Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-2) Dünyanın Evrimi

Büyük Patlama’dan 380.000 yıl geçinceye kadar evrende sadece gaz bulutu vardı. Ancak “Radyasyon Dönemi” dediğimiz bu dönem tamamlandı ve evrendoğumda 6. aşamaya geçildi. Günümüzü kadar süren bu döneme “Yıldız Çağı” denilmektedir. Bu dönemde ilk yıldızların doğum süreci başladı. Bu süreç 100 milyonlarca yıl sürdü. Büyük Patlama’dan yaklaşık 1 milyar yıl sonra ilk nesil yıldızlar ve ilk nesil galaksilerin doğumu gerçekleşti. Yıldızların ölüm şekilleri farklıdır. Kütlesi büyük olan yıldızın ömrü kısa olur. Yıldızlar kütlelerine göre, ya kara delik, ya nötron yıldızı ya da süpernova olarak patlar ve evren kendini bir sonraki yıldız neslini oluşturmaya hazırlar. İlk nesil yıldızlar kütlelerine bağlı olarak ölümlerini yaşadı. Yakıtı biten büyük kütleli yıldızlar süpernova patlamasıyla kıyametlerini yaşadı. Bu sırada sıcaklık 100 milyar dereceye ulaştı ve saniyeler içinde oluşan altın elementi o kıyametten bize kalan bir hatıradır. Bazı dev yıldızların ölümü ise karadelikleri doğurdu. Karadelikler ise bebek galaksileri doğurdu. Bu galaksilerin içine 400 milyar yıldız sistemi sığacak kadar büyüdü. Şu an bile yeni galaksiler oluşmakta bazıları ise yok olmakta. Biz henüz 300 milyar galaksiyi keşfedebildik. Teknolojimiz ilerledikçe daha fazlasını keşfediyoruz.

Bizim galaksimizin adı Samanyolu. Galaksimiz yaklaşık 11 milyar yıl önce oluştu. Çapı 80.000, kalınlığı 6.000 ışık yılı olan sarmal bir yıldızlar diskidir. Saniyede 250 km hızla dönen galaksimizde yıldızlar 100 yılda bir süpernova patlamasıyla ölür. En yakın komşu galaksimizin adı ise  Andromeda. Galaksimize 2.5 milyon ışık yılı uzaktadır. Andromeda Galaksisi Samanyolu Galaksimize saniyede 110 km ile yaklaşıyor. Yaklaşık 4 milyar yıl sonra bu iki galaksinin çarpışması bekleniyor. Nükleosentez biliminin, periyodik cetveldeki demire kadar olan elementlerin hidrojen ve helyumun yıldız içinde yakılmasıyla oluştuğunu, demirden sonraki elementlerin ise süpernova patlamalarından sonra oluştuğunu bir önceki yazımda dile getirmiştim. Bu elementlerden oluşan toz bulutları boş uzayda belli bir miktara ulaştığı zaman gezegen ve uydularıyla birlikte yıldız sistemlerinin yapı malzemesi yaratılmış olur. Bizim Güneşimiz ve dünyamız da daha önce süpernova patlamasıyla patlamış bir veya birkaç 2. nesil yıldız sisteminin artıklarından doğan yeni yıldız sistemlerinden biri oldu.

Bizim yıldız sistemimizin adı güneş sistemidir. Merkezde Güneş adlı yıldızımız ve etrafında dönen (en yakından en uzağa) Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüton gezegenlerinden ve bu gezegenlerin uydularından oluşur. Plüton, 24 Ağustos 2006 yılında ise Uluslararası Gökbilim Birliği tarafından cüce gezegen sınıfına konulmuştur. Güneş çekim kuvveti sayesinde gezegenleri kendi çevresinde tutar.

Kuyruklu Yıldız Nedir, Nereden Gelirler?

İlk olarak nereden geldiklerinden başlayalım. Hollandalı bilim adamı Jan Oort Güneş sisteminin göktaşlarından oluşan bir bulutla sarılı olduğunu keşfetti. Bu bulutta belki trilyonlarca belki de çok daha fazla göktaşı mevcut olduğunu keşfetti. Bu yüzden bugün bu göktaşı bulutuna Oort bulutu deniliyor. Bu bulut güneşten 1 ışık yılı uzakta. Bu göktaşları buz ve kayalardan oluşan başıboş taşlardır. Güneş sistemi oluşurken arta kalan inşaat malzemeleridir. Yani bize geçmişimizden kalan artık bir miras. Ama o artık miras ileride tahmin bile edemeyeceğiniz bir bilgiyi bize taşıyacak.

Nereden geldiğini 1950’de anladığımız bu taşlar nasıl kuyruklu yıldız oluyor? Aslında kuyruklu yıldız diye bir şey yoktur. Yıldızlar güneş gibidir ve kuyrukları bulunmaz. Herhangi bir göktaşı Oort bulutundaki rotasından sapıp güneşe doğru yol almaya başlayınca, güneş o göktaşının üzerindeki çorak ve kara buzulu pişirmeye başlıyor. Bu sayede parıldayan bir halesi ve kuyruğu varmış gibi görünüyor. Bu kuyruk aslında göktaşının pişmesiyle ondan kopan ve buharlaşan parçaların göktaşının arkasına doğru savrulmasıyla oluşan görüntüdür. İnsanlık tarihindeki son 40 bin yılda yaklaşık 100 bin kuyruklu yıldıza şahit oldu insanoğlu. Bunları ölüme, hastalığa, felakete ve nice batıl inançlara yordular. İnsanlığın çocukluk çağındaki fikirleri görünce bilimin, tecrübenin, birikimlerimizin bugün bizi batıl fikirlerimizden nasıl kurtardığını görüyor ve kendimi şanslı hissediyorum.

