yukarı çık butonu
Geçmişten Günümüze Evrilemeyen Kader İnancı: Bölüm-2
Geçmişten Günümüze Evrilemeyen Kader İnancı: Bölüm-1 Başlıklı yazı serisinin devamıdır.

Kader’e İman , İman’ın Şartlarından Biri Midir?

Bu başlık için "Kadere İman, İman Şartlarından Biri Midir ?" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Ancak konunun bütünlüğünün bozulmaması adına burada bu konuyu biraz daha detaylandırarak anlattıktan sonra Emevi devletinin kader  inancı ile devam edeceğim.
Kur’an iman esaslarına dair beş başlık açar. Bunları üç farklı ayette birbiri ardına sayar. Bunlar bakara 177, Bakar 285 ve Nisa 136. ayetler. Kur’an bu üç yerde tüm iman şartlarını bir arada sayarken, yüzlerce ayette ise ayrı ayrı olarak iman şartlarına dair beş adet başlık açar: Allah’a, kitaplarına, peygamber(ler)e , Meleklerine, Ahiret Gününe iman. Toplam Beş adet şart sayar.

“Gerçek erdem yüzlerinizi doğuya veya batıya döndürmeniz değildir. Fakat gerçek erdem kişinin Allah’a, ahret gününe, meleklere, ilahi kelama, peygamberlere inanması, malı –ona sevgi duymasına rağmen- yakınlara,yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve özgürlüğü ellerinden alınanlara vermesi, namazı istikametle kılması, zekatı gönülden gelerek vermesidir. Onlar söz verdikleri zaman sözlerinde dururlar, şiddetli zorluk ve darlıklara karşı göğüs gererler. İşte bunlardır sözlerine sadık kalanlar… Takvaya ermiş olanlarda bunlardır.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- BAKARA,177)

“Rasul Rabbinden kendine indirilene önce kendisi iman etti, sonra da mü’minler. Hepsi Allah’a, meleklerine, mesajlarına ve elçilerine inandılar: O’nun elçilerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız. İşittik ve itaat ettik; bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz: zira varış sanadır! dediler.”  (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- BAKARA,285)

“Siz ey iman edenler! İman edin Allah’a, O’nun elçisine, O’nun peygamberine peyderpey indirdiği ilahi kelama ve daha önce indirdiği mesaja! Zira kim Allah’ı, meleklerini, vahiylerini, peygamberlerini ve Ahiret gününü inkar ederse, işte o derin bir sapıklığı boylamış olur.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- NİSA,136)

Kur’an’da sayılan iman esasları bu kadardır. Bunlara ilaveten “kader iman” diye altıncı bir başlık yoktur. Olması bir yana, Kur’an’da iman ile kader kelimesinin aynı cümlede kullanıldığı bir tek ayet yer almaz. Peki Kur’an bu kadar açıkken altıncı madde ilavesinin sebepleri nelerdir? Bunun iki temel sebebi vardır. İlki siyasi sebeplerdir. İkincisi ise kelami sebeplerdir.
  1. Siyasi sebepler: Emeviler’in kaderci/ cebirciliği, devlet ideolojisi olarak benimsemiş olmaları ana sebeptir. Güç kullanarak elde ettikleri iktidarı, bilinen sebeplerle meşrulaştırma problemi yaşayan Emeviler, bu yolla iktidarlarını meşrulaştırmak istediler. Bu konuda Emeviler’e  iki şey yardımcı oldu. Birincisi saldıkları korku, İkincisi cahiliye kalıntısı toplumsal tasavvur. Bu tasavvurda kaza ve kader inancı temel bir yere sahiptir. Müşrikler şirk koşmalarını “Allah’ın dileği” olarak takdim edecek kadar kaderciydiler. Üçüncüsü ise dirayete(zekaya,kavrayışa) gereken önemi vermeyerek taklit damarını  besleyen ulema ve kıssacı vaizler (Haşviyye)dir . Kur’an’ın reddettiği cahiliyye kader inancını rivayet kültürü aracılığıyla yeniden islam’a taşımış ve Müslüman ümmetinin gündemine tekrar oturtmuşlardı.
  2. Kelami Sebepler: Irak ve İran topraklarının işgaliyle birlikte Müslümanlar yepyeni bir inanç türüyle karşılaştılar ve buna Seneviyye dediler. Başta Zerdüştlük(mazdekçilik) ve onun etki alanında ortaya çıkan Manicilik, Deysanilik, Markiyonculuk gibi gnostik(sezgi yoluyla edinilen bilgiye güvenen) akımların tümü “hayır” ve “şerrin” iki ayrı cevher olduğuna inanıyorlardı. Dahası  bu gnostik akımlar“hayır ilahı” (Hürmüz) ve “şer ilahı” (Ehrimen) gibi iyilik ve kötülük tanrısı olarak iki tanrı olduğunu kabul eden bir inançtır. Seneviyye “ikicilik” demektir. Bu akımlar hicri 1. Yüzyılın başından itibaren İslam coğrafyasının  her köşesinde çok etkili oldu. O tarihte bu akımlar , İslam’ın tevhid inancını içerden kemiren bir kurt halini aldı. Etkili  bir propaganda yapıyorladı. Bu etkiyi kırmak için kelam (İslam'ın inanç esaslarını inceleyen ilim dalı) uleması “kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine” dair bir başlık açma ihtiyacı duymuşlardır. Fakat güncel bir ihtiyaçtan kaynaklanan bu kelami başlık, iktidarların da desteğiyle, Kur’an’ın belirttiği beş iman esasına ilaveten 6. Bir başlık olarak imana ek yapıldı. Ama kelamcılar Kur’an’ın birçok ayetine muhalif bir görüşe sapmışlardı. Çünkü Kur’an şerrin Allah’tan olmadığını belirtiyordu. Uhud savaşını niye kaybettik diye soranlara Kur’an “kendi yüzünüzden” (Al-i İmran,165) cevabını veriyor şerrin kaynağının Allah olmadığının altını çiziyordu.

