yukarı çık butonu
Geçmişten Günümüze Evrilemeyen Kader İnancı: Bölüm-1
Kader;  daha önceden belirlenmiş ve kaçınılması imkansız sonuç olarak bilinir. Yani alınyazgısı. Fatalizm ise kaderciliğin felsefik adıdır. Evrenin ve insanın kaderini Tanrı'nın önceden belirlemiş olduğunu, bunun insanlarca değiştirilemeyeceğini öne süren öğretidir. Tabi Kur’an kader kelimesini farklı anlamlarda kullanır. Kur’an’daki kader kavramına geçmeden önce kısaca geçmiş topluluklardan bazılarının kaderciliğine örnek verelim.

Eski Medeniyetlerde Kader İnancı

Eski Yunanda, İyonyalı ozan Homeros (İÖ 8.yy) bir Şiirinde insanoğlunun “Yüce Zeus tarafından yönlendirildiğini” söyler.
Sokrat ve talebeleri insanın sorumluluğunu ve hür iradeyi savunurken stoacılar kaderciliği savunuyordu. Stoacılara karşı özgür iradeyi Marcus Tullius Cicero (İÖ:106-43) savundu. Cicero, İlahların Doğasına Dair  adlı eserinde müneccimlerin kaderi okuma iddialarını usta bir şekilde çürütüyordu.
Romada Licius Anneus Seneca (İÖ:4- İS- 65) “Kader insanoğlunu ister istemez yönetir ve sürükler” diyecek kadar kaderciydi.

Hristiyanlıkta Kader İnancı

İcad edilmiş Hristiyanlık, açıkça kadercidir. Bu kaderciliğin temelinde insanoğlunun kötü olduğuna dair görüş yatar. Bu yaklaşım, Ademin yasak ağaçtan yemesi meselesiyle temellendirilir. Bu temele yaslanarak, Hristiyanlık kötülüğü benliğin merkezine, yani iradeye yerleştirir. Böylece insan için asıl günahı getirdiğine inanılan irade de kötü olmuş olur. Yani irade bir tür “şeytanlaştırılmış” olur.
Pavlus, incilin parçası haline getirilen Romalılara Mektub’unda tıpkı bazı emevi idarecileri gibi “Yöneticiye karşı çıkan Allah’ın kaderine karşı çıkmış olur” diyordu. (XIII, 1-2) Fakat Romalı idareciler tarafından öldürülmekten de kendini  kurtaramadı. Pavlus’un kaderci tavrı, Roma ile uyumluydu. Zira Roma imparatorları, kendilerini “Roma halkının kaderi” olarak görüyorlardı. Fakat bu görüşe karşı çıkan İsevi Saint Justin Martyr (103-165), özgür iradeyi savunduğu için öldürülmüştü. Hristiyanlığın bir kolu olan Yakûbiler cebirci kader anlayışını savunurken Nastûriler hür iradeyi savundular.

Hristiyanlığın Kindî’si diyebileceğimiz ünlü kurucu ilahiyatçı Aurelius Augustin, Kilisenin sıkı sıkıya kapattığı kapıyı kontrollü olarak Yunan Felsefesine açtı. Tanrı’nın Şehri (De Civitate Dei) adlı ünlü eserinde kader ve özgür irade meselesini çözmeyi denedi. Bir taraftan Cicero’nun özgür iradeyi savunayım derken ilahi bilgiyi inkar eden uç tavrını reddederken diğer taraftan  da özgür iradeye de hakkını verdi. İlahi irade ile beşeri irade arasında bağ olduğunu söyledi: “Her tür gücü bahşeden Tanrı’dır, kötü seçim ondan değildir… Allah’ın bilmesi özgür iradeye sahip olmadığımız anlamına gelmez” Yine başka bir yerde şöyle der “İşlenen günahın sorumlusu kader,şans ve benzeri değil,bizzat insanoğludur. Günah işlemek insanoğlunun kendi seçimidir.”

Ne var ki Hristiyanlığın kader görüşünü, tüm iç itirazlara rağmen 529 yılındaki Orange Konsili’nde, Takdiri ilahi ile özgür irade arasında dengeye dayanan Augustin’in görüşü değilde Pelagiusçu yorum belirledi. Pelagiusçu yoruma göre Âdem’in günahıyla insanoğlunun özgür iradesinin “azaldığı” ama tamamen yok olmadığı ilan edilmiştir. Zira Pavlusçu Hristiyanlığın değişmez sloganı “klise kurtuluş” idi. Bu “kurtuluş insanın elinde değildir” anlamına geliyordu. Kurtuluş Tanrının inayetinde, “inayet” ise klisenin tekelindeydi.
 

