Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-1) Evrenin Evrimi

Gerçekten de evrene baktığınızda Allah’ın yaratım tarzının evrim olduğunu görürsünüz. Bir çocuğun bile dünyaya gelmesi için anne karnında dokuz aylık bir evrimle süreci geçirir. Evrim  konusunu birkaç parça halinde yayınlayacağım. Evrenin evrimi serinin ilk halkasıdır. Evrimle ilgilenmemiz Allah’ın bize verdiği bir görevdir.
 

“De ki: Dolaşın yeryüzünü ve görün yaratılışın nasıl başladığını! Daha sonra Allah öteki hayatı da işte böyle var edecektir: Çünkü Allah her şeye güç yetirendir.” (ANKEBÛT 20)

Bu ayet Allah’ın bize verdiği bir öğüt, bir görevdir. Bizden evreni ve yaratılışı araştırmamız isteniyor. Yaratılıştan bahsediyorsak Big Bang’e yani Evrenin evriminin başladığı noktaya gitmemiz gerekir. Dünyadaki yaşamın evrenin evrim geçirmesiyle oluştuğu hakkında tüm bilim dünyası hem fikirdir. Allah’ın bu görevine kulak vermek istiyorsak; fizik,kimya,biyoloji,fiziğin diğer kolları (astrofizik, parçacık fiziği kuantum fiziği vs..), paleontoloji, genetik vs.. birçok bilim dalına hakim olmamız gerekir. Şu halde Müslümanlara düşen bu alanlardan birinde uzmanlaşmak olmalı ki bu ayetin emrini yerine getirebilelim. Sadece kalbimiz değil aklımız yatışsın diye bilim bilmeliyiz. Bu Kur’an’ın bizden beklentisidir.

Yaşadığımız evren biz Müslümanlara göre “ol (kun)” emri ile ateistlere göre bir tesadüfle agnostiklere göre bilemeyeceğimiz bir sebeple başladı. Ben bu yazımı İslam’i inancımı da kaynak alarak şekillendireceğim. Ama bir yazı serisi olarak düşündüğüm bu konunun bu ilk bölümünü bilimsel veriler ışığında şekillendireceğim Modern fizik, evrenin “yoktan” yaratıldığını günümüzde artık neredeyse kabul noktasındadır. Müslüman inancına göre  Allah bir şeyin olmasını irade ettiğinde ona “ol” der, o da “oluş  sürecine girer” (36:82) Dikkat ettiyseniz ol deyince oldu değil de ol deyince oluş sürecine girer. Bu ayet Allah’ın yaratma işini süreçle yaptığını vurgular. Kur’an ayetleri gibi evrenin ayetleri de artık evrenin başlangıcı olmadığı dogmasını reddediyor. Bunun bir delili de “elementlerin yarı ömrü” tabir edilen bozulmadır. Atom dünyasının en dayanıklı birinci temel yapı taşı kabul edilen proton parçacığının bile yarılanma yaşının olduğunu artık biliyoruz. Bu noktadan sonraki tartışma elementlerin yarı ömrü olup olmadığı değil yarı ömürlerinin ne kadar uzun olduğudur. Evrenin ezeli olmadığı kabul edildiğinde onu oluşturan bir ilk potansiyelden yani öz’den bahsetmek zorunlu olur. Evreni oluşturan öz bir atomdan daha küçük olan bir çekirdekti.

Fred Hoyle evrenin ezeli olduğu tezini modern bilime onaylatmak için yoğun çaba sarfetti. Çünkü ezeli olmayan bir evren ateist bir bilim insanı için çok sıkıntı verici bir olaydır. Hoyle “durağan durum” teorisini geliştirdi. Ancak gerek “kozmik fon ışınımı” gerek Big Bang’in diğer delilleri karşısında Hoyle’un tezi daha fazla tutunamadı. Farklı  evren modelleri hayal etmenin bir sınırı yoktur. Durağan- kararlı evren modeli (Steady State Universe) ve kalp gibi kabarıp çökerek sonsuzca salınan evren modelleri (Osilasyon) bunlardan bazılarıdır. Durağan evren modeli 1964 yılında mikrodalga fon ışınımının keşfedilmesiyle çürütülmüş oldu. Osilasyon  evren modeli ise mantıklı hiçbir delili olmadığından onu iddia edenler dahi iddialarından vazgeçtiler. Dikkatle bakarsanız sonsuz mutlak evren modelleri ortaya atmanın arka planında, sonsuz ve mutlak bir yaratıcıya inanma yükümlülüğünden kurtulma arzusunun yattığı görülür. Sonsuz Tanrıya inanmamak için evreni sonsuz ilan etmek en tutarlı davranıştı. Mustafa islamoğlu’nun dediği gibi bu Tanrı’yı tesadüfe ikna edemeyince, tesadüfü tanrı ilan etmeye benziyor. Bilim şu gerçeği kanıtladı: evren genişliyor. Big Bang (Büyük Patlama) adı verilen teori evrenin bir ilk den başladığını açıklayan rakipsiz bir teoridir.

Bu noktada şunu da belirtmeliyim ki dindar insanlar “çoklu” veya “sonsuz evrenler” (multiverse) konusu açılınca “din elden gidiyor” korkusuna kapılmaktadırlar. Bir insan dininin gerçek olduğuna inanıyorsa dininin bilim ile de çelişmeyeceğini de bilir ve bu korkuyu içinde barındırmaz. Kendi içinde de şüpheleri olmalı ki bu tür korkuları olsun. Her ne kadar ateistler bu tezlere sarılıp Tanrı’yı reddetseler de bu tez tek başına Tanrı’yı çürütmeye yetmemektedir. Çünkü bu evrenin yoktan değil de kendinden önceki bir başka evrenden arta kalan bir çekirdekten yaratılmış olması, Allah’ın yoktan yarattığı tezini çürütmez. Birbirinden yaratılan evrenlerin de bir ilki mutlaka olmak zorundadır.

Evrenin yaratılışına dair dünden bugüne görüşler

 
1.  Evren ezelidir, yaratılmamıştır: Hinduizm, Şintoizm, Caynizm ve eski yunan bu görüştedir. Bu görüşe inanıp da Tanrı’nın varlığına inananlar da olmuştur. Platon ve Aristotales bunlardan bazılarıdır. Bunlar Tanrı’nın aktif değil de pasif olduğunu düşündüler. Yani onlar için Deist ifadesi kullanılabilir. Budistler, Lao Tse ve spinoza gibileri ise “Tanrı alemdir, alem tanrıdır” demeye getirmişlerdir. Buna da günümüzde panteizm inancı denilmektedir ve İslam inancına Muhyiddin-i Arabî tarafından sokulmaya çalışılan vahdet-i vücut inanışı da bir tür panteizmdir. Panteizm, evreni Tanrı’nın yerine koyar. Evren ezelidir görüşünü Lucretius, Engels ve Marx gibi “Evren ezelidir , yaratılmamıştır, dolayısıyla Tanrı yoktur” düşüncesindedirler.(Materyalizm ve Ateizm) Kimileri de evren ezelidir ama Tanrı’nın varlığı bilinemez düşüncesindedir.(Agnostisizm) Bu akıma da Huxley örnek verilebilir.