Peki, rivayetlerde yer alan  ve Kur’an’daki şartlara ilave edilen “kadere iman” maddesi rivayetlere nasıl girdi?

“Cebrail ya Muhammed ! İman nedir ? Açıklar mısın ? deyince; Peygamberimiz buyurdu ki: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret  gününe iman etmendir. Kadere de hayrına ve şerrine (hayır ve şerrin Allah’ın takdiri ile olduğuna) iman etmendir. ” (Müslim- İbni Mace – Tirmizi- Ebu Davud)

Yukarıda peygambere ithaf edilen rivayet “kadere iman”  maddesini Kur’an’a eklemeye çalıştıkları rivayettir. Cibril Hadisi diye ünlenmiştir. Hadis edebiyatının en sahihi kabul edilen Buhâri’de (v 256/869) ”kader” ile “imanı” yan yana anan, “kadere imanı” bir iman esası olarak belirten bir tek hadis yer almaz. Buhâri, ünlü Cibril Hadisi’ne –sorunlu da olsa- yer verir (iman 47) Orada 5 iman esası sayılır, “kadere iman” maddesi yer almaz. Bu Cibril hadisi’ne “kadere iman” ilavesi eklenmeksizin  sadece 5 iman maddesinin sayıldığı şekliyle İbn Mace, İbn Hibban ve İbn Mende gibi hadisçiler de yer verir.  Buhâri’nin naklettiği hadisi, talebesi Müslimde nakleder, hem de üç farklı isim zinciriyle (sahih, iman,1,5,7) İlk zincirdeki dört râvi Buhâri ile aynıdır, metinde “kadere iman” maddesi yoktur. Kur’an’a en mutabık “Cibril Hadisi de” budur. Rivayet, Kur’an’da sayılan 5 iman maddesini tastamam sayar. Fakat 2. Zincir de Buhâri ile aynı olan râvi sayısı üçe, 3. Zincirde ise ikiye düşer. Burada iş karışır. Kur’an’da olmayan “kadere iman” ilavesi buraya eklenivermiştir. Kısacası Müslim aynı hadise, üç kez yer verir. Birinde “kadere iman” ilavesi yer almazken, diğer ikisinde yer alır.
Kur’an’a aykırı olan bu rivayetin, metni dışında senedinde de problem vardır. “kadere iman” ilaveli rivayetin en güçlüsü Ömer -> İbn Ömer -> Yahya b. Ya’mer -> Abdullah b. Bureyde  zinciri olarak gözükmektedir. İbn Hanbel bu sonuncu isim olan Yahya b. Ya’mer’i “güvenilmez” bulur. (Tehzib V, 158)

Bu konuyu da toparlarsak bizim anlamamız gereken şudur: Müminin imanını Allah tanzim eder. Fakat Kur’an’ı bırakıp rivayetlerin peşinden gidenleri bekleyen büyük bir sorun vardır. O da şudur ki : İmanlarını kime göre tanzim edecekler ? Buhari’ye göre mi, Müslim’e göre mi? Ya da Müslim’in 5’li olanına göre mi, 6’lı olanına göre mi? İman’ı Allah’ın kitabında değil peygamberin vefatından yaklaşık 170 yıl sonra yazılan rivayet kitaplarından öğrenmeyi tercih edenler şu ayeti hiç okumaz mı “Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim ve size olan nimetimi tamamladım” (MAİDE, 3) Yani Allah dinini tamamladığını söylerken Kur’an’a iman ilave etme çabaları “De ki: Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz?” (HUCURAT, 16) ayetinde belirtildiği gibi Allah’a dinini  öğretmeye kalkışma çabası değil midir?

Cahiliyye Kader İnancı Müslümanlara Tekrar Nasıl Bulaştı?

Bu konuda benim düşündüğüm bir çok ihtimal var. Fakat bu konuda  aklıma gelen en mantıklı  sebep cemel vakasıdır. İlk kırılma noktasının bu savaş olduğu kanaatindeyim. O dönemin  Müslümanlarını en çok hayret ve dehşete sürükleyen husus, Peygamber’den çok kısa bir zaman sonra onun sahabesinin nasıl olup da birbirlerini Cemel Savaşında öldürebilecek kadar ihtilafa düşmüş olmalarıydı. Oysaki Kur’an, “Mü’minler ancak kardeştirler” (Hucurat,10) demişti. Yine; “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin” (Al-i İmran:103) demişti. Ve; “Nizalaşmayın (didişmeyin), başarısız olursunuz” (Enfal, 46) demişti.