“Boal’ın önünde diz çökmüş yedi bin kişiyi kendime alıkoydum. Aynı şekilde şimdiki zamanda da Tanrı’nın lütfuyla seçilmiş küçük bir topluluk vardır. Ama bu lütufla olmuşsa iyilikle olmamıştır. Aksi halde lütuf artık lütuf olmaz. Sonuç ne? İsrail aradığına kavuşamadı, seçilmiş olanlar ise kavuştular. Geriye kalanların ise yürekleri nasırlaştırıldı.”

Yukarıdaki Pavlus’un ifadelerine göre Allah’ın bazı kişileri belirlediğini, Bu belirlemenin insanın iyi işleriyle değil Allah’ın lütuf ve merhametiyle gerçekleştiğini vurgulayarak Allah’ın dilediği insana merhamet edeceğini ve istediğinin de kalbini katılaştıracağını ifade etmektedir. Bu ifadeler günümüz hristiyanlık dininin kurucusu olan pavlusun dolayısıyla onun hristiyanlığa enjekte ettiği katı kaderciliğini gözler önüne sermektedir.

Yahudilerde Kader İnancı

Yahudiliğe göre, eğer Allah insana bazı emirler vermiş ve bunları uygulamasına göre mükafat  ve ceza vaat etmiş ise, hiç şüphesiz ona bu hareketleri yapma ve yapmama gücünü de vermiştir.
Tevrat’ta şöyle bir ayet var. “Önüne hayatı ve ölümü koydum. Bu sebeple kendine hayatı seç.” veya başka bir yerde  “Bu sizin elinizle oldu.”  Şeklinde ifade edilmiş. Allah kadir-i Mutlaktır. Ferde verdiği iradeyi onun nasıl kullanacağını da bilir. Çünkü Allah’ın ilmi, insanların hareketleri sonucu değildir. O her şeyi ezelden bilmektedir. İnsan hiçbir zaman Allah’ın bilgisine aykırı hareket edemez. Ama bu hiçbir zaman onun hareketlerini Allah tayin ediyor anlamına da gelmez.

Yahudilerde ise Rabbaniler kaderciliği savunurken, Anan b. Davud’un tepki olarak oluşturduğu Sadukilerin ardılı olan Karaim fırkası özgür iradeyi ve aklı savunuyordu. Ayrıca yahudilerde üç  farklı mezhep de bu konuda  farklı düşünüyor. Bunlar Ferisiler,sadukiler ve essenilerdir.

Ferisiler, Allah’ın önceden tayin ve tespit fikriyle insanın özgür iradesini uzlaştırmaya çalışmaktadırlar. Bir taraftan ferdi ve toplumun kaderi,  Allah’a bağlı iken, diğer bir taraftan insan ve topluluğu sorumlu tutulmaktadır.
Sadukiler: Allah’ın kulların fillerine herhangi bir müdahalesini kabul etmemektedirler. Aksine bu dünyadaki bütün olayların şansa bağlı olduğunu ve ilahi belirlemenin mümkün olmadığını belirlemişlerdir. Yine bunlar insanın istikbalini Allah’a bırakmayarak, insanın kaderi kendi ellerinde olduğunu savunmuşlardır. Sadukiler, sadece insanın hür iradesini ve insanın sorumluluğunu benimsemişler.
Esseriler: Yahudi mezhepleri içinde iradeyi red eden mezheptir. İddaları şu şekildedir. “İnsanlar daha doğmadan aydınlık veya karanlık taraflarından birine aittir. Kaderleri ebediyen tespit edilmiştir. Bu yıldızlarda da yazılmıştır. Kader her şeyin başıdır. Essenilerin dua kitaplarında, İnsanın kaderi tamamen Allah’ın elinde olduğuna dair metinlerle doludur.

İslamiyetten önceki cahiliyye Arap toplumunda kader inancı

Cahiliyye Müşrikleri  kader konusunda tavırlarını hür iradeden ve ahlaki sorumluluktan yana değil, cebirci kadercilikten yana koymuşlardı. Cahiliyye insanının kaderciliğini Kur’an kendi dillerinden şöyle nakleder:
 

“Allah’a ortak koşanlar derler ki: Eğer Allah dileseydi,ne biz ne de atalarımız şirk kışmazdık; dahası (O’nun helallerinden) hiçbir şeyi haram kılmazdık. Onlardan öncekiler de hakikati işte bu mantıkla yalanladılar; ta ki azabımızı tadıncaya kadar… De ki: Elinizde bize sunabileceğiniz güvenilir bilgiye dayalı herhangi bir belge var mı? Siz yalnızca hurafenin peşinden gidiyorsunuz ve sadece kitle psikolojisiyle hareket ediyorsunuz.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- EN’AM , 148)

“Bir de Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmakta direnenler dediler ki: Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız, hem O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmez hem de O’ndan başkasının (sözüyle) hiçbir şeyi haram kılmazdık. Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı; peki, bu durumda elçilere (mesajı) açık seçik bildirmek dışında başka ne düşer?” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- NAHL ,35)

Onlar Kur’an’ın tevhid çağrısına karşı çıkarken şirk savunmasını “kader” üzerinden yapıyorlardı. Yani cahiliyye Araplarına göre başka ilahlara tapmaları onların kaderiydi. Allah böyle istiyordu. Eğer Allah böyle bir şey istemeseydi kendileri ve ataları başka ilahlar edinemezdiler.

