de iş adamları, zenginler, bazı sanatçılar 50,60 yaşında olmalarına rağmen 19 yaşlarında kadınlarla sevgili oluyor, evleniyor ve bu topluma normal geliyor. Ancak Muhammed peygamberde ise normal durmuyor öyle mi?

Tüm dünyada bugün bile evlilik yaşı 12 ,14,16 olan ülkeler var. 1920'de yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinde bile Mustafa Kemal, nüfus politikası gereği evlilik yaşını 15 olarak belirlemişti. Kaldı ki 19 yaşında (olduğunu varsayalım) reşit olmuş bir bayan olan Aişe dilediğiyle evlenebilme özgürlüğüne sahipti. Bugün yaşı 18 bile olmayan milyonlarca kız 60 yaşına merdiven dayamış Brad Pitt ile evlenmek için can atıyor ve bunu normal görüyorken. İşin daha da ilginci bugün dünya üzerindeki yüzbinlerce kız çocuğu belki daha fazlası 18 yaşına ulaşmadan önce cinsel ilişkiyi yaşamış oluyor. Bunu normal gören çevreler 19 yaşında kendi iradesiyle seçim yapmış bir kadının seçimini hatalı buluyorlar.

Reşit olmamış bir kız çocuğunun erkek arkadaşıyla cinsel ilişkiye girmesi onun demokratik hakkı olurken ve bunda zerre anormallik görmeyen bu  kesimin o kız çocuğu evlenmeye kaltığında kıyameti koparıyor olması iki yüzlülüktür. Bu kesim peygamberimizi karalamak için ayırdığı o değerli vaktini gidip reşit olmadığı halde  cinsel ilişkiye giren kız çocuklarımızı ve erkek çocuklarımızı aydınlatmaya harcasalar toplum için daha yararlı olur. Bazı kesimlere tavsiyem Hz. Muhammed'e olan kinlerinin onları mantık dışı söylemlere çekmelerine izin vermemeliler. Nefret ettikleri bir insan bile olsa bu kadar kolay iftira atmamalılar. Onu eleştireceklerse bile yaptıkları için eleştirmeliler yapmadıkları için değil.
 

Sübyancılık Ateizm İçin Bir Sorun Mudur?

Tabii ki hayır. Herhengi bir Tanrı inanışı dolayısıyla din inanışı olmayan  bazı (hepsini kastetmiyorum) ateist çevrelerin 6 yaşında olduğu iddia edilen Aişe'nin 53 yaşındaki Muhammed peygamberle evliliğini de sapkınca bulmalarına akıl erdirmek çok zor. Çünkü bu tür şeylerin ahlaken yanlış olduğu bilgisini bize dinler verir. Eğer bir insan ateist ise dünyanın en ünlü ateist felsefecilerinden biri olan Bertrand Russell'ın dediği gibi ahlak kurallarını da reddetmiş olur. Çünkü bize ensest ilişkiden tutun da bir çocukla evlenmenin yani sübyancılığın yanlış olduğunu söyleyen dinlerdir. Bu konuda kaynak dinlerdir. Ama bir insan ateist ise sübyancılığın yanlış olduğunu neye göre belirliyor? Kaynağı nedir? Tanrı'nın olmadığını söyleyen insanlar, Tanrı'nın iyi ve kötü dediği kavramlar üzerinden bir yorum geliştiriyorlar. İyi ve kötüyü biz Tanrı'dan öğreniyoruz. Peki bir ateist kötüyü kimden öğreniyor? Yani referansı nedir? Dediklerimi biraz daha somutlaştırmak istiyorum. Bu yüzden ateist filozof  Bertrand Russell'ın şu söylemlerini dikkatle düşünün:

1. Birşeyin iyi veya kötü olduğunu delillendiremeyiz.
2. Diktatörlerin yaptığı katliamların yanlış olduğuna dair kanıtımız yok
3. Evlilikte sadakat çağdışı ve yanlış.
4. Geleneksel ahlakın tüm sınırlamaları anlamsızdır.
5. Eşlerin birbirini aldatması boşanma sebebi değildir ve normaldir.(Bertrand Russell)

Bertrand Russell çok samimi açıklamalarda bulunuyor. Kendisi samimi bir ateistin yapması gereken tavrı ele alıyor. Din olmadığı zaman yukarıdaki maddelerdeki gibi düşünmemiz gerekir. Hatta ensest ilişkinin yanlış olduğunu bile dinler bize öğretir. Bunlar dinlerin ahlak anlayışında mevcuttur. Mesela Hz. Muhammed'in pedofil olup olmadığını başka bir inancın mensupları sorgulayabilir bu gayet doğaldır. Ancak bir ateist'in sorgulaması çok anlamsızdır. Çünkü herhangi bir kaynağa dayandırmadığı için sübyancılık onlara göre kötü bir şey olamaz. Sübyancılığın kötü bir şey olduğunu söyleyen dinlerdir. Ateistlerin Tanrı'yı reddedip ama Tanrı'nın jargonlarıyla konuşmaları mantıksızdır. Tanrı'nın kendisini reddedip Tanrı'nın ahlak anlayışıyla olayları değerlendirmeleri inançlarında samimi olmadıklarını gösterir. Bir an için bir ateist gibi düşünelim. Herhangi bir Tanrı ve onun gönderdiği ahlak kuralları yok. Sübyancılığın, diktatörlüğün kötü olduğu kanaatine nasıl varacağız? Ya da ensest ilişkiyi kötü yapan ne? Hepimiz rastgele evren tarafından oluşturulduk ve diğer dünya yok. İstediğim hazzı yaşamama neden sınır koyayım? Bertrand'ın yukarda saydığı gibi doğanın kanunları işler , Tanrı'nın değil. Mesela bir diktatör katliam yaptığında güçlünün zayıfı ezmesi olarak görmekten doğal ne olabilir? Zayıf olan elenecek bu kadar basit. Ya da eşlerimize niçin sadık olalım ki? Bir ilahi ahlak anlayışım olmadığından eşime sadık olmamın doğru olacağını kim söylüyor? Toparlarsak ateist bir insan için geleneksel ahlak sınırlamalarının tamamı ilkel ve anlamsızdır. Sübyancılığın da yanlış olduğuna dair bir delilimiz olmaz.

Bu sözlerime baktığınızda ateistler ahlaksızdır, pedofildir vs. şeklinde algılamayın. Ateistler de ahlak anlayışına sahiptir. Onlar da hangi kültürde yaşıyorsa o kültürün ahlak anlayışını sahipleniyor. Benim vurguladığım şu: Evren tarafından rastlantısal şekilde bir defaya mahsus var olduysam niçin dinlerin ahlak anlayışı ile kendi hazlarımızı sınırlayalım? Kaldı ki ateistler bu noktada tutarsız hareket etmektedir. Çünkü pedofilliği reddeden İslam ahlakını sahiplenip Muhammed pedofildir, bu yanlış demeleri tutarsız bir davranıştır. Çünkü karşı oldukları dinin ahlak kuralını doğru kabul edip o dine karşı çıkıyorlar. Tutarlı davranış şu olurdu: Madem İslam safsata onun sübyancılığı reddeden ahlaki ilkeleri de safsata bu yüzden Muhammed denen şahsın yaptığı sübyancılık yanlış bir şey değil.

Sonuç olarak dinden bağımsız bir ahlak anlayışından söz edemeyiz. Şahsi kanaatimce ateistler bu tür bilimsel olmayan ve onlara da bir faydası olmayan saldırganlıklardan vazgeçmeli ve dünyayı nasıl daha iyi bir yer haline getirebiliriz? problemine karşı hayata dair bir sunumları ve katkıları olmalı. Aişen'in evlilik yaşından daha ciddi ve önemli bir milyon problemi var insanoğlunun. Şu an ne Müslüman topluluğu ne başka inancın mesupları ne de ateistler yaşadığımız dünyaya katkı sunma gibi bir dertleri var. Hiçbiri yaşadığımız bu dünyayı daha güzel bir yere dönüştürme kaygısı taşımıyor. Hem ateistler hem inanç mesubu tüm dinler birbirini parçalamayla o kadar meşgul ki, yaşadığımız an'ın çirkinliklerini düzeltmek hiçbirinin aklına gelmiyor.
 
Görüntülenme 3,263
Yayın 19 Mayıs 2018
28 Mayıs 2019 güncellendi

Oruç kavramı aslında Kur’an’da geçmez. Bu kavram tıpkı namaz kavramı gibi Farsçadan Türkçeye Selçuklular döneminde geçmiştir. Kur’an’da geçen ve bizim “oruç” diye çevirdiğimiz kavram “savm ve sıyâm”dır. Savm ve Sıyâm kelimelerinin ikisinin de oruç anlamını geldiğini düşünsek de Türkiye’de bu iki kavramın farklı anlamlar taşıdığı görüşünü savunanlar da mevcuttur. Hakkı Yılmaz buna örnek verilebilir.-- Burada kavram tartışmasına girmeyeceğim. Bunu merak edenlerinizin araştırması daha doğru olur. Mevcut bilgilerimizle şunu biliyoruz ki savm ve sıyâm kavramlarının kök anlamları aynıdır ve “kendini engelleme, kendini tutma, sınırlama” anlamlarına gelir.
 
Kur’an’da Oruç Olarak Çevrilen Ayetler Hangileridir?
Bakara 183; 184;185;187; 196, Nisa 92, Maide 89, Maide 95, Meryem 26, Ahzab 35, Mücadile 4, Tahrim 5 olmak üzere 12 ayette oruç kavramı kullanılır. Bakara suresi ise detaylı bilgi verir. Meryem 26’da geçen "savm" kavramı oruç anlamına gelmez. Burada kök anlamıyla kullanılır. "Konuşmamak, tartışmamak için kendini tutmak" anlamına gelir. Şimdi oruç hakkında ayetlerden öğrendiklerimize bakalım.
 

Siz ey iman edenler! Oruç (sıyâmu) tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı (kutibe); belki bu sayede takvâya (sorumluluk bilincine) erersiniz. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ BAKARA 183)

Bu ayette oruç diye çevrilen kelime “sıyâmu”dur. Ayrıca dikkat etmenizi istediğim diğer kavram ise ‘kutibe’dir. Çünkü bu kavram çoğu mealde farz kılındı şeklinde çevrilmektedir ki bu anlam doğru değildir. Kutibe’nin farz kılındı anlamını da kapsayan geniş bir anlamı vardır. Daha isabetli çevirisi “yazıldı” şeklinde olmalıdır. Bu ayet iki sorumuzu cevaplıyor. Nedir onlar?
 
Oruç eylemi Hz. Muhammed ile mi başladı?

Cevap: Hayır. “Sıyâm, tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı” ifadesinden Orucun tarihinin çok eskilere dayandığını öğreniyoruz. Bildiğiniz üzere Yahudilikten tutun Hristiyanlığa, Brahmanizm’den Hinduizm’e birçok dinde var olan bir uygulamadır.
 
Niçin Allah oruç tutmamızı istiyor?

Cevabı ayet veriyor: “Belki bu sayede takvâya erersiniz.” Burada kilit kavram takvâ’dır. Takvâ nedir? Sorusuna verilecek cevap oruç niçin emredildinin kapılarını aralayacaktır. Takvâ, "Allah korkusu" olarak çevrilmektedir. Ancak ne Allah öcüdür ne de bu kavram bu anlamı karşılamaktadır. Takvâ Türkçeye "sorumluluk bilinci" olarak çevrilebileceği gibi Mustafa İslamoğlu’nun dediği gibi "Allah’ın sevgisini kaybetme korkusu" olarak çevrilebilir. Takvâ, "erdemli olmayı amaç edinme bilincidir". Bu ayeti açarsak :“Belki bu sayede sorumluluk bilincine erersiniz” demektedir. Bu noktada şu soru akla gelir: Ne sorumluluğu? Oruç insana iki tür sorumluluğunu hatırlatır. Bunlardan birincisi kendisine karşı olan sorumluluğu. Oruç sayesinde alışkanlıklarımızın, vazgeçemem dediklerimizin, bu olmazsa yaşayamamlarımızın esaretinden kurtuluruz. Kendisini yaşamak için araç olarak görmemiz gereken yiyecek ve içecekleri amaç edindiğimizi hatırlatır ve bizi özgürleştirir. Oruç bize güçlü bir irade kazandırır, dirayet arttırır ve öz benliğimize daha fazla söz geçirmemize yardımcı olur. Oruç tutmak, içimizdeki Homo Sapienslikten bizi uzaklaştırır ve insani yönümüzü geliştirir.  Ayrıca bir gün kısa süreli de olsa açlıkla karşı karşıya gelirsek bununla başa çıkabileceğimiz bir tecrübe kazandırır.

Oruç insana iki tür sorumluluğunu hatırlatır demiştim. Bunlardan ikincisi insanın diğer insanlara karşı sorumluluğu. Aç, yoksul insanlara karşı empati kurmamızı sağlar. Yani zekâtın, sadakanın, paylaşmanın ne denli önemli olduğu şuurunu kazandırır. Ben kazandım, bana ne başkasından mantığının ne denli sorumsuz bir davranış olduğunu hatırlatır. Öfkemizi, sertliğimizi, küfürlerimizi vs. tüm kötü alışkanlıklarımızı terbiye etmemiz gerektiğini hatırlatır. Zaten sıyam (oruç) "kendini tutmak" anlamına gelir. Her türlü kötü davranış, eylem ve sözlerde kendimizi tutmamız istenir bu ay. Bakara 183’ten şunu anlıyoruz: Oruç Allah için tutulmaz, Allah emrettiği için tutulur ve amacı insanın kendini hertürlü kötülükten uzaklaştıracak iradeyi sağlamasıdır. Sadece aç ve susuz olması değildir. Toplumsal dayanışma için de bir hatırlatıcıdır. Şu vurguladığım mantığa dikkat etmenizi istiyorum. Önemli olduğu için tekrarlıyorum Oruç Allah emrettiği için tutulur ancak Allah için tutulmaz. Çünkü Allah’ın insanın değil orucuna hiçbir şeyine muhtaç değildir.

Oruç'un farklı faydaları da bulunur. Psikoloji uzmanları oruç sayesinde kişinin hayata bağlılığının arttığını tespit etmişler. Yiyecek ve içeceğe istediği zaman ulaşamaması nedeniyle kişi hayata bağlanır. Orucunu açmayı bekleyen kişi için bir hedef olmuş olur. Nihayetinde orucu bitip kişi yiyecekle buluştuğunda mutlu olur. Hatta orucun antidepresan etkisinin olduğunu bir psikologtan dinlemiştim. Bir insan istediği her şeye ulaşırsa bu kişide deprasyon hali ve tatminsizlik hali yaratıyor. Hatta gariptir ki çoğumuz rahatça ulaşabildiğimiz meyvelerden bile pek tat almayız. Ancak pahalı olan meyveler her daim insana daha hoş gelir. Yani hayattan tat almamız, hayatta her istediğimize ulaşamadığımızda mümkün olur. Oruç bunun için güzel bir örnektir. Ne kadar zengin olursanız olun ramazan ayında açsınız.

Son olarak Bakara 183’te bakışınızı bir kelimeye çekmek istiyorum: “Belki bu sayede sorumluluk bilincine erersiniz” cümlesindeki belki kavramı hiç dikkatinizi çekti mi? Belki kavramına bakarak orucun aslında herkeste sorumluluk bilincini uyandıramayacağı vurgulanıyor. Herkes gerçekte orucun emredilme sebebini yakalayamayacak. O tür insanlar zekât vermeyecek, sadaka vermeyecek, açı doyurmayacak, muhtaç sahiplerine el uzatmayacak, öfkesini kontrol etmeyecek vs. kısacası kendi kötü yanını tutamayacak. İşte bu tür insanlar sadece kendilerini aç ve susuz bırakıyorlar, Oruç tutmuş olmuyorlar.
 

Sayılı günlerde...  Sizden kim hasta ya da yolcu olursa, tutamadığının sayısı kadar başka günlerde (oruç tutar) ve ona gücü yetenler üzerine, bir yoksulu doyuracak fidye gerekir. Kim daha fazla hayır işlerse kendisi için daha yararlı olur, ama – eğer bilirseniz- oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ BAKARA 184)

 
Oruç tutmak süresi olan bir eylem midir?

Bakara 184 Oruç’un sayılı günlerde olduğunu bildirir ancak bu sayılı günlerin ne zaman olduğundan bahsetmez. Bu sayılı günler hangileridir bir sonraki ayette bildirir.
 
Kimler Oruç’u kaza edebilir?

Bakara 184’te göre hastalar ramazan ayı dışında tutmadığı gün kadar oruç tutmalıdır ve imkânı varsa bir yoksulu doyuracak fidye vermesi gerekir. Kur’an en ufak fırsatı bile değerlendirerek zenginin bir nebze de olsa yoksulla bir şeyler paylaşmasını sağlamaktadır. Kur’an bu tavrıyla “ben kazandım para sadece benim” kapitalist mantığı reddetmekte ve onun yerine sürekli yoksulun elinden tutan zengini görmek istemektedir. Burada sorulacak sorular şöyle olabilir hastalığın içinde neler sayılabilir? Bu noktada aklınıza gelen her şey olabilir. Yukarıda ayete dikkat ederseniz “tutamadığınız kadar başka günlerde tutun” diyor. Bir insan kendini kötü hissedebilir veya iğne yaptırması gereken bir durum olabilir. Kişi eğer iğne yaptırdıktan sonra orucuna devam edebileceğini düşünüyorsa tutmaya devam eder. Yani hastalıkta temel prensibimiz şu olmalı: Tutabileceğime inanıyor muyum, inanmıyor muyum? Tutabileceğine inanan biri istiyorsa tutmaya devam edebilir. Karar tamamen şahsa aittir.

Orucun amacı kişinin kendi dirayetini arttırması ve yoksullarla empati kurup zekatın önemini anlaması olduğuna göre kişi damardan bir ilaç alması gerekiyorsa yani iğne yaptırıyorsa bu onun orucuna engel değildir. Çünkü konu sağlıktır. İğne yaptırmak kişiye tokluk hissi verecek değildir. Yani temel prensip şu: ramazanda dirayetimizi kıracak veya bize yoksulların durumunu unutturacak bir şey yoksa oruç bozulmaz. İğne yaptırmak bu iki ilkeyi de bozmadığından sorun yoktur. Bu ilkelerden niçin bahsettim? Çünkü yarın teknoloji gelişecek ve yeni ilaç alım yöntemleri çıkacak ve toplumumuz bu sefer de o yeni teknoloji orucu bozar mı diye soracak. Toplumumuz temel ilkenin ne olduğunu bilirse şu orucu bozar mı, bu orucu bozar mı gibi soruların cevabını kendisi verecektir.

Bakara 184’te göre yolcular da ramazan ayı dışında tutmadığı gün kadar oruç tutmalıdır ve imkânı varsa bir yoksulu doyuracak fidye vermesi gerekir. Dediğim gibi bu ayetteki anahtar kelimeler “tutmadığı gün kadar” ifadesidir. Bir insan uçak ile bugün 1000 km’lik yolu 2 saatte gidebilmektedir. Bu tür bir yolculukta Oruç bozmak ayeti suistimal etmektir. Bu ayet indiğinde yolculuk çok eziyetli bir işti. Çoğu insan yaya olarak günlerce, haftalarca, aylarca yürüyordu. Ancak bugün böyle bir durum söz konusu değildir. Otobüsler, hızlı trenler, uçaklar, otomobiller vs.. araçların sayesinde insanoğlu gitmek istediği yere oturarak, dinlenerek gitmektedir. Bu, artık yolcular orucu kaza edebilir ayeti hükmünü yitirmiştir anlama gelmez. Elbette bu ayet geçerliliğini devam ettirir. Bazı insanlar yolculuk sırasında kendini iyi hissetmez. Bu tür insanlar orucunu bozabilir. Dediğim gibi Allah’ın ruhsatları suistimal edilmemeli. Kişi Allah’ın hükümlerine karşı dürüst ve samimi olmalıdır. Allah aldatılamaz. Kişi tutabileceğine inanırsa tutar, tutamayacağını anlarsa orucunu bozabilir. Mesele kişinin kendini nasıl hissettiğidir. Buna kişi karar verecektir. Mesela ben yolculuğun bana oruç bozduracak bir olay olduğuna inanmıyorum. Çünkü ben yolculuk sırasında kendimi kötü hissetmiyorum. Geçmiş yıllarda yaptığım 27 saatlik yolculuğumda bile orucumu bozmadım. Ama dediğim gibi bu kişiden kişiye değişir. Yeter ki verilen ruhsatı oruç bozmak için bahane yapmayalım. Çünkü ayetin sonunda şu ifade çarpıcıdır: “eğer bilirseniz- oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”
 

(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, insanlığa rehber olan, bu rehberliğin apaçık belgelerini taşıyan ve hakkı batıldan ayıran Kur’an işte bu ayda indirilmiştir: Sizden biri bu aya ulaştığında oruç tutsun; hasta ya da yolcu olan kimse de başka günlerde kaza etsin! Allah sizin için kolaylık ister, sizi zora koşmak istemez; oruç günlerinin sayısını tamamlamanızı, sizi doğru yola ulaştırdığı için O’nu yüceltmenizi ve şükretmenizi ister. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 185)

 
Oruç ne zaman tutulur?

Ayette açıkça belirtildiği gibi  Ramazan ayı oruç ayıdır. Bir önceki ayette geçen sayılı günlerin ne olduğu bu ayette açıklanıyor. Ramazan ayının hangi tarihler arasında olduğunu Kur’an açıklıyor mu diye sorarsanız hayır cevabını veririm. Ramazan ayının tarihlerini Halife Ömer döneminde hicri takvimle beraber Müslümanlar belirlemiştir. Ömer döneminden önce Ramazan ayı sabitti ve bunu Bakara 185'ten çıkarıyorum. Çünkü Bakara 185'te Kur'an'ın Ramazan ayında indirildiği söyleniyor. Eğer peygamberimiz döneminde Kur'an Nisan ayında inmeye başladıysa ve bu yıl Ramazan ayı ekim ayına denk geliyorsa Kur'an ekimde mi inmeye başladı diyeceğiz. Bu size mantıklı geliyor mu? Hiç bir araştırmacı Muhammed peygamber döneminde Arapların hangi takvimi kullandığıyla ilgili bir araştırma yapma gereği duymamış.Halbuki bu çok önemli. Çünkü Muhammed peygamber döneminde hicri takvim yoktu. Ramazan hangi aya denk geliyordu?

Müslümanların Halife Ömer döneminde oluşturulmuş Hicri takvime artık ilahi takvim muamelesi yapmayı bırakmaları gerekir. Hicri takvime göre ramazan ayı bazen yaz aylarına denk geliyor. Tarım işçisi, inşaat işçisi, maden işçisi, market işçisi vs. toplumun çoğunluğunun yaz aylarında oruç tutması çok zor ve sağlığa da faydalı değil. Allah toplumun çoğunluğunu zorlayacak ve sağlıklarını bozacak bir aya Ramazan'ı yerleştirdiğine inanmıyorum. Her kesime uygun bir ayda olduğuna şüphem yok. Ancak bu konuda hiçbir araştırma bulamadığımdan Muhammed peygamber döneminde Ramazan hangi aya denk geliyordu bilmiyorum. Mezhepçilerin çoğu peygamber döneminde takvim yoktu zaman kavramı önemli olaylara göre belirleniyordu diyorlar. Bu Kur'an'ın onaylamadığı bir söylem olsa da eğer doğru kabul edersek o halde oruç Ramazan denilen ayda tutulur ve bu ayı da Müslümanlar belirler mantığı ortaya çıkar. Yani o ayın hangi tarihler arasında olması gerektiğini de insanlara bıraktı. Her iki durumda da mantık değişmez Allah Ramazan ayını belirlerken her kesimin zorlanmayacağı aylara yerleştirmiş olmalıdır. Bu mantıkla Ramazan'ın mayıs-haziran-temmuz-ağustos-eylül aylarında olmadığını düşünüyorum.

Ayrıca çok ilginç bir detay daha var. Halife Ömer takvim değişikliğine gittiğine göre Ramazan ayının Müslüman toplumlarca belirlendiğine inanıyor olmalıdır. Peygamberin yakın arkadaşlarının bu fikirde olması bize neyi göstermektedir?
 
Allah aç ve susuz kalmamızdan zevk mi alıyor?

Elbette böyle bir durum yok. orucun amacını açıkladık. Bu ayette geçen “Allah sizin için kolaylık ister, sizi zora koşmak istemez” ifadesi her şeyi açıklamaktadır. Oruç tutamayacak durumda olan bir insana illaki ramazanın o gününde tutacaksın diye bir zorluk getirilmiyor. Allah sizin için kolaylık ister cümlesinden bugün şu oruç bozar, bu oruç bozar deyip dine sürekli zam yapan din adamlarının yaptıklarının ne denli yanlış olduğu bize anlatılır.
 

Oruç günlerinizin gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir: Onlar sizin elbiseleriniz, siz de onların elbiselerisiniz. Sizin kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü; işte bu yüzden size affıyla muamele etti ve zorluğu üzerinizden kaldırdı: şimdi artık onlara yaklaşın ve Allah’ın size meşru kıldığından yararlanın! Fecir vakti, gecenin karanlığından tan yerinin aydınlığı sizin için belirgin hale gelinceye kadar yiyin, için! Sonra orucu geceye kadar tamamlayın! Mescitlerde itikâfa girdiğinizde de hanımlarınıza yaklaşmayın İşte bunlar Allah’ın çizdiği sınırlardır, sakın bunlara yaklaşmayın! Allah ayetlerini insanlığa böylece açıklıyor ki, sorumluluk bilincini kuşanabilsinler. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 187)

 
Ramazan ayında cinsel ilişkiye girilir mi?

Bu sorunun cevabı olarak “Oruç günlerinizin gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir” ifadesi verilebilir. Yani oruç tutarken cinsel ilişkiye girmek yasak. İftardan sonra ise serbest. Bu ayet bazı feministleri rahatsız etmektedir. Haklı olarak şu eleştiriyi getirmekteler: “Niçin erkeklerin bizlere canları istediklerinde yaklaşmalarına izin veriliyor. Burada adaletsizlik var. Belki biz istemiyoruz” vs. söylemlerine şahit oldum. Böyle anlaşılmasının sebebi Kur’an’ın hitap şekline vakıf olmamaları. İlk olarak “kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir” ifadesinden canınız hangi akşam istiyorsa eşinizle cinsel ilişkiye girin, eşinizin isteği önemli değildir gibi bir anlam söz konusu değildir. Bu sonucu ateistler zorlayarak çıkarmaktadır. Şu unutulmamalıdır ki Kur’an dün inmedi. Bu ayetler indiği günün koşullarını da dikkate aldı. Muhtemelen bu ayet indiğinde ramazan ayında daha çok rahat durmayan erkekti. Dün öyleydi de bugün daha mı farklı? Sanmıyorum. Ancak her şeye rağmen yukarıdaki cümle her iki cinse de sesleniyor. Buna delilim ayetin hemen devamındaki “Sizin kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü” ifadesidir. Burada siz diyerek karşılıklı olarak hem kadının hem erkeğin cinsel ilişkiden uzak duramamalarından bahsediyor. Niçin sizin zamirini erkekler olarak algılıyoruz? Benim şahsi fikrim hitabın erkekle başlayıp hem erkek hem de kadınla devam etmesinin sebebi erkeğin bu noktada biraz daha zayıf olmasıdır. Aksi halde erkek istediği zaman yaklaşır, kadın yaklaşamaz gibi bir sonuç bu ayetten çıkmaz. Cinsel ilişki karşılıklı rıza ile gerçekleşir. Ayetin devamını okuyup “sizin” zamirini gören feministlerin bu iddialarının doğru olmadığını bilmeleri gerekir. Ayeti bütüncül okuduğunuzda “Oruç günlerinizin gecesinde (sizinle cinsel ilişkiye girmek isteyen) kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir” formu kastedildiği açıkça görülmektedir.
 
Oruç hangi saatte başlar?

Ayet bu noktada çok açık bir şekilde bu soruyu cevaplar: “Fecir vakti, gecenin karanlığından tan yerinin aydınlığı sizin için belirgin hale gelinceye kadar yiyin, için!” Sabahleyin havanın ufukta net bir şekilde aydınlandığını gördüğünüzde yeme ve içme sonlanır ve oruç başlar. Burada dikkat edilmesi gereken anahtar kavram “sizin için” ifadesidir. Yani bu durum her coğrafya için değişir. Allah bu orucun başlama noktasını belirlemede bireysel karar vermemizi istiyor. Anlayacağınız 'Siz' ne zaman görürseniz o vakit başlar. Her ilde her ilçede her ülkede bu farklılık gösterir. Demek istediğim şu: gidip kutuplarda ölçüm yapılmasına ya da bu vakit ne zaman diye astronomi bilimine başvurmaya gerek yoktur. Ayet açıkça "çıplak gözünüzle bakın. Hava net şekilde aydınlanıp gecenin karanlığından ayrıldığını görünce oruca başla" diyorken işi alıp astronomi bilimine vurmak tam bir safsata. Allah’ın dinini zorlaştırmaya çalışıyorlar. Şu halde artık yemeyi bırakın demek için camilerde bir şeylerin okunması anlamsızdır. İşi robotluğa dökmenin bir âlemi yoktur. Ayrıca diyanetin hesabına göre 1 saat belki 1.30 saat erken oruca başlanılıyor. Sahur kelimesi seher kelimesi ile aynı kökten gelir. Toplumumuz maalesef bu ayeti görmemekte ve din adamlarına güvenmekte ısrar etmektedir. Sahur aslında gün ağarmadan hemen önce yapılan bir kahvaltıdır.
 
Oruç hangi saat sonlanır?

"Sonra orucu geceye kadar tamamlayın!" Ayeti orucu ne zaman tamamlayacağımızı bize bildirir. Burada gece olarak kullanılan kavram leyli’dir. Şimdi bazıları "akşam demiyor gece diyor, şu halde erken mi açıyoruz" demeden durumu açıklayayım. Arapça ’da zamanlar Türkçe’deki gibi değildir. Gece dendi mi gecenin bölümleri vardır. Gecenin yarısı, gecenin başı, gecenin geç saatleri vs.. Burada geçen gecenin başı olan akşamdır.
 
Oruç bilinçli bir şekilde bozulursa kefaret olarak 60 gün oruç tutulmalıdır

Bu tamamen uydurmadır. Kur’an’a göre orucu bilinçli bozmanın bir kefareti yoktur. Bu durumda kişinin Allah’a tevbe etmesi yani günümüz kullanımıyla özür dilemesi gerekir. Mesele şudur: Bir insan Müslümansa ve akşamdan ben yarın oruç tutmayacağım niyetiyle yaklaştığı için tutmazsa bunun bir kefareti yoktur. Bu oruç kaza edilemez. Bu Allah’a meydan okumadır. Çünkü zaten tutma niyeti yoktur. Ancak bir kişi Allah’ın emrini yerine getirmek için güne oruç tutma niyetiyle başlar fakat belli bir süre sonra artık kendi iradesine engel olamayacak bir duruma gelirse ve orucu bozarsa işte bu durum için orucun kazası vardır. Tutamadığı o günün karşılığı için 1 gün oruç tutması gerekir, 60 gün değil. Örnek vereyim: Bir insan aşırı kilolu olabilir ya da yeni Müslüman olmuştur ve daha önce hiç oruç tutmamıştır. Bu noktada irade kontrolü tecrübesi yoktur. Oruca niyetlendiler ancak öğleden sonra artık zincirlesen durmayacak hale geldiler. İşte bunlar orucu bozarsa kaza edebilir. Çünkü oruç tutmayı denediler ama başaramadılar. Şura suresi 40. ayet gereği kaç gün tutamadılarsa o kadar gün oruç kaza ederler. Ne der şura 40?
 

Bir kötülüğün cezası maksimum ona denk bir karşılık olabilir (ŞURA 40)


Orucu bozmanın cezası da ancak dengi bir ceza olmalıdır. Yani cezada maksimum kısasa kısas yapılabilir. 5 gün oruç tutmayan 5 gün kaza etmelidir. Kısacası oruç tutmanın kefareti oruç tutmaya niyetlenen ancak gün içerisinde dayanamayanlar içindir. Allah’a oruç tutmayacağım diyerek meydan okuyan Müslümanlar için değildir. Burada Allah’a meydan okuyan derken özellikle Müslüman tabirini kullandım. Çünkü Ateist, agnostik, deist vb. inançlar zaten Kur’an’a inanmadığı için oruç tutmamaları Allah’a meydan okuma olarak görülmemelidir.
 
Peki, 1 gün oruç tutmazsak 60 gün kefareti var hükmü nereden çıktı?
Bu muhtemelen oruç tutmaya karşı insanlar gevşek olmasın diye uydurulmuş olmalıdır. Ancak Allah’ın gevşek bıraktığını sıkmaya çalışmak Allah’a karşı terbiyesizliktir. Allah’ın dinini Allah’tan daha iyi koruduğunu iddia etmek ne büyük bir hüsrandır. Allah bilmiyor muydu bir gün tutmazsanız 60 gün kefaret ödersiniz demeyi? Peki, hadi uydurdular niçin 60 sayısını uydurdular diye düşünenleriniz varsa bunun sebebi de Nisa 92 ve Mücadile suresi 4.ayettir.
 

Ve bir mü’min başka bir mü’mini asla öldüremez; hataen olursa o başka. Bir mü’mini hata ile öldüren kişi ise mü’min birini özgürlüğe kavuşturur ve maktülün yakınlarına diyet öder; eğer onlar diyeti bağışlarlarsa, o başka. Maktul mü’min olduğu halde size düşman olan bir topluma mensupsa, o zaman mü’min birini özgürlüğe kavuşturmak (yeterlidir). Ama o sizinle arasında anlaşma olan bir topluma mensupsa, bu durumda mü’min birini özgürlüğüne kavuşturmak ve yakınlarına diyet ödemek gerekir. Buna imkân bulamayanlar peş peşe iki ay oruç tutmalıdırlar; Allah tarafından tevbenin kabulüne bir karşılık olarak (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ NİSA 92)

Görüldüğü gibi hataen bir mü’mini öldüren bir mü’min eğer diyet ödeyecek ve köle azat edecek durumda değilse iki ay yani 60 gün oruç tutması isteniyor.
 

Ne ki, “Sen bana annem kadar haramsın” diyerek eşlerinden ayrılanlar, ardından da söylediklerinden geri dönenler var ya: işte onların (kefareti) eşler birbirine yaklaşmadan önce bir köleyi özgür kılmaktır. Siz ancak böyle uslanırsınız. Ve Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Fakat kim bunu bulamazsa, yine eşler birbirine yaklaşmadan önce peş peşe iki ay oruç tutar; buna güç yetiremeyen kimseye ise altmış yoksulu doyurmak düşer… (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ MÜCADİLE 3,4)

Yukarıdaki olay zıhar dediğimiz olaydır. Bu ayetlerin indiği yıllarda Arap kültüründe zıhar değimiz bir adet vardı. Bu âdete göre erkek karısını boşamaz ancak eşlik durumdan da düşürürdü. Yani kadın askıda kalırdı. Ne başkasıyla evlenebilir ne de kocasıyla beraber olabilirdi. Kur’an bu zalim geleneği kaldırmak için köle azat etmek, 60 gün oruç tutmak veya 60 yoksulu doyurmakla kefaretin ödeneceğini söylemiştir. 60 gün oruç tutma olayı görüldüğü gibi bu ayetlerden alınmış ve alakasız olarak oruç kefareti olarak önümüze sunulmuştur.

Hazır zıhara değinmişken şunu da ifade etmek isterim. Kusura bakmayın konu konuyu açıyor. Tarihselciler, zıhar olayı tarihte kaldığı için bu ayetin bir hükmü kalmadığı görüşündeler. Ancak bu büyük bir hatadır. Çünkü zıhar şekil değiştirse de hala günümüzde devam etmektedir. Bazı erkekler sevgili tutarak ya da metres tutarak ne derseniz deyin karısına zıhar uygulamaktadır. Kadın evde eşini beklerken kocası sevgilisiyle gezmekte, geç saatlere kadar onunla beraber olmakta, sevgilisiyle cinsel ilişkiye girmektedir. Karısı ise evde askıda beklemektedir. Erkek ne boşanıyor, ne de eşlik vazifesini yerine getiriyor. Karısını ise evde hizmetçi olarak tutmaktadır.
 
Hayızlı kadın oruç tutabilir mi?
Halk arasında yaygın bilinen yanlışlardan biri de hayızlı (adetli) kadının oruç tutamayacağıdır. Hâlbuki böyle bir hüküm Kur’an’da yoktur. Hayızlı kadın kendini hasta hissetmediği sürece oruç tutmak zorundadır. Kendilerine böyle bir ruhsat verilmemiştir. Kendini tutamayacak kadar kötü hisseden kadın kazaya bırakır. Fakat birçok kadın özel günlerinde bir rahatsızlık hissetmemektedir. Böyle olunca oruç tutmaları gerekir.
 
Teravih namazı farz mıdır?
Hayır değildir. Çok sonraları İslam’a eklenmiştir. Kılmakta bir sakınca yoktur. Sakıncalı olan bunu Allah emretti deyip bunu farz niyetine yapmaktır. Bunu Allah emretti demiyorsanız ve başkaları katılmıyor diye baskı yapmıyorsanız hiçbir sorun yoktur.
 
Nafile oruç var mıdır?
Böyle bir oruç dinimizde yoktur. Ancak bir insan Allah’a nafile oruç tutmak istiyorsa tutabilir. Allah muhakkak mükâfatını verir diye inanıyorum. Ancak ben nafile orucun ne amaçla tutulduğunu önemsiyorum. Orucu bir ibadet olarak görmeyi sorunlu buluyorum. Oruç kişinin kendisine dirayet kazandıran ve yoksulu hatırlatan bir eylemdir. Kişi nafile orucu yoksulları unutmamak, kendi benliğine dirayet kazandırmak için yapıyorsa amacına ulaşmış olur. Aksi halde abaküs Müslümanlığı yapıp cenneti kazanmak için sevap sayıyorsa ve fakirleri hiç hatırlamıyor akşam kral sofrasını kuruyorsa bu problemli bir yaklaşımdır. Daha önce de dediğim gibi oruç Allah için tutulmaz, Allah emrettiği için tutulur. Arada büyük bir fark vardır. Amaç kapitalist sisteme karşı çıkmaktır. Amaç zengin ile fakir arasındaki uçurumu dengelemeye çalışmaktır.
 
Kusmak/İstifra orucu bozar mı?
Böyle bir durum söz konusu değildir. Kur’an’da kusmanın orucu bozduğuna dair bir delil yoktur. Ayrıca orucun amacı yoksulu anlayıp dirayeti geliştirme değil midir? Kusmak bunlardan hangisine mani olur? Aslında bu sorular orucun amacını anlayamamaktan kaynaklanıyor. İşi şekle dökme hastalığından kaynaklanıyor.
 
Koku orucu bozar mı?
Hayır bozmaz.
 
Sakız orucu bozar mı?
Sakız orucu bozmaz. Ancak oruçlu iken sakız çiğneme isteği büyük bir ciddiyetsizliktir. Oruç tutmayı sulandırmaktan başka neye yarar? Ben bu soruyu kişinin kendi dinini alaya alması olarak okuyorum.
 
Diş fırçalamak orucu bozar mı?
Diş macunu sürüp diş fırçalamak orucu bozmaz. Mesele sağlıktır. Ayrıca yiyip, içme durumu da yoktur. Dişlerin sağlığı açısından günde iki kez fırçalanması gerekir. Bu yüzden diş macunu kullanarak dişi temizledikten sonra ağza su alıp temizlemek orucu bozmaz. Su yutmamaya dikkat edilmesi yeterlidir.
 
Küfür etmek, kavga etmek orucu bozar mı?
Hayır bozmaz. Ancak orucun kök anlamı kendini tutmaktır. Öfke kontrolü de orucun bir parçasıdır. Ramazan, benliğimizin kontrol edilemeyen yönlerini kontrol etmemiz için bir fırsattır. Bunlar belki orucu bozmaz ama orucun amacını bozar.
 
Akşam sözlü niyet getirmezsem orucum bozulur mu?

Hayır. Akşam "niyet ettim yarınki orucu tutmaya" gibi sözlü bir niyet getirmenize gerek yok. Bu mezheplerin ortaya attığı bir uygulamadır ve uydurmadır.

 
Kısacası orucu bozan üç şey vardır: Yemek, içmek ve cinsel ilişkiye girmek. Bunun dışında orucu bozan hiçbir şey yoktur.

Son olarak ateistlerin bir iddiasına cevap vermek istiyorum. Ateistler Allah’ın kutupları unuttuğu orada orucun ne zaman açılıp ne zaman sonlanacağını belirtmediği eleştirisinde bulunuyorlar. Bu iddia temelde alay içerir. Ancak söylediklerinin mantıksızlığını ifşa etmek gerekir. İlk olarak Kur’an her istisna için bir kural belirlememiştir. Mesela İçki insanı sarhoş edip kendinden geçirdiği için yasaklanmıştır. Fakat istisna da olsa bazı bünyeler içkiye karşı dirayetlidir. Kendilerini kaybetmiyorlar. Ancak sırf bu istisna var diye istisnai bir kural mı bırakılmalıydı, yoksa toplumun geneli için mi kural bırakmalıydı? Hayattaki istisnalar hakkında Kur’an’ın genelinden hüküm çıkarırız. Hatta yarın insanoğlu başka gezegende koloni kurabilir onlar nasıl oruç tutacak?

Kutuplar insanlarla dolup taşsaydı veya şuan başka gezegenlerde insan kolonisi kurulsaydı elbette Allah onları da hesaba katacaktı. Normal oruç süresi ortalama 14 saat diyelim. Dünya ortalamasını bulduktan sonra kutuplar da başka gezegenler de yaşayacak insanlar da bu ortalamaya göre ve dünya zamanıyla yaklaşık 29,  30 gün oruç tutar. Kalkıp aylarca gündüzün yaşandığı bir yerde aylarca oruç tutmaya kalkmaz hiç kimse. Ayette orucun sayılı günler olduğu belirtiliyor. Kur’an’a insan sözü olarak yaklaştıkları için iyi niyetli okuyamıyorlar. Ülkelerin anayasalarına baktığınızda bile bazen hukukçular bırakılan yasayı yorumlayarak istisnai durumlar için hüküm çıkarmaya çalışıyorlar. Ancak mesele Kur’an olunca her türlü istisnanın olması gerektiğini iddia ediyorlar. Allah bu sefer 1000 ciltlik kitap gönderseydi bu sefer de bu ne! böyle din mi olur? diyeceklerdi. Kaldı ki bugün bile Kur’an’ı çok detaylı bulduklarını, Allah’ın bu kadar detaylarla uğraşmayacağını iddia eden ateistlerin sayısı da az değildir. Yani ne olursa olsun reddetmeye odaklılar.
 
Görüntülenme 5,573
Yayın 20 Mayıs 2019

Sünni din adamları bin yıldan fazla bir süre boyunca Ahzab 51’i Muhammed peygamberin eşleri arasında bulunma sırasını dilediği şekilde ayarlaması şeklinde tefsir etmişlerdir. Bunu ise rivayetlere dayandırmaktalar. Ateistler ise normalde ne Kur’an’a ne hadislere inanmamalarına rağmen ilginç bir şekilde bu konudaki hadisleri delil göstererek İslam’ın Muhammed peygamberin uydurması olduğuna kanaat getirmişlerdir. Elbette Muhammed peygamberin elçiliğinin vurgulandığı hadislere inanmayıp bu tür hadislere iman etmek açık bir çelişkidir.-- Bazı ateistler Ahzab 50’de Muhammed peygambere sınırsız evlilik izni verildiğini Ahzab 51’de ise Muhammed peygamberin seks sırasının anlatıldığını iddia ediyorlar. İlgili ayete baktıktan sonra bu ayet nasıl manipüle edilmeye çalışılmış görelim.
 

Onlardan dilediğini geride bırakır (çevirir), dilediğini alırsın. Bıraktıklarında istediğini almanda sana bir sakınca yoktur. Bu onların hoşnut olması üzülmemeleri ve kendilerine verdiğinle hoşnut olmaları için en uygun olanıdır. Allah kalplerinizde olanı bilir. Allah alimdir, halimdir. (AHZAB 51)

Görüldüğü gibi Sünni din adamlarının ve ateistlerin iddia ettikleri peygamberin seks sırasını bu ayetten anlıyorlar. Hâlbuki bu ayette bu anlam nerede? Arapça bilen veya bilmeyen herkese soruyorum bu ayetten peygamberin cinsel ilişki için dilediği eşe zaman ayırıp diğerine ayırmamakta serbest olduğunu söyleyen kelime veya cümle nerede? Bu ayette bırakın cinsel ilişkiyi Muhammed peygamberin eşlerinden bile bahsettiğine dair en ufak bir delil yoktur. Ayette eş kelimesi bile yok “onlar” ifadesi var ki birazdan nasıl yalan söylediklerini ve ayeti hadis dedikleri uydurma masallarla nasıl manipüle etmeye çalıştıklarını açıkça göstereceğim.

Şimdi tefsir konusunda otoritelerden biri olan Fahreddin Razi’nin Tefsir’i Kebir’inde konu ile ilgili açıklamasına bakalım. Zaten onun açıklaması tüm mezhepçi din adamlarının düşüncesi anlamına geliyor.
 

Cenabı Hak biraz önce de bahsettiğimiz gibi kendisine helal olan eşleri beyan edince, peygamberine onlarla beraber olmanın ve beraber yaşamanın çeşitli yönlerini de helal kıldığını, istediği zaman nebisinin onlarla bir araya gelebileceğini; hanımlarının sıralarına riayet etmesinin kendisine farz olmadığını beyan buyurmuştur. Zira Hz. Peygamber ümmetine nispetle tıpkı kendisine itaat edilen bir seyyid önder gibidir. İnsan peygamber olmasa dahi onun hanımı onun nikâhında ve nikâh da o kadının üzerinde olduğu sürece bir köle gibidir adeta. O halde ya peygamberin hanımları peygambere nispetle nasıl olur varın düşünün? Binaenaleyh bu durumda peygamberin hanımları da onun köleleri gibidirler.

Peki, bu ayetle ilgili diyanetin görüşü nedir?
 

Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın” ifadesinden maksat, çeşitli yorumlar arasından bizim tercih ettiğimize göre, beraber kalma süresinin eşit olması mecburiyetinin (kasm) kaldırılmasıdır. Bu izne rağmen Hz. Peygamber, eşlerini incitmemek için eşitliğe riayet etmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 33/7; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1569). Eşleri de ona olan saygı ve sevgileri sebebiyle, boşayabileceğini ima ettiğinde dünyaları yıkılmış, yanlarında eşit kalmaya riayet etmese de, dünya nimet ve ziynetlerinden kendilerini mahrum etse de onun eşi olmayı tercih etmişler, buna razı ve bununla mutlu olmuşlardır. (Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 396)

Gördüğünüz gibi diyanet Razi’den ve diğer dini otoritelerden farklı bir görüş ortaya koyamamaktadır. Bu yorumları okuyan bir Müslüman’ın ateist yorumlara ses çıkarması mümkün değildir. Çünkü ateistler bu iftiraları Müslümanların kabul ettikleri otoritelerin yorumlarını delil göstererek yapmaktadırlar. Ateistlerin haksız oldukları konu şu: Bir dinin mensupları o dini çıkarları uğruna değiştirmeye kalkabilirler aslolan Allah’tan geldiği iddia edilen Kur’an’da bu iddia var mı yok mu buna bakmaları. Razi vb. tefsirlere Muhammed peygambere ait olmadıklarını iyi bildikleri hadislere bakarak Kur’an bakın bunu diyormuş demek son derece mantıksız bir davranış.

Şimdi diyanetin ve Razi’nin bu dehşete düşürücü yorumlarını irdeleyeceğiz. Yukarıda zaten Razi’nin ve onu takip eden ve onun gibi düşünen on binlerce din adamının hiçbir delili olmadığını zaten ayetten (Ahzab 51) görüyorsunuz. Tamamen ayette olmayan kelimeler ve cümleler varmış gibi yorum yapıp nerden getirdiği belli olmayan kadın kocasının kölesidir mantığına kadar olayı götürüyor. Bana soracak olursanız Sünni, Şii ve Vahhabi vs. mezheplerin din adamları 1200 yıldan fazla bir süredir toplumun zeki kesiminden oluşmuyor. Kendileri hanımlarını nasıl kendi köleleri olarak görüyorsa bu ayeti de alakasız olduklarını bilmelerine rağmen peygamberimizin hanımlarına eşit vakit ayırmasına gerek kalmayan, canı hangisini isterse onunla uzun süre geçiren bir cinsel ilişki sırasına çevirmişler. Ben bunları doğal karşılıyorum sonuçta bu tefsirleri yapan erkekler ve kafalarındaki fantezileri bir şekilde Kur’an’a onaylatmaya çalışacaklar. İşin üzücü tarafı muhtemelen bu ayetten bu anlamı yırtsan çıkmayacağını anlayan din adamları kendi döneminde küfürle suçlanmış olmalarıdır.

Kur’an’da veya herhangi bir kitapta en önemli şey paragraflar arası bağlamdır. Bir kitabı ortadan okuyarak nasıl kitabın amacını anlayamazsak aynı şekilde Kur’an ayetlerini de birbirinden kopararak anlayamayız. Tuhaf olan Razi ve diğer din adamları da bunu çok iyi bilmekte ama bazı durumda bunu görmezden gelmektedirler. Ahzab 51’i anlamak için ayetin siyak ve siyabına yani bir önceki ve bir sonraki ayete bakacağız ve konu ne onu anlayalım ki Allah’ın Ahzab 51’de kast ettiği “onlardan” kelimesi ile kimden bahsettiğini anlayalım
 

Sen ey nebi! Biz sana mehir bedellerini verdiğin eşlerini; sözleşmen altında bulunan kimseleri; seninle birlikte göç etmiş bulunan amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve kendilerini Peygamber’e (mehir bedeli istemeksizin) adayan ve peygamberin de kendini nikâhlamayı kabul ettiği mü’min kadını – ki bu yalnızca sana hastır, diğer mü’minler için değildir. Helal kıldık. Doğrusu onlara eşleri ve sözleşmen altında bulunanlar konusundaki talimatlarımızı bilmekteyiz; ne ki bununla amaçlanan senin zor durumda kalmamandır. Zaten Allah tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. (50) Onlardan dilediğini geride bırakır (çevirir), dilediğini alırsın. Bıraktıklarında istediğini almanda sana bir sakınca yoktur. Bu onların hoşnut olması üzülmemeleri ve kendilerine verdiğinle hoşnut olmaları için en uygun olanıdır. Allah kalplerinizde olanı bilir. Allah alimdir, halimdir. (51) Bundan sonra güzellikleri seni hayran bıraksa dahi sözleşmen altında bulunanlardan başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helal değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir. (52) (AHZAB 50, 51, 52)

  • Ahzab 50 konu peygamberimizle evlenmek isteyen veya peygamberimizin eş olarak seçebileceği kadınlar sınırlandırılıyor
  • Ahzab 51 peygamberle evlenmek isteyen kadınlardan istediğini kabul et istediğinin ise teklifini çevir deniliyor
  • Ahzab 52 peygamberimizin artık ahzab 50’de sınırlandırılan kadınlardan başka kadınlarla –sözleşme altında olanlar hariç - evlenemeyeceği anlatılır. Hatta güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla değil sadece Ahzab 50’deki kadınlarla evlenebilir nebi.
Yine konu evlilik ve üç ayette de tek bir konu var ve ayetler birer bütün. Peki, nasıl oluyor da tamamen evlilik bahsinin geçtiği bir pasajın tam ortasında peygamberimizin eşlerine ayırdığı süre sıralaması geliyor? Kaldı ki metinde peygamber eşleri ibaresi yok herhangi bir süre sıralaması da yok. Hiç kuran okumayan ve İslam’a karşı olmayan birine gösterin asla böyle bir yorum çıkaramaz ayetten. Çünkü bu bir manipülasyondur.Ve çok açık bir zorlamadır.

Ahzab 50 peygamberimizle bu ayetten sonra evlenmesi helal olan kadınlar sayılır. Ahzab 51’de yani ayetin devamında ise “Onlardan (senle evlenmek isteyenlerden) dilediğini geride bırakır (çevirir), dilediğini alırsın” denmektedir. Çok açık ki ayette “onlardan” dediği Allah’ın Ahzab 50’de saydığı gruptan peygamberle evlenmek isteyen kadınlardır. Peygamber eşleri değildir. Bu o kadar barizdir ki burada bunu detaylı açıklamayı bile anlamsız buluyorum. Ahzab 51 Ahzab 50’ye bağlıdır. Eğer onlardan diye bir zamir geçiyorsa onlar dediğinde neyi kast ettiğini bir önceki ayete bakarak anlamalıyız. Normal bir roman okuduğunuzu düşünün. İkinci sayfadan başladınız ve ilk cümle şöyle:” onlardan hiçbiri bu suçu işlememişti.” Şimdi siz onlar zamirinin kimi kast ettiğini anlamak için önceki sayfada paragrafın başına mı dönerdiniz yoksa kafanızdan farazi şeyler mi sallardınız? Ahzab 51’in sonrasında ise peygamberin evlilik yolu istese de istemese de Ahzab 50’deki kadınlar haricinde bitiriliyor. Gördüğünüz gibi metni anlamak için ayet bütünlüğüne değil rivayetlere ve şahıs yorumlarına yönelmek yani Kur’an dışı kaynakları referans almak bizi alakasız sonuçlara yöneltmekte.

Şimdi ben Ahzab 50 ve 51’i ve 52’yi parça parça daha detaylı irdelemek istiyorum ki Muhammed peygamber için söylenen bu iddialar doğru mudur ortaya çıksın. Din adamlarının ve ateistlerin bir iddiası da şudur: Ahzab 50’de Muhammed peygambere özel kadın listesi var. Mü’minlere dört kadın, Muhammed’e sınırsız. Bu iddiada baştan sona yorumdur ve ayette böyle bir iddia kesinlikle yoktur. Bu ateistlerin din adamlarından referansla kabul ettikleri bir yorumdur aksi halde ayetten böyle bir anlam içeren tek bir kelime bile yoktur. Sünni din adamları Ahzab 50’yi şöyle tefsir etmişler: "Peygamber yolda bir kadın görse ve hoşuna gitse ve bunu dile getirirse o kadının kocası o kadını derhal boşayacak ve peygambere verecek." Muhammed peygambere ancak bu kadar büyük bir iftira atılabilir. Kendi peygamberlerinin sapkın olduğunu iddia eden sapkın bir din adamı kitlesi. Bu iftiraları peygamberimize ateistler bile atmadı. Ayeti inceleyelim.

Ayet “Sen ey nebi!” diyerek başlar. Bakın burası inanılmaz derece önemli. Nebi ile Resul farklı kavramlardır. Türkçeye ikisini de peygamber olarak çevirseler de bu katiyen büyük bir felakettir. Çünkü nebi dediği yerlerde erkek/baba/oğul/komutan/eş/öğretmen/devlet başkanı olan ve herhangi bir erkekten farklı olmayan Muhammed’den bahsederken Resul dediğinde ise Allah’ın elçisi olan ve kendi adına değil Allah adına konuşan ayrıca kendi söz, duygu ve düşüncelerini görevine katmayan Muhammed’den bahsedilir. Konu evlilik olduğu için Resul (Elçi) denmemiş Nebi ifadesi ile hitap edilmiştir.
“Biz sana mehir bedellerini verdiğin eşlerini; sözleşmen altında bulunan kimseleri; seninle birlikte göç etmiş bulunan amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve kendilerini Peygamber’e (mehir bedeli istemeksizin) adayan ve peygamberin de kendini nikâhlamayı kabul ettiği mü’min kadını – ki bu yalnızca sana hastır, diğer mü’minler için değildir. Helal kıldık” ayetin bu kısmını ateistler Muhammed peygambere özel kadın listesi olduğunu iddia ediyorlar. Bunun sebebi ise cehalet. Çünkü bu listedeki kadınların mü’minlere de helal olduğunu söyleyen Nisa suresini bilmiyorlar.
 

Yani üvey annelerle evlilik yasak (NİSA 22)
Anneleriniz – kızlarınız- kız kardeşleriniz – halalarınız – teyzeleriniz ile yasak (NİSA 23)
Erkek ve kız kardeşlerinizin kızları (NİSA 23) Yani yeğenlerinizle evlilik yasak
Sütannelerle ve sütkardeşlerle evlilik yasak (NİSA 23)
Eşlerin anneleri (kayınvalide) ile evlilik yasak (NİSA 23)
Cinsel ilişkiye girdiğimiz kadınların kızları ile evlilik yasak (NİSA 23) Yani eğer bir kadınla evlenir ancak cinsel ilişkiye girmeden ayrılırsanız o kadının kızı ile evlenmek yasak değil. Ancak bir kez dahi cinsel ilişkiye girildiyse artık o kız Kur’an’a göre üvey kızınız kabul edilir ve evlilik yasak olur.
Öz oğulların eşleri de size haramdır (NİSA 23)
Aynı anda iki kız kardeşle evlenmek de yasaktır (NİSA 23)

Yukarıda gördüğünüz gibi Ahzab 50’de sayılan kadınlar Muhammed peygambere özgü değildir. Her mü’min hala kızı, dayı kızı vs. evlenebilir. Hatta yukarıda yasaklanan evlilikler hariç her kadınla evlenilebilir. Ahzab 50 ise Muhammed peygamberin evlenebileceği kadınları sınırlar. Şu ifadeye dikkat:”seninle birlikte göç etmiş bulunan” yani normal dayı/amca/halalar/teyzelerin kızı değil peygamberimizle göç eden dayı/amca/halalar/teyzelerin kızlarını helal kılıyor. Ayeti tekrar okursanız göreceksiniz ki peygamberimize bize helal kılınan kadınlar bile yasaklanıyor. Peygamberimize has olup bize yasaklanan tek şey ise bir kadına mehir vermeden evlenmek. Dikkat edin burada bile ayet mehir bedelini istemeyen tarafın kadın olması gerektiğini dile getirmiş. “ve kendilerini Peygamber’e (mehir bedeli istemeksizin) adayan ve peygamberin de kendini nikâhlamayı kabul ettiği mü’min kadını” denmiş. Yoksa Muhammed peygamber isterse mehirsiz alır diye bir cümle yok. Burada ikinci dikkat etmeniz gereken şey Muhammed peygambere verilen bu özel iznin tek sefer için verildiği. Ayette geçen tekillik ve çoğulluk Allah tarafından özenle seçilmiş. “ve kendilerini Peygamber’e (mehir bedeli istemeksizin) adayan ve peygamberin de kendini nikâhlamayı kabul ettiği mü’min kadını ifadesinde bakın. Kırmızı renkle gösterdiğim “mü’min kadını” ifadesine dikkat. Eğer bu durum sürekli ve birden fazla olsaydı “mü’min kadınları” ifadesi gelmesi gerekirdi. Yani burada Allah Muhammed peygamberle mehirsiz evlenmek isteyen bir kadına özel olarak bu cümleyi yerleştirmiş olduğunu görüyorum. Yani tek seferlik bir izin. Çünkü burada bahsedilen mü'min kadın ifadesi ile peygamberle mehirsiz evlenmek isteyen bir kadının var olduğunu ve ayetin onu kast ettiğini düşünüyorum. "Peygambere istersen onlardan dilediğinin teklifini çevir ya da kabul et" diyerek bu durumu peygambere bırakıyor.  Bu durumda bu ayetler Muhammed peygamberi ilgilendiren ayetlerdir ancak burada verilen ders ve mesajlar ise hem Muhammed peygambere hem de bize hitap etmektedir.