Allah Rasulü’nün vefatının üzerinden daha 25 yıl geçmişti ki, Zilhicce 35/Haziran 656 senesinde 3. Halife Osman namazında niyazında insanlar tarafından suikaste kurban gitti. Onun üzerinden 4 ay ancak geçmişti ki.  Bir tarafta Hz. Peygamber’in en yakın dostları diğer tarafta peygamberin eşi  Aişe ve peygamberin diğer yakın dostları Cemel savaşında birbirlerine kılıç çektiler. Bu savaşta yaklaşık 10.000 kadar Müslüman öldü. Kur’an, işlerini aralarında şura ile çözmelerini söylemişti. Onların işlerini kılıçla halletmeye kalkmaları, insanların vicdanları üzerinde tek kelime ile şok etkisi yarattı. Bu durumu hiç kimse izah edemedi. Vicdanlarda oluşan bu derin psikolojik hezeyanı Müslümanlar üzerlerinden atamadı. Kimse bu olanlara anlam veremiyordu.

En sonunda birileri, bunun en kolay izahını bulmuştu. O birilerinin tasavvur ve aklını Kur’an inşa etmemişti. Belki bazıları iyi niyetliydi. Muhtemelen bazıları da fırsattan istifade hinlik yapıyordu. Kur’an’ın tıkadığı cahili kültürün, önünü açma fırsatından istifade ediyordu. Böylece Kur’an’ın önüne dağ gibi dikildiği cahili tasavvur, kendine servis yolu yapıp, önündeki engeli aşarak kendini yeniden üretecek bir yol bulmuştu. Aranan formül bulunmuş, olan bitenin hepsi tek kelimede izah edilmişti: Kader

Allah böyle takdir etmiş ve böyle olmuştu. Kim ne diyebilirdi ki? Olanla ölene çare bulunmazdı. Sahabe birbirini öldürmüştü, ama bunda kimsenin suçu yoktu. Tek suçlu vardı, o da belliydi: Kader. Böylece Müslümanlar biraz dahi olsa vicdani rahatlamaya ulaşmak için cahiliyye inancına sarıldı. İşte cahiliyye deliğinin kırılarak Müslümanların zihinlerine boşaldığı ilk nokta burasıdır. Kişisel kanaatime  göre cahiliyye kader inanışını ilk defa Emeviler değil, Şok halini üzerinden atamayan Müslümanlar tekrardan hortlattı. Ama Emeviler surda açılan bu gediği çok iyi kullanacaklardı.

Bu sözde çözüm, her iki taraftan da destekçi bulmuştu. Nasıl bulmasındı ki? Öcelikle, çok kullanışlı idi. “kaza ve kader” deyince akan sular duruyordu. Zira kimsenin, kaderi eline geçirip hesap soracak hali yoktu. Hele bu “kader” denilen şeyin sahibi Allahi se, kimsenin buna cür’et etmesi düşünülemezdi. Sonra “kader” cevabı, cahil kitlelerin vicdanını teskin etmek için kullanışlı bir müsekkindi. Böylece “kim haklı- kim haksız?” diye sorup araştırma külfeti de ortadan kalkmış oluyordu. “kaza ve kader” deyince, saldırgan taraf suçunun hesabını vermekten kurtuluyor, mağdur taraf da mağduriyetini dindirecek bir bahane bulmuş oluyordu. Eğer ortada adaleti gerçekleştirecek bir otorite ve adil hükme razı taraflarda yoksa, “kaza ve kader” cevabı en kullanışlı tek alternatif olarak ortaya çıkıyordu. Böyle düşünenler , zihinlerinin yükünden en kolay yoldan kurtuldular veya kurtulduklarını sandılar. Ama sahabenin birbirlerini öldürmüş olmalarını “Allah’ın takdiri” veya “kader böyleymiş elden ne gelir” diyerek geçiştirmek herkesin yapacağı iş değildi. İşte herkes gibi yapamayanlar şu soruları sormaya başladı: Sahabe sahabeyi öldürdü. Bunu yapan yapmaya mecbur muydu? Yapmamak elinde değil miydi?

Bu soruya “evet, elinde değildi” diyenlere, muhalifleri sonradan “cebriye” adını verdiler.
Soruya “hayır, elindeydi” diyenler, onların muhalifleri sonradan “kaderiye” adını verdiler. Böylece Cebriye, kendi tezini savunmak için kulun sorumluluğunu inkar etti. Kaderiyye, cebriyenin aksine kulun yaptıklarından sorumlu olduğunu savundu. Fakat bu fikri münazaraya sonraki siyasiler de müdahil oldular. Emevi selefleri gibi, cebriyenin tezlerini kendi saltanatları için kullanabileceklerinin farkına vardılar. Bunu keşfetmeleriyle birlikte, iş fikir münakaşası olmaktan çıktı. Sonradan “Cebriyye” adını alacak olan taifenin görüşünü devlet tezi haline geldi. Tüm saltanatlar, bu tezi kendi iktidarına kaldıraç olarak kullanma fırsatını ihmal etmediler.
 

Peygamber ve Onun 4 Halifesi Kader İnancına Nasıl Baktılar?