Peki Kur’an’daki Kader  İnancı  Nedir?

Lafzi olarak ‘kader’ kelimesi Kur’an’da 11 yerde gelir. Bunların geldiği yerler ve kullanıldığı manalar nüzul sırasına göre şöyledir:

1-  Murselat  22’de (illâ kaderim) olarak geçer ve burada kader "süre, zaman ölçüsü" manasında kullanılmıştır

“Tabi ki önceden belirlenmiş bir süreye kadar…” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- MURSELAT, 22)

2-  Tâhâ 40’da (alâ kaderiy) olarak geçer ve “Allah’ın seçimi,tercihi,hükmü” manasında  kullanılmıştır.

“…Daha sonra yıllarca Medyenliler arasında yaşadın; en sonunda takdirimiz gereği (bu noktaya) geldin ey Musa!” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- TAHA, 40)

3-  Kamer suresi 49’da (bi kader) olarak geçer ve “ölçü,yasa” anlamında kullanılmıştır.

“Şüphe yok ki, her şeyi bir kaderle(ölçüyle,yasayla,düzenle,planla) yaratan Biz’iz” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- KAMER, 49)

 4-  Hıcr 21’de (bi kaderim) olarak geçer ve “ölçü,yasa” anlamında kullanılmıştır.

 “Hiçbir şey yoktur ki, onun kaynağı Bizim katımızda olmamış olsun; fakat biz her bir şeyi tesbit ve tayin edilmiş bir ölçüye göre indiririz” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- HICR, 21)

 5-  Mu’minun 18’de (bi kaderin) olarak geçer ve “ölçü,yasa” anlamında kullanılmıştır.

 “Ve göktensuyu bir yasaya bağlı olarak Biz indirmekteyiz; ve yeryüzünde onu tutmaktayız; şu da var ki Biz, onu gidermeye elbette kadiriz.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- MU'MİNUN, 18)

 6-  Şürâ 27’de  (bi kaderim) olarak geçer ve “ölçü,yasa” anlamında kullanılmıştır.

 “Ve eğer Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, elbet yeryüzünde azıp saparlardı; lakin o dilediğine akıl sır ermez bir ölçüyle indirmektedir. Çünkü o kullarının her halinden haberdardır, her şeyi tarifsiz bir görüşle görmektedir”(HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- ŞÜRÂ, 27)

7-  Zuhruf 11’de (bi kader) olarak geçer ve “ölçü,yasa” anlamında kullanılmıştır.

 “Gökten suyu bir ölçüye göre sürekli indiren de O’dur: Bununsonunda Biz (nasıl) ölü toprağı yeniden diriltiyorsak, işte siz de (öldükten sonra) böyle çıkarılacaksınız.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- ZUHRUF, 11)
 
8-  Ra’d 17’de (bi kaderihâ) olarak geçer ve “kadar,miktar, ölçü” anlamında kullanılmıştır.

9-  Ahzab 38’de (kaderam) şeklinde gelir. “İlahi ölçü ve takdir” anlamında kullanılmıştır.

 “Allah’ın kendisini mecbur tuttuğu suç isnat edilemez. Allah’ın bu sünneti, daha önce gelip geçmiş olan (peygamberler) için de geçerliydi: sonuçta Allah’ın emri ölçülüp biçildiği gibi gerçekleşmiş oldu.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- AHZAB, 38)

10,11-  Bakara 236’da iki kez geçer. (kaderuhû) olarak geçer. “gücünün yettiği bir meblağ, kararlaştırılmış bir miktar” anlamında kullanılmıştır.
 