Dünya’da Canlılığın  Oluşmasına İmkan Tanıyan Hassas Koşullar

1.  Evrende ölümcül kozmik ışınlar mevcuttur. Güneş sistemi içindeki 9 gezegenin de dışında “Helyosfer” adlı bir koruyucu tabaka vardır.  Dünyadaki ozon tabaksı nasıl bizi güneşimizin zararlı ışınlarından koruyorsa aynı şekilde Helyosfer de güneş sistemini evrendeki zararlı ışınlardan korur.

2.  Jüpiter gezegeninin büyüklüğü ve mesafesi de Dünya’mızdaki canlılığı mümkün kılan koşullardan biridir. Eğer Jüpiter şu andaki yerinde ve büyüklüğünde olmasaydı, Dünya’mız meteor yağmurlarına karşı bu kadar güvenli olmazdı. Ayrıca mevcut yörüngemiz de değişirdi. Bu iki durum da canlılık için ayarlanmış çok özel koşulları bozardı. (1) Yani mesela şu: Kuyruklu yıldızlar güneş sistemine en uzak uçlardan giriş yapar. Jüpiter’in çekim alanının, çok hızlı hareket eden bu göktaşlarını Dünya’ya yaklaşamadan sistem dışına savuruyor. Bu sayede Dünya’ya çarpma olayları ancak milyonlarca yılda bir gerçekleşiyor.

3.  Sıvı su bulunduran gezegenler için Goldilocks bölgeleri vardır. Nedir bu Goldilocks denen bölge ? Goldilocks denen bölge canlılığın oluşabilmesi için tam gerekli ısının olduğu bölgedir. Çok soğuk olup suyun katı halde olmasını ya da çok sıcak olup suyu buharlaştırmayan bölgedir ve çok ender bölgelerdir. Dünya güneşin etrafında dönerken bir kez olsun Goldilocks kuşağından çıkmaz. Yani dünyamız güneş sisteminde Goldilocks kuşağında bulunur. İşin ilginci Samanyolu Galaksisinde de bulunduğumuz kuşak Goldilocks kuşağıdır. Dünyamız galaksimizin merkezine 30.000 ışık yılı uzakta olması yaşam için kusursuz bir imkandır. Dünyamızın tek uydusu Ay dönüş eksenimizi sabitlemeye yarar ve yaşamı farklı yollarla destekler. Mesela uzayın derinliklerinden Dünya'yı tehdit edebilecek gök cisimlerinden bizi kısmen koruyor. Gel-git etkisiyle birçok yaşam formunun hayat kalmasını sağlıyor. Bizim güneşimiz, ortak bir yörüngede kenetlenmiş bir çift yıldız olmamasıyla olağandışıdır. Çift yıldızın gezegenleri olması mümkündür ancak yörüngedeki evrimi koruyamayacak kadar karışık ve değişkendir (2) Çoğu yıldız sisteminde bizimkinden farklı olarak iki tane güneşleri olur ama bu hayatın oluşmasına engeldir. Bu açıdan bile Dünyanın konumu evrende çok özel bir konumdur.
 
Dünya’nın ve canlılığın evrende çok imkansız ve zor koşullarda oluştuğu tüm bilim insanlarının ortak kabulüdür. Yukarıda size saydığım özel durumlara eklenecek onlarca madde var elbet. Ama konuyu uzatmanın bir anlamı yok. Tüm bu imkansız zor koşulların oluşumunu ateistler tesadüf ile açıklıyor olabilir. Bu görüşe saygılıyım. Ama ben bu konuda tesadüfün çok zayıf bir açıklama olduğu kanısındayım. Bilim açıkça gösteriyor ki evren 13.8 milyar yıldır kendini yaşam oluşturmaya hazırlıyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de canlılığın doğumunu en iyi açıklayan cevap “Tanrı”dır.

Dünya’nın yaklaşık 4,6 Milyar Yıllık Evrimi

Yaklaşık 13,8 milyar yıl önce atamdan daha küçük olan zerre patlıyor ve evrenin doğumu başlıyor. Yaklaşık 11 milyar önce Samanyolu Galaksimiz doğuyor. Ancak henüz Güneş sistemimiz ve dünyamız doğmadı.

Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce

 2. Nesil yıldız veya yıldızların patlamasıyla arta kalan  yıldız toz bulutu en büyüğün en küçüğü çektiği bu evrende bir çekirdek oluşturuyor. Çekirdek büyüdükçe daha çok malzeme çekiyor, malzeme çektikçe daha çok büyüyor. Kütle arttıkça çekim gücü artıyor. Bu birbirini tetikliyor. Yüz milyonlarca yıl sürüyor. Böylece güneş, dünyamız ve diğer gezegenler oluşuyor. Güneş sistemi artık doğdu.

Yaklaşık 4,5 milyar yıl önce

Yeni doğan Dünya tamamen kaynayan bir lav okyanusudur. Hiç katı yüzey yok. Aşırı sıcak ve zehirli. Sıcaklık yaklaşık 1200 derece. Bebek Dünya karbondioksit, nitrojen ve su buharından oluşuyor. Dünya'nın onda biri büyüklüğündeki Theia adlı küçük gezegen dünya’ya yaklaşıyor. Basınç dolayısıyla yeryüzünün lav okyanusundan büyük bir miktarı uzaya savuruyor. Savrulan bu malzeme daha sonra birleşerek Dünya’nın uydusu Ay’ı oluşturuyor. Bu dönemde dünya çok hızlı döndüğü için bir gün altı saat sürüyor. (bkz. Dipnot-1)

Yaklaşık 4 milyar yıl önce

Dünya yavaş yavaş soğuyor. Dünya’ya bugünkünden 10 kat daha yakın olan Ay, çekim gücüyle dünyadaki yer kabuğunun şekillenmesine katkıda bulunuyor. (bkz. Dipnot-2) Dünya gök taşı yağmuruna maruz kalıyor. Bu göktaşlarının içinde buz kristalleri de var. Su içeren bu gök taşları dünyayı 20 milyon yıldan fazla bombalıyorlar.”O, semadan bir su indirdi” (BAKARA 22) türünden ayetlerle yalnızca bulutlardan inen su kastedilmemiş olabilir mi? Belki.

