yukarı çık butonu
Eski Bilim Ateizm’inden Yeni Ateizm Dinine
Eski ateizm olarak belirttiğim tanım tamamiyle samimi olan ateistler için kullandığım bir tabirdir. Aksi halde eski ateistlerden Tanrıdan nefret edenler, dinlerle alay edenler, dinleri kötülüğün kaynağı olarak lanse edenler ve bilimle alakası olmayan ya da dinleri yok etmek isteyen ateistleri kapsamamaktadır. Onlar her daim neo ateistler gibi radikal dinsizlerdi. Ateizm'in ilk çıkış noktası bilimseverlerlikti. Bilime hayran olan, bilime tutkun olan insanların ortak noktasıydı. Fakat dünya’yı daha modern daha iyi yapma iddiasında bulunan her grup gibi ateizm de yozlaşmaya, hedeflerini kinlere göre belirlemeye başladı. Yani radikal bir inanca dönüşmeye başladı. İnanca dönüşen bu yeni inancın adı Neo-ateizm. Ya da bazılarının dediği gibi yeni ateizm. Bu ateizm 19. yy ile 20. yüzyıl arasında peydah oldu. Bunların eski ateistlerden farklı bir amacı var: Dinleri sonsuza dek yok etmek. Öfkeliler, saldırganlar ve saygıdan yoksunlar. Fransız ihtilali sırasında Tanrı’yı Kilisede öldürdük diyen eski ateistlere nazaran neo- ateistler Tanrı’yı laboratuarda öldürmeye çalışmaktalar. Richard Dawkins neo ateizm denilen yeni ateizm akımının bu yüzyıldaki rehberliğini ve liderliğini yürütmektedir. Kendisi, biyolog ve yazardır.

Bu yeni ateistlerin bir sorunu var. Çoğu dinin, mesupları tarafından düşürüldüğü tuzağa düştüler ve radikalleşme ile yozlaşmanın Tanrısız ayağını temsil etmeye başladılar. Kilisenin skolastik fikir zincirlerine karşı çıktıkları çağda  nasıl güzel bir dünya oluşturabiliriz kaygısı taşıyan eski ateistlerin yerine dinlere savaş açmış, inançları baskı altına almaya çalışan bir zorbalığa doğru evrildiler. Tabiri caizse ilk önce inanca dönüştüler sonra da Tanrı’ya karşı cihat başlattılar. Eski ateizm cihada, haçlı seferlerine karşıydı. Zayıf oldukları dönemlerde ateistler demokrasiye ve her türlü inanca saygılı olduklarını, inançlıların da kendilerine saygılı olmaları gerektiğine vurgu yaparlardı. Fakat ellerine ne vakit güç geçse bir anda insanların inançlarıyla alay etmeye insanların kutsallarına hakaret etmeye başlıyorlar. Bir dine mensup biri evrimi kabul etse bile yine de yeterli olmuyor bu kesim için. Argüman belli: “Tanrı Yok” kelimesini kullanmalısın. Demek ki demokrasi, inanç ve düşünce özgürlüğüne saygı sadece zayıfların argümanlarıydı. İnsanoğlu unutkandır. Bir zamanlar radikal dincilerin(Kilise gibi vs..) “Tanrı var” kelimesini kullanacaksınız zorlamalarını, işkencelerini çok çabuk unuttular. Dünya’yı daha iyi bir yer yapma iddiasında bulunan her hizibe ne oluyorsa belli bir zaman sonra saldırgan, polemikçi, radikal ve tahammülsüzleşiyor. Ateizm uç kutuplara savrulmayı bir düşüncenin fanatiği haline gelmeyi eleştirmiyor muydu? Ama şimdi gördüğümüz manzara şu: Bilimsel verilerle hareket etmeye çalışan ateizm, haçlı zihniyeti taşıyan hristiyanlığa, cihat anlayışı(!) taşıyan bedevi Müslümanlığına evrildi. Ateizm’in savunduğu evrim bu muydu?