“Kendilerine henüz dokunmadığınız ya da bir mehir tesbit etmediğiniz kadınları boşamanızda size bir vebal yoktur. Ne ki (bu durumda dahi) onlara destek olun! Eli geniş olan kendi takdirince, eli dar olan da gücü yettiği miktar makul bir biçimde geçimlik tedarik etsin! Bu, Allah’ı görür gibi inanan herkesin üzerine bir yükümlülüktür.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- BAKARA, 236)

 
Kur’an’da kader kelimesinin geçtiği tüm ayetler bundan ibarettir. Bütün bu ayetler Allah’ın kainat, insan ve olaylar için bir ölçü ve yasa koyduğuna işaret  eder. İlahi kader ile kastedilen, hiçbir şeyin gelişigüzel, ölçüsüz ve hesapsız yapılmadığı gerçeğidir. Kur’an’ın hiçbir yerinde kader “alın yazısı” ve “önceden belirlenmiş son” olarak geçmez. Kur’an’ın kadercilik anlayışını reddettiği ayetler şunlardır:
 

“Ve biz, her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık. Nitekim Kıyamet Günü onun önüne, (dünyada yapıp ettiği) her şeyi kayıtlı bulacağı bir sicil koyacak (ve diyeceğiz ki):” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- İSRA , 13)

“Ve insan başkasının değil,sadece kendi çabasının karşılığını görecektir.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- NECM , 39)

Yukarıdaki ayetler fiillerimizin sorumluluğunun bizim üzerimizde olduğu , kaderimizde olduğu için gerçekleşmediğini, kaderimizin kendi çabamıza bağlı olduğu yani bizim elimizde olduğunu açık bir şekilde beyan etmektedir.  Hatta Kur'an, Cahiliyye Araplarının  (yukarıda yazdığım En’am suresi  148’de olduğu gibi)  şirklerini bile Allah’a isnat ederek O’na iftira eden kaderci bir geleneğin önüne gerilip “Her insanın (akıbeti) kendi kazandıklarına bağlıdır;” ( MÜDDESSİR , 38) hakikatini dile getiriyordu.

Kur’an’ın Bildirdiğine Göre İlk Kaderciliği Savunan Kişi Kimdir?

Tarihte “özgür iradeye” karşı kaderciliği ilk kim savunmuştur? Sorusuna Kur’an “şeytan” cevabını veriyor. Üstelik şeytan ,kaderci tezini Allah’a karşı savundu. İşte Allah'ın bize naklettiği konuşmalar:

“Rabbim, madem Sen beni yolsan çıkardın, ben de onları (saptırmak) amacıyla senin dosdoğru yoluna oturacağım” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- ÂRAF, 16)

“Rabbim, madem Sen beni yolsan çıkardın, ben de dünyada onlara (günahı) süsleyeceğim ve topunu yoldan çıkaracağım.” (HAYAT KİTABI KUR’AN MEALİ- HİCR, 39)

Allah’a “sen beni yoldan çıkardın” diye iftira eden şeytan, görünüşte irade özgürlüğünü reddederken, hakikatte tercihinin ve davranışının ahlaki sorumluluğunu reddediyordu. Bu ayetlerden de anlaşılıyordu ki Kur’an, cebirci kaderciliğin karşısına “irade özgürlüğünü” değil “ahlaki sorumluluğu”, yani “sorumluluk bilincini (Takvayı)”  koyuyordu. Böylece cebirci kaderciliği zımnen “sorumsuzluk “ olarak nitelemiş oluyordu. Adem’i Şeytan’dan ayıran fark buydu. Yoksa ikiside günah işlemiş ve asi olmuştu. Fakat Adem davranışının ahlaki sorumluluğunu kabul etmiş ve adam olmuş, iblis ise davranışının ahlaki sorumluluğunu kabul etmeyip Allah’ı suçlamış ve Şeytan olmuştu. Adem tevbe ederken iblis ise, tercihinin sorumluluğunu Allah’a yıkıp tevbe etmemişti. (Kader Risalesi ve Şerhi , Mustafa İslamoğlu)

Bu durumda ilk kaderci iblis olmuş oluyordu. İbn Kayyım el- Cevziyye'nin  dediği gibi "kadercilik iblis'in dini olmuştu" (Ravdatu'l- Muhibbin, S:62) Günümüz bazı Müslüman kesimlerin inandığı kader inanışı aslında Kur’an’ın reddettiği bir inanıştır. Kur’an bu inanışın Şeytan’ın ve cahiliyye Araplarının mantığı olduğunu vurguluyordu. Kur’an, cahiliye kaderciliğini reddederek, ona karşı insanın ahlaki sorumluluğunu savunmuştu.Onların bu tavrını, Allah’a “sen beni saptırdın” diyen Şeytan’ın tavrıyla özleştirdi. Fakat Kur’an’ın üstünü çizdiği ve mahkum ettiği cahiliye kaderciliği, Emeviler eliyle yeniden üretilecekti.
Bu yazı serisinin ikinci bölümü olan "Geçmişten Günümüze Evrilemeyen Kader İnancı: Bölüm-2" başılkı yazıyı okumak için tıklayın