Yaklaşık 3,8 milyar yıl önce

Su tüm dünyayı kaplıyor. Bu basınç volkanları tetikliyor. Suyun içinden volkanik tepeler yükseliyor. Bu volkanik patlamalar sonucunda soğuyan lavlar, dünyanın ilk okyanus adalarını oluşturuyor. İleride bu adalar birleşip kıtaları oluşturacak. Bebek dünyamızın artık suyu ve karası var, fakat atmosferi hala çok zehirli. Bu dönemde bir gök taşı yağmuru daha başlıyor. Birinci nesil gök taşları suyu taşımışlardı. İkinci nesil gök taşlarının hayatın yapı taşı olan karbon moleküllerini ve aminoasitleri taşıdığını düşünenler var. (bkz. Dipnot-3) Bu gök taşı bombardımanının sebep olduğu toz ve gaz, güneş ışınlarını kesiyor. Bu ise havayı soğutuyor. Artık dünya buz gibi…

Yaklaşık 3,7 milyar yıl önce

Okyanus tabanında faaliyetler devam ediyor. Plakalar arasından yer altına inen sular, magma ile ısınıyor, mineral ve gaz toplayarak okyanus içinde oluşan bacalardan geri püskürüyor. Bu sıradaki içindeki minerallerle okyanus tabanında yeni bacalar oluşuyor. (bkz. Dipnot-4) Hayatın ilk defa bu suyun içinde ortaya çıktığı sanılıyor. Bu bacaların çevresindeki bakteriler ilk yaşam formu olarak şimdilik en güçlü ve sağlam görüş olarak karşımızda duruyor. Ama hayatın ilk defa suda oluştuğunu yaşam rehberimiz Kur’an ifade etmişti. “Ve Biz, her canlıyı sudan var ettik” (ENBİYÂ 30) Bu noktada inanılmaz bir olay daha oluyor. Dünyadaki karbondioksit, okyanustaki tek hücreli canlılar tarafından emilip minerale dönüştürülüyor. Bugün endüstride ve inşaat yapımında kullanılan tebeşir ve kireç taşından oluşan dağlar, işte o canlılar tarafından tutulan karbonun kayaçlara dönüşmüş halidir.

Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce

Bakteriler, yaşamı büyütmeye ve geliştirmeye yemin etmiş gibi güneş ışığını şekere çevirmenin (fotosentez) yolunu öğreniyorlar. Bu inanılmaz olay hayatın en önemli kilometre taşlarından biri oluyor. Bu sayede bakteriler büyüyorlar. Okyanusta sayısız bakteri tepeleri oluşuyor, her yeri kaplıyorlar. Fotosentezin doğal sonucu olarak  ortaya oksijen gazı çıkıyor. Su ve hava oksijen gazıyla doluyor.. Bu ilkel canlılar, ürettikleri oksijenle dünyaya atmosfer isimli ilk elbiseyi dikiyor. Oksijen sudaki demiri paslandırıyor. Pas ise bir çözelti gibi suyun tabanına çöküyor. Bugün çıkardığımız demirin bir kısmı o günlerden yadigar.

Yaklaşık 1,5 milyar yıl önce

Geçen iki milyar yıl boyunca dünyanın atmosferi ilmek ilmek örülüyor ve oksijen seviyesi artıyor. Gezegenimizin dönüşü yavaşlıyor, günler uzuyor. Günler artık 16 saat. Gezegenimiz volkanik adaları olan uçsuz bucaksız bir okyanus. Bu dönemde dünya’nın çekirdeği güneş’in yüzeyinden daha sıcak. Bu sıcaklık , daha soğuk olan yer kabuğunu zorluyor. Okyanusun altındaki kabuk büyük plakalar halinde kırılıyor. Yer kabuğu yine göç yolunu tutuyor. Çukurlar ve yükseltiler oluşuyor. Yeryüzü çekirdekteki sıcaklıkla şekillendiriliyor. “Allah, yeryüzünü uzatıp genişletmiştir” (RA’D 3) ayeti gerçekleşiyor ve artık zihnimizde doğru yere oturuyor.

Yaklaşık 1,1 milyar yıl önce

Yerin derinliklerinde bir kıpırdanma var. Dünya bir çocuğun büyüdüğü gibi büyüyor. Yerin yüzeyinden 5.000 km derinde olan dünya çekirdeği biraz daha katılaşıyor. Bu katılaşma yer küreyi her yıl yarım milimetre büyütüyor. Bu demektir ki yerkürenin çapı 1 milyar yılda 500 km büyüdü. Okyanusun içinde oluşumu 400 milyon yıl süren süper bir kıta yükseliyor. Süper kıta tüm kıtaların birleşik olduğu kıta demektir. (3) Sıcaklık 30 derecelere iniyor. Bu süper kıta günümüz dünyasından çok Mars’a benziyor. Ama çok sürmeden bu tek kıta dağılıyor. Sonra tekrar birleşip tek süper kıta halini alıyor. Bu döngü kendini tekrarlıyor. Bu süreç yaklaşık olarak 500 milyon yılda bir tamamlanıyor.  Bugüne kadar kıtaların bir kaç kez dağılıp toplandığı bilinmiyor. Çünkü tek kıtaların her biri kendinden öncekilerin izlerini yok ettiği için önceden kaç tane birleşik kıtanın oluştuğu konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değil. Ama şu anki bilgilerle en az 4 kez süper kıta oluştuğu tahmin ediliyor. Bilinen ilk süper kıtaya “Columbia” İkinci süper kıtaya “Rodinia” üçüncüsüne “Pannotia” dördüncü ve sonuncusuna “Pangea” ismi veriliyor. Son süper kıta Pangea yaklaşık 175 milyon yıl önce dağılmaya başlıyor ve milyonlarca yıldan sonra günümüzdeki 7 kıta oluşuyor. (bkz. Dipnot-5) Dünya şimdi bile hareket halindedir. Günümüzden 250 milyon yıl sonra misafirhanemiz bir daha süper kıta olacağı ve hayatın muhtemelen bir daha sıfırlanacağı tahmin ediliyor.