Bu yeni ateizm dininin radikal dincilerden pek bir farkı yok. Yeni ateizm inancının Amerika’daki  öncüsü gazeteci Christopher Hitchens “Tanrı Büyük Değildir” kitabında dinlerin insanlara ırkçılığı aşıladığını savunuyor.  Kitabında, Katolikler pistir. Müslümanlar kaka yaptıktan sonra yanlış elle temizlerler. Yahudilerin sakalı bitlidir vs… gibi hakaretlerle doludur. Bu yeni inancın mensupları son  derece sarkastik (acıtıcı şekilde alay) bir dil kullanıyorlar. Ateizm’den neo-ateizm’e geçiş sürecini bilimden dine geçiş süreci olarak tanımlarsak hiç de yanlış bir ifade kullanmamış oluruz. Richard Dawkins yeni ateizm’in peygamber koltuğuna oturdu. Bu işler böyle işliyordu. Değil mi ki Kilise İsa’nın peygamber koltuğuna oturmak için onu Tanrı ilan etmişti. Aynı durumu Muhammed’in peygamber koltuğuna göz dikenler de yaptı ,yapıyor. Topluma “Tanrısızlığa” giden yolda biri rehberlik etmeliydi. O da Dawkins olacaktı. Richard Dawkins’in yazdığı “Tanrı Yanılsaması” hareketin hem manifestosuydu hem de kutsal kitaplarının ilk bölümünü oluşturuyordu. Çünkü Tanrı’nın olmadığı henüz ispatlanamadığı için onun olmadığına inanmak da bir inanç konusuydu.

Bu saldırgan din amacına ulaşmak için her türlü yolu deniyor. Belgeseller bunlardan sadece biri. Belgeseller çekip insanların inançlarıyla alay ediyor, hakaretler ediyorlar. Bill Maher’in yaptığı Religulous belgeseli bunun örneklerinden sadece biri. Belgeselin ismi olan  “Religulous” kelimesine baktığınızda  İngilizce de Religion(din) ve Ridiculous (saçmalık) sözcüklerinden türetilmiş. Amerika’daki talk şov yıldızı Bill Maher belgesel boyunca dünyayı dolaşarak üç büyük dinin inananlarıyla dalga geçiyor. Bunu devrinin en güçlü silahıyla yapıyor: Kitle iletişim araçları.

Ateizm’in bir dine dönüşmesiyle birlikte her dinde görülen bir veba bunlarında yakasına yapıştı. Bölünmeler ve parçalanmalar. Yani anlayacağınız tabirle mezhepleşme. Yani teşbihte hata olmaz ateizm’i Katolik ve Ortodoks olarak böldüler. Ya da ateizm’in Hanefisi ve Şafisi olarak parçalandılar. Mezhepleşme olmasa şaşardık zaten. Neo ateizm’in isim babalarından tarihçi Ronald Aronson bu bölünmeye sebep olan kişi. Aronson ateizmi din karşıtlığından çıkarma çabasında olan biri. O Dawkins’in ve türevlerinin kendilerini Tanrıyla olan kişisel savaşlarına çektiklerini fark etti. Dine saldırmak yerine din dışı manevi tatmin yöntemleri bulmak, seküler ahlak normları yaratmak ve Tanrısız bir toplum düzeni nasıl oluşturulur bunlara yoğunlaşmanın gerekliliğini savundu. Haklıydı da. Şu an ki tüm ahlak normlarını ateistler dinlerden devşirerek kullanıyorlar. Bu onların en büyük çelişkisi. Ama inanca dönüşen bu ateizm ile eski ateizm  birbirini tekfir etmeye başladı bile. Başında Harvard Üniversitesi'nin, 30. yılını kutlamaya hazırlanan ateist organizasyonu Hümanist Şapel'in yöneticisi Greg Epstein'in olduğu grup, 'neo-ateist' olarak nitelendirilen grubu, ateizm hakkında toplumda antipati uyandırmakla ve dini yıkmaya çalışmakla suçladı. Greg Epstein, "fundemantalist:Radikal Dinci" olarak nitelediği bu ateistlerin, eleştirdikleri bazı din mensupları kadar dogmatik ve hoşgörü yoksunu olduklarını harika bir şekilde yüzlerine haykırdı. Düşmanına benzemek dedikleri şey bu olsa gerek. Epstein, "Hümanizmin dini ortadan kaldırmak gibi bir amacı olamaz. Hümanizm felsefeyi kucaklamaktır." diyerek yeni ateistlerin çelişkilerini yüzlerine söyledi.