2.  Evrenin ezeli olup olmadığı bilinemez: Eski sofistler, birçok agnostik(bilinemezci) bu görüşü savunur. Bu görüşe Kant örnek verilebilir.

3.  Evren Tanrı tarafından yoktan var edilmiştir, yaratılmıştır:  Bu düşüncede olanlar da  teistlerdir.

4.  Evren de dahil, madde aslında yoktur, varmış gibi görünür: Her şey Allah’tan ibarettir. Vahdet-i vücut felsefesinde bulunan “Allah’tan başkası yoktur”(lâ mevcûde illallah) anlayışı bu görüşe girer. Bu Spinoza’nın maddeci panteizminin tam zıddı gibi görünse de aslında vahdet-i vücut gizli bir panteizmdir.
 
Kadim çağlardan gelen bilgimiz sabit evren, sonsuz uzay ve klasik fizik esaslarına dayanıyordu. Tabi bu düşünce mutlak uzay ve zaman mantığına insanları götürdü. Bu yüzyıldaki çalışmalar ise sabit ve sonsuz uzay tezini yıkarak genişleyen sonlu evren düşüncesine taşıdı. Klasik fizik tahtını kuantum fiziğine bıraktı. Tüm bu bilgiler neticesinde Einstein bize uzay ile zamanın farklı olgular olduğu fikrinin yanlış olduğunu gösterdi. Aslında zaman ve uzay birbirine yapışıktı. Bu yüzden artık astrofizikçiler dikkat ettiyseniz “uzay-zaman” ifadesini kullanır. Çünkü Einstein uzayın zamanı, zamanında uzayı etkilediğini ortaya çıkardı. Sınırsız uzay fikrinin Newton ile başladığını zanneder çoğu insan. Ancak Newton’dan yaklaşık olarak 9 asır önce yaşamış olan İslam bilgini Cabir b. Hayyan, evreni ‘nihayeti olmayan’ olarak aktarır. (2) Fakat Cabir ve Newton yanılmıştı. Onların bu düşüncesinin yerini Einstein’ın, izafi (göreceli) uzay ve izafi zaman fikri aldı. Uzay ve zamanın mutlak olmayıp izafi olması tek bir anlama geliyordu: Evrenin başlangıcının olması. Evrenin bir doğum anı vardı ve termodinamiğin ikinci yasası olan entropi de bunu doğruluyordu.

Evrenin Yaratılışı ve 13.8 Milyar Yıllık Evrimi

 
  • Evren doğumun ilk saniyesi

Büyük Patlama’nın yaklaşık 13.8 milyar yıl önce olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bu rakam kesin değildir. Ama kesin olarak bilim bize bu tarihin 13,5 ile 14 milyar arası olduğunu söylemektedir. bilim , Big Bang  (Büyük Patlama) anında ne olduğunu henüz bilmiyor. Dolayısıyla Big Bang‘den öncesi hakkında da henüz hiçbir bilgimiz yok. Bu konuda ileriki yıllarda bilim cevaplar bulur mu bulmaz mı şimdilik kestiremiyorum. Ancak bilimin ben ölmeden önce buna cevap bulmasını çok isterdim. Peki, insanlık Big Bang’in neresine kadar yaklaşabildi? Bilim matematiksel hesaplara dayalı bir şeyler söyleyebildiği zaman dilimi, Büyük Patlama’nın ilk saniyesinin 3.000 katrilyonda 1’ine yakın (10-43) anı. Bu sayıyı yazmaya kalksak şöyle bir sonuç ortaya çıkar: 0.0000000000000000000000000000000000000000001 saniye. Patlamanın 10-43  saniyeden öncesine dair elimizde bir bilgi yok. Yani  t=0 anı Allah’ın “ol” emrini verdiği an olarak kabul ediyoruz. Evrendoğumun ilk saniyesinde ne oldu sorusuna cevap ararken aslında ilk saniyenin t=0 anına dair bilgimiz bulunmadığından ve matematiğin bile henüz orası için suskun olduğundan anlatmaya  t=10-43  saniyeden başlamak zorundayız.  Çünkü enerji ve zaman bu saniyede matematiksel olarak tarif edilebilir hale geldi. Ayrıca mekan dediğimiz olguda 10-43  saniye sonra boyut olarak hesaplanabilir hale geldi.

Bu aşamaya Planck dönemi denir. Evrendoğumda 1. aşama budur. Bebek evrenimizin 10-43 saniyesindeki  Isısı 1.42.1032 Kelvin derecedir. Bu sıcaklığı anlamanız için açayım. 142.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000 kelvin derecedir. Güneşin merkezi bile 15 milyon derecedir. Kıyas bile yapılamayacak bir sıcaklık. Bu anda yoğunluk 1094 gr/cm3 gibi inanılmaz bir rakamdır. Evrenin hacmi ise 1 satimin 3.000 katrilyonda birinden daha az. Ama yeni evren mükemmel bir süratle büyür ve 1 cm. çapına ulaşır. Yani evrenimiz artık bir misket büyüklüğüne ulaştı. Bu dönemde evren, bir çay kaşığı kadarcık bir enerji çorbasından ibarettir. Bugün bildiğimiz Fizik kuralları henüz işlememektedir. Çünkü ne atom ne de atomaltı parçacıklar henüz oluşmamıştır.  
 
  •  “Ol” emrinden 10-35 saniye sonra

Bu dönemde kuarklar ve leptonlar gibi parçacıklar oluşmaya başlamıştır. Madde ve antimadde hemen hemen eşit miktarda. Ama tam da eşit değil. Her bir milyar kuark antimaddeye karşı, bir milyar kuark yaratılmıştır. Fakat o da ne! Bu simetri kırıldı ve 1 milyar +1 oranında madde fazla oluştu. Bu 1964’te yapılan deneyler sonucu kesinlik kazandı (3) Bir milyar madde antisiyle çarpışarak yok oldu fakat bu fazladan oluşan 1 milyarda 1’i yok edecek anti parçacığı olmadığı için o yok olmamış ve evrenimiz bu 1 sayısıyla yok olmaktan kurtulmuştur. İşte ateistlerden ayrıldığımız noktalardan biri de budur. Biz Müslümanlar bu +1 maddeyi Tanrı’nın müdahalesiyle  açıklarken ateistler bunu tesadüfle açıklamaktadır.
Evrenin bu döneminde kuarklarla antikuarklar çarpışmış ve hemen enerjiye dönüşüvermiştir. Bu işlem sürekli tekrarlanmış, söz konusu milyarda bir fazlalıktan dolayı her defasında daha çok madde ortaya çıkmıştır. Maddeden oluşan evrenimiz bu şekilde oluşmuştur. Bazı bilim adamları eğer evrendeki fazlalık antimadde olsaydı ne olurdu, nasıl bir evrene sahip olurduk diye sorular sormaktalar.
 