Yaklaşık 750 milyon yıl önce

Süper kıta çekirdek katılaşıp genişlediği için alttan yüksek bir basınca ve itmeye maruz kalıyor. Bu basınç yavaş yavaş süper kıtayı ikiye ayırıyor. Bu volkanları tetikliyor. Her yeri duman ve gaz kaplıyor. Isı yükseliyor. Karbondioksit suya karışıyor. Bu asit yağmurlarına dönüşüyor. Kayalar karbondioksiti emip hapsediyor. Bu işlem atmosferi karbondioksitten temizliyor ve binlerce yıl içinde atmosfer yeniden temizlenip ısı yavaş yavaş düşüyor.

Yaklaşık 650 milyon yıl önce

Dünyanın en uzun kışı ya da tüm zamanların en uzun buz devri… Buzdan binlerce metre yüksekliğinde dağlar oluşuyor. Buz büyüdükçe güneş ışınları yeryüzünde tutulamıyor ve daha çok güneş ışığı uzaya kaçıyor. Bu döngü buzu daha da büyütüyor. İki dev buz tabakası, kutuplarda ayrılıp ekvatorda birleşiyor. Tüm gezegen 3 kilometre kalınlığındaki buz örtüsünün altına gömülüyor. Ordovisyen yok oluşu denilen felaket gerçekleşiyor. Okyanuslardaki yaşamın büyük bir bölümü yok oldu. Bu felaket yeryüzünün kalbi olan çekirdeğe olan basıncı artırıyor. Dünyanın merkezi bu etkiye fazla tepkisiz kalmayacak.

Yaklaşık 600 milyon yıl önce

Buzdan dünyanın kaynayan kalbi sıkışıyor ve patlıyor. Her yerden volkanlar fışkırıyor. Milyarlarca ton karbondioksit atmosfere salınıyor. Onları emecek kayalar buzun altında olduğu için bu durumu önleyecek bir şey kalmıyor. Karbondioksit bulutları bir kafes gibi güneş ışınlarını gezegenin yüzeyinde hapsediyor. 15 milyon yıl süren bu sürecin ardından sıcaklık yükseliyor ve buzdan manto eriyor. Yer kabuğu hafifledikçe yükseliyor. Bu volkanları tetikliyor, ısıyı arttırıyor. Bunların sebep olduğu bir dizi kimyasal reaksiyon, buzun oksijen üretmesine sebep oluyor. Mor ötesi ışınların su molekülleriyle reaksiyonu sonucunda buz içinde hidrojen peroksit oluşuyor. Buz erirken bu gaz oksijen üretimine yol açıyor. Dünya iklimi yeniden dengesini buluyor. Günler 22 saat sürüyor.

Yaklaşık 550 milyon yıl önce

Dünya bu dönemde büyük bir değişim geçiriyor. “Kambriyen Patlaması” adı veriliyor bu döneme. Dünyanın çekirdeği demir- nikel karışımı ağır elementlerden oluşuyor. Çok yüksek basınç ve sıcaklıkla oluşan kristallerin iki farklı dizilime sahip  olduğunun keşfi, dünyanın bu dönemde ilginç bir değişim yaşandığı sonucunu veriyor. Ancak henüz bilim bu değişimi tanımlayamıyor. Bu değişimden dünyanın manyetik alanı da etkileniyor. Bunun bir sonucu olarak ekvator ekseniyle kutup ekseninin yer değiştirdiği sanılıyor.  Dünyaya adeta ilahi bir dokunuş oluyor. Tek hücreli hayat rengarenk çeşitleniyor. Envai çeşit bitkiler yükseliyor sığ suların tabanından. Okyanuslar hayat kaynıyor. İlk kompleks canlılar bu dönemde okyanusta ortaya çıkıyor. Evrim bu dönemde o kadar hızlanıyor ki, evrimi reddedenler bu dönem üzerinden evrimi çürütmeye çalışıyorlar. Aniden bu dönemde türlerin çeşitlenmesinin evrime aykırı olduğu düşüncesini dillendiriyorlar. Kambriyen Patlamasını henüz sır perdesini aralayamadığımız bir dönem.

Yaklaşık 520 milyon yıl önce

Artan oksijen seviyesi, canlı organizmaları devasa boyutlara taşıyor. Mikroskobik varlıklar yüksek oksijen miktarı sayesinde canavarlara dönüşüyor. Bu canlılar gelişen boyutlarının yükünü taşıyabilmek için kemikli iskeletler geliştiriyor. Okyanustaki bazı canlılar omurgalara sahip oluyor. İlerleyen süreçte omurgalı birçok canlı oluşuyor.

Yaklaşık 460 milyon yıl önce

Yer kabuğu tekrar hareket ediyor ve bu kez karalara can suyu veriyor. Sıcaklık 30 derece ve oksijen seviyesi günümüz değerlerine yakın. Fakat o da ne? Karada sadece birkaç yosun türü var, o kadar. Peki niçin karada canlılar çoğalamıyor? Onun da bir sebebi var: Güneşten yayılan ölümcül radyasyon. Bu karadaki yaşamı imkansız kılıyor. Kara yaşama gebe kalmak için mücadele ediyor. Dünya zemininden 50 km yukarıda, oksijenle buluşan radyasyon bir dizi kimyasal tepkimeye maruz kalıyor. Bu ise ozonu ortaya çıkaran şartların oluşmasını sağlıyor. Ozon yeryüzünün etrafında bir kalkan oluşturup güneşten gelen ölümcül radyasyonu emiyor. Ozonun tabaka haline gelmesi yaklaşık 120 milyon yıl sürüyor. Artık hayat denizden karaya çıkabilir. Kur’an bu bilimsel gerçeğe de daha önce atıfta bulunmuştu. “Yeryüzündekilerin tümünü sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onu yedi gök olarak düzenleyen O’dur. Nihayet her şeyin bilgisine sahip olan da O’dur.” (BAKARA 29) Burada yedi gök ile kastedilen atmosferin katmanları olduğu kanaatindeyim. Tabii uzayımızın içinde bulunduğu iç içe yedi katlı bir uzaydan daha bahsediyor olabilir. Allah en doğrusunu bilir.