Tüm insanların kendi fikirlerine göre bir “haklı olma” tutkusu vardır. Buna psikolojide Bilişsel Uyumsuzluk/ Bilişsel çelişki denir. Bilişsel çelişki kuramı: İnsanların düşüncelerini geçmişteki tecrübe ve değerlerine göre (bu değerler futbol takımı taraftarlığı, bir dine dahil olma, siyasi partiyi destekleme gibi değerler olabilir) belirlediklerini savunur. Zamanla bu düşünce ve değerlere muhalif düşünce ve değerler ortaya çıktığında bu düşünceler kendi düşünceleriyle ya da değerleriyle çelişirse Bilişsel Çelişki gerçekleşir. Bu durumda kişiler kendi inançlarını- yani değerlerini terk etmemek adına, sonradan ortaya çıkan uyumsuzlukları kabul etmeme ve görmezden gelme eylemini sergileyebilir. Yani kısaca benim inancım bu noktada mantığıma uymamış olabilir ama vardır bunda da bir hikmet anlayışıdır aslında. Neo ateist akım da bu durumdan kaçamadı. Kendi davalarında haklı olmak için bilimsel argümanları terk edip felsefi argümanlara sığındılar. Bu noktada beni üzen durum Tanrı’ya hakaret etmeleri değil Tanrı kendini koruyacak güçtedir. Beni üzen asıl şey bilime değer veren insanların Richard Dawkins ve ekolünün kaleminden çıkan her sözü, her görüşü kutsal bilim kanunu(!) sanmaları. Çünkü bunlar fizikçi, matematikçi, biyolog vs.. meslek dallarında görev yapmaktalar. Ne diyorlarsa bilime dayanarak söylüyorlar zannı var. Tıpkı Hristiyanların kilise papazına, Yahudilerin hahamlarına, Müslümanların İslam alimlerine olan sorgusuz sualsiz güvenleri gibi. Sözde ateistler, sorgulayan(!) ve bilimsel olmayan hiçbir görüşü kabul etmeyen olgun insanlardır. Ama tıpkı dincilerde olduğu gibi ateistlerin çoğunluğunda da  Dawkins diyorsa doğrudur sakat anlayışı mevcut.

Peki, neo ateistlerin Tanrı yoktur tezinin ardında bilimsel veriler mi var yoksa  sadece felsefi düşünce mi?

Bu sorunun cevabı da öyle kompleks değil. Çoğu inanç mensubu gibi ateistlerin de sunumu sadece inanç boyutundadır. Bizler nasıl Tanrı’nın varlığına inanmayı seçmişsek onlar da Tanrı’nın varlığına inanmamayı seçmişlerdir. Aradaki tek fark seçimimizdir. Yoksa bilimsel ve mantıksal veriler ışığında Tanrıyı reddettikleri yoktur. Tamamen öyle inandıkları için bunun üzerine odaklanmışlardır. Çoğu dindar insan gibi çoğu ateist de bu bağlamda bağnazlığın pençesinden kurtulamamıştır. Ateistler her ne kadar reddetse de tıpkı bir dindar gibi kabullenmeler yapar. Tanrı’nın varlığına karşı dindarın pozitif önyargısına karşı ateistin negatif önyargısı vardır.