  • “Ol” emrinden yaklaşık 3.000 katrilyonda 1 ile trilyonda 1 arasında

Planck dönemi sona erdi. Hızlı bir genişleme evresi olan Quark dönemi başladı. Evrendoğumda 2. Aşama  budur. Bu dönemde Kuarklar, leptonlar, büyük kütleli bozonlar, süper simetri parçacıkları (s-kuarklar,s-leptonlar) oluşmaya başladı. Misket büyüklüğünde olan evren hızlı bir şişme döneminin içindedir. (4)

Bu dönemde ateistlerle ayrıştığımız bir olay daha olur. Evrenimizin öyle hassas bir yoğunluğu var ki eğer yoğunluk birazcık daha fazla olsaydı, o zaman Einstein’ın Genel Rölativite Teorisine göre bir türlü genişleyemez, tekrar küçülerek aynı noktacığa geri dönerdi. Eğer yoğunluk birazcık daha az olsaydı, o zaman da evren son hızla genişler, fakat bu durumda da madde birbirini yakalayıp çekemezdi. Böyle bir durumda yıldızlar, gezegenler oluşamaz doğal olarak canlılık da meydana gelmezdi. Yapılan hesaplar, evrenimizin başlangıcında takdir edilen yoğunlukla, var olmasına ve genişlemesine mani olacak yoğunluk arasındaki farkın 100 trilyonda birden çok daha az olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tespiti S. Hawking Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabında dile getirir. Evren bir imkansızı daha atlatarak var olmaya devam ediyor.
 
  • Saniyenin trilyonda 1’i ile on binde 1’i arasında

Evrendoğumun 3. aşamasındayız. Bu döneme Hadron dönemi denir. Bu dönemdeki evrenin sıcaklığına, CERN laboratuarında yapılan deneylerle  yaklaşık olarak aynı  değerlere ulaşılmıştır.
 
  • Saniyenin 10 milyarda 1’inden sonra

Bu dönemde kuarklar üçer üçer birleşmeye başladı. Tabi bunun sonucunda proton ve nötronların doğumu gerçekleşti. Artık nükleonlar yaşam sahnesinde yerlerini aldılar.
 
  • Saniyenin 10.000’de 1’inden sonra

Evrenin sıcaklığı 1 trilyon Kelvin dereceye düştü. Hadron dönemi sona erdi.
 
  • Saniyenin 10.000’de 1  ile 10 saniye arası

Evrendoğumda 4. aşamaya geçti. Bu döneme Lepton adı verilir. Nihayet matematiksel hesapların üstüne çıkılarak deneysel veriler yapabildiğimiz aşamaya ancak gelebildik. Bu 4.aşama Big Bang’den 10 saniye sonrasına kadar gidecektir. Lepton döneminde oluşan nötrinolar ve antileri artık birbirleriyle çarpışıp yok etmiyorlar. Çünki nötrinolar ve antileri birbirleriyle çok az etkileşir ve serbestçe hareket etmeye başlar. Eğer bu nötrinolar detektörlerle yakalanabilseydi o döneme ait çok büyük bir fosil kanıt olurdu. Ancak  bu dönemden kalan nötrinoların enerjileri doğrudan gözlemlemeye yetmeyecek kadar azalmış olmalıdır. Ancak kozmik mikrodalga fon ışınımı gibi, bir gün yakalanacağına inancım tam. Bunun için teknolojimizin biraz daha gelişmesini bekleyeceğiz.
 
  • “Ol” emrinden 1 saniye sonra

Evren genişlemeye devam eder. Buna bağlı olarak da sıcaklık yaklaşık olarak 10 milyar K dereceye indi, yoğunluk düştü. Hayatın temel yapıtaşları kendini iyice belli etmeye başladı. Mesela nötrino. Size basit işlevsiz bir parçacık gibi gelebilir. Ancak nötrino olmasaydı güneş ışıyamazdı. Elinizi güneşe tuttuğunuzda elinizde hissettiğiniz ısıyı, güneşteki nükleer yanmanın ürettiği nötrinolar taşıyordu. Güneşten vücudunuzun tek bir cm2 alanına çok kısa bir süre değip giden nötrino sayısı aşağı yukarı 60-65 milyardır. Buradan madem imtihan yeri dünyaydı 300 milyar galaksiyi niçin yarattın? diye soranlara da bir cevap verilmiş oluyor. Dünyada canlılığın oluşması için 13.8 milyar yıl önce oluşmuş nötrinolara , Protona , atoma ihtiyacımız vardı. Dünya ve benzeri yaşam olan gezegenlerde hayatın oluşması için dünyaya değil 13.8 milyarlık evrilen bir evrene ihtiyacımız vardı. Evrenin canlılığı doğurması için 13.8 milyarlık bir gebelik sürecine ihtiyacı vardı. Bu süre zarfında yaşam evrenin karnında bir potansiyel olarak doğumunu bekledi.

Lepton çağının başında serbest nötronlar ile protonların sayısı eşit. Serbest nötronlar ortalama 10,1 dakika sonunda bozunur. Bu yüzden evrendeki protonların sayısı artmış oldu. Ancak tüm nortonlar bu şekilde tükenmeden önce serbest nötronların bir kısmı, lepton çağı sonuna doğru protonlarla birleşerek tepkimeye girdi. Bunun sonucunda ilk ağır hidrojen çekirdeği oluştu.
 
  • “Ol” emrinden yaklaşık 10 saniye sonra

Evrendoğumda 5. aşama başladı. Bu dönem ‘Radyasyon Dönemi’ olarak adlandırılır. Bu dönem 100 bin ile 1 milyon yıl arası sürdüğüne dair farklı görüşler var ama genellikle 380 bin yıl kabul gören görüştür. Bu dönemde elektronlar, nötronlar, protonlar, nötrinolar, fotonlar ve henüz yeni yeni oluşmaya başlamış hidrojen çekirdekleri ile helyum çekirdekleri mevcuttur. Ortada henüz yıldızlar, galaksiler, gezegenler yoktur. Kuran’da bu döneme bir atıf olduğu kanaatindeyim. Evrenin bir gaz aşaması geçirdiği söylenen ve bu döneme işaret eden ayet şu şekilde:
 

“Dahası, o duman halindeki göğü şekillendirdi; ona ve arza: Her ikiniz, isteyerek ya da istemeyerek (varlık sahnesine) gelin! Dedi. İkisi birden Bizler boyun eğerek (varlık sahnesine) geldik! Dediler.” (FUSSİLET 11)

 
Bu da evrenin bir dönemde sadece hidrojen ve helyum gibi gazlardan oluşan bir gaz bulutu olması ile tamamen uyumludur.
 