“Muhammed peygambere özel kadın listesi” ve “sınırsız evlilik hakkı” iddialarının tamamen temelsiz olduğunu gördünüz. Ayette sınırsızlık değil sınırlılık getiriliyor. Kaldı ki Ahzab 52’de bunu pekiştiriyor. Ahzab 52’de peygamberin önceki evliliklerine karışılmasa da artık bir sınır olduğundan bahsedilmiştir. İlginç bir dilbilgisi kuralına dikkat edin. Amca ve dayı kızları derken amca ve dayı tekil olarak gelirken halalar ve teyzeler derken çoğul kullanılmış. Yani Allah burada özel bazı kişileri kast ediyor olmalı. Tabi Peygamberimizin ve çevresinin anlayacağı şekilde.
 

Allah Niçin Muhammed Peygamberin Evliliklerini Sınırlandırıyor?


Burada asıl soru şu: Kuzenler zaten tüm mü’minlere helal iken niçin peygamberimize sadece kendisiyle göç eden kuzenler helal kılınıyor? Birçok makul yorum yapılabilir. Ancak akla ilk gelen bazı kadınları veya kabile reislerinin güç ve iktidar sahibi olan Muhammed peygamberle akrabalık kurmak istemesi. Yani sırf gücü elde edebilmek için yapılan evliliklerin önüne geçmek için. Muhtemel bu ayetler İslam devletinin güçlü olduğu dönemde inmiş olmalıdır. Buna delilim ayetteki “seninle hicret eden amca kızları vs.” ifadesidir. Demek ki Nebi ile samimiyetsiz evlilikler yapılmak isteniyor ya da planlanıyor. Ancak Allah sadece senin zor günlerinde seninle hicret eden pastayı gördükten sonra senin siyasi gücüne koşmayan samimi kuzenlerinle sadece evlenebilirsin diyerek bazı önlemler alıyor. Bugün de öyle değil midir? Zengin iş adamlarının kızları, valilerin, vekillerin, bakanların kızları sırf güce ulaşmak için bazıları tarafından istenmiyor mu? Aşk evliliği mi oluyor çoğu? İşte bu noktada ayet Resul diye değil nebi olarak sesleniyor ve uyarıyor sen de bir erkeksin güzellikleri hoşuna gitse bile evlenme! Resul (elçi) olan Muhammed hata yapmaz ama Nebi olan Muhammed güzelliğe aldanıp hata edebilirdi. İşte ayetin bize bakan yönü de budur.

Not: Ayetlerde geçen “sözleşmeniz altında olanlar” ile cariyelerin kast edildiği söylense de bu doğru değildir. Bu kavramın tartışmaya açmamamın nedeni başka bir yazıyı sırf bu konuya ayırdığım içindir. Bu kavram için kölelik yazıma bakabilirsiniz. Bu yazıda sadece başlıktaki iddianın Muhammed peygambere atılan bir iftira olduğunu göstermeyi amaçladım.
 
Görüntülenme 9,758
Yayın 24 Kasım 2017
27 Nisan 2019 güncellendi

Bu yazıyı okurken ön kabullerden yola çıkmamanızı rica ediyorum. Yöntemimiz bellidir. Dinin tek kaynağı Kur’an’dır. Kur’an’ı hadisler ve mitolojilerle değil Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edeceğiz
 

Ne yani! Şimdi bu ilahi kelamı, kendilerine iletmen için sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Elbet bunda, inanacak bir toplum için  tarifsiz bir rahmet ve bir öğüt vardır. (ANKEBUT  51)--

Bu tür kılık kıyafetler İslam’da var mı yok mu Kur’an bize yol gösterecek. Benim buradaki tevilim (yorumum)  mutlak değildir. Sadece bulgularımı delillerimle birlikte size sunmaya çalışacağım. Beni de dinleyin. Delillerim size mantıklı gelirse benden alın. Gelmezse almayın. Diğer dünyada bu konuda sorumluluk kabul etmeyeceğim. Bu benim görüşümdür.

Başörtüsünün var olduğunu iddia edenler buna Kur’an’dan delil olarak Nur 31 ayetini delil getiriyorlar birazdan Nur 31’in başörtüsüyle alakalı olup olmadığını delillerimizle inceleyeceğiz. Ama bu konuda siz Araplardan daha mı iyi biliyorsunuz cahil eleştirisini önce açıklayayım. Bu konuda mısırda bulunan birkaç Arap âlimi izledim. Siz de youtube’dan izleyin. Başörtüsünün Nur 31’e göre çıkamayacağını ifade ediyorlar ancak şöyle ekliyorlar Kur’an’da başörtüsü yoktur ama hadis ve sünnette göre var olduğundan İslam’da vardır. Böyle bir mantık makul değildir. Kur’an sadece Kur’an’dan sorumlu olduğumuzu bildiriyor:
 

 Gerçek şu, bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki  bir şeref ve itibar kaynağıdır. Bu kitaptan sorumlu tutulacaksınız. (ZUHRUF 44)


Erkeklerin kadınlar hakkında şöyle yap böyle yap deyip bunu da Allah emretti demeleri Allah adına yalan söylemekten başka nedir? Dine yapılan zamlar yüzünden İslam ile arasına mesafe bırakan milyonlarca kadından bahsetmek gerek. Erkek âlimlerin başörtüsü var mı yok mu diye bin yıldır tartışmasını utanç verici buluyorum. Madem Allah’ın böyle bir isteği olduğunu düşünüyorsunuz bırakın da bunu kadınlar ve kadın âlimler tartışsın. Çünkü hüküm kadınları ilgilendiriyor. Bu Allah ile kadın arasındadır. İnsanlar bir şeyi istemediklerinde bunu Allah istemiyor gibi büyük laflar edip, Allah’a kolayca iftira atabiliyorlar. Kur’an bizi bu konuda da uyarır: “Aldatıcının hiçbir türü sizi Allah ile aldatmasın!” (FATIR 5)

Şimdi ben Kur’an’da başötüsü vb. özel örtüler olduğunu iddia edenlerin iddialarına karşı bazı sorularım var.  Bizi ilgilendiren anahtar kavramlar: Humur, cilbab, siyab ve ziynettir. Bu kavramları anlamak örtü konusunu çok iyi kavramamızı sağlayacaktır. Kanıt olarak sunulan Nur 31’in amacını anlamak için Nur 30’dan başlayacağız. Nur 30’u çoğu din adamı görmezden geliyor.
 

Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler ve iffetlerini korusunlar; tertemiz kalabilmeleri için en uygun davranış şekli budur: unutmasınlar ki Allah, ortaya koydukları her bir şeyden haberdardır. (NUR 30)

Nur 30 erkeğe uyarıdır. “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler” cümlesi erkeklerin kadınlara hiçbir zaman bakmaması değildir. Bu mezhepçilerin iddiası. Bu cümlede Kadına şehvetle, arzuyla, aklında cinsel fanteziler kurarak bakmamak gerektiği anlatılıyor. Nur 31 ‘de de erkekten istenilen bu erdemin tam olarak yapılabilmesi için kadınlardan erkeğin şehvetini kamçılamayarak erkeğe yardımcı olması isteniyor. “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler” uyarısının aynısı Nur 31’de kadınlar için yapılacaktır. Ama burada önemli olan ilk olarak bu konuda erkeğin uyarılmasıdır. Kadın erkeğe şehvetle bakmaz, arzuyla bakmaz yalanını uyduran feministler de var elbet. Ama bu büyük bir aldanış. Kadın da en az erkek kadar kendi yapısına boyun eğer. Buna örneği yine Kur’an verir. Züleyha’nın Yusuf peygambere yaptığı tacizleri ve en nihayetinde onu yatak odasında sıkıştırarak onunla cinsel ilişkiye girme arzusunu Kur’an anlatır :))

İffet sadece kadınlara mı? Erkekler peki? “Mümin erkeklere söyle bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler” ayeti nedir? Kadınlara iffetin kıyafet olduğunu öğrettiler. Oysaki iffet kıyafette değil kadının ve erkeğin yüreğindedir. Eğer kıyafet ile iffet olsaydı örtülü olup da iffetli olmayan kadın olmazdı. Şimdi de iddianın sahibi olan ayeti inceleyelim.
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini (zinetihinn), bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, humurlarını göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (Yadribne). Ziynetlerini yalnızca kocalarına, babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, diğer kadınlara, sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne) ya da emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilirler; bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar. Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz. (NUR 31)

 
Yukarıdaki ayette bazı kavramları arapça orijinal metne sadık kalarak olduğu gibi Türkçe mealini yazmaya çalıştık. Hangi meale bakarsanız bakın ayeti yukarıdaki gibi çevirdiğini görürsünüz. Ancak yine de yukarıdaki mananın da doğru olmadığını görüyorum. Ayetin anlaşılması için din adamlarının yorumlarıyla kirletilmemiş halini size vermeye çalıştım ki birlikte inceleyebilelim. Nedir bu kelimeler? Ziynet (zinetihinn), humur (humurihinne), Yadribne bu üç kavramı anlamak çok önemli. Baş örtüsü Kur’an’da var diyen kesimin iddia ettiği kanıt bu ayetin şu cümlesidir “vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinne” anlamı şu: “Örtülerini göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar” Burada Örtülerini diye çevirdiğimiz “humurihinne” kelimesinin başörtüsü olduğu iddia ediliyor. Gerçekten de başörtüsü anlamı da var. Ancak bu onun dar anlamıdır. Bu kelimenin genel anlamıyla örtü demek olduğunu vurgulamam gerek. Kur’an’da bu tür kelimeleri anlamak için yine: Kur’an’dan yardım alacağız. Çünkü hangi anlamı vereceğimizi ayetin tamamına bakarak hatta bazen ayetin komşu ayetlerine bakarak bazen de tüm Kur’an’a bakarak karar veririz. Kelimenin geçtiği yerde hangi manayı vermek gerektiği hususunu, o kelimenin geçtiği yerde neyin amaçlandığını inceleyerek karar verebiliriz. Bu yüzden doğru anlamı vermek için ilk önce bu ayetten bir önceki ayet olan Nur 30’dan başlayacak sonra da Nur 58, Nur 60, Ahzab 59 ile devam edeceğiz. İlk önce Nur 31’in bence daha isabetli çevirisi şu şekilde:
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini (zinetihinn), bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, humurlarını göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (Yadribne). Ziynetlerini yalnızca kocalarına (açsınlar) hatta babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, diğer kadınlara, sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne), emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara (dahi açığa çıkarmasınlar.) Bir de yürürken gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar. Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz. (NUR 31)

 
Yukarıda Nur 31’i niçin tüm İslam dünyasının yanlış mana verdiğini ve benim farklı mana verme ihtiyacımın sebebini birazdan anlatacağım. Nur 30 “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler ve iffetlerini korusunlar” der. Nur 31 de ise “Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar” diyerek devam eder. Bu ayetler birbiriyle bağlantılıdır. Bu iki ayette ortak bir uyarı görüyoruz. O da şudur: Erkek ve kadınların birbirleriyle ilişkisini cinsellik üzerinden yürütmemelidir, şahsiyet üzerinden yürütmelidir. Birbirlerine insan olarak, toplumun ortak bireyleri olarak bakmalı, bakışlarını şehvet üzerinden temellendirmemelidirler. Bu sağlıklı bir kadın-erkek ilişkisi için gereklidir.

Bu uyarının hemen ardından çok önemli bir emir Allah tarafından kadınlara yapılır :“ziynetlerini, bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar” Bu ayette anlamadan geçemeyeceğimiz, olmazsa olmaz kelimemiz ziynet’tir. Ziynet nedir? Sorusu hayati derecede önemlidir. Ziyneti birebir Türkçeye çevirirseniz “süs” anlamını verirsiniz ki çoğu meal yazarı bunu yapmış. Ya da “Aksesuar, takı, gerdanlık vb.” anlamlara da gelir. Sonra Müslümanlar bu “ziynet” kelimesini sulandırdıkça sulandırdı. Yok ziynet kadın yüzüdür, yok kadın elidir, yok kadın sesidir, yok kadın saçıdır, en nihayetinde kadının her yeridir diyenler oldu.

Ancak bu anlamların hiçbiri ayetin bütünlüğüne uymaz. Çünkü kadınların ziynetlerini görünen kısımlar dışında açmamasından bahsediyor. Yani bu takı, kolye, aksesuar, ya da süs gibi kavramları devre dışı bırakır. Bu şekilde çevirmek tarihi bir tefsir hatasıdır. Aslında bu kelimenin Türkçe karşılığı yoktur. Niçin mi böyle dedim? Bu kelime Kur’an’ı evrensel sisteme entegre etmek için kullanılmış mükemmel bir mecazdır. Allah bunun kadının hangi bölgesi olduğunu yani sınırını belirlememiş. Buna saç diyenler olmuş. Baş örtüsü de bu mantıktan türemiştir. Ancak bu anlamlar ayetin amacını ıskalamaktadır.
 

Ziynet Nedir?

Nur 31’e baktığımızda “emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara” ziynetlerin gösterilemeyeceğinden ya da İslam âleminin anladığı anlamıyla gösterebileceğinden bahsediyor. Demek ki ziynet cinsellikle, cinsel bölgelerle ilgili bir kavramdır. Allah sınırını belirlememiş de olsa bunun asgari kadının cinsel organı, göğüsleri vs. bölgeleri olduğunu varsayabiliriz. Çünkü Nur 31’de aynı zamanda örtülerini göğüs yakalarının üzerine vursunlar cümlesi var. Ziynet her örfte değiştiği için de Allah açma dediği yerleri keskin bir hatla belirtmemiştir. Bunu “ziynet” mecazı ile kadına bırakmıştır. Allah, Kur’an’ın evrensel bir disiplin oluşunu bu tür bir kavramla yeniden tesis etmiştir.

“bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar.” Ayetin bu cümlesi de ziynet hakkında bize fikir verir. Kadınların şehvetli, arzu uyandıran yürüyüşler yaparak göğüslerini, popolarını vs. belirginleştirmesini istemiyor. Buradan da ziynetin vücudun en azından yoğun cinsel bölgeleri kast ettiğini görebiliyoruz. Tabi burada kast edilen göğüs ve popo olmayabilir. Ben bir erkek olarak sığ ve dar düşüncemi beyan ediyorum kastedilen daha farklı olabilir.

“Ziynetlerini açmasınlar” cümlesini “güzelliklerini açığa vurmasınlar” diye çevirenler olmuş. Bu son derece hatalıdır. Çünkü kadının yüzü de güzeldir. Allah’ın güzel yarattığı şeye düşmanmış gibi tekrardan saklamaya çalışması söz konusu olamaz. Sonuçta Yusuf peygamber de inanılmaz yakışıklı bir erkekmiş. Kadınlar için dayanılmaz bir güzelliği olduğunu biz Kur’an’dan öğreniyoruz. Şu halde onun da çarşafa girmesi gerekirdi. Allah adilse kadının güzelliğini saklanmasını isterken aynı zamanda erkeğinkini de aynı şekilde saklamasını isterdi. ilk olarak şunu söyleyebilirim ki Başörtüsü ile güzellik kapanmaz ikincisi Allah güzelliklerin ortaya çıkmasına düşman değildir. Allah’ın bu ayetlerde muradının erkek ve kadının cinsel güdülerini birbirlerine karşı silah olarak kullanmalarının önüne geçmektir. Diyebiliriz ki her iki tarafın da birbirlerinin cinsel güdülerini kamçılamayarak birbirlerine iffet konusunda destek olmalarını istemektedir. Bu Allah’ın mutlak muradıdır demiyorum. Benim anladığım budur.

Ayrıca “Ziynet” kelimesine güzellik ve cazibe anlamı vermek Kur’an’a aykırıdır. Çünkü “Bundan sonra sana, başka hiçbir hanım helal değildir; güzellikleri seni hayran bıraksa dahi” (AHZAB 52) ayeti ortadadır. Demek ki peygamberimiz kadınların güzelliklerini gayet net görüyordu. Bu ayet peygamber döneminde çarşaf, burka vb. üniformaların peygamber döneminde olmadığının tartışmasız delilidir. Çünkü peygamber kadınların güzelliklerine hayran kalacak kadar net olarak o kadınları görüyordu besbelli. “Ziynet” “güzelliklerini açığa vurmasınlar” olsaydı Ahzab 52’de güzelliğini açığa vuran kadınlar nedir peki? “Ziynet (zinetihinn)” kelimesinin güzellik anlamına gelmediğine dair bir delil daha Araf 26.
 

Ey Ademoğulları! Size katımızdan hem çıplaklığınızı örtmek hem de zarafet ve güzellik aracı olmak üzere giysi (yapma yeteneği) bahşettik; fakat takvâ elbisesi var ya: işte en hayırlı olandır. Bunlar da Allah’ın ayetlerindendir; belki insanlar ders alırlar. (ARAF 26)

Bu ayet bir hakikati dile getirir. Giysilerin amacı zarafet ve güzelliktir. Şu halde erkek kendini güzelleştirecek giysiler giyebilir ama kadın bunu yapamaz öyle mi? Kadın çarşafa layık erkek parlak giysilere. Bu Kur’an’ın bu ayetine aykırıdır. Çarşaf peçe vb. kıyafetlerin tümü bu ayete aykırıdır. Ziynet (zinetihinn)” kelimesinin güzellik anlamına gelmediğine dair bir delil de Nur 60’tır. Orada hiç evlenmemiş yaşlı kadınların ziynetleri kimseye göstermemeleri istenir. Eğer bu doğruysa ziynet ise güzellik ise yaşlı bir kadının ne tür bir güzelliği olabilir? Nereden bakarsak bakalım ziynetin böyle bir anlamı yoktur.

Bu kelimeyi özetlersek: “Ziynet” kadının cinsel arzu uyandıran bölgeleridir. Bu bölgeler de zamana, mekana, topluma göre değişmektedir. Bu yüzden bu mecazi ifade ile Kur’an kendini 1400 yıl öncesi Arap erkeklerin cinsel bölge sınırlamalarından kurtarıyor ve uygulanabilirliği her çağa uygun bir emir verilmiş oluyor. Böylece her devirde kadın kendi toplumundaki erkeklerin zaafını bilecek ve onların çok hassas olduğu bölgeleri konusunda erkeğin iffetini muhafazasında erkeğe yardımcı olacaktır.

Burada ziynet nedir sorusuna erkeklerin bizi azdıran her şey dediklerini görüyorum. Yani temel mantıkları bu. Ancak bu mantık hatalıdır. Suudi bir şeyh(!) kadınların iki gözü beni tahrik ediyor tek gözü açık olsun diyor. Yani anlayacağınız kadını kutuya bırakın. Erkek, içinde kadın olduğunu bilirse yine azar. Bu böyle maalesef. Saç beni tahrik eder o halde ziynete dâhildir diyemezsiniz. Böyle bir mantık olamaz. Allah kadının göğsünü kapatmasını ve tahrik edici yürüyüş yapmasını ziynet olarak zaten Nur 31’de açıklamıştır. Bu emirlerden sonra erkeği azdıran her şeyi kapatın dememiştir Allah. Sadece belli bölgeleri. Eğer Allah erkeğin şehvetine göre hareket etse ya kadını yaratmamalıydı ya erkeğin şehvet duygusunu değiştirmeliydi. Çünkü Allah kadına torbaya girmesini bile söylese erkek içinde kadın olduğunu bilip yine şehvetlenir.Ziynet hakkında daha sağlıklı bir düşünceye sahip olmak için Kur’an’a başvuruyorum ve aynı surenin 60. Ayeti bize biraz daha yol gösteriyor.
 

Bir de, artık evlenme ümidi beslemeyen, otura kalan kadınların ziynetlerini göstermeksizin giysilerini (siyâbehünne) çıkarmalarında kendileri için bir beis yoktur. Ama iffetleri üzerine titrerlerse bu kendileri için daha hayırlıdır (NUR 60)

Dikkat edin ziynet nereleri yine net bilmiyoruz ama ziynetlerini asla göstermeyeceğini biliyoruz artık. Hiç kimseye. Çünkü ayette bir istisna belirtilmemiş. Peki, evlenmemiş ve yaşını almış kadınlar ne yapabilicek? Siyablarını yani elbiselerinin belli bir bölümünü artık çıkarabilecek. Genç kadınlar gibi dikkat etmesine artık gerek yok. Ancak ziynet hariç. Ziynetin açılması yine yasak. Burada geçen siyab kelimesine dikkat edin. Anlamı elbise/dış elbise yani dışarı çıktığımız zaman üzerimize aldığımız elbise. Özel bir çarşaf vb. bir elbise değil. Bunun çarşaf olduğu iddia edenler olsa da buna bir delilleri yoktur. Bu dış elbise denen kavrama bir yerde daha rastlıyoruz. Ahzab 59
 

Sen Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına, (bütün) mü’minlerin hanımlarına üzerlerine giysilerini (cilbablarını) almalarını söyle: bu onların tanınmaları ve rahatsız edilmemeleri için daha uygundur: Ve Allah zaten tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. (AHZAB 59)

Fakat o da nedir dış elbise diye ısrarla çevrilen kavramlar farklı birinde siyab birinde cilbab. Allah Kur’an’da farklı kavramlar kullanıyorsa muhakkak farklı anlamları olduğu içindir. Siyab, Kur’an’da 8 kez geçer. Fakat ne olduğunu anlamak için Nur 60’tan iki ayet geriye gidip Nur 58’i inceleyelim:
 

Siz ey iman edenler! Sözleşmeleriniz altında bulunanlar ve içinizden ergenlik çağına ulaşmamış olanlar (dahi), günün şu üç (vaktinde) yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler: sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit (śiyâbekum mine-zzahîrati) ve yatsı namazından sonra. Bu üç vakit sizin için mahremiyet vakitleridir. Bu vakitler dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda, sizler için de onlar için de herhangi bir beis yoktur. Bu mesajları Allah size işte böyle açıklamaktadır: zira her hükmünde tam isabet sahibi olan Allah, (yarattığı insanı) çok iyi bilmektedir. (NUR 58)

Bakın siyab kelimesi burada da geçer. Hem erkek hem de kadın için kullanılmıştır. Çünkü ayet ey iman edenler diye gelir ey kadınlar demez. Öğlen vakti sadece kadınlar soyunup istirahata çekilmez. Her neyse buradan siyabın normal evin dışında giydiğimiz elbiseler olduğu çarşaf, burka, peçe vs. olmadığı ortaya çıktı. Çünkü erkekler bunları giymez. Burada dikkat etmenizi istediğim şey mâ meleket eymân denilen sözleşmelerimiz altında bulunan kişiler ve çocuklarımız sabah, öğlen ve yatsıdan sonra çıplak olabileceğimiz yani siyablarımız üzerimizde olmayabileceğinden izin alarak eşlerin odasına girilmesini istiyor. Fakat Nur 31’de ise kadınların bunlara ziynetlerini göstermesinde sakınca yok denmişti. Kur’an çelişiyor bu mantığa göre. İşte bu yüzden Nur 31 tüm İslam âleminde yanlış çevriliyor. Aslında Nur 31’de bir kadın yalnızca kocasına ziynetlerini gösterebilir diğer sayılanlar ise gösterilmeyecek kişilerin hassaslığını anlamamız içindir. Bu yüzden Nur 31’in doğru çevirisi benim kanaatime göre şudur:
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini (zinetihinn), bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, humurlarını göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (Yadribne). Ziynetlerini yalnızca kocalarına (açsınlar) hatta babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, diğer kadınlara, sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne), emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara (dahi açığa çıkarmasınlar.) Bir de yürürken gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar. Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz. (NUR 31)

Kırmızı renkle gösterdiğim yerlere dikkat edin. Klasik manayı niçin yanlış bulduğumu size delillerimle açıklayacağım.
Klasik Nur 31'in manası yanlıştır çünkü:

1-  Çok sayıda kelime arapça “ev” bağlacı ile bağlanmış halbuki Türkçedeki gibi ve bağlacını kullanmasını beklerdim. Yani ziynetlerini kocalarına ve babalarına ve kayınpederlerine … göstermesinler demesini beklerdik. Halbuki burada "ve" değil "ev" bağlacı kullanılmış. “Ev” bağlacının "ve hatta, ve dahi" anlamı vardır. Nur 31’de bu anlamda kullanılmadığından nasıl emin olabiliriz? “Ev” bağlacının hatta anlamı için bakara 200 inceleyin.
 

(Hacca has) ibadetlerinizi tamamladıktan sonra (bir zamanlar) atarınızı andığınız gibi, hatta (ev) daha güçlü bir biçimde Allah'ı anın! (BAKARA 200)

“ew” bağlacı cümle içinde birden fazla kez kullanılıp da bağlaçtan sonra bağımsız bir fiile sahip cümlecikler var ise “yahut/veya” (seçeneklerden biri) anlamını taşır.
 

“Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya (ev)  Rabbinin gelmesini veya (ev) Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. ” (ENAM 158)

Nûr-31. ayete baktığımızda “ev” bağlaçları çok sayıda kullanılmış; ama “ev” bağlaçlarından sonra gelenler birer cümlecik şeklinde değiller, yani kendilerine has birer fiilleri bulunmuyor, birer özneden ibaretler. Bu da özel bir kullanım.

2-  İslam aleminin kabulüne göre Allah Nur 31’de  “sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne), kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilirler” demektedir. Halbuki Allah, Nur 58’de “Sözleşmeleriniz altında bulunanlar ve içinizden ergenlik çağına ulaşmamış olanlar”ın izin almadan anne babasının odasına girmemesini söyler. İlginçtir madem Allah sözleşme altında bulunan kimselere ve çocuklara kadınların ziynetlerini gösterme ruhsatını veriyor niçin Nur 58’de izinsiz sabah öğlen çıplakken ve gece yatsı namazından sonra kadının odasına izinsiz girmeyi yasaklıyor. Kadının ziyneti hani bunlar için açılabiliyordu? Bu iki ayet çelişmektedir bu mantığa göre. Halbuki Nur 31’de ziynetin yani kadının cinsel bölgelerinin sadece kocası tarafından görülebileceği babaları, yeğenleri, küçük çocukların bile göremeyeceğinden bahsetmektedir.

3.  Bir delilim daha var. Nur 60. Ayeti. Bu ayette Allah yaşlanmış ve hiç evlenmemiş kadınların ziynetlerini göstermemesi gerektiğinden bahseder. Hiçbir istisna saymaz. Hatta siyabını (elbisesinin belli bir bölümünü) çıkarabileceği ruhsatını söylemesine rağmen. Burada inanılmaz derece dikkat etmenizi istediğim nokta kadının evlenmemiş olmasıdır. Demek ki Nur 31’de asıl istisna kocadır. Sadece kocasına gösterebilir. Çünkü genç ve güzel bir kadının ziynetini kayınpederine, üvey oğullarına gösterme ruhsatı veren Allah niçin Nur 60’ta yaşlı bir kadının ziynetini hiç kimseye göstermesine izin vermiyor? Bu mantıklı mı? Bu kanıt gösteriyor ki Nur 31’de ziynet sadece kocaya gösterilir. Ne babaya, ne kayınpedere, ne üvey oğullara. Bu da nur 31’in yanlış çevrildiğinin en büyük kanıtıdır.

4.  Nur 31 yanlış çevriliyor çünkü ziynetin kadının cinsel bölgeleri olduğu aşikardır. O halde bir kadın ziyneti olan cinsel organını ya da göğüslerini nasıl olur da babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, diğer kadınlara, sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne) ya da emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilir? Böyle yapan bir kadın var mı? Bu sağlıklı ve mantıklı mıdır? Böyle yapılırsa emin olun cinsel sapkınlıklar ailede zuhur eder.

Ziynet ayetin bütününe baktığımızda kadınların cinsel arzu uyandıran çok özel bölgeleri anlamına geldiğini anlıyoruz. Fakat kadınların hangi bölgeleri cinsel bölgedir sorusu Allah tarafından net belirtilmemiş örf ve adetlere bırakılmış gibi gözükmektedir. Bu yüzden Allah şu bölgeni ya da bu bölgeyi açma demiyor. Ben “ziynet” ifadesini kullanarak kadına şu mesajı verdiği kanaatindeyim: Senin toplumunda cinsel eğilimler ne yöndeyse o bölgen konusunda dikkatli giyin.  Böylece erkeklerin iffetine sende katkıda bulun. Erkeklerin iffetini muhafaza etmesinde onlara destek ol!

Ayeti birlikte anlamaya devam edelim. “ziynetlerini, bunlardan görünen kısımlar dışında, açmasınlar” ayetinde “görünen kısımlar dışında” derken ne kast ediliyor olabilir? Bu çok ilginç bir cümledir. Ziynetin görünen kısımları var demek ki. Gelenekçiler ve mezhepçiler bu ifadede el, yüz ve ayak kastedildiğini iddia ediyor. Peki, buna kanıt nedir? Bu bir yorumdur. Çünkü Allah Nur 60’ta evlenmemiş yaşlı kadınların siyablarını ( bazı elbiselerini) çıkarma ruhsatı getiriyor. Ama buna rağmen ziynetini gösteremezsin diyor. Demek ki ziynet kadının çok sınırlı bölgeleri olmalı. Tüm vücudu değil. Bu görünen kısımları tarif etmekte zorlanıyorum ama tabi aklıma birkaç seçenek geliyor. Kadın göğsü hangi kıyafet giyilirse giyilsin belirgindir. Kadının vücut kıvrımları da öyle. Bunlar kast ediliyor olabilir. Ama bu konuda henüz net bulgulara sahip değilim.
 

Kur’an’da başörtüsü vs. takılmasını isteyen bir ayet var mı?

Şimdi gelelim tüm tartışmaların asıl sebebi olan Nur 31’deki cümleye: “vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinne” anlamını tartışacağız. Türkçesi: ”humurlarını göğüs dekoltelerinin (cuyubihinne) üzerine vursunlar (Yadribne).

Burada anahtar kavramlar humur, cuyub ve yadribne’dir. Bunları anlamak başörtüsünü anlamak olacaktır. İlk olarak yadribne kelimesi nedir ona bakalım. Yadribne kelimesi vurmak, sıkıca bağlamak, sıkıca tutturmak, dövmek anlamlarına geliyor. Darabe fiilinden türemiştir. Bu kelimeyi salsınlar diye çevirerek Kur’an’ı istedikleri anlamla değiştirmeye çalışıyorlar.  Böylece anlam “göğüslerinin üzerine başörtüsünü salsınlar” şekline dönüşecek ve humurihinne  kelimesinin başörtüsü anlamının seçilmesini gerektiğini söyleyecekler. Ama yok öyle yağma! Soru işaretlerimiz giderilmeli. Yadribne’nin "salmak" diye bir anlamı yoktur. Bu konuda arap tartışmacıları izledim. Adam diyor ki vurmak yukarıdan aşağı olur âlimler öyle diyormuş. Bu kadar saçma bir açıklama olabilir mi? Yadribne’nin salmak gibi bir anlamının olmadığını Araplar da biliyor

Bu fiille, humurun “yaka açığına konulması” yani “yaka açığının kapatılması” anlatılır. Kuran’da “salsınlar, indirsinler” manasında “felyudnine” kelimesi kullanılır. Allah böyle bir ifade kullanmak isteseydi "yadribne” fiili yerine “felyudnine” fiilini kullanamaz mıydı? Bu örnek bize, gelenekçi zihniyetin, kendi fikirlerini doğru çıkartmak uğruna gerektiğinde Kuran’daki kelimelerin manasını kaydırmaktan çekinmediğini bir kez daha göstermektedir.

Şimdi en önemli kısma geldik. Hımâr (humurihinne) Nedir? Hımâr : Şal, perde, vücut örtüsü ,yer örtüsü, başörtüsü, genel anlamda örtü gibi anlamlara gelir. Bunu ben söylemiyorum. 1300’lü yıllarda yaşayan İbn Manzur’un Lisanul Arab adlı sözlüğünde geçiyor. Hımâr baş için kullanılırsa başörtüsü masa için kullanılırsa masaörtüsü anlamına gelir. Yani "genel anlamıyla örtü" demektir. Ancak başörtüsü anlamı da verilirse ayete uygun düşüyor. Çünkü Araplar 1000 yıl önce de humurun dar anlamı olan başörtüsü anlamında kullanmışlardır. Fakat burada sorun şu: Genel anlamda örtü anlamını mı vermeliyiz yoksa dar anlamı olan başörtüsü anlamını mı? Başörtüsü anlamını verdiğimizde ayetin anlamı ve amacı ve verdiği mesaj değişmiyor. Bunu açıklayacağım.

Humur’un tekil formudur hımâr. İçkiye de aklı örttüğü için aynı kökten gelen "hamr" adı verilmiştir. Ayrıca Arapça başörtüleri için hımâr dışında  burka, nikâb, lifâm, lisâm, nasif, mıkne’a ve cilbab kelimeleri kullanılır. “hımâr” kelimesiyle aynı kökten gelen “hamr” kelimesini ele alalım. Bu kelimeye sözlüklerde hem geniş manalı “sarhoşluk veren madde” hem de daha dar anlamlı “şarap” manası verilmiştir. Bu kelimenin geçtiği ayetlerden “hamr” yüzünden Müslümanların arasında düşmanlık ve kin oluştuğunu anlıyoruz. (Maide 91) Bu tip etki ise sadece “şarap” içilince değil, aynı şekilde diğer “sarhoşluk veren maddeler” kullanılınca da oluşur. Bu yüzden Kuran’da geçen “hamr” kelimesine geniş manalı “sarhoşluk veren madde” anlamının verilmesini zorunludur. Eğer şarap olarak çevirirsek Kur’an evrensel bir hitap olmaktan çıkar. Uyuşturucu ve diğer içki şekilleri uygunmuş gibi algılanır. yüzyıllarca boyunca şarap diye çevrilen bu kelime uyuşturucunun bulunması ile genel anlamıyla “sarhoşluk veren madde” anlamında kullanılmaya başlandı. Ateistler de siz Kur’an’ı işinize geldiği gibi değiştirmeye çalışıyorsunuz söylemlerine sarıldılar. Haklılar. 1000 yıl önce de tefsirlerde bu kavramın sarhoşluk veren madde anlamına geldiği tefsir notlarına düşülüyordu. Ancak halka anlattıklarında dar anlamı olan şarabı anlatıyorlardı. Bunun bir hata olduğunu şimdi biliyoruz. Aynı hata şimdi de humur için yapılıyor kanaatindeyim.

Benzer şekilde aynı kökten gelen “hımâr” kelimesine hem geniş manalı “örtü” hem de daha dar anlamlı “başörtüsü” manası verilmiştir. Bu kelimenin geçtiği ayetten “hımâr” ile yaka açığının yani göğüs dekoltesinin kapatılmasının istendiğini görüyoruz. Bu da “hımâr” kelimesinin örtü olarak çevrilmesi gerektiğini bana düşündüren güçlü bir kanıttır. Şimdi gelin iki anlamıda hımâr’a vererek ayette nasıl durduğuna bakalım. İlk olarak benim tercih ettiğim geniş anlamında “örtü” olarak kabul edelim. Sonra da “başörtüsü” olarak anlam verelim.
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini, bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, örtülerini göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (NUR 31)

Ayet örtü şeklinde anlaşılacaksa bir sorun kalmaz zaten. Allah kadınların göğüs dekoltelerinin bir örtüyle -ki bu örtü her kültüre göre değişir biz de şal olduğunu kabul edelim ya da normal  göğüs dekoltesiz bir buluz olduğunu varsayalım- kapatılmasını istiyor. Ayet bu kadar açık ve anlaşılır. Hatta göğüs dekoltesinin kapatılmasını isteyen bu kısım müthiş bir yalanı da ortaya çıkarır. Peygamber döneminde peçeyle, çarşafla vb. giysileri kadınların kullandığı yalanı. Eğer kadınlar çarşaflı ve peçeli olsaydı Allah göğüs dekoltenizi kapatın demezdi. Çünkü zaten çarşaf ve peçenin altında bırakın göğüs dekoltesini içinde kadın olup olmadığı bile belli değildir. Şimdi de hımâr kelimesinin “başörtüsü” olduğunu kabul edelim bakalım gelenekçilerin dedikleri mantıklı mı?
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini, bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, başörtülerini göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (NUR 31)

Bir kere başörtüsü anlamı versek bile bu ayetin amacı göğüs dekoltesinin kapatılmasıdır. Başörtüsünü takmak değil. Vurgu göğüs dekoltesidir. Bu ayeti gelenekçiler ve mezhepler nasıl açıklıyor onu size sunduktan sonra konuyu yine ben devralacağım. "Cahiliye döneminde bir aksesuar olarak başın üzerinden sırta atılan başörtüsü vardı. Kur’an’da bu ayetle sırtınıza atmayın göğsünüzün üzerine atın diye kadınları düzeltti." diye bir  tarihi arka plandan bahsediyorlar ki biz gerçekte böyle olup olmadığından emin değiliz. Çünkü elimizde bilimsel bir kanıt yok. Bu ayeti açıkladığını sananların başka bir rivayeti de şu:
 

Peygamberimiz ’in döneminde kadınların bir kısmının çırılçıplağa yakın, göğüsleri açıkta dolaştığı, hatta İslam’ın hâkimiyetinden önce putperestlerin Kabe’de haccı çıplak yaptığını söyleyerek tam bir karalama hikayesi uydurmuşlardır. (Kurtubi, el Cami-il Ahkamil Kuran 7/189).

 
Bu sözlere baktığımızda Arapların başın örtülmesi erkekte de kadında da hem aksesuar yani geleneklerinde geçen bir giyim, hem de iklim şartlarının bir gerekliliği. Bu kesin olmayan bilgiyi doğru kabul edelim. Demek ki zaten Araplarda başın örtülmesi gelenekmiş. Sıcak yörelerde başı örtmek, böylece güneşin etkilerinden, güneş çarpmalarından korunmak birçok sıcak iklimli bölgenin kültüründe vardır. Fakat mezhepler, kadınların saçının örtülmesi geleneğini farzlaştırmış, erkeğin başına sarık takmasını da sarıklı namaz kılanın 70 kat daha fazla sevap alacağı izahlarıyla dini bir kıyafete dönüştürmüşlerdir

O dönemin kadınları da bugün ki bazı kadınlar gibi dekolte giyinip erkeklerin tutkuyla göğüslerine ve vücutlarına bakmalarını istiyorlardı. Herkes tarafından beğenilmek her zaman kadınları zaafı oldu. Ayetin amacı başörtüsü değildir. Hımâr’ı başörtüsü olarak kabul ettiğimizi varsayın.  Aksesuar amacıyla başörtüsü örten Araplara ayet, meselenin başörtüsünden daha çok göğüslerde olduğuna dikkat çekmek istiyor. Madem başörtüsü kullanıyorsunuz o başörtüsünü göğüslerinizi kapatmak için kullanın diyor. Allah zaten onların kültürlerinde olan örtüyle göğüslerini örtmelerini istedi. Adam kalkmış diyor ki zaten başörtüsü vardı bu yüzden emretmedi. Bu kadar mantıksız bir çıkarım olabilir mi? Allah’ın bir toplumun kültürüne müdahale etmemesi onu emrettiği anlamına mı gelir? Hayır. O zamanki toplumun bunu önceden taktığını nereden bileceğim. Ben Muhammed peygamber döneminde yaşamadım ki.

Bu, Allah’ın başörtüsü örtmek isteyen toplumun bu kültürüne karışmadığını ve bunun kararını o toplumdaki kadınlara bıraktığının göstergesidir. Allah başınızı örtün demiyor. Başını aksesuar olarak örten bir topluma göğüs dekoltelerinizi o örtüyle örtün diyor. Burada Allah’ın Arap toplumunun başörtüsü kültürüne karşı çıkmaması onu din olarak kabul ettiği anlamına katiyen gelmez. Allah’ın toplumun bir âdetine karşı çıkmaması onu zaten din olarak görüyordu mantığını doğurmaz. Allah bu çağda hımâr kelimesini tartışacağımızı biliyordu. Şu halde bilinçli olarak seçilmiş bir kelime. Niçin kesin olarak başörtüsü dışında bir anlama gelmeyen bir kelimeyi kullanmadı? Kur’an’ı evrensel kılmak için. Başörtüsünü kullanan toplumlar göğsünü başörtüleriyle kullanmayan toplumlar bir örtüyle kapatsın deniliyor. Mükemmel bir nükte.

Kur’an’da açıkça oruç, namaz, zekât size farz kılındı diyor. Ama başörtüsü tartışmalıdır ve güçlü bir delil de yoktur. Bir konu tartışmalı ise Allah’ın muradı anlaşılamamıştır. O ayetin her çağa hitap edecek şekilde esneklik sağlaması insanlar tarafından anlaşılamamaktadır. Hala Kur’an’ın evrenselliği Müslümanlarca tam olarak anlaşılamamıştır. Ayet farklı çağlara, farklı toplumlara, farklı coğrafyalara, farklı iklimlere hitap etmesi Müslümanların hoşuna gitmemektedir. İllaki net ve kesin hüküm aramaktadırlar. Fakat Kur’an kesin çizgiler belirleseydi her konuda işte o zaman her çağa bir sunumu olamazdı. İnsanlar bir türlü bunu kabullenemiyorlar.

Sorun, Tarihin belli bir döneminde ihtiyacı karşılayan adetlerin evrensel olan dinimize mal edilmesidir. Abdestte yıkanacak yerlerin sınırlarını veren Allah, aynı şeyi kapanmada yapamıyor mu? Sadece el yüz ve ayaklar sınırını Allah bir kelimeyle söyleyemiyor muydu?  Humur başörtüsüdür diyenler şu detayı gözden kaçırıyor. Bize deniliyor ki kadının saçı ziynetidir. Tamam diyelim. Peki, o zaman niçin Allah nur 60’ta yaşlanmış ve evlenmemiş bir kadının ziynetini kimseye göstermemesini fakat siyabını çıkarabileceğini söylüyor. Kıyafette dikkat etmesi artık istenmiyor ama ziyneti gösterme deniyor. Ziynet saçı kapsıyorsa eğer yaşlı kadına saçını kapat kıyafetlerin ise açık olabilir mi deniyor? Üst Mekke alt Paris mi olsun deniliyor? Vicdanlarınıza bırakıyorum

Madem kadınların sizin söylediğiniz şekilde kapanmasının açık bir hüküm olduğunu söylüyorsunuz, niye ayrı ayrı kapanma şekillerini savunuyorsunuz? Neden kiminiz peçe farzdır, kiminiz ise değildir diyor? Neden kiminiz kadınların elleri gözükemez deyip yaz-kış kadınlara eldiven giydiriyor da, kiminiz kadınların elleri gözükebilir diyor? Neden kiminiz çarşaf dışında hiçbir şeyle kapanılamaz diyor da, kiminiz pardösü ile de olabilir diyor? Hiç şüphesiz kesin sınırlı bir hüküm olsa, böyle ayrı ölçüler çıkmazdı. Tüm bu ayrı ölçüler ve hükümler, kapanma konusunda geleneklerin, örfün, Emevi ve Abbasi döneminin kadına bakış açılarının dinselleştirilmesinin neticeleridir. Her bir ayrı kapanma modeli savunanlar da “Allah’ın isteği tam budur” diye savunuyor, sanki Allah’ın aynı konuda beş-on tane ayrı görüşü varmış gibi bir çelişki ortaya konuluyor.

Nur 31’deki şu ifadeye dikkat: “bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar.” Bu cümle bir hakikati daha içinde barındırır. O da peygamber dönemindeki kadınların peçe, çarşaf, burka benzeri şeyleri giymediği gerçeği. Çünkü çarşaf vb. kıyafetlerin içinde kadın nasıl ziynetini teşhir edecek? Allah aşkına çarşafın içinde kadın olduğundan bile emin olamazsınız. Yakın zamanda İŞİD terör örgütü erkek militanları da savaştan çarşaf giyerek kaçmışlardı. İnsanlar anlayana kadar çok kişi kaçmıştı bile :)) Herkes onları kadın sanmıştı. Çünkü çarşaflı bir kadının yürüyüşü belli olmaz. Kimliği bile belli olmaz. Bu cümle bize bu tür kıyafetlerin peygamber döneminde olmadığına tek başına yeterli bir kanıttır.

Eğer humur başörtüsü ise benim Kur’an’dan beklediğim şudur: İlk önce başınızı örtün ayeti gelmeliydi. Çünkü ben 21.yy.da yaşıyorum. Hz. Muhammed dönemini görmedim ki. Yani o dönem kadınların saçını tamamen veya kısmen örttüğünü nasıl bileceğim? Eğer Allah bu emre uymamızı istiyorsa bize Kur’an’da bildirmesi gerekmez miydi? Humur’un örtü değil de başörtüsü anlamı olduğunu iddia edenler bunu o dönem ki kadınlar zaten örtülüydü o yüzden Allah gerek görmedi mantığına dayanır. Yani tamamen bir fantastik düşünce. Burada şu soru aklıma geliyor. Kimse o dönem elini yüzünü yıkamasını bilmiyor muydu ki Allah detaylı bir şekilde abdest almayı anlatıyor?

Allah başörtüsünü emrediyorsa önce başınızı örtün ayeti gelir daha sonra örttüğünüz başörtüsü ile göğüslerinizi de örtün ayeti gelmesi beklenirdi. Allah Kur’an’da dini ile ilgili bilgileri insanların insafına bıraktığını sanmıyorum. Allah’ın “2000 yıl sonraki Müslüman zaten miladi 600’lü yıllarda nasıl giyinildiğini bilir onu emretmeme gerek yok” demiş olma ihtimali vermiyorum.

Son olarak bu ayette cuyub kavramını açıklayayım. Cuyub göğüs yakası, göğüs dekoltesi, sine vs. anlamlara gelir. Arapça ceyb ile aynı köktendir. Bunun Kur’an’da bu anlamda kullanıldığına delil Musa’dır. Kasas suresi 32. Ayette de ceyb kavramı geçer. Musa elini koynuna/ göğüs yakasına sokar.

Bu konuda çarşaf vb.. kıyafetlerin olduğu iddia edilen bir ayet daha var ki onu yazmam bile gereksiz ama yine de başka sitede okuyup birilerinin kafasını karıştırmak isteyenler olabilir.
Eğer cilbab çarşaf vb. giysiler olsaydı burada örtülerinizi göğüs yırtmaçlarınızın üzerine örtün denmezdi. Çünkü cilbab zaten bütün vücudu kapattığına göre göğsü kapatma emrine gerek kalmazdı. Bu ayetin anlaşılmasında kilit kelime “cilbab”dır. “Cilbab” Arapçada üste giyilen giysileri ifade eden bir kelimedir. Fakat ayette, cilbabın nereden nereye kadar olan bölgeleri örteceğinin tarifi yoktur. Bu da normal dışarı çıkıldığında giyilmesi gereken kıyafet olduğunun göstergesidir. Yani cilbab evde giydiğiniz rahat giysilerin aksine dışarı çıktığınızda giydiğiniz kıyafeti temsil eder.

Bir de, kadınlardan artık cinsel arzu duymayacak kadar yaşlanmış olanlar var; işte böylelerin, ziynetlerini açığa vurmaksızın, giysilerinde (siyablarından) bir kısmını çıkarmalarında bir beis yoktur. Ama iffetleri üzerine titrerlerse bu kendileri için daha hayırlıdır (NUR 60)

Bu ayet Allah’ın kadınların kıyafetine dikkat etmesinin amacını açıklar. Bu ayet aynı zamanda Namaz da örtünme Allah’a saygıdır bahanesini tamamen çürütür. Çünkü Allah yaşlı kadınlara giyimlerine dikkat etme talebinin onları kapsamadığını ifade etmektedir. Bu da kıyafete dikkat etmenin Allah’a saygıyla alakasının olmadığını iki cins arasında sağlıklı bir ilişkinin kurulması için bu önerilerin Allah tarafından yapıldığına kanıttır. Ayrı bir fecaat daha var. O da erkeklerin kadınlara ibadet ederken başörtüsünü örtmelerini söylemeleri. Ahzab 59’da Allah kadınların taciz edilmemesi için kıyafetlerine biraz daha özen göstermelerini öneriyor. Demek ki bayanların giyimlerindeki özen erkeklere karşı olan bir durum. Allah’a karşı yapılması Allah’ın tacizinden korunmak için mi? Haşa. Bu düşünce Allah’ı erkek gibi düşünmenin bir ürünüdür. Saygıyla alakası yoktur. Allah yukarıda Araf 26’da bana saygı duyan takva elbisesini giysin diyor. Başörtüsünü değil.
 
Başka bir konuya da açıklık getirmek istiyorum. Günümüzde başörtüsü olarak kullanılan Hicâb ne Kur’an’da ne de Arap dilinde başörtüsü olarak kullanılır. Bu kelimenin de anlamı kaydırılmak istenmektedir. Hicâb’ın anlamı set, duvar, perde, engeldir. Kur’an’da 7 yerde kullanılır ve hiçbirinde başörtüsü anlamına gelmez. Fussilet 5, İsra 45 buna örnektir.
 

“Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanların arasında görünmez bir perde kıldık” (İSRA 45)

Günümüz Müslümanlarını özetleyen bir ayet vereceğim.
 

Sonra onların peşinden (başka) elçilerimizi de getirdik; peşlerinden de Meryem oğlu İsa’yı getirdik ve ona İncil’i verdik; ve ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Ama ruhbanlık başka… Onu kendilerine emretmediğimiz halde onlar uydurdu, gerekçesi de Allah’ın rızasını kazanmaktı; fakat onun gereklerine de hakkıyla riayet etmediler ya… Neticede Biz onlardan iman eden kimselere karşılıklarını verdik; fakat yine onlardan birçoğu yoldan saptılar. (HADİD 27)

Bu ayet olduğu gibi günümüz Müslümanlarını anlatıyor. Ruhbanlığı İslamiyet’e soktular sonra da kendileri bile soktukları onca şeye uymadılar. Uyamadılar. Çünkü yaşanılacak bir din ortada bırakmadılar. Ne demek mi istiyorum? Hanbeli ve şafiye göre yüzün kapatılması bile farz. Diğer iki mezhep maliki ve Hanefi ise sadece fitne zamanlarında yüz örtülmeli diyor. Fitne zamanı ne demekse? Önce uydurdular sonra Allah’ın dediği gibi uydurduklarına bile riayet etmediler. Bugün hangi Hanefi hangi şafii ülkemizde yüzünü örtüyor? Kim çarşaf giyiyor? Konuyu bitirmeden evvel bu örtünme hadislerinin Kur’an ile nasıl çeliştiğini de göstermek boynumun borcu.
 

Aişe validemiz şöyle demiştir: “Allah ilk muhacir kadınlara rahmet etsin. Allah Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar ayetini indirince mırtılarını (elbiselerini) yardılar, onunla başlarını örttüler.”

Yine şöyle demiştir: Bize Ebu Nuaym anlattı, bize İbrahim bin Nafi, Hasan b. Müslim’den, safiye bint Şeyba’dan anlattı, Aişe validemiz şöyle demiştir: ”Bu Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar ayeti inince, onlar eteklerini aldılar, onları kenarlarından yırttılar ve onlarla başlarını kapattılar” (Buhari 4759; İbni Kesir Tefsiri cilt 6 s. 570)

Eğer hımâr başörtüsü idiyse ayette başörtüsünü göğüs bölümünün üzerine vursunlar diyor. Demek ki başörtüsü zaten kullanılıyordu. Çünkü ayet başörtüsü kullanmaya başlayın demiyor. Yani kendi rivayetleri Kur’an’daki kendi yorumlarıyla uyuşmuyor? Hani başörtüsü bu ayetten önce kullanılıyordu fakat arkaya atılıyordu. Ayet ise arkaya değil ön bölgeye atın diyordu? Kendi tefsirleri kendi rivayetleriyle, kendi rivayetleri kendi sözleriyle çelişiyor ve bunların hepsi de Kur’an ile de ayrıca çelişiyor. Ayrıca eteklerden başörtüsü boyutunda bir bölüm keserseniz mini etek elde etmiş olursunuz. O da apayrı bir mesele. Bu sözde hadisin Kur’an ile çeliştiği açıkça görülüyor.

Bir başka rivayeti daha sizinle paylaşacağım. Bu rivayette kendi hadisleri ile çelişiyor. İşe gelen hadis alınıyor işe gelmeyen alınmıyor. Hadis külliyatında peygamber döneminde kadın ve erkeklerin aynı kaptan abdest aldıkları geçiyor. (Buhari, Vudu; Ebu Davud Taharet 39; İbn Mace Taharet 36) Abdest topuklara kadar ayak, dirseklere kadar eller, yüzü yıkamak ve başı mesh etmek olduğuna göre bu hadisten kadınların erkeklerle kadınların karışık abdest aldıkları ve başı mesh etmeleri için başlarının açık olduğu ve yüzü yıkamak için yüzün açık olduğu açıkça görülür. Ben hadislerin peygamberden geldiğine inanmıyorum. Sadece inananların çelişkilerini göstermek için bu örnekleri veriyorum. Oysa mezhepçi İslamcılık, bu hadisleri görmezden gelir ve kendi kafalarına uygun üretilmiş malzemelere sarılır.

Asıl sorun kadının kalktığı yere oturulamayacağını, hiçbir yönetici vasfının olmadığını, erkeğin kölesi gibi olması gerektiğini, kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu zanneden zihniyetten kaynaklanmıştır. 1400 yıl önceki Araplar kafalarını sıcaktan korumak için erkekler sarık, kadınlar ise başörtüsü kullanmış olabilir. Bu onların doğa ile mücadelesidir. Bu kültürü ve mecburiyeti dinselleştirmeye hakkınız yok.
 
Görüntülenme 12,378
Yayın 17 Eylül 2017
20 Kasım 2020 güncellendi

Namaz konusunda görüşlerimi değiştirdiğim için yazımı geçen yılın ardından yine güncellemiş oldum. Kuran’da resimli bir namaz hocası bulamayan Müslümanların aklına gelen ilk şey hadisler olmadan namaz kılamayacağıdır. Çünkü Kur’an ibadet şekli belirtmemiştir. Bu iddianın ardından Muhammed peygamberin namaz kılmayı Cebrail’den öğrendiğini de ekliyorlar. Namaza gelince. Biz her dini bilgi gibi namazı da Kur'an'dan öğreniyoruz. Bunu söylediğimde bazıları Kur'an'dan resimli namaz hocası sayfalarını açmamı bekliyor. Hâlbuki hiç düşünmüyor ki hadis adı verilen rivayetlerde de resimli bir gösterim yok. Kur'an, rükû ve secde deyince "rükû nedir, secde nedir" biz anlamadık bu yüzden anlamak için hadislere bakmalıyız diyenler bir mantık hatası yapıyor.-- Çünkü hadis adlı rivayetlerde de secde ve rükû kelimesi geçiyor. Resimli bir hadis yok ki. Kur'an'da bu kelimeleri anlamayanlar hadislere bakınca anladık diyorlar. Aynı kelimeler ancak Kur'an'da okuduğunda anlamıyor. Namaz ibadeti hadislerden değil resimli fıkıh ilmihallerinden içinde bulunduğumuz toplumdan öğreniyoruz. Tıpkı Muhammed döneminde insanlar nasıl kendinden önceki toplumlardan bu ibadeti öğrendiyse.
 
