yukarı çık butonu
İslam’da Kabir Azabı ve Telkin Var Mı?
Kur’an’da cehennem azabından  başka bir azaptan bahsedilmez. Kur’an’da olmayan bu azap türü İslam dinine sonradan monte edilmiştir. Çoğu kitap kabir azabını belgesel anlatır gibi anlatıyor. Nereden bu kadar çok bilgiyi elde etmişler kimse bilmiyor. Peki kabir azabı var diyenler buna Kur’an’dan delil gösterebilmişler midir? Hayır. Kur’an’da kabir azabı ile ilgili tek bir ayet yoktur. Ama Kur’an’ı tahrif ve tahrip ederek böyle bir delil bulduklarını sananlar vardır. O delil mü’min suresi 46’ıncı ayet, Secde 21, Nuh 25, Tevbe 101'dir.

Mümin 46 kabir azabına delil midir?

Mümin 46 elbetteki kabir azabına delil oluşturmaz. O ayeti anlamak için surenin 28’inci ayetinden başlayıp 48’inci ayete kadar olan kısmı bilmemiz gerek. Mümin suresi 28’de firavunun çevresinden mümin bir adamın firavuna ve kavmine olan hitabı aktarılır. Firavun ve kavmine nasihatler, uyarılarda bulunur. Adamın konuşması Mümin 44’de biter ve Mümin 45 ‘de Allah şöyle der: “Derken Allah onu kavminin çirkin tuzaklarından korudu; Firavun ailesinin helaki ise azabın en kötüsüyle oldu.” Yani firavun ailesi Hz. Musa ve Harun’a karşı olan mücadelesini kaybetti. Bu da firavun ailesinin israiloğullarına karşı iktidarının sonunu getirdi. Firavun ailesinin helakinden kasıt budur. Şimdi gelelim delil getirilen ayete.
 

“Ateş… Onlar o (ateşe) sabah ve akşam sunulacaklar; ve Son Saat gelip çattığında (Allah şöyle buyuracak): Firavun ailesine en şiddetli cezayı verin!” (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ- MÜ’MİN 46)

Bu ayet yanlış tefsire kurban edilmek isteniyor. Bir kere zaman bu evrene ait bir tabirdir. Kabir de sabah akşam ifadesi olmaz. Ayrıca Arapça bilenler şunu bilir ki burada kast edilen sabah akşam ifadesiyle 24 saat kastedilmekte. Bu ayet sureden koparılmaya çalışılıyor. Bağlamdan koparıp tek bir ayet ile istediğiniz sonucu Kur’an’a söyletmek Kur’an’ı tahrif etmektir. Mesela Kur’an’da “vay o namaz kılanların haline” şeklinde bir ayet vardır. O halde Kur’an namazı yasaklar şeklinde bir sonuç çıkar eğer bağlamından koparırsanız. Sure  Firavun ile mücadele eden Musa peygamberin yükselişinden ve bunun akabinde israiloğullarını mısırdaki kölelikten kurtaran Musa peygamberin firavun’a ve ailesine karşı zaferi anlatılıyor. Mü’min 46 ‘da ise bu zafere hazmedemeyen firavun ailesinin her gün içten içe yandıklarını konu ediniyor. Çünkü dün kendilerine köle olan israiloğullarını bugün başka ülkede iktidar kurduklarını görmek firavunun suda boğulup Hz. Musa ve Harun’un sağ kalması  her gün firavun ailesini içten içe yakacağından bahsediyor. Surenin bütününden bu ayetin bu şekilde yorumlanması gerektiğini hemen anlıyorsunuz. Ama uyanıklar sadece bir  ayeti vererek sanki bu ayet kendinden önceki ayetlerden bağımsızmış gibi kabir azabına delil olarak sunmak istiyorlar.

Bir Müslüman Kur’an’a paralel bir kaynağı ana kaynak ya da iman esası olarak kabul edilemez. Bu mantığı oluşturursanız peygamber sözü olarak bize ulaşan rivayetlerin güvenilmez olduklarını da bilirsiniz. Yine de rivayetleri Kur’an’dan öte görenler için aşağıdaki rivayeti vereyim. Aşağıdaki rivayeti bize delil göstererek kabir azabı var diyenlerin bu rivayetini inceleyelim.
 

"Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." (bk. Tirmizî, Kıyamet, 26; el-Akidetu’t-Tahaviye,1/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akide, s.64-76)

Yukarıdaki rivayet doğru olduğunu  farzetsek bile bu sözde anlatılmak istenen kabir, ya cehennem çukuruna açılan bir kapı ya da cennet bahçesine açılan  bir kapı olacaktır. Bu sözü bu şekilde simgesel olarak almak zorundayız. Çünkü Kur’an kabir azabı diye bir azaptan bahsetmemiştir. Peygamberin Kur’an’a böyle bir azap eklemesinden bahsedilemez. Bir başka uydurma rivayet de şöyle:
 

İbn Abbas şöyle demiştir: Hazreti Peygamber Medine’deki (veya Mekke’deki) bahçelerden birine uğradı. Kabirlerinde azap gören iki insanın sesini duydu. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “ikisi azap görüyorlar. (Kendilerince) büyük bir günah sebebiyle azap görmüyorlar. Oysa ki bu büyük bir günahtır. Birisi idrarından sakınmazdı. Diğeri ise insanlar arasında laf getirip götürürdü (koğuculuk yapardı)”. Sonra bir dal istedi. Dalı ikiye ayırarak her birinin kabrinin başına bir parça­sını koydu. Ona: “Ey Allah’ın Resulü bunu niçin yaptın” diye soruldu.  Şöyle buyurdu: “Umulur ki bu dallar kurumadıkça onların azabı hafifletilir” (KÜTÜB-İ SİTTE, BUHARİ)

Kur’an yukarıdaki rivayetin aksine en büyük günahı şirk olarak tanımlar. O zaman niçin  kabir azabını en çok çekecek olanlar şirk işleyenler olmuyor? Kabir azabı rivayetlerin tamamı uydurmadır. Yukarıdaki idrar sıçratana kabir azabı vaat etmek dinimizle , aklımızla, vicdanımızla alay etmek değil de nedir? Bu ne biçim bir din anlayışıdır. Hadis olduğu iddia edilen bu rivayetlere inanan akıllı bir insan derhal ateist olur. Olması da normaldir. Çünkü Tanrı’nın insanların idrarı ile ilgilendiği iddiası kadar saçma bir iddia olabilir mi? İnsan ilk duyduğunda bile şaka zanneder bu rivayeti.

Secde 21 kabir azabına delil midir?

 

Ama onlara, daha büyük mahrumiyeti tattırmadan önce daha yakın (dünya) mahrumiyetini elbette tattıracağız; umulur ki dönerler (SECDE 21)


Şimdi bu ayeti kabir azabına delil göstermelerinin mantığı yoktur. Burada iddia şudur ki ayette geçen küçük azap kabir azabından büyük azap ise cehennemden bahsetmektedir. Ancak ayet kendisi bu iddiayı çürütür ve küçük azaptan kastın dünya azabı/mahrumiyeti olduğunu söyler. Bunu ayetin şu cümlesinden anlıyoruz: "umulur ki dönerler" Kabir de hatadan dönme olmayacağına göre ayette geçen küçük azaptan kasıt dünya azabıdır.

Nuh 25 kabir azabına delil midir?

 

Onlar günahlarından dolayı boğuldular;dahası (ahirette) ateşe atılacaklar ve Allah dışında kendilerine yardım edecek kimse de bulamayacaklar (NUH 25)


Bu ayet Nuh peygamber döneminde yaşanmış tufan olayını aktaran ayetlerin hemen ardından gelir. Burada geçen boğulmanın hemen ardından ateşe sokuldular cümlesinden kabir azabının anlaşılması gerektiği iddiası mevcut. İşin gramer tartışması şöyle: ayette "ugriku fe" kavramı geçiyor burada fa harfi gelmiş. Arapçada fa harfi "hemen sonra" anlamı taşıyor. Yani anlam "onları boğduktan hemen sonra ateşe koyacağız" şeklinde olmalı şeklinde bir iddia var. hatta iddianın devamında şöyle söyleniyor: Kasıt ahiret olsaydı sümme kavramı kullanılırdı. Kur'an'ın her yerinde ileriki zaman için sümme kullanılıyor.