  • “Ol” emrinden 3 dakika sonra

Evren genişledikçe; protonlar ve nötronlar arasındaki mesafe artıyor ve atomlar peş peşe oluşmaya başlıyor . Bir proton ve bir nötron birleşip döteryum’u oluşturuyor. Döteryum çekirdekleri başka bir proton ve nötron ile birleşerek; iki proton ve nötron içeren helyum çekirdekleri ve az miktarda da ağır lityum ve berilyum elementini oluşturuyor. Atomların doğumu böylece devam ediyor.

Evrendeki Kritik Eşik Noktaları

Evrenin evriminde ateistlerle ayrıştığımız yerlere değinmek istiyorum. Bunları bir çok Müslüman bilim insanı hassas ayarlar başlığında topluyor.

1.  Proton ve elektron dahil tüm parçacıklar antileriyle birlikte oluştu. Ancak bu simetri milyarda bire denk gelen bir seyreklikte kırılmıştı. Bu biz inançlılar için tartışmasız Allah’ın müdahalesiydi. Çünkü biz Kur’an’daki şu ayete gönülden inanırız: “Her an o, hayata ve varlığa dair her işe müdahildir” (RAHMÂN 29) Bu aynı zamanda bir Müslüman’ın deist olmayacağını da beyan eden ayettir.

2.  Proton ve elektronlar antileriyle çarpışıp yok olduktan sonra geriye kalan proton ve elektronlar birbirine denk düşüyor. Yani evrende ne kadar proton hayatta kalmayı başardıysa o kadar da elektron hayatta kalmayı başardı. Bilim bunun nasıl olduğunu henüz bilmiyor, ama niçin olması gerektiğini biliyoruz. Proton ve elektron sayısının eşit olması, evrendeki elektrik yükünün sıfıra inmesi anlamına gelir. Eğer proton azıcık bile fazla olsaydı evren pozitif elektrik yükü fazlası olacak elektron sayısının fazla olması halinde ise negatif yük fazlalığı olacaktı. Eee bu da ne şimdi? diyenleriniz olabilir. Somut örnek vereyim güneş ile dünyanın kütlelerinde pozitif veya negatif elektrik yükü bakımından herhangi biri diğerine (10-36) bir fazlalık taşısaydı, bu küçücük fark bile güneş ile dünya arasındaki çekim kuvvetini mağlup etmeye ve ikisini birbirinden ayırmaya yeterdi. (5) Eğer evren, sonlu ve kapalı ise, onun toplam net elektrik yükü de sıfır olmak zorundadır. Aksi takdirde elektriksel kuvvet çizgileri evreni durmaksızın sarar ve sonsuz bir elektrik alanı kurar.

3.  Bir ayar daha. Proton ve elektron sayısı denk iken, sağ kalmayı başaran nötronlar protonlara göre oldukça az sayıda kaldı. Eğer nötronlar da antileri ile çarpışıp yok olduktan sonra geriye kalan nötronlar protonlarla aynı sayıda hayatta kalsaydı hidrojen çekirdeği oluşamazdı ve bütün nükleonlar (proton-nötron) helyum çekirdeklerinde birleşir ve güneş gibi yıldızlar yakıtsız kalırdı. Bunun anlamı şu; evren daha baştan yakıtsız kalacak ve canlılık hiç oluşmayacaktı.

4.  Evreni meydana getiren patlama biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanacaktı. Her iki durumda da ne galaksiler, ne yıldızlar, ne dünyamız, ne de canlılar oluşurdu. Patlamanın galaksileri, yıldızları, Dünya’mızı ve canlıları oluşturacak şekilde olmasının olasılığı havaya atılan bir kurşun kalemin sivri ucu üstünde durması kadar bile değildir.(6)

5.  Big Bang’in patlama anında eğer daha fazla madde olsaydı evren hemen kapanacaktı. Eğer patlama anında madde daha az olsaydı patlama galaksileri oluşturmadan maddeyi dağıtabilirdi.

6.  Evrenin başlangıçtaki homojen yapısı da galaksilerin oluşmasının bir şartıdır. Başlangıç homojenliğindeki ufak bir azalma galaksilerin oluşmasına izin vermeyecek ve tüm maddenin karadeliklere dönüşmesi sonucunu doğuracaktı. O zaman da biz var olamayacaktık.

7.  Evrende entropi sürekli artmaktadır. Bu ise evrendeki başlangıç anında çok düşük entropili bir başlangıcın olması gerektiği anlamını taşır. Bu olasılığın gerçekleşmesi imkansızdır. Roger Penrose düşük entropili bu başlangıcın gerçekleşme ihtimalini  10 üzeri 10123’ te 1 olarak hesaplamıştır.  İmkansıza yakın bir oran değil mi? (7)

8.  Canlılığın oluşabilmesi için yıldızlar arası mesafe belli bir büyüklükte olmalıdır. Eğer yıldızlar birbirlerine daha yakın olsaydı çekim gücünün fazlalığı gezegenlerin yörüngelerini bozacaktı. Eğer yıldızlar birbirlerine daha uzak olsaydı süpernovalar tarafından evrene saçılan ağır atomlar çok geniş bir alana yayılacaktı ve yaşam için gerekli atomlar yeterli düzeyde olamayacaktı.

9.  Jüpiter gezegeninin büyüklüğü ve mesafesi de Dünya’mızdaki canlılığı mümkün kılan koşullardan biridir. Eğer Jüpiter şu andaki yerinde ve büyüklüğünde olmasaydı, Dünya’mız meteor yağmurlarına karşı bu kadar güvenli olmazdı. Ayrıca mevcut yörüngemiz de değişirdi. Bu iki durum da canlılık için ayarlanmış çok özel koşulları bozardı.(8)

 
Bu ince ayarlardan onlarca daha sayabiliriz.  Şahsi fikrime göre bunların tamamının tesadüfle açıklanması çok da tatmin edici değildir. 7. maddedeki  olasılık hesabını size sundum. Buna tesadüf deyip işin içinden çıkamayız. Aksi halde Tanrı’nın adını tesadüf bırakmış olmaktan öteye geçemeyiz. O kadar imkansız dönemeçleri atlattık ki 5 tanesini tesadüfle açıklasam bile diğerlerini tesadüfle açıklamak bence pek mümkün değil. Evren yaşamı doğurmak için adeta mücadele etmekte gibidir. Kur’an uzayı incelememizi bizden ister. Bu konuda Tanrı kendinden emindir.
 