Yaklaşık 375 milyon yıl önce

Tek gövdeli bitkilerin ilk atası olan yosunlu yumrular ilk kara bitkilerini oluşturuyor. Bu durum bazı deniz canlılarını karaya çıkmaya zorluyor. 15 milyon yıl içinde bazı deniz canlıları kara canlılarına dönüşüyor ve karaları mesken ediniyorlar.

Yaklaşık 300 milyon yıl önce

Karada bitki arttıkça oksijen seviyesi de yükseliyor. Karada bitkisel hayat çeşitleniyor ve zenginleşiyor. Daha önce tek hücreli zerrecikler olan sporla çoğalan bitkiler, artık tohumla çoğalmaya başlıyor. Bu da bir tohumun karasal bir ortamda yaşamasını ve üremesini kolaylaştırıyor. Boyutlar devasa büyüyor. Öyle ki eğrelti otlarının boyu 30 metreye kadar ulaşıyor. Milyonlarca yıl içerisinde devasa ormanlar oluşuyor. Ömrü dolan bitkiler çürüyor. Her çürüme yeryüzünün daha da yeşermesine katkı sağlıyor. Şimdi kullandığımız kömürle dolu havzalar, işte o dönemin dev ağaçlı ormanlarının mezarlarından oluşuyor.

Yaklaşık 250 milyon yıl önce

İlk memeliler yaratılıyor. İlerleyen süreçte memeli türü 5000’lere kadar ulaşacak. Oksijen bolluğundan akrepler kurt büyüklüğünde, kırkayaklar 2 metreye kadar gelişiyor. Yumurtalar daha önce suya bırakılırdı. Bu dönemde artık karaya bırakılmaya başlandı. İlkel bir kertenkele ilk defa yumurtasını karaya bıraktı. Bu gelişme hayvanların karayı fethinin önünü açıyor. Sibirya’da sürü halinde devleşmiş kertenkele ve kaplumbağayı andıran 40-50 tonluk türler dolaşıyor. O sırada gerçekleşen volkanik bir facia, nesli daha o zamandan kesilmiş bu dev canlıları kömürleştirerek günümüze kadar saklıyor. Bu sayede tarihi bir gerçeği öğrenmemize yardımcı oluyor. Allah bir kez daha tarihin izinden gitmemizi sağlayacak bir ipucunu doğada muhafaza ediyor. Bu yok oluşa “Devoniyen yok oluşu” ismi verildi.

Yaklaşık 230 milyon yıl önce

Bu döneme “Permiyen dönemi” denir. (bkz. Dipnot-6) Aslında Permiyen yok oluşu desek daha doğru olur. Dünya canlılığın ilk kitlesel yok oluşuna şahit oluyor. Bu dönemden sonra da bu kitlesel yok oluşa dünya 4 kez daha şahit olacak. Bugün Sibirya olarak adlandırdığımız bölgede gerçekleşen şiddetli volkanik patlamalar yüz binlerce yıl devam etti ve eşi benzeri görülmemiş bir sera etkisi yarattı. Dünyaya kül yağıyor. Yol açtığı felaket ise küresel. Atmosferimiz zehirli sülfür dioksit gazıyla doluyor. Yağmur sülfirik asit olarak yağıyor ve değdiği her şeyi yakıyor. Karadaki canlıların çoğu ölüyor. Oluşan sera etkisi nedeniyle atmosfer inanılmaz ısınıyor ve su buharlaşıyor. Bitki örtüsü ölüyor. Karada hayat neredeyse sıfırlanıyor. Okyanuslar pembe rengine bürünüyor. Su yosunları hariç okyanustaki canlıların %90-95’i ölüyor. Bunun sebebi felaketin suyu ısıtması, bu ısınmadan dolayı donmuş metan gazının eriyerek suya karışıp canlıları zehirlemesinin neden olduğu tahmin ediliyor. Bu gaz da atmosfere salınınca ısı daha da artıyor. Geriye kalan canlılar yarım milyon yıl süren volkanik felaketten yer altına saklanarak kurtuluyor. Canlılığın tekrar eskisi gibi kendini toparlaması milyonlarca  yıl sürüyor. Permiyen soykırımın sonrası kazanan dinozorlar oldu.

Yaklaşık 200 milyon yıl önce

Yüzde 95’inin yok olduğu yaşam kendini toparlıyor ve geri dönüyor. Sıcaklık normale dönüyor. Asit yağmurları nötr hale geliyor. Bitki örtüsü artık eskisi gibi yeniden yaşamı destekliyor. Dev ormanlar yükseliyor ve ufukta dinozorlar görülüyor. Yeryüzü bir dinozor cennetine dönüşüyor. Tek kıta olan Pangea kırılmaya başlıyor.Akıntılar besinleri ve mikroskobik canlıları itiyor, bunlar balıkları çekiyor. Bu döngü nüfus patlamasını, o ise kitlesel ölümleri getiriyor. Ölü plankton ve balıklar su tabanına çöküyor. Bunlar milyonlarca yıl içinde kayaç tabakalarının altında hapsoluyor ve ısınıyor. Şimdilerde kullandığımız petrol ve doğalgaz işte bu ölümlerden günümüze yadigar. Böylece bugün çöl olan yerlerin o gün deniz olduğunu öğreniyoruz. Sanki dünya bir misafiri en iyi şekilde ağırlamaya hazırlanıyor. Kitlesel yok oluşlardan biri olan Trias bu dönemde oluyor.