 

Peygamberin kader anlayışını Kur’an inşa etmişti: Ebu Huzame’den: Dedim ki: Ey Allah’ın Rasulü, okunuyoruz, ilaçla tedavi oluyoruz ve korktuğumuz şeylerden korunmak için tedbir alıyoruz. Bütün bunlar. Allah’ın kaderini bizden çevirir mi? Allah Rasulü buyurdu ki “Bunlar da Allah’ın kaderidir.”  (TİRMİZİ)

Bu rivayette diğer tüm rivayetler gibi doğru olmayabilir . Ancak Kur’an’daki kader anlayışıyla uyuştuğu için verme gereği duydum. Allah Rasulü de kaderin mecburiyetine değil, kulun mesuliyetine inanmıştı.
Halife Ömer hakkında kaynaklarda şu bilgi yer alır:
 

Halife Ömer Şam’ın fethini kutlamak ve İslam ordularını denetlemek için yola çıkar. Öğrenir ki ordugâhta veba salgını vardır. Ömer beraberindeki insanlara seslenerek; “Ben hayvanımın üstünde sabahlayacağım, siz de öyle yapın” der. Ordu komutanı Ebu ubeyde b. Cerrah, eski tasavvurun tortusuyla; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sorar. Ömer; “keşke bu sözü senden başkası söyleseydi!” diyerek, bu büyük sahabiye böyle bir yaklaşımı yakıştıramadığını ifade eder. Ardından bu düşüncesini reddeden ve kader meselesine nasıl bakılması gerektiğini öğreten bir cevap verir. “Evet, Allah’ın kaderinden, yine Allah’ın kaderine kaçıyorum” Kader anlayışından dolayı Ebu Ubeyde’yi azarlayan Ömer ona şöyle der. “Tut ki senin deven bir tarafı kurak bir tarafı sulak bi vadiye indi; sulak yerden otlatırsan Allah’ın kaderi ile otlatmış olmaz mısın? Ya da kurak yerde otlatırsan Allah’ın kaderi ile otlatmış olmaz mısın?”  (İBNU’L  ESİR, EL- KAMİL II, 392)

Halife Osman’ın evini ablukaya  alanlar “seni taşlayan Allah’tır” derler. Osman’ın buna verdiği cevap, Ömer’inkinden farklı değildir: ”yalan söylüyorsunuz. Eğer Allah taşlasaydı, attığı taşları hedefe tam isabet ettirirdi.” demiş.

Şerif er-Radî  tarafandan derlenen ve Peygamberimizin damadı Ali’ye ait olduğu düşünülen  Nehcu’l Belağa adlı kitabın  78. Sözünden bir olay aktarayım:”Bize Şam yolculuğumuzun Allah’ın kaza ve kaderiyle olup olmadığını bildir” diyen adama şöyle der:”Yazıklar olsun sana! Sen kaza ve kaderin, kişinin irade özgürlüğünü elinden aldığını mı düşünüyorsun? Eğer durum sandığın gibi olsaydı, ceza ve mükâfatın, müjde ve uyarının, emir ve yasağın hiçbir anlamı kalmazdı. Allah günah işleyeni kınamaz, iyilik yapanı övmezdi. İyilik yapan kötülük yapandan üstün sayılmaz kötülük yapan iyilik yapana nazaran kınanıp yerilmezdi” Ali bu sözünden sonra adamın kader anlayışıyla cahiliyye’nin kader anlayışının aynı olduğuna dikkat çeker:”Bu söylediklerin putlara tapanların, Şeytan’ın bekçiliğini yapanların, yalancı şahitlerin ve hakikate gözlerini kapatanların sözleridir”

Emeviler ve Statik Kader İnançları

Emeviler’in cahiliyye kader inanışını devlet anlayışı olarak gördüler. Bunların sebeplerine de değineceğiz elbet. Ancak niçin bu inancı devlet tezi haline getirdiklerine değinmekle birlikte nasıl bir yönetim şeklini benimsediklerini bilmemiz lazım.

Allah Rasulü’nün kurduğu siyasal yapıda, millete ait malların adı belli idi: Beytu mâli’l- müslimin (Müslümanların malı/ Kamu malı). İlk iki halife döneminde de bu böyle kaldı. Fakat Hz. Osman döneminde Şam valisi Muaviye ilk kez farklı bir söylem geliştirmeye başladı. “Müslümanların malı” yerine ısrarla “Allah’ın malı” diyordu. İşte bu ince ve fark edilmesi çok zor olan tahrifi ve arkadan gelecek büyük siyasi tahribi fark eden Ebu Zerr el-Gifari (Peygamberin bir sahabesi) oldu. Ebu zerr, işin nereye varacağını daha o zamandan kestirmiş olmalı ki, Emir Muaviye’yi şiddetle uyardı: “Mal Müslümanların malıdır” Ebu zerr’i bu konuda destekleyenlerin başında talebesi Ma’bed el-Cüheni geliyordu. Muaviye daha sonra Ebu Zerr’i Halife Osman’a şikayet edecek ve bunun sonucunda Ebu Zerr sürgün yiyecekti.  Muaviye’nin “Müslümanların malı” yerine neden “Allah’ın malı” demekte ısrar ettiği çok geçmeden anlaşıldı. Kendisine, kamu malını istediği gibi harcayamayacağını hatırlatanlarının sesini, ancak bu dille keseceğini düşünüyordu. Ona göre , mal Allah’ın malıydı. Allah onu dilediğine verirdi. Şimdi Allah malını Emevi ailesine vermeyi dilemişti, bundan kime ne idi.