“Rahman’ın yaratışında bir düzensizlik göremezsin; haydi, çevir gözünü de bir bak bakalım: bir kusur, eksik-gedik ve düzensizlik görebilecek misin? Sonra tekrar tekrar çevir gözünü de bir bak; bakışın yılgın ve bezgin bir şekilde sana geri dönecektir.” (MÜLK 3,4)

Big Bang Delilleri

Paul Devies’in güzel bir sözü var “Çağımızın en büyük keşfi, evrenin yaratılmış olmasının keşfidir” (9) Doğru bir tespittir. Halen Big Bang’e inanmayı reddeden insanlar vardır. Celal Şengör buna örnek verilebilir. Ama bilim bu noktada dönüşü olmayan bir noktadadır.
 

  1. Evrenin genişlemesi
  2. Gözlem yoluyla yapılan keşif
  3. Kozmik mikrodalga fon ışınımı
  4. Evrende hidrojen ve helyum oranı
  5. Düzenden düzensizliğe geçiş (Entropi) yasası
  6. Elementlerin yarı ömürleri
  7. Lityum delili
  8. Yıldızların doğum, yaşam ve ölüm süreci

 

1.  Evrenin genişlemesi

Albert Einstein da önceleri Newton fiziğinin etkisi altındaydı; Einstein, 1916 yılında ilk olarak durağan bir evren modelini ortaya attı. Ne var ki hemen sonra durağan bir evrenin çekim gücünün etkisiyle tek bir bileşene çökeceğini gördü. 1922 yılında bir Rus meteorolog ve matematikçisi olan Aleksander Friedmann, Einstein’ın görmezlikten geldiği ve başlangıçta kabul etmeyi reddettiği bir şeyi farketmişti; evren genişliyor olabilirdi. Friedmann, Einstein’ın izafiyet teorisiyle ortaya koyduğu denklemler üzerinde çalıştı ve bu denklemlerin, evrenin genişlemesini gerekli kıldığını ortaya koydu. Belçikalı kozmoloji uzmanı Georges Lemaitre, aynı dönemde Friedmann’dan bağımsız olarak evrenin genişlediğini buldu. Genişleyen bir evren modeline göre genişleme çekim gücünü dengelemekte, böylece evrendeki madde tek bir bileşene dönüşmekten kurtulmaktadır. Genişleyen evren, her an, bir evvelki andan daha büyük olmaktadır. Bu aynı zamanda evrenin, her evvelki an, bugünkünden küçük olması demektir. Bu ise çok eskiden evrenin tek bir bileşenden başlaması demektir. Lemaitre, bunun evrenin başlangıç noktası olduğunu söyledi. Lemaitre bir Cizvit papazıydı ve Vatikan Gözlemevi’nin en önemli kozmoloji uzmanıydı. Onun “teorik temelde” ortaya koyduğu bu fikri, Katolik kilisesi çok beğendi ve en başından itibaren Lemaitre’a destek verdi. Böylece dini çevreler içinde Big Bang’in önemini ilk kavrayan (1920’li yıllardan itibaren) Katolik kilisesi oldu ve 1951 yılında Kilise, bu teorinin, dinin izahlarıyla tam uyumlu olduğunu resmen açıkladı. (10)
 
Ayrıca son ölçümlere göre 10 milyar yıl önce yavaşlamakta olan evren, 6 milyar yıl önce hızlanmaya başladı. Bunu 1998’de uzak gökadalardaki belirli tip süpernovaların gözlemleriyle keşfettik. İlk önce bunun sebebini anlamakta zorlanan bilim adamları karanlık madde ve karanlık enerji dedikleri bilinmeyen bir enerji türünün evrende bulunduğunu keşfetmeleriyle birlikte sebebi anlaşıldı. Evreni gaza basmış gibi hızlandıran şey karanlık enerjiydi. Ama hala karanlık madde ve karanlık enerjinin ne olduğunu bilmiyoruz bu yüzden ismi “karanlık madde” (Dark Matter) ve “karanlık enerji” (Dark Energy) olarak bırakıldı. Evrenin genişlediğini Kur’an bize yaklaşık 1400 yıl önce haber vermişti. Ama biz Müslümanlar bu tür ayetleri anlama çabasından çok uzaktık halen uzağız.
 

“Bütün bir göğü kendi güç ve kudretimizle Biz inşa ettik ve onu sürekli genişleten de biziz.” (ZARİYAT 47)

 

2.  Gözlem yoluyla yapılan keşif

Hubble’ın teleskobuyla yaptığı gözlemler O’nun, evrendeki galaksi sayısının yüz milyondan fazla olduğunu ilk olarak ortaya koymasıyla başladı. Hubble, 1929 yılında, uzak galaksilerin Samanyolu’muzdan uzaklaştığını farketti. Uzayda hangi yöne bakılırsa bakılsın galaksiler birbirlerinden uzaklaşıyordu. Hubble ısrarla gözlemlediği bütün galaksilerde aynı sonucu elde etti. Hubble’ın bu keşfi, uzaydaki yıldızların sayılarına dair keşfinden de büyük bir zihinsel devrime yol açacaktır. Başta, bu beklenmedik keşfin önemi iyice anlaşılamadı. 1950 yılında Amerika’da Mount Palamar’da Dünya’nın en büyük teleskobu inşa edildi. Bu teleskopla yapılan gözlemler de Hubble’ı onayladı. Ayrıca Mart 2013’teki WMAP ve Planck uydularının da gözlem sonuçları Büyük Patlamayı destekler. Bu gözlemlerde fon ışınımı ölçüldü.
 

3.  Kozmik mikrodalga fon ışınımı

Kozmik mikrodalga fon ışınımı Big Bang’in olduğu dönemden etrafa saçılmış radyasyondur. Fred Hoyle, bir radyo programında, evrenin bir bütün iken ayrılıp genişlediğini savunan görüşten “Big Bang” diye alaycı bir şekilde söz etti. Bundan sonra Big Bang (Büyük Patlama) ismi meşhur oldu ve kendisiyle alay edilmek için bu teoriye takılan ad, onun gerçek adına dönüşüverdi. Fred Hoyle Big Bang’e karşı “Durağan Durum” (Steady State) modelini savunuyordu. Hoyle, bu sorunun mutlaka Big Bang dışında bir açıklamasını bulmaları gerektiğini düşünüyordu. Big Bang’e karşı direnmeye devam ederken ise şöyle diyordu: “Eğer evren sıcak bir Big Bang ile başlamışsa, o zaman bu patlamanın bir kalıntısı olmalı. Bana bu Big Bang’in bir fosilini bulun.”
 