Şimdi ateistlerin bilimsel konuştuklarını sandığımız ama daha uyanık bir bakışla baktığımızda aslında sadece felsefi konuşmalar yaptıklarına ve Tanrı’nın olmadığına dair bilimsel kanıtlardan çok o yönde bir  inançlarının olduğunu, biz nasıl varlığına inanmayı seçmişsek onlar da varlığına inanmamayı ve onun hayal ürünümüz olduğuna iman etmeyi tercih etmişler. Durum bu kadar basit aslında. Somut örneklerle size aktarayım. Richard Dawkins, "Tanrı Yanılgısı" adlı kitabında evrenin hiçbir yerinde dünya benzeri bir gezegenin olmadığı konusuna değinir. Bu durumun onu ne denli incittiği bellidir. Çünkü onun kafasına soru işaretleri basmaktadır. İnançlı birinin inancını destekleyecek olgular bulamadığı zaman düştüğü şüphe uçurumuna , Tanrı’nın yokluğuna delil bulamadığı zaman ateistler de düşer. Fakat her iki taraf da iddiası ne olursa olsun savunmaya devam eder o ayrı konu. Kitapta, canlılığın oluşabilmesi için Dünya, Güneş sisteminde tam Goldilocks kuşağında olmalıdır ve gerçekten de Dünya Goldilocks kuşağındadır. Yani daha uzakta olsak donar, daha yakında olsak yanardık ve canlılık oluşmazdı. İşin daha ilginci canlılığın oluşması için gezegenimiz Galaksimizde de Goldilocks kuşağında olmalıdır ve Dünya burada da Goldilocks kuşağındadır. Olmasaydı canlılık oluşamayacaktı. Güneş sistemimizde çift yıldızlı değil, tek yıldızlı olmalı aksi halde yine canlılık oluşmazdı. Ve Güneşimiz gerçekten de tektir. Yani canlılığın oluşması için aynı anda birçok zor şartın sağlanması gerekiyor. Dünya , evrende çok hassas ayarların yapıldığı muazzam özel bir noktadadır ve bu çok nadir bulunan bir konumdur. Hatta henüz bu kadar özel bir konum tespit edilmiş değil. Biz Tanrı’ya inanmayı seçenler için bu hassas ayarları anlamak çok kolay: Tanrı’nın müdahalesi. Ama Richard Dawkins gibi tesadüf Tanrı’sına inanan biri için işler karmaşık bir hal alıyor. Çünkü tesadüfen bu kadar zor şartın aynı anda olması onun da kafasında soru işaretleri bırakmaktadır. Richard Dawkins kitabında tüm bu olasılıkları hesaplıyor ve şöyle diyor: Dünya bu kadar çok zor bir ihtimal ile oluşmuş. Neden olmuş ki? Kendiliğinden bakıldığında o kadar çok düşük bir ihtimal ki evrende o kadar gezegen bile yoktur. Dawkins canlılığın tesadüfen kendiliğinden oluşumunu “istatistik” lere aykırı olduğunu keşfeder. Bu noktadan sonra tıpkı bir dindarın yaptığı gibi ateistlerin rehberi Richard Dawkins de Bilişsel çelişki kuramına sarılıyor. Yani kendi düşüncesiyle çelişen bilgilerle şahit olsa bile yine de kendi inancını bırakmak gibi bir niyeti taşımıyor. Aynen Tanrı’ya körü körüne inanan birinin yaptığının aynısını Dawkins de yapar ve körü körüne Tanrısızlığa inanır. Elindeki veriler bunu desteklemese de. Dawkins bu noktada bir dindar mantığıyla olaya yaklaşır ve  bu istatistik verilerde bir hikmet vardır deyip çözümünü bizlere sunuyor:Yaşanılacak Dünya sayısını arttırmak Peki niçin? Bizim yaşadığımız gezegen gibi 1 milyar tane daha dünya olsa ve canlılar orada da bulunursa diyebiliriz ki şu kadar ihtimalde 1 değil de, şu kadar ihtimalde 1 milyar. Yani olasılık artıyor. Richard’ın yapmak istediği ne kadar çok Dünya bulabilirsek kendiliğinden olma ihtimali o kadar artacak. Bu yüzden Dawkins uzaylı bulma ümidiyle evren çölüne mecnun misali düşmüştür. Her ufo haberinin Dawkins’te salgıladığı serotonin(mutluluk) hormonu düşünsenize.