Servet tasavvurundaki bu sapmayı, kader tasavvurundaki sapma izledi. İktidarı ele geçirmek için her türlü yola başvuran Muaviye b. Ebi Süfyan, sonunda emeline kavuştu. Fakat liyakat ve ehliyet ile değil, baskı ve cebir ile elde tutulmaya çalışılan iktidarın tabiatına uygun bir ideoloji gerekliydi. İşte kader meselesinde, Emevi cebir ideolojisi bu noktada devreye sokuldu. Muaviye, Emevi ailesinin iktidarının Allah’ın kaza ve kaderi olduğunu, kendilerine karşı gelmenin Allah’ın kaza ve kaderine karşı gelmek olduğunu söylüyordu. Bu tezi, devletin resmi görüşü haline getirdi.

Şimdi Emevi Kralları ve yöneticileri ile ilgili kaynaklardan  kader ile ilgili çeşitli nakilleri aktarayım sizlere:
İbn Ebi’l- Hadid, Muaviye’nin Sıffin’de askerlerine şu konuşmayı yaptığını nakleder:”Allah’ın takdiri sonunda, kader bizi yeryüzünün bu bölümüne sürükledi. Bizimle ıraklıları karşı karşıya getirdi. Biz Allah’ın takdirine razıyız.” (NEHCU’L- BELAĞA ŞERHİ XI, 397)

Kadı Abdülcebbar Tabakatu’l – Mutezile adlı eserinde, Emir Muaviye’nin  şöyle dediğini nakleder:”Sizin başınıza geçmek için mücadele veriyorum, çünkü Allah benim sizin başınıza geçmemi irade etmiştir.”
İbn Kuteybe’nin el-imame ve’s- Siyâse adlı eserinde  naklettiğine göre Emir Muaviye oğlu Yezid’e biat alırken şöyle diyordu: “Yezid işi kaza ve kaderdir. Kulların bu konuda başka bir seçeneği yoktur”

Babası ölünce ,onun yerine Emevi valisi olan Ubeydullah b. Ziyad da Emevi kaderciliğini sürdürdü. Kerbela’dan sağ çıkan Ehli beyt mensupları, aşağılanmış bir halde kalesine getirildiğinde ibn Ziyad Zeyneb’e (Peygamberimizin torunu) “kardeşine ve ehl-i beytine Allah’ın yaptıkları hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorar. İbn Ziyad’a göre Hüseyin’i, Yezid değil Allah öldürmüştür.

Yezid Emevi iktidarına karşı çıkanlara şöyle diyordu:”Boşuna uğraşmayın! Allah bizi istiyor. Allah bir şeyi beğenmediği zaman onu değiştirir.” (UYUNU’L- AHBAR II,239)

Yukarıdaki Emevi kader inanışı belirgin bir şekilde cahiliyye ve Şeytan’ın kader inanışı ile örtüşüyor. Dünya tarihi boyunca tüm zalimlerin aklı da birbirine benziyor. Yezid’den yaklaşık 13.5 asır sonra yaşamış olan ABD başkanı Richard Nixon da dünyayı tehdit ederken şöyle diyordu: “Tanrı Amerika ile beraberdir ve Tanrı ABD’nin yönettiği bir dünya istiyor.” Yani ABD işlediği ve işleyeceği cinayetleri  kader üzerinden meşrulaştırıyordu. Benzer bir tavrı Suudilerde de görüyoruz. 1990 yılının haccında yaşanan “Tünel Faciasında” resmi rakama göre 1426 kişi, bağımsız kaynaklara göre 5-6 bin hacı mina tünellerinin içinde ezilerek feci bir biçimde öldü. Suudiler bu faciayı “Allah’ın kaderi” ile izah ettiler ve ilave hiçbir izaha ihtiyaç duymadılar.

Ali’nin oğlu Hasan’ın Şam ehline yazdığı bir mektubu ibnu’l- murteza nakleder işte şu satırlar o mektuptan:
 

“Ey göçüp gitmiş münafıkların çocukları! Ey zalimlerin yardımcıları! Ey fasıkların mescidinin bekçileri! İçinizden (kader adı altında) Allah’a iftira eden, kendi suçlarını O’na yükleyen ve yaptıklarını O’na nisbet edenden başka kimse çıkmayacak mı?” (El- Münye Ve’l Emel 136-137)

 
İbn Kuteybe şunu nakleder:
 

Ata b. Yesar, Hasan el- Basrî’ye der ki:”Şu melikler yok mu? Müslümanların kanlarını döküyorlar, mallarını gasbediyorlar, hak yiyorlar, ondan sonra da:’ Bizim yaptıklarımız Allah’ın kaderine göre oluyor’ diyorlar” Hasan el-Basrî ona, tarihe geçen şu cevabı verir:”Allah’ın düşmanları, yalan söylüyorlar” (EL- MA’ARİF, 441)

Hasan el- Basrî, iktidar eliyle savunulan kaderciliğin Müslüman halkın ahlaki sorumluluk duygusunu yok ettiğinin farkındadır. Emevileri Allah seçmişti. Onların iktidar olması, Allah’ın kaza ve kaderi idi. Tabi ki onların iktidarına karşı çıkmak da, Allah’ın kaderine karşı çıkmaktı. Onlar Kâbe’yi mancınıkla yıkıp yaksalar da, Müslümanların kanlarını döküp, ırzlarını heder etseler de, Harre Vakası’nda olduğu gibi, Medine’nin kadın ve kızlarını berberi askerlere peşkeş çekseler de yine de “Allah’ın kaderi” idiler. Onları Müslümanlara yönetici olarak Allah seçmişti (!)