Hoyle’nin alayları sonucunda “Big Bang” isminin yerleşmesi dışında “fosil” yaklaşımı da yerleşmiştir. İleride “kozmik fon radyasyonu” bulununca birçok kişi bu radyasyonu “fosil radyasyon” olarak da isimlendirecektir. Hoyle’nin, Big Bang’in “fosilinin” bulunması için meydan okuması, Big Bang’i destekleyen çok önemli kanıtların bulunmasına neden olmuştur. Hoyle’nin itirazları, Big Bang’i öldürmek yerine, yaygınlaştırmış ve Durağan Durum modelinin sonunu getirmiştir.

Kozmik fon radyasyonunu özel aletler kullanarak bulmaya ilk teşebbüs eden Robert Dicke ve ekibi olmuştur. Dicke ve arkadaşları Roll ve Wilkinson, 1965’te Dicke’nin dizayn ettiği mikrodalga radyasyon saptayıcıyı inşa ediyorlardı. Ama kendilerine Nobel ödülü kazandıracağına inandıkları bu keşfi yapanlar başkaları oldu. Bu kişiler, Amerika’da Bell Telefon Şirketi’nde çalışan iki mühendisti ve adları Arno Penzias ve Robert Wilson’dı. Bu mühendisler kozmik fon radyasyonunu rastlantısal olarak keşfettiler. Radyo ölçümleri yaparken, belli dalga boylarında ölçtükleri ışınımda fazlalık olduğunu gördüler. Bunun yol açtığı parazit, ekibin çalışmalarına engel oluyordu. Ne yaparlarsa yapsınlar bu paraziti önleyemediler. Bunun üzerine, uzaydaki radyasyon hakkında en bilgili insanların Princeton Üniversitesi’ndeki Dicke ve arkadaşları olduğunu öğrendikleri için, onları aradılar. Dicke ve ekibi, Penzias ve Wilson’un bulgularını dinledikten sonra, onların, kendilerinin aradığı radyasyonu bulduğunu anladılar. Bu başlığı özetleyelim:

a)  Gamow ve arkadaşları, evrenin, çok sıcak ve çok yoğun bir durumdan, daha az sıcak ve daha az yoğun bir duruma geçtiğini ve evrenin bu sıcak ve ışımalı ilk halinin hala radyasyon olarak kalıntısının olduğunu ortaya koydular. Penzias ve Wilson kozmik fon radyasyonunu buldular.
 
b)  Gamow ve arkadaşları bu radyasyonun evrenin her tarafına yayılmış olması gerektiğini ortaya koydular ve sıcaklığını yaklaşık olarak hesapladılar. Penzias ve Wilson’un bulduğu, daha sonra da farklı gözlemlerle doğrulandığı üzere bu radyasyon, evrenin her tarafına yayılmıştır ve Gamow’un arkadaşlarının hesabı, radyasyonunun sıcaklığına çok yaklaşmıştır.
 
c)  Var olan galaksilerin oluşabilmesi için evrenin ilk sıcaklığında dalgalanmaların olması gerektiği ortaya kondu. 1992’de COBE uydusu evrenin ilk haline ait sıcaklık dalgalanmalarını tespit etti. Bu dalgalanmanın fotoğrafı bilgisayarın yardımıyla çizildi.
 
d)  Evrenin geçmişi daha sıcak olduğu için, geçmişteki kozmik fon radyasyonunun sıcaklığı da daha yüksek olmalıdır. 1994 yılında uzak galaksilerden gelen ışık incelenerek geçmişteki kozmik fon radyasyonunun daha yüksek olduğu doğrulandı. Daha sonra yapılan gözlemler de bu sonucu destekledi.(11)
 

4.  Evrende hidrojen ve helyum oranı

Yıldızlardaki Hidrojen elementi sürekli Helyum elementine dönüştüğü bulundu. Eğer evren ezeli olsaydı Hidrojen’in tamamı Helyum’a dönüşecekti. Dolayısıyla evrenin ezeli olmayıp bir başlangıcının olduğu ortaya çıktı. Yıldız merkezlerinde termonükleer reaksiyon sonucu oluşan helyumun evrendeki hidrojene göre bulunma yüzdesi en fazla yüzde 5 olabilir. Ancak bugün yapılan uzay gözlemlerinde yıldız ve galaksilerde yüzde 25 oranında helyum bulunmuştur. Bu durum helyumun daha yıldızlar oluşmadan önce oluştuğunun yani Big Bang’in ilk somut deneysel kanıtı oldu. 1964’te F.Hoyle ve R.J. Taylor, evrendeki helyum bolluğunun olağan yıldızların göbeğinde yaratılamayacağını, bunun ancak Büyük Patlama’nın ilk evrelerinde  üretilmiş olabileceğini hesapladılar. “Kararlı evren modeli”nin teorisyenlerinden ve Big Bang ile sürekli dalga geçen  Hoyle’un Büyük Patlama modeli için kanıt bulduğunu itiraf etmesi takdire şayan bir tavır. (12)  Bu delili özetlersek:

a)   Evrenin %75 kadarı hidrojen atomundan oluşur.

b)  Evrenin %25 kadarı  helyum atomundan oluşur.

c)  Big Bang’in öngördüğü gibi bu oranlar evrenin her yönünde tespit edilmektedir. Hidrojen atomunun oluşması için gerekli çok yüksek sıcaklıktaki ortamı ancak Big Bang sağlar.

d)   Helyum yıldızlarda oluşabilir, ama evrendeki yüzde 25’lik helyum oranı ancak Big Bang ile açıklanabilir.
 