Aslında evrenin büyüklüğünü düşündüğümüzde ve Dawkins’in yaşam formu oluşmasını sağlayacak istatiksel oranın zorluğu (Tek yıldız, goldiloks kuşağı vs..) düşünüldüğünde 1 milyar Dünya sayısı yine matematiksel olarak çok düşük bir orandır. Dawkins’i kurtaracak sayı olmadığı kesin. Evrene göre 1 milyar Dünya aslında evrende sadece 1 milyarcıktır. Velhasıl Dawkins’e göre yeni Dünyalar ve yaşam formları ne kadar artarsa evrenin Tasarımı düşüncesi o kadar zayıflayacak. Ne kadar çok Dünya bulunursa bu bizi Tanrısızlığa o kadar yaklaştıracak.

Dawkins’in dışında bu konuda farklı düşünen bir isim daha var: parçacık fizikçisi Victor J. Stenger ve yazdığı eser “Başarısız Hipotez: Tanrı” Stenger evrende çok fazla boş yere yaratılmış(!) şey olduğu kanısındadır bir ateist olarak. Yani ona göre bir Tanrı olsaydı bir Dünya için bu kadar boş araziyi bu kadar gezegeni, sistemleri niye yaratsın? Dünya evrenin içinde bir zerre bile değil. Neden bu kadar küçük bir yer için koca evreni yaratma zahmetine girsin Tanrı? Evrenin çapının 150 milyar ışık yılı olduğunu söyleyen Stenger buna karşılık Dünya’nın 12 bin kilometrelik ufak çapı olduğunu belirtiyor. Ona göre doğru yaratım 150 milyara 12 bin olamaz. Mesela Dünya’nın çapı 100 milyar ışık yılı olsaydı hemen iman edecekti. Peki asıl soru şu bu oranların az ya da çok olduğunu kime göre belirleyeceğiz? Öyle bir ölçüt var mı elimizde? İsraf hangi orandan sonra israf  kabul ediliyor. İsrafın sayısal bir tanımı var mı? İsrafın ölçütünü Stenger’dan öğreniyoruz:150 milyar/12 bin km. Herneyse amacım kimseyle alay etmek değil Stenger’ın yaptığı mantık hatasını görmenizi istediğim için bu misali verdim. Stenger’ın bilimsel olmayıp tamamiyle kişisel görüşü olan israf cetvelini bir kenara bırakalım. Gelelim Stenger’ın bize anlatmak istediğine. Ona göre ne kadar çok Dünya dışında boşu boşuna(!) gezegen, sistem, galaksi ve madde varsa o kadar Tanrısızlığa yolculuk gerçekleşecek! Durumun garipliğini anlayanlarınız oldu mu bilmiyorum ama olaya bakar mısınız. Dawkins ne kadar çok Dünya bulunursa ateizm o kadar güçlenecek derken Stenger tam tersini söyleyerek yine ateizmi güçlendireceği(!) iddiasını taşıyor. İşin ilginci bu bilim adamlarımız(!) birbirlerine tamamen zıt iddialarını onaylıyor ve takdir ediyorlar. Amaç Tanrısızlığa ulaşmak ise gerisi teferruattır mantığı zihinlerini zifiri karanlığa sürüklüyor.