İşte Rasulullah adına uydurulan bir rivayet. Senedi sahih olmasına rağmen Kur’an’a sorduğumuzda sınıfta kalan bu rivayeti inceleyelim:
 

Ebu Hureyre’den: Rasulullah şöyle buyurdu: Adem ile Musa birbiriyle münakaşa etti. Musa ona dedi ki: “Sen insanları saptırıp onları cennetten çıkartan kimse (mi)sin?” Adem de ona de ki:”Sen Allah’ın her şeyin ilmini (ilme kulli şey’in) kendisine verdiği ve kendisini bütün insanlara üstün kılıp peygamber olarak seçtiği musa (mı)sın?” O da “Evet” dedi. Adem dedi ki: “Sen beni, ben yaratılmazdan önce takdir edilen bir şey için mi kınıyorsun?” (Müslim Kader,2; Muvatta, Kader,1)

Metin gördüğünüz gibi tamamen israiliyat kokuyor. Senedi imam Muslim’e göre sahih olsa da Kur’an’a göre 8 defa batıldır.
  1. Kur’an “her şeyi bilenin” sadece Allah olduğunu söyler (Enfâl,75) bu rivayet ise Hz. Musa olduğunu söylüyor.
  2. Kur’an Ademi kandırıp saptıranın şeytan olduğunu söyler (A’râf, 27), bu rivayet Adem’in insanları saptırdığını söylüyor.
  3. Kur’an “Adem nefsine uydu ve rabbine asi oldu” (Tâhâ, 121) diyerek kınar, bu rivayet Adem’in kınanamayacağını söylüyor.
  4. Kur’an’da Adem ve eşi “Biz nefsimize zulmettik” deyip nefislerini kınarlar ve “nefislerinin kurbanı” olduklarını söylerler. (A’râf, 23), bu rivayet Adem’in “kader kurbanı” olduğunu söylüyor.
  5. Kur’an Adem’in günahından mes’ul olduğunu ve tevbe ettiğini söyler (Bakara, 37), bu rivayet Adem’in günahından mes’ul değil ona mecbur olduğunu, kendisi yaratılmadan evvel zaten takdir-i ilahi olarak belirlenmiş olduğunu söylüyor.
  6. Kur’an’da Adem, fiilinin ahlaki sorumluluğunu kabul ediyor (A’râf, 23), bu rivayetteki Adem ise “Beni saptırdığın için” diyerek sorumluluğu Allah’a atan Şeytan’ın tavrını sergiliyor.
  7. Kur’an’a göre Allah, Adem’den geçmişte söz almış, fakat onu azimli bulmamıştır. (Tâhâ, 115), Bu rivayette ise “Adem’in yaklaşamaz” ilahi talimatına rağmen yasak ağaçtan yemesi kaderdir. Bu şu manaya geliyor. Allah Adem’e bir şeyi önce kader kılmış, sonra da dönüp onu yasaklamıştır. Bu hem Allah’a hem de rivayeti ağzına yerleştirdikleri Hz. Muhammed’e iftiradır.
  8. Kur’an “Herkes yaptığının rehinidir” (Müddessir,38) diyor. Fakat rivayet bunun tam zıddını iddia ediyor. Adem yaratılmadan önce takdir edilen şeyi yapmıştır, bundan dolayı da kınanamaz. Bu durumda aynı şey Şeytan, Kabil, Nemrud, Firavun, Ebu Leheb, Ebu Cehil için de geçerlidir. Öyleyse bunlarda daha kendileri yaratılmazdan önce takdir edileni yaptıklarından dolayı kınanamazlar.

Peki , Emeviler’in desteklediği kaderciliği ,farklı kesimler niçin benimsedi?

  1. Yöneticiler ve iktidara taraf olanlar destekledi. Kaderci anlayıştan en çok çıkarı olan zümre bunlar oldu. Zira iktidarlarını “Allah’ın kaderi” olarak sunup, iktidarlarına karşı çıkmayı da “kadere karşı gelmek” olarak takdim etmek her zaman işlerini kolaylaştırıyordu. Böylece işledikleri her tür günah ve kötülüğe yönelebilecek muhtemel tepkiler daha baştan engellenmiş olmaktadır.
  2. Ezilen mağdur ve mazlum kimseler. Kaderci/cebirci anlayış bu kesimleri rahatlatan bir çıkış yolu olarak görülmüştür. Mağdur ve mazlumun önünde iki yol vardır. Ya zulme canı pahasına da olsa karşı çıkmak ya da içinde bulunduğu durumun adını “takdir-i ilahi” koyarak, çektiği acıyı vicdanına mazur göstermek. Zayıf ve mağdur kimse içinde bulunduğu durumu kaderle ilişkilendirince, acıya bir kutsallık kazandırmakta, bu da acısını hafifletmektedir. Bu yüzden cebirci kadercilik, ezilen kitleler için bir mağlubiyet ideolojisidir.
  3.  İlk kelamcılar. İslam fetihleri sonucu karşılaşılan gnostik akımların düalist tanrı inanışlarına karşı kaderci/cebirci anlayışını sığınılacak bir liman olarak buldular.
  4. Geniş cahil yığınlar. Cahiliyye ile irtibatını bir biçimde sürdüren geniş yığınlar, kaderci/cebir ideolojisini bir akide gibi benimsemekte hiç de zorlanmadılar. Geleneksel altyapı buna zaten hazırdı.
 