Kur'an'da Namaz Kavramı Geçer Mi?
İlk olarak namaz kavramını kullanmayı doğru bulmadığımı belirtmeliyim. Çünkü namaz Farsçadan dilimize geçmiş ve belli kalıpları olan bir ibadet kavramını ifade ediyor. Kur’an’da namaz diye çevrilen kavram “Salat”tır.  Salat kavramını kullanmayı daha isabetli buluyorum. Namaz kavramı Türkçeye Farsçadan geçmiştir. Farsçaya da Hintçeden geçmiştir. Hint filmlerini izleyenler bilir Hintliler birbirlerini selamlarken "namaste" derler. Aynı kökten gelir. Namaz kavramı bugün ki kılınan belli hareketlarin olduğu ve ayetlerin okunduğu bir ibadet formudur. Ancak salat için aynı dar kalıpları söyleyemeyiz. Salat geniş anlamda bir ibadeti temsil eder ve belli kalıpları yoktur. İlla ayet okumanız illa şu anki hareketleri yapmamız gerekmez
 
Muhammed Peygamber Döneminde Salat Biliniyor Muydu?
Yaygın inanışlardan biri de salat ritüelinin peygamberimize miraç gecesinde verildiği ve kılınışının Cebrail tarafından öğretildiğidir. Ancak Kur’an'da bu fikri destekleyecek ayet bulunmamaktadır. Muhammed peygamber ve yanındakiler zaten toplumunda bilinen ve Allah’a yönelme amaçlı bir ibadeti gerçekleştiriyorlardı. Allah'ın Kur'an'da salatın kılınış şeklini vermemesi salatı insana bırakmış olmasındandır diye düşünüyorum. O dönem de adına salat denilen  ibadet ritüeli yapılıyor olmalı. Allah, insanların kendisine yapılan ritüeli değiştirmiyor veya belli bir forma sıkıştırmıyor, insana bırakıyor
 
Salat Müslümanlardan binlerce yıl önce tüm toplumlarca yapılan bir ritüel. Her toplumun kendince Tanrı'ya yöneldiği  farklı ibadet türü olmuştur.İbrahim’in de kendince bir salat ritüeli gerçekleştirdiğini Kur'an'dan çıkarıyorum. Ancak şunu anlamalıyız ki Salat İbrahim peygamberin toplumunda nasıl kılınıyorsa bugün de öyle kılınıyor demiyorum. Zaten bu pek de mümkün değildir. Her toplumun salat şekli farklıdır. Youtube'a girin ve Yahudilerin namaz kılışı diye yazın biz Müslümanlara benzer şekillerde kıldıklarını görürsünüz. Yani salat kadim toplumlardan toplumlara geçmiştir. Allah, insanoğlunu yaratırken Tanrıya yönelme ihtiyacını da içerisine yerleştirmiş. En seküler insana bile baktığımızda bazı liderleri seçip onlara tapınma ritüelini yapma gereği duyduğunu görüyoruz. Allah’ta insanoğlunun salat şekline karışmayıp sadece içeriğini şirkten arındırıp kendisine yöneltmelerini istiyor. Bu yüzden abdest ritüelini en detayına kadar Allah anlatırken aynı şeyi salat için yapmamıştır. Evrensel olan Kur’an salatı belli bir şekilsel formla sınırlandırmayarak evrenselliğini bir kez daha ispatlamıştır. Allah’ın toplumdan beklediği salatı nasıl ikame ederse etsin sadece kendisine yöneltmesidir.

Salatta yaptığımız şekiller olan secde, rükû ve kıyam da insanoğlunun ürünüdür diye düşünüyorum. İnsanoğlu, Adem'den beri bir şekilde Tanrı’ya ibadet ediyordu. Zamanla atalarımızın yaptığı bu şekilsel hareketler kalıplaştı. Allah da saygı ve ibadet için kullandığımız bu hareketleri onayladı. Ancak şu anki namaz hareketlerini de emretmedi bize bıraktı. Aksi halde abdesti detaylı aktaran Kur'an salatı da açıkça tarif etmeliydi. Kur'an, İbrahim peygamberin de salat ibadetini yerine getirdiğini şöyle dile getirir:
 

Hani bir zaman da Kâbe'yi insanlık için daimi bir merkez ve kutsal bir güvenlik bölgesi kılmıştık. Öyleyse İbrahim'in vatanını dua ve ibadet yeri edinin! Nitekim biz İbrahim ve İsmail'e, "Tavaf edecekler, içe kapanacaklar ve uzun uzun rükû ve secde edecekler için mabedimi temiz tutun!" diye emretmiştik (BAKARA 125 )

Bu ayette İbrahim peygambere rükû ve secde edecekler için Kâbe ve çevresini temiz tutması emredilmekte. Tabii bu temizlik soyut mu somut mu o ayrı bir tartışma konusu. Önemli olan salat eyleminin İbrahim peygamber döneminde dahi yapılmasıdır. Tabi bugünkü şekilden muhtemelen çok daha farklıydı. Yukarıdaki ayet salatın miraç gecesi verildiği veya ilk Muhammed peygambere verildiği tezlerini çürütür. Mekke çevre bölgelerden hac için gelinen ve o dönemin kozmopolit şehriydi. Yani çok farklı inançlardan insanlar bulunuyordu. Peygamberimizin İslam'dan önce Yahudilerde muhakkak salatı gördüğünü düşünüyorum. Yahudilerle iç içe yaşayan Araplar nasıl olurda Yahudilerin çok az farkla aynen bizim gibi kıldığı salatı fark etmemiş olabilirler? Aşağıdaki ayet kitap ehlinden bazılarının şekli salat ritüelini yerine getirdiğini haber verir.
 

Onların hepsi bir değildir, önceki vahyin takipçilerinden, gece boyunca Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan onurlu bir topluluk da vardır (ALİ İMRAN 113)

İlginç bir bilgi de İbn-i Kesir’in “Tabakat” adlı eserinde mevcut. Tabakat’ta Şam Yahudilerinden olan İbnül Heyyeban İslam’dan birkaç yıl önce Medine’ye geldiğini insanların onun hakkında “ondan daha güzel beş vakit namaz kılanı görmediklerini” anlattıklarını eserinde bize aktarır. Tabi bu olay gerçekten yaşanmış mı bilmiyorum. Zaten işin bu detayında değilim. Asıl önemli olan 1100 yıl önceki insanların salatın Muhammed peygamber tarafından ilk kez uygulanmadığı daha önceleri de uygulandığı yönünde bilgiler vermeleri ve böyle düşünmeleridir.

İşin başka ilginç noktası da Kur’an’da saklı. Normalde sana ay halinden soruyorlar de ki, sana neyden infak edeceklerini soruyorlar de ki vs. kalıplarla onlarca ayet varken sana salatı nasıl kılacaklarını soruyorlar ayeti yok. Yani o dönem salatın nasıl yapıldığını herkes biliyordu. Herkes atalarından gördüğü veya Yahudilerden gördüğü gibi bir ibadet  yapıyordu.

Peygamberimizin salatı cebrailden öğrendiği iddiası da ayetleri gördüğünüz üzere çok tutarlı değildir. Ayrıca bugün bayanlar ile erkekler arasında namaz kılma şekil farklılıkları var. Peygamberimiz cebrailden tek kılınış formu öğrendiğine göre bugün kadın- erkek ya da mezhepler arası farklı şekiller nasıl açıklanabilir?
 
Salat Hakkındaki Hadisler?
Sadece Buhari bile Sahih-i Buhari adlı eserinde salata yüzlerce bölüm ayırmıştır. Ve işin ilginci şudur ki salatın şeklen bir tarifi net olarak bu hadis kitabında da mevcut değildir. Sadece birkaç hadiste o da mutlak olarak şöyle kılın demeden salattan bahsedilmiş. Peki, hadisler ne üzerinedir? Rivayetler üzerine inşa edilmiş. Yani bize aktarılan metinlerde sahabenin peygamberin nasıl salat ettiğine dair bilgileri mevcut. Yani falanca şahıs ben peygamberi şöyle salat ederken gördüm vs. gibi anlatımları bize kadar ulaşmış. Bizzat peygamberin şöyle kılın dediği hadis neredeyse yok denecek kadar az. Bir hadisinde peygamberin “Beni nasıl salat ederken görüyorsanız siz de öyle kılın” dediği iddia ediliyor. Ancak bu iddia da makul değildir. Bayram salatı adı verdikleri salat toplumca hatırlanmadığından her bayram cami hocası uzun uzun bayram salatının nasıl kılınacağını topluma anlatır. “Beni izleyin, ben nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın” denmez. Öyle denseydi herkes salatı karıştırırdı. Bu yüzden bu hadis olduğu iddia edilen sözün makul olmadığı ortadadır. Tüm bunlar şunu gösteriyor: Peygamber kendi döneminde yaptığı ibadeti zorla başkalarından istememiş herkesin salatı ikame etme noktasında kendi yapmak istediği şeyle başbaşa bırakmıştır. Salatın Allah'ın emrettiği bir şekli ve yapılış formu yoktur.
 
Salat Kur’an’da Tek Bir Anlamda Mı Kullanılmıştır?
Hayır. Kur’an’da salat kavramı tek bir anlamda kullanılmamıştır. “Destek veren, yardım eden, yardım çağrısı, davet, Allah’tan yana olmak, yönünü Allah'a dönmek, uymak, bağlı kalmak” vb. anlamlara da geldiği bilinmektedir. Sözlük anlamları:destek, dua, dua etmek; yalvarma, yakarış; konuşma, söylev, nutuk; övgü, methiye; nimet; meydana getirmek, sebep olmak; yakından takip etmek, izlemek, uymak, bağlı kalmak; irtibata geçmek veya irtibata geçilmek; hayvanın kuyruğunun çıktığı yer, but” Kök anlamı bir şeyi bırakmamak, sürekli onun arkasında durmaktır. (Lisanul Arab sözlüğü)
 

Onlar bir musibete uğradıklarında: "Doğrusu biz Allah'a aitiz ve sonunda yine O'na döneceğiz" derler. (156) İşte bunlar, Rablerinin sürekli destek (salavatun) ve bağışına mazhar olanlardır. Doğru yolda olanlar da bunlardır (157) (BAKARA 156,157)

Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’i destekliyorlar. Ey mü’minler! Siz de o’na destek olun ve tam bir teslimiyetle teslim olun! (AHZAB 56)

Bu ayetlerin haricinde  “salatı ikame edin ve zekâtı verin / Ekimus salate ve atuz zekate” şeklinde birlikte kullanılan bir form var. Kur’an’daki çok fazla ayette bu iki kavram bir kalıpmış gibi birlikte gelir. Bunu “namazı kılın ve zekâtı verin” şeklinde çevirmiş tüm mealler. Hakkı Yılmaz, Sonia Cihangir, Edip yüksel vs. hariç. Onlar burada geçen salatın namaz olarak bildiğimiz ibadet değil de destek veren, yardım eden anlamlarında olduğunu fark eden âlimlerimizden oldu. Yani her salat gördüğümüz yere namaz manasını vermek Kur’an’ın ayet bütünlüğüne zarar vermektedir. Bakara 157'ye baktığınızda salavatun kavramını görürsünüz. Salatın çoğuludur salavat. Allah insanlara namazlar mı kılar? Bunu bildikleri için buraya rahmet, selam, nimet gibi anlamlar vermiş meallerimiz. Ancak salavat'ın bu anlamlara gelmediğini onlar da biliyor. Eğer salavat bu anlamlara geliyorsa niçin diğer ayetlere bu anlamları değil de namaz anlamını veriyorlar? Bu Kur'an metnine sadık olmamak değil midir?
 

Salatı ikame edin, zekâtı gönlünüzden koparak verin. Allah'a rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin! (BAKARA 43)

Bu ayette geçen salatı ikame edin ifadesini namaz olarak çevirmek ayetin anlam bütünlüğüne zarar vermekte ve anlaşılmaz kılmaktadır. Şöyle ki “namaz kılın ve zekât verin. Allah’a rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin” Eğer burada geçen salat namaz demekse niçin tekrardan rükû edenlerle rükû edin diyor. Zaten rükû namazın bir parçası değil mi? Aslında bu ayetler salat kavramının diğer anlamlarının yok edilmesine karşı Allah’ın bıraktığı ipuçlarıdır. Hâlbuki ayet aşağıdaki gibi çevrilirse ayet muazzam bir düzene oturmaktadır.
 

(Allah’ın dinine / İhtiyacı olana) destek olun ve zekât verin. Allah’a boyun eğenlerle birlikte boyun eğin.
Ya da
(ihtiyacı olana) zekât vererek destek olun.Allah’a boyun eğenlerle birlikte boyun eğin

Gördüğünüz gibi Allah kendi dinine ve ihtiyaç sahiplerine destek olmamızı emrederken bunu nasıl yapacağımızı da bir örnek ile açıklıyor: Zekât vererek. Yani ekmeğini yoksulla paylaşarak, fakiri destekleyerek. Zenginliği bir sınıfın egemenliğinde bırakmayarak vs. Ayrıca rükû boyun eğmek anlamını verdiği düşünüldüğünde “Allah’a boyun eğenlerle birlikte boyun eğin” anlamı ayetin bütünlüğünü de en güzel şekilde vermektedir.

Yukarıdaki kalıpta gelip aslında namaz değil de destek anlamına gelen diğer ayetlerden bazıları şöyle: Enbiya 73, Lokman 4, Fatır 29, Bakara 110, Meryem 31, Hac 78, Mücadele 13, Hac 41, Nur 37, Nur 56, Neml 3, Bakara 177, Bakara 238, Bakara 277, Nisa 77, Nisa 162, Maide 55, Maide 91, Tevbe 71, Meryem 55, Müzemmil 20, Tevbe 5, Bakara 83, Beyyine 5 vs. gider. Salatın bu ayetlerde namaz değil de destek verme anlamına geldiğine dair içinizde halen bir şüphe varsa bu ayetler içinden seçtiğim birkaç ayet ile bunu daha net görmenize yardımcı olmak isterim.
 

Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun elçisi, salat eden ve rükû halinde zekâtı veren mü'minlerdir. (MAİDE 55)

Eğer maide 55’te geçen salatı namaz diye çevirirseniz ve rükûyu da çevirmeden olduğu gibi aktarırsanız metin tuhaf bir hal alır. Çünkü rükû halinde zekât vermek ilginç bir yaklaşım olmuş. Ayet şu şekle döner: “Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun elçisi, namaz kılan ve rükû halinde zekâtı veren mü'minlerdir” Şu halde yine salatın yanlış manalandırıldığını rükûnun ise Türkçe anlamının verilmeyerek bedensel eğilme zannedilmesi sağlanmakta ve ayet anlamsız bir cümleye sebep olmaktadır. Oysa ayetin daha doğru çevirisi kanaatimce şöyledir:
 

“Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun elçisi, (ihtiyaç sahiplerine / Allah’ın dinine ) destek olan ve zekâtı boyun eğerek (alçak gönüllü bir tavırla) veren mü'minlerdir”

Burada zekâtı veren kişinin rükû halinde vermesi isteniyor. Yani böbürlenmeden, karşı tarafı rencide etmeden, kendini zekât verdiği kişiden üstün görmeden, kibrini eğerek vermesi isteniyor.

 

Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve salattan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (MAİDE 91)

Yukarıdaki ayette ince detaylar mevcut. Şeytan birilerinin arasına düşmanlık bırakmak istiyor ve bunu yapmak için salattan yani Allah'a yönelmekten veya destekten alıkoymak istiyor. Kumarın tek kazananı vardır. Ancak destekleşmenin birçok kazananı vardır. Ayrıca bu ayet bir hakikati daha dile getirir. Allah’ı anmak ile salat birebir aynı kabul edilecek olgular değildir. Salat içinde Allah'ı anmayı barındırır. Ancak Allah'ı anmak salatı içinde barındırmaz. Bu ayet buna delildir. Salatın Allah’ın dinine destek olmak / Allah’tan yana olmak anlamı olduğunu Kıyame suresi 31 ve 32’den de görüyoruz.
 

Ne sadaka verdi, ne de (salla) namaz kıldı (31) Fakat yalanladı ve sırt döndü (32) (KIYAME 31,32)

Yukarıda Kıyame suresinde cehenneme giden kişiler hakkında yukarıdaki sözler sarf edilir. Ancak salat kavramının yine rayından oynatılmaya çalışılması yüzünden mantık hatası çıkmış. Allah’a inanmayan birinin sadaka vermemesi, şekli salat ritüelinin yapılmaması yüzünden cehenneme gittiği savunulur. İyi de inanmayan bir insanın tek sıkıntısı namaz mı yani? Ayet tamamıyla anlam değişikliğine uğratılmıştır. Burada salat Allah’ın dinine destek olan kişi, Allah’tan yana olan kişi anlamındadır. O zaman ayetler bir anlam bütünlüğüne kavuşmaktadır.
 

Fakat o (insan) dürüst olmadı ve yönünü Allah'a dönmedi/ Allah’ın dinine destek vermedi; (31) fakat yalanladı ve (Allah’a) sırt döndü (32) (KIYAME 31,32)

Bu çevirinin daha mantıklı olduğuna delilimiz bizatihi bu ayetlerin Arapçasıdır. 31’de saddeka derken 32’de saddeka’nın zıttı olan kezzebe ifadesini veriyor. Bu yüzden Saddeka’nın burada sadaka anlamı olmadığını doğru olmak/dürüst olmak anlamı olduğunu anlıyoruz. 31’de Salla ibaresinin tersi olan tevella kavramı 32’de geçer. Yani bu kavramların zıt anlamlarını Kıyame 32’de veriyor zaten. 32’de tevella diyerek o insanların Allah’a sırt döndüğünü anlatıyor. Yani Allah’ın dinine / Allah’tan yana olmaya sırt dönmüşler. Böylelikle 31’de geçen Salla kavramının Allah’tan yana olma/ Allah’ın dinine destek olma olduğunu anlıyoruz.Aynı durum Alak suresinde de geçer ve sallaya namaz kılan kişi dense de ayet çok açık bir şekilde zorlanmaktadır.
 

Baksana şu engel olmaya kalkışana, (9) namaz kılarken (salla) bir kulu (namazdan) ? (10) Gördün mü, ya o doğru yol üzerinde ise, (11) yahut sorumluluğu emrediyorsa? (12) Düşündün mü hiç: eğer o hakikati yalanlıyor (kezzebe) ve (hakikate) sırtını dönüyor (tevella) ise (13) kendisi bilmez mi ki Allah görür mutlaka (14) (ALAK 9-14)


Yukarıdaki ayetten de gördüğünüz gibi salla cümle içinde namaz anlamına gelmemesine rağmen zorlanıyor ve namaz anlamı veriliyor. Ayette kezzebe ve tevella kavramlarının geçmesi de önemli. Bu kavramlara kıyame 32'de de görmüştük.Salla yine burada da tevella nın zıttıdır. Yani hakikate/Allah'a/doğruya/iyiliğe sırt dönmektir tevella. Salla ise bunlara sırt dönmeyen kişidir. Ayetleri birbirine bağladığınız zaman 10.ayette namaz kılan (salla)'nın zıttı tavrı 13. ayette veriyor ve diyor ki salla olmayan kişi hakikati yalanlayan ve sırtını hakikate dönen kişidir. Peki namaz ne alaka? namaz kılıp hakikate sırtını dönen Müslüman yok mu? Ayetin siyak ve sibakına baktığımızda yani bağlamlarına kesinlikle sallanın namaz anlamının zorlama olduğunu görürsünüz. Ayrıca evde namaz kılan birini kim engelleyebilir? Daha isabetli bulduğum çeviri:
 

Baksana şu engel olmaya kalkışana, (9) hakikate destek veren (salla) bir kulu (destekten)? (10) Gördün mü, ya o doğru yol üzerinde ise, (11) yahut sorumluluğu emrediyorsa? (12) Düşündün mü hiç: eğer o hakikati yalanlıyor (kezzebe) ve (hakikate) sırtını dönüyor (tevella) ise (13) kendisi bilmez mi ki Allah görür mutlaka (14) (ALAK 9-14)

Yukarıdaki Alak suresinde dikkat etmenizi istediğim bir başka nokta şu: Allah ayette sallaya engel olunan bir kuldan bahseder. Her canlı Allah'ın kuludur. Eğer salla namaz kılan kişi olsaydı ayetin şöyle olmasını beklerdim."Baksana şu engel olmaya kalkışana namaz kılan bir Müslümanı/Mümini (namazdan)?" Niçin Müslüman ya da Mümin yerine kul diyor. Kul kavramı herkesi kapsar. Tüm insanlığı kapsayan bir kavram niçin kullanılıyor? Çünkü burada geçen salla kavramı namaz olmadığı için hakikate destek veren kişi olduğu için. Müslüman olmayan insanlardan da hakikate değer veren hakikatin ortaya çıkmasına çabalayan iyiliği destekleyen, doğruyu destekleyen insanlar var. Allah bu ayette çok genel bir gerçekten bahsediyor. Müslüman olsun ya da olmasın her zaman iyiliği/doğruyu destekleyen insanları engellemeye kalkışan birileri olur. Kişi zerdüşttür ama erdemliliği iyliği, sorumluluğu yaymaya çalışırsa ona engel olmaya kalkan birileri olacaktır.
 

"Rabbimiz, işte ben, çocuklarımdan bir kısmını ekip-biçmeye elverişsiz bir vadiye, senin mukaddes beytinin yanına yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar (salatı ikame etsinler) diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (İBRAHİM 37)

Emin olun bu ayeti ilk defa Kur’an okuyan ve İslam’dan haberi olmayan birine gösterin çevirinin saçma olduğunu ve anlam bütünlüğünün olmadığı gibi mantığa uymayan bir yönü olduğunu da söyleyecektir. Çünkü salatı yanlış çevirmek ayeti tamamen bozmuş durumda.  İbrahim peygamber sırf namaz kılsınlar diye çocuklarının bazısını ekini olmayan bir vadiye yerleştiriyor. Bu kadar anlamsız bir şey olabilir mi? Şu halde biz de namaz kılmak için ekini olmayan yerlere gidelim. Bu mantıklı mı? Hâlbuki ayet bambaşka bir şeyi ifade ediyor. Salatın kök anlamı olan desteği kullandığımızda sanki yapbozun kaybolan parçasını bulmuş gibi yerli yerine oturuyor her şey.
 

"Rabbimiz, işte ben, çocuklarımdan bir kısmını ekip-biçmeye elverişsiz bir vadiye, senin mukaddes beytinin yanına yerleştirdim; Rabbimiz, (ihtiyaç sahiplerine ekip biçme konusunda) destek olsunlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları bereketli ürünlerle rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (İBRAHİM 37)

Gördüğünüz gibi anlam bütünlüğü muazzam bir şekilde sağlandı. İbrahim peygamber ekip-biçmede verimsiz bir vadide yaşayan insanlara yardımcı / destek olması için çocuklarının bir kısmını oraya yerleştirdiğini söylüyor. Hemen ardından çocuklarının bu ekip biçme olayında başarılı olması için Allah’a dua ediyor ve diyor ki: “Sen, onları bereketli ürünlerle rızıklandır. Umulur ki şükrederler.”  Burada dikkat çekici kısım “insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl” cümlesidir. İbrahim’in bu duadaki kastının ekip biçmede yardım etmek için gittikleri toplumun çocuklarının bunu başaracağına olan inançlarını tazelemesi ve çocuklarının yardımına ilgi duyarak bu işte onlara destek olmalarını sağlamaktır.
 

Sen ancak, görmedikleri halde rablerinden korkanları ve namazı kılanları (ekimus salate) uyarabilirsin. Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Her şeyin sonu Allah’a varır. (FATIR 18)


Yukarıdaki Fatır 18'e dikkat edin. Salata her yerde namaz anlamı verdikleri için ayetlerde mantık hataları da oluşmuş durumda. Allah'tan korkan biri zaten namaz kılıyordur. Ne gerek var Allah'tan korkan "ve namaz kılan" demeye? Niçin "ve oruç tutan" denmemiş ya da "ve zekat veren" denmemiş? Oruç tutan uyarılamıyor mu? Halbuki salatın Allah'tan yana olmak/ Allah'ın dinini desteklemek anlamında olduğunu hatırlarsak ayette oluşturulan mantık hatası da giderilir. Bazıları Allah'ın dininin desteğe ihtiyacı yok dediğini duyuyorum. Burada Allah'ın dinine destek olmak onun dinine olan bağlılıktır. Kötü niyetli olmayan herkes böyle anlıyor zaten. Yoksa Allah'ın kimsenin desteğine ihtiyacı yok. Bu desteğe bizim ihtiyacımız var. Ayetin devamında bu belirtiliyor zaten.
 

Sen ancak, görmedikleri halde rablerinden korkanları ve yönünü Allah'a dönenleri/Allah'ın dinine destek verenleri (ekimus salate) uyarabilirsin. Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Her şeyin sonu Allah’a varır. (FATIR 18)

Bir de Nur 41. inceleyelim. Salat gördüğü yere namaz diye yerleştirenler burada da saçma duracağı için dua anlamı vermeyi tercih etmişlerse de namaz da bir dua şekli olduğu için yine de durumu kurtaramamışlardır.
 

Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah"ı tespih ettiklerini görmez misin? Hepsi duasını (Salatehu) ve tesbihini bilmekte, Allah da onların bütün yaptıklarını bilmektedir. (NUR 41)

Ancak kuşlar nasıl namaz kılabilir? Namaz dua değil midir? Yukarıya dua diye meal vermek cümlenin manasını değiştirmez. Çünkü namaz da bir dua yöntemidir. Burada eğer dua varsa bu namaz olmalıdır. Çünkü salat görülen her yere namaz diye çeviri yapılmış Kur'an'da çok müstesna yerler hariç. Çünkü oralarda tıpkı bu ayette durduğu gibi çok bariz sırıtmaktadır. Bu ayette kast edilenin kuşlar aleminin Allah'ın kurduğu sistemle uyumlu hareket ettikleridir. Yaşam döngüsünde kendilerine verilen vazifeyi büyük bir uyum içerisinde yapmaların onların salatıdır.
 

Onların mallarından sadaka al, bununla onları (günahlarından) temizlersin. Onlar için dua et ( SALLİ ALEYHİM ), çünkü senin duan ( SALATEKE ) onlar için bir sükunettir. Allah işitendir, bilendir. (TEVBE 103)

Yukarıdaki ayette tıpkı nur 41 gibi namaz sırıtacağı için dua şekline çevrilmiş ayetlerden biridir. Can alıcı soru şu: Bir kişinin namazı/duası başkası için nasıl sükunet oluyor? Hani salli namaz kılan kişi anlamındaydı? Şimdi nasıl oluyor da dua eden kişi oluyor? Peki salli dua eden kişi ise diğer yerlerde niçin namaz kılan kişi haline dönüşüyor? Nerede namaz nerede dua buna kim karar veriyor? Kaldı ki namaz da bir dua değil mi? Niçin namaz olarak çevirmekten endişe ediyorlar?
 

Onların mallarından sadaka al, bununla onları (günahlarından) temizlersin. Onları destekle ( SALLİ ALEYHİM ), çünkü senin desteğin ( SALATEKE ) onlar için bir sükunettir. Allah işitendir, bilendir. (TEVBE 103)


Aşağıdaki Hud 87'ye de dikkat etmenizi öneririm. Salat'ın destek anlamı dışında bir anlamı daha olduğunu gösteren bir ayettir.
 

Kavmi ise, "Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın (salatuke) mı emrediyor? Oysa sen uyumlu ve akıllı birisin!" dediler. (HUD 87)

Namaz neyi emreder? Bunu namaz olarak çevirmek mantık dâhilinde midir? Bir kelimenin manası seçilirken ayetin bütününe uyması beklenmez mi? Sırf İslam’ı namaza indirgemek için keyfi olarak ayetin bütününe uymasa da salat gördükleri yerlere namaz anlamı vermeye çalıştıkları çok açık değil mi? Bu ayeti anlamak için salatın başka bir anlamı daha olduğunu kabul etmemiz gerek. Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edecek ve burada geçen salatın ne anlama geldiğini bulmaya çalışacağız. Çünkü buradaki salatın namaz dışında destek anlamında olmadığı da açıktır. Maide 57 ve 58’in bu konuda önümüzü aydınlatmasını umuyorum.
 

Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer müminseniz Allah’a karşı saygılı olun.(57) Salata çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu, onların aklını kullanmaz bir topluluk olmalarındandır. (58) (MAİDE 57,58)

Yukarıda geçen salatı da namaz diye çevirseler de bu kesinlikle mantıksız bir yorumdur. Çünkü adamlar Müslüman bile değil nasıl namaza çağrılırlar? İlk önce İslam’a çağrılmaları gerekir. Tabi amaç net: İslam’ı namaz vb. ibadetlerden ibaret bir din algısı oluşturmak. Müslümanların İslam’ın asıl vurguladığı konuları görmesini engellemek.

Maide 58’de geçen salatın ne olduğunu bir önceki ayetten anlamaya çalışacağız. Maide 57’de “dininizi alay ve eğlence konusu edinenler” den bahseder. Hemen devamındaki ayette ise “salata (dininize) çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar” ifadesi geçiyor. Benim anladığım salat bu ayette din anlamında kullanılmıştır. Çünkü bir önceki ayette din ile yapılan alaydan bahsederken bir sonraki ayette de çağrıldıklarında alay edilen bir salat var. Bu çağrılan şey din olmalıdır diye düşünüyorum Şu halde Maide 58 ve Hud 87 daha anlamlı bir zemine oturmaktadır.
 

Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer müminseniz Allah’a karşı saygılı olun.(57) Dininize çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu, onların aklını kullanmaz bir topluluk olmalarındandır. (58) (MAİDE 57,58)

Kavmi ise, "Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana dinin (salatuke) mi emrediyor? Oysa sen uyumlu ve akıllı birisin!" dediler. (HUD 87)

Ankebut 45'te bu noktada mantıksız çevrildiğine inandığım ayetlerden biridir. Çünkü mantık hatası olduğuna inanıyorum. Ayetin klasik anlamdaki mealini verdikten sonra devam edelim:
 

Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tir. Allah yaptıklarınızı bilir. (ANKEBUT 45)

Bu ayeti dikkatlice incelerseniz metnin orjinalinde olmayan ibadet kelimesi ayete zorla tıkıştırılmıştır. Bu verdiğim mealde hiç olmazsa paranteze alınarak metnin orjinalinde olmadığı belirtilse de çoğu meal paranteze bile almamış. Sanki Arapçasında ibadet kavramı geçiyormuş gibi. Burada aklıma şu soru takılıyor: Bin üç yüz yılı aşkındır İslamiyet'e inandığını iddia eden herkes namaz kıldı. Günümüzde İslamiyet'e inandığını söyleyip de kılmayan kesimi kast etmiyorum. Bunlar tarih boyunca azınlıktı. İslamiyet'e inanıp da namaz kılmama bu çağda yaygınlaşan bir durum. Şu halde çoğunluk hep namaz kıldıysa niçin kötülükler ve çirkin utanmazlıklar Müslümanlar arasında devam etti? Hani namaz çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyardı? Aslında din adamları da namazın kötülüklerden alıkoymadığını biliyor. Bu sefer de aslında burada kast edilen namazın hakkını vererek kılmak (huşu içinde, anlayarak vs.) olduğunu iddia ettiler. Ancak eğer böyle bir durum olsa Allah belirtirdi. Çünkü bir çok ayette Allah işi düzgün yapanları kast ettiğinin altını çiziyor. Salih amel vs. söylemleri buna örnek olabilir. Ben salatın burada da yanlış çevrildiği kanaatindeyim.
 

(EY bu hitabın muhatabı!) Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve (Allah'ın ilkelerine/ihtiyaç sahiplerine) destek ol. Gerçekten (Allah'ın ilkelerine/ihtiyaç sahiplerine) destek olma, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı anmak ise en büyük (boyutu)dur. Allah yaptıklarınızı bilir. (ANKEBUT 45)

Ayette bahsi geçen salat kavramlarını Allah'ın ilkelerine/Allah'ın dinine/ihtiyaç sahiplerine destek ol diye çevirdiğimizde her şey yerine oturuyor. Çünkü destekleşmek, ihtiyaç sahiplerine sürekli destek olmak çirkin işleri ve kötülükleri alıkoyar. Bugün dünyada çirkin işleri ve kötülüklerin başlıca sebebi ekonomidir. Maddi yokluklar; hırsızlıklara, yolsuzluklara, rüşvete, adam kayırmaya, açlığa, savaşlara, kavgalara vs. binlerce kötülüğe ve çirkinliğe sebep olur. Ancak insanoğlu birbirine destek olsaydı servet zenginler arasında dolaşan bir tahakküm aracı olmasaydı dünyada bu kadar çirkinlik ve kötülük olmayacaktı. Bakın tamamen biterdi demedim. İnanılmaz seviyede azalırdı diyorum. Ayetin kastının da bu olduğuna inanıyorum. Bu yüzden ayet desteğin önemini vurgulamaktadır. Cem Karaca "aç koydular beni hırsız ettiler" şarkısı söylediklerim için bir örnek olabilir. Ya da derslerini anlamasına destek vermediğimiz bir öğrenci kopyaya başvurabilir vs. desteğin binbir türlüsü kötülükleri önler.

Burada Allah'ı anmak ile devam ediyor şu halde namaz kastediliyor diyenler olabilir. Ancak bu da çok makul bir yaklaşım değil. Çünkü Kur'an'da Allah'ı anın ki Allah da sizi ansın diyen bir Bakara 152 var. Allah insana namaz mı kılar. Her Allah'ı anmak kavramını gördüğümüz yerde namaz anlamı çıkaramayacağımızı Kur'an'da bir çok ayette görüyoruz. yukarıda Maide 91'de Alahh'ı anın ve salat edin diyor. O halde salat sadece Allah'ı anmak olamaz. Bunu bu yazımın başka yerinde irdeledim zaten. Allah'ı anmak; Allah'ın kurallarına, ilkelerine, dinine, kitabına uymaktır. Kur'an'ı uygulamaya geçirmek Allah'ı anmaktır. Allah'ın bizi anması ise bize bu ilke ve kuralları, bu dini, peygamberi, kitabı göndermesiyle olmuştur diye düşünüyorum. Ayetin bağlamında değerlendirdiğimde ise Allah'ın dinine/ihtiyaç sahiplerine destek olma Allah'ı anmaktır. Çünkü onun istediği bir şeyi yapmış oluyorsunuz. Gerçi bunu Allah emretmeseydi bile insan olduğumuz için yine bunu yapmamız gerekirdi. Zaten din, insan olmayı başaramadığımızdan gönderilmedi mi?
 
Kur’an’da Salat Namaz Anlamında Kullanılmış Mı?
Bazı Müslümanlar namaz denilen şekli ibadetin olmadığını savunmaktadır. Hatta bir adım ileri giderek bunun insanı Müslümanlıktan çıkarabileceğini söyleyecek kadar ileri gidenler de mevcut. Tabi, fikirlere saygılıyız. Ancak ben bu görüşü makul  bulmuyorum şimdilik. Bu görüşü dillendirenler salatın sadece destek anlamı olduğunu ve Kur’an’da her yerde bu anlamda kullanıldığını iddia ediyorlar. Ancak Kur’an’da birçok kelime var ki onlarca farklı anlamda kullanılmıştır. Örneğin Darabe fiili Kur’an’da çok farklı anlamlarda kullanılmış. Bunlar: ittir (2:60), ayırmak (4:34),  çıkmak (4:94), misal vermek (14:24), bırakmak (24:31) vs. anlamlarda kullanılmış. Hac kelimesi Kur’an’da Ali İmran 97’de "ziyaret" anlamında kullanılmışken Bakara 258’de "tartışma" anlamında kullanılmış. Bu kadar örneğin yeterli olduğunu düşünüyorum. Salatın namaz anlamına geldiği yerleri de konu başlığına göre aşağıda zaten vereceğim için bu başlık altında tekrar etmeme gerek yok diye düşünüyorum. Ama dileyenler hemen maide 6’ya bakabilirler. Salat şekli bir ibadet olarak anlaşılmaktadır.

Bir diğer iddia ise rükû, kıyam ve secdenin somut değil soyut olduğu görüşüdür. Evet, bunlar Kur’an’da soyut kullanıldığı yerler mevcuttur. Ancak bu hiçbir yerde somut anlamıyla kullanılmamıştır tezine dayanak oluşturmaz. Ancak basit bir dil kuralı var. O da şu: tüm soyut kavramlar somut kavramlardan türemiştir. Secde somut anlamda fiziksel yere kapanmayı bir zamanlar ifade etmiş olmalı ki daha sonra bu Allah’a boyun eğmedir diye soyut bir anlam kazansın.
 

Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun işaretlerindendir. Eğer gerçekten Allah’a tapıyorsanız güneşe de aya da secde etmeyin, onları yaratan Allah’a secde edin. (FUSSİLET 37)
Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. (NEML 24)

Yukarıdaki ayetler secdenin somut anlamda kullanıldığı yerlerden sadece iki tanesi. Salat ve abdesti sadece soyut arınma olarak algılayan arkadaşlar şunu gözden kaçırıyor: Kur’an’nın indiği toplum kendisi gibi üniversitelerde, liselerde okumadı. Felsefe, edebiyat dersi almadı. Kur’an’da kendisini sadece soyut ve mecazlar kitabı olarak tanımlamıyor.
 

Biz ona şiir öğretmedik; zaten ona yaraşmazdı da. Ona vahyedilen, ancak bir mesaj (zikir) ve apaçık Kur’an’dır. (YASİN 69)

Allah yukarıda bu kitabın şiir olmadığını ve apaçık olduğunu ifade ediyor. Şiire vurgu yapması çok manidardır çünkü şiir çok soyut ve mecaz içeren bir edebi üsluptur. Abdest ayetini soyut arınma olarak görenler olabilir. Buna bir şey söyleme hakkım yok. Bu dinin sahibi Allah’tır. Bazı insanlar soyut düşünüyor. Ben somut olarak okuyorum.
 
Salat Kime Gözetilir?
Salat sadece Allah’a yönelerek yapılması gereken bir ibadettir. Şu halde Allah ile iletişim kurmaya çalıştığımız bu çok özel ibadete başka biri sokulmamalı. Gürkan Engin’in bu konuda çok makul bir yorumu var. Gürkan Engin, Allah’ın salat ibadetinin şekline müdahale etmiyor. Araplar şu an kıldığımız şekliyle bir ibadet yapıyordu. İslamiyet yayılırken İranlıların da kendilerince Tanrıya ibadet etme şekli olan ve adına namaz dedikleri bir ritüelleri vardı. İslam İran’a hâkim olunca hiç zorlanmadan salatın karşılığına namaz kavramını yerleştirdiler. Eğer salat ibadetinin benzeri kendi toplumlarında olmasaydı salatı olduğu gibi alırlardı. Tıpkı bugün İran’da bilgisayar kavramının karşılığı Farsçada olmadığı için İngilizce computer kavramını kullandıkları gibi. Ya da Karahanlılar İslamiyet’i kabul ettiklerinde salat kavramı yerine yükünç kavramını kullanmışlar. Demek ki Türklerde Tanrıya yapılan bir ritüel vardı ve ismi yükünçtü. İslam Türkler arasında yayılınca hiç zorlanmadan salata yükünç ifadesini kullanmışlar. Yani Tanrıya yapılan ritüeller evrensel bir durum. Tabi nasıl bir ritüel uyguluyorlardı bunu araştırmadığım için buradan anlatamıyorum. Eğer Allah bir şekil isteseydi o şekli tarif ederdi. Çünkü Allah Maide 6’da abdestte nasıl bir şekil istediğini açıklıyor.
Kur’an Arap toplumuna değil de İran toplumuna inseydi salat kavramı geçmeyecek namaz kelimesi geçecekti. Allah onların ritüeline karışmayacaktı. Biz de bugün salatı ikame etmek yerine İran toplumunun geleneksel ritüeli olan namazı kılıyor olacaktık. Bunu da İranlıların yaptığı şekilde yapacaktık. Kur’an, Çin toplumuna gelseydi onların ibadet ritüelini yapacaktık. Allah böyle istediği için değil o toplumun ritüeline karışmadığı için. Allah, sadece şu noktada müdahil oluyor ve diyor ki: Sadece Allah’a yönlendirin ritüelinizi ve ne dediğinizi bilinceye kadar bu ritüele yaklaşmayın. İçeriğini de şirk unsurlarından arındırın.
 

O halde salatı da, kurbanı da yalnız Rabbine tahsis et! (KEVSER 2)

Yukarıdaki ayet ibadetlerin yalnızca Allah’a yöneltilmesi gerektiğini dile getirdiğini düşünebilirsiniz. Tabi yukarıdaki çeviri ülkemize hakim olduğu için böyle düşünüyorsunuz. Salatın destek anlamını ve Nahr'ın göğüs anlamı da olduğu düşünülürse ayet şu şekilde çevrilebilir: "Desteğini rabbine tahsis et ve (zorluklara) göğüs ger" ben bu ikinci anlamı daha mantıklı buluyorum. Ettahiyatü denen duada geçen "Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" ifadesi çok sorunlu bir ifadedir. Çünkü Allah dışındaki bir varlık muhatap alınmakta ve sanki Allahmış gibi yani seni işitiyormuş gibi doğrudan peygambere seslenilmektedir. Bu yüzden ben Ettahiyatü adlı duanın kesinlikle okunmaması taraftarıyım. Kaldı ki Kur'an'da geçmiş asırlardaki Arapların dualarını namazlarda farzmış gibi okumak ne derece mantıklı? Biz Allah'a söyleyecek bir söz bulamıyor muyuz?
 
Salatın Amacı
İnsanoğlunun ritüele olan ihtiyacı diyebiliriz. Ancak bunu tam olarak cevaplamak mümkün gözükmüyor şu anki verilerle. Tanrıyla bu şekilde iletişime geçme hissi vermesi sebebiyle yapıldığı düşünülebilir. Allah’ta bu tür ritüeli yasaklamadığına göre insanların bunu yapmasında bir sakınca görmüyor.
 
Salatın Müslüman hayatında bir süresi var mı?
Salat hayat boyu gözetilebilir.
 

Onlar ki salatlarında titiz ve devamlıdırlar. (MEARİC 23)

Yukarıdaki ayet şekli salat ritüeli ile alakalı olmadığını düşünüyorum. Ayet daha çok destekleşmeden bahsediyor. Buna delilim ayetin bağlamı. Ayetin daha isabetli bulduğum çevirisini verdikten sonra ayetleri bağlamında görelim. “Onlar ki (Allah’ın dinine/ İhtiyaç sahiplerine) desteklerinde titiz ve devamlıdırlar” Şimdi ayeti bağlamında görelim.
 

KUŞKU yok ki insan pek tatminsiz yaratılmıştır (19) Başına bir kötülük geldiği zaman vaveylayı basar (20) ama kendisine hayır dokundu mu cimrileşir.(21) Ancak namaz kılanlar (musalline) hariç (22) Onlar ki salatlarında (salatihim) titiz ve devamlıdırlar.(23) Onlar ki, malları üzerinde belirli (kimselerin) hakkı olduğunu (bilirler) (24) Hassaten yardım isteyenlerin ve (isteyemediği için) mahrum kalanların (25) (MEARİC 19-25)

Yukarıdaki ayetlere dikkatli bakarsanız konunun tamamen yardımlaşma ve cimriliğin eleştirilmesi olarak görürsünüz. Kendisine hayır dokunduğunda cimrileşen ve başkalarıyla bu nimeti paylaşmayan, destek olmayan, yardım yapmayan kişi eleştirilirken hoppala! Araya alakasız salat ritüeli yerleştiriliyor. Hâlbuki Mearic 22 de kullanılan musalline namaz kılan kişi demek değildir. Bu kavrama bu anlamı verip Kur’an’ı zorluyorlar. Musalline Allahtan yana olan, onun ilkelerini savunan, onun dinine destek veren kişi demektir. Mearic 22’den sonrası da yine kişinin malını cimrilik yapıp insanlara yardım etmemesi eleştiriliyor. Komple mal eline geçince ihtiyaç sahiplerini unutan bir insanın eleştirildiği bir pasajın tam ortasına şekli salatı yerleştirmeye çalışıyorlar. Halbuki salatın destek anlamı bu ayet pasajındaki kopuk yapboz parçalarını birleştirir.Kaldı ki yukarıda ayetin başında ifade tüm insanlığadır. Çünkü Müslüman tatminsiz yaratılmıştır demiyor, insan tatminsiz yaratılmıştır diyor. Yani insanoğlunun bir özelliği vurgulanıyor Müslümanların değil. Tüm insanlar Müslüman olmadığından namaz olarak çevirmek bir kez daha yanlıştır.
 

KUŞKU yok ki insan pek tatminsiz yaratılmıştır. (19) Başına bir kötülük geldiği zaman vaveylayı basar. (20) Ama kendisine hayır dokundu mu cimrileşir. (21) Ancak Allah’tan yana olanlar (musalline) hariç (22) Onlar ki (Allah’ın dinine/ ihtiyaç sahiplerine) desteklerinde (salatihim) titiz ve devamlıdırlar.(23) Onlar ki, malları üzerinde belirli (kimselerin) hakkı olduğunu (bilirler) (24) Hassaten yardım isteyenlerin ve (isteyemediği için) mahrum kalanların (25) (MEARİC 19-25)


Kaza Namaz'ı Kur'an'da Var Mıdır?
Hayır. İslam'da kaza salatı yoktur. Bu peygamberden çok sonra eklenmiştir. Kur'an orucun kazasından bahsediyor ancak salatın kazasından bahsetmiyor. Kimse Kur'an dini bir hükmü unuttu demesin. Allah unutmaz. Kur'an'da yer vermediğine göre böyle bir olgu yok demektir. Nisa 103 kaza salatının olmadığının güçlü bir delilidir.
 

Salatı bitirdiğiniz zaman, ayaktayken, otururken ve uzanmış bir haldeyken (her koşulda) Allah'ı anın ve güvenlik içindeyken salatlarınızı  ikame edin; çünkü salat bütün mü'minler için belirli zamanlarla kayıtlı bir vecibedir. ( NİSA 103)

Salat belirli zamanlarla kayıtlı bir vecibedir ancak bunun hangi zamanlar olduğu Kur'an'da net olarak aktarılmamıştır. Aşağıda bu konuya değineceğim
 
Kur'an'da Salatın Şartı Var Mı?
Evet var. Salat ritüeli için ön hazırlık olan abdest şartı var. Ne dediğimizi bilme şartı ve dengeli bir ses tonu şartı var.
 

Siz Ey iman edenler! Salat'a kalkacağınız  zaman yüzünüzü, ellerinizi ve  dirseklere  kadar kollarınızı yıkayın  ve (ıslak) ellerinizle başınızı meshedin ve  bileklere kadar ayaklarınızı da (yıkayın ve /veya meshedin)… (MAİDE, 6)

Siz ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -seyahat (gibi yıkanmayı güçleştiren haller) hariç- yıkanıncaya kadar salata yaklaşmayın! Fakat eğer hastaysanız ya da yolculuk yapıyorsanız veya ihtiyaç giderdikten sonra yahut kadınlarla birlikte olmuşsanız ve üstelik su da bulamıyorsanız, o zaman temiz bir toprak alıp yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin! Unutmayın ki Allah tarifsiz bir affedicidir, eşsiz bir bağışlayıcıdır (NİSA 43)

Bu ayetlerden şu sonuç çıkar: Abdesti bozan 2 şey var. Bunlar  Cünüp olmak ve Tuvalet ihtiyacını gidermek. Bunun dışında kalan hiçbir şey abdesti bozmaz. Abdest ise salatın şartı. Nisa 43’te bir diğer şart da ne dediğimizi bilmek.
 

De ki: "İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye: O'na hangi biriyle dua ederseniz edin, ama unutmayın ki en güzel nitelikler ve tüm mükemmellikler O'na mahsustur! İmdi (ey muhatap), sen de salatında ne sesini aşırı yükselt, ne de aşırı kıs; bu ikisi arasında dengeli bir yol tut" (İSRA 110)

Yukarıdaki ayette bizden istenen bir diğer şart salatları dengeli bir ses tonuyla salatı ikame etmemizdir
 
Salat Ritüelinde Kıble Şartı Var Mı?
Bakara 115, 142, 143, 144, 145; Hac 25; Yunus 87 ayetlerinde Kıbleden bahseder. Kıble “Yön” demektir.
 

İNSANLAR arasından beyinsizler çıkıp diyecekler ki: "Daha önce yöneldikleri yönden(kıbleden) onları çeviren sebep nedir?" De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır: O dileyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi diler.” (BAKARA 142)

Bu ayetin geçmişten beri yapılan tefsirlerinde kıblenin ilk önce Kudüs olduğunu ve daha sonra ise Mekke’de olan Kâbe’ye çevrildiğini söyleniyor. Yani konunun namaz sırasında dönülecek yön olduğu söyleniyor. İnsanlar da Müslümanların kıblesinin değişmesini sorguluyorlar bize anlatılan rivayetlere göre.

Bu ayette kastedilen fiziksel yön olmadığı açıktır. Bu ayette Muhammed peygamber ve müminlerin daha önceki inançlarını bırakıp yeni bir yön olan İslam’ı seçmelerinin insanların tuhafına gitmesi anlatılır. Ayet bunları eski inanç ve düşüncelerinden yani yönlerinden (kıblelerinden) ayrılıp yeni düşünce ve inanç sistemine (İslam’a) yönlerini çevirmelerini aktarır. “Doğu da batı da Allah'ındır” ifadesine yer verdikten sonra buradaki kıblenin fiziksel kıble olmadığını anlamamızı sağlayan şu cümle gelir : ”O dileyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi diler” Yani aslında şirk dininden İslam’a yönelmeyi anlatır ayet. Yoksa ayette doğru yola iletilmek gibi soyut bir kavram kullanılmazdı.  Hatta yukarıdaki tüm kıble ayetlerine baktığınızda hiçbirinde kıble ile namaz ilişkilendirilmez. Bu ilişki meallerde parantez içi yorumlarla topluma anlatılır ki bu doğru bir bakış değildir.
 

Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir. (BAKARA 115)

Allah bakara 115’te yönümüzü nereye çevirirsek çevirelim orada Allah’ı bulacağımızı söylüyor. Ancak hâkim mitolojik tefsirlerimiz Allah’a yönelmek için Kâbe’ye yönelmemiz gerektiğini söylüyorlar.
 

İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek/orta/dengeli) bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin yönü(kıbleyi) özellikle elçiye uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. (BAKARA 143)

Yukarıdaki ayette ise Allah kıbleyi (yön) elçiye uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt etmek için belirlediğini söylüyor. Eğer bu kıble fiziksel olarak Kâbe’den bahsediyorsa ortada bir anlamsızlık beliriyor. Çünkü sırf Mekke’ye dönülüyor diye bu insanlara niçin ağır gelsin. Çünkü Muhammed peygambere inanan ilk Müslümanlar zaten Mekkeli. Kabeye dönmek onları daha çok mutlu eder. Ayrıca neden hidayet kavramı kullanılıyor. Çok açık ki ayet burada kıble kavramını hayat tarzı olarak kullanıyor. Yani sözcük anlamı olan yön olarak kullanıyor. Allah Muhammed peygamberin yönünü İslam’a çevirince bu Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına ağır geldi.
 

Biz senin yüzünü gökyüzüne çevirip durduğunu görüyorduk. İşte şimdi seni kesinlikle razı olacağın bir yöne(kıbleye) döndürüyoruz: Artık yüzünü Mescid-i Haram'dan yana çevir! Siz de nerede olursanız olunuz yönünüzü o yana çeviriniz. Kendilerine daha önce vahiy emanet edilmiş olanlar, bu emrin Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu iyi bilirler: Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. (BAKARA 144)

Rivayetlere göre peygamberimiz Kudüs’e doğru salatını ikame ediyor fakat bundan rahatsız olmuş. Hatta gökyüzünden kıblenin değişmesi için vahiy beklediği iddia ediliyor. Ancak bu noktada aklıma bir soru geliyor. Allah Kudüs’e yönelmesini istedikten sonra nasıl oluyor da Muhammed peygamber bu kararı beğenmiyor ve bu kararın değiştirilmesini bekliyor? Siz peygamber olsaydınız Allah’ın bu kararı sizi rahatsız eder miydi? Zaten tüm dünyaya yeni bir inanç modeli getirerek tüm dünyayı kendinize düşman edinmişsiniz. Bir tek Kudüs’e dönmek mi sizi rahatsız ederdi?

Bakara 144’te dikkatinizi çekmek istediğim bölüm şu: “Kendilerine daha önce vahiy emanet edilmiş olanlar, bu emrin Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu iyi bilirler” İlginçtir. Eğer bu ayette kast edilen kıblenin Kudüs’ten Mekke’ye doğru çevrilişi ise kitap ehli bu emrin Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu nasıl biliyorlar? Bugün bile kitap ehli için gerçek kıble Kudüs’tür. Mekke değil. Yani bu ayetleri bu şekilde anlarsak görüldüğü üzere bir anlam kopukluğu mevcut oluyor.
 

Ehl-i kitaba her türlü delili getirsen onlar yine de senin yönüne(kıblene)  asla dönmezler. Sen de onların yönüne(kıblesine) uymayacaksın. Onlar birbirinin yönüne(kıblesine) de uymazlar. Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzusuna uyarsan, işte o vakit sen kesinlikle hakkı çiğneyenlerden olursun. (BAKARA 145)

Bu ayete göre Müslümanların kıblesi ile kitap ehlinin kıblesi farklı. Hatta kitap ehlinin (Hristiyan ve Yahudilerin) kıbleleri de farklı. Yani toplamda 3 farklı kıble ortaya çıkıyor. Hâlbuki buradaki kasıt 3 farklı inancın mensuplarının birbirinin inancına yönelmeyeceğini anlatmaktır. Çünkü ayetin devamında onların arzusuna uyarsan hakkı çiğnersin deniliyor. Hâk olan İslam olduğuna göre onların istediği İslam’dan yüz çevirmemiz.
 

Herkesin yüzünü ona doğru çevirdiği bir yönü (kıblesi) vardır. Öyleyse hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizin hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. (BAKARA 148)

Eğer yukarıdaki yönü fiziksel anlamda anlarsak yine ayet bütünlüğü bozuluyor. Kıble ile hayırda yarışma arasında ne tür bir bağ var?
 

Her nereden (yola) çıkarsan yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Bu, elbette rabbinden gelen bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. (149) Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Nerede bulunursanız yüzünüzü yine o tarafa döndürün ki, -haksızlığa saplanmış olanları dışında- insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun. Ve bir de size nimetimi tamamlayayım, siz de hidayete eresiniz. (150) (BAKARA 149, 150)

“Nerede bulunursanız yüzünüzü yine o tarafa döndürün” ibaresi her zaman yapmamızın istendiği bir eylem. Ayette namaz sırasında yönünüzü Mescid-i Harâm‘a çevirin demiyor. Her an bunu yapın diyor. Mescid-i Harâm, çok açık ki İslam’ı sembolize ediyor. Yönümüzü nerede olursak olalım, İslam’a, vahye, Kur’an’a yani Allah’a çevirmeliyiz. Zaten buradaki kıblenin fiziksel anlamı taşımadığı ayetin devamındaki “insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun. Ve bir de size nimetimi tamamlayayım, siz de hidayete eresiniz.” İbaresinden anlıyoruz. Çünkü kimse yönünü Mekke’ye çevirmek ile hidayete ermez. Hidayete Kur’an ile İslam’ın bizatihi kendi prensipleri ile erilir.
 

Mûsâ’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: "Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi kıble yapın ve salatı ikame edin. (Ey Mûsâ!) İnananları müjdele." (YUNUS 87)

Yunus 87’de aslında "salatı ikame edin" kavramının "namaz kılın" anlamına gelmediği yerlerin başında gelmektedir. Firavunun zulmünden kurtulmaları için Musa İsrailoğullarını örgütlüyor. Bu örgütleme sırasında ise evlerinizi kıble yapın diyen ayet çok basit bir gerçeği ifade ediyor: Örgütlenmeyi evlerinizden başlatın. Yani örgütlenmeye başlama yönünüzü evleriniz olarak belirleyin. Ayrıca salatı ikame edin yani firavunun köleliğinden kurtulmak için birbirinize destek olun. Ayetin sonunda ise bu yönteme inananların kurtulacaklarına dair müjdelenmesi isteniyor. Ayetin daha isabetli çevirisi şu olacaktır:
 

Mûsâ’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: "Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi kıble (odak noktası / başlangıç yönü) yapın ve (kölelikten kurtulmak için birbirinize) destek olun. (Ey Mûsâ!) İnananları müjdele." (YUNUS 87)

Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; (Allah’ın ilkelerine/ ihtiyaç sahiplerine) destek olan (salatı ikame eden), zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır. (BAKARA 177)

Görüldüğü gibi şekli dindarlıkla bir yere döndüğü zaman kendini dindar hissedenlere Allah asıl dindarlığı anlatıyor. Tabi yine burada salatı namaz diye çevirmiş mealcilerimiz. Ancak ayetin bütününe baktığınızda bunun doğru olmadığı erdemli bir insanın vasıflarının sayıldığını görürüz. Burada ihtiyacı olan insanlara verilen destek, yardımdan bahsetmektedir. Ayrıca Kur'an'ın evrensel olduğuna inanıyoruz. Yani Mars'a giden biri nereye dönecek. Diyeceksiniz ki orada bulunan bir Müslüman Dünya'ya dönecek. Bu makul olmayan bir cevap çünkü Mars kendi etrafında döünüyor diğer gezegenler gibi. Yani Dünya'ya ters döndüğü zaman ne olacak?

Kıble konusunu toparlarsam. Namaz için şu tarafa dönün diye bir ayet yok. Haa! Bu şu demek değildir ki Mekke’ye dönmemiz yanlış bir davranıştır. Bin yıldan fazladır Müslümanlar yüzünü Mekke’ye çevirmiş. Bizim de bunu yapmamızda bir sakınca yok. Sadece bunu dini bir emir olduğunu düşünmeyelim ve Mekke’nin yönünü saptayamadığımızda ya da başka yönde salat etmek isteyen birinin salat ritüelini engellemeyelim. Sonuçta Doğu da Allah’ın Batı da. Müslümanın kıblesi Allah'tır, Kur'an'dır.
 
Kur'an'da şeklen nasıl namaz kılınacağı var mı?
Salat bize kadim toplumlardan kalmıştır. Bu yüzden salat ibadeti binlerce yıldır ebeveynlerden çocuklara geçerek taşınmıştır. Nesilden nesile aktarıldığı için kılınış şekli kalıplaşmıştır ve çoğu toplumda hemen hemen benzer bir halde yapılmaktadır. Mesela biz Müslümanlarla, Yahudilerin, Dürzilerin, Zerdüştlerin vs. birçok dini inancın veya toplumun salatı birbirine çok benzemektedir. Kur'an, önemli hiçbir konuyu es geçmemiştir. Salatın Allah tarafından onaylanan şekilleri vardır. Kıyam, rükû ve secde üçü de Kur'an'da geçer. Şekli ibadet insanoğluna bırakılmıştır. Bugün kıldığımız şekil ise Arapların -bazı eklemeler sonra yapılsa da- ana hatlarıyla Muhammed peygamber dönemindeki kültürlerinin bir ürünü. Kur’an Araplara inince biz de o kültürün salat şeklini aldık.  Eğer Kur’an Hindistan’a inseydi bu sefer de onların o dönem ki namaz şekilleri bugün hakim olacaktı. Şunu demek istiyorum bugün kıldığımız salat şekli din değil kültürdür. Elimizi kaldırıp tekbir ile başlamamız, rüku, secde, kıyam, son oturuş, sağa ve sola selam vermemiz vs. bunlar dinimizin bahsettiği salatın olmazsa olmaz parçaları değildir. Bunlar Arapların İslam öncesi kültürel ibadet ritüeli olduğu ihtimali son derece güçlü.