Yaklaşık 175 milyon yıl önce

Pangea süper kıtası dağılmaya başladı. Bu son süper kıtanın dağılmasının bugünkü hale gelmesi 100 milyon yıldan fazla sürecek.

Yaklaşık 105 milyon yıl önce

Güney Amerika kıtasıyla Afrika kıtası birbirinden ayrılıyor ve uzaklaşıyor. İki kıta arasında yeni bir okyanus doğuyor: Atlantik. Takip eden 20 milyon yıl boyunca kıtalar ayrılıp bugünkü hallerini alacak. Bu şekillenmede en son Madagaskar adası Afrika kıtasından kopuyor. Derken yeni okyanusun tabanı bir kez daha parçalanıyor ve suyun altında bir lav yolu oluşturuyor. Lav birikintileri yeni sıra dağlar ve yeni adalar oluşturuyor. Aslında bizim felaket olarak gördüğümüz tüm bu şeyler, başından beri asla tahmin edemeyeceğimiz bir plana hizmet ediyor. Her zorlama, yeni şartlara uyum sağlama yeteneğini geliştiriyor. Bazı kara canlıları, değişen şartlara ayak uydurarak denizde yaşamaya adapte oluyorlar. Okyanusları mesken tutan bugünkü büyük balıkların atası olan bir tür, tam 50 milyon yıl uçsuz bucaksız sularda saltanat sürüyor. Nesli kesilmiş olan bu türe ait kalıntılar bugün elimizde mevcut birer kanıt olarak duruyor. Karaların tartışmasız halifesi ise dinozorlar.

65 milyon yıl önce

Dünya insana gebe kalması için  yine zorlanıyor. Yerküreye 10 km.çapında bir gök taşı saatte 70.000 km.hızla çarpıyor. Dünyadaki beşinci ve son kitlesel yok oluş olan bu felakete “Kretase yok oluşu” adı veriliyor. Düştüğü Yucatan yarımadasında 100 km. çapında bir çukur oluşuyor. Tabii çarptığı her şey yok oluyor.Çarpışma o kadar şiddetli ki, 10.000 metre çapındaki gök taşının kendisi bile buharlaşıyor. Çarpma milyonlarca nükleer bombaya eşdeğer bir enerji ortaya çıkarıyor. Sadece çarpmanın ortaya çıkardığı basınç bile tek başına dinozorluğun yeryüzündeki halifeliğine son vermeye yetiyor. Bu olay dinozorların yok olup yeryüzüne memeli türlerin hakim olmasıyla sonuçlanan bir felaketten çok memeli türleri için bir fırsat oluyor. Memeliler ileriki zamanlarda bu imkanı değerlendirecek ve yeryüzündeki halifeliği dinozorlardan Adem(oğulları) devralacak.  Çarpmanın olduğu yerden fırlayan devasa kayalar, bir ateş topu olarak binlerce km. uzaklara fırlıyor. Havaya savrulan kül ve gaz tüm atmosferi kaplayıp sera etkisi yaratıyor. Dünya’nın yüzey ısısı 275 dereceye çıkıyor. Bitkiler barut gibi yanıyor. Dünya aylarca güneşi görmüyor. Hayatta kalan son dinozorlar ve hayvanlar için yiyecek bir şey kalmıyor. Tüm dinozor türleri açlıktan ölüyor. Memeliler bu olayla birlikte küçüldükçe küçülüyor ve yer altına saklanıyor. Hayatta kalan canlılar, ne bulurlarsa yiyor. Et ya da ot onlar için fark etmiyor.

Yaklaşık 45 milyon yıl önce

Atmosfer bugünkü değerlerine yakın hale dönüyor. Sıcaklık 24 derece. Gün henüz 24 saate ulaşmadı. Hindistan ve Asya plakaları arasında kocaman bir deniz var. Bu iki kıta birbirini itiyor ve Himalaya dağ silsilesi oluşuyor. Bu yüksek dağlara yağan karlar sayesinde dünya nüfusunun yarısını besleyen Ganj, Sarı ırmak ve İndus gibi nehirler doğuyor. Bugünkü Almanya’nın yerinde o günlerde volkanik bir krater gölü var. Primatların kendisinden evirildiği memeli canlı ilk orada görülüyor. Bunu günümüze kadar muhafaza olmuş kalıntısı haber veriyor. Göl kıyısındaki bu canlının kalıntısını, aniden patlayan bir volkanın külleri korumuş. (Primat: Memeliler sınıfının en zeki canlıları olarak bilinirler. Primatlar insanların atasıdır.) Allah her kritik dönemece bir ipucu bırakmayı ihmal etmiyor. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, hangi zorluklarla mücadele ettiğimizi bilmemizi istediği çok açık. Bu ipuçlarını takip etmemiz için de bize şöyle sesleniyor “De ki: Dolaşın yeryüzünü ve görün yaratılışın nasıl başladığını!” (ANKEBÛT 20)

Yaklaşık 24 milyon yıl önce

Afrikanın doğusunda yer kabuğu faaliyeti sonucu büyük yarıklar oluşturuyor. Uzunluğu 6.000 km. Yarıkların her iki yakasında sıradağlar uzanıyor. Bu oluşum Doğu Afrika’nın ekvatora yakın bölgesini yaşanabilir en ideal yer yapıyor. En eski primat kalıntısı bu bölgede bulunuyor. Primat türlerinin sayısı ilerleyen süreçte 16’ya çıkıyor ve hemen hepsi günümüze kadar geliyor. (Dipnot-7) Bu türler içinde sadece ‘Bonobo’ adı verilen tür dik yürüyebiliyor. Fakat Bonobo’yu ne kadar eğitirseniz eğitin bugüne kadar kimse basit bir kelimeyi bile öğretemiyor. Bonobolar, ana erkil toplum yapısına sahipler. Bunu da önemli bir detay olarak görüyorum.