HASAN EL- BASRİ’NİN ABDÜLMELİK B. MERVAN’A(EMEVİ KRALI)  GÖNDERDİĞİ KADER RİSALESİ MEKTUBU

Hasan  el- Basri kendi dönemindeki en büyük alimlerin başında görülen bir alimdir. Sahabeden sonra en çok sözü itibar edilen insandır. Hatta birçok kişi bu alim için hitabı peygamber hitabına benziyor demiştir. Rivayet doğruysa Aişe validemiz de onun için böyle söylemiştir. Abdülmelik b. Mervan  Hasan el- Basri’ye kader konusundaki düşüncelerini açıklamasını istediği bir tehdit mektubu gönderir. İmam da ona cevap olarak Kader Risalesini kaleme alır. Tabi Mektubun tamamını veremeyeceğim. Dileyenler Mustafa İslamoğlunun Kader Risalesi ve Şerhi adlı eserini okuyabilirler. Orada yazar İmam el- Basri’nin mektubunu Türkçeye tercüme etmiştir. İşte Mektup’dan belli kesimler:
 

Artık ey Mü’minlerin Emiri, Allah’ın kaza ve hükmünü bilmeyenlerin hevaî düşüncelerini bırak da, sana okunan Kitabı anlamaya çalış. Allah buyurdu ki:”İşte yasa budur: Allah bir topluma bahşettiği nimeti, o toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe asla değiştirmez” (EFAL, 53) Şu halde nimetin varedilmesi yüce Allah’tandır, nimetin değişmesi ise, O’nun emrine karşı gelen kullarındandır. Tıpkı Allah’ın “Görmez misin Allah’ın nimetini sınır tanımaz bir nankörlükle değiştirenleri ve toplumlarını tükeniş diyarı olan cehenneme sürükleyenleri” (İBRAHİM, 28) ayetinde buyurduğu gibi, nimet Allah’tan, onu değiştirmek kuldandır…

Yüce Allah buyurdu: “Açık ya da gizli, sizi mahcup edecek bir günaha yaklaşmayın!” (EN’AM,151) Allah’ın yasakladığı Allah’tan değildir. Zira o hoşlanmadığından razı [olmaz] , razı olduğundan da asla hoşnutsuz olmaz. Çünkü yüce Allah der ki: “Eğer küfür ve nankörlük ederseniz, unutmayın ki Allah size asla muhtaç değildir; ama o kulların küfür ve nankörlüğünden razı değildir; fakat şükrederseniz, O sizden razı olur” (ZÜMER, 7) Eğer küfür ve nankörlük Allah’ın kazası ve kaderi olsaydı, onu yapandan Allah razı olurdu. Önce kulunu bir hükme mecbur edip de sonra kulunu mecbur ettiği o hükümden razı olmaması Allah’a yakışmaz. Haksızlık ve zulüm Allah’ın kaza/kaderi değildir…

İşte bu ,ey Mü’minlerin Emiri , Allah’ın konuştuğu kitabıdır; Allah’dan daha güzel sözlü kim olabilir. O, “O (Allah) ki, takdir etti ve hidayet etti” (A’lâ, 3) dedi, fakat “takdir etti ve saptırdı” demedi. Doğrusu Allah kullarına bunu açıklamış ve onları asla ne dinlerinde bir karışıklık, ne de işlerinde bir şüphe içinde  bırakmıştır. Hatta o, “De ki: Eğer ben sapmışsam kendi aleyhime sapmış olurum, yok hidayete ermişsem, Rabbimin bana vahyettikleri sayesinde ermiş olurum” (Sebe, 50) diyerek, hidayeti zatına, sapmayı ise peygamberine atfetmiştir. Ne yani ey Mü’minlerin emiri, sapmanın Muhammed’den olabileceğine razı olursun da, aynı şeyin bizim için olmasına  razı olmaz mısın? Ve yüce Allah “şüphesiz hidayet etmek bize düşer” (Leyl, 12) buyurdu.”Saptırmak bize düşer” buyurmadı. Ve ey Mü’minlerin Emiri, sakın Allah’ın kitabına tepeden bakma. Onun çizgisine gel, onu olmayacak şekilde tevil ederek tahrif etme! Yüce Allah’ın, kullarına bir şeyi görünür de yasaklayıp da, cahil ve gafillerin iddia ettiği gibi, sonra o şeyi gizlice takdir etmesi olacak şey değildir. Eğer durum böyle olsaydı, “Dilediğinizi yapın”(Fussılet, 40) demez, bilakis “Benim sizin için takdir ettiklerimi yapın!” derdi. Yine “Dileyen kimse iman etsin, dileyen kimse de inkar etsin” (Kehf, 29) demez, bilakis “Kimi diledimse o iman etsin, kimi diledimse o inkar etsin” derdi.
Yüce Allah buyuruyor ki: “Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdir” (Ahzab, 38) Zira O’nun emri kaderdir, kaderi emridir. Zira O hayasızlığı ve kötülüğü emretmez. Allah, böyle diyen topluluğu, şu sözüyle ayıplamıştır:”Bir hayasızlık işlediklerinde derler ki:’Biz babalarımızı bu hal üzere bulduk: demek ki bize bunu Allah emretmiş’ De ki:Allah asla hayasızlığı emretmez: Ne yani, şimdi siz Allah’a bilmediğiniz bir konuda iftira mı atıyorsunuz?” (Araf, 28)