Bu iddia da başlı başına hatalar ile doludur. Öncelikle Kur'an ahirette yaşanacak bir çok olayı şimdiki zaman kipiyle kullanır. Gelecek zaman kipi kullanmaz ama ayetin iç ve dış bağlamından bunu anlarız. Yani burada kast edilen ateşe sokacağız ifadesi ile kast edilen ahirette olmalıdır. Eğer gerçektende burada ileriki zaman anlamı yoksa o halde kabir azabı anlamı da çıkmaz. Çünkü bu adamlar boğuldular , nuh da gemi ile o şehirden çıktı kimse bunları gömmedi ki. Ayrıca bu adamların boğulmasından gömülmesine kadar belli bir zaman geçmeyecek mi ? Yani yine gelecek zaman da olacak kabir azabı denen azap varsa. Kaldı ki Allah için bir zamandan bahsedilemez. Zaman insanoğlu için akıyor Allah için değil. Allah için Nuh tufanında boğulan o insanlar ile ahiretteki hesap arasında 1 saniye bile yoktur. Bu yüzden boğulduktan hemen sonra ibaresini Allah kendi sistemine göre de kullanmış olabilir. Yani hangi açıdan bakarsak bakalım Kur'an'dan kabir azabı çıkarılamaz.

Tevbe 101 kabir azabına delil midir?

 

Ne ki çevrenizdekilerden bedevi Araplar arasında ikiyüzlüler ve şehir ahalisi arasında da ikiyüzlülükte zirveşenler var. Sen onları tanımıyorsun, (ama) Biz tanıyoruz. Onlara (bu dünyada) iki kat azap çektireceğiz, (bu hayatın) sonunda ise korkunç bir azaba sevk edilecekler (HAYAT KİTABI KUR'AN MEALİ - TEVBE 101)


Bu ayeti delil gösterenlerin iddiası şu: ayette iki kat azap şeklinde değil de iki kere azap şeklinde anlıyoruz. O halde ikincisi kabir azabı. Bu iddia ayetin bağlamından çıkmaz. Eğer dedikleri doğruysa ayette iki kere azap bir de büyük azap olmak üzere 3 azaptan bahsetmiş olur. Biri ahiret azabı diğeri kabir azabı olduğunu varsaysak bile üçüncü azap nedir?  Halbuki ayet bu noktada açık. Ayetten, bu dünyada iki kat azap diğer dünyada ise bir azap var şeklinde anlaşılır. Bu ayeti de diğerleri gibi kabir azabı şeklinde anlamaya zorluyorlar.

Peki, Kur’an’da kabir azabının olmadığına delil var mı?

Elbette var. Kur’an bu konuyu işleyen tüm ayetlerinde sadece cehennem azabından bahseder. Bu size yeterli gelmeyecektir. Ama işte en önemli delil. Hergün okuduğunuz Fatiha suresinin dördüncü ayeti. Ayet ne diyor? “Mâliki yevmid dîn: O, Hesap Gününün hakimidir” Allah bu ayette ahretteki tek bir Hesap Günü olacağından bahsediyor. O Hesap Gününden sonra azap başlayacak. Yani ilk önce herkes adil olarak  aynı zaman diliminde mahşerde toplanacak hesap görüldükten sonra aynı zaman diliminde azap başlayacak. Tabi diğer dünyada zaman yok fakat anlamanız için mecburen bu kavramı kullanmak zorunda kaldım. Eğer mahşer gününden farklı ikinci bir Hesap Günü olsaydı (yani kabirde yapılan hesap ve akabinde azap) ayet  “Mâliki yevmid dîn” şeklinde değilde “Mâliki yevmeid dîn” formunda gelirdi. Böylece iki Hesap Günü olduğunu anlardık. Diyelim daha fazla Hesap Günü var o zaman ayet “Mâliki eyyavmid dîn” formunda gelirdi. (MEHMET OKUYAN)

İkinci bir delil ise Zümer 42’inci ayet. Bu ayet  kabir azabını reddeder ve ölen adamın nereye gideceğini belirtir.
 

“Allah insanların canlarını ölümleri sırasında alır, henüz ölmemiş olanları da uykusunda alır: Derken ölümüne hükmettiklerini (katında) tutar, geri kalanı sonu yasayla belirlenmiş bir süre doluncaya kadar (geriye) salar. Kuşkusuz bunda , düşünen bir toplumun alacağı bir ders mutlaka vardır.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ, ZÜMER 42)

Üçüncü bir delil ve kuvvetli bir delil ise Yasin suresi 52'inci ayettir.
 