Rükû ve secde bakara 43,125; Ali İmran 43; Maide 55; Hac 77 vs.. birçok yerde geçer.  Kıyam, rükû ve secde dahil Kur'an namazda uymak zorunda olduğumuzu haber verdiği bir şekil yok. Yani Allah Kur'an'ın hiçbir yerinde secde edin sonra kıyam edin sonra eğilin vs. bir şekli form ortaya koymamıştır. Şu an kıldığımız namaz şeklinin Muhammed peygamber döneminden farklı olduğu da açıktır. Mezhepsel farklılıklar ve kadın-erkek arasındaki farklılıklar buna delildir. Çünkü şu an ki katı şekil kuralları o dönemde yoktu. O dönem salatın ruhu ile ilgileniliyordu. Yok, elin göbek altında olmalı, yok şu dualar okunmalı, yok şu sureleri okunmalı vs. onlarca radikal insan ürünü anlayış salata sonradan sokulmuştur diye düşünüyorum. Salatta kişi istediği ayeti okur. Hatta eğer istiyorsa içeriğinde Kur’an değil de başka çeşit dualar okur. Kur’an’da salat sırasında şunu oku bunu söyle gibi bir dayatma yoktur. Ancak salat sırasında ne dediğinizi bilmeniz gerekir. Bu kur’an’da getirilen bir şarttır.
 

Nitekim biz İbrahim ve İsmail'e, "Tavaf edecekler, içe kapanacaklar ve uzun uzun rükû ve secde edecekler için mabedimi temiz tutun!" diye emretmiştik (BAKARA 125 )

Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. (NEML 24)

Yine onlar, gecelerini Rablerinin huzurunda secdeye vararak ve kıyama durarak geçirirler. (FURKAN 64)

Tamam, salatın bazı şekilleri Kur'an'da geçiyor. Peki, geçmeyen ve günümüzde uyguladığımız şekiller nerede geçiyor? Hiçbir yerde geçmiyor. Bu şekiller dahil tüm salat kılma şekilleri insan tercihine bırakılmıştır yani farklı şekillere uymak zorunda değiliz. Allah Kur'an'da ruku edenlerden secde ve kıyam edenlerden bahsediyor ama hiçbir ayette bu Allah'ın emridir. Siz de bu şekilde salat etmek zorundasınız demiyor. Dinde iddiasını Kur'an'a dayandırmayan her görüş kişinin şahsi yorumudur. Buna benim tüm dini görüşlerim de dâhildir. Kıyam-rukü-secde sıralamasını nerden biliyoruz? Sıralama dahil tüm ibadet şeklimizi atalarımızda olduğu gibi aldık
 

Hani biz, İbrahim'in (inşa ve ihya etmesi) için bu İbadet Evi'nin yerini tespit ettiğimiz zaman şöyle demiştik: "Bana hiçbir şeyi şirk koşmadığın gibi, Mabedimi de tavaf edecekler ve (ona doğru) kıyama durup rükû ve secdeye kapanacaklar için (şirkten) temiz tutacaksın!" (HAC 26)

Kur'an'da sıralama geçiyor diyenler var ancak yukarıdaki ayetin sıralama ile pek alakası olmadığını görüyoruz. Bu yeterli bir delil değildir. Zaten sıralamanın da bir önemi olduğunu sanmıyorum. Kıyam, rukü ve secdeyi kaç kez yapacağımızı nereden bileceğiz? Kur’an böyle bir sayı belirlemediğine göre o kişinin kendi tercihine bırakılmıştır.

Burada asıl nokta şu: Hadislerde de rükûnun, secdenin şeklen nasıl olduğuna dair bir resim ya da video kayıt yoktur. Biz secdenin, rükûunun ve kıyamın nasıl olduğunu atalarımızdan öğrendik. Kur'an'da zina kelimesini gören bir insan ne olduğunu nereden biliyor? Biliyor çünkü hayatımızda sürekli uygulaması olan bir kavram. Niçin kimse bu ne demiyor? İş secde olunca bu kavramı hadislerden öğreneceğiz diyorlar. Ben de diyorum ki sen zina denilince nasıl anladıysan secde de atalarımızdan uygulamalı olarak nesilden nesile aktarılan bir kavram olarak anlarsın. Ne Allah ne de hadisler secdenin ya da diğer salat şekillerinin tanımını yapmamıştır. Çünkü hem indiği toplum hem biz secdenin ne olduğunu biliyoruz. Tıpkı zinanın tanımının yapılmamasına rağmen ne olduğunu bildiğimiz gibi. Çünkü yaşadığımız çağda bu kavramların bir karşılığı var. Allah belli bir şekil isteseydi tıpkı abdest gibi bunu Kur’an’da tarif ederdi. Peki, cemaatle kılınan salatta ne yapacağız? Bu durumda da toplum nasıl kılıyorsa öyle kılacağız. Bugün toplumumuzda zaten ortak olarak bilinen bir salat şekli var. Biz de toplumla beraber kıldığımızda bu bilinç ile birlikte kılacağız. Tabi içinde şirk barındıran içerikler toplumla beraber bile kılınsa çıkarılmalıdır. Örneğin Ettahiyatü duası vs.
 
Cenaze Namazı Kur'an'da Geçer Mi?
Evet, geçtiğini düşünüyorum. Peygamberimizi bir savaşta yüzüstü bırakan bazı insanların anlatıldığı Tevbe 84'ten önceki ayetler o tür insanların cenaze salatının ikame edilmemesi şeklinde tamamlayan Tevbe 84 ile son bulmuştur. İşte Ayet:
 

Ve onlardan ölen herhangi birinin salatını ikame etme ve kabrinin başında da asla bulunma! Çünkü onlar Allah'a ve elçisine nankörlük ettiler ve yoldan sapmış bir halde öldüler. (TEVBE 84)

Kur'an'da şekli ritüel olan salat yoktur diyenler bu ayetteki salatı da destek anlamıyla karşılamaya çalışsa da bu pek makul bir yorum değildir. Çünkü Allah ayette ölen o kişilere destek olma demiş olması mümkün değil. Çünkü ölmüş birine nasıl destek olmamak gerek sorusu ortaya çıkar. Birileri cenazesini yıkamayıp defnetmeyerek diyebilir. Ancak Allah'ın bir cenazeyi ortada bırakın demiş olduğunu söylemek mantıklı bir yaklaşım değildir, insani de değildir.
 
Cuma Namazı Kur'an'da Geçer Mi?
Evet, geçtiğini düşünüyorum. Bazıları Cuma salatının Kur'an'da geçmediğini hadislerden öğrendiğimizi söylese de bu gerçeği yansıtmaz.
 

Siz ey iman edenler! Cuma günü  (toplantı günü) salata çağrıldığınızda, alışverişi keserek Allah'ı anmaya koşun! Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (CUMA 9)

Cuma salatı kadın-erkek tüm Müslümanlar içindir. Haftada bir Cuma (toplantı) günü Müslümanların belirlediği bir vakitte açık bir duyuru ile çağrılır ve salatı erkek veya kadın bir Müslüman'ın önderliğinde topluca gözettikten sonra ve toplantı gündem maddeleri konuşulur.Bu toplantı konusu o şehrin veya mahallenin veya ülkenin sıkıntılarını içerdiği gibi toplumsal bir eğitim de yapılabilir. Sonra herkes tekrar işine döner. Cuma salatı sadece erkeklere değil kadınlara da farzdır. Bu yanlışı da düzeltmiş olalım. Mescitler topluma açık yerler oldukları için mescitlere gidenler temiz ve güzel giyinmeli. (Araf 31)
 
Bayram Namazı Kur'an'da Geçer Mi?
Hayır, böyle bir salat Kur'an'da yoktur. Dolayısıyla Allah emretmemiştir. İnsanlar üretmiştir.
 
Evde Salatı Gözeten Kadınlar Örtünmeli Midir?
Allah'ın Kur'an'da böyle bir emri yoktur. Örtünme kadın erkek ilişkilerinde cinsel duyguların birinci planda olmasını engellemek için getirilmiş bir emirdir. Allah ile kadın arasında böyle bir düzenleme yoktur. Olması da mantıksız olurdu. Allah, biz kıyafet giysek bile içimizi zaten görüyor. Ya da biz banyodayken bizi çıplak şekilde görmüyor mu? Kadınlar evde salat ritüelini yerine getirecekse örtünmelerine gerek yoktur.  Kaldı ki zaten başörtüsü emrinin dahi Kur'an'da olduğunu düşünmüyorum. Bunu çoğu Müslüman kadında görüyorum. Namaz kılacakken evde dahi olsa başörtüsünü alıyor vücudunu sıkıca örtüyor. Pantolon giyiyorsa çıkarıp etek giyiyor falan. Ben bu tür hareketlerin salatın ruhunu anlayamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Allah'ı bir erkek gibi tasavvur etmenin ürünü olduğunu düşünüyorum.
 
Salatta Arapça Okuduğumuz Sure ve Duaların Anlamını Bilmek Zorunda Mıyız?
Evet, bilmek zorundayız. Okuduğumuz surenin mealini bilmeliyiz. Arapça dua okuyorsak okuduğumuz o duanın tercümesini bilmeliyiz. Yani ne dediğimizi bilmeliyiz ve Allah ile konuştuğumuzun bilincinde olmalıyız. İşte Kur'an'dan delil:
 

Siz ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -seyahat (gibi yıkanmayı güçleştiren haller) hariç- yıkanıncaya kadar salata yaklaşmayın! (NİSA 43)

Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar salata yaklaşmayın diyen Kur'an bize bir edep öğretiyor. Demek ki ne dediğimizi bilmediğimiz için sarhoşken salat ritüeli yasaklanıyor. Eee, an itibariyle kaç Müslüman salatta ağzından çıkanı kulağı duyuyor? Kaçımız ne dediğimizi biliyoruz? Ben bu ayete dayanarak bilinçsizce okuduğum ettahiyatü duasını ve diğer duaları terk ettim. Namazları saygı içerisinde kılmalı (23:2) İhtiyacımıza ve içinde bulunduğumuz duruma uygun olarak Allah'ın herhangi bir ismini (sıfatını) zikredebiliriz. Bu bizim isteğimize kalmış. (17:110)
 
Kur'an'a Göre Ekstra Namaz Kılmanın Bir Sakıncası Var Mı?
Sakıncası yok.
 
Salatta Neler Okunmalıdır?
Kur'an, Fatiha dâhil hangi sureyi okumamız gerektiğini belirtmiyor. Hatta salatta Kur'an'dan ayetler okuyun da denmiyor. Kur'an bir konunun detayına inmiyorsa o konuda serbest olduğumuzu anlarız. Yani herhangi bir ayet okumayıp Allah ile kendi anadilinizde konuşabilirsiniz bile.

Ortak ibadetlerimizde ortak okuduğumuz duaların olması güzel olur diye düşünüyorum. En güzel dualar ise Kur'an ayetleridir. Dediğim gibi salatta ne okuyacağımız ne söyleyeceğimiz bize bırakılmıştır. Fakat salatta Kur’an ayetleri okumak isteyen bir Müslüman o ayetin Türkçe mealini İngilizce mealini okumamalıdır. Çünkü hiçbir meal Kur’an değildir. Mealler konusunda hepimiz ihtilaf ediyoruz. Ancak Arapça orijinali ise değiştirilmemiş vahiy olduğundan manasını değiştirmeden olduğu gibi vahyi aktarmış oluruz dilimize. Yani Kur'an'dan bir şeyler okunacaksa Arapça okunması gerekir diye düşünüyorum. Meallerdeki anlam orjinal anlamıyla farklı olabilme riskinden dolayı. Eğer Kur'an'dan bir şey okunmayacaksa anadilinizde istediğiniz şekilde istediğiniz şeyi söyleyerek Allah ile diyaloğa geçebilirsiniz diye düşünüyorum.
 
 Kur'an'a Göre Kaç Vakit Salat İkame Edeceğimiz Belirtiliyor Mu?
Özellikle hadisleri güvenilmez olarak gören bizim gibi insanlara söylenen soru şudur: Madem Kur'an yeter salat vakitlerini ve rekâtını Kur'an'dan çıkarın da görelim? Gerçekten Müslümanları anlamak çok zor. Kur'an'da Allah, size dininizi tamamladım diyor. Müslümanlar ise hayır dinimizi Allah değil gelenek tamamladı diyor. Muhammed peygamber de Kur'an talebesi değil miydi? O da bizim gibi dinini Kur'an'dan öğrendi. Kur'an peygamberimize demiyor mu "Sen bundan önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin" diye (ŞÜRA 52) Neyse Kur'an'da net olarak kaç vakit salat olduğu konusunda ihtilaflar var. Bunun sebebinin de Allah’ın bu kararı Müslümanlara bırakmasıdır diye düşünüyorum. Kur'an'da ben beş vakit salat çıkacağını da iddia edenler olmuş üç vakitte çıkacağını iddia edenler de olmuş. Salat vakitleri iki ile yedi arasında farklı rakamlar verenler olmuş.Kur’an’dan net olarak salat vakitleri çıkmaz diyenler de olmuş. Ben de şunu söylüyorum Kur’an bir bulmaca kitabı değildir. Ayetlerin orasından burasından şifreler çıkararak alın işte beş vakit ya da alın 3 vakit ya da 2 vakit demek çok anlamsız geliyor. Eğer Allah beş vakit kılmamızı isteseydi bunu bir cümleyle belirtemez miydi? Ayetleri vererek inceleyeceğiz.
 

Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde salatı ikame et! Unutma ki iyilikler kötülükleri giderir: İşte bu, öğüt alacaklara bir hatırlatmadır. (HÛD 114)

Bu ayete göre ise gündüzün iki ucunda yani iki vakit namaz var. "Gecenin gündüze yakın vakitlerinde" kelimesi ise iki vakte daha işaret ediyor. Yani Hud 114'e göre 4 vakit salat çıkar. 
 

Bir de güneşin doğumundan önce ve batımından önce Rabbinin aşkın olan yüce zatını Hamd ile an! Yine gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün belli zamanlarında O'nun yüce zatını an; kim bilir, belki sen de razı olursun! (TAHA 130)

Şimdi Taha 130’da belli vakitlerde Allah’ı anmamız isteniyor.  Bu anma olayı şekilsel salat ritüeli olabileceği gibi Kur’an okuma veya Allah hakkında felsefi ve bilimsel çalışmalar veya tefekküre de işaret ediyor olabilir. Ancak benim tüm Kur’an’dan anladığım yani Allah’ı anmak ile ilgili ayetlere baktığımda Allah’ı anmanın onun kural ve ilkelerini uygulamak olduğunu görüyorum.  Mesela tartıda hile yapmayan bir bakkal Allah'ı anmış olur. Rüşvet almayan bir memur Allah'ı anmış olur vs. O yüzden burada bahsedilen kesin salat ritüelidir demek güç. Çünkü salat ve Allah'ı anmak yanyana kullanıldığı ayetler var. Ancak salatın kendisi de Allah'ı anmadır diyenler de haksız değildir. Bunu salat olarak kabul etsek bile bu ayette belirsiz ama çok sayıda salat vaktinden bahsediyor.

Güneşin zirveyi aşıp (batıya) ağmasından gecenin karanlığının iyice çökmesine kadar salatı ikame et(İSRA -  78)

Bu ayetten sanki öğlen vaktinden akşam vaktine kadar durmadan salat edilmesi emrediliyor.
 

Şu halde akşama ulaştığınızda ya da sabah kalktığınızda, yüceler yücesi Allah'ı anın; (17) Göklerde ve yerde her tür sena ve övgüye layık tek varlık o olduğuna göre, öğleyin ve akşama girerken de (O'nu anın) (18) ( RUM 17, 18)

Bu ayette de tam olarak belli olmayan vakitlerden 4 adet sayılmış. Ancak yine salat kavramı yok. Allah’ı anmak var. Bu ayette de kast edilen salattır diyemeyiz. Benim kanaatime göre Allah salatı emretseydi salat kavramını kullanırdı. Salat ile Allah’ı anmak farklı olgular olmalı. Ancak salat içerisinde Allah’ı anarız mantığı da vardır. Allah’ı başka şekilde de anma yöntemleri mevcut. “Siz Allah’ı anın ki Allah’ta sizi ansın” ayetinden Allah’ın bize salat ritüelini mi yerine getirdiğini anlıyoruz?
 

Siz ey iman edenler! Meşru bir biçimde sahip olduğunuz kimseler ve içinizden ergenlik çağına ulaşmamış olanlar (dahi), günün şu üç (vaktinde) yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler: sabah salatından önce (salatil fecr), öğleyin elbiselerinizi çıkarıp istirahata çekildiğiniz vakit ve yatsı salatından sonra (salatil işai). Bu üç vakit sizin için mahremiyet vakitleridir. Bu vakitler dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda, sizler için de onlar için de herhangi bir beis yoktur. (NUR 58)

Yukarıdaki izinlerin vakitlere ayrılması büyük birer ipucudur. Bu ayetten iki tane salat vakti çıkarabiliyoruz. Şimdi bazıları şöyle düşünebilir: "Burada akşam namazından bahsedilmediği ne malum?" işte burada mantığımızı kullanmalıyız. Akşam namazından sonra bile sosyal hayat devam ediyor. Evimize misafirler gelebilir. Burada öyle bir vakitten bahsediliyor olmalı ki artık uyku vakti gelmiş olsun. O saatten sonra ne misafir ne başka biri eşleri rahatsız etsin. Eşlerin odalarına çekilip yalnız kalabilecekleri bir vakitten bahsediyor olmalı. Çocuğun bile o saatte izinsiz anne babasının odasına dalamayacağı bir vakit kastediliyor. Bu da yatsı namazı tabirine uygundur. Bu ayetten geç bir vakitte salat edilmesini çıkarabiliyoruz.
 

Bir de güneşin doğuşundan ve batışından önce rabbinin aşkın olan yüce zatını hamd ile an; (KAF 39)

Yine burada da salat kavramı geçmiyor anmak geçiyor. Gördüğünüz gibi net olarak Kur'an'dan salat vakitlerini çıkarmak mümkün gözükmüyor. Salat vakitlerini net olarak karar vermek kanımca Müslüman bireylere bırakılmış. Bazıları 10 vakit kılmak ister bazıları beş vakit. Şimdi gelelim Kur'an'dan 3 vakit çıkaranların deliline. Onlar da şöyle düşünüyor. Kur'an'da KAF 39, RUM 17,18, TAHA 130 gibi ayetler Allah'ı an, Allah'ı hamd et diyor, Salat ifadesi yok. Salat ifadesi sadece 3 özel vakit için geçiyor.
  • Salat-el Fecri - Sabah Salatı (24:58; 11:114)
  • Salat-el İşai    - Akşam Salatı (24:58; 17:78; 11:114;38:32)
  • Salat-el Vusta- Orta Salatı (2:238)
Bu da kendi içinde tutarlı gözükse de bu pek isabetli değildir. Çünkü salat el vusta kavramı şekli ibadet olan namazı değil salatın destek anlamını içeriyor. Bakara 238’in namaz ile bağlantısı olmadığını görüyorum. Çünkü Bakara 226’dan 242’ye kadar konu boşanmadır. Aralıksız ve soluksuz tek konu budur. Ancak bu konu bütünlüğünün tam ortası olan Bakara 238 ve 239 alakasız olarak namaz diye çevrilmekte ve konu bütünlüğünü parçalamaktadır. Ben kesitlerle geçeceğim ancak siz bilgisayar başında bir meal açıp Bakara 226’dan itibaren okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınız.
 

Hanımlarına yaklaşmamaya yemin edenlere dört ay bekleme süresi vardır… (226)
Ama eğer ayrılmaya karar verirlerse… (227)
Boşanmış hanımlar, üç temizlenme süresince… (228)
(Dönüşü mümkün olan) boşanma iki defadır…(229)
Ve erkek kadını boşarsa… (230)
Bu şekilde kadınları boşadığınızda… (231)
Kadınları boşadıktan sonra… (232)
Ve (boşanmış) annelerden emzirme süresini… (233)
İçinizden ölen kimselerin geriye bıraktığı eşler… (234)
Ve bu gibi kadınlara evlenme arzunuzu ima etmekte ya da… (235)
Kendilerine henüz dokunmadığınız ya da bir mehir… (236)
Eğer kendilerine dokunmadan fakat mehirlerini… (237)
Salatlarınızı, özellikle en ideal / orta salatı (salatil vusta) ikame etmeye gayret edin ve Allah'ın huzurunda gönülden bir bağlılıkla durun! (238)
Fakat tehlikedeyseniz, yaya ya da binek üzerinde eda edin! Tekrar güvenliğe kavuştuğunuzda, Allah’ı, bilmezken size bildirdiği gibi anın! (239)
İçinizden biri ölür de geride eşler bırakırsa, dul eşlerine… (240)
Ve boşanmış dul kadınlar… (241)
İşte Allah aklınızı kullanabilesiniz diye, size mesajlarını böyle açıklıyor. (242) (BAKARA 226-242)

Gördüğünüz gibi boşanma ve evlilik hayatı ile ilgili bir serinin tam ortasında salatı namaz olarak çevirmek metnin tüm anlamını bozmaktadır. Hâlbuki usul bellidir. Salatın anlamını konunun bağlamından almak zorundayız burada salat eşlerin birbirine boşandıktan sonra da vermesi gereken desteği anlatıyor olmalıdır. Bu yüzden Bakara 238 bağlam içinde namaz değil de daha isabetli çevirisi şu olacaktır.
 

(boşanmadan/boşanıyorken/boşandıktan sonra eşinize) desteklerinizi, özellikle en ideal desteği (salatil vusta) vermeye gayret edin ve Allah'ın huzurunda gönülden bir bağlılıkla durun! (BAKARA 238)

Eğer korkarsanız yaya ya da binek üzerinde bulunduğunuzda da güvenliğe kavuştuğunuzda da Allah’ı, bilmezken size bildirdiği gibi anın! (Erhan AKTAŞ Çevirisi - BAKARA 239)

 
Yani burada anlatmak istediğim şu Bakara 238 ve 239’u ben dâhil herkes biraz daha araştırmalı ve en isabetli anlamı bulmak zorundayız. Ancak ayetin bağlamı namaz manasını desteklememektedir. Bu yüzden salat el vusta orta namazı olarak değil orta/ideal/makul destek anlamı daha isabetli olduğundan Kur’an üç vakit ismi geçiyor iddiası da çok makul görünmemektedir. Yani eğer özel olarak salat isimleri arayacaksak Kur’an sadece iki çeşit salattan bahseder: Salat-el Fecri, Salat-el işai. 
 
Toparlarsam şunu söylerim. Allah o günkü psikolojik durumumuza ya da o günkü boş zamanımıza göre değişken vakitler bize öneriyor. İşte bazen gündüzün iki ucunda bazen sabah bazen gecenin belli vakitlerinde bazen güneşin zirveden inmeye başlayıp akşam karanlığının belli olmasına kadar yani sanki hangi vakti uygun görüyorsak ritüeli o zaman uygulamamızı istiyor gibi. Özetlersek olay şu: Allah ibadet edebileceğimiz zamanları veriyor illa bu zamanlarda ibadet edin demiyor gibi anlıyorum

Kur’an’ın net vakitler ve net bir salat şekli vermemesi onun evrenselliğini bir kez daha göstermektedir. Burada bir ilginç noktaya daha değinmek istiyorum. Eğer Kur’an net vakitler verseydi başka gezegene giden bir Müslüman namaz kılamayacaktı. Çünkü Dünya üzerindeki zaman ile başka gezegenlerdeki zaman çok farklı. Hiç güneş görmeyen bir gezegende yani Güneş sisteminin dışında gündüz olamayacağı için öğlen ve ikindi namazı da olamayacaktı. Bizim en büyük sorunumuz Kur’an evrenseldir dedikten sonra bunun altını doldurmayıp evrensel değilmiş gibi davranmamız. İleride başka gezegenlerde koloni kuracağımız ihtimali çok yüksek bir hal aldı. Şu halde oralarda nasıl namaz kılınacak?
 
Kur'an'a Göre Namaz Kaç Rekâttır?
 

Yeryüzünde sefere çıktığınızda, inkârda ısrar eden kimselerin aniden size zarar vermelerinden korkarsanız, salatı kısaltmanızda bir beis yoktur. Zira inkâr edenler size açıktan düşmanlık yapmaktadırlar (NİSA 101)

 

Sen de onların arasındayken kendilerine salatı ikame ettireceğin zaman, sadece bir kısmı silahlarını kuşanmış olarak seninle salata dursunlar. Onlar secdeye vardıklarında (diğerleri) sizin ardınızda dursunlar. Bu kez salatlarını ikame etmemiş olan diğer grup gelsin, her türlü tehlikeye karşı müteyakkız ve silahlarını kuşanmış bir halde seninle birlikte salata dursunlar. İnkârda direnenler sizi silahsız ve teçhizatsız yakalamak isterler ki, ani bir baskınla sizi gafil avlayabilsinler. Fakat yağmur dolayısıyla zorda kalır ya da hastalıktan muzdarip olursanız, silahlarınızı bırakmanızda bir beis yoktur; yine de siz tehlikeye karşı tetikte olun! Kuşku yok ki Allah, inkârcılar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. (NİSA 102)


Yukarıdaki ayette sefer sırasında peygamberimizin Müslümanlara nasıl salatı ikame ettireceğini anlatıyor. Bu ayetten rekat sayısı çıkaranlar da var ancak dediğim gibi rekat sayısı da namazın kılınış usulünün de belli bir kalıbı yok. Yani Kur'an'da tam olarak rekat sayısına ulaşamayız. Bu da diğer şeyler gibi insanoğluna bırakılmış. Allah bir konuda detaya girmiyorsa onu unuttuğundan ya da Müslümanların doğru uygulayacaklarına inandığından değil, bu kararı Müslümanlara bıraktığındandır. Bazen insanın canı çeker 30 rekât kılar ne olacak. Bazen insan huşu içinde oluyor ve fazla kılmak istiyor. Bazen de az kılmak istiyor.
 
Şekli Salat Ritüeli Olarak Gördüğüm Ayetler
Bakara 125, Ali İmran 39, Nisa 43, Nisa 101, Nisa 102, Nisa 103, Nisa 142 (emin değilim destek anlamı da şekli salat ritüeli de anlaşılabilir), Maide 6, Tevbe 84, Hud 114, İsra 78, İsra 110,Taha 14, Nur 58, Furkan 64, Cuma 9, Cuma 10
 
Salat Etmeyenler Cehenneme Mi Girecek?
Kur'an'da salatı ikame etmeyenlerin cehenneme gideceğine dair bir ayet yoktur. Ancak burada şu bilince varılması gerek. İslam'a ve Allah'ın kurallarına cennete girmek ve cehennemden kurtulmak için değil Allah isteklerini yerine getirmemizi hak eden bir varlık olduğu için yapmalıyız. Hayatta en değer verdiğiniz insanı düşünün. O ne istiyorsa biz istemiyorsak bile yaparız çoğu zaman. Allah o değer verdiğimiz canlıdan daha mı kıymetsiz? Canınız salat ritüelini yerine getirmek istemiyor olabilir. Ancak istesek de istemesek de kılmamız gerek diye inanıyorum.
 
İslam'da Var Olmayan Salat Uygulamaları
  • Namazları birleştirmek (cem etmek),
  • Kaçırılmış namazları kaza etmek,
  • Salatı yolculuk anında kısaltmak,
  • Sünnet namazı diye bir namaz eklemek,
  • Salat kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icat etmek,
  • Kadınların namazda önderlik etmesini yasaklamak,
  • Kadınların salat esnasında örtünmesi,
  • Otururken Ettahiyatü duasını okumak ve bu duada peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek,
  • Eller ve parmakların yeri konusundaki detaylarla meşgul olmak,
  • Namazdan önce ağzı misvaklamanın, sarık veya terlik giyilmesinin daha sevap olacağına inanmak,
  • Salatta Kur'an ayeti okumayı zorunlu tutmak,
  • Salatta Arapça duaları zorunlu tutmak,
  • Salatta belli şekilleri zorunlu tutmak
Gibi nice kurallar ve inançlar Allah istemediği halde o istemiş gibi aktarılmaktadır.

Son olarak şunu da ifade etmek isterim. Dinin direği namaz değildir. Dinimizin direği Kur’an’dır. Kur’an ile meşgul olmayalım diye bizi sürekli ibadet içeren bir kafese sokmak istiyorlar ki bazıları bu dünyada istediği gibi at koştururken ve zulmü yayarken biz evde ibadetle meşgul olalım. Bugün dindar kim dediğinizde namaz kılan ve oruç tutan kişi olarak görülüyor. Yani namaz Kur’an’ın bile üstüne çıkmış durumda. Hâlbuki Kur’an’da en çok üzerinde durulan konular çok çok farklı. Zekat vermek, şirke bulaşmamak, yetimi kollamak, adil olmak, haksız cana kıymamak, öfkelendiğinde bunu kontrol etmek, tartıda hile yapmamak, eşlerin birbirinin hakkını koruması, yalan söylememek, sözünde durmak, haksızlıklara karşı mücadele etmek, zalimlerin zulmüne sessiz kalmamak, darda kalana yardım etmek, yoksulu doyurmak vs. binlerce önemli konu var. İbadetler Kur’an’da en az yer ayrılan konulardandır. Çünkü önem sırası çok arkalardadır. Şimdi bakıyorsunuz dindar kesim Kur’an’ı kesinlikle uygulamıyor namaz ve oruç ile kendilerini bir peygamber kadar dindar görüyorlar. Bu şekilde kendilerini kandırarak Allah’ın cennetine hak kazandıklarını düşünüyorlar.
 
Kaynaklar
  1. Gürkan Engin
  2. Mustafa İslamoğlu
  3. Hakkı Yılmaz
  4. Sonia Cihangir
  5. Süleymaniye Vakfı
  6. Diyanet İşleri Başkanlığı
Görüntülenme 2,316
Yayın 09 Haziran 2017
13 Ekim 2020 güncellendi

Evrim görüşünün Charles  Darwin ile ortaya çıktığı yaygın kanaattir. Ancak işin aslı bundan çok farklıdır. Evrim görüşünü Charles , dedesi olan Erasmus Darwin'den öğrenmiştir. Erasmus Darwin'in günümüzde bilinen evrim ile ilgili şiirleri ve düzyazıları mevcuttur. Evrim görüşünü ilk olarak 1731'de doğan Erasmus Darwin olduğunu düşünüyorsanız bir kez daha yanıldınız.-- Erasmus'tan yaklaşık 1000 yıl önce yaşamış olan İslam alimi Al-Jahiz (El-Cahız) evrim görüşünü savunmuş ve diğer Müslüman bilginlerin yolunu aydıtlatmıştır. Müslümanlar, evrimsel yaratılışı savunan alimler ve onların bilimsel metodları yerine mitolojik efsaneler anlatan vaizleri takip etmişler ve halen  etmekteler. Bu durum çok acı. Aşağıda isimlerini ve görüşlerini sizlere sunacağım alimleri birçoğunuz hiç duymadı. Çünkü bu tür insanların seslerine set çekildi, kitapları yakıldı, öğretileri şeytan işi olarak yaftalandı. Kendi dönemlerinde kafir, mürted, şeytanın ele geçirdiği insanlar olarak tanıtıldı. Sonra meydan din tüccarlarına kaldı. Hal böyle olunca biz Allah'ın yeryüzü kanunlarından biri olan evrimi alimlerimizden öğrenmek yerine ateistlerden ya da batının ilginç kalemlerinden öğrenmek zorunda kaldık. Evrimi Müslüman alimlerin kaleminden öğrenmesi halinde Kur’an’a olan sadakati daha da artacak olan aklını kullanan Müslüman çocuklarından bir nicesi, evrimi Batılı agnostikler ve ateistlerin kaleminden öğrendikleri için dine mesafe koymuş, hatta bazıları dinleri safsata olarak görüp inançlarından soğumuşlardır.

El-Cahiz (El-Jahiz)

 
781-869 yılları arasında (Darwin’den 1000 yıl önce) yaşamış, Basra doğumlu, Müslüman Arap bilim insanıdır. Gözündeki kusur yüzünden “pörtlek göz” anlamındaki El-Cahiz (Al-Jahiz) takma adını kullanmıştır. Cahız bilinen ilk Müslüman biyolog ve zoologtur. Hayatı boyunca teoloji, İslam felsefesi, filoloji gibi konularla ilgilendiği gibi zooloji, hayvan psikolojisi, sosyal psikoloji konuları da dahil 200’e yakın kitap yazmıştır. Aynı zamanda hayvanlara dair ilk ansiklopedinin sahibidir. Bu  eseri 7 ciltten oluşan, 350’ye yakın canlıyı incelediği “Kitab al-Hayawan (Hayvanlar Kitabı)”dır. sahibidir  Bu kitap, doğal çevrenin hayvanlar üzerindeki etkisinden bahseden, çevresel faktörlerin bir bireyin fiziksel özelliklerini nasıl değiştirebileceğini açıklamaya çalışan ilk eser olarak anılır. Besin zinciri ve çevrenin bir hayvanın hayatta kalma olasılığını nasıl etkileyebileceğini özel olarak incelemiştir: 
 

“Sıçan, yemek aramaya çıkar, bulur, yakalar ve yer. Küçük kuşlar ve diğer küçük hayvanları yer. Bebeklerini yılanlardan ve kuşlardan korumak için yer altı tünellerinde saklar. Yılanlar sıçanları yemeyi çok sever. Yılanlar da kendilerini kendinden büyük olan kunduzların ve sırtlanların tehlikesinden korur. Sırtlan tilkiyi ve kendinden küçük diğer hayvanları korkutur. Varoluş, başkasının yemeği olmaktan geçer, esas kural budur. Bütün küçük hayvanlar kendinden küçükleri yer ama her büyük hayvan kendinden büyüğünü yiyemez. İnsanlar da hayvanlar gibidir. Allah bazı bedenlerin ölümünü diğerinin yaşamı için sebeplendirmiştir ya da diğerinin yaşamını bir başkasının ölümü için.”
“Kaç kuşak sonra siyah beyaz, beyaz siyah olur?”

 
Kitaptaki alıntılardan, çok rahatlıkla, El-Cahiz’in, fiziksel özelliklerin kuşaklar arasında değişebileceğini, üstelik bu değişimin yumurtalar sayesinde olabileceğini, çevrenin fiziksel özellikleri etkileyebileceğini ve hayatta kalma güdüsü ile doğal seçilim kanunlarını dile getirdiğini söyleyebiliriz. Bu İslam bilginlerinin düşünceleri evrim teorisiyle uyuşur. Ancak günümüzün modern bilgi birikimi ve teknolojisi o dönemlerde olmadığından onları tam bir evrim teorisyeni olarak düşünmek onlara haksızlık olur.

Cabir b. Hayyan

Canlıların ilahi tabiat yasalarına bağlı olarak kendiliğinden oluştuğu görüşünü savundu. Bu görüşün en büyük ismidir. Cabir  İslam bilgini ve aynı zamanda ünlü bir kimyagerdir. (Ö. 815) Kadim Hermetizmin “canlıların kendiliğinden oluştuğu” tezini islamla ıslah ederek savunmuştur. Taşların,  madenlere, madenlerin bitkilere, bitkinin canlılara evrildiği kanaatindedir. Bu türler üzerinden türlerin köken birliğini savunur. (Cabir b. Hayyan, Resail/Kitabu’s- Seb’in, neşt: A.ferid el- Mezidi, Beyrut 1427, s.425)

Cabir, Tedbiru’l- İksir’de, örneğin balıklarla insanlar arasında evrimsel bir bağ olduğuna atıf yapar ve okurunu buna şaşırmaması için uyarır. Yine o, Allah’ın hayvanları taş-bitki-hayvan üçlüsünün en şereflisi yaptığını,akıllı ve konuşan varlık olan insanı da hayvanların en şereflisi yaptığını söyler. (Age, Kitabu’l- Mevazini’s- Sağir, s. 181)  Hatta insanlık tarihinde mineral, bitki, hayvan ve insanların yapay yolla üretileceği fikrini ilk ortaya atan isim Cabir’dir. (Dinimize göre bunun sakıncası olur mu peki? Tabi ki olmaz. Hayat üretmeyi hiçbir kutsal kitap yasaklamaz) Fakat o ilahi yaratma ile beşeri imal etmeyi birbirinden kavramsal düzeyde ayırır.

El-Farabi 

 
870-950 yılları arasında yaşamış ünlü İslam bilgini ve filozof. Orta Çağ İslam aydınları arasında Muallim-i Sani (İkinci Üstat/Magister secundus) olarak bilinir. Birinci üstat Aristo’dur. Batı’da Alfarabius adıyla bilinir. Mantık, matematik, felsefe, doğa felsefesi, psikoloji, müzik, siyaset dallarında kendini geliştirmiştir. Hakkında sonradan yazılan biyografilerde verilen listelerde 100 ila 160 arasında eserin Farabi'ye atfedildiği görülür ancak bu eserlerin küçük bir kısmına ulaşılabilmiştir. "El-Medinetü'l Fâzıla (Faziletli Şehir- İdeal Devlet)” kitabı bunlardan biridir. Bu kitapta “Varolmada heyulani (maddi) cisimlerin mertebeleri hakkında” bölümü, varlıkların basitten başlayarak birbirlerine dönüştüklerini anlattığı aşağıdaki paragrafla başlar:
 

“Evvelâ ustukuslar (hava, su, ateş, toprak/cevher) hasıl olurlar. Sonra o cins ve tabiâtteki cisimler hasıl olurlar ki buhar ve bu zümreden olan bulutlar, rüzgârlar ve havada vuku bulan diğer şeyler ve yerin dolayında, altında, suda ve ateşte olan şeyler bu kabildendir. Bunlardan da sair cisimlerin var olması gerekir öyle ki: evvela ustukuslar birbirleriyle karışarak bunlardan birbirine zıd olan birçok cisimler hasıl olur. Sonra, bu zıdların bir kısmı yalnız birbiriyle karışır; diğer bir kısmı ise hem birbiriyle hem ustukuslarla karışarak ikinci bir karışma hasıl eder ki bundan da suretçe birbirine zıd olan birçok cisimler hasıl olur. … Böylece karışa karışa eski terkiplerden (sentezlerden) daha karışık yeni terkipler hasıl olmakla, öyle bir raddeye gelirler ki artık karışma imkânını gaip ederler ve onların karışmalarından hasıl olacak cisimler, onlardan da ustukuslar kadar uzak kalarak ihtilat (karışım) son bulmuş olur. Böylece bazı cisimler ilk ihtilattan, bazıları ikincisinden, diğerleri üçüncüsünden bazıları da son ihtilattan hasıl olurlar. Madenler nispeten sade ve ustukuslara daha yakın ihtilatlardan hasıl olmakla ustukuslardan az uzaktadırlar. Nebat (bitki) daha girift olup ustukuslardan daha uzak terkiplerle hasıl olur ki evvelkilere nispetle ustukuslardan daha uzakta kalır. Nâtık olmayan hayvan (konuşamayan hayvan) bitkiden daha karışık bir terkipten husule gelir. İnsan ise, müstesna suretle, son terkipten hasıl olur.”

 
Yukarıda gördüğünüz gibi canlıların birbirinden evrildiği görüşünü net bir şekilde dile getiriyor Farabi. Görülebileceği gibi bu görüşler modern evrim görüşüyle tam olarak uyumlu olmasa da, yine de canlılar arasındaki kademeli evrimsel değişime dair çok önemli tespitlerdir. Canlıların statik, değişmez, son halleriyle yaratılmış olduğunu değil; kademeli ve birikimli bir evrimsel sürücün ürünleri olduğunu ileri sürmektedir. Bu, İslam tarihinde evrimin ne kadar güçlü bir temelde geliştiğine çok önemli bir göndermedir.

İbn-i Miskeveyh (İbn Miskawayh)

 
932-1030 yılları arasında İran’da yaşamış İslam filozofudur. Farabi okuluna mensup düşünürlerdendir. Doğanın işleyişiyle ilgili düşünceleri El-Cahız kadar bilimsel olmasa da felsefi düzeyde “El-Fevz el-Aşgar (Küçük Başarı)” isimli kitabında belirgindir. Düşünüre göre doğanın ilerleme süreci cansız maddeden bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan maymuna, maymundan insana doğrudur. Miskeveyh’in eserlerini inceleyen Dr. Muhammed Hamidullah, Miskeveyh’in kitabındaki görüşlerini şu şekilde özetlemiştir:
 

“Miskeveyh’e göre; Allah maddeyi ve gücü yarattı. Madde zamanla buhara ve suya dönüştü. Bir sonraki basamak mineral dünyası oluştu. Belli zamanda farklı mineraller oluştu. Daha sonra mineral dünyası bitki dünyasını oluşturdu. Bitkiler, hayvan özellikleri taşıyana kadar evrildiler, dişi ve erkek cinsleri oluştu. Bu hurma ağacıdır. Hurma ağacı bitkiler aleminin en yüksek, hayvanlar aleminin en düşük seviyeli canlısıdır.”


Miskeveyh’e göre bitkilerin lif ve köklerden kurtulması hayvanlar alemine geçiş olmuştur, hareket, dokunma ve yön ilk basamaktır. Hayvanlar alemi dört bacaklılarda “at”, uçan hayvanlarda “şahin” ile en üst mertebeye erişmiştir. En sonunda insanlık sınırındaki maymun yer alır. Miskeveyh’in evrimle ilgili görüşleri bugünkü bilgilerimizin yanında ilkel kalmaktadır ancak “hepimiz yıldız tozuyuz” fikrinin özünü ilk benimseyenlerden olması oldukça dikkat çekicidir. 

İhvan El-Safa (Ikhwan El-Safa) 

 
İhvan el-Safa (Halis Kardeşler) bir kişi değil, kimlikleri gizli alimlerden oluşmuş, doğa bilimleri, matematik, astronomi, felsefe ve İslami bilgiler içeren 52 kitaptan oluşan, Rasa'il Ikhwan al-Safa adlı ansiklopedik eser vermiş bir topluluktur (10. yy). Yazarların kimlikleri hakkında öngörüler bulunsa da kesin bir bilgi yoktur. Muhtemelen bilim ile uğraşan insanlar din tüccarları tarafından fişleniyordu. Canlılığın oluşum süreci hakkındaki fikirler aşağıdaki şekilde tarif edilmiştir: 
 

“… Üç alem bulunur. Her son üye, kendinden sonra gelen bir sonraki basamağın ilk üyesine bağlıdır. Mineraller, kendinden alttaki su ve toprağa ve onların da alt tipi olan aluminyum sülfat, demir sülfat ve zirkona bağlıdır. Kırmızı altın minerallerin en üst basamağıdır ve bitkilere yakındır. Bitkiler arasında yosun en alt kademededir, buna karşılık hurma, dişi ve erkeğinin bulunuşuyla hayvanlar ve bitkiler arasındadır. Salyangoz bitkilere en yakın hayvandır, fil ise -zekası gereği- insana en yakın hayvandır…”
 


 İbn El-Heysem (İbn Al-Haytham)

965-1039 yılları arasında yaşamış, Basra doğumlu, Müslüman Arap fizikçi, matematikçi, filozof. Zamanının çoğunu din ve fen bilimlerine adamış olan El-Heysem, çok önemli bir fizikçi ve optik biliminin kurucusu olarak kabul edilir. Bazı kaynaklar Heysem’i, bilimsel yöntemleri kullanma şeklini göz önünde bulundurarak “ilk bilim insanı” olarak kabul eder. Batı dünyasında “Alhazen” adıyla bilinir. Newton ve Kepler’den yüzlerce yıl önce, Dünya merkezli bir kainat sisteminin gerçek olmayabileceğini, uzayda başka sistemlerin de olabileceğini ve Dünya’nın Güneş sistemine tabi olduğunu söylemiştir. Optik ve ışık konusunda en yüksek düzeyde deneysel çalışmalar yapmıştır. “Bir ortamdan geçen bir ışık ışınının en kolay ve çabuk olan yoldan gideceğini” bildirmiştir. Böylece, Pierre de Fermat’ın (1601-1665) “en küçük süre ilkesi”ne birkaç yüzyıl önceden katkıda bulunmuştur. Ayrıca, daha sonraları Isaac Newton’ın (1642-1726) “Birinci Hareket Yasası” olacak olan Eylemsizlik Yasası’ndan söz etmiştir: 
 

“Her cisim, hareketini değiştirecek kuvvetler uygulanmadığı sürece bulunduğu konumu korur ya da doğrusal bir yörüngede düzgün hareketini sürdürür.” 

 
Eserlerinden birinde kurduğu şu cümle, bilimsel düşünce yapısını ortaya koymaktadır:
 

“Bilim insanının gayesi doğruyu öğrenmekse, kendini okuduğu her şeye düşman etmelidir.” 

 
 

Al-Biruni (Alberuni)

 
Biruni 973-1048 yılları arasında bugünkü Özbekistan-Afganistan bölgesinde yaşamış, zamanının en önemli ve en bilinen İslam alimlerindendir. Fizik, matematik, astronomi, tıp, farmakoloji (İlaç Bilimi), doğa bilimleri, tarih, kronoloji ve dil biliminde kendini geliştirmiş ve bu alanlarda çağının alimlerini etkilemiş önemli eserler vermiştir. İlginç şekilde Hintolog (Hindistan uzmanı) olarak da tanınır. Çünkü 1017 yılında Gazneli Mahmut’un Hindistan’a yaptığı 12. seferinde orduyla beraber gitmiş ve Hindistan’da uzun yıllar kalıp çalışmalar yapmış, “Tarikh Al-Hind (Hindistan Tarihi)” adında bir kitap yazmıştır. Kitabın 47. bölümü aşağıdaki paragrafla başlar. Burada Biruni’nin coğrafi dağılım, doğal seçilim, yapay seçilim kavramlarının tohumlarını attığını görebiliriz:
 

“Dünyanın yaşamı ekime (tohum) ve üremeye bağlıdır. Her iki olay da zamanla artar ve bu artış sonsuzdur, Dünya sonlu olduğu halde. Bir bitki veya hayvan sınıfı kendi formunda artmadığında ve kendine has cinsi kendi türü olarak belirlendiğinde, onun her bir bireyi sadece bir kez var olmak ve yok olmakla kalmaz, bunun yanında kendi gibi bir veya birçok varlık yaratır, sadece bir kez değil birçok kez, o zaman bu tek bir hayvan veya bitki türü, dünyayı işgal edip kendini ve kendi cinsini ulaşabildiği her yere yayacaktır. Çiftçiler mısırı seçerler, istedikleri kadar büyümesine izin verirler, söküp çıkarırlar. Oduncu mükemmele ulaşıncaya kadar o dalları bırakır, diğerlerini söküp atar. Arılar kovanda çalışmayıp sadece yemek yiyen arıları yerler. Ancak doğa ayrım yapmaz, hamlesi her koşulda tek ve aynıdır. Ağaçların yapraklarının ve meyvelerinin çürümesine izin verir; bu, doğa ekonomisinde üreme eğilimiyle sonuçlanmasını engeller. Diğerlerine yer açmak için onları kaldırır.”

İbni-i Haldun (İbn Khaldun) 

 
1332-1406 yılları arasında yaşamış, Tunuslu Müslüman tarihçi-filozoftur. Tam ismi Abd Ar Rahman bin Muhammed ibn Khaldun’dur. En ünlü eseri 1250 sayfalık; tarih felsefesi, sosyal bilimler, ekonomi, çevre, kültürel tarih, İslam teolojisi ve politik konuları içeren ve zamanının önemli isimlerinin başucu kitabı olmuş “Mukaddimah (Mukaddime)”dir. İbn Haldun anlık sıçrama (mutasyon) yoluyla evrimi kabul eder. Ona göre varlıklar hiyerarşi içinde birbiriyle bitişme halindedir. Mukaddime adlı eserinde evrimle ilgili görüşlerini aşağıdaki şekilde ifade etmiştir:
 

“… Yaratılış dünyasına bakmak gerekir. Önce madde oluşmuştur. Dereceli bir şekilde ilerlemiş, bitki ve hayvan oluşmuştur. Minerallerin son basamağı, bitkilerin ilk basamağıdır, tıpkı çimen ve tohumsuz bitkiler gibi. Üzüm ve hurma gibi bitkilerin son basamağı da hayvanların ilk basamağını oluşturur, tıpkı yılanlar ve kabuklu deniz hayvanları gibi. Buradaki “bağlantı” son basamaktaki her grubun bir üst basamağa geçmek için hazır olma durumudur. Daha sonra hayvanlar alemi sürekli genişler, çoğalır, yaratılış basamağında son olarak, düşünen ve ifade eden “insan” oluşur. İnsanların en üst basamağına, zeka ve idrakın olduğu ancak aktif düşünme ve ifadenin olmadığı maymunlar aleminden ulaşılmıştır…” 

Not: İbn Haldun’un Mukaddime eserinin bazı nüshalarında maymun anlamına gelen “kırade” kelimesini, kudret şeklinde okuyanlar olmuştur. Fakat hem cümle içindeki anlam hem de İbn Haldun’un evrimci olmasından çıkan sonuç kırade kelimesinin doğru okunuşunun "maymun" olduğudur.

Celaleddin Rumi

Maddeyle başlayıp manen devam eden evrim görüşünü savunmuştur. Onun öncekilerin evrimci düşüncesine katkısı, bir sonraki türün bir önceki türü özümseyerek dönüştürdüğü görüşüdür. Bitki, su ile mineralleri bitkiye dönüştürür. Hayvan yediği bitkileri canlılığa dönüştürür. Böylece bir alt bir üst türe dönüşerek tekamül devam eder. Rumi’nin şu dizelerine dikkat.
 

Bir madendim, öldüm ve bitki oldum
Bitkiydim, öldüm ve hayvan oldum
Hayvandım, öldüm ve insan oldum


Sonuç olarak, doğa üzerine kafa yormuş en önemli İslam alimleri evrimsel süreçlerin varlığından açık şekilde bahsetmişlerdir. “Maymundan gelme” fikrinin hiç de aşağılık bir durum olmaması, her aklıselim bilim insanı için olağan gözükmektedir. Hangi yüzyılda, hangi coğrafyada olursa olsun. Evrim görüşünü sadece bu alimler savunmadı. Kınalızade Ali Efendi 1500'lü yıllarda Erzurumlu İbrahim hakkı 1700'lü yıllarda evrimi savundu. Endülüslü simyacı el mecriti (madridli),ibnu’n- Nefis, Muhammed ikbal, Elmalılı Hamdi Yazır, Ahmed Hamdi Akseki,Muhammed Hamidullah, Muhammed Esed vs.
 

KAYNAKLAR

  • evrimagaci.org
  • Yaratılış ve Evrim , Mustafa İslamoğlu
  • İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Mehmet Bayraktar, Ankara 2001


Bu serinin diğer yazılarını okudunuz mu?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-1) Evrenin Evrimi

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-2) Dünyanın Evrimi

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-3): Kur’an’ın Evrim’e Bakışı?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-4): İslam Evrim ile Çelişir Mi?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-5) Allah Evreni 6 Günde Mi Yarattı?


Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-6) : Evrime İnanmak İçin Ateist mi Olmak Gerekir?
 

Görüntülenme 5,730
Yayın 15 Ocak 2018
19 Ekim 2019 güncellendi

Hırsızlığın türleri farklıdır ve her hırsızlık türüne aynı cezai müeyyide uygulanamaz. Bu adaletsizce bir tutum olur. Kur’an hırsızın elini kesin dememiştir. Bu hem mantıkla hem Kur’an’ın diğer ayetleriyle çelişir. Şimdi ben birazdan bu iddiaya sebep olan ayeti verip size delilleriyle birlikte sunacağım. Bu delillerim size mantıklı gelmezse almayın. Ben dâhil hiç kimsenin delillerini görmeden o düşünceyi mutlak kabul etmeyin. Her insan yanılabilir, buna âlimler ve peygamberler de dâhildir.-- Fakat peygamber yanıldığında Allah onu düzeltti. Peki, bizi kim düzeltecek? Elbette ki biz bir konuyu tüm delillerimizle ve olaya farklı bakabilen her insanla konuşarak, tartışarak, kritik ederek hakikate ulaşmaya çalışacağız. Bizi yine biz düzeltmeye çalışacağız. Şimdi bu hükmün Kur’an’da yer aldığı iddia edilen ayetini vererek başlayalım. Tabii olayı Arap gramerinden inceleyeceğimiz için Arapçasını da vermek zorundayız. Dilin inceliği hakikati ortaya çıkarsın.
 

Ves sâriku ves sârikatu faktaû eydiyehumâ cezâen bimâ kesebâ nekâlen minallâh (minallâhi) vallâhu azîzun hakîm (hakîmun)

Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini, yaptıklarına karşılık kesin.  Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir. Zira Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet sahibidir (MAİDE 38)

Yukarıda kırmızı renkle yazdığım kavramlar hayati derecede önemlidir. Ayetin Türkçeye birebir aktarıldığında Kur’an hırsızın elini kesmeyi emrediyor iddiaları haklıymış gibi gözükür ama değil. Bu ayet önündeki ve arkasındaki ayetlerden koparılmıştır. Ayrıca el kesmek gerçekten fizyolojik anlamıyla mı kullanılmıştır bunu gramer detayına girerek anlayacağız. Peki, madem el kesmek yok asırlardır âlimler niçin böyle yorumladı? Ayrıca halen niçin böyle yorumlanıyor? Tek sorun Kur’an’ın Kur’an ile tefsir metodunun uygulanmaması. Sebebi nüzul, hadis ve mitolojilerle Kur’an’ı yorumladıkları için bu sıkıntıları yaşıyoruz. Öncelikle hırsızın eli kesilir diyenlere bazı sorular sorup eleştirilerde bulunacağım. Bu konunun gramerine girmek için bir ön hazırlık olacak.

1.  Abdest alırken dirseklere kadar, ayaklarda topuklara kadar yıkayın diyecek kadar detay veren Kur’an niçin bu kadar ciddi ve geri dönüşü olmayacak bir konuda eli neresinden keseceğimizi belirtmiyor? Allah detaya girmekten üşendi mi?

2.  Kur’an’da adam öldürmenin bile cezasını kısas olarak belirleyen Kur’an, Müslümanlara “eğer bilirseniz affetmek sizin için daha hayırlıdır” diyor. Yani kısas'ın bile Müslümana yakışan tavır olmadığını ifade ediyor. Adam öldüreni bile affedin diyen Kur’an bin kat daha hafif suç olan hırsızlık için nasıl bu kadar ağır bir müeyyide emreder?

3.  Rüşvet, yolsuzluk, tecavüzden daha mı ağır bir suç hırsızlık?

4.  Hukuk ahlakına göre suç ve ceza orantılı ve dengeli olmak zorundadır. Hırsızlık ile el kesilmesi orantılı mıdır? Bu adaletsizlik değil midir?

5.  Kişinin elleri kesildikten sonra bir yanlışlık olduğu ortaya çıktı ve hâkimin yanlış karar verdiği anlaşıldı, şu halde geri dönüşü olmayan bu ceza ne olacak? Özür dileriz yanlışlık oldu mu diyeceğiz?

6.  Madem Maide 38 hırsızın eli kesilmeli diyor niçin hangi tür hırsızlıkta keseceğimiz detaylandırılmıyor? Mesela aç olduğu için bir simit çalan insanın elinin kesilmesi Allah’ın adaletine sığar mı? Çünkü mecbur olduğu için hırsızlık yapanlar hariç diye bir ibare yok ayette.(Tabi bu seferde hangi hırsızlık türünde el kesiliri bulmak için uyduruk hadis ve fıkıh kaynaklarına başvuracaksınız. Çünkü Allah detay vermeyi insan vicdanına bıraktı sizin mantığınıza göre)

7.  Eli kesilen kişi bir ömür boyu sürecek bir aşağılanma ile karşı karşıya kalacak. Bırakın psikolojik tramvayı o kişi intihar etmeyi bile isteyecektir. Çünkü her elini gören hırsız geldi deyip uzaklaşacak, alay edecek. Maide 38’de Allah “Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir” demiyor mu? Bu nasıl caydırma yöntemi? Bu bir sosyal yara açmaz mı? Allah bir yeri tedavi ederken başka yerleri bozmuş olmaz mı?

8.  Bugün Suudi Arabistan ve benzeri sözde Allah’ın yasağını uygulayan yerlere giderseniz sürekli eli kesik insanlar görürsünüz. Maide 38’de Allah “Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir” demiyor mu? Madem bu caydırıyor niçin hala hırsızlık tamamen bitmemiş durumda ki eli kesiklere yenileri ekleniyor?

9.  El kesmek hırsızın en tâbi hakkı olan tevbe hakkını elinden almış olmuyor mu?

10.  Tarihi bir asır olan yani yeni keşfedilen bir hastalık türü bulundu: Kleptomani. Yani çalma hastalığı. Bu psikolojik bir rahatsızlık. Hırsız, bir kleptomani hastası olabilir. Şu halde hasta birini elinde olmayan bir sebeple yaptığı hırsızlık yüzünden onu tedavi merkezine götürmek yerine elini  kesmek ne derece adildir? Müslümanlar şunu mu demek istiyor: Allah Kur’an’ı gönderirken bu hastalığın hep var olduğunu bilmiyordu. Bu korkunç bir iddia olur. Asıl bu hastalığı hesap edemeyenler Kur’an’a hırsızın elini kestirme yorumunu sokmaya çalışan zenginlerdir. Kapitalist Müslümanlar bunu hesap edemediler.

11. Her şeyi geçtim. Elleri kesilen kişi para nasıl kazanacak? Geçimini neyle temin edecek?
 
Şimdi gelelim Maide 38’de Allah’ın muradını anlamaya. İki kavrama yoğunlaşmanızı istiyorum. Bunlardan ilki ayette geçen “eydiyehumâ” ikincisi  “faktaû =fe iktaû” kelimesidir. Bu iki kelimeyi anladık mı tamamdır. İlk kavramdan başlayalım. Eyd, Arapçada eş sesli kelimelerden biridir. Bir anlamı "güç, kudret, kuvvet" iken diğer anlamı "Eller"dir. Her iki anlamı da verip Allah’ın ayetteki amacını anlamaya çalışacağız. Peki Kuran’da “Eyd” kelimesinin kuvvet, güç anlamında kullanıldığına delil var mıdır? Elbette.
 