5. Entropi Yasası

Entropi kavramının temelini ilk olarak Benjamin Thompson 1854’de attı. Fakat Entropi Yasası’nı ilk olarak Hermann Von Helmhotz 1856’da keşfetti. Entropi Yasası, termodinamiğin ikinci yasası olarak da anılır. Bu yasa, bize, evrenin sonunun her an yaklaştığını ve fizik kuralları açısından bu sonucun kaçınılmaz olduğunu söyler. Buna sebep olan; ısının tek yönlü, geri çevrilmesi mümkün olmayan akışıdır. Örneğin bir odanın içinde sıcak su dolu bir kova bıraktığımızı düşünelim. Sıcak su kütlesindeki ısı enerjisi odaya yayılır, fakat hiçbir zaman için bu ısı akışı aksi yönde olmaz; bir kere ısı enerjisi odaya yayıldıktan sonra, bu ısı enerjisi dönüp de kovadaki suyu eski sıcaklığına getirmez. Kapalı bir sistemdeki enerji akışı tek yönlüdür ve bu akış tam bir denge noktasına ulaşıncaya kadar devam eder. Bu denge noktasına “termodinamik denge” denir ve bu durumda entropi en yüksek değerine kavuşur. Tersine çevrilmesi mümkün olmayan bu fiziki sürecin varlığı, evrenin de, tıpkı insanlarda olduğu gibi, asla geri dönüşü olmayan bir yaşlanma sürecine sahip olduğunu gösterir. Özetlersek:
 
a)  Evrendeki ısı akışı tek yönlüdür ve bu akış geri çevrilemez

b)  Buna göre evrende bir gün termodinamik denge oluşacak ve “ısı ölümü” yaşanacaktır. Kısacası evren ebedi değildir, evrenin bir sonu vardır.

c)  Eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı, aradan geçen zamanda evren çoktan termodinamik dengeye gelip “ısı ölümü”nü yaşıyor olacaktı. Ölümlü bir evren, sonsuzdan beri var olamaz.

d)  Evren sonsuzdan beri var olamıyorsa demek ki evrenin bir başlangıcı vardır. Bu başlangıç durumundaki (t=0) evren, düşük entropili bir halden yüksek entropili duruma doğru gitmektedir. Entropinin sürekli olarak artıp hiç azalmaması, evrenin başlangıcının çok düşük entropili olduğunu gösterir. (13)

 

6.  Elementlerin yarı ömürleri

Radyoaktiflik kısaca, bir atom çekirdeğinin tanecik ya da elektromanyetik ışıma yayarak parçalanır. Böyle bir parçalanmada radyoaktif atomların hepsi birden parçalanmaz. Radyoaktif maddenin etkisi zamana bağlı olarak gittikçe azalır, çünkü zamana bağlı olarak sürekli atom sayısı azalmaktadır. Radyoaktif maddedeki atomların belirli bir bölümünün ayrışması için geçen süre her zaman aynıdır. Buna binaen radyoaktif maddedeki atomların yarısının parçalanması için geçen süre hesaplarda kullanılmaktadır. Bu süreye “radyoaktif maddenin yarı ömrü” denmektedir ve bu süre her radyoaktif maddede farklıdır.  Radyoaktif izotop listesinde gördüğümüz Uranyum235’i örnek olarak ele alalım. Belli bir miktarda var olan Uranyum235, 707 milyon yılda bu miktarın yarısına düşecektir. Daha sonraki 707 milyon yılda geriye kalan miktar yine yarıya düşecektir, bu her 707 milyon yıllık dönemde bu şekilde tekrarlanır. Sonuçta, ortamda dönüşmüş maddeler ve Uranyum235 atomları hesaplanarak, kaç yıl önce ne kadar Uranyum235 atomu olduğu matematiksel yöntemlerle belirlenebilir. Eğer bunlar ezeli olsalardı şu anda var olamayacaklardı. (14)
 

7.  Lityum Delili

Büyük Patlama modelini destekleyen bir diğer delil de lityum atomunun evrendeki görece bolluğunun keşfedilmesidir. Her yüz milyon atomdan en fazla bir tanesilityum olabilir. Madde ve elementlerin oluşumunu, evrenin kimyasal yapısının zaman ve uzay içindeki gelişimini inceleyen bilime “nükleosentez bilimi” adı verilir. Nükleosentez bilimi sayesinde canlılığı oluşturan periyodik cetveldeki demire kadar olan elementlerin hidrojen ve helyumun yıldızların merkezinde yakılmasıyla oluştuğunu, demirden sonraki elementlerin ise süpernova patlamalarındansonra oluştuğunu keşfetmiştir. Yıldızların bazıları ömrünü tamamlayınca süpernova patlaması dediğimiz bir patlamayla kendini patlatır ve evrene saçtıkları elementlerle dünya ve benzeri gezegenlerde hayat var oldu.Yıldızlar da elementlerin nasıl oluştuğu hakkında kısaca size bilgi vereyim. Yıldızlar merkezlerindeki hidrojen yakıtını tüketince, yoğun bir helyum közü ile ‘kırmızı dev’ haline gelmek için genişler. Bu yüzden yıldızın ortasındaki basınç ve sıcaklık 70 milyon dereceye ulaştığında, helyum yanmaya başlar ve karbonu oluşturur. Bu esnada oksijen ve neon da oluşur. Bu nükleer reaksiyonlar dışarıya enerji verdiğinden, yıldızın merkezindeki sıcaklık artmaya devam eder. Sıcaklık 600 milyon dereceye ulaştığında karbon da yanmaya başlar ve magnezyum oluşur. Isı 1 milyar dereceye ulaştığındaoksijen de yanarak silikonu oluşturur. Bu reaksiyonlar böyle devam eder ve periyodik cetveldeki demire kadar olan tüm elementler üretilmiş olur. Yıldızlar birer element üretme fabrikasıdır. Elementlerin nasıl üretildiğinin anlaşılması büyük bir keşifti. Bu sayede karbon, oksijen, neon, magnezyum, silisyum ve demir elementlerinin diğer elementlerden niçin daha fazla olduğunu anlamış olduk. Ancak hala karanlık noktalar vardı. Yıldızların evriminde üretilmeyen lityum, berilyum ve bor elementlerinin de olması gerekendenniçin daha fazla olduğu 30 yıl öncesine kadar anlaşılamıyordu.
 
Atom numarası 3 olan lityum elementi fazla dayanıklı olmadığı için hemen daha ağır elementlere dönüşür. Bu yüzden yıldız içi nükleer füzyonla oluşamamaktadır. Sonunda bilim insanları; yıldız evriminde üretilmeyen, üstelik harcanan lityumun aslında sıfır olması gerekirken, umulandan fazla olmasının nedenini anladılar. Lityum ancak Büyük Patlama olayında beklenilenden böylesine fazla yaratılmış olmalıydı. Bugün evrende bulunan lityumun büyük bir kısmı Büyük Patlamadan bize yadigârdır. Lityum Büyük Patlama tezini ispatlayan delillerden biridir. Peki lityum ne işe yarar? Bize faydası ne? Lityum Allah’ın geçmişin izini sürmemizi istediği bir elementtir. Allah adeta Big Bang’e kadar bizi götürecek her delili evrene özenle bırakmıştır. Lityum yıldızların içine bırakılmış bir kronometre cihazı işlevi görür. Yıldızların yaşlarını hesaplamamıza yardım eder. (15)

Evren ve Yıldızlar hakkında bilinmesi gerekenler

Günümüz evrenin içeriğini hemen hemen bilmekteyiz. Bilimin bize son açıkladığı verilere göre evren %4,9 oranında bildiğimiz maddeden %26,8 karanlık maddeden %68,3 oranında ise karanlık enerjiden oluşur. Maddenin bu kadar düşük olması sizi şaşırtmış olmalı. Ama evet tüm galaksiler , gezegenler, uydular, yıldızlar gördüğünüz tüm madde evrenin sadece %4,9’una denk geliyor. Karanlık madde ve evrenin genişlemesine sebep olan karanlık enerji hakkında ise bir şeyler söyleyebilecek kadar bilgimiz yok. Bu konuda Bilimin suskunluğunu bozmasını bekliyoruz.