Bu iki bilim adamının da Tanrı’ya yaklaşımının bilimsel değil felsefi olduğunu umarım size gösterebildim. Çünkü gördüğünüz gibi birbirine zıt mantıklar kurup bilimsel olarak olaya yaklaştığı iddiasında olmalarına rağmen her ikisi de Tanrısızlığa kendi inançsal yaklaşımları ile ulaştı. Ortada ne bilimsel bir durum var ne de bilimsel bir kanıt. İki kelime bilimsel kelime kurduktan sonra başlıyorlar kendi kanaatlerini bilim diye bize sunmaya. Tamamen kendi düşüncelerini felsefi söylemlerle bize giydirmeye çalışıyorlar. Çoğu ateist de bunların mesleklerine bakınca bilim dışı bir şeyler söyleyebileceklerine inanmadıkları için bu adamların inançlarını bilim olarak görüp onların bilim bilgisine iman ediyorlar. Sözüm ona peygamberlere iman etmenin aptalca olduğunu düşünen bu üstün zekalılar bilim adamlarına iman etmekte tereddüt görmüyorlar. Allah’ı gördün de mi iman ettin diye bilgiçlik taslayan  ve anlamsız sorularla kendini dindar insandan zeka olarak üstün görürler ama kendileri bir gün olsun görmedikleri virüslerin varlığına iman ederler. Niye ? Çünkü bilim adamlarının sözlerine iman ederler görmedikleri halde. Din alimlerinin ateistçesi bilim adamı oluvermiştir. Ateist dininin mensupları bu bilim adamlarının her sözüyle heyecanlanırlar. Çünkü Tanrısızlığı ispatlayacaklarına o kadar emidirler ki her söz bunları heyecanlandırır. Ateist , bir papaz’ın İsa’yı ispatladığını düşünen bir hristiyan gibi bir haham’ın Yehova’yı ispatladığını düşünen bir Yahudi gibi bir alimin Allah’ı ispatladığını düşünen bir Müslüman gibi heyecanlanır Tanrısızlığın ispatlanmasına. Bir papaz, bir haham, bir alim nasıl yanılamazsa bir bilim adamı da kendi düşüncelerinde yanılamaz. Yukarıda da örnek verdiğim gibi Dawkins ve Stenger’ın ateizm görüşlerinin çelişmesine rağmen  sırf ateistliği savunduğu için ikiside ateist kitle tarafından kucaklanıyor. Tıpkı birbiri ile çelişen onca incili normal gören hristiyanların bunda da bir hikmet vardır mantığı ya da tıpkı İslami mezhepler ve fırkaları normal gören ve birinin helal dediğine birinin haram kabul ettiği çelişkisini bilen bir Müslüman gibi ateist inancına mensup birinde de fikirler, kitaplar çelişse de kendi fikrine hizmet ettiği için sorgulamıyor, kabulleniyor. Kabullenmenin kendi inançlarında olmadığını iddia etseler bile.

Herneyse Dawkins ile Stenger’ın  düşüncelerine geri dönelim ve bilimsel mi yoksa kişisel mi konuşuyorlar irdeleyelim.
 

-Canlılık evrende çokça varsa Tasarım yok(?) demek ki, ateizmi ispatladım(Dawkins)
-Canlılık evrende çokça yoksa israf var demek ki, yine ateizmi ispatladım(Stenger)

Ne kadar güzel bilim yapıyorlar değil mi? Birbiri ile çelişen iki bakış açısı da Tanrı’yı çürüttü. Bu görüşleri bilimsel olarak ele alalım. Stenger’dan başlayalım.
Dünya dışında ne kadar çok israf(!) olursa; Dünya’nın kendiliğinden olma olasılığı o kadar düşecektir. Yani bu Tanrı’nın evren Tasarımı tezine katkı sunar. Yani ne kadar tasarım dışı varlık, madde varsa bu Tasarım’ın vurgusunu, eşsizliğini, nadirliğini o kadar attırır. Şöyle düşünün Dünya bir gül olsa ve evren çorak bir arazi. Stenger çorak topraklarda bir gül yetişiyor ve bu kadar çorak arazi sadece bu gül için yaratılmış olamaz diyor ve Tanrıyı bu mantıkla çürüttüğünü zannediyor. Halbuki onca çorak arazi de bir gül yetişebiliyorsa bu Tanrı’nın çoraklığın içinden yaşamı canlandırabilme kudretini gösterir. Ayrıca onca çorak arazide o güzel gülün varlığı daha net görülür. Güzel bahçede her bitki kendiliğinden yetişebilir ama çorak bir arazide bitkinin yetişmesi Tanrı’nın yaptığı Tasarımının gücüne vurgu yapar. Biz insanlar bile bir şeyin çok olduğu yerde sıra dışı ve ender olanları kavrarız. Hemen gözümüze çarpan çok'un içindeki sıra dışı olanıdır. Stenger’ın bilimsel olarak yanlış bir mantık kurduğunu anlatmaya çalışıyorum. Biliyorum kelimeler çok karmaşık geliyor ama lütfen dikkatlice kafanızda söylediklerimi canlandırmaya çalışın. Şöyle düşünün koskoca evrende yaşanılacak çok az Dünya var belki de sadece bir tane var. Bu Tanrı’nın çok’un içinde dikkate değer şeyler yarattığını kavramamıza hizmet eder. Umarım Stenger’ın mantık hatasını görmüşsünüzdür. Ayrıca Stenger’ın bir diğer mantık dışı iddiası ise israf üzerinden Tanrısızlığa ulaşmasıdır. Bu Tanrı’yı insanmış gibi düşünmek değil de nedir? İsraf eldeki kısıtlı imkanları ve kaynakları hunharca kullanmaktır. Tanrı için sınırlı ve kısıtlı bir kaynak olmadığından Tanrı’nın israf etmesi de mantıken saçmadır.