Sen onların bu tür laflarına karşı dirençli ol ve Eyd (güç) sahibi kulumuz Davud’u hatırla! (SAD 17)

Bütün bir göğü kendi Eyd’imizle (güç ve kudretimizle) biz inşa ettik ve onu sürekli genişleten de biziz. (ZARİYAT 47)

SAD 45’i de bu örneklere ekleyebiliriz. Amacım bu anlamı Kur’an’dan çıkardığımızı yani Kur’an’ı Kur’an ile tefsir ettiğimizi göstermek. Şimdi bu anlamı Maide 38’e ekleyelim bakalım ayete uyuyor mu?

Erkek hırsızın ve kadın hırsızın gücünü, yaptıklarına karşılık kesin (MAİDE 38)

Ayeti bu şekilde çevirirsek el kesmek denilen kavramın güç kesmek şekline dönüştüğünü ve bir mecaz olduğunu görürüz. Bu mecazdan da şunu anlarız. Hırsızlık fırsatının önünü kesin. Ekonomiyi düzeltin, ödemediğiniz zekâtı ve sadakaları ödeyin ki toplumda birilerinin hırsızlığa ihtiyacı kalmasın. Ekonomik tedbirler ve yardımlaşmayı arttırıcı tedbirler alın şeklinde yorumlayabiliriz. Bu yukarıdaki mecazdan benim anladığım. Siz farklı anlayabilir, farklı yorumlar yapabilirsiniz. Kimsenin yorumu mutlak değildir sonuçta. Veya hırsızlığa karşı olan bilinçli bir nesil yetiştirin şeklinde de anlıyorum doğrusu. Bir insan aç kalmış ve bunun için çalmış olabilir bu tür insanlara ceza bile uygulanmaz, uygulanmamalı.

Şimdi gelelim “Eyd” kelimesinin eller anlamına. Belki de “Eyd” bu ayette “eller” anlamında kullanıldı. Bu ihtimal de olasıdır ancak sonuç yine değişmez. Açıklayayım: Arapçada tekillik, çoğulluk kavramlarına ek olarak bir de iki şey için kullanılan ayrı bir tür daha var. Buna tesniye denir.
 

Yed= Bir el
Yeda= iki el
Eyd=eller (Üç veya daha çok el için kullanılır)

Gördüğünüz gibi Eyd üç veya daha fazla eli karşılayan bir kelime ve insanda da 3 el olmadığına göre “ellerini kesin” ifadesini mecaz olarak kabul etmek zorundayız. Yani insanların hırsızlık yapmalarına mani olacak bir ortam oluşturun anlamı kendiliğinden çıkar. Ama bir dakika! Kur’an el kelimesini hiç mecaz anlamında kullanmış mı? Kur’an’dan buna delilimiz var mı? Tabii ki kullanmış. Dediğim gibi Kur’an’ı doğru anlamak için ayetleri birbiriyle tefsir etmeliyiz hadis vb.. hikayelerle değil. Kur’an’da el yaklaşık 110 ayette 120 kez kullanılır. Bunların sadece 30 kadarı fiziksel anlamda el anlamını taşırken diğer 90 kadarı mecaz olarak kullanılmıştır. Birkaç örnek verelim.
 

Siz ey iman edenler! Hatırlayın Allah’ın üzerinizdeki nimetini! Hani size bir toplum el (eyd) uzatmaya kalkmıştı da, onların elinden sizi kurtarmıştı! (MAİDE 11)

Yahudiler Allah’ın eli (yed=tek el) sıkıdır! Dediler; Sıkı olan onların elidir (eyd=elleri). Ve bu düşüncelerinden dolayı rahmetten dışlandılar.  Aksine onun iki eli (yedâ= iki el) de sonsuzca açıktır (MAİDE 64)

Maide 64 elin hem tekil hem çoğul hem tesniye formunda kullanımına harika bir örnektir. Görüldüğü gibi Kur’an yukarıdaki ayetlerde el tabirini mecazen kullanmıştır. Araştırmak isteyenleriniz için elin mecazen kullanımına şu örnekleri de vereyim: 80:15, 48:24, 3:182, 42:30, 2:95, 2:79, 36:83, 60:2, 30:36 vs..

Şu itiraz yapılabilir: Maide 38’de kadın ve erkek hırsız diyor toplamda 4 el oluyor ve “Eyd” yani “Eller” ile bu 4 el kast ediliyor. Ancak bu iddia hatalı bir okuma olur. Peki niçin? Çünkü ayette geçen kavram “eydiyehumâ” dır. Dikkat ettiyseniz eyd yani eller kelimesine yapışık bir humâ zamiri var. Humâ zamiri iki kişiye işaret eder. Bu iki kişi ayrı ayrı bir erkek ve bir kadın olduğu anlamını verir. Yani ayete  “her ikisinin de ellerini kesin” anlamını verir. “Eyd” kelimesi de en az  3 “el”den başlayacağı için Bu ellerin biyolojik el olması mümkün değildir. Mecaz olduğu barizdir. Çünkü humâ yani her ikisi dediği için 3 el erkekten 3 el de kadından kesilmelidir ki 3 el kimsede mevcut değil.

“Eyd” eller kelimesinin mecaz olduğunu anladık. Bu kavramı öğrendikten sonra şöyle düşünüyor olmalısınız. Bin yıldır kimse fark etmedi de siz mi fark ettiniz. Ben de diyorum ki tabii ki din adamları burada geçen mecazı fark etti. Ancak hadis ve sebebi nüzul dediğimiz zehirli bilgilerle bu ayeti tefsir etmekten kendilerini alıkoyamadılar. Bu yüzden yanlış yorumu bile bile tercih ettiler.  Hatta, yanlış yorumu seçtiklerine delilim nedir derseniz şunu derim: “eyd” ile en az üç el kesin diyor. Bunun mecaz olduğu açık. Ama fıkıh âlimleri sağ eli kesin diyor. Kur'an'da hiçbir yerde sağ eli kesin ibaresi yok. Kendileri de “Eyd”in mecaz el anlamına geldiklerini bildikleri için uyduruk hadis adlı rivayetlere başvuruyorlar ve orada sağ el kesilir kuralını buluyorlar ki o hadisi sizinle paylaşacağım. Maide 38 gayet açık bir ayet ama din adamları ve müfessirler karıştırıyorlar, bulandırıyorlar tıpkı birçok ayet gibi. Kur’an sürekli apaçık ve anlaşılır olduğunu öne sürüyor. Peki biz niçin ayetleri anlamakta bu kadar zorluk çekiyoruz diyenler olabilir. Sebebini söylüyorum: din adamları. O kadar mitolojik rivayetlerle, uydurulmuş hadislerle, tevratla ayetleri tefsir etmeye kalkmışlar ki ayetler bulandıkça bulanmış. Hâlbuki bıraksalardı ve zihnimize hırsızın elini kesin hükmünün fiziksel kesme olduğunu yerleştirmeselerdi bunu ilk okuyan herkes anlayacak ve mecaz olduğunu apaçık şekilde görecekti. Özellikle arapça bilen herkes grameri bildiğinden bunu derhal anlayacaktı.

Şimdi gelelim kesmek fiili olan “iktaû” kelimesine. Şimdi “iktaû” yani “kesmek” fiili gerçekten somut anlamıyla mı yoksa mecazen mi kullanılmıştır görelim. Bunun da mecaz olduğunu delilleriyle birlikte verdikten sonra “elleri kesin” ibaresinin mecaz bir anlamı olduğuna dair içinizdeki şüpheler kalkacaktır. “iktaû” kelimesinin gerçekten de "kesmek" gibi bir anlamı vardır. Ancak Kur’an bu ifadeyi 18 yerde kullanır ve 16 yerde mecazen kullanır. Geriye kalan iki yerde ise mecaz olup olmadığı yoruma açıktır. Ben mecaz olduklarını görürken bazıları mecaz olmadığını iddia ediyor. Peki, biz kesmek fiilini fiziksel anlamda mı yoksa mecaz anlamında mı kullanacağımızı nasıl bileceğiz? Bu sorunun cevabı basit. Kur’an’a yaklaşırken samimi ve iyi niyetli olursak ve tek derdimiz Allah’ın muradını anlamak olursa Kur’an kendini açıyor. Kesmek fiilinin hangi anlamını kullanacağımızı Kur’an’ın genel ruhundan ve ayetin içindeki amacın ne olduğunu gördükten sonra kolayca anlarız. Şimdi mecaz olarak kullanıldığı bir iki ayeti size verdikten sonra mecaz olup olmadığı tartışmalı olan iki ayeti de size sunacağım.
 

Allah’ın kurulmasını emrettiği bağları keserler (BAKARA 27) (Bağ kesmek, Mecaz)

İnkâr edenlerin bir kısmını kessin (Al-i imran 127) (burada mahvetmek anlamında mecaz kullanılmış)

Sanki zifiri bir gecenin karanlığı sıvanmış gibi suratları (utanç ve zilletten) kapkara kesilir (YUNUS 27) (kapkara kesilmek mecaz bir deyimdir)

Yukarıda verdiğim ayetlerde mecaz kullanım açıktır. Ayrıca 16 yerde kullanılır ve hepsinde mecazdır dedik. Araştıranlar için diğer ayetlerin bazılarını da vereyim. Enam 45, Tevbe 121, Hud 81, Rad 4, Hacc 15, Araf 72, Enfal 7, Neml 32, Ankebut 29 vs.. gider. Şimdi de gelelim mecaz olup olmadığı tartışmalı son iki ayete. Bunlar: Hakka 46 ve Haşr 5’dir.
 

Ve eğer (Peygamber) kısmen dahi, söylemediğimiz sözler uydurarak Bize isnat etseydi (44) onu sağ kolundan şiddetle yakalar(45) ve şah damarını kesip koparırdık (HAKKA 46)

Ben bu ayetti okuduğumda Allah’ın gelip birinin şah damarını keseceği şeklinde anlamıyorum. Ayet bana göre mecazen peygamberi mahvederdik demeye getiriyor. Ancak bu ayetleri somut şah damar kesme operasyonu olarak da anlayanlar var. Tartışmalıdır. Diğer ayete bakalım.
 

Bu onların Allah’a ve O’nun elçisine karşı konuşlanmaları yüzündendir; her kim de Allah’a karşı konuşlanırsa, unutmasın ki Allah’ın azabı çetindir(4) Onların hurma ağaçlarından her ne kesmiş veya kökü üzere bırakmışsanız, hepsi de Allah’ın izniyle olmuştur; gerekçesi de sapkınları cezalandırmaktır (HAŞR 5)


Yukarıda gördüğünüz haşr suresinin başlangıcından beri konu kitap ehlinden peygamberimize nankörlük edenlerdir. Haşr 5’te ise Allah mecaz bir ifade ile onların hurma ağaçlarını kesmekten bahsediyor ki mecaz olduğu çok açıktır. Çünkü ayetin devamında sapkınları bu şekilde cezalandırdığını ifade ediyor. Hurma ağacını kesmek karşı tarafa değil doğayı cezalandırmak olur. Ayrıca Kur’an’i anlayışa göre sebepsiz ağaç yani bitki ve hayvan kesilemez, öldürülemez. Ancak soyut ve mecaza uzak din adamları bu ayeti de ağaç kesmek şeklinde anlamışlardır.

Peki, Kur’an fiziksel kesme anlamında hangi kelimeyi kullanır? “iktaû” kelimesinin şeddeli formu olan “QattaA“ kelimesini kullanır. Fiziksel kesme anlamı için kuran bu formu kullanır. Kesip atmak anlamına gelir. (5:33, 7:124, 20:71, 26:49, 13:31)
 

(Firavun) dedi ki:”demek siz ben izin vermeden ona inandınız, öyle mi? Anlaşıldı ki o size büyüyü öğreten üstadınızdır; fakat pek yakında gününüzü göreceksiniz: dönekliğinizden dolayı ellerinizi ve ayaklarınızı mutlaka keseceğim ve topunuzu asacağım” (ŞUARA 49)

Yukarıda gördüğünüz gibi Musa peygambere iman eden firavunun ilizyonistlerini firavun ellerini ve ayaklarını kesmekle tehdit ediyor. Fiziksel anlamda kesmek fiili için “QattaA“ kullanılıyor. Peki QattaA kavramı mecazen kullanılmış mı Kur’an’da? Evet mecaz olarak ilişkiyi kesmek anlamında kullanılmıştır. Buna örnek olarak 2:166, 6:94, 7:160, 9:110, 47:15, 47:22, 21:93, 22:19, 23:53 verilebilir.
 

Bu (emre) karşın, onlar aralarındaki birliği keserek… (MÜMİNUN 53)

 
Bu “QattaA” formunun başka anlamı var mı? Bir anlamı daha var. O da “kesik atma, yarmak”. Bu kullanıma da iki örnek verebiliriz: 12:31 ve 12:50
 

(Kadın) onların (bu tür) dedikodularını işitince, onları davet ederek kendileri için dayalı döşeli bir ziyafet sofrası hazırladı, her birinin eline de birer bıçak tutuşturdu ve (Yusuf’a) çık karşılarına! Dedi. Hanımlar onu görünce kendilerinden geçip hayran kaldılar; dahası (bu yüzden) ellerini kestiler ve olamaz! Dediler, aman Allah’ım Bu bir insan olamaz, olsa olsa bu yüce bir melektir! (YUSUF 31)

Yukarıdaki ayette kadınların ellerini kesip koparmadıkları açıktır. Biz dahi salata hazırlarken bazen elimizi keseriz. Burada kast edilen kesmek, kesik anlamında olduğu çok nettir. Kadınlar Yusuf’u görünce bıçakları unutmuş ve ellerine kesik atmışlardır. Yoksa meyve bıçağı ile elin kopması mümkün değildir. Testere filmini izleyerek bu ayeti yorumlamayın :)) Din adamlarını anlamak imkânsızdır. Maide 38’de geçen ibarenin aynısı bu ayette geçiyor “Ellerini kestiler” ancak bu ayeti yorumlarken istisnasız her din adamı ellerine kesik attılar şeklinde anlarken iş maide 38’e gelince hırsızın elini kesmek kavramından kesip koparmak sonucunu çıkarıyorlar. Din adamları çok azı hariç her daim zengindiler. Sanırım kendi kapitalist düzenlerini korumak için bu şekilde anlamak işlerine geliyordu. Faiz yiyene, savaş çıkarana, soykırım yapana, tecavüzcüye el kesmek yok ama zenginlerin malına el uzatma en ağır cezayla cezalandırılıyor. Ayeti bu şekilde bize öğretenlerin zenginler olduğunu görmelisiniz. Zenginler, yoksulların kendi mallarına dokunmamaları için aleme ibret cezayı islam'a yerleştiriyorlar: el kesme. İş faiz almaya gelince el kesme yok. Çünkü Faiz alan zenginler. Kur'an'ı kapitalistlerden öğrenmemelisiniz. Ama Kur’an’ı sadece onların okuyup yorumladıkları dönemler bitti. Artık biz de Kur’an’da ne var görebiliyoruz. Ve söyledikleri nice yalanı…

Tüm bu kanıtların ışığında Maide 38 şu şekilde çevrilebilir:
 

Erkek hırsızın ve kadın hırsızın gücünü, kuvvetini, yaptıklarına karşılık kesin. Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir. Zira Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet sahibidir (MAİDE 38)

Burada şu soruyu sorabilirsiniz madem elleri kesmek mecaz niçin o şekilde çevirmedin? Aslında o şekilde çevrilmesi daha doğru ancak anlamı bin yıldır kirletildiği için. Kur’an’dan önce Müslümanlarla tanışmış biri bu ayetin fiziksel el kesmeden bahsettiğini sanacaktır. Bunu engellemek için yukarıdaki çeviri daha doğru geliyor.

Peki hırsızın eli kesilmeli diyen ve halen ikna olmayan kesimler için biraz daha delillere devam edelim. Ayetin devamında “Bu Allah’ın öngördüğü bir caydırma yöntemidir” deniliyor. Bin yıldır el kesme barbarlığı islam’ın içine sokulmuş ve uygulanmıştır. Ne hırsızlık bitti, ne de hırsız. Bu ne biçim caydırma ki işe yaramıyor. Ayrıca o da ne!! Ayet bağlamından koparılmış. Maide 38’den bir sonraki ayette bakalım din adamları neler saklamış?
 

Bu zulmü işledikten sonra kim tevbe eder ve kendini düzeltirse, elbet Allah’da onun tevbesini kabul eder; Zira Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır (MAİDE 39)

Evet, bu ayet her şeyi açıklıyor. Hırsızlık yapan kişi için tevbe kapısı açıktır. Tevbe eder ve kendini düzeltirse Allah onu affeder. Şu halde elini kestikten sonra tevbenin ne anlamı kalır? Bu yüzden diyorum ki hırsızın ellerini kesip bunu Allah emrediyor diyenler ölünce iftira attığınız varlığın yanına gideceğinizi unutmuşsunuz. Ama unutkanlığınızı diğer dünyada Allah giderecektir. Tesadüf müdür bilmiyorum ama Maide suresi 41. Ayette çok mükemmel bir ayrıntı var. Bu işi ilginç kılan bu detayın Maide 38’den iki ayet sonra gelmesidir. Ayette Yahudi din adamlarının yaptığı bir tavırdan bahsediyor nedir o tavır? “Onlar sözleri asıl bağlamından kopararak manalarını çarpıtırlar, Eğer size şu tür bir öğreti verilirse hemen alın; yok verilmezse sakın yaklaşmayın derler.” (MAİDE 41) Kesinlikle mükemmel bir detay ve Allah şu anki Müslüman din adamlarının yaptığını O zaman ki Yahudi din adamlarının üzerinden ifşa etmektedir. Çünkü o zaman Müslümanların din adamı makamları yoktu. Çoğu Müslüman bu ayetler bizden bahsetmiyor demekte ve bu ayetlerin kendisine hiçbir sunumu olmadığını iddia etmektedir. Sanki Allah masal olsun diye bunları anlatmış gibi davranmaktadır. Hâlbuki Yahudilerin yaptığı tavrın bizde de görüleceği uyarısı için yani ders almamız için bu ayetler gönderildi.

Kur’an’ın ve İslam’ın hırsızın elini kesin demediğine güçlü bir kanıtım daha var. Yusuf suresi 73, 74 ve 75 ayetleri. Firavunun kupası kayıptır ve Yusuf’un kardeşleri hırsızlıkla suçlanır. Aralarında şöyle bir konuşma geçer.
 

“Hayret vallahi” dediler, “Doğrusu ülkede bozgunculuk çıkarmak gibi bir amaçla (buraya) gelmediğimizi ve bizim hırsızlık yapan birileri olmadığımızı siz de biliyorsunuz” (73) “Evet ama, eğer yalan söylüyorsanız bunun cezası (size göre) nedir?” dediler. (74) “Onun cezası” dediler, “kimin yanında bulunursa, onun ona karşılık rehin alınmasıdır: biz bu (suçu işleyen) zalimleri işte böyle cezalandırırız!” (YUSUF 75)

Yukarıdaki olaylarda bir detay var. Bildiğiniz gibi Yusuf’un kardeşleri Yakup peygamberin oğullarıdır. Mısırlı yetkililer onlardan hırsızlığın cezasının sizin inancınıza göre nedir? Diye sorduğunda onlar yakup peygamberden öğrendiklerini ifade ettiler: Yani hırsızın cezası İslam peygamberi Yakup ve oğullarına göre “alıkoyulmadır”. Yakup İsrailoğullarının değil kendi devrindeki tüm Müslümanların peygamberidir. Dönemin Müslümanları ise İsrailoğullarıdır. Ve o dönemin hırsızlığın İslami hükmü “rehin tutulmadır” Allah o gün bile el kesme gibi barbarca bir hükmü uygulamamışsa ki o dönemler insanoğlu daha vahşi ve daha durdurulamazdı bugün bu hükmü ihdas ettiği fikri anlamsızdır. Peki rehin tutulma ne demek? İşte burada yorum devreye girer bazıları hapse atılmak şeklinde yorumlamış ki mantıklıdır. Ama daha mantıklı yorum şudur. Kişi rehin tutulur ve bedava çalıştırılır. Ta ki çaldığı eşyanın değerini ödeyecek kadar çalışır ve rehinlik biter. Bu mükemmel bir yorum ve çözümdür. Peki sen hırsızlığa karşı günümüzde ne önerirsin dediğinizde ben bu çözümü öneririm. Hırsız çaldığı değer kadar çalıştırılmalı ve rehinliğine daha sonra son verilmelidir. Çünkü hapse atmak çözüm değildir. 21.yy hukuk sisteminin işe yaramadığı açıktır. Hırsız çaldığı eşyanın değeri kadar çalıştırılarak emek bilinci kazandırılmalı ve bu şekilde topluma kazandırılmalıdır.

Bazı kadın ve erkek alimlerden şu yorumu duyuyorum. El kesmek'ten kasıt ele çizik atmaktır. Yani hırsızı damgalamak. Ancak bu doğru bir okuyuş değildir. Çünkü ilerde damgalanmış bu insan bir daha iş bulamaz, alay edilir, toplumdan dışlanır, elindeki o damgayı gören herkes ona cüzzamlı muamelesi yapar. Terkedilmişlik ve dışlanmışlık onu topluma kazandırmaz düşman eder. Bu bir çözüm olmadığı gibi sosyal ve psikolojik yaralara sebep olur. Ha eline çzik atıp işşaretledin ha kestin ikisi de aynı sonuca çıkar.

Son olarak bu yanlışa sebep olan mitolojik hadise yer verip yazımı sonlandırıyorum. Hadis Kütübi Sitte’de geçen 1603 numaralı hadistir. Bu kitap Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai, Tirmizi ve İbn Mace’nin derlediği 6 hadis kitabından oluşur. Müslümanların çoğu bu mitoloji kitabını Kur’an’dan sonraki İslam’ın en büyük kaynağı olarak kabul ediyor. Ancak bu kitap ancak masallara kaynak olabilir islam’a değil.
 

Hz. Cabir (r.a) anlatıyor "Resulullah aleyhissalatu vesselam)'a bir hırsız getirilmişti.
"-Öldürün onu!" diye emretti. Kendisine:
"-Ey Allah’ın Resulü, bu adam sadece çaldı" denildi. Bunun üzerine
"-Öyleyse (elini) kesin!" dedi ve derhal eli kesildi. Sonra ayni adam ikinci sefer getirildi. Yine:
"-Öldürün onu!" diye emretti. Kendisine:
"-Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı" dendi. Bunun üzerine
"-Öyleyse kesin!" dedi ve derhal (sol ayagi) kesildi. Sonra üçüncü sefer getirildi ve hırsızlık yaptığı söylendi. Hz. Peygamber:
"-Öldürün onu!" diye emretti. Kendisine:
"Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı" denildi. Bunun üzerine :
"-(Sol elini) kesin!" diye emretti. Sonra ayni adamı dördüncü kere getirdiler.
"-Öldürün onu !" buyurdu. Kendisine:
"-Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı" dediler. Bunun üzerine
"-(Sağ ayağını da) kesin!" diye emir buyurdu. Ayni adam besinci sefer getirildi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam):
"Öldürün onu" diye emretti. Hz. Cabir (radiyallahu anh) der ki: "Adamı götürüp öldürdük. Sonra sürüyerek götürüp bir kuyuya attık. Üzerini de tasla doldurduk."
Ebu Davud, Hudud 20, (4410); Nesai, Sarik 15, (890, 91)

Şimdi soruyorum bu peygamberimize iftira değil midir? Bir kere eli kesilen biri nasıl hırsızlık yapabilir, kaldı ki daha sonra ayakları da kesiliyor ama hırsızlığı neresiyle yaptıysa tekrar getiriliyor. Peygamber birinin suçunu bile dinlemeden öldürün onu diyen bir diktatör olarak lanse ediliyor. Yukarıdaki safsatadan başka bir şey değildir. Sonuç olarak ayet, hırsızın elini kesmeyi değil el ile suçun arasındaki bağlantıyı kesmemizi istiyor.

Zenginden çalarsanız bu bir suç olur, ancak fakirden çalarsanız bu bir suç değildir bunun adı kapitalizm'dir.

Yararlandığım Kaynaklar
  • Bayraktar Bayraklı
  • Sonia Cihangir
  • Hüseyin Kemal Gürger
  • Yazının yüzde doksanlık bölümü Gürkan Engin'den alınmıştır. Emeklerinden dolayı kendisine teşekkür ederim

 
Görüntülenme 1,940
Yayın 08 Temmuz 2019

İslam dünyasında doğru bilinen yanlışlardan biri de yeni doğan çocuğun kulağına ezan okunması ve Arapça bir isim (Ayşe, Fatma, Mehmet, Muhammet vs.) bırakılmasıdır. Kur’an’ın hiçbir yerinde bu tür uygulamalar emredilmemiştir. Ezan Kur’an’da geçmez. Yani bir kutsallığı yoktur. Tamamen insan ürünüdür. Rivayetlere inanmayı seçenler bile ezanın peygamber tarafından öğretilmediğini bilir.--

Hikâye şu şekilde anlatılır: Peygamberimiz sahabeleriyle Müslümanları namaza nasıl çağrı yapacakları hakkında istişare yapmış. Herkes farklı farklı  önerilerde bulunmuş. Kimi; namaz vakitlerinin boru çalınarak, ateş yakılarak, çan çalınarak veya yüksekçe bir yere bayrak dikilerek haber verilmesi tekliflerinde bulunmuş. Fakat Peygamberimiz, bu tekliflerin her birini, başka millet ve dinlere ait olması nedeniyle uygun görmemiş. Topluluk bir karara varamadan dağılmış. Bir gece Abdullah bin Zeyd, rüyasında salat’a (namaza) insan sesi ile çağırıldığını görmüş ve rüyasını Peygambere anlatmış. Peygamberimiz bu ifadeleri çok beğenmiş ve "Gördüğünü Bilal'e öğret; çünkü onun sesi güzeldir." buyurmuş. Bilal, Medine'nin en yüksek yerine çıkarak öğrendiklerini okumuş.

Bu hikâyelerin elbette doğruluğunu sorguluyorum. Çünkü mantık dışı bir kurgusu var. Ezan olgusu bulunmadan önce hikâyeye göre zaten Bilal-i Habeşi, “hayya alesalah” yani  "Haydi namaza" diyerek sahabeleri namaza çağırırmış. Hikâyede Zeyd ilk defa insan sesi ile namaza çağırıldığını rüyasında görmüş ve bunu peygamberimize anlatmış. Hâlbuki hikâyenin başında zaten Bilal’in bu şekilde (insan sesiyle) çağırdığını anlatıyorlar. Neyse, önemli olan ezanın ne ilahi ne de peygamberimiz tarafından keşfedilmiş olmasıdır. Eğer anlatılanları doğru kabul edersek bir insanın rüyasını peygamberimizin makul görmesidir. Ancak bugün ezan kutsallaştırılmış, dinin olmazsa olmazı haline getirilmiştir. Hatta hızlarını alamayanlar yeni doğan çocuğun kulağına ezan okutma geleneğini başlatmış. Ne alakaysa. Çocuk doğduktan sonra ona Arapça haydi namaza demek ne kadar mantıklı? Bu uygulama birçokları gibi İslam’a değil Sünnilik vb. dinlere özgü bir uygulamadır.

Çocuklarımıza Arapça isim vermeye gelince bu da başka bir anlamsızlık. Bir Türk’ün çocuğuna Türkçe isim vermemesi bir Kürt’ün çocuğuna Kürtçe isimler vermemesi kültür yozlaşmasını da beraberinde getirir. İlla böyle olacak demiyorum. Biri Japonca bir isimden çok etkilenir çocuğuna Japonca bir isim bırakır. Ya da tarihe mal olmuş bir kişinin ismini beğenir bırakır. Fakat bu kitleleri ardına alırsa bu kültürü kaybetmeye neden olmaz mı? Muhammed peygamber Amerikalı olsaydı herkes çocuğuna George, Michael, John vs. isimlerini bırakacaktı. Şunu iyi anlamak gerek Arap kültürünü İslam kültürü zannedip sahiplenmemek gerek. Muhammed peygamber bir Arap’tı. Bu yüzden kabilesindeki insanlar gibi sakal bırakır, sarık takar, misvak kullanır, hurma yerdi. Bunlar Arap kültürüdür, İslam kültürü değil. İslam kültürünü Kur’an oluşturur. Bunu artık ayırt etmek gerekir.  Peygamberimize atılan iftira pompalama makinesi olan hadislere göre Muhammed ismi kutsal. Bakınız:
 

Benim ismimle isimlenin ama künyemle künyelenmeyin" (Müslim, Edep 1)
Muhammed adını koyduklarınıza vurmayın ve onları iyilikten mahrum etmeyin. Çocuğa Muhammed adını koyduğunuzda ona iyi davranın, meclisi onun için açın, ona yüz ekşitmeyin (Hindî, age XVI/48, Suyutî, el-Camiu's-sağir (Feyzu'1-Kadîr i1e), I/35)
Üç oğlu olup da birisine Muhammed adını koymayan cahillik etmiştir (Hindî, age (Taberani'den),XVI/419)

Bu rivayetlere göre haşa Muhammed peygamber faşisttir. Günümüzdeki Kuzey Kore’nin ergen diktatöründen farksızdır. Kendi ismini yüceltiyor, insanları kendi ismiyle isimlenmeye zorluyor, adı Muhammed olanları iyi davranarak kayırmamızı ve son olarak Muhammed ismini bırakmamayı cehalet olarak görmemizi istiyor. Bu insanlar kendi peygamberlerine bu ifadeleri nasıl yakıştırıyor? Yukarıdaki sözleri günümüzde bir siyasetçi söyleseydi sosyal medya karışırdı? Toplum böyle bir faşistin kendi adını kutsallaştırmasına büyük tepki verirdi. Elbette ki yukardaki rivayetler diğerleri gibi uydurmadır. Kur’an Muhammed isminin ya da herhangi bir Arap isminin kutsallığından bahsetmez.

Gözlerimi kapattığım zaman yukarıdaki rivayetleri uyduran insanların simalarını görüyorum. Sözde peygamberini çok sevdiği için masum gördüğü hadis uydurmayı çok büyük bir günah olarak görmeyen bu kişilerin İslam’a verdikleri zarar ortadadır. Açık ki dönemin din adamları toplumun en cahil kesimlerinden oluştuğu için bu rivayetler onlara makul gelmiş ve bunu İslam dinine eklemişlerdir. Bir toplumun âlimleri o toplumun cahillerinden oluşuyorsa bu, o toplum için yeterli bir felakettir. Ne yazık ki İslam dünyası bin iki yüz yıldan fazla bir süredir bu felaketi hala atlatamadı. Batı bilime hükmedip en akıllılarını âlim yapmaya devam ederken doğu hala en cahilini sesi çok çıkmaz, hakikate değil üstlerine sadık olur diye âlim yapmaya çalışmaktadır. Bu kafayla biz karanlık çağdan çıkamaz Batı’yı yakalayıp geçemeyiz.

 
Görüntülenme 3,798
Yayın 07 Temmuz 2019

Halkımız arasında doğru bilinen yanlışlardan biri de mezar yönünün kıble olmasının zorunlu olduğudur. Bu Sünnilik dininin bir zorunluluğudur. İslam ile yakından uzaktan alakası yoktur. Kur’an böyle bir uygulamadan bahsetmez. Bazıları niçin yön kıbleye bakmalı sorusunu şöyle cevaplamakta: Dua isabet etsin diye.Biliyorum bilime, akla, mantığa, felsefeye ve en önemlisi Kur’an’ı her şeyin üzerinde gören arkadaşlarımızı bu cevap rahatsız etti.-- Çünkü bu bizi salak yerine koymaktan başka bir şey değil. Adama sorarlar sen Kur’an’da yazmayan bu uygulamayı Allah’tan öğrenmediysen nereden ve kimden öğrendin? Kaldı ki bunun sebebinin bu olduğunu Allah söylemiyorsa kimi referans alıyorsunuz?

Sünnilik dininin en büyük sorunu şu: din koyucunun kim olduğunu tam olarak anlayamıyorlar. Din koyucu tek otorite Allah’tır. Allah ise bunu Kur’an ile bize bildirir. Sünniler ise Kur’an dışı dini otoriteler aramaktalar. Bize söyledikleri bu otoritenin Muhammed peygamber olduğu. Fakat bize delil olarak gösterdikleri kaynaklar ise Peygamberimizden asırlar sonra yaşamış insanların duydukları söylentiler. Yani peygamberimiz bile değil. Bu söz ve uygulamaların ona ait olduğuna inanan insanların doğru söylediğine inanmamız bekleniyor. Kaldı ki binlerce çelişki, Kur’an ile zıtlık, bilim dışı inanış vs. içeren bu kaynaklar sorgulanmak istenmiyor.

Allah Kur’an’da bu konudan bahsetmiyorsa bu önemli olmadığındandır. Öldükten sonra sorumluluk biter. Ne tarafa gömüldüğünüzün bir önemi yoktur. Böyle ilkel dönem inanışlarını çağdaşlığı hedefleyen ve bilime gönlünü vermiş insanların dini olan İslam’a monte etmek beyhudedir. Çünkü bu vidalar bu tahtaya girmez. Dinimiz İslam, bu tür ayrıntılarla değil insanla, sorumlulukla, ahlak ile, akıl ile ilgilenir. İslam’ın hükümleri ölüler için değil diriler içindir.

Dünyadaki en temel sıkıntı günümüzde şu: Sünniler, Şialar, Vehhabiler, Nakşiler, Hanefiler, Şafiler, Hanbeliler, Malikiler vs. yüzlerce dinin mensubu kendini tıpkı İslam dinine inananlar gibi Müslüman olarak tanımlamakta ve İslam’a inandığını düşünmektedir. Ayrıca İslam ile aynı kitaba (Kur’an) inandıklarını iddia etmekteler. Bu yüzden İslam dini karmaşıklaşmıştır. Çünkü ne İslam’a ait ne değil bunu anlamak Kur’an ile haşir neşir olmayan insanlar için imkânsız hale gelmiştir. Kaldı ki Kur’an ile ilgili sürekli araştırma yapanlar için bile ayırt edilmesi çok zorlaşmıştır.

Sünniler (ehli kitap) mezar yönü kıble olmalıdır diyor bir başkası ölüye Fatiha okunur diyor bir diğeri mezarları kutsal ilan edip türbe yapıyor. Bunları söyleyenler bunları İslam söylüyor dedikleri için insanın kafası karışıyor. Hâlbuki bunları İslam emretmiyor. Sünnilik ve Şiilik dini emrediyor. Halk ekmek parası derdine düştüğü için bu konuları araştırmıyor. Çoğunluk ne derse ona inanıyor, çoğunluk neyi takip ediyorsa onu takip ediyor. Çünkü çoğunluk her zaman insana bir güven hissi verir. Sürüden ayrılmak insanı korkutur. Bu psikolojik bir gerçek. Ancak işe bakın ki Kur’an’ın en çok eleştirdiği konuların başında ataları, çoğunluğu körü körüne takip etmektir.
 
Görüntülenme 22,224
Yayın 30 Mayıs 2018
31 Mayıs 2019 güncellendi

Bu durum hakkında birçok görüşü dinledim. Ateistler peygamberimizin kendi oğlunun eşine göz koyduğunu iddia etmekteler. Ancak bu konu Müslüman kesimin de kafasını karıştırmaktadır. Bu yüzden bu konuda kendi görüşümü belirtmek istedim. İlk önce iddia edilen olay nedir ona bakalım:-- Cahş kızı Zeynep: 35 yaşlarında bir duldur. Zeyd b. Haris ile evliydi boşandılar. Usame adını verdikleri çocukları Hz. Peygamber tarafından çok sevilirdi. Türkiye’de ateistlerin kendine kaynak olarak edindikleri Turan Dursun; şöyle diyor:
 

Zeynep Bint Cahş, Muhammed’in evlatlığı Zeyd’in karısıdır. Zeyd’i Muhammed kendisine “oğul” edindiği için herkes ondan “Muhammed’in oğlu (Zeyd İbn Muhammed)” diye söz eder.
Muhammed bir gün, Zeyd’i görmek için onun evine gider. Zeyd’i bulamaz, Zeyd’in karısı Zeynep’le karşılaşır. Birden tutulur Zeynep’e. Bir kadına Muhammed’in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed’in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu öğrenir öğrenmez Muhammed’e gidip konuşur:
— Karımdan ayrılmak istiyorum.
— Neden? Seni kuşkuya düşürecek bir şey mi yaptı?
—Vallahi hayır. Beni kuşkuya düşürecek hiçbir şeyi olmadı. Onun iyilikten başka bir şeyini görmedim.
—Öyleyse karını bırakma, Tanrı’dan kork!
Muhammed “karını bırakma” derken, gerçekte sevdiği Zeynep’in boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın.

Yukarıdaki olay hadis ve rivayetler ile günümüze gelmiş mitolojik hikâyedir. Bu noktada Turan Dursun’u suçlamıyorum. Bu iftirayı Peygamberimize ateistlerden çok kendilerine Müslüman diyen hadisçiler yapmıştır. Turan Dursun da bu hadisleri yorumlayarak doğal olarak bu sonuca ulaşmıştır. Turan Dursun ve onun gibileri eleştirdiğim nokta konuyu araştırmadan hadisleri dinin kaynağı olarak görmeleri. Bu açıdan ateistler ile sünniler aynı kaynaktan beslenir. Turan Dursun 2000’e doğru dergisinde bu uydurulmuş hadisin devamını anlatıyor:
 

Muhammed bir gün Zeyd’i aramak üzere evine gider, Zeyd’i bulamaz. Evde Zeyd’in güzel karısı Zeynep vardır. O sırada içeride çamaşır yıkamaktadır. Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir. Peygamber Zeynep’in güzelliği karşısında coşkuya kapılır ve şu sözleri söylemekten kendini alamayarak ... evden çıkar. Zeyd eve gelince Zeynep olayı anlatır. Zeyd içinde karısını yitireceği önsezisiyle Peygamber’e koşar: Zeynep’i sevdinse hemen boşayım, sen al, der. Muhammed’in karşılığı:   O nasıl söz, karını boşama! Ancak içten içe boşanmasını da ister.

Turan Dursun hadisleri aktarmaya devam eder ve dergide şunları ilave eder : 
 

… Peygamberin Zeynep’e olan aşkı, evlendikten sonra da uzun süre devam eder. Hadislerin anlattığına göre, Peygamber nerede güzel bir kadın görse hemen eve koşar, Zeynep’le yatardı  (Buhari – Hibe/8 – Tecrîd hadis no: 1130)


Burada hem ateistlerin hem de hadisleri dinin kaynağı olarak gören Sünnilerin iddiası şudur ki tam bu olaylar sırasında Ahzab suresi 37'nci ayet indi. Tabii ki bu iddianın da yalan olduğunu delillerimizle ifşa edeceğiz.
 

Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de iyilikte bulunduğun kimseye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!” Ama Allah’ın açıklayacağını sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden çekinmen gereken sadece Allah’tı. Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kesip boşadıklarında kişilerin onlarla evlenmelerinin önünde hiçbir engel bulunmasın: sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ – AHZAB 37)

Turan Dursun ve birçokları burada Muhammed’in içinde sakladığı şeyin, Zeynep’e olan aşkıydı. Bu ayeti derinlemesine inceleyeceğiz ve bunun kanıt olmadan bol keseden iftira içerdiğini göstereceğim. Şimdi hikâyenin son kısmına dönelim. Turan Dursun'un buraya kadar anlattığı öykünün devamını Arif Tekin' in "Kuran'ın Kökeni" adlı kitabın 166. sayfasından itibaren görelim:
 

… Muhammed, Zeyd' i çağırıp bu ayeti (Ahzab, 37) anlattıktan sonra ona şu görevi veriyor: "Git Zeynep'e  bu olayları anlat ve onu bana iste.” Zeyd, kapıya varınca içeri giremiyor ve yüzünü çevirerek, -kendi anlatımına göre ter içinde- sanki dünya başına yıkılmış gibi bir ruh hali içinde kendisinin Muhammed'in elçisi olduğunu ve onu istemeye geldiğini söylüyor. Zeynep ise o sırada hamur işi yapmaktadır. Zeyd'i dinledikten sonra olumlu yanıt vermiyor ve "düşünmem lazım" diyerek ibadet odasına çekiliyor. Zeyd, bu olumsuz haberi Muhammed' e bildirince Muhammed artık buna dayanamıyor ve doğruca Zeynep'in evine giderek ona el koyuyor. Gerekçe, o sırada inen Ahzab Suresi'nin 37. ayetindeki "Ey Habibim, Zeynep'i biz sana nikâhladık" cümlesidir. Artık bu ayete dayanarak ne Zeynep'e mehir ücretini veriyor, ne evlenme için şahit tutuyor ve ne de Zeynep'in akrabasından izin alıyor. Bu sırada Muhammed 58 yaşında Zeynep ise 35 yaşında idi. Üstelik Muhammed'in yanında şu hanımları vardı: Aişe (12 yaşında) , Hafsa (23 yaşında), Ümmü Seleme (30 yaşlarında)
Olay burada da bitmiyor. Muhammed'in Zeynep ile evlenmesinden kısa bir süre sonra (Hicri 6. yıl) Zeyd, Muhammed tarafından üst üste 6 küçük savaşa-baskına gönderiliyor. Bunlar şunlardır: Beni Süleym, İys , Taraf, Hisma, Vadi'l Kura,  Ümmü Kirfe.

Zeyd, bunların hiç birinde vurulmayarak başarıyla dönüyor. Sonunda Muhammed Zeyd'i tarihte "Mute Savaşı" olarak bilinen savaşta 3000 kişilik Müslüman ordusuyla yaklaşık 100.000 kişilik Rum ordusunun karşısına çıkarıyor. Üstelik Halit Bin Velid gibi daha usta bir komutan var iken Zeyd komutan seçiliyor. Zeyd bu sefer öldürülüyor.

Her neyse şimdi yukarıda hadisçilerin uydurduğu safsatanın ne denli çelişkili ve mantıksız olduğunu inceleyeceğiz. Ancak yukarıdaki mitolojik masalın çelişkilerini göstermeden önce şu iyice bilinmelidir ki hadisler, rivayetler, dedemden işittimler dinin kaynağı olmazlar. Hadis ve rivayetler Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a hakaret etmek için İslam’a sokulmuş Truva Atı’dır. Çünkü aslında dünyada hiç kimse Hz. Muhammed döneminde ne oldu, kaç eşi vardı, ismi geçen sahabelerin hayatları, peygamberin yaptığı savaşlar vs.. bilmiyor. Peygamberimizin hayatı vefatından en erken 149 küsür yıl sonra yazılmıştır. O da kısıtlı bilgiler. Elimizde o döneme ait hiçbir sağlıklı veri yoktur. Müslümanlar yok ben dedemden işittim, yok bana dedemin arkadaşının babası anlatmıştı vs. diye diye dedikodularla ve yalanlarla örülmüş “Muhammed peygamber ve arkadaşlarının hayatı” lügati ortaya çıkmıştır. Ve şu da ilginçtir ki o kadar bariz yalanlar atmışlar ki her olayda bin tane farklı anlatım bize sunulmuştur. Hadisleri aktaran Kişi pedofil ise Aişe validemiz 6 yaşındayken evlendi demiş, Kişi olgun bayanlardan hoşlanıyorsa Muhammed kızı Fatma’yı küçük olduğu için Ali’nin evlilik teklifini reddetti diye hadis uydurmuş. Kişi gümüş tüccarıysa peygamber sadece gümüş yüzüğe onay vermiştir diye bir hadis uydurmuş. İnanmayanlar gümüş yüzük hadisine bakabilir. Yani anlayacağınız hadisler kişilerin ihtiyacına göre dizayn edilmiş.
 

Peki, Hiç mi doğru bilgi bize ulaşmadı?


Bu soruyu soranlarınıza şu cevabı vermek isterim. Türkiye 90 yıl önce bir Milli Mücadele dönemi geçirdi. Bu mücadelede lider Mustafa Kemal’di. 90 yıl öncesi hakkında bile bir milyon abartı, yalan, mitoloji piyasayı kavurmaktadır. Bazıları Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşında hiç aktif rol almadı derken, bazıları onun sayesinde kazandığımızı, bazıları Mustafa Kemal’i Kurtuluş Savaşını başlatması için Vahdettin tarafından Anadolu’ya gönderdiğini iddia ederken bazıları Vahdettin’in vatan haini olduğunu dillendirmektedir. Bazıları Kurtuluş Savaşı olmadı sadece Türk-Yunan savaşıydı derken bazıları buna şiddetle karşı çıkmaktadır. Hatta Mustafa Kemal’in dini inancı neydi? Sorusu bile tartışılır hale geldi. Tüm bunlar sadece iddiaların bir bölümü. Tüm görüşleri yazsam kitap olur. Sadece 90 yıl önce olmuş, fotoğrafların ve daha net bilimsel bulguların olduğu 20.yy.da bile elimizde net bilgiler olmayıp bulanık bilgilerle çevrelenmişken nasıl olur da 1450 küsür yıl önce hayata gelmiş birinin -ki o dönem tarihsel kayıt tutulmamış- 150 yıl sonra hatta Muhammed peygamberin günümüzdeki şekliyle hayatının yazılması vefatından yaklaşık 230 yıl sonradır. Bugün Müslümanların hatta hadisleri kaynak gösteren sünnilerin ve ateistlerin Hz. Muhammed’in hayatını net şekilde biliyor gibi davranmalarının ne denli tutarsız olduğunu görmelisiniz.
 

Peki, Muhammed Peygamberin hayatını nasıl öğreneceğiz?

Aslında buna gerek yok. Biz Kur’an ile ilgilenmeliyiz ve Kur’an peygamberimizin hayatından bilmemiz gereken kısımları zaten bize sunmuştur. Yani en güzel siyer (Muhammed’in hayatını anlatan kitap) Kur’an’dır. Ve bir önemli nokta daha: Kur’an’ı uyduruk hadislerle değil, Kur’an’ı, Allah'ın diğer ayetleri ile tefsir edeceğiz. Allah diğer ayetleri hangisi: diğer Kur'an ayetleri ve bilim. Bilim, Allah'ın evrendeki ayetleridir. İslam’da usul budur.
 

Yukarıda anlatılan rivayetin bir izahı var mıdır?

Şimdi yukarıdaki rivayetin ne denli mitolojik olduğunu anlatayım.

1.  Muhammed peygamberin Zeyd’i öldürmek için savaşlara gönderdiği söyleniyorken bir yandan da Muhammed’in Zeyd’in oğlu olan Üsame’yi çok sevdiğinden bahsediyor. Babasını öldürmek isteyen biri çocuğunu nasıl seviyor?

2.  Zeynep 35 yaşlarındadır. Kesinlikle böyle mutlak bir bilgi elimizde yoktur. Zeynep Muhammed peygamberin halasının kızıdır ve kaç yaşında olduğu net değildir. Bırakın Zeynep’i Muhammed peygamber haricinde ne eşlerinin ne sahabenin ne o dönemde yaşamış herhangi birinin yaşı net olarak bilinmektedir. Yaş ile ilgili olan tüm rivayetler çelişkilidir ve bugünün tabiriyle atmasyondur. Müslümanların kim kaç yaşında bilmedikleri o kadar açıktır ki Aişe validemizin yaşı bile 100 yıldır tartışılmaktadır. Ateistler ise Kur’an’a güvenmemekte, Muhammed’in peygamber olduğunu söyleyen hadislere inanmamakta ancak Aişe’nin evlenirken yaşının 6 olduğuna ve Zeynep’in 35 yaşında olduğuna iman etmekteler. Bu da ne kadar çelişki içinde olduklarını gösterir. Zeynep peygamberimizle evlenirken 50’li yaşlarında bile olabilir. Çünkü halasının kızı. Belki de aynı yaştaydılar. Zeyd’in yaşına gelince kimse Zeyd’in yaşını da bilmiyor. O da 50’li yaşlarında olabilir. Kimse net bir bilgiye sahip değil.

3.  “Zeynep Bint Cahş, Muhammed’in evlatlığı Zeyd’in karısıdır. Zeyd’i Muhammed kendisine “oğul” edindiği için herkes ondan “Muhammed’in oğlu (Zeyd İbn Muhammed)” diye söz eder.

Evet, ateistlerin iddia ettikleri gibi Muhammed peygamber bir köle olan Zeyd’i önce özgürlüğüne kavuşturur sonra da onu evlatlık edinir. Ancak Kur’an bu evlatlık konusunu “öz oğulluktan” çıkarır. Muhammed’in Zeyd’in babası olmadığını Ahzab suresinde dile getirir.
 

Yine evlatlıklarınızı da sizin gerçek çocuklarınız kılmamıştır: bütün bunlar (düşünmeden) ağzınıza aldığınız boş laflardır; ne ki Allah yalın gerçeği söyler ve O hep doğru yolu gösterir. (4) (Şu halde evlatlıkları öz) babalarına nispet ederek çağırın, bu Allah katında daha hakkaniyetli bir davranıştır; eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zaten unutmayın ki onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır; bu konudaki yanılgılarınızdan dolayı size bir vebal yoktur; fakat asıl kalbinizdeki kasıt (belirleyicidir) (5) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – AHZAB 4,5)

Yukarıdaki ayetlerin tahrif edilmek istenen Ahzab 37’nci ayetle aynı surede yer alması ilginçtir. Allah yukarıdaki ayette Müslümanların evlat edinebileceğini ancak asla öz evlat olarak görülmemesini kişiden gerçeği saklamayarak biyolojik babasına nispet edilmesini istiyor. Yani ayete göre “bu benim çocuğum” demek onu sizin çocuğunuz yapmaz. Kur’an günümüz evlatlık anlayışını reddeder. Kan bağını şart koşar. Peki, Neden? Sebebi açıktır. Bu ileride sorunlara neden olabilir. Bilmem izlediniz mi ama Türkan Şoray’ın bir filmi mevcut. Türkan Şoray evlatlıktır ve evde Abi dediği adama âşık olur. Tabii abi de ona. Beraber büyümüş olsalar da böyle bir sosyal problemi ve iki kardeşin psikolojik travmasını anlatan güzel bir filmdi. Şimdi dünyanın iki ucundan bir erkek ve bir kız çocuğu evlat edinirseniz ve bunlar ileride birbirini severse nasıl olur? Kur’an bu gerçeği ön görmüş ve evlatlık edinirken onların öz çocuklar gibi olmayacağını dile getirmiştir. Bu yüzden evlatlık edinirken hepsinin kız ya da erkek çocuğu olmasına dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ileride doğacak bir yakınlaşma o çocukların da psikolojisini bozacaktır.

Zeyd’in peygamberin gerçek oğlu gibi olamayacağını yukarıdaki ayet belirttikten sonra artık Zeyd Muhammed’in adı ile çağrılmadı. Artık ona biyolojik babasının ismiyle seslenilmeye başlandı: Zeyd b. Harise. Zeyd’in peygamberle öz oğul ilişkisi olmadığını belirten diğer ayet de çok ilginçtir ki yine Ahzab suresindedir.
 

(Ey mü’minler!) Muhammed sizin erkeklerinizden herhangi birinin babası değildir; fakat o Allah’ın Rasulü ve nebilerin sonuncusudur: ve zaten Allah her şeyi ince ayrıntısına kadar bilmektedir. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – AHZAB 40)


4.  “Muhammed bir gün, Zeyd’i görmek için onun evine gider. Zeyd’i bulamaz, Zeyd’in karısı Zeynep’le karşılaşır. Birden tutulur Zeynep’e.”

Dünyanın en iyi yalan yarışması düzenlense hadisler yarışmayı birincilikle tamamlar. Zeynep peygamberimizin hala kızıdır ayrıca yukarıdaki uyduruk hadislere göre Zeyd ile halasının kızını evlendiren Muhammed peygamberdir. Şu halde nasıl oluyor da Zeyd’in evine gittiğinde Zeynep’i ilk defa görüyor? Rivayetlerin çelişkisine bakar mısınız? Evlatlığı Zeyd evlenirken Muhammed yurt dışında mıydı? :)) O dönemler Medine’yi hesaplasak toplam 15 bin kişi ya var ya yok. Hatta ben abartayım ve 30 bin kişi yapayım. Allah aşkına 30 bin nüfuslu bir yer köyden farksızdır. Herkes birbirini tanır. Kaldı ki Zeynep hadislere göre Muhammed peygamberin hala kızıdır. Onu nasıl görmemiş olabilir? Ayrıca Zeyd'e kız istemeye giden Muhammed peygamber değil mi? Düğünde de mi görmedi halasının kızını? Dediğim gibi rivayetler tutarsızlıklarla doludur.

5.  “Bir kadına Muhammed’in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed’in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır.”

Bu cümle ise tamamen Muhammed peygambere iftiradır. Bu sonucu doğuran bu rivayeti uyduran hastalıklı kişilerdir. Onlara göre Muhammed’in canı kimi istese o kişi bunu reddedemezdi. Bu ahlaksızlıktır. Baştan sona Kur’an’a ve Kur’an’ın prensiplerine aykırıdır. Nisa 23’e göre sapkınlıktır. Muhammed’in kaç evlilik yaptığı bile net olarak bilinmiyor. Aişe, Zeynep ve Hatice hariç diğer tüm eşlerin hayali bile olabilir. Bu üç isim hariç diğerleri çelişkili ifadelerle günümüze ulaşmıştır. Aişe validemiz ve Zeynep validemiz Kur’an’da geçtiği için emin olabiliyorken Hatice validemiz ise tüm kaynaklar ittifak halinde olduğu için eşi olarak kabul ediyorum. Ancak bunlarla ilgili detayların uydurulduğuna da şüphem yok. Çünkü hiç kimse detayları unutmadan söz ile 200 yıl sonraya taşıyamaz.

6.  “Muhammed 'karını bırakma' derken, gerçekte sevdiği Zeynep’in boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın”

Sünni ve Şii Müslümanların uydurdukları hadisler sonucunda ortaya çıkan sonuç Muhammed peygamberin evli bir kadına göz koymasıdır ki bu katiyen doğru değildir. Ayrıca bu rivayette Muhammed peygamberin niyetini de okuyorlar. Aksi halde Muhammed'in aslında Zeyd'in karısını boşamasını istediğini nasıl anlayacaklar. Hadisler üzerinden zihin okuma da yapılıyor. Ateistlerin bu konuda anlamadıkları bir şey var. Biz Muhammed peygambere güvenip Kur’an’a iman etmedik. Biz Kur’an’a iman ettik ve Kur’an, Muhammed’in peygamber olduğunu söylediği için biz peygamber olduğuna inandık. Ve yine aynı Kur’an Muhammed için şunu söylüyordu:
 

Çünkü sen, muhteşem bir ahlaka sahipsin (KALEM 4)

Evet, Kur’an Muhammed’in inanılmaz bir ahlaka sahip olduğunu söylerkenbir yandan da peygamber olarak seçilmesinin de gerekçesini veriyordu. Ahlaksız bir insan başkasının eşine göz koyar. Muhammed peygamber ’in bunu yaptığına dair hiçbir delil yoktur. Ateistlerin tek delili uydurulmuş rivayetlerdir. Hani ateistler için önemli olan bilimdi. Hani bilimsel veriler olmadan konuşmamalıydık. İşlerine gelince tam bir hadisçi kesilmek çok mu bilimsel? Peygamberimizden 2 asır sonra uydurulmuş metinlerin kaynak olamayacağını onlar da biliyorlar ancak bu kendi düşüncelerini desteklemediği için göz ardı ediyorlar ve Muhammed’e iftirayı daha cazip buluyorlar.

7.  “Muhammed bir gün Zeyd’i aramak üzere evine gider, Zeyd’i bulamaz. Evde Zeyd’in güzel karısı Zeynep vardır. O sırada içeride çamaşır yıkamaktadır. Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir. “

Bu metni ne zaman görsem gülerim. Komik bir rivayet. O dönem Medine’nin küçük odalı evinde çamaşır yıkamak ha! Detaya bakın “Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle” :))) Helal olsun 200 yüz yıl boyunca Zeynep’in yorgunluktan pembeleşmiş yüzünü insanlar hatırladı ve naklettiler. Kaldı ki sadece Muhammed’in görebileceği bir sahneyi üçüncü ağızdan anlatıyorlar. Bu kadar detayı ancak orada o an bulunmuş biri nakledebilir. Algıya bakar mısınız :”Zeyd’in güzel karısı” Zeynep’in güzel ve genç olduğunu nereden biliyorsunuz? Böyle bir bilgi yok. Genç ve güzel kadın algısı oluşturularak beynimizin tek yere odaklanmasını sağlamaya çalışıyorlar. Bu rivayeti okurken aklıma Yeşilçam geldi. Nuri Alço’da çamaşır yıkayan kadına tecavüz ederdi her filmde. O filmlerde de kadınların yüzleri pembeleşirdi ve kadın eteğini çok yukarı çekmiş halde olurdu. :)) Demek ki 1200 yıl önce de hadis uyduran erkeklerin kafasında aynı senaryo yer almakta :)) Her açıdan bu rivayetin kurgulanmış bir senaryo olduğu açıktır.

Bu iddianın başka saçma noktası da Muhammed peygamberin bodoslama Zeyd'in evine dalmasıdır. Kapı çalma yok mu? Ya da perde falan yok mu? Kur'an'da Ahzab 53'te Müslümanların  peygamberin evine bodoslama girip üstüne üstlük çıkmaz bilmeyen tavırlar sergilemelerinden vazgeçmelerini söylüyor. Şu halde Muhammed peygamber kendisi bu ayete aykırı davranır mıydı? Asla. Kur'an'daki her ayete ilk önce Muhammed peygamber uydu. Asla Zeyd'in evine kapı çalmadan vs. içeri girmezdi. Ha eğer Muhammed Kur'an ayetlerini takmıyordu diyen ateistler varsa şunu sorarım: o zaman niçin Zeynep ile evlenmek için ayet uydurdu diyorsunuz? Madem ayetlere uymuyordu. Ayrıca Nur 31’de “mü’min erkeklere söyle bakışlarını yasak olandan sakındırsınlar” ayeti ortadadır. Muhammed peygamberin yarı çıplak bir kadına bakacağı iddiası Kur'an ile çelişmektedir. Ateistlere göre Zeynep ile evlenmek için Muhammed ayet uydurmuştur. Peki Nur 31 nedir? Muhammed peygamber madem yarı çıplak kadınları dikizleyen bir adamdır niçin kendisini de kısıtlayan nur 31 “mü’min erkeklere söyle bakışlarını yasak olandan sakındırsınlar” ayetini Kur'an'a eklemiştir?