Ey Mü’minlerin Emiri! Yüce Allah’ın “İçinizden öne geçmeyi ve arkada kalmayı dileyen herkes için..” (Müddessir, 37) sözünü düşün! Bu, Allah’ın onlara kudret vermesi sebebiyle ileri giderler ve geri kalırlar demektir. Sonuçta iyilik yapanlar cenneti hak edecek, kötülük yapanlar ise cehennemi hak edecektir. Eğer mesele (İnsanın sorumluluğunu/ irade özgürlüğünü) iptal edenlerin iddia ettikleri gibi olsaydı, onların ileri gitme ve geri kalma imkanı olmayacaktı. Bu durumda ise, ileri giden övülmeyecekti, yapmadığı şeyden dolayı geri kalan da yerilmeyecekti. Zira onların düşüncesine göre bu (ileri gitme ve geri kalma) durumu, ne onların kudretinin eseridir, ne de onlara verilmiş kudretin eseridir. Sadece bu, onlara yaptırılmış bir şeydir. Eğer durum onların sandığı gibi olsaydı, onların cezalarından söz ederken, Alah’ın: “Onlara yaptırılan şeylere bir karşılık olarak” ve “Onlar için önceden yazdığım şeylere bir karşılık olarak” demesi gerekirdi; ama asla “Onların yaptıkları şeylere bir karşılık olarak” (Secde, 17) demezdi.
Sonra Ey Mü’minlerin Emiri! Allah’ın şu sözünde vurguladığı hakikati düşün: “İnsan benliği ve onun yaratılış amacına uygun biçimlenişi şahit olsun! Ve nihayet insan benliğine iyiyi ve kötüyü tanıyıp sorumsuz ve sorumlu davranma yeteneğini yerleştiren (şahit olsun) ki…” (Şems,7-8) Allah ademoğlunun tabiatına, iyiyi kötüden seçip ayırma yeteneğini yerleştirmiş ve şöyle buyurmuştur: “kendini temizleyen kimse kurtulmuş, kendini kirleten kimse ise hüsrana uğramıştır” (Şems,9-10) Eğer onu kirleten Allah olsaydı, hüsranı kuluna nisbet etmezdi.

[Bir de Ey Mü’minlerin Emiri] Allah’ın şu sözünü: “Rabbimiz! Görünen görünmeyen iradeli varlıklardan bizi baştan çıkaranları bize göster; onları ayaklarımızın altına alıp çiğneyelim ki, hepimizin en alçağı olsunlar” (Fussılet, 29) Yine şu da O’nun dediklerindendir: “Biz insanı doğru yola yönelttik; artık ister şükreden biri olur, isterse küfreden biri olur” (İnsan, 3) o diyor ki: Biz insana yolu tarif ettik: o ya şükreder, biz onu ödüllendiririz: ya da inkar eder, Biz onu inkarından dolayı cezalandırırız: “Artık kim şükrederse, kendi lehine şükretmiş olur: kim de nankörlük ederse, iyi bilsin ki Allah kendi kendine yetendir, hamdlerin tümü zatına mahsus olandır” (Lokman, 12)
Çünkü O şöyle buyurur “Elbet doğru yolu göstermek Bize düşer; şüphesiz bu hayat da , öbür hayat da Bizim mülkiyetimizdedir” (Leyl ,12-13 ) Hidayet Allah’tandır, dalalet kullardandır.
Bir de yüce Allah’ın şu sözü üzerinde düşün Ey Mü’minlerin Emiri “Bizi saptıranlar, günaha gömülüp gitmiş olan şu kimselerdi” (Şuara, 99) Ya O’nun şu sözü:”Ve samiri onları saptırdı” (Taha, 85)… Yüce Allah şöyle buyurur: “Semud kavmine gelince… Biz onlara da yol göstermiştik; fakat onlar, doğru yolu görmektense körlüğü tercih ettiler. Sonuçta yapageldikleri şeylere karşılık, onları onur kırıcı azabın yıldırımı çarptı.” (Fussılet,17) İşte, hidayetin başlangıcı yüce Allah’tan, fakat onların körlüğü hak etmeleri, sapık arzularına uymalarından dolayıdır.

Adem’in [yoluna uy]; o rabbine isyan ettiği zaman, “Biz kendimize zulmettik; eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmet etmezsen; elbet biz hüsrana uğruyanlardan oluruz” (Araf, 23) demişti. O “Allah’ım, bu senin kaza ve kaderindir” dememişti. Yine Musa’da bir cana kıydığında şöyle demişti: “Bu şeytan’ın amelidir; şüphe yok ki o kişiyi yoldan çıkaran açık bir düşmandır” ve dedi ki: “Rabbim! Ben kendime zulmettim! Benim günahımı bağışla! Sonunda Allah onu bağışladı” (Kasas,  15-16) Musa “Bu şeytandandır” diyor, cahil ise kalkmış “Bu fiil Rahman’dandır” diyor. (Kader Risalesi, Hasan el- BASRİ)


Hasan el- Basri’nin de dediği gibi “Allah’ın kitabından bir delile dayanmayan her görüş bir sapmadır” Bizim tüm inanışarımız rivayet referanslı değil Kur’an referanslı olmalıdır.