"Eyvah! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? diyecek (ve cevabı kendileri verecek)ler: Rahman'ın vaad ettiği bu olsa gerek; demek ki gönderilen elçiler doğru söylemişler! " (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ, YASİN 52)

Yukarıdaki ayet açıkça kabir azabını ve sorgusunu reddeder. Kabirde meleklerle karşılaşmış biri ahirette uyandığında "Elçilerin doğru söylemiş" dermiydi? Bu şaşkınlık olmazdı. Çünkü kabir de elçilerin haklı olduğunu zaten anlamış olurlardı. Ahirette uyandıkları zaman da şaşkınlık yerine pişmanlık duygusuyla uyanmış olurlardı.

Diyelim Adem’in gelişinden bu yana 200 bin yıl geçti. Yaklaşık 100 bin yıl önce benimle aynı günahı işlemiş bir adam vefat etti. Adam 100 bin yıldır mezarda azap çekiyor. Kıyamet’e ben adamdan daha yakınım ben de öldüm. Adam benden 100 bin yıl daha fazla azap çekmiş olmaz mı? Ben 100 bin yıl sonra doğduğum için daha mı şanslıyım? İlahi adalet bunun neresinde? Kıyametten 1 gün önce ölen adam daha şanslı. Çünkü o bir gün azap çekecek. Burada Müslümanlara tek bir soru sormak istiyorum. Niçin akletmiyorsunuz?

Kabir azabı hakkında Hadis olduğu iddia edilen bir rivayette şu şekilde:
 

“Ölü kabre konduktan sonra, Münker ve Nekir adında iki melek gelip Peygamber Efendimizi kastederek ‘Bu adam hakkında ne düşünüyorsunuz?’ diye sorarlar. Mümin kimse daha önce/ dünyada iken dediği gibi der: ‘O Allah’ın kulu ve resulüdür. Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür.’ Melekler; ‘Senin böyle diyeceğini biliyorduk’ derler ve kabrini genişletip aydınlatırlar. Münafık  kimse ise, bu soruya ‘Bilmiyorum’ diye cevap verir. Melekler  ona da ‘Senin böyle diyeceğini biliyorduk’ derler. Yere denilir, o da adamın kaburgalarını iç içe geçirecek şekilde onu sıkar ve kıyamete kadar orada azap çeker.” (Buharî, Cenaiz, 87; Tirmizî, Cenaiz, 70; hadis meali özet olarak Tirmizi’den alınmıştır).

Ya bir kere melekler gelip rabbin kim ? peygamberin kim? Falan diye sorsa Müslüman olan veya olmayan her günahkar insan doğru cevap verir. Bu denli basit ve anlamsız soruların sorulacağını iddia etmek büyük bir bührandır. Çünkü adı üstünde “Hesap”.  Rabbin kim ? diye sorulmaz. Sen bu işi yaptın mı yapmadın mı? şeklinde de sorulmaz. Çünkü zaten her şey kayıt altında. Hesap şöyle olacaktır: Sen bu işi yaptın niçin yaptın?

Peki, Telkin nedir?

İkinci bir iddia ise bir kişi mezara bırakıldıktan sonra da gelip ona telkin verilmesi olayıdır. Yaşayan insanların ölüye sorulan sorulara cevap vermesi için yapılan yardımdır. Telkin ölüye yukarıdan kopya vermektir. Dünyada bile usulsüzlük olarak görülen bu tavır öldükten sonra meşru mu oluyor? Telkin peygamberin vefatından yaklaşık 500 yıl sonra uydurulmuştur. Bunun kökü ise Yahudi kabul kültürüdür. Yahudi geleneğinden dinimize sızmıştır. Bu kaçakların dinimize nasıl sokulduklarını anlamak için Yahudi ve Hristiyanların geleneksel uygulamalarını öğrenmeliyiz. Bunun İslam ile alakası yoktur. Müslümanlar o denli cahil insanları takip etmektedir ki aslında takip ettikleri ekseriyet Yahudilik ve Hristiyanlıktır. Madem aşağıdakine yardım ediliyor Rasulullah’a kim yardım etti ya da sahabeye? Ya da savaşlarda ve denizlerde ölüp telkin alamayanlara ne olacak? Onlara haksızlık olmadı mı? Allah’ın Hesaplarına bile kopya ve torpil karıştırmak ve bunun adına müslümanlık ve islamiyet bırakmak büyük bir meziyet! Allah adalet ahirette dedi. Ancak bazı cahil Müslümanlar oradaki adaleti de rafa kaldırdı.