8. “Zeyd eve gelince Zeynep olayı anlatır. Zeyd içinde karısını yitireceği önsezisiyle Peygamber’e koşar: Zeynep’i sevdinse hemen boşayım, sen al, der.”

Bu iddia da diğerleri kadar bomba. Bir an için ateistlerin mantıklı bir iddiada bulunduklarını varsayalım. Allah aşkına hangi erkek, peygamber olduğunu düşündüğü kişi eve gelince karısına göz koyduğunu düşünüp gidip karısını ona sunar? Hadi Muhammed sapkın, Zeyd de mi sapkın? Hangi şerefli erkek bunu sindirir? Kaldı ki Zeynep peygamberin halasının kızıdır. Muhammed peygamber kör olsaydı bile küçücük nüfuslu Medine’de halasının kızıyla karşılaşırdı. O dönem güçlü akrabalık ve kabiliyetçiliği saymıyorum bile.

9.  “Hadislerin anlattığına göre, Peygamber nerede güzel bir kadın görse hemen eve koşar, Zeynep’le yatardı.” 

Bu iddia da Buhari ve diğer hadisçilerin iftirasıdır. İftira olduğu şu açıdan bellidir ki hiçbir erkek ben güzel kadın gördüm dur eve gidip seks yapayım demez. Hele bir topluluğun lideri olarak göz önünde olan biri bunu yapamaz. Ayrıca peygamberin eve gidip seks yaptığını Buhari ve diğerleri nereden biliyor? Odasını mı dikizlemiş bazı sahabeler? Nereden bakarsak bakalım hadisler ve rivayetler safsatadan öteye geçemiyor. Hani o günlerde herkes çarşaflıydı? Peygamber çarşafın içindekinin güzel olduğunu nerden biliyordu da Zeynep’e koşuyordu? İçinde erkek bile olabilir. Neyse bu iddiaları ciddiye bile almak gereksiz.

10.  “Muhammed, Zeyd' i çağırıp bu ayeti (Ahzab, 37) anlattıktan sonra ona şu görevi veriyor: "Git Zeynep’e bu olayları anlat ve onu bana iste.” 

Bir kere uydurdunuz mu bu işin arkası gelmez. Gerçekten bu akıl dışı iddiaların hangisini ciddiye alıp da cevap versem bilemedim. Siz birinin karısına göz dikeceksiniz, onu ayıracaksınız bir de yetmezmiş gibi eski kocasını elçi olarak göndereceksiniz öyle mi? Bir gram beyni olan bir insanın değil 1450 yıl önce bir Arap’ın bunu normal karşılaması bugün modern çağda bu olsa var ya kesin öldürülürsünüz. Ayrıca Muhammed peygamber bu kadar ahlaksız bir insansa nasıl binlerce insan Kur’an’a iman etti. İşin garibi İslamiyet’i ilk kabul edenler Mekke’nin entelektüel kesimiydi. Böyle ahlaksız bir şarlatana kimse iman etmezdi. Çünkü o dönem Araplar çok daha katıydılar.

11. “Zeynep ise o sırada hamur işi yapmaktadır. Zeyd'i dinledikten sonra olumlu yanıt vermiyor ve "düşünmem lazım" diyerek ibadet odasına çekiliyor.”

Dikkat ediyorsanız bu olaylar film senaryosu gibi aktarılıyor. O kadar aile büyüğü varken zeyd’in istemeye gitmesinden tutun da Zeyd’den başka kimsenin göremeyeceği evde ne pişirildiğine kadar mükemmel detaylar. Şu cümleye de dikkatinizi çekmek isterim : ” ibadet odasına çekiliyor” Belli ki 200 yıl sonra zenginleşen Araplar kendilerine ibadet odası yapmışlar. Bu rivayeti uydururken de Muhammed peygamber döneminde de böyle bir odanın olduğunu sanmışlar. Muhammed peygamber döneminde Medine’de ibadet odası ne arasın? Şaka gibi. Ayrıca birçok rivayet peygamber dâhil birçok sahabenin evinin tek odalı olduğunu kaydediyor. Aişe’nin önde uzandığı halde peygamberin yer olmadığı için onun önünde namaz kıldığına dair rivayetlere ne demeli? Hangisine inanacağız? Yani anlayacağınız tüm rivayetler birbiriyle çelişiyor.

12.  “Bu sırada Muhammed 58 yaşında Zeynep ise 35 yaşında idi. Üstelik Muhammed'in yanında şu hanımları vardı: Aişe (12 yaşında) , Hafsa (23 yaşında), Ümmü Seleme (30 yaşlarında)”

Yukarıda değindiğim gibi değil Zeynep’in peygamberimiz hariç kimsenin yaşı net değil. Zeynep 50 yaşında ya da 60 yaşında da olabilir. Peygamberin ne kaç eşi olduğunu biliyoruz ne de net olarak isimlerini. Verilen isimler ve yaşlar tamamen dedikoduların hadis adı altında derlenmesidir.

13. “Zeyd, Muhammed tarafından üst üste 6 küçük savaşa-baskına gönderiliyor. Bunlar şunlardır: Beni Süleym, İys , Taraf, Hisma, Vadi'l Kura,  Ümmü Kirfe.”

Bu en bomba iddiaya da cevap verelim. Bizim için önemli olan Ahzab 37’nin ne anlattığıdır. Yoksa bu safsatalar ile bir yere varamayız. Şunu ateistler dâhil herkes bilmekte ama kimse itiraf edememektedir: Muhammed peygamber dönemi ile ilgili sağlıklı tek veri elimizde yok. Onun vefatından sonra halk arasında dedikoduların derlenmesiyle oluşturulmuş hadisler birer tarihi kaynak olamazlar. Bu bilime aykırı bir metoddur. Yukarıdaki iddialar ve peygamberimizin yaptığı savaşlar adlı kitaplar hepsi hayal ürünüdür. Muhtemelen başka ülkeleri işgal etmek isteyen emeviler döneminde uyduruldu. Bu rivayetlere göre peygamberimiz yememiş, içmemiş, insanlara Kur’an’ı tebliğ etmemiş sürekli savaşmış.

27 savaşa bizzat katılıp 47 savaşa da küçük birlikler gönderdiğini iddia ediyor rivayetler. Ancak bu savaşların vuku bulduğuna dair hiçbir tarihi delil mevcut değildir. Sadece gücü eline geçirdiğinde ortalıktaki her kabileye saldıran peygamber inancına sahip olmamzı istedikleri için bu iftiraları peygamberimize attılar. İlk önce cihat kavramını değiştirip işgal manası verdiler. Sözde Allah adına tabii! Sonrada Müslümanları kandırmak için Muhammed’in yaptığı savaşlar diye bir kitaplık savaş peyda ettiler. Yukarıda sayılan savaşların olduğuna ve Zeyd’in bu savaşlara gönderildiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Bizanslılar ile ilgili bir savaştan haberimiz var tabi bunun günümüze gelmesi de uluslararası bir savaş olmasından kaynaklanıyor. Ama bu savaşta kim öldü, Zeyd bu savaşın neresindeydi? gibi bilgiler net değil. Dolayısıyla bu iddia da diğerleri kadar net olmayan bir iddiadır. Asıl soru şu: bu kadar zanna dayalı bilgi ile Muhammed’in sapkın olduğuna nasıl kanaat getiriliyor? Muhammed peygambere olan nefret yüzünden onun sapkın olduğunu iddia eden her kaynağı güvenilir ve doğru mu kabul etmeliyiz?

14.  "Muhammed artık buna dayanamıyor ve doğruca Zeynep'in evine giderek ona el koyuyor. Gerekçe, o sırada inen Ahzab Suresi'nin 37. ayetindeki 'Ey Habibim, Zeynep'i biz sana nikâhladık' cümlesidir."

Bu cümle tüm rivayetin yalan olduğunun en bariz delilidir. Riivayeti uyduran kişi Kur'an'da "Habibim" kelimesinin geçmediğini bile bilmeyecek kadar Kur'an'a uzaktır. Değil Ahzab 37'de Kur'an'ın hiçbir yerinde "Ey Habibim" diye bir kelime yoktur.
 

Kur’an ne tür evlilikleri yasaklar?

1.  Babalarınızın daha önce evlilik yaptığı kadınlarla evlilik yapmayın, fakat geçmişte yapılanlar geçmişte kalmıştır. Bu davranış yüz kızartıcı bir hayâsızlık, çirkin bir günah, kötü bir gelenek idi. (NİSA 22) Yani üvey annelerle evlilik yasak
2.  Anneleriniz – kızlarınız- kız kardeşleriniz – halalarınız – teyzeleriniz ile yasak (NİSA 23)
3.  Erkek ve kız kardeşlerinizin kızları (NİSA 23) Yani yeğenlerinizle evlilik yasak
4.  Sütannelerle ve sütkardeşlerle evlilik yasak (NİSA 23)
5.  Eşlerin anneleri (kayınvalide) ile evlilik yasak (NİSA 23)
6.  Cinsel ilişkiye girdiğimiz kadınların kızları ile evlilik yasak (NİSA 23) Yani eğer bir kadınla evlenir ancak cinsel ilişkiye girmeden ayrılırsanız o kadının kızı ile evlenmek yasak değil. Ancak bir kez dahi cinsel ilişkiye girildiyse artık o kız Kur’an’a göre üvey kızınız kabul edilir ve evlilik yasak olur.
7.  Öz oğulların eşleri de size haramdır (NİSA 23) Gelin ile kayınpederi evlenemez. Bu ayette dikkat edilmesi gereken öz oğul ifadesidir. Evlatlıkların eşleri Kur’an’a göre evlenilemezler listesinde değildir.
8.  Aynı anda iki kız kardeşle evlenmek de yasaktır (NİSA 23)
 
Biz Müslümanlara göre bir konuda sapkınlığı Allah belirler. Ahlaki ilkemizi de Kur’an belirler. Kuran yukarıda ahlaksızlık olarak nitelediği evlilikleri saymıştır. Bunun dışındakiler ahlaksızlık değil o toplumun kültürüdür. Mesela en iyi arkadaşımız boşanırsa onun eşiyle evlenmek ne haram ne ayıp ne de suçtur Kur’an’a göre. Ancak çoğumuz doğup büyüdüğümüz kültürden dolayı bunu çok ayıp görürüz. Ben de ayıp olarak görürüm. Ancak böyle görmemin sebebi Türkiye’de doğup büyümüş olmam. Buradaki insanların değer yargısı olduğu gibi bana da geçti. Ama kalkıp da bunu yapan birini ahlaksızlıkla suçlayamam. Kur’an böyle bir evliliğin ayıp olmadığını söyler. Ayıp olanları tek tek sayar.

Ateistlere gelince bırakın evlatlığın eşiyle evlenmenin ayıp olması samimi çoğu ateiste göre ensest ilişki bile doğaldır. Kaç tane Amerikalı ateisti dinledim. “Ensest ilişkinin yanlış olduğuna dair bir kanıtımız yok. Bu dinlerin yanlış kabul ettiği bir şey” diyerek kendi algılarına göre doğru olanı zaten söylüyorlar. Ancak Türkiye’de bulunan ateistler ensest ilişkiye karşıdır. Sebebi tıpkı benim gibi doğduğumuz ülkenin dini değer yargılarını benimsemeleridir. Hâlbuki bunun ahlaksızlık olduğunu iddia eden İslam’dır. Bugün evlatlığın eşiyle evlenmeyi doğru bulmayan herkes bunu yaşadığı çevreden dolayı doğru bulmamaktadır. Türkiye’de “vay nasıl evlatlığın eşiyle evlenilir” diyenler Peru veya Hawai’deki bazı topluluklarla yaşasaydı ensest ilişki normaldir diyeceklerdi. Kaldı ki dün homoseksüellik ve lezbiyenlik Türkiye’de büyük bir ahlaksızlık olarak görülürken bugün Batı’nın etkisiyle Türkiye’de bu çoğu kesimler için normalleşti.

Burada sorulması gereken soru şu: Kişi ahlakı, doğru değerleri nereden alır? Biz Müslümanlar bu değerleri Kur’an’dan alırız. Ateistler ise yaşadıkları ülkelerin yasalarından. Ancak bu iddia yazıda durduğu gibi durmaz. İnsanların doğru ve yanlışlarını maalesef toplumun çoğunluğu belirliyor.
 

Muhammed peygamber evli bir kadına göz koydu mu? Kur’an ne diyor?

 

Hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği, senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!” Ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden çekinmen gereken sadece Allah’tı.  Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kesip boşadıklarında kişilerin onlarla evlenmelerinin önünde hiçbir engel bulunmasın: sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ – AHZAB 37)

Ateistler ve rivayet ile beslenen Müslümanlar bu ayetin yukarıda incelediğimiz olay üzere indiğini savunur ki bu tamamen kanıtsız bir iddiadır. Yukarıdaki masalı bu ayete uyarlamak için uyduranlar Kur’an’ın dil bilgisi kurallarına çarptılar. Bu ayet Allah tarafından Muhammed peygamberle Zeynep’in evlendirildiğini bildiren ayet değildir. Bu ayet Muhammed peygamberle Zeynep evlendikten çok sonra inmiştir. Bunu ayetin Arapçasından anlıyoruz. Şöyle ki:

Ayet “Ve iz” ile başlıyor. "Bir zamanlar" olarak çevrilebilir. Yani geçmişteki bir olay aktarılıyor. Tüm ayet boyunca da geçmiş zaman kullanılıyor: diyordun, saklıyordun, çekiniyordun, Allah’tı, boşayınca, evlendirdik, gelmiş oldu gibi. Hz. Muhammed ile Zeynep bu ayetler inmeden çok önce evlenmiş zaten. Bu yüzden geçmişteki bir olay anlatılıyor. Yani Muhammed Zeynep’e göz koydu o yüzden gidip kendine ayet yazdı. Zeynep’i ve toplumu ikna etmek için iddiası tamamen ayet tarafından çürütülmektedir. Çünkü ayet dil bilgisi kurallarına göre geçmişte olan bir olayı aktarmaktadır.

Bu ayet Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğine en büyük delildir. Çünkü Muhammed peygamber üçkâğıtçı olsa niçin yanlış anlaşılmaya kendisinin ahlaksız biriymiş gibi göstermeye müsait bu ayeti Kur’an’a dâhil etsin ki? Hadi etti diyelim ölmeden evvel bu ayetin hükmü kalktı deyip gelecek nesillerden evlatlığının eşiyle evlendiği gerçeğini saklayabilirdi. Her açıdan bu ayet rivayetler ışığında okunduğunda Muhammed peygamberi zor duruma düşürmüştür. Bu ayetin hem ona hem bize bir test olduğuna inanıyorum. Muhammed Kur’an’ı yazsa idi yanlış anlaşılacağı çok bariz olan “Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun” cümlesini yazar mıydı? Ateistler Muhammed peygamber Zeynep’i ve toplumu ikna etmek için bu ayeti Muhammed peygamberin uydurduğunu iddia ediyorlar. Hadi bunu kabul edelim peki “Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun” cümlesini niye eklesin? Bu iddialarını tamamen mantıktan yoksundur.

Her neyse bu ayette en önemli nokta geçmiş zamanda yaşanan bir olaydan bahsetmesidir. Yani bu ayetten sonra Muhammed ve Zeynep evliliği gerçekleşmiyor. Bu ayetten yıllar önce gerçekleşmiş olay aktarılıyor. Bu ilk delilimdi. Ayeti irdelemeye devam edelim.

1.  Hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği, senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!”

Ayetin bu kısmından şunu anlıyoruz: Muhammed Zeynep ile Zeyd’in boşanmasına sıcak bakmıyor. Hatta ayetten Zeyd’in ilk defa bu taleple gelmediğini anlıyoruz. Peki, niçin boşanmak istiyor? Rivayetler iki farklı sebep sunuyor. İlki sınıf farklılığı. Zeynep soylu bir aileden gelir ancak Zeyd kölelikten gelmedir bu kültür farklılığı Zeynep’in sürekli evde huzursuzluk çıkartmasına sebep olmuş, Zeyd de bu durumdan bıkmış ve sürekli boşanmak için Muhammed’e gelmektedir. Ancak bu rivayet güvenilmezdir. Zanna dayalı bilgiye göre ayeti yorumlayamayız. Rivayetlerde geçen diğer bilgi ise Zeyd, Muhammed peygamberin karısına aşık olduğunu anladı ve bu yüzden boşamak istedi. Yukarıda 7 sayfa boyunca bu rivayetin uydurma olduğunu ve böyle bir sebebin imkânsız olduğunu göstermeye çalıştım

Dediğim gibi Kur’an, Kur’an ve bilimle tefsir edilir. Uydurulmuş hadislerle değil. Gerçekte Zeyd’in niçin boşanmak istediğini bilmiyoruz. Ayet önemli görmediğinden ya da başka sebeple bilinçli bir suskunluk içinde. Ancak ayet bize ipucu veriyor: Zeynep’i artık istemeyen Zeyd b. Harise'dir. Bunu  “Eşini tut ve Allah’tan sakın!”  cümlesinden çıkarıyoruz. Muhammed peygamber ise Zeyd’in boşanma gerekçesini eleştiriyor ve Allah’a karşı saygılı ol diyor. Hâlbuki boşanma Allah’a karşı saygısızlık değildir. Demek ki Zeynep’le evliliğini bozmak isteyen Zeyd’in gerekçesini Muhammed peygamber uygunsuzluk olarak görüyor.

Peki, Zeyd niçin boşanmak istiyor olabilir? Peygamberimiz Zeyd’i eşinin hakkını yemekle azarladığına göre Zeynep'te bir değişiklik olduğunu anlıyoruz. Hastalanmış olabilir, Zeynep belli bir süre yataklara düşmüş ve Zeyd’in artık ona bakmak istememesi olabilir, Zeynep’i artık kendince yaşlı bulmuş olabilir. Çünkü aradaki yaş farkını da bilmiyoruz vs. bir milyon ihtimal var.

2.  Ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun.

Bu ayetin en önemli kısmı burası. Hem Muhammed peygamberin hem biz Müslümanların sınandığı bölüm de burası. Burada mantığınıza sesleniyorum. Eğer Zeynep ile olan bu masalları duymasaydınız bu ayeti okuduğunuzda aklınıza ilk gelecek olan Muhammed'in Zeyneb'e olan aşını içinde gizlemesi mi olacaktı? Hiç rivayet bilmeyen ve daha önce Kur'an tefsiri görmemiş birine bu ayetleri gösterirseniz bu ayette saklanan şeyin "aşk" olmadığını söyleyecektir. Peygamberinn Zeynep’e aşık olmadığını biliyoruz. Bunu şuradan biliyoruz ki halasının kızı Zeynep'ten hoşlansaydı onu Zeyd ile evlendirmezdi kendisi evlenirdi. Hangi erkek hoşlandığı kadını başkasıyla evlendirir ve boşanmasını bekler? Ateistlerin ve rivayetlerin tüm iddiaları Muhammed Zeynep'i ilk defa Zeyd'in evine gidince gördü iddiasına dayanır. Halbuki Muhammed'in halasının kızını daha önce görmemiş olması ki görmedi farz edelim. Yine de evlatlığı Zeyd'e halasının kızını isterken veya düğününde görmemiş olması imkansızdır.

Burada olay Peygamberin Zeyd'in Zeynep'le boşanma isteğinin arkasında yatan gerekçeyi peygamberin içinde saklaması ve topluma açıklamaktan çekinmesidir. Çünkü o dönem de tıpkı bugün kültürümüzde olduğu gibi hatta çok daha katı olarak boşanmak hele mantıklı bir izahı yoksa büyük bir ayıptır. Kur'an'ın “içinde saklıyordun dediği Zeynep ile evlenme kararı veya Zeynep evliyken ona âşık olması değildir. Bize böyle düşündüren şey rivayetlerdir. Kafamızda bir ön algı oluştuğu için ayeti ne kadar okursak okuyalım aklımız içinde saklanılan şeyin "aşk" olduğu ihtimaline bizi götürmeye çalışıyor. Halbuki dediğim gibi Zeynep peygamberin hala kızıdır. Rivayetlerin aksine Zeynep'i ilk defa çamaşır yıkarken değil çocukluktan beri tanıyor olmalıdır. Hiç görmemişse bile Zeyd'e Zeynep'i istemeye giderken görmüş olmalıdır. Eğer peygamberimiz Zeynep’ten hoşlansaydı kendisi evlenirdi.Niçin halasının kızını Zeyd ile evlendirsin?

İlk olarak içinde sakladığı şeyi ayet direk söylemiyor. Fakat bunun Zeyd'in boşanma sebebi olduğunu cümlenin bağlamından hemen çıkarıyoruz. Nur 31’de “mü’min erkeklere söyle bakışlarını yasak olandan sakındırsınlar” ayeti açıkça Kur’an’ın yaklaşımını göstermektedir. Kadına şehvetle bakılmasını bile doğru bulmayan Kur'an nasıl olur da peygamberin başkasının eşine göz koymasını kabul eder. Bu olası bir durum değildir. 

Şunu da ekleyeyim."Allah’ın açıklayacağı" ifadesinde açıklayacağı fiilinin gelecek zaman ile çekimlendiğine dikkat ettiniz mi bilmiyorum. Bu da Zeyd'in boşanma gerekçesinin toplum tarafından Ahzap 37'den çok önce öğrenildiğini gösterir. Burada Allah'ın gelecekte açıklayacağı şey toplum tarafından öğrenilmiş ki Allah Ahzab 37'de "Allah’ın açıklayacağı şeyi içinde saklıyordun" cümlesini kursun.


3.  Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki

Burası hakkında size kişisel düşüncelerimi sunmadan önce Kur’an’ın vazgeçilmez bir kuralını hatırlatmak isterim. Allah bir ayette ya da ardı ardınca aynı konudan bahsettiği ayetlerde zamanları keserek anlatıyor. Hangi olay ne zaman yaşandı anlamıyorsunuz. Bazen yıllar sonraki bir olayı anlatırken sanki bir sonraki gün olmuş gibi aktarıyor. Kur’an, zamana takılmadığı için yaşanmış olayları zaman belirtmeden kullanıyor. Buna somut örnekler vereyim:
 

Ve gece karardığında bir yıldız gördü ve haykırdı: “Benim rabbim bu!” Fakat yıldız batınca dedi ki: ”Ben batanları sevmem” (76) Sonra ayın doğuşunu görünce “İşte rabbim bu!” dedi. Fakat o da batınca dedi ki: “Doğrusu eğer rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!” (77) Nihayet güneşin doğuşunu gördü ve “Benim Rabbim bu; zira bu en büyüğü!” dedi. Fakat o da kaybolunca “Ey kavmim!” diye seslendi, “Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum!” (78) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – ENAM 76, 77, 78)

Gördüğünüz gibi İbrahim peygamberin Allah’tan başkasına tapanları ikna etmek için uyguladığı metod sanki 3 gün içinde gerçekleşmiş gibi anlatıyor. Kuran olayları keserek gerekli olanları birleştiriyor. Biz de sanki hemen olayın ardından yaşanmış gibi bir algı oluşuyor. Bunun sebebi insanoğlunun zamandan bağımsız düşünememesi. İbrahim yıldıza tapanların yanında belki yıllarca kaldı. Ama ayete bakınca sanki dün gece oradaydı ve yıldızın battığını o saniye görünce çark etti gibi anlatılsa da bu çok uzun sürede olmuş bir olaydır. Başka delilim de var: Taha suresi
 

Bunun üzerine biz de “Ey Âdem” demiştik, “işte bu, sana ve eşine tarifsiz bir düşmanlık beslemektedir; dolayısıyla, onun sizi bu has bahçeden çıkarma girişimlerine karşı çok dikkatli olun; yoksa bedbaht olursun! (117) Zira aklından çıkarma ki burada aç değilsin, açık değilsin; (118) yine unutma ki burada ne susuzluk çekersin, ne de sıcağa maruz kalırsın!” (119) Hal böyleyken Şeytan onu vehimlere sürükleyerek “Ey Âdem” dedi “sana sonsuzluk ağacını ve sonu gelmez bir saltanatın (yolunu) göstereyim mi?” (120) Derken o ikisi ondan yediler… (121) (78) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ –TAHA 117-121)

Dikkat ederseniz olaylar sanki anlık oluyormuş gibi görünüyor. Ancak durum böyle değil. Farklı zamanlarda olmuş olayları ardı ardınca oluyormuş gibi sunmak Kur’an’ın anlatım metotlarındandır. Allah, Âdem’e tavsiye veriyor ama sanki hemen ardından şeytan Âdem ile konuşmuş gibi sunuluyor konuşma biter bitmez “Derken o ikisi ondan yediler” cümlesi geliyor. Bunlar ardı ardına olmuş olaylar değil. Âdem’i kandırmak belli bir süre almış olmalıyken ayet sanki her şey o an olmuş gibi sunuyor. Bu durumun aynısı Ahzab 37’de de mevcut. Ahzab 37 tamamen farklı zamanlarda olan olayları ele alıyor ve sanki ardı ardınca oluyormuş gibi gösteriyor:
 

Hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği, senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!” Ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden çekinmen gereken sadece Allah’tı.  Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki,

Ayette zamanlar belirtilmiyor olsa da olayların ard arda olmadığını biliyoruz. Buna delilim Bakara 228'dir. Muhammed Zeyd’e "boşanma!" diyor. Sonraki süreçte Zeyd boşanıyor. Muhammed peygamber ise Zeynep ile bir sebeple evleniyor. Sebebini bilmiyoruz. Ama bunun sebebinin "aşk" olmadığını yukarıda delillendirdim.Eminim ki ilerleyen zamanlarda evlenme kararını almasının çok mantıklı bir izahı vardır. Ancak maalesef Kur'an bu sebebi bize açıklamıyor. Bu ayette olaylar arasında geçen zaman Allah tarafından kırpılmış. Buna delilim Bakara 228’dir.
 

Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'ay hali ve temizlenme süresi' beklerler. (BAKARA 228)

Yani Muhammed peygamberin Zeynep ile evlenmesi için minimum yukarıdaki süreyi beklemesi gerekir. Ayette ise "Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik "  diyor. Sanki boşandığı saniye Muhammed ve Zeynep evlenmiş gibi sunuluyor. Ancak dediğim gibi Kur'an'da boşanma süreci uzundur. Eşler yataklarını ayırır, sonra evlerini ayırır. Sonra eşler barıştırılmaya çalışılır. Ailelerden hakem seçilir. Bu sağlanamazsa kadın boşandıktan sonra yeni bir evlilik için minimum 3 ay bekler. Eğer Muhammed peygamber keyfine göre ayet uyduruyorsa ve Zeynep ile hemen evlenmek istiyorsa Bakara 228'in geçersiz olduğunu söyleyip Kur'an'dan sildirmesi gerekir veya hiç eklememesi gerekirdi.

Peki, niçin biz evlendirdik ifadesi kullanılıyor? Bunun sebebi de bu evliliğin Allah’ın planladığı gibi gittiğini anlatmak içindir. Yoksa Allah sizi kendi katında nikâhladı vs. mitolojik bir olayı anlatmıyor. Cümle geçmiş zaman içerdiğinden ateistlerin Muhammed Zeynep ile evlenmek için ayet uydurdu iddiasını da çürütmektedir. Olayları sanki doğrudan kendi yapıyormuş gibi sunması Allah'ın başka bir anlatım metodudur. Buna delilim Rahman 2, Alak 4 ve Enfal 17’dir.
 

Rahman (1) Kur’an’ı O öğretti (2) (RAHMAN – 1,2)


Kur’an’ı öğretme işini Allah bizzat kendisi yapmış gibi sunuyor.
 

O insana kalemle öğretti. (ALAK 4)


Bu tür ayetler şunu anlatmaya çalışır: Siz kalemle öğrendiyseniz, yazma yetisini size yerleştiren Allah sayesinde yaptınız ya da Kur’an’ı öğreniyorsanız size verdiği akıl sayesinde öğreniyorsunuz gibi. Enfal 17’de ise bir savaş sonucu Müslümanların galip gelmesini Allah kendisine bağlıyor.
 

Hem onları siz öldürmediniz; amma velakin, onları asıl öldüren Allah’tı. Attığın zaman da atan sen değildin, ama asıl Allah attı. Zira o, inananları inayetiyle takdir ettiği güzel bir sınava tabi tuttu (ENFAL 17)


Allah’ın kullandığı anlatım metotlardan biri de budur. Allah kimseyi öldürmedi ama ayette bunu bizzat yapmış gibi sunuyor. Aslında demek istediği her olayın perde arkasında kendisinin olduğu, öldürme yetisini bile bize onun verdiğidir. Yani dolaylı olarak gerçekleşen her şey kendi yarattığı sistemle var olduğu için olayları doğrudan kendisine nispet ediyor. “Biz seni evlendirdik” derken de aynı metodu kullanıyor. Yoksa doğrudan biz seni nikâhladık, şahide gerek yok, Zeynep’in rızasına gerek yok vs. sonuçlar bu ayetten çıkarılamaz. Muhammed peygamber bu ayet indiğinde çoktan Zeynep ile evlenmiştir.
 

Konuyu özetlersek bu ayetten benim çıkardığım sonuçlar şöyle:


1.  Hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği, senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki: “Eşini tut ve Allah’tan sakın!”

Peygamber Zeyd ile Zeynep’in boşanmasını hoş karşılamıyor. Özellikle Peygamberin "Allah'tan sakın" demesi Zeyd'in gerekçesinin makul olmadığını gösterir. Çünkü boşanma hakkı İslam'da mevcut.

2.  Ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; zira insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden çekinmen gereken sadece Allah’tı.

Zeyd'in boşanma sebebini peygamber içinde saklıyor ve topluma aktarmaktan çekiniyor. Ancak bu sebep daha sonra toplum tarafından öğrenilmiş olmalı ki "Allah'ın açıklayacağı şeyi" ifadesine yer verilmiş. Allah tıpkı biz seni evlendirdik, insana kalemle öğretti vs. ayetlerinde olduğu gibi Allah bu sırrın da ortaya çıkarılmasını kendi üzerine alıyor. Yani Allah'ın kurduğu sistemde sırlar çok fazla gizli kalmıyor. Bu cümleden çok net anlıyoruz ki Ahzab 37 bu olaydan çok sonra inmiş. Çünkü peygamberin içinde sakladığı boşanma gerekçesini Allah Ahzab 37 indirmeden önce topluma açıklamış. Bu açıklama Allah'ın bizzatihi topluma vahyi ile değil. Sırlar pek gizli kalmaz yasasıyla yani bir şekilde toplum bu boşanma haberini ve gerekçesini öğreniyor. Bu yüzden Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun deniliyor. Ayetin devamında Allah'tan değil insanlardan çekindiği için peygamberimiz eleştiriliyor.

3.  Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşayınca, Biz onu seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kesip boşadıklarında kişilerin onlarla evlenmelerinin önünde hiçbir engel bulunmasın: sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu

Zeyd boşandıktan sonra Muhammed peygamber bir sebeple Zeynep ile evlenme kararı veriyor. Ancak evlenme sebebini Kur'an bize sunmuyor. Peygamberimiz bir şekilde evleniyor ve daha sonraki yıllarda Allah bunu “Biz onu seninle evlendirdik” diyerek onaylıyor ve bunun da Müslümanlara uygulamalı örnek olması açısından da iyi olduğunu ifade ediyor. Buna delilim şu cümledir:"sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu" Yani Muhammed peygamber Allah'ın emri olmadan bunu yaptı ancak Allah sonuç olarak benim emrim yerine gelmiş oldu diyerek bu evliliği onaylıyor. Ateistler bu noktada şu soruyu soruyor: Allah evlatlıkların eşiyle evlenebilirsiniz diye bir ayet getirse yeterli olmaz mıydı? Elbette yeterli olurdu. Ancak Zeynep ile Muhammed’in evliliği gerçekleştikten çok sonraları Allah, Ahzab 37'yi indiriyor. Buna delillerimi yukarıda sundum. Ayet, peygamberin geçmişte Zeynep ile olan evliliğinin bu tür vakalara örnek oluşturması açısından iyi oldu diyor. Yoksa ayette evlatlıkların eşiyle evlenmeyi uygulamalı olarak göster diye bir emir yok. Zaten dediğim gibi ayette geçmiş zaman ifadeleri var. Yani Muhammed ile Zeynep bu ayetten çok önce evlenmiş olmalı.
 

Allah evlatlıkların eşiyle evlenebilirsiniz diye bir ayet getirse yeterli olmaz mıydı?


Yukarıda açıkladığım gibi elbette yeterli olurdu. Zaten Allah ahzab 37'de evlatlıklarınızın eşiyle evlenebilirsiniz ayetidir. Muhammed sen evlen ki evlenebileceğinizi görün ayeti değildir. Bu evliliğin bu ayet inmeden çok önce gerçekleştiğini yukarıda kaç kez sebepleri ile birlikte dile getirdim. Araplar için evlatlığın eşi ile evlenmek ayıptı. Bu ayette Allah'ın haram kılmadığı bir şeyin insanlar tarafından haram kılınmasının önemli olmadığını Peygamberimizin uygulaması ile gösterilmiş olduğu anlatılıyor. Muhammed toplumun kendince mutlaklaştırdığı geleneklere aykırı hareket etti. Ancak Allah'ın emrine aykırı değildi bu yaptığı. Ayet, sizde toplumun ayıpladığı bir şeyi Allah ayıplamıyorsa yapabilirsiniz diyor ve bunu bir toplumun ayıpladığı bir evlilik üzerinden örneklendiriyor.

Ahzap 37, Allah tarafından öyle dizayn edilmiş ki Muhammed peygamber hakkında test edildiğimiz kanaatini taşıyorum. Kendi dönemindeki insanlar Muhammed peygamberin evli bir kadına göz koymadığını biliyordu. Bunun rahatsızlığını yaşamadı. Ancak biz gelecek nesiller için son derece yanlış anlaşılmaya açık yerleri var bu ayetin. Ben bu noktada Allah’ın bizim Muhammed peygamber hakkında ahlaksızdı diyenlerden mi  yoksa o böyle bir şey yapmış olamaz diyenlerden mi olacağımızı görmek için test etti. İfk hadisesini bilirsiniz. Muhammed’in eşi Aişe’ye Muhammed’i aldattı iftirası yapılır. O dönem insanlar da Muhammed’in eşi ile test edildiler ama çoğunun sınıfta kaldığını Kur’an haber verir:
 

Bu (iftirayı) işittiğinizde, mü’min erkekler ve kadınlar birbirleri hakkında iyi zanda bulunup da “Bu düpedüz bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? (12) (İftiracılar) iddialarını ispat için dört şahit getirselerdi ya! Mademki bu şahitleri getiremediler, bu takdirde onlar Allah katında yalancının ta kendisidirler. (13) Bakın, eğer Allah’ın dünya ve ahirette sizin üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, bulaştığınız bu (iftiradan) dolayı mutlaka size korkunç bir azap dokunurdu; (14) tam da dillerinize dolayıp, hiçbir bilginiz olmadığı halde basite alarak ağızlarınızda gevelediğiniz sırada… Oysaki bu, Allah katında çok ağır bir (vebaldir) (15) İşte bu yüzden, onu işitir işitmez: “Bu konuda konuşmak bize düşmez! (Allah’ım, böyle bir iftiradan) senin yüce zatına sığınırız! Bu dehşet bir iftiradır!” demeniz gerekmez miydi? (16) eğer imanda sebat gösteren kimselerseniz, Allah bu tür bir (iftiraya) bir daha asla bulaşmamanızı öğütler (17) (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ – NUR 12,13,14,15,16,17)

Muhammed peygamber yaşarken eşine çok namussuzca bir iftira atılmış ve çok azı hariç tüm Müslümanlar da bu iftiraya inanmıştı. Allah ise Bu (iftirayı) işittiğinizde Bu düpedüz bir iftiradır demeleri gerekmez miydi? diyerek çok ince ama anlamı derin bir mesaj veriyordu. Şimdi aynısı Muhammed’in kendisine yapılıyor ve Müslümanlar kalkıp Bu düpedüz bir iftiradır diyeceklerine Muhammed benim için bitti diyorlar. Muhammed birileri için biterse bundan Muhammed'in kaybı olmaz. Kimin kaybettiğini öldükten sonra göreceğiz. Ayetin devamında şahit getiremezlerse” Allah katında yalancının ta kendisidirler.” diyor. Bakıyorum da Muhammed hakkında bir şahitleri yok zanları var. 200 yıl sonra yazılmış metinleri var. Onu hiç görmemiş insanlar asırlar sonra Muhammed’in ahlaksız olduğuna şahit oluyorlar. Bu nasıl bir şahitlik? Yalancılar. “dillerinize dolayıp, hiçbir bilginiz olmadığı halde basite alarak ağızlarınızda gevelediğiniz” ayeti de ne güzel özetliyor. Muhammed’in evli kadınlara göz koyduğu iddiası hiçbir net bilgiye dayanmadan basite alarak insanların gevelediğini görmek ne sarsıcı.

Son olarak sözü Allah’a bırakıyorum : “onu işitir işitmez: ‘Bu konuda konuşmak bize düşmez! (Allah’ım, böyle bir iftiradan) senin yüce zatına sığınırız! Bu dehşet bir iftiradır!’ demeniz gerekmez miydi?” ve Allah ekliyor : "Allah bu tür bir (iftiraya) bir daha asla bulaşmamanızı öğütler"

 
Görüntülenme 30,063
Yayın 01 Mart 2017
31 Mayıs 2019 güncellendi

"Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ben 6 yaşında iken benimle evlendi. Medine'ye geldik. Beni'l-Hâris İbnu'l-Hazrec kabîlesine indik. Ben hummaya yakalandım. Saçlarım döküldü. (İyileşince) saçım yine uzadı.  Annem Ummu Rûman, ben arkadaşlarımla salıncakta oynarken, bana geldi, benden ne istediğini bilmeksizin yanına gittim. Elimden tuttu. Evin kapısında beni durdurdu. Evimizde, ensârdan bir grup kadın vardı. "Hayırlı, bereketli olsun!", "Uğurlu mubarek olsun!" diye dualar, tebrikler ettiler.  Annem beni onlara teslim etti. Onlar kılık kıyafetime çeki düzen verdiler.-- Beni, Rasûlullah (ın gelişinden) başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni O'na teslim etti. O gün ben 9 yaşında idim."
(Buhârî, Nikâh 38, 39, 57, 59, 61; Muslim, Nikâh 69, (1422); Ebu Dâvud, Nikâh 34, (2121); Edeb 63, (4933,4934,4935, 4936, 4937); Nesâî, Nikâh 29, (6, 82). Ayrıca Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayın: 15/486.)

Bu rivayet baştan sona yalan ve iftiradır. Yukarıdaki olayda anlatılan olay çocuk gelin olayı değildir, bebek gelin olayıdır. Baştan sona kan donduran bir hikaye ve sadece bir kurgu. Peygamberimizi sübyancı olarak ya da şehvet düşkünü bir pedofil (sübyancı) olarak göstermek ve kendi sapkın arzularını meşrulaştırmak isteyenler tarafından uyduruldu. Biz “böyle bir olayın tarihsel olarak kanıtlayacak bir durum olmadığı gibi aksini gösteren birçok delil olduğunu” söylediğimizde bize “siz  batıya bu durumu açıklama ezikliği içinde olan modernistlersiniz” diyerek bizi kendi tabanlarına hedef göstermeye çalışıyorlar. O  dönem için Arap kültüründe bu normaldi deyip olayı izah ettiklerini sanıyorlar. Evet o zaman yaşayan Araplar için bu normaldi fakat Muhammed peygamber Araplar dahil dünyaya normal gelen yanlışları düzeltmek için gönderilmişti. Eee Allah’a şirk koşmak  Arap kültüründe normaldi peygamber niçin Allah’a şirk koşmadı?  İçki içmek Araplar için normaldi peygamber niçin içki içmeye devam etmedi? Cariye (kadın köle) tutmak hem de sınırsızca tutmak normaldi peygamber niçin hayatı boyunca böyle bir olaya bulaşmadı? 

Bana göre bu yalanı ortaya atan insanlar kendi sübyancılıklarına dini zemin hazırlamaya çalışmışlardır. Küçük kızların ırzına geçip sonra “bunu bize İslam emretti, bakın Muhammed peygamber de aynısını yaptı “ demek istiyorlar. Bugün dünya Müslümanları çok büyük bir hataya imza atıyorlar ve Kur’an’ın dinini terk edip, hadis denilen rivayetlerin peşine takılıyor ve o rivayetleri din olarak kabul ediyorlar. Öyle ki çoğu Müslüman Buhari’nin hadis kitaplarını Kur’an ile eşdeğer görüyor ve orada geçen her hadisi mantık dışı da olsa Kur’an’a aykırı da olsa kabul ediyor. Böylece Kur’an’a  paralel bir kaynak ürettikleri gibi İslam’a paralel bir din de üretmiş oldular. Bazılarının bu rivayete inanmak için gerekçeleri şunlar;

1.  1400 yıl önce bu kadar erken yaşta evlilik yapmak normaldi. Asya’da, Afrika’da ve Avrupa’da birçok örnekleri vardır. Saint Augustine (d.354 M.S) 10 yaşındaki bir kızla evlenmiştir. Kral II. Richard (MS  d.1367) 7 yaşındaki bir kızla evlenmiştir. VIII Henry (d. 1491) 6 yaşındaki bir kadınla evlenmiştir. Amerika’da 1880’de Dalaware Eyaletinde minimum evlenme yaşı 7 idi. Kaliforniya’da 10’du. Sonuç olarak 1880’li yıllarda tüm dünyada ortalama evlilik yaşı 10-12 arasıydı. Günümüzde bile Amerika’nın birçok eyaletinde evlilik yaş sınırı 12-13-14 arasıdır (Tabi ailelerinin izniyle). Fakat bu bahaneyi kullanarak Hz. Muhammed’in 6  yaşındaki bir kızla evlenmesi ve 9 yaşındaki bir çocuk ile cinsel ilişkiye girmesine  normal bakan her Müslüman kusura bakmasın psikoseksüel bir rahatsızlığı vardır ve derhal tedavi olamlıdır. Kur’an Hz. Muhammed için “çünkü sen, muhteşem bir ahlaka sahipsin” (KALEM, 4) diyor . Ama bazı sübyancı Müslümanlar!  kendi sapkınlıklarının önü açılsın diye peygamberi pedofil ilan ediyorlar. Merak ediyorum. Bu rivayeti doğru kabul eden insanlar eğer söylediklerinde samimi iseler kendi kızlarını niçin 6 yaşında evlendirmiyor? Mesela Buhari ve diğer Hadisçiler kendi kızlarını 6 yaşında evlendirmiş mi?

2.  Bir başka bahaneleri ise Arabistan’ın sıcak iklim olması nedeniyle 9 yaşındaki bir kız 18 yaşında bir kız gibi oluyormuş. Ergenliğe de erken giriyormuş. Eğer Aişe validemizin evlilik yaşı o zaman ki insanlar için normal olmasaymış Ebu cehiller bu konu üzerinden peygambere saldırırmış. Saldırdıklarına dair bir kayıt olmadığına göre Mekke müşrikleri bu durumu normal karşılamış. Ama kaçırdıkları bir nokta var. Ebu cehiller bu yüzden peygambere saldırmadıysa peygamberimizin böyle bir şey yapmadığı için olabilir mi?. Sözüm ona kendi kafalarında çok tutarlı açıklamalar yaptıklarını sanan bu güruh Allah Rasulü’ne iftira atmaya devam etsin. Allah yalancılar hakkında hükmünü verecektir.
 

Aişe Validemiz Peygamberle Evlenirken Kaç  Yaşındaydı?

Elbette bu soruya karşılık delillerimizi aşağıda sıralayacağım. Ancak şu bilinmelidir ki Hz. Muhammed , Aişe validemizle  evlendiğinde Aişe validemiz kesinlikle  18 yaşından daha aşağıda değildi. Biz Aişe validemizin yaşını henüz mutlak olarak bilmiyoruz. Çünkü ilk 200 yıl bu konu hiç kimse tarafından kayda geçirilmedi ve önemsenmedi. Çünkü peygamber normal bir evlilik yapmıştı. Belki ilerde bu konuyla ilgili kesin kayıtlara rastlanırsa bu tartışma tamamen sonlanır. Bu iftira Peygamberden yaklaşık  100 yıl sonra  yaşamış insanlar tarafından ortaya atıldı ve dünya toplumlarında çocuk gelin olayı normal karşılandığı için 20.yüzyıla kadar kimse bu rivayeti tartışmadı. 20. yüzyıl Batı Oryantalistleri tarafından tartışmaya açılan bu konu kısa zamanda büyük yankılara sebep oldu. Ama asıl sorun şuydu: İslam'a dolayısıyla Kur'an'a ve Hadislere inanmayan insanlar bir anda hoşlarına giden bu rivayeti hadis olarak kabul edip bu rivayete iman ettiler. Bilim, bilim diye inleyenler ellerinde bilimsel bir kanıt olmadığı için bilime ihanet edip başımıza hadisçi kesildiler. O tür insanların samimiyetini vicdanlarınıza bırakıyorum. Aişe niçin evlendiğinde 6 yaşında olamaz ona bakalım ve çok uzatmadan delillerimizi sunalım:

1.  Hadislerin tamamı peygamberimizin vefatından yaklaşık 130 yıl sonra birkaç sayfa olacak şekilde ve halkın dedikodularından oluşmuştur. Bugün Sünnilerin iman ettiği hadisler ise peygamberimizin vefatından yaklaşık 200 yıl sonra yazılmıştır. İslam tarihi ve siyer dedikleri Muhammed peygamberin hayatı adlı kitaplar ise yine peygamberimizin vefatından bir buçuk asır sonra dedikodulardan derlenerek oluşturulmuştur. Bilimsel hiçbir metodun kullanılmadığı bu eserler bizim için mitolojiden başka bir şey değildir. İslam'a ömrünü adamış Müslümanlar ve bu konuyu detaylı araştırmış Batı ateistleri hadislerin ve İslam tarihi, Muhammed'in hayatı adlı kitapların uydurma bilgilerden başka bir şey olmadığını bilir. Bu yüzden Buhari vs. insanların peygamberden 200 yıl sonra duydukları hikayelerle Aişe'nin evlilik yaşını tespit edemeyiz. Aişe validemiz ile Muhammed peygamberin evlilik yaşı kimse tarafından bilinmiyor. Bunu bilmek için arkeoloji vb. bilimlerden yararlanılmalı o döneme ait kalıntılar, tabletler, kitap sayfaları araştırılmalı, bilimsel metod ve yöntemlerle bilgiye ulaşılmalı.

2.  Buhari'nin dedikoduları kayda alıp Aişe validemizin evlilik yaşını 6 olarak belirlediğinden bile emin değiliz. Çünkü Buhari Sahih dediği kitabının orjinalini bırakın kopyasının kopyası bile ortada yok. Buhari'nin vefatından yaklaşık 500 yıl sonra el-yuğnini denilen bir adam çıkıyor. El-yuğnini Buhari'nin Sahihi adlı bir kitap yazıyor ve bize diyorki alın size Buhari'nin Sahih'i. Yani anlayacağınız Şu an Buhari'ye ait olduğu söylenen hadisler bile Buhari'den 500 yıl sonra yazılmıştır. Yani Muhammed peygamberin vefatından yaklaşık 700 yıl sonra. Gördüğünüz gibi hadis ilmi ve hadislere dayanarak yazılan Peygamberin hayatı adlı kitaplar tamamen kurgu ve masallara dayanır. Bu kaynalara  bakarak Aişe'nin evlilik yaşı asla tespit edilemez. Yıllardır yaptığım araştırmalar bana şunu gösterdi. Hiç kimse Muhammed peygamber döneminde ne oldu bilmiyor. Sadece onun ölümünden asırlar sonra onun hakkında ortada dolaşan hikayeler, dedikodular, iftira ve yalanlar derlenmiş ve adına siyer (Muhammed'in Hayatı) demişler İslam Tarihi demişler, Hadis demişler.

3.  Eğer hadis denilen rivayetleri ve bu rivayetlere dayanan tarihi kaynakları delil kabul ediyorsanız bu kaynaklar bir konuda net bir bilgi verir bize. O da Aişe validemizin Hz. Muhammed ile evlenmeden önce Mut’im İbn Adiyy’in oğlu Cübeyr ibn Mut’im ile nişanlı olmasıydı. Ebubekir  islamı seçince Mut’im ibn Adiyy Müslüman birinin kızını almak  istemedi ve nişanı bozdu. Bu nişan bozulduktan yıllar sonra Aişe validemiz Hz. Muhammed ile evlendi. Şimdi biz bu tarihi notlardan çok önemli bir bilgiyi öğrenmiş olduk. Aişe validemiz peygamberimizle evlenmeden  yıllar önce evlilik çağındaydı.

Peki, Buhari ve diğerlerinin bu sahte rivayetini baz alarak bu konuyu tekrar inceleyelim. Rivayete göre Aişe validemiz 6 yaşında Hz. Muhammed ile evlendi. Hadi Aişe 5 yaşındayken Cübeyr ibn Mut’im’in nişanı bozduğunu varsayalım. O halde Aişe validemiz Cübeyr ile 3 ya da 4 yaşında mı nişanlandı? Bunu hangi akıl izah edebilir? Sadece bu tarihi rivayet bile bu rivayetin hiçbir mantıki izahının olmadığını kanıtlamaya yeter de artar. Eğer hadisleri kabul ediyorsanız bu rivayete ne diyorsunuz?

4.  Bir başka görüşte şudur:  Bazı Arap kabileleri diri diri kız çocuklarını toprağa gömerlerdi. Bakın hepsi değil. Bu yüzden bunu yapan aileler genel itibari ile kız çocuklarının yaşlarını tutmazlardı. Toplumun tüm kınamasına rağmen kızlarını gömmeyip onları büyütenler, çocukları buluğa erdiklerinde yaşlarını hesaplamaya başlarlardı. Buhari'nin 6 yaş rivayetine inananların kabul ettiği yine başka rivayetlere göre cahiliyye Arapları kız çocuklarını bebekken değil buluğ  çağına erince gömerlerdi. Gömmeyenler kızının yaşı olarak buluğ çağını sıfır kabul ederek hesaplarlardı. Örneğin kızını 8 yaşında diri diri gömmek isteyen bir baba bu kararından vazgeçerse kızının o yılki yaşını sıfır kabul ediyor bir sonraki sene kızı  9 yaşına  geldiğinde onu 1 yaşında kabul ediyordu. Ve bu böyle devam ediyordu. Yani Cahiliyye Arapları için bir kızın yaşı 9 ise o kız yaklaşık 17- 18 yaşlarında oluyordu.

Tabi bu rivayetler de Buhari'nin Aişe 6 yaşında evlendi rivayeti kadar uydurmadır ama biz doğruymuş gibi yaklaşalım. Çünkü Ebubekir gibi zengin ve elit ailelerin kızlarını gömmediğini yine biz bu rivayetlerden biliyoruz. Dediğim gibi her aile kızlarını gömmüyordu ki bu yöntem uygulansın. Aişe için bu metod uygulanmamış olabilir. O yüzden bu bilgi de bizi kesin bir kanaate ulaştırmaz.

5.  Eğer Buhari'nin rivayetlerini kaynak alıyorsanız yine rivayete dayalı birçok tarihi kaynak Aişe validemiz ile ablası Esma arasındaki yaş farkının 10 olduğunu ifade ediyorlar. (Nevevi,Tehzib'ül-Esma 2/597,Hakim, Müstedrek 3/635) Hicretin 73. yılında 100 yaşında vefat etmiş olan Esma hicret sırasında yaklaşık 28 yaşlarında idi. Onun, Aişe validemizden de 10 yaş büyük olduğu da bilindiğine göre, Aişe validemizde  hicret sırasında 18 yaşlarında olduğu açıkça görülür. (Hatemü’l Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ali Himmet BERKİ, Osman KESKİNOĞLU, s:210)  Aişe validemiz Hicretten yaklaşık 1 yıl sonra evlendiği de bilindiğine göre Aişe validemiz Hz . Muhammed ile evlendiğinde yaklaşık 19 yaşındaydı. Elbette dediğim gibi Buhari'nin 6 yaş rivayeti ne kadar sağlamsa bunlar da o kadar sağlam. Bu da sadece rivayetlerden oluştuğu için güvenilmezdir. Esma'nın yaşını da Aişe olan yaş farkını da rivayetlere bakarak belirleyemeyiz. Bizim kabul edeceğimiz şey bilimsel kanıtlar olabilir.

6.  Bu konuda farklı bir görüş daha var. Araplar yaşı söylerken ilk rakamı telafuz etmezlerdi. Bunun birçok örneği var. Mesela 19 yaşındaki bir erkek ya da kız çocuğunun yaşını soranlara ailesi "o, dokuz yaşında" derlerdi. Çocuğa bakan kişi onun 9 mu 19 mu 29 mu olduğunu anlardı. Arap kültüründe böyle bir olgudan bahsediliyor. Buna Hazif Üslubu, ya da mantığı denir. Hazif Üslubu bazı harfleri kullanmadan gerçekleştirilen söz sanatıdır. Örnek vereyim: Arapça’da “Besmele” diye bir kelime yoktur. Arapça’ya göre anlamlı bir kelimede değildir. Aslında besmele kelimesi “Bismillahirahmanirahim” cümlesinin içindeki belirgin harfleri seçerek oluşturulmuş bir isimdir. Başka bir örnek verelim. Havkale kelimesi. Aslında Arapçada böyle bir isim yoktur.  Bu kelime La Havle Vela Kuvvete İlla Billah’ın adıdır. Cümlenin belirgin sesleri alınarak uydurma bir isim yapılmıştır. (Mustafa İslamoğlu) Arapça’daki Hazif kültürünü araştırabilirsiniz. Tabi bu da olayı açıklamaktan çok uzak.

7.  Muhammed peygamber Buhari'ye ait olduğu söylenen rivayetlere bakılarak  eğer bir pedofil olduğunu söylüyorsak aynı kaynaklar Muhammed peygamberin gençliğinin en güzel yıllarını kendinden 15 yaş daha büyük Hatice ile geçirmesini nasıl izah ediyor? Hatice vefat edinceye kadar Muhammed peygamber tek eşli ve eşi ile sakin bir hayatı var. Ne oldu da yaklaşık 53 yaşına kadar hiçbir sapkınlığı olmayan bu adam Hatice öldükten sonra pedofil ve sapık ilan edildi? Siz pedofil birinin kendisinden 15 yaş büyük bir kadınla o kadın vefat edinceye kadar sakin bir hayat süreceğini mi iddia ediyorsunuz? Niçin genlik çağında 6 yaşındaki bir çocuk ile evlenme fırsatı varken bunu yapmadı? Sonuçta aynı rivayetler bunun o toplumda normal karşılandığını yazıyor.
 
Bu konuyu Müslümanların tekrar düşünmesi gerekir. Kendi peygamberini  pedofili hastası olarak tanıtan rivayet kültüründen uzaklaşmalı herkes. Bu rivayetler olmasa Kur’an anlaşılmaz diyenlere sesleniyorum inanın bu rivayetler olmasa İslam pınarı bu kadar bulanık akmayacak tüm dünaydaki Müslüman oranı bugün olduğunun iki katı olacaktı. Rivayetin dinimizde oluşturduğu kirleri temizlemekten Müslüman olmayanlara islam’ı anlatacak vakit bulamıyoruz.Şundan emin olunki hangi kaynağı araştırırsanız araştırın Muhammed peygamber dönemi tamamen karanlık. Çünkü o dönem yazı kültürü gelişmemiş ve o dönem kayıt altına alınmamıştır. Belki de Muhammed peygamber Kur'an kadar kutsal kabul edilir endişesi ile buna izin vermedi. Muhammed peygamber döneminde ne oldu Aişe'nin yaşı, Hatice'nin yaşı, evlilikler bunların hiçbirini bilmiyoruz. Peygamberden 700 yıl sonra yazılmış ve Buhari'nin olduğu iddia edilen bir kitabı referans göstererek Muhammed pedofildi demek kadar ciddiyetsiz bir yaklaşım olabilir mi? Bu ben sana iftira atacağım alakalı alakasız bir kaynak arıyorum mantığı değil midir?
 

Hz. Muhammed  şehvet düşkünü bir pedofil midir?

Elbette ki hayır. Bunu destekleyen tek bir kanıt bile yok. Rivayet  var ya diyenleri duyar gibiyim. Ne Aişe validemiz ne de Rasulullah’ı görmemiş insanların 200 yıl sonra yazdıklarına göre mi gideceğiz. Ateist çevreler peygamberimizden 200 yıl sonra yazılmış hadis kitaplarını referans alıyorlar. Burada yaptıkları tavrı bir türlü anlamıyorum. Peygamberden 200 yıl sonra yaşamış ve onu hiç görmemiş kesimlere inanmayı seçiyorlar. Ateizm bu noktada bir inanca dönüştü. Adına hadis dedikleri rivayetleri kendilerine kaynak olarak seçiyorlar. Düşünsenize bir ateistin gidip hadis denilen rivayetleri ezberleyip bana Buhari hadislerini kaynak göstermesine akıl sır erdiremiyorum. Samimi bir ateist Kur’an’a inanmıyorsa nasıl olur da hadis edebiyatına inanır? Madem hadis inancı içeriyor o zaman niçin geri kalan hadislere de inanıp islamı seçmiyor? Hani bilimsel olmayan kaynaklar kabul edilmezdi?