Yaklaşık 7 milyon yıl önce

Primatlarla insansı türler ayrışıyor. insansılar ile şempanzeler ortak bir atadan evriliyor. Yeryüzünde yaşamış fakat insan dışında hepsinin de soyu tükenmiş insansı/homo ya da Kur’an’ın ifadesiyle beşer türlerinin sayısı 30’a ulaşıyor. Fakat insanın atası homo sapiens dışında hiçbir homo türü günümüze ulaşamıyor. O zaman Allah’ın “Ademi seçtik” (ÂL-İ İMRÂN, 33) demesindeki hikmet de anlaşılıyor. Adem, günümüzde bilinen bu beşer türleri arasından seçilmiş olmalı. Tabii bu bizim düşüncemizdir. En doğrusunu Allah bilir.

Yaklaşık 3.5 milyon yıl önce

Dünya üzerinde iki ayak üzerinde yürüyen canlı bir varlığa ait ilk izler Afrika/Tanzanya’da bulunuyor. Bu izler dik yürüyen bir türe ait. Bu türe “dik insansı” anlamında homo erectus adı veriliyor. Homo erectus’un varlığının 5-7 milyon yıl öncesine gittiğini iddia edenler olduysa da bu henüz ispatlanamadı.

Sonuç Olarak

Yukarıda verdiğim Dünya’nın 4,6 milyar yıllık tarihi, mitolojiye değil bilimsel bilgi ve kanıtlara dayanır. “Bilimsel bilgi” yanlışlanabilme ihtimali olan bilgidir. Bu yüzden inanç gibi değildir. Tamamıyla akla ve mantığa hitap eder. İleride değişebilir, eksiklikleri doldurulabilir ya da vazgeçilebilir tezler sunar.  Kur’an 700 küsür ayetinde bizi akla, mantığa çağırırken Ankebut 20’deki  ”De ki: Dolaşın yeryüzünü ve görün yaratılışın nasıl başladığını!” gibi ayetler ise bizden açık şekilde bilim yapmamızı emreder. Çünkü Allah’ın Kur’an ayetlerini tam olarak anlamak istiyorsak Allah’ın evren ayetlerini, tabiat ayetlerini, kuantum ayetlerini bilmek zorundayız. Şunu asla unutmamalıyız: Tabiatın/Evrenin ayetleriyle, Kur’an’ın ayetlerinin birbiriyle çelişme korkusunu Müslümanlar taşımamalı. Çünkü Müslüman, Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğine iman ettiyse, Kur'an ayeti ile Evren ayetinin birbiriyle kesinlikle çelişmeyeceğini de bilir. Kur’an asla bilimle çelişmez. Çelişseydi bu kitabın da değiştirildiğini ya da Allah’tan gelmediğini düşünürdük. Çünkü Kur’an Allah’ın sözüyse Allah yarattığı evren hakkında yanlış bilgi vermez. Evrim serimin önümüzdeki bölüm yazısında Kur’an’ın bilimle ve evrimle çelişip çelişmediği hakkında çok detaylı yazılar yazacağım.

Evrim ve Dünya aniden değil bir süreç içinde yaratıldı. Buna dini terminolojide tekâmül denilirken bilim evrim adını verir. Evrenin evrim geçirdiği ispatlandı. Dünyanın evrim geçirdiği ispatlandı. Bir tohumu bile toprağa ekseniz evrim geçirerek meyvesini verir. Bir çocuk doğarken 9 aylık bir evrim sürecinden geçer. Tüm bunları görüyoruz. Peki niçin insanın da evrimle geliştiğini kabul edemiyoruz? Çok açık ki evrim, Allah’ın bu evrende uyguladığı bir yasasıdır. Her şey bir süreç içerisinde oluşuyor. Peki şu ayeti nasıl anlıyorsunuz?
 

“Göklerin ve yerin yaratılması, elbette insanın yaratılmasından daha kapsamlı bir hadisedir; lakin insanların çoğu bunun (anlamını) dahi bilmez.” (Mü,min 57)

Bu ayet şunu söylüyor: 13,8 milyar yıllık galaksilerin gezegenlerin, yıldızların ve Dünya’nın 4,6 milyarlık geçirdiği evrimin yanında insanın kısacık evrim tarihi ufacık bir olaydır. 13,8 milyarlık evreni 1 yıllık bir kozmik takvim olarak düşünün. Böyle bir takvimde insanlığın tarih sahnesine çıkışı son 14 saniye’dir. Hz. Musa 7 saniye önce doğdu. Buda 6 saniye önce. Hz. İsa 5 saniye önce. Hz Muhammed 3 saniye önce doğdu. Avrupa ile Amerika kıtasının yani dünyanın iki yarısı birbirini sadece 2 saniye önce keşfetti. Evrenin sırlarını anlamak için ise bilimi etkin kullanmaya kozmik takvimin sadece son saniyesinde başladık. Mü’min suresi 57 şu hakikati dillendirir: Evrenin evrimi ile kendi küçük evriminiz arasında bile kıyaslama yapmaya kalkmayın. Siz evrenin son 14 saniyesinden fazlası değilsiniz.
Ya da şu ayetin anlamını bugün bize öğreten din bilimciler değil bizzat bilimin ta kendisiydi. Ayet şöyle:
 

“insanın üzerinden, o tarih sahnesine çıkıncaya (kadar), tüm zamanlar içinden belirsiz ve uzun bir süre geçmemiş miydi (ki), henüz o (bu süre zarfında) anılmaya değer bir varlık bile değildi? ” (İNSAN 1)

Evrenin sadece son 14 saniyesinde var olduğumuzu bilim ortaya çıkarınca bu ayetin de ne demek istediğini anladık ve Kur’an ile bilim’in uyumu yani Allah’ın evren ayetleriyle Kur’an ayetlerinin çatışmayıp çakıştığını bir daha gözlemledik.