Peki evren de yıldızların oluşumu nasıl tekrarlanıyor?

Var olan yıldızların ölümünü yeni oluşan yıldızlar takip etmektedir. Yani her ölen yıldızın küllerinden yeni yıldızlar ve gezegenler oluşmaktadır. Bu süreç yıldızları oluşturacak kadar gaz olduğu sürece devam edecektir. Bu gazların kaynağı, evrenin başlangıç süreci olduğu gibi, süpernovalardaki ve diğer yıldızlardaki patlamalar ve püskürmeler de evrendeki gaz oluşumunun kaynağıdır. Bu gazlar kütle çekimi kuvvetinin etkisi ile sıkışır, çöker ve yıldızların
oluşumuna sebebiyet verir. Bu yıldızlar belirli bir ömür yaşadıktan sonra kara deliklere, nötron yıldızlarına, beyaz cücelere, kırmızı devlere dönüşüp ölürler. Yeni yıldızların oluşumu için yeterli ham madde (gazlar) gittikçe azalmaktadır. Bu ham madde tükenince, artık hiç yıldız oluşmamaya başlayacaktır. Yaşayan son yıldızların ölümüyle ise evren sürekli bir karanlığa gömülecektir (Tabii evrenin sonunu getiren ve tahmin edilemeyen başka bir olay daha önce yaşanmazsa). İşte bu da Big Bang'in yukarıda belirttiğim sekizinci delilidir. Evren eğer sonsuzdan gelseydi her şey çoktan yok olmuş olurdu.
 
Evrenin başlangıcında ilk oluşan yıldızlara 1. nesil  yıldızlar diyebiliriz. Zamanla onların ölümü gerçekleşti ve onların kozmik küllerinden (etrafa dağılan tozlarından)  2. nesil yıldızlar oluştu. Bizim Güneş’imiz ve güneş sistemimizdeki diğer gezegenler (dünya,mars, vs..) ise 2. nesil yıldızların  patlaması sonucu etrafa saçtıkları küllerden doğdu. Vücudumuzdaki karbon, kalsiyum gibi elementlerden altın ve demir gibi elementlere kadar birçok element, 2.nesil  yıldızlarda üretilmiştir. Bu bilgi, canlıların, evrenin yaratılışından neden 14 milyar yıl sonra yaratıldığının da bir sebebini göstermektedir. Çünkü canlılık için mutlaka gerekli olan karbon atomu gibi atomlar, 2. nesil yıldızlarda üretilmiştir. Bizim içinde bulunduğumuz güneş sistemi, bu yıldızların dağılmış tozlarındaki bu atomlar sayesinde canlılık için gerekli ham maddelere kavuşmuştur. Güneşimiz  3. nesil yıldızdır. Yıldızların bu durumunu efsanevi anka kuşlarına benzetirim. Efsaneye göre ölen anka kuşları yanarak küle dönüşürler. Bunun sonucunda küllerinden yeniden doğarlar. Bu efsaneyi ilk hayal eden ya da bunu dillendiren binlerce yıl önceki atalarımız, uydurdukları bu efsanenin yıldızlarda karşılığı olduğunu bileselerdi ne hissederlerdi acaba.
 
Evrim serisinin ilk bölümüne son vermeden önce sizinle bir bilgi daha paylaşmak isterim. Başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır. Evrenimiz de bu sondan kurtulamayacaklardır. Modern fizik evrenin bir sonu olup olmadığını değil de nasıl son bulacağını tartışıyor. Bilim insanlarına göre evren dört farklı şekilde son bulabilir: büyük donma, büyük çökme, büyük değişim, büyük parçalanma. Güneş sistemimizin de uzun ömürlü değil. Yaklaşık 4.5-5 milyar yıl sonra Güneşimiz  de sönecek. Sönerken de kırmızı bir deve dönüşecek. İlk olarak güneş şu anki hacmine oranla %10 daha fazla büyüyecek. Merkür, Venüs ve Dünya bu büyümeden dolayı yok olacak. Daha sonra güneş dünya kadar küçülecek ve beyaz parlak bir ışık saçacak. 100 milyar yıl daha.
 

Bu serinin diğer yazılarını okudunuz mu?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-2) Dünyanın Evrimi

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-3): Kur’an’ın Evrim’e Bakışı?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-4): İslam Evrim ile Çelişir Mi?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim: (Bölüm-5) Allah Evreni 6 Günde Mi Yarattı?

Allah’ın Tasarım Metodu Evrim (Bölüm-6): Evrime İnanmak İçin Ateist mi Olmak Gerekir?



KAYNAKLAR

  1. Sitede kullandığım ayetler için, Hayat Kitabı Kur’an adlı Mustafa İslamoğlu’nun mealini tercih ettim.
  2. KİTABU USTUKUS EL-AS, S. 549
  3. Steven weinberg, ilk Üç Dakika, s.20,131-133; deneyler s.207
  4. S. Hawking-L Mlodinow, Büyük Tasarım, s. 110
  5. Stewen weinberg, İlk Üç Dakika, s.110
  6. Caner Taslaman, Big Bang Tanrı, s. 135-136
  7. Caner Taslaman, Big Bang Tanrı, s.134
  8. Caner Taslaman, Big Bang Tanrı, s.137
  9. Paul Devies, Tanrı ve Yeni Fizik, İstanbul 2014 s.204
  10. Caner Taslaman, Big Bang Tanrı, s.20
  11. Caner Taslaman , Big Bang Tanrı, s. 37-38
  12. Stewen Weinberg, İlk Üç Dakika, s.121
  13. Caner Taslaman , Big Bang Tanrı, s. 46-47
  14. Caner Taslaman , Big Bang Tanrı, s. 52
  15. Mustafa İslamoğlu, Yaratılış ve Evrim s.48-49
  16. Yaratılış ve Evrim, Mustafa İslamoğlu
  17. Kozmos Bir Uzay Serüveni Belgeseli


Müslümanlığın kadına bakışı ile Müslümanın kadına bakışı arasında ciddi fark var

En Son Yapılan Yorumlar