Eğer peygamberimiz pedofil  olsaydı niçin peygamberimiz 25 yaşında şehvet arzusunun en sağlam olduğu yıllarda kalkıp iki evlilik yapmış ve bu evliliklerden iki çocuğu olan bazı rivayetlerde üç çocuğu olan 40 yaşındaki bir dul kadınla evlendi? O rivayeti kabul ediyorsanız bu rivayetleri de kabul etmeniz gerekir. Tutarlılık bunu gerektirir. Hatice bint-i Hüveylid ile evlenmek yerine gidip 6 yaşında bir kız neden almadı? Çünkü iddia edildiği gibi peygamberimiz hiçbir zaman 9 yaşındaki bir kıza o gözle bakmadı. O hiçbir zaman bir pedofil olmadı. Ayrıca şehvet düşkünü olsa kendi dönemindeki erkeklerin  yaptığını yapıp 5,7,9,11,13 hatta 15 kadınla evlenebilirdi. Ya da bir çok cariye tutabilirdi. Sonuçta henüz Allah onu İslam ile tanıştırmamıştı. Bu tür bir hareket  o dönemde sık sık yapılan normal bir kültürdü. Eğer gerçekten denildiği gibi o dönemde 6 yaşındaki bir kızla evlenmek normalse peygamber niçin gençliğinde şehvetinin doruklarında 6 yaşındaki çocuklarla evlilik yapmıyor? Nasıl kendisinden 15 yaş büyük birine 25 yıl sadık kalıyor? 

Peygamberin yaşadığı toplum poligami (çok eşlilik) yapısını normal karşılarken monogamiyi (tek eşliliği) garipseyen bir toplumdu. Aynı rivayetlere göre Hz. Muhammed , Hatice validemiz ölünceye kadar yaklaşık 25 küsür yıl tek eşliliği tercih etti. Hatta Hatice vefat ettikten sonra bile 2,5 yıl peygamberimiz başka evlilik yapmadı. İçindeki acının hafiflemesi için kendine zaman tanıdı. Mekke’yi fethettiği zaman da  çadırını Hatice’nin mezarının hemen yanı başına yerleştirdiği rivayet ediliyor. Aynı rivayetlere göre Peygamberimiz, Hatice'nin ölümünden sonra, Havla bint-i Hakim'in tavsiyesiyle Sevde bint-i  Zem’a ile evlendi. Sevde validemiz  Rasulullah  ile evlendiğinde 50-55 arası yaşlarında ve 5 çocuklu bir duldu. Yani bir pedofile göre yine aşırı yaşlı biriyle evlenmiş olmadı mı? Pedofil hastası birinin yapacağı bir tavır mı bu?

Bazı işi sulandırmaya çalışan çevreler ise diyor ki "varsayalım ki 19 yaşındaydı yine çok büyük bir sapkınlık olur, Muhammed 53 yaşındaydı". Bu tür insanları ciddiye bile almanın bir gereği yoktur. Zaten Aişe validemizin Peygamberimizle evlendiğinde 19 yaşında olduğunu düşünmüyorum. Belki 30 yaşındaydı belki 40 bunu bilemeyiz diyorum. Çünkü elimizde o dönem bunu kayda alan bir papirus kağıdı vs. bilimsel materyal yok. Ben Aişe'nin 19'dan çok daha ileri yaşlarda olduğunu düşünsem de bu iddianın doğru olduğunu varsayalım. Bugün Türkiye'de iş adamları, zenginler, bazı sanatçılar 50,60 yaşında olmalarına rağmen 19 yaşlarında kadınlarla sevgili oluyor, evleniyor ve bu topluma normal geliyor. Ancak Muhammed peygamberde ise normal durmuyor öyle mi?

Tüm dünyada bugün bile evlilik yaşı 12 ,14,16 olan ülkeler var. 1920'de yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinde bile Mustafa Kemal, nüfus politikası gereği evlilik yaşını 15 olarak belirlemişti. Kaldı ki 19 yaşında (olduğunu varsayalım) reşit olmuş bir bayan olan Aişe dilediğiyle evlenebilme özgürlüğüne sahipti. Bugün yaşı 18 bile olmayan milyonlarca kız 60 yaşına merdiven dayamış Brad Pitt ile evlenmek için can atıyor ve bunu normal görüyorken. İşin daha da ilginci bugün dünya üzerindeki yüzbinlerce kız çocuğu belki daha fazlası 18 yaşına ulaşmadan önce cinsel ilişkiyi yaşamış oluyor. Bunu normal gören çevreler 19 yaşında kendi iradesiyle seçim yapmış bir kadının seçimini hatalı buluyorlar.

Reşit olmamış bir kız çocuğunun erkek arkadaşıyla cinsel ilişkiye girmesi onun demokratik hakkı olurken ve bunda zerre anormallik görmeyen bu  kesimin o kız çocuğu evlenmeye kaltığında kıyameti koparıyor olması iki yüzlülüktür. Bu kesim peygamberimizi karalamak için ayırdığı o değerli vaktini gidip reşit olmadığı halde  cinsel ilişkiye giren kız çocuklarımızı ve erkek çocuklarımızı aydınlatmaya harcasalar toplum için daha yararlı olur. Bazı kesimlere tavsiyem Hz. Muhammed'e olan kinlerinin onları mantık dışı söylemlere çekmelerine izin vermemeliler. Nefret ettikleri bir insan bile olsa bu kadar kolay iftira atmamalılar. Onu eleştireceklerse bile yaptıkları için eleştirmeliler yapmadıkları için değil.
 

Sübyancılık Ateizm İçin Bir Sorun Mudur?

Tabii ki hayır. Herhengi bir Tanrı inanışı dolayısıyla din inanışı olmayan  bazı (hepsini kastetmiyorum) ateist çevrelerin 6 yaşında olduğu iddia edilen Aişe'nin 53 yaşındaki Muhammed peygamberle evliliğini de sapkınca bulmalarına akıl erdirmek çok zor. Çünkü bu tür şeylerin ahlaken yanlış olduğu bilgisini bize dinler verir. Eğer bir insan ateist ise dünyanın en ünlü ateist felsefecilerinden biri olan Bertrand Russell'ın dediği gibi ahlak kurallarını da reddetmiş olur. Çünkü bize ensest ilişkiden tutun da bir çocukla evlenmenin yani sübyancılığın yanlış olduğunu söyleyen dinlerdir. Bu konuda kaynak dinlerdir. Ama bir insan ateist ise sübyancılığın yanlış olduğunu neye göre belirliyor? Kaynağı nedir? Tanrı'nın olmadığını söyleyen insanlar, Tanrı'nın iyi ve kötü dediği kavramlar üzerinden bir yorum geliştiriyorlar. İyi ve kötüyü biz Tanrı'dan öğreniyoruz. Peki bir ateist kötüyü kimden öğreniyor? Yani referansı nedir? Dediklerimi biraz daha somutlaştırmak istiyorum. Bu yüzden ateist filozof  Bertrand Russell'ın şu söylemlerini dikkatle düşünün:

1. Birşeyin iyi veya kötü olduğunu delillendiremeyiz.
2. Diktatörlerin yaptığı katliamların yanlış olduğuna dair kanıtımız yok
3. Evlilikte sadakat çağdışı ve yanlış.
4. Geleneksel ahlakın tüm sınırlamaları anlamsızdır.
5. Eşlerin birbirini aldatması boşanma sebebi değildir ve normaldir.(Bertrand Russell)

Bertrand Russell çok samimi açıklamalarda bulunuyor. Kendisi samimi bir ateistin yapması gereken tavrı ele alıyor. Din olmadığı zaman yukarıdaki maddelerdeki gibi düşünmemiz gerekir. Hatta ensest ilişkinin yanlış olduğunu bile dinler bize öğretir. Bunlar dinlerin ahlak anlayışında mevcuttur. Mesela Hz. Muhammed'in pedofil olup olmadığını başka bir inancın mensupları sorgulayabilir bu gayet doğaldır. Ancak bir ateist'in sorgulaması çok anlamsızdır. Çünkü herhangi bir kaynağa dayandırmadığı için sübyancılık onlara göre kötü bir şey olamaz. Sübyancılığın kötü bir şey olduğunu söyleyen dinlerdir. Ateistlerin Tanrı'yı reddedip ama Tanrı'nın jargonlarıyla konuşmaları mantıksızdır. Tanrı'nın kendisini reddedip Tanrı'nın ahlak anlayışıyla olayları değerlendirmeleri inançlarında samimi olmadıklarını gösterir. Bir an için bir ateist gibi düşünelim. Herhangi bir Tanrı ve onun gönderdiği ahlak kuralları yok. Sübyancılığın, diktatörlüğün kötü olduğu kanaatine nasıl varacağız? Ya da ensest ilişkiyi kötü yapan ne? Hepimiz rastgele evren tarafından oluşturulduk ve diğer dünya yok. İstediğim hazzı yaşamama neden sınır koyayım? Bertrand'ın yukarda saydığı gibi doğanın kanunları işler , Tanrı'nın değil. Mesela bir diktatör katliam yaptığında güçlünün zayıfı ezmesi olarak görmekten doğal ne olabilir? Zayıf olan elenecek bu kadar basit. Ya da eşlerimize niçin sadık olalım ki? Bir ilahi ahlak anlayışım olmadığından eşime sadık olmamın doğru olacağını kim söylüyor? Toparlarsak ateist bir insan için geleneksel ahlak sınırlamalarının tamamı ilkel ve anlamsızdır. Sübyancılığın da yanlış olduğuna dair bir delilimiz olmaz.

Bu sözlerime baktığınızda ateistler ahlaksızdır, pedofildir vs. şeklinde algılamayın. Ateistler de ahlak anlayışına sahiptir. Onlar da hangi kültürde yaşıyorsa o kültürün ahlak anlayışını sahipleniyor. Benim vurguladığım şu: Evren tarafından rastlantısal şekilde bir defaya mahsus var olduysam niçin dinlerin ahlak anlayışı ile kendi hazlarımızı sınırlayalım? Kaldı ki ateistler bu noktada tutarsız hareket etmektedir. Çünkü pedofilliği reddeden İslam ahlakını sahiplenip Muhammed pedofildir, bu yanlış demeleri tutarsız bir davranıştır. Çünkü karşı oldukları dinin ahlak kuralını doğru kabul edip o dine karşı çıkıyorlar. Tutarlı davranış şu olurdu: Madem İslam safsata onun sübyancılığı reddeden ahlaki ilkeleri de safsata bu yüzden Muhammed denen şahsın yaptığı sübyancılık yanlış bir şey değil.

Sonuç olarak dinden bağımsız bir ahlak anlayışından söz edemeyiz. Şahsi kanaatimce ateistler bu tür bilimsel olmayan ve onlara da bir faydası olmayan saldırganlıklardan vazgeçmeli ve dünyayı nasıl daha iyi bir yer haline getirebiliriz? problemine karşı hayata dair bir sunumları ve katkıları olmalı. Aişen'in evlilik yaşından daha ciddi ve önemli bir milyon problemi var insanoğlunun. Şu an ne Müslüman topluluğu ne başka inancın mesupları ne de ateistler yaşadığımız dünyaya katkı sunma gibi bir dertleri var. Hiçbiri yaşadığımız bu dünyayı daha güzel bir yere dönüştürme kaygısı taşımıyor. Hem ateistler hem inanç mesubu tüm dinler birbirini parçalamayla o kadar meşgul ki, yaşadığımız an'ın çirkinliklerini düzeltmek hiçbirinin aklına gelmiyor.
 
Görüntülenme 3,263
Yayın 19 Mayıs 2018
28 Mayıs 2019 güncellendi

Oruç kavramı aslında Kur’an’da geçmez. Bu kavram tıpkı namaz kavramı gibi Farsçadan Türkçeye Selçuklular döneminde geçmiştir. Kur’an’da geçen ve bizim “oruç” diye çevirdiğimiz kavram “savm ve sıyâm”dır. Savm ve Sıyâm kelimelerinin ikisinin de oruç anlamını geldiğini düşünsek de Türkiye’de bu iki kavramın farklı anlamlar taşıdığı görüşünü savunanlar da mevcuttur. Hakkı Yılmaz buna örnek verilebilir.-- Burada kavram tartışmasına girmeyeceğim. Bunu merak edenlerinizin araştırması daha doğru olur. Mevcut bilgilerimizle şunu biliyoruz ki savm ve sıyâm kavramlarının kök anlamları aynıdır ve “kendini engelleme, kendini tutma, sınırlama” anlamlarına gelir.
 
Kur’an’da Oruç Olarak Çevrilen Ayetler Hangileridir?
Bakara 183; 184;185;187; 196, Nisa 92, Maide 89, Maide 95, Meryem 26, Ahzab 35, Mücadile 4, Tahrim 5 olmak üzere 12 ayette oruç kavramı kullanılır. Bakara suresi ise detaylı bilgi verir. Meryem 26’da geçen "savm" kavramı oruç anlamına gelmez. Burada kök anlamıyla kullanılır. "Konuşmamak, tartışmamak için kendini tutmak" anlamına gelir. Şimdi oruç hakkında ayetlerden öğrendiklerimize bakalım.
 

Siz ey iman edenler! Oruç (sıyâmu) tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı (kutibe); belki bu sayede takvâya (sorumluluk bilincine) erersiniz. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ BAKARA 183)

Bu ayette oruç diye çevrilen kelime “sıyâmu”dur. Ayrıca dikkat etmenizi istediğim diğer kavram ise ‘kutibe’dir. Çünkü bu kavram çoğu mealde farz kılındı şeklinde çevrilmektedir ki bu anlam doğru değildir. Kutibe’nin farz kılındı anlamını da kapsayan geniş bir anlamı vardır. Daha isabetli çevirisi “yazıldı” şeklinde olmalıdır. Bu ayet iki sorumuzu cevaplıyor. Nedir onlar?
 
Oruç eylemi Hz. Muhammed ile mi başladı?

Cevap: Hayır. “Sıyâm, tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı” ifadesinden Orucun tarihinin çok eskilere dayandığını öğreniyoruz. Bildiğiniz üzere Yahudilikten tutun Hristiyanlığa, Brahmanizm’den Hinduizm’e birçok dinde var olan bir uygulamadır.
 
Niçin Allah oruç tutmamızı istiyor?

Cevabı ayet veriyor: “Belki bu sayede takvâya erersiniz.” Burada kilit kavram takvâ’dır. Takvâ nedir? Sorusuna verilecek cevap oruç niçin emredildinin kapılarını aralayacaktır. Takvâ, "Allah korkusu" olarak çevrilmektedir. Ancak ne Allah öcüdür ne de bu kavram bu anlamı karşılamaktadır. Takvâ Türkçeye "sorumluluk bilinci" olarak çevrilebileceği gibi Mustafa İslamoğlu’nun dediği gibi "Allah’ın sevgisini kaybetme korkusu" olarak çevrilebilir. Takvâ, "erdemli olmayı amaç edinme bilincidir". Bu ayeti açarsak :“Belki bu sayede sorumluluk bilincine erersiniz” demektedir. Bu noktada şu soru akla gelir: Ne sorumluluğu? Oruç insana iki tür sorumluluğunu hatırlatır. Bunlardan birincisi kendisine karşı olan sorumluluğu. Oruç sayesinde alışkanlıklarımızın, vazgeçemem dediklerimizin, bu olmazsa yaşayamamlarımızın esaretinden kurtuluruz. Kendisini yaşamak için araç olarak görmemiz gereken yiyecek ve içecekleri amaç edindiğimizi hatırlatır ve bizi özgürleştirir. Oruç bize güçlü bir irade kazandırır, dirayet arttırır ve öz benliğimize daha fazla söz geçirmemize yardımcı olur. Oruç tutmak, içimizdeki Homo Sapienslikten bizi uzaklaştırır ve insani yönümüzü geliştirir.  Ayrıca bir gün kısa süreli de olsa açlıkla karşı karşıya gelirsek bununla başa çıkabileceğimiz bir tecrübe kazandırır.

Oruç insana iki tür sorumluluğunu hatırlatır demiştim. Bunlardan ikincisi insanın diğer insanlara karşı sorumluluğu. Aç, yoksul insanlara karşı empati kurmamızı sağlar. Yani zekâtın, sadakanın, paylaşmanın ne denli önemli olduğu şuurunu kazandırır. Ben kazandım, bana ne başkasından mantığının ne denli sorumsuz bir davranış olduğunu hatırlatır. Öfkemizi, sertliğimizi, küfürlerimizi vs. tüm kötü alışkanlıklarımızı terbiye etmemiz gerektiğini hatırlatır. Zaten sıyam (oruç) "kendini tutmak" anlamına gelir. Her türlü kötü davranış, eylem ve sözlerde kendimizi tutmamız istenir bu ay. Bakara 183’ten şunu anlıyoruz: Oruç Allah için tutulmaz, Allah emrettiği için tutulur ve amacı insanın kendini hertürlü kötülükten uzaklaştıracak iradeyi sağlamasıdır. Sadece aç ve susuz olması değildir. Toplumsal dayanışma için de bir hatırlatıcıdır. Şu vurguladığım mantığa dikkat etmenizi istiyorum. Önemli olduğu için tekrarlıyorum Oruç Allah emrettiği için tutulur ancak Allah için tutulmaz. Çünkü Allah’ın insanın değil orucuna hiçbir şeyine muhtaç değildir.

Oruç'un farklı faydaları da bulunur. Psikoloji uzmanları oruç sayesinde kişinin hayata bağlılığının arttığını tespit etmişler. Yiyecek ve içeceğe istediği zaman ulaşamaması nedeniyle kişi hayata bağlanır. Orucunu açmayı bekleyen kişi için bir hedef olmuş olur. Nihayetinde orucu bitip kişi yiyecekle buluştuğunda mutlu olur. Hatta orucun antidepresan etkisinin olduğunu bir psikologtan dinlemiştim. Bir insan istediği her şeye ulaşırsa bu kişide deprasyon hali ve tatminsizlik hali yaratıyor. Hatta gariptir ki çoğumuz rahatça ulaşabildiğimiz meyvelerden bile pek tat almayız. Ancak pahalı olan meyveler her daim insana daha hoş gelir. Yani hayattan tat almamız, hayatta her istediğimize ulaşamadığımızda mümkün olur. Oruç bunun için güzel bir örnektir. Ne kadar zengin olursanız olun ramazan ayında açsınız.

Son olarak Bakara 183’te bakışınızı bir kelimeye çekmek istiyorum: “Belki bu sayede sorumluluk bilincine erersiniz” cümlesindeki belki kavramı hiç dikkatinizi çekti mi? Belki kavramına bakarak orucun aslında herkeste sorumluluk bilincini uyandıramayacağı vurgulanıyor. Herkes gerçekte orucun emredilme sebebini yakalayamayacak. O tür insanlar zekât vermeyecek, sadaka vermeyecek, açı doyurmayacak, muhtaç sahiplerine el uzatmayacak, öfkesini kontrol etmeyecek vs. kısacası kendi kötü yanını tutamayacak. İşte bu tür insanlar sadece kendilerini aç ve susuz bırakıyorlar, Oruç tutmuş olmuyorlar.
 

Sayılı günlerde...  Sizden kim hasta ya da yolcu olursa, tutamadığının sayısı kadar başka günlerde (oruç tutar) ve ona gücü yetenler üzerine, bir yoksulu doyuracak fidye gerekir. Kim daha fazla hayır işlerse kendisi için daha yararlı olur, ama – eğer bilirseniz- oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ BAKARA 184)

 
Oruç tutmak süresi olan bir eylem midir?

Bakara 184 Oruç’un sayılı günlerde olduğunu bildirir ancak bu sayılı günlerin ne zaman olduğundan bahsetmez. Bu sayılı günler hangileridir bir sonraki ayette bildirir.
 
Kimler Oruç’u kaza edebilir?

Bakara 184’te göre hastalar ramazan ayı dışında tutmadığı gün kadar oruç tutmalıdır ve imkânı varsa bir yoksulu doyuracak fidye vermesi gerekir. Kur’an en ufak fırsatı bile değerlendirerek zenginin bir nebze de olsa yoksulla bir şeyler paylaşmasını sağlamaktadır. Kur’an bu tavrıyla “ben kazandım para sadece benim” kapitalist mantığı reddetmekte ve onun yerine sürekli yoksulun elinden tutan zengini görmek istemektedir. Burada sorulacak sorular şöyle olabilir hastalığın içinde neler sayılabilir? Bu noktada aklınıza gelen her şey olabilir. Yukarıda ayete dikkat ederseniz “tutamadığınız kadar başka günlerde tutun” diyor. Bir insan kendini kötü hissedebilir veya iğne yaptırması gereken bir durum olabilir. Kişi eğer iğne yaptırdıktan sonra orucuna devam edebileceğini düşünüyorsa tutmaya devam eder. Yani hastalıkta temel prensibimiz şu olmalı: Tutabileceğime inanıyor muyum, inanmıyor muyum? Tutabileceğine inanan biri istiyorsa tutmaya devam edebilir. Karar tamamen şahsa aittir.

Orucun amacı kişinin kendi dirayetini arttırması ve yoksullarla empati kurup zekatın önemini anlaması olduğuna göre kişi damardan bir ilaç alması gerekiyorsa yani iğne yaptırıyorsa bu onun orucuna engel değildir. Çünkü konu sağlıktır. İğne yaptırmak kişiye tokluk hissi verecek değildir. Yani temel prensip şu: ramazanda dirayetimizi kıracak veya bize yoksulların durumunu unutturacak bir şey yoksa oruç bozulmaz. İğne yaptırmak bu iki ilkeyi de bozmadığından sorun yoktur. Bu ilkelerden niçin bahsettim? Çünkü yarın teknoloji gelişecek ve yeni ilaç alım yöntemleri çıkacak ve toplumumuz bu sefer de o yeni teknoloji orucu bozar mı diye soracak. Toplumumuz temel ilkenin ne olduğunu bilirse şu orucu bozar mı, bu orucu bozar mı gibi soruların cevabını kendisi verecektir.

Bakara 184’te göre yolcular da ramazan ayı dışında tutmadığı gün kadar oruç tutmalıdır ve imkânı varsa bir yoksulu doyuracak fidye vermesi gerekir. Dediğim gibi bu ayetteki anahtar kelimeler “tutmadığı gün kadar” ifadesidir. Bir insan uçak ile bugün 1000 km’lik yolu 2 saatte gidebilmektedir. Bu tür bir yolculukta Oruç bozmak ayeti suistimal etmektir. Bu ayet indiğinde yolculuk çok eziyetli bir işti. Çoğu insan yaya olarak günlerce, haftalarca, aylarca yürüyordu. Ancak bugün böyle bir durum söz konusu değildir. Otobüsler, hızlı trenler, uçaklar, otomobiller vs.. araçların sayesinde insanoğlu gitmek istediği yere oturarak, dinlenerek gitmektedir. Bu, artık yolcular orucu kaza edebilir ayeti hükmünü yitirmiştir anlama gelmez. Elbette bu ayet geçerliliğini devam ettirir. Bazı insanlar yolculuk sırasında kendini iyi hissetmez. Bu tür insanlar orucunu bozabilir. Dediğim gibi Allah’ın ruhsatları suistimal edilmemeli. Kişi Allah’ın hükümlerine karşı dürüst ve samimi olmalıdır. Allah aldatılamaz. Kişi tutabileceğine inanırsa tutar, tutamayacağını anlarsa orucunu bozabilir. Mesele kişinin kendini nasıl hissettiğidir. Buna kişi karar verecektir. Mesela ben yolculuğun bana oruç bozduracak bir olay olduğuna inanmıyorum. Çünkü ben yolculuk sırasında kendimi kötü hissetmiyorum. Geçmiş yıllarda yaptığım 27 saatlik yolculuğumda bile orucumu bozmadım. Ama dediğim gibi bu kişiden kişiye değişir. Yeter ki verilen ruhsatı oruç bozmak için bahane yapmayalım. Çünkü ayetin sonunda şu ifade çarpıcıdır: “eğer bilirseniz- oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”
 

(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, insanlığa rehber olan, bu rehberliğin apaçık belgelerini taşıyan ve hakkı batıldan ayıran Kur’an işte bu ayda indirilmiştir: Sizden biri bu aya ulaştığında oruç tutsun; hasta ya da yolcu olan kimse de başka günlerde kaza etsin! Allah sizin için kolaylık ister, sizi zora koşmak istemez; oruç günlerinin sayısını tamamlamanızı, sizi doğru yola ulaştırdığı için O’nu yüceltmenizi ve şükretmenizi ister. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 185)

 
Oruç ne zaman tutulur?

Ayette açıkça belirtildiği gibi  Ramazan ayı oruç ayıdır. Bir önceki ayette geçen sayılı günlerin ne olduğu bu ayette açıklanıyor. Ramazan ayının hangi tarihler arasında olduğunu Kur’an açıklıyor mu diye sorarsanız hayır cevabını veririm. Ramazan ayının tarihlerini Halife Ömer döneminde hicri takvimle beraber Müslümanlar belirlemiştir. Ömer döneminden önce Ramazan ayı sabitti ve bunu Bakara 185'ten çıkarıyorum. Çünkü Bakara 185'te Kur'an'ın Ramazan ayında indirildiği söyleniyor. Eğer peygamberimiz döneminde Kur'an Nisan ayında inmeye başladıysa ve bu yıl Ramazan ayı ekim ayına denk geliyorsa Kur'an ekimde mi inmeye başladı diyeceğiz. Bu size mantıklı geliyor mu? Hiç bir araştırmacı Muhammed peygamber döneminde Arapların hangi takvimi kullandığıyla ilgili bir araştırma yapma gereği duymamış.Halbuki bu çok önemli. Çünkü Muhammed peygamber döneminde hicri takvim yoktu. Ramazan hangi aya denk geliyordu?

Müslümanların Halife Ömer döneminde oluşturulmuş Hicri takvime artık ilahi takvim muamelesi yapmayı bırakmaları gerekir. Hicri takvime göre ramazan ayı bazen yaz aylarına denk geliyor. Tarım işçisi, inşaat işçisi, maden işçisi, market işçisi vs. toplumun çoğunluğunun yaz aylarında oruç tutması çok zor ve sağlığa da faydalı değil. Allah toplumun çoğunluğunu zorlayacak ve sağlıklarını bozacak bir aya Ramazan'ı yerleştirdiğine inanmıyorum. Her kesime uygun bir ayda olduğuna şüphem yok. Ancak bu konuda hiçbir araştırma bulamadığımdan Muhammed peygamber döneminde Ramazan hangi aya denk geliyordu bilmiyorum. Mezhepçilerin çoğu peygamber döneminde takvim yoktu zaman kavramı önemli olaylara göre belirleniyordu diyorlar. Bu Kur'an'ın onaylamadığı bir söylem olsa da eğer doğru kabul edersek o halde oruç Ramazan denilen ayda tutulur ve bu ayı da Müslümanlar belirler mantığı ortaya çıkar. Yani o ayın hangi tarihler arasında olması gerektiğini de insanlara bıraktı. Her iki durumda da mantık değişmez Allah Ramazan ayını belirlerken her kesimin zorlanmayacağı aylara yerleştirmiş olmalıdır. Bu mantıkla Ramazan'ın mayıs-haziran-temmuz-ağustos-eylül aylarında olmadığını düşünüyorum.

Ayrıca çok ilginç bir detay daha var. Halife Ömer takvim değişikliğine gittiğine göre Ramazan ayının Müslüman toplumlarca belirlendiğine inanıyor olmalıdır. Peygamberin yakın arkadaşlarının bu fikirde olması bize neyi göstermektedir?
 
Allah aç ve susuz kalmamızdan zevk mi alıyor?

Elbette böyle bir durum yok. orucun amacını açıkladık. Bu ayette geçen “Allah sizin için kolaylık ister, sizi zora koşmak istemez” ifadesi her şeyi açıklamaktadır. Oruç tutamayacak durumda olan bir insana illaki ramazanın o gününde tutacaksın diye bir zorluk getirilmiyor. Allah sizin için kolaylık ister cümlesinden bugün şu oruç bozar, bu oruç bozar deyip dine sürekli zam yapan din adamlarının yaptıklarının ne denli yanlış olduğu bize anlatılır.
 

Oruç günlerinizin gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir: Onlar sizin elbiseleriniz, siz de onların elbiselerisiniz. Sizin kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü; işte bu yüzden size affıyla muamele etti ve zorluğu üzerinizden kaldırdı: şimdi artık onlara yaklaşın ve Allah’ın size meşru kıldığından yararlanın! Fecir vakti, gecenin karanlığından tan yerinin aydınlığı sizin için belirgin hale gelinceye kadar yiyin, için! Sonra orucu geceye kadar tamamlayın! Mescitlerde itikâfa girdiğinizde de hanımlarınıza yaklaşmayın İşte bunlar Allah’ın çizdiği sınırlardır, sakın bunlara yaklaşmayın! Allah ayetlerini insanlığa böylece açıklıyor ki, sorumluluk bilincini kuşanabilsinler. (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ BAKARA 187)

 
Ramazan ayında cinsel ilişkiye girilir mi?

Bu sorunun cevabı olarak “Oruç günlerinizin gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir” ifadesi verilebilir. Yani oruç tutarken cinsel ilişkiye girmek yasak. İftardan sonra ise serbest. Bu ayet bazı feministleri rahatsız etmektedir. Haklı olarak şu eleştiriyi getirmekteler: “Niçin erkeklerin bizlere canları istediklerinde yaklaşmalarına izin veriliyor. Burada adaletsizlik var. Belki biz istemiyoruz” vs. söylemlerine şahit oldum. Böyle anlaşılmasının sebebi Kur’an’ın hitap şekline vakıf olmamaları. İlk olarak “kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir” ifadesinden canınız hangi akşam istiyorsa eşinizle cinsel ilişkiye girin, eşinizin isteği önemli değildir gibi bir anlam söz konusu değildir. Bu sonucu ateistler zorlayarak çıkarmaktadır. Şu unutulmamalıdır ki Kur’an dün inmedi. Bu ayetler indiği günün koşullarını da dikkate aldı. Muhtemelen bu ayet indiğinde ramazan ayında daha çok rahat durmayan erkekti. Dün öyleydi de bugün daha mı farklı? Sanmıyorum. Ancak her şeye rağmen yukarıdaki cümle her iki cinse de sesleniyor. Buna delilim ayetin hemen devamındaki “Sizin kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü” ifadesidir. Burada siz diyerek karşılıklı olarak hem kadının hem erkeğin cinsel ilişkiden uzak duramamalarından bahsediyor. Niçin sizin zamirini erkekler olarak algılıyoruz? Benim şahsi fikrim hitabın erkekle başlayıp hem erkek hem de kadınla devam etmesinin sebebi erkeğin bu noktada biraz daha zayıf olmasıdır. Aksi halde erkek istediği zaman yaklaşır, kadın yaklaşamaz gibi bir sonuç bu ayetten çıkmaz. Cinsel ilişki karşılıklı rıza ile gerçekleşir. Ayetin devamını okuyup “sizin” zamirini gören feministlerin bu iddialarının doğru olmadığını bilmeleri gerekir. Ayeti bütüncül okuduğunuzda “Oruç günlerinizin gecesinde (sizinle cinsel ilişkiye girmek isteyen) kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir” formu kastedildiği açıkça görülmektedir.
 
Oruç hangi saatte başlar?

Ayet bu noktada çok açık bir şekilde bu soruyu cevaplar: “Fecir vakti, gecenin karanlığından tan yerinin aydınlığı sizin için belirgin hale gelinceye kadar yiyin, için!” Sabahleyin havanın ufukta net bir şekilde aydınlandığını gördüğünüzde yeme ve içme sonlanır ve oruç başlar. Burada dikkat edilmesi gereken anahtar kavram “sizin için” ifadesidir. Yani bu durum her coğrafya için değişir. Allah bu orucun başlama noktasını belirlemede bireysel karar vermemizi istiyor. Anlayacağınız 'Siz' ne zaman görürseniz o vakit başlar. Her ilde her ilçede her ülkede bu farklılık gösterir. Demek istediğim şu: gidip kutuplarda ölçüm yapılmasına ya da bu vakit ne zaman diye astronomi bilimine başvurmaya gerek yoktur. Ayet açıkça "çıplak gözünüzle bakın. Hava net şekilde aydınlanıp gecenin karanlığından ayrıldığını görünce oruca başla" diyorken işi alıp astronomi bilimine vurmak tam bir safsata. Allah’ın dinini zorlaştırmaya çalışıyorlar. Şu halde artık yemeyi bırakın demek için camilerde bir şeylerin okunması anlamsızdır. İşi robotluğa dökmenin bir âlemi yoktur. Ayrıca diyanetin hesabına göre 1 saat belki 1.30 saat erken oruca başlanılıyor. Sahur kelimesi seher kelimesi ile aynı kökten gelir. Toplumumuz maalesef bu ayeti görmemekte ve din adamlarına güvenmekte ısrar etmektedir. Sahur aslında gün ağarmadan hemen önce yapılan bir kahvaltıdır.
 
Oruç hangi saat sonlanır?

"Sonra orucu geceye kadar tamamlayın!" Ayeti orucu ne zaman tamamlayacağımızı bize bildirir. Burada gece olarak kullanılan kavram leyli’dir. Şimdi bazıları "akşam demiyor gece diyor, şu halde erken mi açıyoruz" demeden durumu açıklayayım. Arapça ’da zamanlar Türkçe’deki gibi değildir. Gece dendi mi gecenin bölümleri vardır. Gecenin yarısı, gecenin başı, gecenin geç saatleri vs.. Burada geçen gecenin başı olan akşamdır.
 
Oruç bilinçli bir şekilde bozulursa kefaret olarak 60 gün oruç tutulmalıdır

Bu tamamen uydurmadır. Kur’an’a göre orucu bilinçli bozmanın bir kefareti yoktur. Bu durumda kişinin Allah’a tevbe etmesi yani günümüz kullanımıyla özür dilemesi gerekir. Mesele şudur: Bir insan Müslümansa ve akşamdan ben yarın oruç tutmayacağım niyetiyle yaklaştığı için tutmazsa bunun bir kefareti yoktur. Bu oruç kaza edilemez. Bu Allah’a meydan okumadır. Çünkü zaten tutma niyeti yoktur. Ancak bir kişi Allah’ın emrini yerine getirmek için güne oruç tutma niyetiyle başlar fakat belli bir süre sonra artık kendi iradesine engel olamayacak bir duruma gelirse ve orucu bozarsa işte bu durum için orucun kazası vardır. Tutamadığı o günün karşılığı için 1 gün oruç tutması gerekir, 60 gün değil. Örnek vereyim: Bir insan aşırı kilolu olabilir ya da yeni Müslüman olmuştur ve daha önce hiç oruç tutmamıştır. Bu noktada irade kontrolü tecrübesi yoktur. Oruca niyetlendiler ancak öğleden sonra artık zincirlesen durmayacak hale geldiler. İşte bunlar orucu bozarsa kaza edebilir. Çünkü oruç tutmayı denediler ama başaramadılar. Şura suresi 40. ayet gereği kaç gün tutamadılarsa o kadar gün oruç kaza ederler. Ne der şura 40?
 

Bir kötülüğün cezası maksimum ona denk bir karşılık olabilir (ŞURA 40)


Orucu bozmanın cezası da ancak dengi bir ceza olmalıdır. Yani cezada maksimum kısasa kısas yapılabilir. 5 gün oruç tutmayan 5 gün kaza etmelidir. Kısacası oruç tutmanın kefareti oruç tutmaya niyetlenen ancak gün içerisinde dayanamayanlar içindir. Allah’a oruç tutmayacağım diyerek meydan okuyan Müslümanlar için değildir. Burada Allah’a meydan okuyan derken özellikle Müslüman tabirini kullandım. Çünkü Ateist, agnostik, deist vb. inançlar zaten Kur’an’a inanmadığı için oruç tutmamaları Allah’a meydan okuma olarak görülmemelidir.
 
Peki, 1 gün oruç tutmazsak 60 gün kefareti var hükmü nereden çıktı?
Bu muhtemelen oruç tutmaya karşı insanlar gevşek olmasın diye uydurulmuş olmalıdır. Ancak Allah’ın gevşek bıraktığını sıkmaya çalışmak Allah’a karşı terbiyesizliktir. Allah’ın dinini Allah’tan daha iyi koruduğunu iddia etmek ne büyük bir hüsrandır. Allah bilmiyor muydu bir gün tutmazsanız 60 gün kefaret ödersiniz demeyi? Peki, hadi uydurdular niçin 60 sayısını uydurdular diye düşünenleriniz varsa bunun sebebi de Nisa 92 ve Mücadile suresi 4.ayettir.
 

Ve bir mü’min başka bir mü’mini asla öldüremez; hataen olursa o başka. Bir mü’mini hata ile öldüren kişi ise mü’min birini özgürlüğe kavuşturur ve maktülün yakınlarına diyet öder; eğer onlar diyeti bağışlarlarsa, o başka. Maktul mü’min olduğu halde size düşman olan bir topluma mensupsa, o zaman mü’min birini özgürlüğe kavuşturmak (yeterlidir). Ama o sizinle arasında anlaşma olan bir topluma mensupsa, bu durumda mü’min birini özgürlüğüne kavuşturmak ve yakınlarına diyet ödemek gerekir. Buna imkân bulamayanlar peş peşe iki ay oruç tutmalıdırlar; Allah tarafından tevbenin kabulüne bir karşılık olarak (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ NİSA 92)

Görüldüğü gibi hataen bir mü’mini öldüren bir mü’min eğer diyet ödeyecek ve köle azat edecek durumda değilse iki ay yani 60 gün oruç tutması isteniyor.
 

Ne ki, “Sen bana annem kadar haramsın” diyerek eşlerinden ayrılanlar, ardından da söylediklerinden geri dönenler var ya: işte onların (kefareti) eşler birbirine yaklaşmadan önce bir köleyi özgür kılmaktır. Siz ancak böyle uslanırsınız. Ve Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Fakat kim bunu bulamazsa, yine eşler birbirine yaklaşmadan önce peş peşe iki ay oruç tutar; buna güç yetiremeyen kimseye ise altmış yoksulu doyurmak düşer… (HAYAT KİTABI KURAN MEALİ MÜCADİLE 3,4)

Yukarıdaki olay zıhar dediğimiz olaydır. Bu ayetlerin indiği yıllarda Arap kültüründe zıhar değimiz bir adet vardı. Bu âdete göre erkek karısını boşamaz ancak eşlik durumdan da düşürürdü. Yani kadın askıda kalırdı. Ne başkasıyla evlenebilir ne de kocasıyla beraber olabilirdi. Kur’an bu zalim geleneği kaldırmak için köle azat etmek, 60 gün oruç tutmak veya 60 yoksulu doyurmakla kefaretin ödeneceğini söylemiştir. 60 gün oruç tutma olayı görüldüğü gibi bu ayetlerden alınmış ve alakasız olarak oruç kefareti olarak önümüze sunulmuştur.

Hazır zıhara değinmişken şunu da ifade etmek isterim. Kusura bakmayın konu konuyu açıyor. Tarihselciler, zıhar olayı tarihte kaldığı için bu ayetin bir hükmü kalmadığı görüşündeler. Ancak bu büyük bir hatadır. Çünkü zıhar şekil değiştirse de hala günümüzde devam etmektedir. Bazı erkekler sevgili tutarak ya da metres tutarak ne derseniz deyin karısına zıhar uygulamaktadır. Kadın evde eşini beklerken kocası sevgilisiyle gezmekte, geç saatlere kadar onunla beraber olmakta, sevgilisiyle cinsel ilişkiye girmektedir. Karısı ise evde askıda beklemektedir. Erkek ne boşanıyor, ne de eşlik vazifesini yerine getiriyor. Karısını ise evde hizmetçi olarak tutmaktadır.
 
Hayızlı kadın oruç tutabilir mi?
Halk arasında yaygın bilinen yanlışlardan biri de hayızlı (adetli) kadının oruç tutamayacağıdır. Hâlbuki böyle bir hüküm Kur’an’da yoktur. Hayızlı kadın kendini hasta hissetmediği sürece oruç tutmak zorundadır. Kendilerine böyle bir ruhsat verilmemiştir. Kendini tutamayacak kadar kötü hisseden kadın kazaya bırakır. Fakat birçok kadın özel günlerinde bir rahatsızlık hissetmemektedir. Böyle olunca oruç tutmaları gerekir.
 
Teravih namazı farz mıdır?
Hayır değildir. Çok sonraları İslam’a eklenmiştir. Kılmakta bir sakınca yoktur. Sakıncalı olan bunu Allah emretti deyip bunu farz niyetine yapmaktır. Bunu Allah emretti demiyorsanız ve başkaları katılmıyor diye baskı yapmıyorsanız hiçbir sorun yoktur.
 
Nafile oruç var mıdır?
Böyle bir oruç dinimizde yoktur. Ancak bir insan Allah’a nafile oruç tutmak istiyorsa tutabilir. Allah muhakkak mükâfatını verir diye inanıyorum. Ancak ben nafile orucun ne amaçla tutulduğunu önemsiyorum. Orucu bir ibadet olarak görmeyi sorunlu buluyorum. Oruç kişinin kendisine dirayet kazandıran ve yoksulu hatırlatan bir eylemdir. Kişi nafile orucu yoksulları unutmamak, kendi benliğine dirayet kazandırmak için yapıyorsa amacına ulaşmış olur. Aksi halde abaküs Müslümanlığı yapıp cenneti kazanmak için sevap sayıyorsa ve fakirleri hiç hatırlamıyor akşam kral sofrasını kuruyorsa bu problemli bir yaklaşımdır. Daha önce de dediğim gibi oruç Allah için tutulmaz, Allah emrettiği için tutulur. Arada büyük bir fark vardır. Amaç kapitalist sisteme karşı çıkmaktır. Amaç zengin ile fakir arasındaki uçurumu dengelemeye çalışmaktır.
 
Kusmak/İstifra orucu bozar mı?
Böyle bir durum söz konusu değildir. Kur’an’da kusmanın orucu bozduğuna dair bir delil yoktur. Ayrıca orucun amacı yoksulu anlayıp dirayeti geliştirme değil midir? Kusmak bunlardan hangisine mani olur? Aslında bu sorular orucun amacını anlayamamaktan kaynaklanıyor. İşi şekle dökme hastalığından kaynaklanıyor.
 
Koku orucu bozar mı?
Hayır bozmaz.
 
Sakız orucu bozar mı?
Sakız orucu bozmaz. Ancak oruçlu iken sakız çiğneme isteği büyük bir ciddiyetsizliktir. Oruç tutmayı sulandırmaktan başka neye yarar? Ben bu soruyu kişinin kendi dinini alaya alması olarak okuyorum.
 
Diş fırçalamak orucu bozar mı?
Diş macunu sürüp diş fırçalamak orucu bozmaz. Mesele sağlıktır. Ayrıca yiyip, içme durumu da yoktur. Dişlerin sağlığı açısından günde iki kez fırçalanması gerekir. Bu yüzden diş macunu kullanarak dişi temizledikten sonra ağza su alıp temizlemek orucu bozmaz. Su yutmamaya dikkat edilmesi yeterlidir.
 
Küfür etmek, kavga etmek orucu bozar mı?
Hayır bozmaz. Ancak orucun kök anlamı kendini tutmaktır. Öfke kontrolü de orucun bir parçasıdır. Ramazan, benliğimizin kontrol edilemeyen yönlerini kontrol etmemiz için bir fırsattır. Bunlar belki orucu bozmaz ama orucun amacını bozar.
 
Akşam sözlü niyet getirmezsem orucum bozulur mu?

Hayır. Akşam "niyet ettim yarınki orucu tutmaya" gibi sözlü bir niyet getirmenize gerek yok. Bu mezheplerin ortaya attığı bir uygulamadır ve uydurmadır.

 
Kısacası orucu bozan üç şey vardır: Yemek, içmek ve cinsel ilişkiye girmek. Bunun dışında orucu bozan hiçbir şey yoktur.

Son olarak ateistlerin bir iddiasına cevap vermek istiyorum. Ateistler Allah’ın kutupları unuttuğu orada orucun ne zaman açılıp ne zaman sonlanacağını belirtmediği eleştirisinde bulunuyorlar. Bu iddia temelde alay içerir. Ancak söylediklerinin mantıksızlığını ifşa etmek gerekir. İlk olarak Kur’an her istisna için bir kural belirlememiştir. Mesela İçki insanı sarhoş edip kendinden geçirdiği için yasaklanmıştır. Fakat istisna da olsa bazı bünyeler içkiye karşı dirayetlidir. Kendilerini kaybetmiyorlar. Ancak sırf bu istisna var diye istisnai bir kural mı bırakılmalıydı, yoksa toplumun geneli için mi kural bırakmalıydı? Hayattaki istisnalar hakkında Kur’an’ın genelinden hüküm çıkarırız. Hatta yarın insanoğlu başka gezegende koloni kurabilir onlar nasıl oruç tutacak?

Kutuplar insanlarla dolup taşsaydı veya şuan başka gezegenlerde insan kolonisi kurulsaydı elbette Allah onları da hesaba katacaktı. Normal oruç süresi ortalama 14 saat diyelim. Dünya ortalamasını bulduktan sonra kutuplar da başka gezegenler de yaşayacak insanlar da bu ortalamaya göre ve dünya zamanıyla yaklaşık 29,  30 gün oruç tutar. Kalkıp aylarca gündüzün yaşandığı bir yerde aylarca oruç tutmaya kalkmaz hiç kimse. Ayette orucun sayılı günler olduğu belirtiliyor. Kur’an’a insan sözü olarak yaklaştıkları için iyi niyetli okuyamıyorlar. Ülkelerin anayasalarına baktığınızda bile bazen hukukçular bırakılan yasayı yorumlayarak istisnai durumlar için hüküm çıkarmaya çalışıyorlar. Ancak mesele Kur’an olunca her türlü istisnanın olması gerektiğini iddia ediyorlar. Allah bu sefer 1000 ciltlik kitap gönderseydi bu sefer de bu ne! böyle din mi olur? diyeceklerdi. Kaldı ki bugün bile Kur’an’ı çok detaylı bulduklarını, Allah’ın bu kadar detaylarla uğraşmayacağını iddia eden ateistlerin sayısı da az değildir. Yani ne olursa olsun reddetmeye odaklılar.
 
Görüntülenme 5,573
Yayın 20 Mayıs 2019

Sünni din adamları bin yıldan fazla bir süre boyunca Ahzab 51’i Muhammed peygamberin eşleri arasında bulunma sırasını dilediği şekilde ayarlaması şeklinde tefsir etmişlerdir. Bunu ise rivayetlere dayandırmaktalar. Ateistler ise normalde ne Kur’an’a ne hadislere inanmamalarına rağmen ilginç bir şekilde bu konudaki hadisleri delil göstererek İslam’ın Muhammed peygamberin uydurması olduğuna kanaat getirmişlerdir. Elbette Muhammed peygamberin elçiliğinin vurgulandığı hadislere inanmayıp bu tür hadislere iman etmek açık bir çelişkidir.-- Bazı ateistler Ahzab 50’de Muhammed peygambere sınırsız evlilik izni verildiğini Ahzab 51’de ise Muhammed peygamberin seks sırasının anlatıldığını iddia ediyorlar. İlgili ayete baktıktan sonra bu ayet nasıl manipüle edilmeye çalışılmış görelim.
 

Onlardan dilediğini geride bırakır (çevirir), dilediğini alırsın. Bıraktıklarında istediğini almanda sana bir sakınca yoktur. Bu onların hoşnut olması üzülmemeleri ve kendilerine verdiğinle hoşnut olmaları için en uygun olanıdır. Allah kalplerinizde olanı bilir. Allah alimdir, halimdir. (AHZAB 51)

Görüldüğü gibi Sünni din adamlarının ve ateistlerin iddia ettikleri peygamberin seks sırasını bu ayetten anlıyorlar. Hâlbuki bu ayette bu anlam nerede? Arapça bilen veya bilmeyen herkese soruyorum bu ayetten peygamberin cinsel ilişki için dilediği eşe zaman ayırıp diğerine ayırmamakta serbest olduğunu söyleyen kelime veya cümle nerede? Bu ayette bırakın cinsel ilişkiyi Muhammed peygamberin eşlerinden bile bahsettiğine dair en ufak bir delil yoktur. Ayette eş kelimesi bile yok “onlar” ifadesi var ki birazdan nasıl yalan söylediklerini ve ayeti hadis dedikleri uydurma masallarla nasıl manipüle etmeye çalıştıklarını açıkça göstereceğim.

Şimdi tefsir konusunda otoritelerden biri olan Fahreddin Razi’nin Tefsir’i Kebir’inde konu ile ilgili açıklamasına bakalım. Zaten onun açıklaması tüm mezhepçi din adamlarının düşüncesi anlamına geliyor.
 

Cenabı Hak biraz önce de bahsettiğimiz gibi kendisine helal olan eşleri beyan edince, peygamberine onlarla beraber olmanın ve beraber yaşamanın çeşitli yönlerini de helal kıldığını, istediği zaman nebisinin onlarla bir araya gelebileceğini; hanımlarının sıralarına riayet etmesinin kendisine farz olmadığını beyan buyurmuştur. Zira Hz. Peygamber ümmetine nispetle tıpkı kendisine itaat edilen bir seyyid önder gibidir. İnsan peygamber olmasa dahi onun hanımı onun nikâhında ve nikâh da o kadının üzerinde olduğu sürece bir köle gibidir adeta. O halde ya peygamberin hanımları peygambere nispetle nasıl olur varın düşünün? Binaenaleyh bu durumda peygamberin hanımları da onun köleleri gibidirler.

Peki, bu ayetle ilgili diyanetin görüşü nedir?
 

Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın” ifadesinden maksat, çeşitli yorumlar arasından bizim tercih ettiğimize göre, beraber kalma süresinin eşit olması mecburiyetinin (kasm) kaldırılmasıdır. Bu izne rağmen Hz. Peygamber, eşlerini incitmemek için eşitliğe riayet etmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 33/7; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1569). Eşleri de ona olan saygı ve sevgileri sebebiyle, boşayabileceğini ima ettiğinde dünyaları yıkılmış, yanlarında eşit kalmaya riayet etmese de, dünya nimet ve ziynetlerinden kendilerini mahrum etse de onun eşi olmayı tercih etmişler, buna razı ve bununla mutlu olmuşlardır. (Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 396)

Gördüğünüz gibi diyanet Razi’den ve diğer dini otoritelerden farklı bir görüş ortaya koyamamaktadır. Bu yorumları okuyan bir Müslüman’ın ateist yorumlara ses çıkarması mümkün değildir. Çünkü ateistler bu iftiraları Müslümanların kabul ettikleri otoritelerin yorumlarını delil göstererek yapmaktadırlar. Ateistlerin haksız oldukları konu şu: Bir dinin mensupları o dini çıkarları uğruna değiştirmeye kalkabilirler aslolan Allah’tan geldiği iddia edilen Kur’an’da bu iddia var mı yok mu buna bakmaları. Razi vb. tefsirlere Muhammed peygambere ait olmadıklarını iyi bildikleri hadislere bakarak Kur’an bakın bunu diyormuş demek son derece mantıksız bir davranış.

Şimdi diyanetin ve Razi’nin bu dehşete düşürücü yorumlarını irdeleyeceğiz. Yukarıda zaten Razi’nin ve onu takip eden ve onun gibi düşünen on binlerce din adamının hiçbir delili olmadığını zaten ayetten (Ahzab 51) görüyorsunuz. Tamamen ayette olmayan kelimeler ve cümleler varmış gibi yorum yapıp nerden getirdiği belli olmayan kadın kocasının kölesidir mantığına kadar olayı götürüyor. Bana soracak olursanız Sünni, Şii ve Vahhabi vs. mezheplerin din adamları 1200 yıldan fazla bir süredir toplumun zeki kesiminden oluşmuyor. Kendileri hanımlarını nasıl kendi köleleri olarak görüyorsa bu ayeti de alakasız olduklarını bilmelerine rağmen peygamberimizin hanımlarına eşit vakit ayırmasına gerek kalmayan, canı hangisini isterse onunla uzun süre geçiren bir cinsel ilişki sırasına çevirmişler. Ben bunları doğal karşılıyorum sonuçta bu tefsirleri yapan erkekler ve kafalarındaki fantezileri bir şekilde Kur’an’a onaylatmaya çalışacaklar. İşin üzücü tarafı muhtemelen bu ayetten bu anlamı yırtsan çıkmayacağını anlayan din adamları kendi döneminde küfürle suçlanmış olmalarıdır.

Kur’an’da veya herhangi bir kitapta en önemli şey paragraflar arası bağlamdır. Bir kitabı ortadan okuyarak nasıl kitabın amacını anlayamazsak aynı şekilde Kur’an ayetlerini de birbirinden kopararak anlayamayız. Tuhaf olan Razi ve diğer din adamları da bunu çok iyi bilmekte ama bazı durumda bunu görmezden gelmektedirler. Ahzab 51’i anlamak için ayetin siyak ve siyabına yani bir önceki ve bir sonraki ayete bakacağız ve konu ne onu anlayalım ki Allah’ın Ahzab 51’de kast ettiği “onlardan” kelimesi ile kimden bahsettiğini anlayalım
 

Sen ey nebi! Biz sana mehir bedellerini verdiğin eşlerini; sözleşmen altında bulunan kimseleri; seninle birlikte göç etmiş bulunan amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve kendilerini Peygamber’e (mehir bedeli istemeksizin) adayan ve peygamberin de kendini nikâhlamayı kabul ettiği mü’min kadını – ki bu yalnızca sana hastır, diğer mü’minler için değildir. Helal kıldık. Doğrusu onlara eşleri ve sözleşmen altında bulunanlar konusundaki talimatlarımızı bilmekteyiz; ne ki bununla amaçlanan senin zor durumda kalmamandır. Zaten Allah tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. (50) Onlardan dilediğini geride bırakır (çevirir), dilediğini alırsın. Bıraktıklarında istediğini almanda sana bir sakınca yoktur. Bu onların hoşnut olması üzülmemeleri ve kendilerine verdiğinle hoşnut olmaları için en uygun olanıdır. Allah kalplerinizde olanı bilir. Allah alimdir, halimdir. (51) Bundan sonra güzellikleri seni hayran bıraksa dahi sözleşmen altında bulunanlardan başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helal değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir. (52) (AHZAB 50, 51, 52)

  • Ahzab 50 konu peygamberimizle evlenmek isteyen veya peygamberimizin eş olarak seçebileceği kadınlar sınırlandırılıyor
  • Ahzab 51 peygamberle evlenmek isteyen kadınlardan istediğini kabul et istediğinin ise teklifini çevir deniliyor
  • Ahzab 52 peygamberimizin artık ahzab 50’de sınırlandırılan kadınlardan başka kadınlarla –sözleşme altında olanlar hariç - evlenemeyeceği anlatılır. Hatta güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla değil sadece Ahzab 50’deki kadınlarla evlenebilir nebi.
Yine konu evlilik ve üç ayette de tek bir konu var ve ayetler birer bütün. Peki, nasıl oluyor da tamamen evlilik bahsinin geçtiği bir pasajın tam ortasında peygamberimizin eşlerine ayırdığı süre sıralaması geliyor? Kaldı ki metinde peygamber eşleri ibaresi yok herhangi bir süre sıralaması da yok. Hiç kuran okumayan ve İslam’a karşı olmayan birine gösterin asla böyle bir yorum çıkaramaz ayetten. Çünkü bu bir manipülasyondur.Ve çok açık bir zorlamadır.

Ahzab 50 peygamberimizle bu ayetten sonra evlenmesi helal olan kadınlar sayılır. Ahzab 51’de yani ayetin devamında ise “Onlardan (senle evlenmek isteyenlerden) dilediğini geride bırakır (çevirir), dilediğini alırsın” denmektedir. Çok açık ki ayette “onlardan” dediği Allah’ın Ahzab 50’de saydığı gruptan peygamberle evlenmek isteyen kadınlardır. Peygamber eşleri değildir. Bu o kadar barizdir ki burada bunu detaylı açıklamayı bile anlamsız buluyorum. Ahzab 51 Ahzab 50’ye bağlıdır. Eğer onlardan diye bir zamir geçiyorsa onlar dediğinde neyi kast ettiğini bir önceki ayete bakarak anlamalıyız. Normal bir roman okuduğunuzu düşünün. İkinci sayfadan başladınız ve ilk cümle şöyle:” onlardan hiçbiri bu suçu işlememişti.” Şimdi siz onlar zamirinin kimi kast ettiğini anlamak için önceki sayfada paragrafın başına mı dönerdiniz yoksa kafanızdan farazi şeyler mi sallardınız? Ahzab 51’in sonrasında ise peygamberin evlilik yolu istese de istemese de Ahzab 50’deki kadınlar haricinde bitiriliyor. Gördüğünüz gibi metni anlamak için ayet bütünlüğüne değil rivayetlere ve şahıs yorumlarına yönelmek yani Kur’an dışı kaynakları referans almak bizi alakasız sonuçlara yöneltmekte.

Şimdi ben Ahzab 50 ve 51’i ve 52’yi parça parça daha detaylı irdelemek istiyorum ki Muhammed peygamber için söylenen bu iddialar doğru mudur ortaya çıksın. Din adamlarının ve ateistlerin bir iddiası da şudur: Ahzab 50’de Muhammed peygambere özel kadın listesi var. Mü’minlere dört kadın, Muhammed’e sınırsız. Bu iddiada baştan sona yorumdur ve ayette böyle bir iddia kesinlikle yoktur. Bu ateistlerin din adamlarından referansla kabul ettikleri bir yorumdur aksi halde ayetten böyle bir anlam içeren tek bir kelime bile yoktur. Sünni din adamları Ahzab 50’yi şöyle tefsir etmişler: "Peygamber yolda bir kadın görse ve hoşuna gitse ve bunu dile getirirse o kadının kocası o kadını derhal boşayacak ve peygambere verecek." Muhammed peygambere ancak bu kadar büyük bir iftira atılabilir. Kendi peygamberlerinin sapkın olduğunu iddia eden sapkın bir din adamı kitlesi. Bu iftiraları peygamberimize ateistler bile atmadı. Ayeti inceleyelim.