Peki, Dünyanın Yaşını Nasıl Hesapladık?

Bu durumu anlamak için biraz kimya bilgisine sahip olmak gerekir. Bir uranyum atomu önce toryum atomuna dönüşür. Bu birkaç milyar yıl sürer. Toryum çok daha kararsızdır. Bu yüzden 1 aydan daha kısa sürede protaktinyum'a döner. 1 dk sonra protaktinyum bozulur. Bu bozulmanın son durağı kurşun atomudur. Sonsuza kadar da kurşun olarak kalacak. Dünya'nın yaşını uranyum bozulmasını ölçerek hesaplamaktan daha iyi bir yol olabilir mi? Dünaynın ilk zamanlarında oluşmuş bir taştaki uranyumun ne kadarının kurşuna döndüğünü bilirseniz o taşın yaşını hesaplayabilir dolayısıyla dünya'nın da yaşını hesaplamış olurdunuz. Ama büyük bir problem var. Dünyanın oluşumundaki taşlar artık yok. Hepsi milyarlarca yıl boyunca ezildi, eridi, dönüştü. Ama Allah geçmişimizi keşfetmemiz gerektiği isteğinde kararlı. Dünya'nın yapımından arta kalan gök taşlarından biri 50.000 yıl önce dünyaya çarptı. Tesadüf mü? Belki. Bana göre Allah gökten indirdiği bir hediyeyle geçmişimiz ile ilgili çok önemli bir sır perdesini de araladı. Bu göktaşındaki kurşun miktarına dönüşen uranyumu hesaplayabilirsek dünyanın da yaşını hesaplamış olacaktık. Bu göktaşındaki uranyum miktarı dünyanın oluşumundaki miktarla birebir aynı. Uranyum bozulmasının hızını da biliyoruz. O zaman göktaşındaki kurşun miktarını ölçmek bu gizemi çözecek tek anahtar. 1947'de bu işi çözmesi ve kurşun miktarını hesaplaması için Harrison Brown, Clair Cameron Patterson'ı seçti.Harrison Brown, patterson'a zirconyum minerali verdi. Zirconyum mineralindeki yaşı hesaplayan Patterson dünyanın yaşının yaklaşık 4,6 milyar yıl olduğunu gördü. Bu bizim geçmişi daha  kolay fethetmemize yarayan  dönüm noktalarından biri oldu. (7)

DİPNOTLAR

Dipnot-1: Ay’ın nasıl oluştuğu hakkında bilim dünyası ortak bir görüşte birleşemiyor. Henüz net olmayan bir durum. Bu konuda farklı tezler var.
Dipnot-2: Ay 4,5 milyar içinde Dünya'dan 18 kat uzaklaştı. Ve yine Ay, her yıl Dünya’dan 3.8 santimetre uzaklaşıyor.
Dipnot-3: 1969’da Avustralya’nın Victoria bölgesinde Murchison’a bir gök taşı düştü. Bu gök taşına “Murchison” ismini verdiler. Murchison gök taşında, 19’u dünyadaki yaşamda var olan 90’ın üzerinde farklı aminoasit bulundu. Bu da hayatın dünya dışından mı geldiği sorusunu güçlendirdi.
Dipnot-4: Hayatın okyanuslarda başladığına dair en güncel deliller için David Gallo’nun Ted konuşmalarını izlemenizi öneririm. Tabii bu yazıyı okuduğunuzda yeni güncel deliller çıkmış olabilir. Siz internette en güncel delilleri bulabilirsiniz.
Dipnot-5: Dinozor kalıntıları bize gösteriyor ki;  65 milyon yıl önce onlar yok olmadan evvel hala Pangea tam olarak birbirinden günümüzdeki kadar kopmamıştı. Dağılma başladıysa da kıtalar arası kopmalar henüz gerçekleşmemişti.
Dipnot-6: Dünya 4.6 milyarlık tarihinde 5 kitlesel yok oluş yaşadı. Bunların her birinde canlılık neredeyse yok oluyordu. Bu yok oluş felaketlerinin ismi sırasıyla; permiyen, Ordovisyen, Devoniyen, Trias ve Kretase.
Dipnot-7: Toplamda yaklaşık 240 primat türünün günümüzde yaşadığı ve yüzlercesinin soyunun tükendiği düşünülmektedir. Günümüzde yaşayan primatların 100 civarının soyu tükenme tehdidi altındadır. Bazı primat türlerinin sadece birkaç on tane bireyi kaldığı bilinmektedir. (4)
 

Bu serinin diğer yazılarını okudunuz mu?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-1) Evrenin Evrimi

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-3): Kur’an’ın Evrim’e Bakışı?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-4): İslam Evrim ile Çelişir Mi?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-5) Allah Evreni 6 Günde Mi Yarattı?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-6): Evrime İnanmak İçin Ateist mi Olmak Gerekir?



KAYNAKLAR
  1. Caner Taslaman, Big Bang Tanrı, s.137
  2. Richard Dawkins, The God Delusion, s.129-130
  3. https://www.youtube.com/watch?v=68PtUPePJnw
  4. http://www.evrimagaci.org/fotograf/78/6955
  5. Ayetler Hayat Kitabı Kur’an Mealinden alınmıştır.(Mustafa İslamoğlu)
  6. Dünya’nın 4,6 milyarlık tarihinin genel hatları Mustafa İslamoğlu’nun Yaratılış ve Evrim kitabından alınmıştır.
  7. Kozmos Bir Uzay Serüveni Belgeseli 7. Bölüm


Bir yıldız ölmeden hemen önce en parlak halini alır

En Son Yapılan Yorumlar