Stenger Dünya’yı Tasarımsızlığın içindeki Tasarım olarak görülmesini eleştirirken Dawkins bizzat Tasarım fikrini eleştirir. Stenger’ın savunduğu Tasarımsızlığın içindeki Tasarım (israf) ile Tasarımdan daha çok şey anlatılır. Tasarım sadece yapabilen için tasarımdır. Ancak tasarımsızlığın içinde Tasarım yapabilmek tüm tasarımsızlığın içinde Tasarımın vurgusunu görmemizi sağlayan ve Tanrı’nın “bakın onca tasarımsızlığın içine tasarımı nasıl yerleştiriyorum görün” mesajını iliklerimize kadar işliyor. Stenger bu kitabında Tanrısızlığa değil Tanrıya koşuyor ama varış noktasını Tanrısızlık olarak hedeflediği için kurduğu mantık hatasını göremiyor.  Yani Stenger bizi Tanrısızlığa değil Tanrıya ulaştırıyor. Ben her ne kadar evrendeki tek canlı sistemi olmadığımızı düşünsem de yaşanılacak  Dünyaların sayısının fazla olmadığı kanaatindeyim.  Düşünsenize evrende bir kum tanesi bile olmayan Dünya (Tasarım) koskoca 150 milyar ışık yılı çaplı evrende (Tasarımsız) kusursuz bir şekilde çalışabiliyor. Onca boş gezegen, sistem ve galaksilerin (Tasarımsızlığın) içine çalışabilen , hayat üretebilen bir Tasarım yerleştirebilmeyi anca Tanrı sağlar zaten. Bugün Allah’a ve islam’a olan doğru bakış açımı biraz da ateistlere borçluyum. Daha güzel düşünmemde ve kalıpların, bağnazlıkların zincirlerinden kurtulmamda onlarında katkısı ve emeği üzerimde var. İmanımı sadece arttırmadılar aynı zamanda düzelttiler :))

Gelelim Dawkins’e çok Dünyalar olduğunda Dünyanın Tasarımının önemini yitireceği tezine. Elbette ki yitirmezdi. Dünya’nın ve üzerindeki canlılığın kendini evrende özel hisstmesini sağlayan vurgu azalırdı o kadar. Şimdi ise Dawkins’in elinde tüm evrende bu kadar zor ihtimallerle(!) oluşabilen tek bir Dünya var ve bunun Dawkins’in hiç hoşuna gitmediğine eminim. Onun tezi Stenger’in tezinden daha mantıklı değil. Varsayalım ki 1 milyar Dünya bulundu. Bu evrendeki yaşam formlarının rastgele ihtimallerle oluştuğu düşüncesine insanı götürebilir ama bu Tanrısızlığın delili değildir. Tanrı’nın çeşitli ve çoklu yarattığı düşüncesine de bizi götürür. Bu bir kanıt değildir. Yarın 1 milyar Dünya bulunursa bu tek bir düşünceye kanıt oluşturur o da evrende yalnız ve özel olmadığımıza. Evren bizim için yaratıldı kibrini çürütmek için bir delil olur. Ve benim kişisel kanaatime göre başka birçok yaşam formuyla evrenimizi paylaştığımız yönündedir. Dawkins ve türevleri gibi bu düşünceme birkaç astronomik anlamayacağınız terimler kullandıktan sonra düşüncemi bilim gibi size sunmayı istemiyorum. Bilim simsarlığı yapan bu adamlar Tanrısızlığa olan tutkularını bilime karşı da duysaydılar Dünya çok daha güzel bir yer olurdu.