Ayet “Sen ey nebi!” diyerek başlar. Bakın burası inanılmaz derece önemli. Nebi ile Resul farklı kavramlardır. Türkçeye ikisini de peygamber olarak çevirseler de bu katiyen büyük bir felakettir. Çünkü nebi dediği yerlerde erkek/baba/oğul/komutan/eş/öğretmen/devlet başkanı olan ve herhangi bir erkekten farklı olmayan Muhammed’den bahsederken Resul dediğinde ise Allah’ın elçisi olan ve kendi adına değil Allah adına konuşan ayrıca kendi söz, duygu ve düşüncelerini görevine katmayan Muhammed’den bahsedilir. Konu evlilik olduğu için Resul (Elçi) denmemiş Nebi ifadesi ile hitap edilmiştir.
“Biz sana mehir bedellerini verdiğin eşlerini; sözleşmen altında bulunan kimseleri; seninle birlikte göç etmiş bulunan amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve kendilerini Peygamber’e (mehir bedeli istemeksizin) adayan ve peygamberin de kendini nikâhlamayı kabul ettiği mü’min kadını – ki bu yalnızca sana hastır, diğer mü’minler için değildir. Helal kıldık” ayetin bu kısmını ateistler Muhammed peygambere özel kadın listesi olduğunu iddia ediyorlar. Bunun sebebi ise cehalet. Çünkü bu listedeki kadınların mü’minlere de helal olduğunu söyleyen Nisa suresini bilmiyorlar.
 

Yani üvey annelerle evlilik yasak (NİSA 22)
Anneleriniz – kızlarınız- kız kardeşleriniz – halalarınız – teyzeleriniz ile yasak (NİSA 23)
Erkek ve kız kardeşlerinizin kızları (NİSA 23) Yani yeğenlerinizle evlilik yasak
Sütannelerle ve sütkardeşlerle evlilik yasak (NİSA 23)
Eşlerin anneleri (kayınvalide) ile evlilik yasak (NİSA 23)
Cinsel ilişkiye girdiğimiz kadınların kızları ile evlilik yasak (NİSA 23) Yani eğer bir kadınla evlenir ancak cinsel ilişkiye girmeden ayrılırsanız o kadının kızı ile evlenmek yasak değil. Ancak bir kez dahi cinsel ilişkiye girildiyse artık o kız Kur’an’a göre üvey kızınız kabul edilir ve evlilik yasak olur.
Öz oğulların eşleri de size haramdır (NİSA 23)
Aynı anda iki kız kardeşle evlenmek de yasaktır (NİSA 23)

Yukarıda gördüğünüz gibi Ahzab 50’de sayılan kadınlar Muhammed peygambere özgü değildir. Her mü’min hala kızı, dayı kızı vs. evlenebilir. Hatta yukarıda yasaklanan evlilikler hariç her kadınla evlenilebilir. Ahzab 50 ise Muhammed peygamberin evlenebileceği kadınları sınırlar. Şu ifadeye dikkat:”seninle birlikte göç etmiş bulunan” yani normal dayı/amca/halalar/teyzelerin kızı değil peygamberimizle göç eden dayı/amca/halalar/teyzelerin kızlarını helal kılıyor. Ayeti tekrar okursanız göreceksiniz ki peygamberimize bize helal kılınan kadınlar bile yasaklanıyor. Peygamberimize has olup bize yasaklanan tek şey ise bir kadına mehir vermeden evlenmek. Dikkat edin burada bile ayet mehir bedelini istemeyen tarafın kadın olması gerektiğini dile getirmiş. “ve kendilerini Peygamber’e (mehir bedeli istemeksizin) adayan ve peygamberin de kendini nikâhlamayı kabul ettiği mü’min kadını” denmiş. Yoksa Muhammed peygamber isterse mehirsiz alır diye bir cümle yok. Burada ikinci dikkat etmeniz gereken şey Muhammed peygambere verilen bu özel iznin tek sefer için verildiği. Ayette geçen tekillik ve çoğulluk Allah tarafından özenle seçilmiş. “ve kendilerini Peygamber’e (mehir bedeli istemeksizin) adayan ve peygamberin de kendini nikâhlamayı kabul ettiği mü’min kadını ifadesinde bakın. Kırmızı renkle gösterdiğim “mü’min kadını” ifadesine dikkat. Eğer bu durum sürekli ve birden fazla olsaydı “mü’min kadınları” ifadesi gelmesi gerekirdi. Yani burada Allah Muhammed peygamberle mehirsiz evlenmek isteyen bir kadına özel olarak bu cümleyi yerleştirmiş olduğunu görüyorum. Yani tek seferlik bir izin. Çünkü burada bahsedilen mü'min kadın ifadesi ile peygamberle mehirsiz evlenmek isteyen bir kadının var olduğunu ve ayetin onu kast ettiğini düşünüyorum. "Peygambere istersen onlardan dilediğinin teklifini çevir ya da kabul et" diyerek bu durumu peygambere bırakıyor.  Bu durumda bu ayetler Muhammed peygamberi ilgilendiren ayetlerdir ancak burada verilen ders ve mesajlar ise hem Muhammed peygambere hem de bize hitap etmektedir.

“Muhammed peygambere özel kadın listesi” ve “sınırsız evlilik hakkı” iddialarının tamamen temelsiz olduğunu gördünüz. Ayette sınırsızlık değil sınırlılık getiriliyor. Kaldı ki Ahzab 52’de bunu pekiştiriyor. Ahzab 52’de peygamberin önceki evliliklerine karışılmasa da artık bir sınır olduğundan bahsedilmiştir. İlginç bir dilbilgisi kuralına dikkat edin. Amca ve dayı kızları derken amca ve dayı tekil olarak gelirken halalar ve teyzeler derken çoğul kullanılmış. Yani Allah burada özel bazı kişileri kast ediyor olmalı. Tabi Peygamberimizin ve çevresinin anlayacağı şekilde.
 

Allah Niçin Muhammed Peygamberin Evliliklerini Sınırlandırıyor?


Burada asıl soru şu: Kuzenler zaten tüm mü’minlere helal iken niçin peygamberimize sadece kendisiyle göç eden kuzenler helal kılınıyor? Birçok makul yorum yapılabilir. Ancak akla ilk gelen bazı kadınları veya kabile reislerinin güç ve iktidar sahibi olan Muhammed peygamberle akrabalık kurmak istemesi. Yani sırf gücü elde edebilmek için yapılan evliliklerin önüne geçmek için. Muhtemel bu ayetler İslam devletinin güçlü olduğu dönemde inmiş olmalıdır. Buna delilim ayetteki “seninle hicret eden amca kızları vs.” ifadesidir. Demek ki Nebi ile samimiyetsiz evlilikler yapılmak isteniyor ya da planlanıyor. Ancak Allah sadece senin zor günlerinde seninle hicret eden pastayı gördükten sonra senin siyasi gücüne koşmayan samimi kuzenlerinle sadece evlenebilirsin diyerek bazı önlemler alıyor. Bugün de öyle değil midir? Zengin iş adamlarının kızları, valilerin, vekillerin, bakanların kızları sırf güce ulaşmak için bazıları tarafından istenmiyor mu? Aşk evliliği mi oluyor çoğu? İşte bu noktada ayet Resul diye değil nebi olarak sesleniyor ve uyarıyor sen de bir erkeksin güzellikleri hoşuna gitse bile evlenme! Resul (elçi) olan Muhammed hata yapmaz ama Nebi olan Muhammed güzelliğe aldanıp hata edebilirdi. İşte ayetin bize bakan yönü de budur.

Not: Ayetlerde geçen “sözleşmeniz altında olanlar” ile cariyelerin kast edildiği söylense de bu doğru değildir. Bu kavramın tartışmaya açmamamın nedeni başka bir yazıyı sırf bu konuya ayırdığım içindir. Bu kavram için kölelik yazıma bakabilirsiniz. Bu yazıda sadece başlıktaki iddianın Muhammed peygambere atılan bir iftira olduğunu göstermeyi amaçladım.
 
Görüntülenme 9,758
Yayın 24 Kasım 2017
27 Nisan 2019 güncellendi

Bu yazıyı okurken ön kabullerden yola çıkmamanızı rica ediyorum. Yöntemimiz bellidir. Dinin tek kaynağı Kur’an’dır. Kur’an’ı hadisler ve mitolojilerle değil Kur’an’ı Kur’an ile tefsir edeceğiz
 

Ne yani! Şimdi bu ilahi kelamı, kendilerine iletmen için sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Elbet bunda, inanacak bir toplum için  tarifsiz bir rahmet ve bir öğüt vardır. (ANKEBUT  51)--

Bu tür kılık kıyafetler İslam’da var mı yok mu Kur’an bize yol gösterecek. Benim buradaki tevilim (yorumum)  mutlak değildir. Sadece bulgularımı delillerimle birlikte size sunmaya çalışacağım. Beni de dinleyin. Delillerim size mantıklı gelirse benden alın. Gelmezse almayın. Diğer dünyada bu konuda sorumluluk kabul etmeyeceğim. Bu benim görüşümdür.

Başörtüsünün var olduğunu iddia edenler buna Kur’an’dan delil olarak Nur 31 ayetini delil getiriyorlar birazdan Nur 31’in başörtüsüyle alakalı olup olmadığını delillerimizle inceleyeceğiz. Ama bu konuda siz Araplardan daha mı iyi biliyorsunuz cahil eleştirisini önce açıklayayım. Bu konuda mısırda bulunan birkaç Arap âlimi izledim. Siz de youtube’dan izleyin. Başörtüsünün Nur 31’e göre çıkamayacağını ifade ediyorlar ancak şöyle ekliyorlar Kur’an’da başörtüsü yoktur ama hadis ve sünnette göre var olduğundan İslam’da vardır. Böyle bir mantık makul değildir. Kur’an sadece Kur’an’dan sorumlu olduğumuzu bildiriyor:
 

 Gerçek şu, bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki  bir şeref ve itibar kaynağıdır. Bu kitaptan sorumlu tutulacaksınız. (ZUHRUF 44)


Erkeklerin kadınlar hakkında şöyle yap böyle yap deyip bunu da Allah emretti demeleri Allah adına yalan söylemekten başka nedir? Dine yapılan zamlar yüzünden İslam ile arasına mesafe bırakan milyonlarca kadından bahsetmek gerek. Erkek âlimlerin başörtüsü var mı yok mu diye bin yıldır tartışmasını utanç verici buluyorum. Madem Allah’ın böyle bir isteği olduğunu düşünüyorsunuz bırakın da bunu kadınlar ve kadın âlimler tartışsın. Çünkü hüküm kadınları ilgilendiriyor. Bu Allah ile kadın arasındadır. İnsanlar bir şeyi istemediklerinde bunu Allah istemiyor gibi büyük laflar edip, Allah’a kolayca iftira atabiliyorlar. Kur’an bizi bu konuda da uyarır: “Aldatıcının hiçbir türü sizi Allah ile aldatmasın!” (FATIR 5)

Şimdi ben Kur’an’da başötüsü vb. özel örtüler olduğunu iddia edenlerin iddialarına karşı bazı sorularım var.  Bizi ilgilendiren anahtar kavramlar: Humur, cilbab, siyab ve ziynettir. Bu kavramları anlamak örtü konusunu çok iyi kavramamızı sağlayacaktır. Kanıt olarak sunulan Nur 31’in amacını anlamak için Nur 30’dan başlayacağız. Nur 30’u çoğu din adamı görmezden geliyor.
 

Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler ve iffetlerini korusunlar; tertemiz kalabilmeleri için en uygun davranış şekli budur: unutmasınlar ki Allah, ortaya koydukları her bir şeyden haberdardır. (NUR 30)

Nur 30 erkeğe uyarıdır. “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler” cümlesi erkeklerin kadınlara hiçbir zaman bakmaması değildir. Bu mezhepçilerin iddiası. Bu cümlede Kadına şehvetle, arzuyla, aklında cinsel fanteziler kurarak bakmamak gerektiği anlatılıyor. Nur 31 ‘de de erkekten istenilen bu erdemin tam olarak yapılabilmesi için kadınlardan erkeğin şehvetini kamçılamayarak erkeğe yardımcı olması isteniyor. “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler” uyarısının aynısı Nur 31’de kadınlar için yapılacaktır. Ama burada önemli olan ilk olarak bu konuda erkeğin uyarılmasıdır. Kadın erkeğe şehvetle bakmaz, arzuyla bakmaz yalanını uyduran feministler de var elbet. Ama bu büyük bir aldanış. Kadın da en az erkek kadar kendi yapısına boyun eğer. Buna örneği yine Kur’an verir. Züleyha’nın Yusuf peygambere yaptığı tacizleri ve en nihayetinde onu yatak odasında sıkıştırarak onunla cinsel ilişkiye girme arzusunu Kur’an anlatır :))

İffet sadece kadınlara mı? Erkekler peki? “Mümin erkeklere söyle bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler” ayeti nedir? Kadınlara iffetin kıyafet olduğunu öğrettiler. Oysaki iffet kıyafette değil kadının ve erkeğin yüreğindedir. Eğer kıyafet ile iffet olsaydı örtülü olup da iffetli olmayan kadın olmazdı. Şimdi de iddianın sahibi olan ayeti inceleyelim.
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini (zinetihinn), bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, humurlarını göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (Yadribne). Ziynetlerini yalnızca kocalarına, babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, diğer kadınlara, sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne) ya da emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilirler; bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar. Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz. (NUR 31)

 
Yukarıdaki ayette bazı kavramları arapça orijinal metne sadık kalarak olduğu gibi Türkçe mealini yazmaya çalıştık. Hangi meale bakarsanız bakın ayeti yukarıdaki gibi çevirdiğini görürsünüz. Ancak yine de yukarıdaki mananın da doğru olmadığını görüyorum. Ayetin anlaşılması için din adamlarının yorumlarıyla kirletilmemiş halini size vermeye çalıştım ki birlikte inceleyebilelim. Nedir bu kelimeler? Ziynet (zinetihinn), humur (humurihinne), Yadribne bu üç kavramı anlamak çok önemli. Baş örtüsü Kur’an’da var diyen kesimin iddia ettiği kanıt bu ayetin şu cümlesidir “vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinne” anlamı şu: “Örtülerini göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar” Burada Örtülerini diye çevirdiğimiz “humurihinne” kelimesinin başörtüsü olduğu iddia ediliyor. Gerçekten de başörtüsü anlamı da var. Ancak bu onun dar anlamıdır. Bu kelimenin genel anlamıyla örtü demek olduğunu vurgulamam gerek. Kur’an’da bu tür kelimeleri anlamak için yine: Kur’an’dan yardım alacağız. Çünkü hangi anlamı vereceğimizi ayetin tamamına bakarak hatta bazen ayetin komşu ayetlerine bakarak bazen de tüm Kur’an’a bakarak karar veririz. Kelimenin geçtiği yerde hangi manayı vermek gerektiği hususunu, o kelimenin geçtiği yerde neyin amaçlandığını inceleyerek karar verebiliriz. Bu yüzden doğru anlamı vermek için ilk önce bu ayetten bir önceki ayet olan Nur 30’dan başlayacak sonra da Nur 58, Nur 60, Ahzab 59 ile devam edeceğiz. İlk önce Nur 31’in bence daha isabetli çevirisi şu şekilde:
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini (zinetihinn), bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, humurlarını göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (Yadribne). Ziynetlerini yalnızca kocalarına (açsınlar) hatta babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, diğer kadınlara, sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne), emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara (dahi açığa çıkarmasınlar.) Bir de yürürken gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar. Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz. (NUR 31)

 
Yukarıda Nur 31’i niçin tüm İslam dünyasının yanlış mana verdiğini ve benim farklı mana verme ihtiyacımın sebebini birazdan anlatacağım. Nur 30 “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler ve iffetlerini korusunlar” der. Nur 31 de ise “Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar” diyerek devam eder. Bu ayetler birbiriyle bağlantılıdır. Bu iki ayette ortak bir uyarı görüyoruz. O da şudur: Erkek ve kadınların birbirleriyle ilişkisini cinsellik üzerinden yürütmemelidir, şahsiyet üzerinden yürütmelidir. Birbirlerine insan olarak, toplumun ortak bireyleri olarak bakmalı, bakışlarını şehvet üzerinden temellendirmemelidirler. Bu sağlıklı bir kadın-erkek ilişkisi için gereklidir.

Bu uyarının hemen ardından çok önemli bir emir Allah tarafından kadınlara yapılır :“ziynetlerini, bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar” Bu ayette anlamadan geçemeyeceğimiz, olmazsa olmaz kelimemiz ziynet’tir. Ziynet nedir? Sorusu hayati derecede önemlidir. Ziyneti birebir Türkçeye çevirirseniz “süs” anlamını verirsiniz ki çoğu meal yazarı bunu yapmış. Ya da “Aksesuar, takı, gerdanlık vb.” anlamlara da gelir. Sonra Müslümanlar bu “ziynet” kelimesini sulandırdıkça sulandırdı. Yok ziynet kadın yüzüdür, yok kadın elidir, yok kadın sesidir, yok kadın saçıdır, en nihayetinde kadının her yeridir diyenler oldu.

Ancak bu anlamların hiçbiri ayetin bütünlüğüne uymaz. Çünkü kadınların ziynetlerini görünen kısımlar dışında açmamasından bahsediyor. Yani bu takı, kolye, aksesuar, ya da süs gibi kavramları devre dışı bırakır. Bu şekilde çevirmek tarihi bir tefsir hatasıdır. Aslında bu kelimenin Türkçe karşılığı yoktur. Niçin mi böyle dedim? Bu kelime Kur’an’ı evrensel sisteme entegre etmek için kullanılmış mükemmel bir mecazdır. Allah bunun kadının hangi bölgesi olduğunu yani sınırını belirlememiş. Buna saç diyenler olmuş. Baş örtüsü de bu mantıktan türemiştir. Ancak bu anlamlar ayetin amacını ıskalamaktadır.
 

Ziynet Nedir?

Nur 31’e baktığımızda “emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara” ziynetlerin gösterilemeyeceğinden ya da İslam âleminin anladığı anlamıyla gösterebileceğinden bahsediyor. Demek ki ziynet cinsellikle, cinsel bölgelerle ilgili bir kavramdır. Allah sınırını belirlememiş de olsa bunun asgari kadının cinsel organı, göğüsleri vs. bölgeleri olduğunu varsayabiliriz. Çünkü Nur 31’de aynı zamanda örtülerini göğüs yakalarının üzerine vursunlar cümlesi var. Ziynet her örfte değiştiği için de Allah açma dediği yerleri keskin bir hatla belirtmemiştir. Bunu “ziynet” mecazı ile kadına bırakmıştır. Allah, Kur’an’ın evrensel bir disiplin oluşunu bu tür bir kavramla yeniden tesis etmiştir.

“bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar.” Ayetin bu cümlesi de ziynet hakkında bize fikir verir. Kadınların şehvetli, arzu uyandıran yürüyüşler yaparak göğüslerini, popolarını vs. belirginleştirmesini istemiyor. Buradan da ziynetin vücudun en azından yoğun cinsel bölgeleri kast ettiğini görebiliyoruz. Tabi burada kast edilen göğüs ve popo olmayabilir. Ben bir erkek olarak sığ ve dar düşüncemi beyan ediyorum kastedilen daha farklı olabilir.

“Ziynetlerini açmasınlar” cümlesini “güzelliklerini açığa vurmasınlar” diye çevirenler olmuş. Bu son derece hatalıdır. Çünkü kadının yüzü de güzeldir. Allah’ın güzel yarattığı şeye düşmanmış gibi tekrardan saklamaya çalışması söz konusu olamaz. Sonuçta Yusuf peygamber de inanılmaz yakışıklı bir erkekmiş. Kadınlar için dayanılmaz bir güzelliği olduğunu biz Kur’an’dan öğreniyoruz. Şu halde onun da çarşafa girmesi gerekirdi. Allah adilse kadının güzelliğini saklanmasını isterken aynı zamanda erkeğinkini de aynı şekilde saklamasını isterdi. ilk olarak şunu söyleyebilirim ki Başörtüsü ile güzellik kapanmaz ikincisi Allah güzelliklerin ortaya çıkmasına düşman değildir. Allah’ın bu ayetlerde muradının erkek ve kadının cinsel güdülerini birbirlerine karşı silah olarak kullanmalarının önüne geçmektir. Diyebiliriz ki her iki tarafın da birbirlerinin cinsel güdülerini kamçılamayarak birbirlerine iffet konusunda destek olmalarını istemektedir. Bu Allah’ın mutlak muradıdır demiyorum. Benim anladığım budur.

Ayrıca “Ziynet” kelimesine güzellik ve cazibe anlamı vermek Kur’an’a aykırıdır. Çünkü “Bundan sonra sana, başka hiçbir hanım helal değildir; güzellikleri seni hayran bıraksa dahi” (AHZAB 52) ayeti ortadadır. Demek ki peygamberimiz kadınların güzelliklerini gayet net görüyordu. Bu ayet peygamber döneminde çarşaf, burka vb. üniformaların peygamber döneminde olmadığının tartışmasız delilidir. Çünkü peygamber kadınların güzelliklerine hayran kalacak kadar net olarak o kadınları görüyordu besbelli. “Ziynet” “güzelliklerini açığa vurmasınlar” olsaydı Ahzab 52’de güzelliğini açığa vuran kadınlar nedir peki? “Ziynet (zinetihinn)” kelimesinin güzellik anlamına gelmediğine dair bir delil daha Araf 26.
 

Ey Ademoğulları! Size katımızdan hem çıplaklığınızı örtmek hem de zarafet ve güzellik aracı olmak üzere giysi (yapma yeteneği) bahşettik; fakat takvâ elbisesi var ya: işte en hayırlı olandır. Bunlar da Allah’ın ayetlerindendir; belki insanlar ders alırlar. (ARAF 26)

Bu ayet bir hakikati dile getirir. Giysilerin amacı zarafet ve güzelliktir. Şu halde erkek kendini güzelleştirecek giysiler giyebilir ama kadın bunu yapamaz öyle mi? Kadın çarşafa layık erkek parlak giysilere. Bu Kur’an’ın bu ayetine aykırıdır. Çarşaf peçe vb. kıyafetlerin tümü bu ayete aykırıdır. Ziynet (zinetihinn)” kelimesinin güzellik anlamına gelmediğine dair bir delil de Nur 60’tır. Orada hiç evlenmemiş yaşlı kadınların ziynetleri kimseye göstermemeleri istenir. Eğer bu doğruysa ziynet ise güzellik ise yaşlı bir kadının ne tür bir güzelliği olabilir? Nereden bakarsak bakalım ziynetin böyle bir anlamı yoktur.

Bu kelimeyi özetlersek: “Ziynet” kadının cinsel arzu uyandıran bölgeleridir. Bu bölgeler de zamana, mekana, topluma göre değişmektedir. Bu yüzden bu mecazi ifade ile Kur’an kendini 1400 yıl öncesi Arap erkeklerin cinsel bölge sınırlamalarından kurtarıyor ve uygulanabilirliği her çağa uygun bir emir verilmiş oluyor. Böylece her devirde kadın kendi toplumundaki erkeklerin zaafını bilecek ve onların çok hassas olduğu bölgeleri konusunda erkeğin iffetini muhafazasında erkeğe yardımcı olacaktır.

Burada ziynet nedir sorusuna erkeklerin bizi azdıran her şey dediklerini görüyorum. Yani temel mantıkları bu. Ancak bu mantık hatalıdır. Suudi bir şeyh(!) kadınların iki gözü beni tahrik ediyor tek gözü açık olsun diyor. Yani anlayacağınız kadını kutuya bırakın. Erkek, içinde kadın olduğunu bilirse yine azar. Bu böyle maalesef. Saç beni tahrik eder o halde ziynete dâhildir diyemezsiniz. Böyle bir mantık olamaz. Allah kadının göğsünü kapatmasını ve tahrik edici yürüyüş yapmasını ziynet olarak zaten Nur 31’de açıklamıştır. Bu emirlerden sonra erkeği azdıran her şeyi kapatın dememiştir Allah. Sadece belli bölgeleri. Eğer Allah erkeğin şehvetine göre hareket etse ya kadını yaratmamalıydı ya erkeğin şehvet duygusunu değiştirmeliydi. Çünkü Allah kadına torbaya girmesini bile söylese erkek içinde kadın olduğunu bilip yine şehvetlenir.Ziynet hakkında daha sağlıklı bir düşünceye sahip olmak için Kur’an’a başvuruyorum ve aynı surenin 60. Ayeti bize biraz daha yol gösteriyor.
 

Bir de, artık evlenme ümidi beslemeyen, otura kalan kadınların ziynetlerini göstermeksizin giysilerini (siyâbehünne) çıkarmalarında kendileri için bir beis yoktur. Ama iffetleri üzerine titrerlerse bu kendileri için daha hayırlıdır (NUR 60)

Dikkat edin ziynet nereleri yine net bilmiyoruz ama ziynetlerini asla göstermeyeceğini biliyoruz artık. Hiç kimseye. Çünkü ayette bir istisna belirtilmemiş. Peki, evlenmemiş ve yaşını almış kadınlar ne yapabilicek? Siyablarını yani elbiselerinin belli bir bölümünü artık çıkarabilecek. Genç kadınlar gibi dikkat etmesine artık gerek yok. Ancak ziynet hariç. Ziynetin açılması yine yasak. Burada geçen siyab kelimesine dikkat edin. Anlamı elbise/dış elbise yani dışarı çıktığımız zaman üzerimize aldığımız elbise. Özel bir çarşaf vb. bir elbise değil. Bunun çarşaf olduğu iddia edenler olsa da buna bir delilleri yoktur. Bu dış elbise denen kavrama bir yerde daha rastlıyoruz. Ahzab 59
 

Sen Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına, (bütün) mü’minlerin hanımlarına üzerlerine giysilerini (cilbablarını) almalarını söyle: bu onların tanınmaları ve rahatsız edilmemeleri için daha uygundur: Ve Allah zaten tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. (AHZAB 59)

Fakat o da nedir dış elbise diye ısrarla çevrilen kavramlar farklı birinde siyab birinde cilbab. Allah Kur’an’da farklı kavramlar kullanıyorsa muhakkak farklı anlamları olduğu içindir. Siyab, Kur’an’da 8 kez geçer. Fakat ne olduğunu anlamak için Nur 60’tan iki ayet geriye gidip Nur 58’i inceleyelim:
 

Siz ey iman edenler! Sözleşmeleriniz altında bulunanlar ve içinizden ergenlik çağına ulaşmamış olanlar (dahi), günün şu üç (vaktinde) yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler: sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit (śiyâbekum mine-zzahîrati) ve yatsı namazından sonra. Bu üç vakit sizin için mahremiyet vakitleridir. Bu vakitler dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda, sizler için de onlar için de herhangi bir beis yoktur. Bu mesajları Allah size işte böyle açıklamaktadır: zira her hükmünde tam isabet sahibi olan Allah, (yarattığı insanı) çok iyi bilmektedir. (NUR 58)

Bakın siyab kelimesi burada da geçer. Hem erkek hem de kadın için kullanılmıştır. Çünkü ayet ey iman edenler diye gelir ey kadınlar demez. Öğlen vakti sadece kadınlar soyunup istirahata çekilmez. Her neyse buradan siyabın normal evin dışında giydiğimiz elbiseler olduğu çarşaf, burka, peçe vs. olmadığı ortaya çıktı. Çünkü erkekler bunları giymez. Burada dikkat etmenizi istediğim şey mâ meleket eymân denilen sözleşmelerimiz altında bulunan kişiler ve çocuklarımız sabah, öğlen ve yatsıdan sonra çıplak olabileceğimiz yani siyablarımız üzerimizde olmayabileceğinden izin alarak eşlerin odasına girilmesini istiyor. Fakat Nur 31’de ise kadınların bunlara ziynetlerini göstermesinde sakınca yok denmişti. Kur’an çelişiyor bu mantığa göre. İşte bu yüzden Nur 31 tüm İslam âleminde yanlış çevriliyor. Aslında Nur 31’de bir kadın yalnızca kocasına ziynetlerini gösterebilir diğer sayılanlar ise gösterilmeyecek kişilerin hassaslığını anlamamız içindir. Bu yüzden Nur 31’in doğru çevirisi benim kanaatime göre şudur:
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini (zinetihinn), bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, humurlarını göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (Yadribne). Ziynetlerini yalnızca kocalarına (açsınlar) hatta babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, diğer kadınlara, sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne), emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara (dahi açığa çıkarmasınlar.) Bir de yürürken gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar. Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz. (NUR 31)

Kırmızı renkle gösterdiğim yerlere dikkat edin. Klasik manayı niçin yanlış bulduğumu size delillerimle açıklayacağım.
Klasik Nur 31'in manası yanlıştır çünkü:

1-  Çok sayıda kelime arapça “ev” bağlacı ile bağlanmış halbuki Türkçedeki gibi ve bağlacını kullanmasını beklerdim. Yani ziynetlerini kocalarına ve babalarına ve kayınpederlerine … göstermesinler demesini beklerdik. Halbuki burada "ve" değil "ev" bağlacı kullanılmış. “Ev” bağlacının "ve hatta, ve dahi" anlamı vardır. Nur 31’de bu anlamda kullanılmadığından nasıl emin olabiliriz? “Ev” bağlacının hatta anlamı için bakara 200 inceleyin.
 

(Hacca has) ibadetlerinizi tamamladıktan sonra (bir zamanlar) atarınızı andığınız gibi, hatta (ev) daha güçlü bir biçimde Allah'ı anın! (BAKARA 200)

“ew” bağlacı cümle içinde birden fazla kez kullanılıp da bağlaçtan sonra bağımsız bir fiile sahip cümlecikler var ise “yahut/veya” (seçeneklerden biri) anlamını taşır.
 

“Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya (ev)  Rabbinin gelmesini veya (ev) Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. ” (ENAM 158)

Nûr-31. ayete baktığımızda “ev” bağlaçları çok sayıda kullanılmış; ama “ev” bağlaçlarından sonra gelenler birer cümlecik şeklinde değiller, yani kendilerine has birer fiilleri bulunmuyor, birer özneden ibaretler. Bu da özel bir kullanım.

2-  İslam aleminin kabulüne göre Allah Nur 31’de  “sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne), kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilirler” demektedir. Halbuki Allah, Nur 58’de “Sözleşmeleriniz altında bulunanlar ve içinizden ergenlik çağına ulaşmamış olanlar”ın izin almadan anne babasının odasına girmemesini söyler. İlginçtir madem Allah sözleşme altında bulunan kimselere ve çocuklara kadınların ziynetlerini gösterme ruhsatını veriyor niçin Nur 58’de izinsiz sabah öğlen çıplakken ve gece yatsı namazından sonra kadının odasına izinsiz girmeyi yasaklıyor. Kadının ziyneti hani bunlar için açılabiliyordu? Bu iki ayet çelişmektedir bu mantığa göre. Halbuki Nur 31’de ziynetin yani kadının cinsel bölgelerinin sadece kocası tarafından görülebileceği babaları, yeğenleri, küçük çocukların bile göremeyeceğinden bahsetmektedir.

3.  Bir delilim daha var. Nur 60. Ayeti. Bu ayette Allah yaşlanmış ve hiç evlenmemiş kadınların ziynetlerini göstermemesi gerektiğinden bahseder. Hiçbir istisna saymaz. Hatta siyabını (elbisesinin belli bir bölümünü) çıkarabileceği ruhsatını söylemesine rağmen. Burada inanılmaz derece dikkat etmenizi istediğim nokta kadının evlenmemiş olmasıdır. Demek ki Nur 31’de asıl istisna kocadır. Sadece kocasına gösterebilir. Çünkü genç ve güzel bir kadının ziynetini kayınpederine, üvey oğullarına gösterme ruhsatı veren Allah niçin Nur 60’ta yaşlı bir kadının ziynetini hiç kimseye göstermesine izin vermiyor? Bu mantıklı mı? Bu kanıt gösteriyor ki Nur 31’de ziynet sadece kocaya gösterilir. Ne babaya, ne kayınpedere, ne üvey oğullara. Bu da nur 31’in yanlış çevrildiğinin en büyük kanıtıdır.

4.  Nur 31 yanlış çevriliyor çünkü ziynetin kadının cinsel bölgeleri olduğu aşikardır. O halde bir kadın ziyneti olan cinsel organını ya da göğüslerini nasıl olur da babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, diğer kadınlara, sözleşme altında bulunan kimselere  (mâ meleket eymânuhunne) ya da emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilir? Böyle yapan bir kadın var mı? Bu sağlıklı ve mantıklı mıdır? Böyle yapılırsa emin olun cinsel sapkınlıklar ailede zuhur eder.

Ziynet ayetin bütününe baktığımızda kadınların cinsel arzu uyandıran çok özel bölgeleri anlamına geldiğini anlıyoruz. Fakat kadınların hangi bölgeleri cinsel bölgedir sorusu Allah tarafından net belirtilmemiş örf ve adetlere bırakılmış gibi gözükmektedir. Bu yüzden Allah şu bölgeni ya da bu bölgeyi açma demiyor. Ben “ziynet” ifadesini kullanarak kadına şu mesajı verdiği kanaatindeyim: Senin toplumunda cinsel eğilimler ne yöndeyse o bölgen konusunda dikkatli giyin.  Böylece erkeklerin iffetine sende katkıda bulun. Erkeklerin iffetini muhafaza etmesinde onlara destek ol!

Ayeti birlikte anlamaya devam edelim. “ziynetlerini, bunlardan görünen kısımlar dışında, açmasınlar” ayetinde “görünen kısımlar dışında” derken ne kast ediliyor olabilir? Bu çok ilginç bir cümledir. Ziynetin görünen kısımları var demek ki. Gelenekçiler ve mezhepçiler bu ifadede el, yüz ve ayak kastedildiğini iddia ediyor. Peki, buna kanıt nedir? Bu bir yorumdur. Çünkü Allah Nur 60’ta evlenmemiş yaşlı kadınların siyablarını ( bazı elbiselerini) çıkarma ruhsatı getiriyor. Ama buna rağmen ziynetini gösteremezsin diyor. Demek ki ziynet kadının çok sınırlı bölgeleri olmalı. Tüm vücudu değil. Bu görünen kısımları tarif etmekte zorlanıyorum ama tabi aklıma birkaç seçenek geliyor. Kadın göğsü hangi kıyafet giyilirse giyilsin belirgindir. Kadının vücut kıvrımları da öyle. Bunlar kast ediliyor olabilir. Ama bu konuda henüz net bulgulara sahip değilim.
 

Kur’an’da başörtüsü vs. takılmasını isteyen bir ayet var mı?

Şimdi gelelim tüm tartışmaların asıl sebebi olan Nur 31’deki cümleye: “vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinne” anlamını tartışacağız. Türkçesi: ”humurlarını göğüs dekoltelerinin (cuyubihinne) üzerine vursunlar (Yadribne).

Burada anahtar kavramlar humur, cuyub ve yadribne’dir. Bunları anlamak başörtüsünü anlamak olacaktır. İlk olarak yadribne kelimesi nedir ona bakalım. Yadribne kelimesi vurmak, sıkıca bağlamak, sıkıca tutturmak, dövmek anlamlarına geliyor. Darabe fiilinden türemiştir. Bu kelimeyi salsınlar diye çevirerek Kur’an’ı istedikleri anlamla değiştirmeye çalışıyorlar.  Böylece anlam “göğüslerinin üzerine başörtüsünü salsınlar” şekline dönüşecek ve humurihinne  kelimesinin başörtüsü anlamının seçilmesini gerektiğini söyleyecekler. Ama yok öyle yağma! Soru işaretlerimiz giderilmeli. Yadribne’nin "salmak" diye bir anlamı yoktur. Bu konuda arap tartışmacıları izledim. Adam diyor ki vurmak yukarıdan aşağı olur âlimler öyle diyormuş. Bu kadar saçma bir açıklama olabilir mi? Yadribne’nin salmak gibi bir anlamının olmadığını Araplar da biliyor

Bu fiille, humurun “yaka açığına konulması” yani “yaka açığının kapatılması” anlatılır. Kuran’da “salsınlar, indirsinler” manasında “felyudnine” kelimesi kullanılır. Allah böyle bir ifade kullanmak isteseydi "yadribne” fiili yerine “felyudnine” fiilini kullanamaz mıydı? Bu örnek bize, gelenekçi zihniyetin, kendi fikirlerini doğru çıkartmak uğruna gerektiğinde Kuran’daki kelimelerin manasını kaydırmaktan çekinmediğini bir kez daha göstermektedir.

Şimdi en önemli kısma geldik. Hımâr (humurihinne) Nedir? Hımâr : Şal, perde, vücut örtüsü ,yer örtüsü, başörtüsü, genel anlamda örtü gibi anlamlara gelir. Bunu ben söylemiyorum. 1300’lü yıllarda yaşayan İbn Manzur’un Lisanul Arab adlı sözlüğünde geçiyor. Hımâr baş için kullanılırsa başörtüsü masa için kullanılırsa masaörtüsü anlamına gelir. Yani "genel anlamıyla örtü" demektir. Ancak başörtüsü anlamı da verilirse ayete uygun düşüyor. Çünkü Araplar 1000 yıl önce de humurun dar anlamı olan başörtüsü anlamında kullanmışlardır. Fakat burada sorun şu: Genel anlamda örtü anlamını mı vermeliyiz yoksa dar anlamı olan başörtüsü anlamını mı? Başörtüsü anlamını verdiğimizde ayetin anlamı ve amacı ve verdiği mesaj değişmiyor. Bunu açıklayacağım.

Humur’un tekil formudur hımâr. İçkiye de aklı örttüğü için aynı kökten gelen "hamr" adı verilmiştir. Ayrıca Arapça başörtüleri için hımâr dışında  burka, nikâb, lifâm, lisâm, nasif, mıkne’a ve cilbab kelimeleri kullanılır. “hımâr” kelimesiyle aynı kökten gelen “hamr” kelimesini ele alalım. Bu kelimeye sözlüklerde hem geniş manalı “sarhoşluk veren madde” hem de daha dar anlamlı “şarap” manası verilmiştir. Bu kelimenin geçtiği ayetlerden “hamr” yüzünden Müslümanların arasında düşmanlık ve kin oluştuğunu anlıyoruz. (Maide 91) Bu tip etki ise sadece “şarap” içilince değil, aynı şekilde diğer “sarhoşluk veren maddeler” kullanılınca da oluşur. Bu yüzden Kuran’da geçen “hamr” kelimesine geniş manalı “sarhoşluk veren madde” anlamının verilmesini zorunludur. Eğer şarap olarak çevirirsek Kur’an evrensel bir hitap olmaktan çıkar. Uyuşturucu ve diğer içki şekilleri uygunmuş gibi algılanır. yüzyıllarca boyunca şarap diye çevrilen bu kelime uyuşturucunun bulunması ile genel anlamıyla “sarhoşluk veren madde” anlamında kullanılmaya başlandı. Ateistler de siz Kur’an’ı işinize geldiği gibi değiştirmeye çalışıyorsunuz söylemlerine sarıldılar. Haklılar. 1000 yıl önce de tefsirlerde bu kavramın sarhoşluk veren madde anlamına geldiği tefsir notlarına düşülüyordu. Ancak halka anlattıklarında dar anlamı olan şarabı anlatıyorlardı. Bunun bir hata olduğunu şimdi biliyoruz. Aynı hata şimdi de humur için yapılıyor kanaatindeyim.

Benzer şekilde aynı kökten gelen “hımâr” kelimesine hem geniş manalı “örtü” hem de daha dar anlamlı “başörtüsü” manası verilmiştir. Bu kelimenin geçtiği ayetten “hımâr” ile yaka açığının yani göğüs dekoltesinin kapatılmasının istendiğini görüyoruz. Bu da “hımâr” kelimesinin örtü olarak çevrilmesi gerektiğini bana düşündüren güçlü bir kanıttır. Şimdi gelin iki anlamıda hımâr’a vererek ayette nasıl durduğuna bakalım. İlk olarak benim tercih ettiğim geniş anlamında “örtü” olarak kabul edelim. Sonra da “başörtüsü” olarak anlam verelim.
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini, bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, örtülerini göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (NUR 31)

Ayet örtü şeklinde anlaşılacaksa bir sorun kalmaz zaten. Allah kadınların göğüs dekoltelerinin bir örtüyle -ki bu örtü her kültüre göre değişir biz de şal olduğunu kabul edelim ya da normal  göğüs dekoltesiz bir buluz olduğunu varsayalım- kapatılmasını istiyor. Ayet bu kadar açık ve anlaşılır. Hatta göğüs dekoltesinin kapatılmasını isteyen bu kısım müthiş bir yalanı da ortaya çıkarır. Peygamber döneminde peçeyle, çarşafla vb. giysileri kadınların kullandığı yalanı. Eğer kadınlar çarşaflı ve peçeli olsaydı Allah göğüs dekoltenizi kapatın demezdi. Çünkü zaten çarşaf ve peçenin altında bırakın göğüs dekoltesini içinde kadın olup olmadığı bile belli değildir. Şimdi de hımâr kelimesinin “başörtüsü” olduğunu kabul edelim bakalım gelenekçilerin dedikleri mantıklı mı?
 

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini, bunlardan görünen kısımlar dışında açmasınlar; bunun için de, başörtülerini göğüs dekoltelerinin üzerine vursunlar (NUR 31)

Bir kere başörtüsü anlamı versek bile bu ayetin amacı göğüs dekoltesinin kapatılmasıdır. Başörtüsünü takmak değil. Vurgu göğüs dekoltesidir. Bu ayeti gelenekçiler ve mezhepler nasıl açıklıyor onu size sunduktan sonra konuyu yine ben devralacağım. "Cahiliye döneminde bir aksesuar olarak başın üzerinden sırta atılan başörtüsü vardı. Kur’an’da bu ayetle sırtınıza atmayın göğsünüzün üzerine atın diye kadınları düzeltti." diye bir  tarihi arka plandan bahsediyorlar ki biz gerçekte böyle olup olmadığından emin değiliz. Çünkü elimizde bilimsel bir kanıt yok. Bu ayeti açıkladığını sananların başka bir rivayeti de şu:
 

Peygamberimiz ’in döneminde kadınların bir kısmının çırılçıplağa yakın, göğüsleri açıkta dolaştığı, hatta İslam’ın hâkimiyetinden önce putperestlerin Kabe’de haccı çıplak yaptığını söyleyerek tam bir karalama hikayesi uydurmuşlardır. (Kurtubi, el Cami-il Ahkamil Kuran 7/189).

 
Bu sözlere baktığımızda Arapların başın örtülmesi erkekte de kadında da hem aksesuar yani geleneklerinde geçen bir giyim, hem de iklim şartlarının bir gerekliliği. Bu kesin olmayan bilgiyi doğru kabul edelim. Demek ki zaten Araplarda başın örtülmesi gelenekmiş. Sıcak yörelerde başı örtmek, böylece güneşin etkilerinden, güneş çarpmalarından korunmak birçok sıcak iklimli bölgenin kültüründe vardır. Fakat mezhepler, kadınların saçının örtülmesi geleneğini farzlaştırmış, erkeğin başına sarık takmasını da sarıklı namaz kılanın 70 kat daha fazla sevap alacağı izahlarıyla dini bir kıyafete dönüştürmüşlerdir

O dönemin kadınları da bugün ki bazı kadınlar gibi dekolte giyinip erkeklerin tutkuyla göğüslerine ve vücutlarına bakmalarını istiyorlardı. Herkes tarafından beğenilmek her zaman kadınları zaafı oldu. Ayetin amacı başörtüsü değildir. Hımâr’ı başörtüsü olarak kabul ettiğimizi varsayın.  Aksesuar amacıyla başörtüsü örten Araplara ayet, meselenin başörtüsünden daha çok göğüslerde olduğuna dikkat çekmek istiyor. Madem başörtüsü kullanıyorsunuz o başörtüsünü göğüslerinizi kapatmak için kullanın diyor. Allah zaten onların kültürlerinde olan örtüyle göğüslerini örtmelerini istedi. Adam kalkmış diyor ki zaten başörtüsü vardı bu yüzden emretmedi. Bu kadar mantıksız bir çıkarım olabilir mi? Allah’ın bir toplumun kültürüne müdahale etmemesi onu emrettiği anlamına mı gelir? Hayır. O zamanki toplumun bunu önceden taktığını nereden bileceğim. Ben Muhammed peygamber döneminde yaşamadım ki.

Bu, Allah’ın başörtüsü örtmek isteyen toplumun bu kültürüne karışmadığını ve bunun kararını o toplumdaki kadınlara bıraktığının göstergesidir. Allah başınızı örtün demiyor. Başını aksesuar olarak örten bir topluma göğüs dekoltelerinizi o örtüyle örtün diyor. Burada Allah’ın Arap toplumunun başörtüsü kültürüne karşı çıkmaması onu din olarak kabul ettiği anlamına katiyen gelmez. Allah’ın toplumun bir âdetine karşı çıkmaması onu zaten din olarak görüyordu mantığını doğurmaz. Allah bu çağda hımâr kelimesini tartışacağımızı biliyordu. Şu halde bilinçli olarak seçilmiş bir kelime. Niçin kesin olarak başörtüsü dışında bir anlama gelmeyen bir kelimeyi kullanmadı? Kur’an’ı evrensel kılmak için. Başörtüsünü kullanan toplumlar göğsünü başörtüleriyle kullanmayan toplumlar bir örtüyle kapatsın deniliyor. Mükemmel bir nükte.

Kur’an’da açıkça oruç, namaz, zekât size farz kılındı diyor. Ama başörtüsü tartışmalıdır ve güçlü bir delil de yoktur. Bir konu tartışmalı ise Allah’ın muradı anlaşılamamıştır. O ayetin her çağa hitap edecek şekilde esneklik sağlaması insanlar tarafından anlaşılamamaktadır. Hala Kur’an’ın evrenselliği Müslümanlarca tam olarak anlaşılamamıştır. Ayet farklı çağlara, farklı toplumlara, farklı coğrafyalara, farklı iklimlere hitap etmesi Müslümanların hoşuna gitmemektedir. İllaki net ve kesin hüküm aramaktadırlar. Fakat Kur’an kesin çizgiler belirleseydi her konuda işte o zaman her çağa bir sunumu olamazdı. İnsanlar bir türlü bunu kabullenemiyorlar.

Sorun, Tarihin belli bir döneminde ihtiyacı karşılayan adetlerin evrensel olan dinimize mal edilmesidir. Abdestte yıkanacak yerlerin sınırlarını veren Allah, aynı şeyi kapanmada yapamıyor mu? Sadece el yüz ve ayaklar sınırını Allah bir kelimeyle söyleyemiyor muydu?  Humur başörtüsüdür diyenler şu detayı gözden kaçırıyor. Bize deniliyor ki kadının saçı ziynetidir. Tamam diyelim. Peki, o zaman niçin Allah nur 60’ta yaşlanmış ve evlenmemiş bir kadının ziynetini kimseye göstermemesini fakat siyabını çıkarabileceğini söylüyor. Kıyafette dikkat etmesi artık istenmiyor ama ziyneti gösterme deniyor. Ziynet saçı kapsıyorsa eğer yaşlı kadına saçını kapat kıyafetlerin ise açık olabilir mi deniyor? Üst Mekke alt Paris mi olsun deniliyor? Vicdanlarınıza bırakıyorum

Madem kadınların sizin söylediğiniz şekilde kapanmasının açık bir hüküm olduğunu söylüyorsunuz, niye ayrı ayrı kapanma şekillerini savunuyorsunuz? Neden kiminiz peçe farzdır, kiminiz ise değildir diyor? Neden kiminiz kadınların elleri gözükemez deyip yaz-kış kadınlara eldiven giydiriyor da, kiminiz kadınların elleri gözükebilir diyor? Neden kiminiz çarşaf dışında hiçbir şeyle kapanılamaz diyor da, kiminiz pardösü ile de olabilir diyor? Hiç şüphesiz kesin sınırlı bir hüküm olsa, böyle ayrı ölçüler çıkmazdı. Tüm bu ayrı ölçüler ve hükümler, kapanma konusunda geleneklerin, örfün, Emevi ve Abbasi döneminin kadına bakış açılarının dinselleştirilmesinin neticeleridir. Her bir ayrı kapanma modeli savunanlar da “Allah’ın isteği tam budur” diye savunuyor, sanki Allah’ın aynı konuda beş-on tane ayrı görüşü varmış gibi bir çelişki ortaya konuluyor.

Nur 31’deki şu ifadeye dikkat: “bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar.” Bu cümle bir hakikati daha içinde barındırır. O da peygamber dönemindeki kadınların peçe, çarşaf, burka benzeri şeyleri giymediği gerçeği. Çünkü çarşaf vb. kıyafetlerin içinde kadın nasıl ziynetini teşhir edecek? Allah aşkına çarşafın içinde kadın olduğundan bile emin olamazsınız. Yakın zamanda İŞİD terör örgütü erkek militanları da savaştan çarşaf giyerek kaçmışlardı. İnsanlar anlayana kadar çok kişi kaçmıştı bile :)) Herkes onları kadın sanmıştı. Çünkü çarşaflı bir kadının yürüyüşü belli olmaz. Kimliği bile belli olmaz. Bu cümle bize bu tür kıyafetlerin peygamber döneminde olmadığına tek başına yeterli bir kanıttır.

Eğer humur başörtüsü ise benim Kur’an’dan beklediğim şudur: İlk önce başınızı örtün ayeti gelmeliydi. Çünkü ben 21.yy.da yaşıyorum. Hz. Muhammed dönemini görmedim ki. Yani o dönem kadınların saçını tamamen veya kısmen örttüğünü nasıl bileceğim? Eğer Allah bu emre uymamızı istiyorsa bize Kur’an’da bildirmesi gerekmez miydi? Humur’un örtü değil de başörtüsü anlamı olduğunu iddia edenler bunu o dönem ki kadınlar zaten örtülüydü o yüzden Allah gerek görmedi mantığına dayanır. Yani tamamen bir fantastik düşünce. Burada şu soru aklıma geliyor. Kimse o dönem elini yüzünü yıkamasını bilmiyor muydu ki Allah detaylı bir şekilde abdest almayı anlatıyor?

Allah başörtüsünü emrediyorsa önce başınızı örtün ayeti gelir daha sonra örttüğünüz başörtüsü ile göğüslerinizi de örtün ayeti gelmesi beklenirdi. Allah Kur’an’da dini ile ilgili bilgileri insanların insafına bıraktığını sanmıyorum. Allah’ın “2000 yıl sonraki Müslüman zaten miladi 600’lü yıllarda nasıl giyinildiğini bilir onu emretmeme gerek yok” demiş olma ihtimali vermiyorum.

Son olarak bu ayette cuyub kavramını açıklayayım. Cuyub göğüs yakası, göğüs dekoltesi, sine vs. anlamlara gelir. Arapça ceyb ile aynı köktendir. Bunun Kur’an’da bu anlamda kullanıldığına delil Musa’dır. Kasas suresi 32. Ayette de ceyb kavramı geçer. Musa elini koynuna/ göğüs yakasına sokar.

Bu konuda çarşaf vb.. kıyafetlerin olduğu iddia edilen bir ayet daha var ki onu yazmam bile gereksiz ama yine de başka sitede okuyup birilerinin kafasını karıştırmak isteyenler olabilir.
Eğer cilbab çarşaf vb. giysiler olsaydı burada örtülerinizi göğüs yırtmaçlarınızın üzerine örtün denmezdi. Çünkü cilbab zaten bütün vücudu kapattığına göre göğsü kapatma emrine gerek kalmazdı. Bu ayetin anlaşılmasında kilit kelime “cilbab”dır. “Cilbab” Arapçada üste giyilen giysileri ifade eden bir kelimedir. Fakat ayette, cilbabın nereden nereye kadar olan bölgeleri örteceğinin tarifi yoktur. Bu da normal dışarı çıkıldığında giyilmesi gereken kıyafet olduğunun göstergesidir. Yani cilbab evde giydiğiniz rahat giysilerin aksine dışarı çıktığınızda giydiğiniz kıyafeti temsil eder.

Bir de, kadınlardan artık cinsel arzu duymayacak kadar yaşlanmış olanlar var; işte böylelerin, ziynetlerini açığa vurmaksızın, giysilerinde (siyablarından) bir kısmını çıkarmalarında bir beis yoktur. Ama iffetleri üzerine titrerlerse bu kendileri için daha hayırlıdır (NUR 60)

Bu ayet Allah’ın kadınların kıyafetine dikkat etmesinin amacını açıklar. Bu ayet aynı zamanda Namaz da örtünme Allah’a saygıdır bahanesini tamamen çürütür. Çünkü Allah yaşlı kadınlara giyimlerine dikkat etme talebinin onları kapsamadığını ifade etmektedir. Bu da kıyafete dikkat etmenin Allah’a saygıyla alakasının olmadığını iki cins arasında sağlıklı bir ilişkinin kurulması için bu önerilerin Allah tarafından yapıldığına kanıttır. Ayrı bir fecaat daha var. O da erkeklerin kadınlara ibadet ederken başörtüsünü örtmelerini söylemeleri. Ahzab 59’da Allah kadınların taciz edilmemesi için kıyafetlerine biraz daha özen göstermelerini öneriyor. Demek ki bayanların giyimlerindeki özen erkeklere karşı olan bir durum. Allah’a karşı yapılması Allah’ın tacizinden korunmak için mi? Haşa. Bu düşünce Allah’ı erkek gibi düşünmenin bir ürünüdür. Saygıyla alakası yoktur. Allah yukarıda Araf 26’da bana saygı duyan takva elbisesini giysin diyor. Başörtüsünü değil.
 
Başka bir konuya da açıklık getirmek istiyorum. Günümüzde başörtüsü olarak kullanılan Hicâb ne Kur’an’da ne de Arap dilinde başörtüsü olarak kullanılır. Bu kelimenin de anlamı kaydırılmak istenmektedir. Hicâb’ın anlamı set, duvar, perde, engeldir. Kur’an’da 7 yerde kullanılır ve hiçbirinde başörtüsü anlamına gelmez. Fussilet 5, İsra 45 buna örnektir.
 

“Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanların arasında görünmez bir perde kıldık” (İSRA 45)

Günümüz Müslümanlarını özetleyen bir ayet vereceğim.
 

Sonra onların peşinden (başka) elçilerimizi de getirdik; peşlerinden de Meryem oğlu İsa’yı getirdik ve ona İncil’i verdik; ve ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Ama ruhbanlık başka… Onu kendilerine emretmediğimiz halde onlar uydurdu, gerekçesi de Allah’ın rızasını kazanmaktı; fakat onun gereklerine de hakkıyla riayet etmediler ya… Neticede Biz onlardan iman eden kimselere karşılıklarını verdik; fakat yine onlardan birçoğu yoldan saptılar. (HADİD 27)

Bu ayet olduğu gibi günümüz Müslümanlarını anlatıyor. Ruhbanlığı İslamiyet’e soktular sonra da kendileri bile soktukları onca şeye uymadılar. Uyamadılar. Çünkü yaşanılacak bir din ortada bırakmadılar. Ne demek mi istiyorum? Hanbeli ve şafiye göre yüzün kapatılması bile farz. Diğer iki mezhep maliki ve Hanefi ise sadece fitne zamanlarında yüz örtülmeli diyor. Fitne zamanı ne demekse? Önce uydurdular sonra Allah’ın dediği gibi uydurduklarına bile riayet etmediler. Bugün hangi Hanefi hangi şafii ülkemizde yüzünü örtüyor? Kim çarşaf giyiyor? Konuyu bitirmeden evvel bu örtünme hadislerinin Kur’an ile nasıl çeliştiğini de göstermek boynumun borcu.
 

Aişe validemiz şöyle demiştir: “Allah ilk muhacir kadınlara rahmet etsin. Allah Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar ayetini indirince mırtılarını (elbiselerini) yardılar, onunla başlarını örttüler.”

Yine şöyle demiştir: Bize Ebu Nuaym anlattı, bize İbrahim bin Nafi, Hasan b. Müslim’den, safiye bint Şeyba’dan anlattı, Aişe validemiz şöyle demiştir: ”Bu Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar ayeti inince, onlar eteklerini aldılar, onları kenarlarından yırttılar ve onlarla başlarını kapattılar” (Buhari 4759; İbni Kesir Tefsiri cilt 6 s. 570)

Eğer hımâr başörtüsü idiyse ayette başörtüsünü göğüs bölümünün üzerine vursunlar diyor. Demek ki başörtüsü zaten kullanılıyordu. Çünkü ayet başörtüsü kullanmaya başlayın demiyor. Yani kendi rivayetleri Kur’an’daki kendi yorumlarıyla uyuşmuyor? Hani başörtüsü bu ayetten önce kullanılıyordu fakat arkaya atılıyordu. Ayet ise arkaya değil ön bölgeye atın diyordu? Kendi tefsirleri kendi rivayetleriyle, kendi rivayetleri kendi sözleriyle çelişiyor ve bunların hepsi de Kur’an ile de ayrıca çelişiyor. Ayrıca eteklerden başörtüsü boyutunda bir bölüm keserseniz mini etek elde etmiş olursunuz. O da apayrı bir mesele. Bu sözde hadisin Kur’an ile çeliştiği açıkça görülüyor.

Bir başka rivayeti daha sizinle paylaşacağım. Bu rivayette kendi hadisleri ile çelişiyor. İşe gelen hadis alınıyor işe gelmeyen alınmıyor. Hadis külliyatında peygamber döneminde kadın ve erkeklerin aynı kaptan abdest aldıkları geçiyor. (Buhari, Vudu; Ebu Davud Taharet 39; İbn Mace Taharet 36) Abdest topuklara kadar ayak, dirseklere kadar eller, yüzü yıkamak ve başı mesh etmek olduğuna göre bu hadisten kadınların erkeklerle kadınların karışık abdest aldıkları ve başı mesh etmeleri için başlarının açık olduğu ve yüzü yıkamak için yüzün açık olduğu açıkça görülür. Ben hadislerin peygamberden geldiğine inanmıyorum. Sadece inananların çelişkilerini göstermek için bu örnekleri veriyorum. Oysa mezhepçi İslamcılık, bu hadisleri görmezden gelir ve kendi kafalarına uygun üretilmiş malzemelere sarılır.

Asıl sorun kadının kalktığı yere oturulamayacağını, hiçbir yönetici vasfının olmadığını, erkeğin kölesi gibi olması gerektiğini, kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu zanneden zihniyetten kaynaklanmıştır. 1400 yıl önceki Araplar kafalarını sıcaktan korumak için erkekler sarık, kadınlar ise başörtüsü kullanmış olabilir. Bu onların doğa ile mücadelesidir. Bu kültürü ve mecburiyeti dinselleştirmeye hakkınız yok.
 
yukarı çık butonu