Sonuç olarak işin özeti şu: eski ateizm yerini neo-ateizme / yeni ateizme bırakmasıyla birlikte bir dine dönüştü. Bilimden uzaklaşıp önyargıların ve kabullenmelerin kucağına düştüler. Dinler Tanrı adına Tanrısızlıkla savaştıkları iddiasındayken , ateistler ise bilim adına Tanrı’ya savaş açtıkları iddiasına sarıldı. Aynı kin, nefret, saldırganlık, hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük dine dönüşen ateizm’in kaçınılmaz sonu oldu. Bilim objektif yaklaşmaktan yanadır. Yani Tanrı’nın olmaması kadar olabilirliğini de araştırması gerekir. Ancak  bilimi reddeden dinci kesimler yüzünden bilim ateistlerin tekeline girdi. Hal böyleyken ateistler şahsi görüşlerini ve düşünceleri bilimmiş gibi bize sunmaya başladılar. Tanrı’nın var olabileceği ihtimalini yok sayarak bilimi kendi inançları etrafında dizayn etmeye kalkmaları  bilimin objektifliğine karşı en büyük ihanetti. Radikal dincilerin gözlerindeki o iğrenç kan isteği neo-ateistlerin bakışlarına da yansıdı. Kilisenin kapısına “Tanrıyı öldürene” 1 milyar dolar afişiyle “Wanted” yazdılar. Bu durum tıpkı bir zamanlar paganların hiristiyanlara olan nefreti gibi ya da hristiyanların güçlü olduğu yıllarda paganlara olan nefreti gibi ya da  Müslümanların güçlü olduğu dönemde pagan, hristiyan ve Yahudilere karşı nefreti gibi ya da tıpkı bugün gücü eline geçiren Yahudilerin diğer dinlere karşı olan nefreti, tahammülsüzlüğü gibi artık yeni bir tıpkımız daha var ateistlerin tüm inançlara ve Tanrı’ya karşı tahammülsüzlüğü ve nefreti.

2 Yorum

susema.net   Diyor ki:
07 Mart 2017 , 18:26:36
Buradan bakınca bana, Stengerin fikri Aptalca gelse de Dawkins için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Stegner kendi gibi bir tanrı hayal ediyor, çok açık.

Dawkinsin haklı nedenleri olduğunu düşünüyorum. Aslında senin de söylediğin gibi önce inandı ve sonra inancını kanıtlama yoluna gitti elbette. Ve seçtiği yolda inanmadığı Tanrı, ona makul sebepler sunuyor. Sonuçta milyarlarca gezegen var ve sadece (görüldüğü kadarı ile) dünyada yaşam var. Yani aslında tesadüf sebebine sarılmasını çok da haksız görmüyorum. Yaşam milyonlarca olabilecekken sadece küçücük bir olasılıkla dünyada gerçekleşti, çünkü bunun olma ihtimali zaten çok azdı ve o çok az tesadüf gerçekleşti, diye düşünmüş olabilir. Anlatabildim mi bilmiyorum. Karışık :)

Teşekkürler. Harika bir yazı :)

Admin   Diyor ki:
07 Mart 2017 , 18:44:28
Yukarıdaki yazımda "Varsayalım ki 1 milyar Dünya bulundu. Bu evrendeki yaşam formlarının rastgele ihtimallerle oluştuğu düşüncesine insanı götürebilir ama bu Tanrısızlığın delili değildir." gibi bir cümleye yer verdim. Yani Dawkins kendi inancında haklı olabilir. Yaşam tesadüfen olmuş olabilir.Ama bunun olasılığı en yüksek ihtimalle yüzde elli (%50) dir. Diğer Yüzde elli (%50) olasılıkla evreni Tanrı yarattı. Ben Dawkinsi eleştirirken başkalarının inançlarına karşı saygısızlığını ve kendi görüşlerini bilim diye topluma sunmasını kastettim. Yoksa kendisi değerli bir biyolog. Onun kişiliğini değil kendisini inançlı insanlardan daha zeki görüp incitici ve saldırgan tavrını hedef aldım.